Perşembe, 21 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/09/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

-Basın Açıklaması- Hizb-ut Tahrir / Pakistan Merkezî Temas Lecnesi Başkanı Saad Cagravî İnsanlara, Pakistan'ın Parlak Geleceğinin Hilafet Devleti'ne Bağlı Olduğuyla İlgili Bir Konuşma Yapmıştır

Hizb-ut Tahrir Merkezî Temas Lecnesi Başkanı Üstad Saad Cagravî, Lahor'da toplanan insanlara bir konuşma yapmış olup bu konuşma, onun cezaevinden çıktıktan sonraki ilk konuşması sayılır. Nitekim konuşmasında, Pakistan'da Hilafet kurulmadıkça Pakistan için parlak bir gelecek tasavvur etmenin imkansız olduğunu söylemiş ve ekonomik sefaletin, dış politikadaki utanç verici başarısızlığın, güvenliğin çökmesinin, işsizliğin artmasının ve enerji eksikliğindeki şiddetli krizin, evet tüm bunların nedeninin demokratik sistem olduğunu vurgulamıştır. Aynı şekilde demokrasi ve diktatörlüğün, otoriteye sadece fasitlerin ve hainlerin ulaşmasına imkan veren mevcut rejimin yapabileceği reformların boyutuna bakmaksızın sadece Amerika'nın çıkarlarının korunmasına neden olduğunu vurgulamıştır.

Üstad Saad Cagravî insanlara, mevcut durumda sadece Hilafet'in kurulmasıyla gerçek bir değişimin yapılabileceğini vurgulamış, ırkına ya da mezhebine ya da rengine ya da dinine bakmaksızın tebasının refahını ve güvenliğini sağlayacak olan Hilafet Devleti'nin ekonomik, dış ve iç siyasete yönelik belirgin özelliklerini özetlemiştir. Ayrıca Üstad Saad, sadece Allahu [Subhânehu ve Te'âla]'dan korkunun kasap yöneticilere karşı korku bariyerini kıracağını hatırlatarak insanların maneviyatlarını yükseltmiş ve insanları, Hilafet Devleti'ni yeniden kurmak için ciddi olarak Hizb-ut Tahrir'in çabalarına katılmaya davet ettiği gibi Pakistan Siahlı Kuvvetleri'ni de bu aşağılık demokrasi ve diktatörlük dönemine son vermeye çağırmış ve onların, demokrat ve diktatör küfür rejimlerine destek vermelerinin caiz olmadığını ve Hilafet'i kurması için Hizb-ut Tahrir'e nusret vermeleri gerektiğini vurgulamıştır.

Toplantının sonunda, Hizb-ut Tahrir'in Pakistan 2013 Yılı Misakına katılım da sağlanmıştır.

Devamını oku...

Hilafete Karşı Olanlar AB ve Şangay Beşlisi Arasında Köşe Kapmaca mı Oynuyorlar

  • Kategori Türkiye
  •   |  

Temmuz 2012'deki Rusya ziyareti sonrasında bir televizyon programına katılan Başbakan Erdoğan, gerçekleştirdiği Rusya ziyaretine atıfta bulunarak, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'e "Hadi gelin bizi Şangay Beşlisi'ne dâhil edin, biz de AB'yi gözden geçirelim" dediğini söylemişti. Geçtiğimiz günlerde yine aynı televizyon kanalında kendisine sorulan bir soru üzerine Putin'e tekrardan "Alın bizi Şangay Beşlisi içine biz de AB'ye "Allah'a ısmarladık" diyelim, ayrılalım oradan. Bu kadar oyalamanın ne anlamı var?" dediğini ifade etti. Başbakan'ın bu sözleri her ne kadar hakikatten uzak olup Avrupa Birliğine mesaj vermek için de olsa, ülke içerisinde yeni bir gündem oluşturdu. Hatta bu konuda ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Victoria Nuland: "Açıkçası, Türkiye'nin aynı zamanda bir NATO üyesi olduğu göz önüne alındığında, bu ilginç olur" derken, NATO Genel Sekreteri Rasmussen ise "NATO açısından bir çelişki yok" dedi. Yani Avrupa ve Amerika bu çıkışı çok ciddiye almadığını bu açıklamalarla göstermiş oldu.

Bilindiği üzere Türkiye Cumhuriyeti, Lozan Antlaşmasının ardından Hilafeti ilga etmiş ve ardından yönünü tamamen Batı'ya çevirmiştir. O günden sonra çağdaşlığı, izzeti, gücü Batı'nın yanında aramış ve yıllardır Batı'nın kendisiyle, kedinin fare ile oynadığı gibi oynamasına izin vermiştir. Kurulan bütün Cumhuriyet hükümetleri, kendilerine hedef olarak gösterilen Avrupa Birliği'ne üyelik yolunda adeta birbirleriyle yarışmışlardır. AKP hükümeti ise bu konuda daha fazla hırs göstermiş ve seleflerinin yapmadığı adımlar atarak Avrupa Birliği Bakanlığı dahi kurmuş ve yaklaşık elli yıl aradan sonra sırf AB üyelik süreci başlattığı için Başbakan Erdoğan "Avrupa Fatihi" olarak gösterilmiştir. Batı sarhoşu olan bu yöneticiler, AB'nin bir Hıristiyan Birliği olduğunu ve Türkiye'nin de bu birliğe asla alınmayacağını bilmelerine rağmen, bu platonik sevdadan vazgeçememişlerdir. Çünkü bu yöneticiler kendilerini güçsüz hissetmekte ve güçlü olmanın tek yolunu, kendilerini güçsüz bırakan kâfirlerin yanında sanmaktadırlar.

