Logo
Bu sayfayı yazdır


حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Pakistan Vilâyeti
Medya Bürosu

No: PK-BA-2026-MB-TR-17 H. 13 Muharrem 1448
M. Pazar, 28 Haziran 2026

İran ve ABD Arasında Arabuluculuk: Küresel Güçlerin Çıkarlarını Korumaya Dayalı Dar Görüşlü Zihniyet, Siyasi, Askeri ve Ekonomik Tavizler Karşılığında Pakistan’ın Büyük Bir Güç Olmasını Engellemektedir

Pakistan hükümeti ve medyası, İran ile Amerika arasındaki savaşta Pakistan’ın yürüttüğü arabuluculuğu büyük bir başarı olarak pazarlamaktadır. Ancak gerçekte bu arabuluculuk; krizlerle boğuşan ve kesin bir yenilgiyle karşı karşıya kalan Amerika’ya bir çıkış yolu sağlama amacı taşımaktadır. Bunun yolu ise İran’ı müzakere masasına oturtarak Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını ve nükleer silah elde etme kapasitesinden vazgeçmesini sağlamaktır. Buna karşılık Amerika ve Yahudi varlığına benzer şartlar dayatılmamaktadır.

Pakistan’ın Amerika adına yürüttüğü bu arabuluculuk, bölgedeki Amerikan askeri üslerinin ve bunların en büyüğü olan Yahudi varlığının mevcudiyetini uzatacaktır. Ayrıca bu arabuluculuk, Yahudi varlığının güvenliğini garanti altına alan Abraham Anlaşmaları’na giden yolu da açacaktır. Buna karşılık İran; dondurulmuş bazı mal varlıklarının serbest bırakılmasını ve kendisine uygulanan yaptırımların kaldırılmasını elde edecektir. Öte yandan Pakistan ise, Batı pazarlarına erişim, mali yardımlar, yabancı yatırımların artırılması, teknoloji transferi, IMF şartlarının hafifletilmesi, uygun şartlı krediler, askerî teçhizat alımı, Birleşmiş Milletler’de destek ve Hindistan’a karşı siyasi destek elde etmeyi ummaktadır. Pakistan’daki askeri ve siyasi liderliğin üzerinde mutabık kaldığı yönetici elitin vizyonu işte budur! Fakat bu anlayışın özü; Amerikan uluslararası düzenine tam güven, ona itaat ve ona hizmet karşılığında bazı tavizler elde etmeye dayanmaktadır. Bu vizyon, Pakistan’daki siyasi ve ekonomik hayatı ve orada yaşayan Müslümanları bu düzenin hâkimiyetine ve kararlarına boyun eğdirmektedir.

Hint alt kıtasının bölünmesinden ve 1947’de sınırlı bağımsızlığın elde edilmesinden bu yana Batı’da yetişmiş olan Pakistan yönetici eliti, eksen siyasetine dayalı dar bir düşüncenin esiri olmuştur. Bugünkü Pakistan’ın durumu, bu bağımlı zihniyetin sonucudur. Çünkü bu zihniyet, Pakistan’ın gerçek potansiyelini ortaya çıkarmasını ve büyük bir güç hâline gelmesini engellemiştir. Oysa askerî gücü ve nükleer kapasitesi, onu dünya çapında öncü devletlerden biri olmaya elverişli kılmaktadır.

Amerikan bloğuna veya sosyalist bloğa yakınlaşma tartışması dışında başka hiçbir yolun ortaya çıkmasına izin verilmemiştir. Bunun sonucunda son yetmiş yıl boyunca Amerika’nın çıkarlarına hizmet etmek karşılığında belirli ekonomik ve askerî tavizler elde etmek, Pakistan’ın stratejik düşüncesinin temel taşı ve yönünü belirleyen ana unsur hâline gelmiştir. Her yöneticinin başarısı veya başarısızlığı, küresel bir güce hizmet karşılığında ne kadar iyi ekonomik ve askerî taviz kopardığıyla ölçülür hâle gelmiştir. Aynı zihniyet, Amerika ve Çin’in bu tavizleri Pakistan’ın ekonomik, siyasi, askerî ve dış politikalarını doğrudan etkilemek için araç olarak kullanmasına imkân vermiştir. Neticede Pakistan; Amerika ve Çin gibi iki büyük güce hizmet etme ve onlar arasındaki ilişkileri dengeleme çıkmazına hapsolmuştur.

İran’ın Amerika gibi büyük bir güce karşı boyun eğmeye zorlanması ve ona askerî olarak üstün gelmesi; nükleer güce sahip, modern silahlarla donatılmış Pakistan gibi bir devletin herhangi bir küresel bloğa katılmak yerine bölgenin işlerini kendi başına üstlenmesi gerektiğini göstermektedir. Pakistan’ın ilerleme yolu, küresel güçlerle ve Amerikan uluslararası düzeniyle yüzleşmekten geçmektedir.