Şimdi kendince yeni bir alternatif bulan Başbakan Erdoğan, bu yeni açıklamasıyla Şangay Beşlisini AB'ye alternatif olarak göstermiş ve yıllardır Avrupa ülkelerine yapılan yakarışın bir benzerini de Rusya'ya yaptığını açıkça ifade etmiştir. Hâlbuki bu, yağmurdan kaçarken doluya tutulmak gibidir. Zira başını Rusya ve Çin'in çektiği Şangay Beşlisi'nin üyeleri, İslam'a ve Müslümanlara düşmanlıkta Avrupalılardan geri kalmamaktadırlar. Yaptığı her konuşmasında şanlı ecdadını överek örnek aldığını söyleyen Başbakan, acaba ecdadının Müslümanlara zulmeden kâfirlerin karşısında olduğunu bilmediği için mi bugün Müslümanlara zulmedenlerin yanında, hatta birlikteliklerinde olmanın gafleti içerisindedir.

Bugün Suriye'de Müslüman kanı akıtan Esed'in en büyük destekçilerinden olan, Çeçenistan'da ve Afganistan'da on binlerce Müslümanı katleden bu dinsiz Rusya değil midir? Doğu Türkistan'da kardeşlerimize âdeta soykırımın yapan, ibadetlerini dahi yerine getirmelerini engelleyen bu komünist Çin değil midir? Kendi ülkesinde on sekiz yaş altındakilerin namaz kılmalarını yasaklayan, camilerdeki kameralar ile mü'min avına çıkan bu zorba Tacikistan değil midir? Kamusal alanda namaz kılmayı yasaklayan bu mücrim Kazakistan değil midir? Müslümanlara akıl almaz işkencelerin yapıldığı, cezaevlerinin ölüm kamplarına döndürüldüğü ve Rabbimize tuğyanda sınır tanımayan Kerimov'un diktatörlüğü bu Özbekistan değil midir? O halde ellerine Müslüman kanı bulaşmış olan bu dinsiz, zalim diktatörler ile aynı birliktelik de olmayı arzulamak, aynı zamanda Müslümanlara ihanet değil midir? Sizler ister Batılı, ister Doğulu olsun, bütün kâfirlerin Müslümanlara karşı planlarını gördüğünüz ve işittiğiniz halde nasıl olurda onlarla aynı safta yer almak için bu kadar çaba sarf edersiniz? Artık yönünüzü kâfir Avrupa'ya yâda kâfir Rusya'dan çevirerek Hakka döndürmenizin vakti gelmedi mi?

الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِندَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ العِزَّةَ لِلّهِ جَمِيعًا "Mü'minleri bırakıp da kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki izzetin tamamı Allah'a aittir." [Nîsa 139]

Gerçek güç ve izzet, ne Amerika'da, ne dağılmaya yüz tutmuş AB'nde, nede esamesi okunmayan Şangay Beşlisindedir. Yeryüzünün yakın tarihteki en büyük gücü Raşidi Hilafet Devleti olacak ve Müslümanlar yeniden zalimleri korkutan güçlerine onun sayesinde kavuşacaklardır. İşte bütün Müslümanların için tek doğru alternatif budur. Hilafet için çalışan Müslümanlara cephe alıp izzeti kâfirlerin yanında arayanlarsa, şüphesiz ki çok yakında izzetin kimin yanında olduğunu anlayacaklardır.

 

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- 25 Ocak Ayaklanmasının İkinci Yıldönümünde Ümmetin Talebi, İslam'ı Tatbik Konumuna Getirmek Olsun

25 Ocak ayaklanmasının iki yıl geçmesine rağmen hala ayaklanma yerinde saymakta olup ne rejim düşmüş ne fesat sökülüp atılmış ne de İslam tatbik konumuna getirilmiştir. Zira bazı İslamcıların iktidara ulaşmalarına rağmen hala İslam otoriteden uzaktadır. İnsanların anayasaya evet demeleri için seferber edilmesine ve onların bunun bir İslamî anayasa olduğu şekilde aldatılmalarına rağmen siyasette ve insanların işlerinin gözetilmesindeki son sözün İslam'a ait olduğunu düşünen ümmetin özlemlerine cevap verilmemiştir. Ayrıca ümmet, son iki yıl boyunca, bir tarafta İslam'ın herhangi her hangi bir gerçek maddesinden yoksun mücerret bir slogan olan şeriatın tatbik edileceği sloganlarını yükselten ve bu yüzden de İslam'dan ne kadar uzak bir anayasa olduğunu herkesten önce kendilerinin bildiği anayasa için mücadele eden sözde "İslamcıların" durduğu diğer tarafta da demokrasi için feryat figan eden ve şeriatın tatbik edilmesi noktasında insanları korkutan laiklerin durduğu birçok çevrelerin otorite çatışmasından başka bir şey görmemiştir. Her iki tarafın liderlerinin tek önem verdikleri şey, sadece koltuklar ve konumlardır. Bu arada Amerika, ülkenin küçük büyük her işine müdahale etmektedir. Zira Amerikan Büyükelçisi, anayasa referandumunun ardından yapılacak seçimler için gece gündüz Anayasa Komitesi Başkanı ile bir araya gelmekte olup sanki bu normal bir şeymiş ve Mısır yönetiminin işlerine açık bir müdahale teşkil etmiyormuş gibi taraflarından herhangi birinden ne bir protesto ne de bir kınama çığlıkları görmekteyiz. Mesela, son Amerika başkanlık seçimleri komite başkanı, Amerika Birleşik Devleri'nde kendisini seçim sonuçları ve esasları hakkında bilgilendirmek ve onun nimetlerini alması için Mısır Büyükelçisi ile bir araya gelmiş midir??! Ayrıca çeşitli güç çevrelerinden olan Amerikalı heyetler, işlerin detaylarına vakıf olmak ve Mısır'daki siyasî liderliğin Amerika'nın çizdiği hatların dışına çıkmadığı noktasında mutmain olmak için neredeyse haftalık olarak Mısır'a gelmiştir. İşte tüm bunlar meydana gelirken... hiç birisi bir kelime dahi etmemiştir.

Mübarek'i ve onun maiyetini deviren halk, bu mübarek ayaklanmanın ardından Mübarek ve maiyeti olduğu süre içerisinde hüküm süren, otuz yıl boyunca Yahudi devletinin güvenliğini sağlayan, ülkeyi Amerika ile İMF'ye ipotek eden ve İslam'ı yönetimden uzaklaştıran rejimin devam etmesine karşı sessiz kalması imkansızdır. Nitekim bu ayaklanmaya rağmen hala Yahudi devleti güvenliği devam etmekte, Camp David Anlaşması saygınlığını korumakta, Amerika ülkenin dört bir tarafını dolaşmaktadır. Yine hala Mısır ekonomisinin çarkı İMF'nin rızasına ipotekli olmaya, Mısır'ın yağmalanan paraları geri döndürülmemeye yolsuzluk yapanlar temizlenememeye ve sıradan insanları hoşnut etmek için gözlere kum serpmenin dışında İslam yönetimden uzak kalmaya devam etmektedir.

Allah'ın İslam Ümmetine olan istihlaf ve temkin vaadi Allah'ın kesinlikle gerçekleşecektir. Bu da Allah'ın şu kavlinde ve Rasul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in şu müjdesinde tecelli edecektir:

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِيـنَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا "Allah, sizlerden iman edip salih amel işleyenleri, kendilerinden öncekileri yeryüzünde Halife kıldığı gibi onları da yeryüzünde Halife kılacağını, onlar için seçtiği dinlerini (İslam'ı) yeryüzünde hakim kılacağını, (geçirdikleri) bu korkularını güvene çevireceğini vaadetti." [Nur 55]

ثم تكون خلافة على منهاج النبوة "Sonra Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet olacak." Dolayısıyla Allah'ın izniyle bu kesinlikle olacaktır. Bizler Hizb-ut Tahrir olarak Kenane-Mısır halkını, ayaklanmanın ikinci yıl dönümünde taleplerini izzetlerinin, dünyanın rezilliğinden ve ahiretin azabından kurtuluşun sadece kendisinde olduğu Nübüvvet Minhacı Üzere İslami Hilafeti ikame ederek İslam'ı gerçek tatbik konumuna koymak olarak belirlemeye, Amerika ve kuyruklarının pazarladığı İslam karşıtı olan sahte demokrasiyi ve kokuşmuş laikliği, milliyetçiliği ve vatancılığı kaldırıp atmaya davet ediyoruz.

وَاللّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ "Şüphesiz ki Allah, emrine galiptir. Velakin insanların çoğu bunu bilmezler!" [Yusuf 21]


Hizb-ut Tahrir
Mısır Vilâyeti
Medya Bürosu Başkanı
Şerif Zâyid

Devamını oku...

Fransa'nın Mali'ye Yönelik Saldırısı

Kuzey Afrika'da, dahası tüm Afrika'da ve her nerede olurlarsa olsunlar Müslümanlar için her türlü kurnazlığı yayan bu kindar sömürgeci Fransa devletidir... İşte o, cürümsel kanlı yüzünü göstererek Mali'ye müdahalede bulunmaya karar vermiş ve Kuzey halkı ile müzakere yapmak için şeriatın tatbik edilmemesini şart koşmuştur! Dolayısıyla Libya hükümetinin kerhen ve Tunus'un da zorla koymuş olduğu şart işte budur. Nitekim Fransa, derin bir tarihe sahip olmasının yanı sıra yağmalanan Müslüman bir ülke olan Mali'ye yönelik saldırıda bir geçit ve destek olmak için tüm ayaklanmaları reddeden ve ona yönelik her türlü kurnazlığı yapan Cezayir'in desteğini kazanmak için bu saldırının zeminini hazırlamıştır. Cezayir'in ardından Fas, Fransa'ya her türlü desteği sağlamıştır. Ardından işte siyasî tutumunu ehlileştiren diktatörlüğü karşı isyanı ve ayaklanmayı başlatma şerefine nail olan Tunus'ta, Fransa'nın yıkıcı savaş makinelerinin bir parçası olmaktadır. Nitekim Dışişleri Bakanı Refik Abdusselam, Afrika Kıtası dışındaki herhangi bir askerî müdahaleyi reddetmesinin ardından... işte o, özel bir radyoya hiç utanmadan ve şeri hükmü de itibara almadan (bu güvenlik operasyonu olaylarını anlayabildiklerini) ve bu cerrahi operasyonun istisnai durumlarda geldiğini düşündüğünü açıklamıştır. Bu şekilde Dışişleri Bakanı ve hükümeti aşağıdaki birçok cürümü işlemiş olmaktadırlar:

1-Müslümanların zimmeti tek olup onlara en yakın olanlar onlarla çalışmalıdır ve onlara saldırmak yada onlara karşı günah işlemek caiz değildir... Nitekim Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], şöyle buyurmaktadır:

بحسب امرئ من الشر أن يحقر أخاه المسلم. كل المسلم على المسلم حرام : دمه وماله وعرضه "Kişiye şer olarak, Müslüman kardeşini tahkir etmesi yeterlidir. Her Müslümanın kanı, ırzı ve malı diğer Müslümana haramdır."

2-Bu cürümde, Müslümanlara karşı kafirleri dost edinmek ve onlara dayanmak vardır. وَلَن يَجْعَلَ اللّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً "Muhakkak ki Allah, kafirler için müminler aleyhine asla bir yol (egemenlik) kılmayacaktır!" [en-Nîsa 141] Yoksa renk ırkçılığı, Mali halkından olan kardeşlerimizi bu hükümet nezdinde ikinci sınıf mı kılmaktadır?