İran-Amerika arasındaki son savaştan önce İran da aynı sınırlı zihniyete sahipti. Yani Amerikan uluslararası düzeniyle mücadele etmek yerine onunla çalışmak gerektiğini düşünüyordu. Geçmişte İran, bölgedeki Amerikan çıkarlarına hizmet etmek uğruna Irak ve Suriye’de kan dökülmesine ortak olmuştu. Ayrıca Afganistan, Irak, Suriye, Yemen, Lübnan ve başka bölgelerde Amerika’nın çıkarlarını güçlendirmek için mümkün olan her türlü iş birliğini sağlamıştır. Ancak Amerika ve Yahudi varlığı İran’a saldırıp Amerikan uluslararası düzeniyle iş birliğine inanan İran liderliğini öldürdüğünde, ordu içinde yeni bir askerî liderlik ortaya çıkmıştır. Bu yeni liderlik, Amerika ile karşı karşıya gelme politikasını benimsemiş ve saldırgan askeri operasyon yoluyla İran’ı ve bölgedeki çıkarlarını savunmuştur.

Amerika ile yüzleşme siyaseti; savaş sırasında uğradığı ekonomik, askeri ve insani kayıplara rağmen İran’ı, bölge politikalarını kendi iradesiyle şekillendiren Orta Doğu’nun en güçlü devleti haline getirmiştir. Sadece birkaç ay içinde İran’ın bu saldırgan askeri ve siyasi tutumu, ülkeyi büyük bir bölgesel güce dönüştürmüştür. Eğer İran, Amerika ile bir anlaşmaya vardıktan sonra yeniden o Amerikan dünya nizamıyla uzlaşma siyasetine geri dönmez ve kararlarını bu nizamın diktelerinden bağımsız olarak alırsa; o zaman Amerika Orta Doğu’daki nüfuzunu korumakta oldukça zorlanacaktır.

Ey Pakistan Silahlı Kuvvetleri! Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Medine-i Münevvere’de İslam Devleti’ni kurduğunda, o dönemde küçük bir devlet olmasına rağmen, dönemin iki süper gücü olan Bizans (Rum) veya Sasani (Fars) ile ittifak kurmayı değil, her ikisine birden meydan okumayı seçmiştir. Nihayetinde O’ndan sonra gelen halifeler; Yermük, Kadisiye, Nihavend ve Ecnâdeyn savaşlarında bu iki gücü ağır bir yenilgiye uğratmışlardır. Böylece Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bize hangi yolu izlememiz gerektiğini açıkça göstermiştir. Biz, dünyada büyük bir sorumluluk yüklenmiş bir ümmetiz. Görevimiz; bazı ekonomik veya askerî tavizler karşılığında büyük güçlere itaat etmek ve onların hizmetinde olmak değildir! Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “O, kendisine ortak koşanlar hoşlanmasa da, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidayet ve hak din ile gönderendir.” [Saff 9] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur:

لَا تَسْتَضِيئُوا بِنَارِ الْمُشْرِكِينَ “Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın” Bu hadis; Müslümanların bir devlet olarak, kendi bağımsız varlıklarını korurken kâfirlerden askeri yardım talep etmelerinin caiz olmadığına dair şer’î bir hükümdür.

Taliban veya Gazze mücahitleri gibi nispeten zayıf askeri gruplar kafirlerin büyük askeri güçleriyle savaşabiliyorsa ve İran savaş meydanında Amerika’yı aşağılayabiliyorsa, ey Pakistan’ın Silahlı Kuvvetleri, Amerika’yı bu bölgeden kovmanıza engel olan nedir? Şüphesiz ki bu, sizi büyük güçlere hizmet etmeye mahkûm eden, ehil ve muktedir olduğunuz halde Allah’ın size farz kıldığı o yüce görevi yerine getirmenize engel olan liderlerinizin sığ vizyonundan kaynaklanmaktadır. Bunun gerçekleşmesi ise ancak Hizb-ut Tahrir’e nusret vererek Hilafet’in kurulmasıyla mümkündür. Çünkü bu hedefe ulaşmanın temel halkası budur. Öyleyse hemen ayağa kalkın ve Hilafeti kurun! Zira küresel şartlar değişime tamamen hazırdır ve her şeyden öte Allah’ın yardımı sizinledir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَكَانَ حَقّاً عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ “Müminlere yardım etmek ise üzerimizde bir haktır.” [Rum 47]

حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Pakistan Vilâyeti
Medya Bürosu
Adres Bilgileri ve Web Sitesi
P.O. Box 1924, Lahore / Pakistan
Telefon: +(92) 345–428–7323 / +(92) 333–561–3813
https://bit.ly/3hNz70q
Fax: +(92) 21–520–6479
E-Mail: spokesman@hizb-ut-tahrir.com.pk

Template Design © Joomla Templates | GavickPro. All rights reserved.