3- Mali'nin Tunus'a ve İslamî Fas ülkesine yakın olması, dolaylı bir şekilde olsa bile Tunus'u çatışma sahnesi kılacak ve bu halk bin bir hesap yaparken kendi sömürgecisi olan ülkeyi korumak için ülkenin güvenlik ve askerî gücünü kullanacaktır. Oysa biz onun, bizleri işgal ettiğini, bizleri yağmaladığını ve halkımızı katlettiğini unutmadık... Zira çöllerdeki mayınlar,i bugüne kadar hala evlatlarımızı öldürmektedir.

4-En kötü olanı ise Dışişleri Bakanı'nın, savunma aşamasından saldırıya geçilmesi için bu halka vaaz-ı nasihatte bulunmasıdır. Zira o, bu askerî operasyonun sonuçlarına katlanmak için halkın tüm evlatlarının kendisiyle birlikte çalışmalarını istemekte ve tüm Tunusluları ve tüm ulusal güçleri şiddete ve terörizme meydan okumadaki sorumluluklarını yüklenmeye çağırmaktadır... Hakeza, evet hakeza, ordu, güvenlik birimleri ve tüm vatandaşlar, bu saldırının güvenli bir bekçisi ve arka hattı olacaklardır.

5-Tunus hükümetinin bu tutumu, şeri ölçüye göre haram kılınmış olup Allah katındaki cezası ise daha şiddetlidir. وَمَن يَعْصِ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَيَتَعَدَّ حُدُودَهُ يُدْخِلْهُ نَارًا خَالِدًا فِيهَا وَلَهُ عَذَابٌ مُّهِينٌ "Kim Allah'a ve resulüne karşı isyan eder ve sınırlarını aşarsa Allah onu, devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır." [Nisa 14] Dolayısıyla bu tutum, ne ümmetin layık olduğu nede bu ayaklanmanın en güzel ve en doğru bir şekilde iticisi olan bir tutumdur. Zira yönetimin dayandığı ana neden, insanların gücünün daha fazlasına muktedir olması değildir. Bilakis ana neden, herkesi kendisi için harekete geçiren Batı'yı razı etmek ve Müslümanların kanları pahasına olsa bile onun hoşnutluğunu kazanmaktır!

Hizb-ut Tahrir, ayaklanmanın semeresini görememekte ancak bize karşı zalimleri destekleyen her türlü yabancı bağımlılığı engellemekte ve Allah'a ve Resulüne ihanetten önce buna ülkeye ve insanlara bir ihanet olarak itibar etmektedir... İçerisinde olduğumuz  sefalet nedeniyle sömürgeciliğin dairesi dışında karar almaya muktedir olamayan bir ayaklanmanın ne değeri var ki? Dolayısıyla bizler herkesi, özellikle de medyayı, politikacıları ve muhlis aydınları, yabancının düğümünden kurtulmaya ve bu ümmete dayanmaya davet ediyoruz. Bunun da ötesinde azim İslam, şerrin her çeşidini püskürtecek ve hakkı ve adaleti gerçekleştirecektir.


Hizb-ut Tahrir
Tunus Medya Bürosu Başkanı
Üstad Rıza Bil-Hâc

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Mısır Ayaklanmasının İkinci Yıldönümünde Mısırlı Kadınların Halleri Hala Mübarek Döneminde Olduğu Gibi Geriye Gitmektedir

Mısır ayaklanmasının başlamasının üzerinden iki yıl geçmiş ama bu tarihî olay, Mübarek rejiminin devrilmesinde önemli ve merkezî bir rol oynayan binlerce kadının umutlarını ve özlemlerini gerçekleştirememiştir. Zira bu günümüzdeki Mısırlı kadınlar, hala protestoculara vahşî bir şekilde saldıran, hurumatları çiğneyen ve ardından da caniyi cezadan kurtaran askerî diktatörlüğün altında yaşamaktadırlar. Dolayısıyla bu kadınlar, ekonomik durumun kötüleşmesi, gıda güvensizliği, temel ihtiyaçlarının güvenliğinin sağlanamaması ve aşırı açlık nedeniyle yetersiz beslenmenin içler acısı boyutlarının acısını çeken çocuklarının hüznüyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Tüm bunların yanı sıra kadının onuruna yönelik suçlar da yaygınlaşmaktadır. Dolayısıyla Mısırlı kadınların hayalleri umutsuzluğa dönüşmekte ve laik rejim ile Mübarek'in alternatifi olan liderlik de kadınların umutlarına ve fedakarlıklarına ihanet etmektedir.

Buna rağmen onların bazılarının mücadeleleri Mısırlı kadınlar için daha parlak bir gelecek için içerisinde cinsiyet eşitliği yasası metninin geçtiği laik anayasaya çağırmak hakkında olduğu gibi diğer bazıları da  yeni parlamentoda kadınlar için çok yüksek payların olmasını garantileyen seçim yasası projesi için mücadele vermektedirler. Oysa bu saptırıcı mücadele, Mısırlı kadınların ciddi fedakarlıklarını zayi etmektedir. Zira kanunları beşerin yaptığı laik rejimler, hiçbir kadına garantiler sağlayamaz. Çünkü bu kanunlar, göz açıp kapayıncaya kadar otorite bulunan kişilerin arzularına göre ilga edilmektedir. Aynen Batılı laik ülkelerde peçe ve başörtüsünün yasaklanmasında açığa çıktığı gibi.  Halbuki bu, -erkek ya da kadın olsun-  tebanın tüm hakları sabit olan İslamî anayasaya aykırıdır. Çünkü İslam'da kanunlar, beşerin akıllarından değil Allahuteala ile O'nun emirlerinden gelmekte olup hiçbir erkek ya da kadın bunları değiştiremez. Bunun yanı sıra yıllarca sanki kadının durumunu iyileştirmeye dönük sihirli bir değnek gibi sunulan cinsiyet eşitliği hakkındaki bu Batılı fikir, aslında kadın hakları için mücadele eden bir afyondan ibarettir. Nitekim o, kadına dönük saygıyı, insafı ve adaleti gerçekleştirmek için bir saplantı olarak ortaya çıkmış, ancak hakikatte bu hususta hiçbir şey gerçekleştirememiştir. Yani saygı, liberal değerleri nedeniyle toplumlarında şiddetin ve cinsel saldırıların yüksek boyutlarının acısını çeken kadın için Batılı laik ülkelerin kanunlarında belirtilen cinsiyet eşitliği öğelerini getirmiştir. Ayrıca iki cins arasındaki hakları ve görevleri düzenlemek için çalışan bu cinsiyet eşitliği kadını, gerek kendisinin gerekse ailesinin geçimini sağlamak için erkeğin sorumluluğunu yüklemeye sevketmiştir. Oysa kadının, gözeticisi tarafından daima maddî olarak korunuyor olmasından dolayı ayrıcalıklı bir kutsallığı vardır. Bunun yanı sıra aciz ve etkisiz bir parlamentodaki sembolik koltuklar için yapılan mücadele, rejim tarafından göz açıp kapayıncaya kadar feshedilmekte olup Mısırlı kadınlar için hiçbir şey gerçekleştiremeyecektir.  Kadının parlamentoda büyük paylar elde etmesi, normal bir kadının hayatında mutlaka en güzel seviyeyi elde edeceği anlamına gelmez. Bilakis kadınlardan belirli bir tabakanın faydalanacağı anlamına gelir. Nitekim Mübarek rejiminin altındaki parlamentoda %20 oranında kadın bulunmuştur. Halbuki Bangladeş, Pakistan, Sudan, Tunus ve Cezayir'deki kadınların parlamentodaki oranı bile bundan daha yüksektir. Ancak kadınların parlamentodaki oranını %100 yapmış olsalar bile bu, zalim ve fasit olan bu kapitalist rejimlerin altındaki bir kadının değişmesine yol açmayacaktır... Zira önemli olan Parlamentodaki kadınların koltuklarının fazla olması değildir. Dolayısıyla fasit laik beşeri bir sistem olan bu rejim tatbik edildiği sürece erkek ve kadının her ikisine de zulmedilecektir!

Mısır'da ayaklanan azize bacılarımız, henüz gerçek hedeflerini gerçekleştirememişlerdir ve Hilafet Devleti'nin uygulayacak olduğu halis İslamî bir anayasa olmadıkça da gerçekleştiremeyeceklerdir. Zira kadınların hayallerini gerçekleştirecek ve onların onurunu, güvenliğini ve kalkınmasını garantileyen yaşam özlemlerine karşılık verecek olan sadece Hilafet'tir. O halde hayatı karışıklık ve kaosla dolduran ve insanların işlerini düzenlemede deneme yanılma yöntemine dayanan beşerin koyduğu bir rejimi kabul etmeyiniz. Nitekim Allahuteala, sizin tüm sorunlarınızı çözecek, haklarınızı koruyacak ve sizin seviyelerinizi yükseltecek kanunlar için tam kapsamlı planlar koymuştur. Bundan dolayı sizleri, sadece İslam'a dayalı olmasının yanı sıra kitaplarımızda geniş çaplı detayları olduğu gibi şu an gerek Mısır gerekse İslam dünyasındaki bugünkü kadınların gerçek vakıada en iyi bir yaşam hususundaki hayallerini gerçekleştirmek amacıyla karşı karşıya kaldığı tüm sorunlar için güvenilir ve kapsamlı çözümleri garantileyen tatbik edilmeye hazır bir anayasa taslağı olan Hizb-ut Tahrir'in Hilafet hakkındaki vizyonunu benimsemeye davet ediyoruz.

Allahuteala, şöyle buyurmaktadır:

أَلاَ يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ "Hiç yaratan bilmez mi? O, Latif'tir, Habir'dir" [el-Mulk 14]


Dr. Nesrin Nevaz
Hizb-ut Tahrir
Merkezî Medya Bürosu Üyesi

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Fransa, Mali'deki Sömürgeci Nüfuzunu Korumak İçin Müslümanların Kanlarını Akıtırken "İslamcıların" Hükümetinin Himayesindeki Fas da Ona Destek Vermektedir

11.01.2013 tarihinde Fransa, haçlı bir kampanya başlatmış ve İslamcı militanların ülkeye egemen olması için ilerlemesini engellediği gerekçesiyle Mali'deki Müslümanların üzerine ölüm lavlarını yağdırmıştır. Nitekim Fransa, Mali'nin kuzeyindeki geniş bölgelerde bu cemaatlere egemenliğini empoze etmeyi başarmasının ardından aylardır cihadî hareketlere karşı kışkırtıcı küresel bir kampanya başlatmıştır. Zira Fransa, onları ayıplayacak bir şey bulmayınca, sözde evliyaların olduğu bazı türbeleri yıkmaları ve buna da tarihî anıtlara zarar verme olarak itibar etmesi nedeniyle onlara iftira atmıştır. Evet,  Fransa'nın insana ve insanlığa yönelik hırsı, türbelere ve kabirlere ağlama boyutuna kadar ulaşmıştır... Ancak Suriye rejimi, aylardır on binlerce kişiyi öldürürken, Burma rejimi Müslümanlara karşı ölüm, yakma ve yerinden etme cürümünü işlerken, Yahudi varlığı on yıllardır Filistin'deki Müslümanların kanlarını dökerken ve Amerika, Irak ve Afganistan'da yüz binlerce kişiyi kontrolsüz bir şekilde katlederken Fransa bunlara göz yummakta yada siyasî çözümlerin ve müzakerelerin önceliği söz konusu olmaksızın askerî müdahaleyi açıklamaktaydı. Ancak  burada sadece bir türbe harap edilip yıkıldı diye Fransa, insanlıktan bahsetmektedir!

Sonra Fransa bununla da yetinmemiş, dahası açık ve küstah bir şekilde Mali'de şeriatın tatbik edilmesini kabul etmenin imkansız olduğunu ve İslamî hareketlerle yapılacak müzakere şartlarının ilkinin de bu hareketlerin şeriatı tatbik etmek için çalışmaktan vazgeçtiklerini ilan etmeleri olduğunu açıklamıştır...

Burada şu soruyu sormak bizim hakkımızdır: Ey Fransa, bizimle derdin ne senin? Bizim şeriatı yada bir başkasını tatbik etmemizden sana ne? Bizim hangi sistemi tatbik edeceğimizi belirme hakkını kim veriyor sana? Nitekim Fransa'nın sorunu, hala sömürgeci geçmişinin yücelikleri üzerinde yaşaması olup tüm Afrika'nın, özellikle de eski sömürgelerinin emirlerine itaat eden ve onların ne yapıp yapmayacaklarını belirleyen tabii ülkeler olduğunu düşünmesidir.

Ancak insanı yaralayan şey, ordularımızın, mallarımızın ve hava sahalarımızın kendilerini üzerimize yöneticiler olarak diktikleri kimselerin izniyle olan bu günahkar saldırıda Fransa'nın tasarrufu altında olmasıdır. Halbuki onlar yakinen bilmektedirler ki halkları onu, kesin bir şekilde reddetmekteler, dahası kardeşlerinin haksız yere akıtılan kanlarını gördüklerinde damarlarındaki kanlar kaynamaktadır. Ancak tüm bunlar bile onları, ümmetin düşmanlarının saflarında yer almaktan engellememektedir. Nitekim Fas ve Cezayir, Fransa'nın yağmacı uçaklarına hava sahalarımızı açmışlar, binlerce kilometre uzaklıktaki Dubai  askerî kampanyayı finanse ettiğini açıklamış, bazıları kabir sessizliği gibi bir sessizliğe bürünmüş ve diğer bazıları da memnuniyet kardeşlerini düşmanlarına teslim etmek olduğu halde memnuniyet sessizliğine bürünmüşlerdir. Ayrıca daha önce de bunu, Filistin, Irak, Afganistan, Çeçenistan, Myanmar, Keşmiş ve daha uzun bir listesi olan ülkelerdeki kardeşlerine yapmışlardır... Dolayısıyla onların lisan-ı halleri şöyle demektedir: Ey Fransa acele et, bizim sokaklar patlamadan ve iş bizim kontrolümüzden çıkmadan önce görevini tamamla.

Kalpleri kanatan şey ise Güvenlik Konseyi'nin Mali'ye Afrika güçlerinin gönderilmesine hükmettiği ve Fransa'nın da aktivasyonunu hızlandırmak için çalıştığını iddia ederek sömürgeci savaşı için bir gerekçe olarak aldığı 2085 nolu kararın, Fas'ın Güvenlik Konseyi'ne başkanlık ettiği bir sırada ve kendisinin "İslamcı" olduğunu söyleyen Fas hükümetinin gölgesinde alınması olmuştur. Aynı şekilde Fransız Cumhurbaşkanı'ndan, Fransız güçlerinin Fas hava sahasını ihlal ettiği haberleri gelirken "İslamcıların" hükümeti kabir sessizliğine bürünmüştür. Sanki o bu şekilde, halkın öfkesini kendisine çekmemek için halk gaflet içerisindeyken Fransa'nın ihtiyaçlarını karşılamak için gizli saklı yardım etmektedir.

Ey Müslümanlar!

Fransa için Mali'de önemli olan buranın toprak bütünlüğü değildir. Zira tarih, Şam ülkesindeki Sykes-Picot Anlaşması ile başlayan ve Kuzey Afrika'nın bölünmesiyle devam eden İslam ülkelerini parçalamaya dönük habis eylemlerine şahittir.  Ayrıca bugün onun ellerinin, Darfur Bölgesini Sudan'dan ayırmak için çabaladığı da gün gibi ortadadır. Ayrıca hizmetinde adanmışlık derecesine ulaştıkları sürece Fransa için Mali yöneticilerinin selameti hiç önemli değildir. Zira daha yakın bir zaman önce rakibi Amerika ile yaptığı bir anlaşmanın ardından Fransa, has ajanı Laurent Gbagbo'dan vazgeçmiş ve 11.04.2011'de yatak odasının ortasından iç çamaşırlarıyla aşağılık bir şekilde tutuklanmıştır.

Ayrıca Fransa güçlerini, Fas Büyükelçisi'nin 18.01.2013'de Radyo Akdeniz ile yaptığı bir röportajda iddia ettiği gibi bölgenin güvenliğini savunmak için göndermemiştir. Bilakis çıkarlarını garanti altına almak ve nüfuzuna geri dönmek için göndermiştir. Nitekim Fransa'nın ölüm makineleri masum insanları  korkutmakta, harabeleri yaymakta ve Amerika ile NATO'nun Afganistan'da yaptığı gibi insanları yerinden etmektedir.

Fransa için önemli olan, altın, fosfat, kaolin, boksit, demir ve uranyum gibi maden servetleri açısından zengin bir ülke olan Mali'deki çıkarlarıdır... Bu yüzden özellikle Amerikan ajanlarının iktidara geldiği 22.03.2012 darbesinin ardından Mali'ye dönük uluslar arası rekabet şiddetlenmiştir. Dolayısıyla Fransa, Mali'nin kendi nüfuz dairesinden çıkmasından ve kaynaklarını yağmalamaya devam etme imkanını kaybetmekten korkmaktadır. O zaman mesele, ne silahlı hareketler ne türbelere yada özgürlüklere olan hırs ne de iddia edildiği gibi terörizm meselesidir. Bilakis sadece mesele, ateşli bir şekildeki sömürgecilik çatışmasıdır. Zira onların hepsi, iğrenç tamahkar kapitalizmin iştahını kabartan ülkemizi kemirmek istemektedirler. Bu yüzden Fransa'nın tek düşündüğü, Mali'nin Afrika'daki havzasına geri dönmesidir. Amerika'ya gelince; o Mali'yi, Fransa'nın bölgedeki tarihî varlığıyla mücadele etmek ve buraya egemen olmak için zemin hazırlamak amacıyla komşular arasındaki nüfuzunu genişletmek için hareket edeceği bir dayanak noktası yapmaya çalışmaktadır.

Ey Müslümanlar!

Mali halkı, bizin di n kardeşlerimiz olup onlarla akidevî, tarihi ve coğrafî birlikteliğimiz bulunmaktadır. Dolayısıyla onların üzüntüsü bizim üzüntümüz ve onların sevinci de bizim sevincimizdir. O halde onları düşmanlara teslim etmeyiniz ve bunu yapan yöneticilerinize karşı sessiz kalmayınız. Ancak onları reddediniz. Zira Sallallahu Aleyhi ve Sellem, şöyle buyurmaktadır:

المُسْلِمُ أَخُوُ المُسْلِمِ لَا يَظْلِمُهُ وَلَا يُسْلِمُهُ "Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez ve onu (düşmana) teslim etmez."

Çok iyi biliniz ki Fransa, şayet Müslümanların kendilerini koruyan, onları savunan ve onlara saldıranlara Şeytanın vesvesesini bile unutturacak bir ders verecek olan bir devletlerinin olduğunu bilmiş olsaydı kardeşlerinizi vurmak için denizleri ve çölleri kesmeye cüret edemezdi. Ancak o, Müslümanların acılar içinde kıvrandığını ve yöneticilerinizin de sizler için bir kalkan olmak yerine kendisine yardım ettiklerini görmesinden dolayı bunları yapmaktadır. Dolayısıyla ister sakalı isterse sakalsız olsun gizli anlaşma yapma ve Batı'yı hoşnut etme anlayışında olan yöneticiler arasında hiçbir fark olmayıp hepsi de aynıdır.

Bundan dolayı hatırlamaya ihtiyacınız olmasından dolayı sizlere hatırlatıyoruz: Sizin kurtuluşunuz, İslam'ın yönetime ulaşmasındadır. Yoksa "İslamcıların" ona ulaşmasında değildir. Zira sizlerin koruyucusu Hilafet olacak olmasının yanı sıra Müslümanların Halifesi de kendisiyle düşmanlarınızı korkutacağınız kalkanınız, dahası kendi merkezinde takip edeceğiniz silahınız olacaktır. Zira Sallallahu Aleyhi ve Sellem, şöyle buyurmaktadır:

إِنَّمَا الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ "İmam [Halife], ancak arkasında savaşılan ve onunla korunulan bir kalkandır."

O halde Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışın ve çok kısa bir zaman içerisinde gerçekleşecek olan Hilafet'i kurmak için adımlarınızı hızlı atın. İşte böylece kanlarınız dökülmeyecek, ırzlarınızı koruyacak ve servetlerinizle refah içersinde yaşayacaksınız. Tüm bunların da ötesinde Rabbinizin rızasına nail olacağınız gibi dünyanın ve ahiretin saadetine kavuşacaksınız.

Devamını oku...

Ürdün'deki Parlamento Seçimleri Ülkemizde Küfür Yönetimini Pekiştirmeye Dönük Bir Üsluptur

  • Kategori Ürdün
  •   |  

Ürdün rejimi, on yedinci temsilciler meclisi olarak adlandırılan ve 23 Ocak 2013'de yapılması planlanan parlamento seçimlerini yapmaya hazırlanmaktadır. Nitekim rejim, büyük oranda bir katılımın olması için adamlarını, birimlerini ve araçlarını seferber etmiştir. Çünkü rejim bu seçimlere, bölgemizde esen değişim rüzgarlarının kendisine dokunmadığı ve dizginlerin elinde olduğu hususunda kafir Batı'yı ikna etmek için iddia edilen reformlarının popülaritesinin bir göstergesi olarak itibar etmektedir. Ayrıca Ürdün rejimi, insanları fasit vakıayla meşgul etmek ve onları gerçek değişim için çalışmaktan uzak tutmak amacıyla her defasında seçim oyunlarıyla insanların dikkatlerini dağıtmayı bir alışkanlık haline getirmiştir.

Ey Ürdün'deki Müslümanlar!

Parlamentonun temel faaliyeti yasa koymak ve Ürdün rejiminin sizleri kendisiyle müjdelediği demokrasi olup kendisini demokratik bir sistem olduğu şeklinde pazarlaması da sadece Allah'ın dışındaki bir yönetim olduğu anlamına gelmektedir. Zira sizler çok iyi biliyorsunuz ki yasa koymak, dünyada hiçbir kimseye helal değildir. Bilakis o, sadece Allah'a aittir. Nitekim Subhânehu ve Te'âla, şöyle buyurmaktadır:

فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لاَ يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجًا مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيمًا "Hayır! Rabbine ant olsun ki onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda Seni hakem kılıp içlerinden de bir sıkıntı duymaksızın verdiğin hükme tam bir teslimiyet ile teslim olmadıkları sürece iman etmiş olmazlar." [en-Nîsa 65]

O halde Allahu [Subhânehu ve Te'âla]'nın haram kıldığı bir şeyin içerisine düşmeyi ve Allahu [Subhânehu ve Te'âla]'nın emrine tenakuz ve aykırı olan bir şeyin yardımcısı ve bir parçası olmayı nasıl kabul edebilirsiniz?

Mesele, seçim sürecinin temeli üzere yürütüldüğü seçim yasasının nevinde değildir. Bilakis sorun, bizzat parlamentonun faaliyetindedir. Zira parlamentonun daha önce işledikleri size uzak mı? Ayrıca günahkar Wadi-Araba Anlaşması nereden çıktı ki? Dahası ümmetin servetlerinin yağmalandığı özelleştirme yasaları ile imtiyaz sözleşmeleri nereden çıktı acaba? Bunların yanı sıra ülkeyi fesadın ve fasitlerin içerisinde boğan birbirini takip eden hükümetlere güven oyu veren kim? Bunların tamamı, seçilmiş olan parlamentonun bir ürünü değil midir?

Ey Ürdün'deki Müslümanlar!

Sizler, Ürdün rejiminin yalanlarını ve oyunlarını on yıllar boyunca tecrübe ettiniz. Zira onun fesadı burunların direklerini sızlatmakta ve büyük-küçük tartışmalar olmaktadır. O halde Rabbinizi razı edecek, dininizi koruyacak ve sadece kafir Batı'yı hoşnut ve memnun etmek için Allah'ın öfkelendiği bir şekilde yürümesi halinde rejime açık bir mesaj gönderecek bir tutum sergilemenizin zamanı gelmedi mi? Çünkü sizler, kullarından herhangi birini hoşnut etmek için asla Allah'ı öfkelendiremezsiniz.

Hizb-ut Tahrir / Ürdün Vilayeti olarak bizler sizleri, izzete, kurtuluşa ve Rabbinize itaat etmeye davet ettiğimiz gibi tüm küfür rejimlerini kaldırıp atmaya ve Rabbinizin vaadi ve kerim nebinizin müjdesi olan Nübüvvet Minhacı Üzere Hilafet Devleti'ni kurmak için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmak yoluyla Allahu [Subhânehu ve Te'âla]'nın şeriatına geri dönmeye davet ediyoruz. Zira düşmanınızın tuzağına ve dünyanın izzetine ve ahiretin sevabına nail olmanızın yolu işte budur.

يَا قَوْمَنَا أَجِيبُوا دَاعِيَ اللَّـهِ وَآمِنُوا بِهِ يَغْفِرْ لَكُم مِّن ذُنُوبِكُمْ وَيُجِرْكُم مِّنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ وَمَن لا يُجِبْ دَاعِيَ اللَّـهِ فَلَيْسَ بِمُعْجِزٍ فِي الأَرْضِ وَلَيْسَ لَهُ مِن دُونِهِ أَوْلِيَاءُ أُولَـئِكَ فِي ضَلالٍ مُّبِينٍ "Ey kavmimiz! Allah'ın davetçisine uyun. Ona iman edin ki Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun.. Allah'ın davetçisine uymayan kimse yeryüzünde Allah'ı aciz bırakacak değildir. Kendisi için Allah'tan başka dostlar da bulunmaz. İşte onlar, apaçık bir sapıklık içindedirler. " [Ahkâf 31 32]

Devamını oku...

- Basın Açıklaması - Hizb-ut Tahrir / Doğu Afrika, Hizb-ut Tahrir / Pakistan Resmî Sözcüsü Navit Butt'un Serbest Bırakılması İçin Pakistan Büyükelçiliği'ne Bir Heyet Göndermiştir

Pakistanlı diktatör otoritelere baskı yapmak amacıyla dünyanın dört bir tarafında devam eden kampanya kapsamında Hizb-ut Tahrir / Doğu Afrika, 08.01.2012 Salı günü Dârusselam'daki Pakistan Büyükelçiliği'ne on küsur Hizb-ut Tahrir üyesinin katıldığı özel bir heyet göndermiştir. Ziyaretin ana hedefi, ülkelerindeki sekiz küsur ay önce evlatlarının önünden kaçırılan Hizb-ut Tahrir / Pakistan Resmî Sözcüsü Navit Butt'un serbest bırakılmasını talep etmektir.

Heyete, Hizb-ut Tahrir / Doğu Afrika Medya Temsilcisi Yardımcısı Mesud Müslim ile Merkezî Temas Lecnesi Başkanı Şeyh Musa Kilyo başkanlık etmiştir. Nitekim Muhammed Müştak adlı Büyükelçilik yetkilisi ile bir araya geldikleri gibi ardından da heyetin, ülkesi Pakistan hükümetine ulaştırması için bir mektup teslim ettiği Büyükelçi İkbal Muhammed ile bir araya gelmişlerdir.

Bu ziyaret münasebetiyle Hizb-ut Tahrir / Doğu Afrika, tüm Müslümanları ve adalet savunucularını, otoritelere göre işlemiş olduğu en büyük "cürüm" hakkın yayılması ve insanlara zulmetmesinden ve Müslümanlara dönük öldürme ve işkencede kafir Amerika ile işbirliği yapmasından dolayı hükümetin muhasebe edilmesi hususundaki çelik tutumu olan ve bunu da kuvvet kullanmaksızın fikrî ve siyasî konuşma yoluyla yapan şâb Navit Butt'un serbest bırakılması için Pakistan otoritelerine yönelik baskıyı sürdürmeye davet eder.


Mesud Müslim
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Medya Temsilcisi Yardımcısı
Doğu Afrika

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER