Cumartesi, 19 Muharrem 1448 | 2026/07/04
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Kur’an, İlk (Sahabe) Neslini Nasıl İnşa Etti?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Kur’an, İlk (Sahabe) Neslini Nasıl İnşa Etti?

 

Dün dünyayı sarsan Kuran, bugün kalpleri neden sadece birazcık sarsıyor? Ve deve çobanlarını milletlerin efendileri haline getiren o ayetler, şimdi neden kulaklara bir esintinin kayaya çarptığı gibi geçip gidiyor da, içlerinde hiçbir hayat uyandırmıyor, hiçbir iz bırakmıyor?

Şüphesiz Kur’an, aynı Kur’an’dır; onun tek bir ayeti bile değişmemiş, tek bir kelimesi bile eksilmemiş ve ondaki, insanlığın karanlık uzun gecesini aydınlatan o nur da hiç sönmemiştir. Ancak değişen şey insandır; zira Kur’an’ı, onunla hayat bulmak için alan bir kalp ile onu sadece adetlerden bir adet olarak mırıldanmak için alan bir kalp arasında fark vardır

Kur’an, ilk olarak ruhları hakikate susamış bir kavmin üzerine inmiştir; nitekim semanın ayetleri o ruhlara dokununca, içlerinden hayat pınarları fışkırmış ve onlardan tarihin daha önce hiç tanık olmadığı yeni bir güç ortaya çıkmıştı.

O kavim, bir ayeti işittiklerinde onu, Allah’ın ruhlarına yönelik bir çağrısı, amele dönüştürülmesi gereken bir emir ve hayata geçirilmesi gereken bir anlam olarak hissetmişlerdi.

Ama bugün bizler; çoğu zaman Kur’an ile aramıza bir ülfet perdesi çektik; onu o kadar çok okuyoruz ki kulaklarımız artık lafızlarına alışıyor ama kalplerimiz onun manaları karşısında artık ürpermiyor. Harfleri güzel bir şekilde tekrarlıyoruz ama bu harflerin barındırdığı sırlar üzerinde fazla durmuyoruz; yani Kur’an bizim için okunan bir kitapken, onlar içinse yaşanan bir hayattı.

Nitekim sahabe, okuduğu bir ayetten, o ayete başladığı andakinden bambaşka bir insan olarak çıkıyor, bir emir işittiğinde hemen itaat ediyor, bir yasak duyduğunda ondan vazgeçiyor, bir vaat duyduğunda umutlanıyor, bir tehdit işittiğinde ise korkuyor ve tir tir titriyordu.

Ama bugün birçok insan, Kur’an’dan aynen girdikleri gibi çıkıyorlar; zira dillerden akıp giden kelimeler, kalplerinin derinliklerine nüfuz etmiyor.

Kur’an, toplantıların süsü ya da mihraplarda yankılanan tatlı ezgiler olması için indirilmemiş; aksine yeni bir insan inşa etmek için indirilmiştir. Bu yüzden eldeki bir kitaptan nefisteki bir ahlaka; mushaftaki ayetlerden davranışlara yön veren ilkelere dönüşürse, işte o zaman yeniden harikalar meydana getirecektir.

İşte bu nedenle ilk Müslümanlar tarihin çehresini değiştirebildiler; zira Kur’an sadece kalplerinde saklı değildi, aksine kanlarında akıyor, dillerinden dökülüyor, ahlaklarında ve amellerinde kendini gösteriyordu.

İşte bu yüzden insanlar; adaletin aralarında yürüdüğünü, merhametin kalplerinde kanat çırptığını ve doğruluğun yüzlerinde parıldadığını gördüklerinde; henüz bir kitaba yazılmadan önce, insanlarda somutlaşan o risalete iman etmişlerdir.

Böylece Müslümanlar, ülkeleri fethetmeden önce kalpleri fethettiler ve dünyayı değiştirdiler.

Böylece ilk Müslümanlar dünyayı, sayılarının çokluğu ve silahlarının gücüyle değiştirmediler; aksine Kur’an onlarda okunan kelimelerden yaşanılan değerlere dönüştüğünden dolayı İslam’ın nuru yayılmıştır; çünkü insanlar, Kur’an’ı onların dillerinden duymadan önce davranışlarında canlı olarak görmüşlerdi.

O gün dünyayı değiştiren şey, sadece Kuran’ı okumak değildi; aksine bizzat insanın, Kur'an ayetlerinin pratik tercümesine dönüşmesiydi.

Çünkü Kur'an, özünde bilgiler kitabı değildir; aksine bir hidayet kitabıdır; onun hedefi, senin ne kadar çok şey bildiğini sınamak değil, aksine sana şunu sormaktır: Sen kimsin? Nereye doğru gidiyorsun? Ve bu fani dünyadan gelip geçerken hangi değeri taşıyorsun?

Bugünkü kriz, Kur'an’ın hayatımızdan kaybolması değildir; zira o evlerimizde, camilerimizde ve telefonlarımızda mevcuttur; asıl kriz, onu kabul edecek iç hazırlığın olmayışıdır. Güneş ışığını esirgemez ama kapalı pencereler ışığı içeri almaz; Kur'an da hidayetini esirgemez ama dünya gürültüsüyle dolu kalpler, onun çağrısını işitemez.

Kur’an, diğer insanlar gibi yiyip içen, birbiriyle çekişen ve hata yapan bir kavme indirilmiştir; ancak Kur'an, onların ruhlarına dokunduğu anda mucizeye benzer bir şey gerçekleşmiştir. Dolayısıyla kelimeler değişmemiş, aksine insan değişmiştir; yeryüzü değişmemiş, aksine ruhlar değişmiştir.

Vahiy, dünyaya yeni bir kitap eklemek için değil, yeni bir insan tarzı inşa etmek için indirilmiştir.

Bu nedenle sahabe, bir ayeti duyduğunda, o ayetin tüm insanlara değil, doğrudan kendisine hitap ettiğini hissediyordu. Bir emir işittiğinde kendisinin ondan sorumlu olduğunu düşünüyor, bir yasak işittiğinde ise onun kendisine hitap ettiğini düşünüyordu. Kur'an, sahabe nezdinde sadece okunmak için olan bir konu değildi, aksine bir dönüşüm projesiydi. Bu nedenle Kur’an’ın sayfaları arasından çıkıp, pazarlarda bir ahlaka, yönetimde bir anayasaya, evlerde bir merhamete ve tavırlarda bir cesarete dönüşmüştü.

Müslümanların bugün yaşadığı zayıflık, bölünmüşlük ve düşmanların tasallatu arızi bir durum değildir; aksine Allah’ın Kitabı’ndan uzaklaşmanın, onun hükümlerini askıya almanın ve onu beşeri metotlarla değiştirmenin doğal bir sonucudur. Nitekim Allahu Teala, kendisine itaat edenlere yardımı, iktidarı ve izzeti vaat ettiği gibi Kendi zikrinden yüz çevirenleri ise sefalet ve sıkıntı konusunda uyarmıştır. Gücü, vahdeti ve egemenliği yeniden kazanmanın tek yolu, samimi bir şekilde Allah’ın Kitabı’na dönmek, Allah’ın metoduna göre İslami hayatı yeniden başlatmak ve hem bireylerin hem de toplumların hayat işlerinde O'nun şeriatını hakim kılmaktır; işte o zaman Allah’ın yardım ve iktidar vaadi gerçekleşecektir: إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ “Eğer siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Hürmüz Boğazı, Nükleer Dosyanın Önüne Geçiyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Hürmüz Boğazı, Nükleer Dosyanın Önüne Geçiyor

 

Haber:

İran ve ABD, çarşamba günü gerçekleştirilen dolaylı görüşmeler turunu, kalıcı bir barışa doğru bir ilerleme kaydedildiğine dair hiçbir işaret olmadan sonlandırdı; bunun yerine, iki hafta önce geçici bir anlaşma ilan edildiğinde çözüldüğünü söyledikleri konulara odaklandılar. Görüşmeler hakkında bilgi sahibi olan kaynaklar, müzakerecilerin Doha’da iki gün boyunca Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiği ve İran’ın dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması konularını tartıştıklarını ve bu iki konunun, ön anlaşma uyarınca kritik önem taşıdığını söylediler. (Reuters)

Yorum:

Bu müzakereler bizlere, bölgenin, stratejik dosyaların diğer ihtilaflı konuların önüne geçtiği yeni bir aşamaya girdiğini göstermektedir. Nükleer dosya, yıllardır Washington ile Tahran arasındaki ilişkinin ana başlığı olsa da, görüşmelerin Hürmüz Boğazı’ndaki deniz ulaşımının güvenliğine odaklanması, özellikle küresel ekonominin tanık olduğu yavaşlama, borç seviyelerindeki artış ve piyasaların petrol arzındaki herhangi bir aksaklığa karşı duyarlılığının gölgesinde büyük güçlerin hesaplarında enerji güvenliğinin öneminin arttığını yansıtmaktadır.

Dikkatin Hürmüz Boğazı’na kayması, diğer anlaşmazlıkların sona erdiği anlamına gelmemekte; aksine bu aşamadaki önceliklerin değiştiğine işaret etmektedir. Deniz geçitlerinin istikrarı, küresel ekonominin korunmasında temel bir unsur haline gelmiştir; zira petrol ve gaz akışındaki herhangi bir aksaklık fiyatlara, enflasyona ve tedarik zincirlerine hızla yansımakta olup, büyük güçler bunun etkilerini sınırlamaya çalışmaktadır.

Bu görüşmeler bizim için, uluslararası ilişkilerin tek bir çizgide seyretmediğini de ortaya koymaktadır; zira büyük devletler politikalarını kalıcı kopuş mantığıyla değil de koşulların ve değişkenlerin gerektirdiği şeylere göre çıkarlarını gerçekleştirme ve nüfuzlarını koruma mantığıyla yürüttüklerinden dolayı, müzakere kanallarının devam etmesiyle birlikte rekabet, baskılar ve yaptırımlar birlikte seyretmektedir.

Uluslararası güçlerin önümüzdeki aşamada, Körfez’de deniz trafiğinin aksama olasılığını azaltacak düzenlemeler aramaya devam etmesi beklenmektedir; çünkü bu bölgede yaşanacak herhangi bir yeni krizin etkileri sadece üretici ülkelerle sınırlı kalmayacak, aksine tüm dünya ekonomisine de uzanacaktır. Bu nedenle enerji güvenliği önümüzdeki dönemde politika ve ittifakların çizilmesinde etkili olacak en önemli dosyalardan biri olmaya devam edecektir.

Bu gelişmeler, Müslüman ülkelerin, Allah’ın onlara bahşettiği konum, zenginlikler ve stratejik deniz geçitleri sayesinde, uluslararası siyasetin dengelerinde hâlâ hayati bir merkez olduğunu teyit etmektedir. Ancak bu potansiyeller hâlâ bölünmüşlük ve bağımlılık gerçekliğinin gölgesinde yönetilmektedir; bu durum, büyük güçlerin bu potansiyellerle bağlantılı krizlerin yönetimi üzerinde rekabet etmesine yol açarken, ümmet ise kendi çıkarlarını gerçekleştirecek potansiyelini kullanmaktan uzak kalmaya devam etmektedir.

Ey İslam ehli: Ümmetimiz, uluslararası müzakerelerin sonuçlarını bekleyerek ya da büyük devletlerin politikalarındaki değişikliklere güvenerek konumunu geri kazanmayacaktır; aksine İslami hayatı yeniden başlatarak, siyasi kararını geri kazanarak ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'ni kurmak için çalışarak konumunu geri kanacaktır; böylece Hilafet sayesinde ülkeleri birleşecek, zenginlikleri korunacak ve ümmetin iradesi sömürgecinin hegemonyasından kurtulacak ve İslam, Allah Subhanehu ve Teala'nın istediği gibi yeniden hayatın lideri olacaktır: غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ “Allah emrine galiptir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [Yusuf 21]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dareyn Eş-Şanti

Devamını oku...

Amerika, Mezhepsel Fitne Ateşini Körüklüyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika, Mezhepsel Fitne Ateşini Körüklüyor

 

Haber:

Trump, İran partisine (Hizbullah'a) karşı koyması için Suriye'ye baskı uyguluyor; bu da Lübnan'da ve Yahudi varlığında endişeye neden oluyor. (Associated Press)

Yorum:

ABD Başkanı Trump, Lübnan'daki İran partisine karşı koyma konusunda Ahmed Şara'nın Yahudi varlığından daha etkili olacağı önerisinde bulunmuştur. Trump, varlığın partiye karşı yürüttüğü askeri harekâtı da eleştirmiş; bu harekâtın büyük can kayıplarına yol açtığını, uzun süre devam ettiğini ve Suriye güçlerinin bu tehditle daha etkili bir şekilde başa çıkabileceğini düşündüğünü ifade etmiştir. Bununla birlikte bu fikri gerçekten hayata geçirmeye çalışıp çalışmadığı hâlâ belirsizdir.

Suriye, Lübnan’a askeri olarak müdahale etme yönünde herhangi bir niyetinin olduğunu şiddetle reddetmiştir; Ahmed Şara ise Trump'ın açıklamalarının yanlış anlaşıldığını belirtmiştir. Ancak bu, başka bir yolla müdahale etmeyeceği anlamına gelmemektedir. Ahmed Şara, daha önce El-Meşhed kanalı ile yaptığı röportajda “Hizbullah’ın Suriye çatışmasına girme kararı yanlış bir karardı” demişti; ancak o, parti ile diyalog kurmaya, hatta Hizbullah’ın silahlarının geleceği konusunda tartışan çeşitli Lübnanlı taraflar arasında arabuluculuk yapmaya hazır olduğunu da belirtmişti.

Trump'ın açıklamaları sadece içeriği nedeniyle değil, aynı zamanda içinden geçtiği siyasi bağlam nedeniyle de dikkat çekiciydi. Trump, ülkesinin Ahmed Şara üzerinde hâlâ ne kadar büyük bir nüfuz sahibi olduğunu çok iyi biliyor. Ayrıca onun açıklaması sadece geçici bir öneri değildi; aksine bölgesel tepkileri sınamayı veya Lübnan'daki İran partisinin varlığıyla mücadelede daha büyük bir rol üstlenmesi için Şam'a baskı uygulamayı hedefliyordu. Bu açıklama, ABD’nin Suriye liderliği üzerinde uyguladığı büyük nüfuzu ortaya koymaktadır; üstelik bunu bir tabiye, vekile ya da kuklaya karşı kullanılan bir lehçeyle yapmaktadır. Ayrıca Müslümanları birbirleriyle savaşmaya sevk etmenin kolay olduğunun boyutunu da teyit etmektedir; zira bunun için gereken tek şey bir vekil, birkaç kelime ve mezhepsel bir kıvılcımdır!

Amerika, Suriye’yi İran partisiyle çatışmaya ittiğinde, kartları yeniden karacak, elindeki araçlarla bir çözüm arayacak ve bölgedeki geriye kalan gücü de tüketecektir. Bu, emperyalist güçlerin en eski üsluplarından biridir ve bölmeye, yetkiye ve ardından da yıkıma dayanmaktadır. Bu üslup her seferinde başarılı oluyor; zira Müslümanlar birbirleriyle savaşmakla meşgul oldukları sürece, gerçek düşmanlarına karşı koymakta aciz olurlar; oysa Amerika, gerek kendi kayıplarını gerekse değerli gördüğü müttefiklerinin kayıplarını azaltmaktadır.

İslam ümmetinin önündeki yol açıktır: aralarına ekilen mezhepsel ve milliyetçi bölünmeleri kaldırıp atmak ve kendini zayıflatmayı ve sömürmeyi hedefleyen yabancı müdahalenin tüm şekillerini reddetmektir. Bu nedenle düşmanın Müslümanlar arasında çatışma çıkarmasına, kanlarını akıtmasına ve azimlerini zayıflatmasına izin vermek yerine, onunla tek bir saf halinde yüzleşmek gerekir. Sadece Hilafetin kurulması, bu bölünmeleri ortadan kaldırıp ümmetin kolektif imkanlarını gerçekleştirebilir.

وَأَطِيعُواْ اللّهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُواْ فَتَفْشَلُواْ وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُواْ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
Allah ve Rasulü’ne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” [Enfal 46]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazdı
Heysem İbn Sabit - Amerika

Devamını oku...

Bir Lider Nasıl Var Edilir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Bir Lider Nasıl Var Edilir?

 

Mevcut çağımızda dünya, tarihte eşi benzerine tanık olunmamış bir düzeyde ekonomik, sosyal, siyasi, askeri ve çevresel krizlerin içinde boğulmuştur. İnsan bu topraklara ayak bastığından beri, bugün karşı karşıya olduğu gibi bu kadar kapsamlı, geniş ve derin bir şekilde iç içe geçmiş sorunlar sarmalıyla daha önce hiç karşı karşıya kalmamıştır. Bu krizlerin en önemli nedenlerinden biri, bu sorunların tespit edilip çözüme kavuşturulmasına aktif katkı sağlayan ve İslam’ın hidayetinden ve maksatlarından çıkarılmış doğru çözümler sunan yeterlilik sahibi Müslüman liderler ile samimi Rabbani alimlerin olmamasıdır.

Gayrimüslim liderlerin bu sorunlara yönelik sunduğu çözümler gerçek çözümler değildir; aksine sorunları daha da katlayarak sonuçta hem kendilerinin hem de başkalarının hayatlarının yıkılmasına, hatta hayvanların ve cansız varlıkların hayatlarının bile sonu gelmeyen bir ıstırap ve sıkıntıya dönüşmesine yol açmaktadır.

Peki bugün, samimi Müslüman liderler ve alimler var mıdır?

Bugün karşı karşıya olduğumuz en büyük sorun, gerçek Müslüman liderlerin ve alimlerin yokluğudur. Zira İslam beldelerinin işlerini üstlenen liderler, bu krizleri İslam’ın hükümlerine göre çözmeye çalışmamakta, aksine gayrimüslimler tarafından ortaya konan çözüm ve modelleri uygulamaya dayanmaktadırlar.

Şerî ilme mensup kabul edilen ve Müslümanların alimleri olarak adlandırılan kimselere gelince; onlar, İslam’ın usulünden kaynaklanan çözümler sunmuyorlar, aksine gayrimüslimlerin ortaya koyduğu çözümleri ya da kendi yöneticilerinin benimsediği politikaları meşrulaştırmaya çalışıyorlar; böylece bu çözümlere İslam elbisesi giydiriyorlar ve onları sanki İslam’ın hükümlerindenmiş gibi gösteriyorlar.

Hakiki Müslüman bir lider ve Rabbani Müslüman bir alim nasıl yetiştirilir?

Avamı ve havasıyla tüm Müslümanları, bu konuya hak ettiği ehemmiyeti ve özeni göstermeye, bunu ciddi bir diyalog ve tartışma alanı haline getirmeye; sürekli olarak açık ve pratik vizyon ile yönelimler sunmak için çalışmaya davet ediyorum. Aşağıda, bu meseleye dair zihnimde şekillenen fikir ve düşüncelerin kısa bir özetini sunacağım; bahsedeceğim şeylerin hata ihtimali olmayan bir gerçek olduğunu iddia etmiyorum; aksine ilim ve deneyim sahiplerinden, buradaki kusurları düzeltmelerini, yapılabilecek hataları tashih etmelerini ve eksik kalan kısımları tamamlamalarını rica ediyorum.

Hakiki bir lideri, diğerlerinden ayıran üç büyük özellik vardır: 1. Düşünmedeki üstünlüğü. 2. Şahsiyetinin sağlam ve ahlakının yüce olması. 3. Liderlik ettiği kişiler ve diğer insanlarla güzel ilişkisi.

Birincisi: Düşünmedeki üstünlük

Hakiki bir lider, sorunu başkasından önce hissedip erkenden idrak eden, sonra da sorunu çözme sorumluluğunu üstlenen kişidir; dolayısıyla bunu başkalarının yapmasını beklemez, aksine kendi kendine şöyle der; bu benim sorumluluğum ve bu sorunu çözmek için çaba göstermeye en layık olan kişi benim. Ardından çözüm arayışına başlar ve bunları uygulamaya uygun araç ve üsluplar icat eder. Gerekli araçları bulursa, bunları en iyi şekilde kullanıp değerlendirir; eğer bulamazsa maksadına ulaşmak ve hedefini gerçekleştirmek için bunları bulmaya ve icat etmeye çalışır.

Liderlik sıfatlarına sahip olmayan bir tabiye ya da aslında bir lider olmamasına rağmen kendisine bu makam isnat edilen kişiye gelince; bir sorunla karşılaştığında ya da bu sorunun varlığına dikkat çekildiğinde, bu sorunun çözümünü kim üstlenecek der ve sorunu çözme sorumluluğunu üstlenmez; aksine bunu başkalarının yapmasını bekler. Hatta biri ona uygun bir çözüm önerse, hemen engelleri saymaya yönelir ve bu çözümü uygulamak için yeni araçlar icat etmek ve sebepleri hazırlamak ve fikri pratik bir gerçekliğe dönüştürmeye çalışmak yerine gerekli araçların azlığından veya yokluğundan ya da üslupların yokluğundan şikayet etmeye başlar.

Hakiki bir lider sadece bugünle meşgul olmaz; aksine her zaman yarın ve liderlik ettiği kimselerin geleceği hakkında düşünmeye devam eder. Ayrıca hakiki lider, önüne net ve belirli hedefler koyar, ardından bu hedeflere ulaşmak için tüm gücünü kullanır. Bu hedefleri gerçekleştirmesine yardımcı olacak en uygun araçları ve en iyi üslupları aramaktan vazgeçmez, bunları en iyi şekilde kullanır ve ihtiyaç duyulduğunda bunları geliştirir ki böylece tabiilerini, arzu edilen gayeye en iyi ve en isabetli yollarla ulaştırabilsin.

Liderlik ruhuna sahip olmayan kişiye gelince; gelecekle meşgul olmaktan daha çok mevcut olanla meşgul olur ve hedefler çizmeye ve oluşturmaya çalışmaz; aksine başkalarının çizdiği yolda ilerlemekle yetinir ve başkalarının belirlediği hedeflere ulaşmayı arzular ve girişimde bulunma veya liderlik sorumluluğunu üstlenme kaygısı duymadan onları takip etmeye razı olur.

İkincisi: Şahsiyetinde ve ahlakında üstünlük

Hakiki bir lider, derin bir düşünme ve sağlam bir incelemenin ardından hedefi netleştiğinde, kararlılık ve azimle o hedefe doğru ilerler, hiç tereddüt etmez ve zorluklar karşısında geri adım atmaz. İnsanların nazarında ister faydalı ister zarar olsun sonuçlardan duyduğu korku onun, hak ve vacip olarak gördüğü şeyleri yapmasını engellemez; sorumluluğunu tam olarak üstlenir, sonuçlarından kaçmaz ve suçu başkalarının üzerine atmaz. Ayrıca gerek düşünme konusunda gerekse araçlar ve üsluplar icat etme konusunda bir acizlik göstermez; aksine maksadını gerçekleştirmek için en ideal yolu bulana kadar, önce Allah’a, ardından da Allah’ın kendisine bahşettiği ilim, hikmet ve tecrübeye dayanarak araştırma ve içtihadına devam eder.

Liderlik sıfatlarını barındırmayan kimseye gelince; liderlik koltuğuna oturtulsa bile, araçların azlığını veya yokluğunu gerekçe gösterir ve bunu da işi bırakmak ya da geri adım atmak için bir mazeret olarak kullanır. Ayrıca zorluklarla karşılaştığında sabır ve kararlılıktan yoksundur; zira engellerle karşılaştığında, bunlara karşı kararlılık göstermez, aksine hemen geri adım atar. Sonra da kendini gözden geçirip kusurları ıslah etmek, çözümler hakkında araştırmak, cesaret ve dürüstlükle sorumluluğu üstlenmek yerine, başarısızlığın sorumluluğunu, kendinden öncekilerin ya da çevresindekilerin üzerine atar.

Üçüncüsü: İnsanlara karşı muamelede üstünlük

Hakiki bir liderin, her amelde, özellikle de meşakkatli amellerde ve büyük tutumlarda başkaları için örnek olması gerekir; dolayısıyla sadece emirler vermekle yetinmez, aksine bizzat ön saflarda yerini alır ve özveri ve fedakarlık konusunda örnek olur. Zorluklar geldiğinde ya da felaketler çöktüğünde, tabiilerinin sığındığı liman ve kendisine dayandıkları bir duvar olur; onda sabır, kararlılık, güçlü bir azimet ve çalışmasında süreklilik görürler; böylece sıkıntılar onu sarsamaz ve krizler karşısında azmi zayıflamaz. Ayrıca teşvik ve motive etme durumlarını iyi bilir; hak eden kişiyi uygun bir zamanda ve yerde onurlandırır; affetmenin daha uygun ve faydalı olduğu durumlarda ne zaman ve kimi affedeceğini bilir ve her şeyi yerli yerine koyar; böylece kararlılık ile merhametin, adalet ile iyiliğin arasını birleştirir.

Liderlik ruhuyla bezenmemiş kişiye gelince; başarısızlık ya da zor zamanlarda, sorumluluk üstlenmek için öne çıkmak yerine meşakkatin olduğu yerlerden uzaklaşır ve kendisi için çeşitli mazeretler aramaya koyulur. Eğer başına bir musibet gelmiş yahut iş uğrunda büyük bir çaba göstermiş birini görse; onu güzel bir şekilde teselli ve teşvik edemez; bilakis ona şöyle der; sen bunu ancak kendin için yaptın, ödülünü de sen alacaksın; o yüzden yaptığın şeyleri başımıza kakma. Böylece onun kararlılığını güçlendirmek ve ona umut aşılamak yerine hayal kırıklığını daha da artırır. Ayrıca teşvik etmeyi yerli yerinde yapamaz; affetmenin ne zaman daha uygun ve cezanın ne zaman daha zorunlu olduğunu bilemez; insanların durumları arasında ayrım yapamaz; bu nedenle onun muamele etme dengesi bozuk olur ve doğru bir şekilde değerlendirme ve her şeyi yerli yerine koyma yetisinden de yoksundur.

Hedeflerin üzerine inşa edildiği veya sorunların ışığında çözüme kavuşturulduğu temele gelince; bu, şu üç temelin dışına çıkmaz:

Birincisi: Kişisel heva ve arzular.

İkincisi: Allahu Teala'nın indirdiği şeriat.

Üçüncüsü: Adetler ve örfler, insanları taklit etmek, arkadaşlara uymak, Allah’ın emrine aykırı olan şeylerde ebeveynlere itaat etmek ya da Allah’ın şeriatına dayanmayan kanun ve sistemlere başvurmak gibi şeriat ve hevanın dışında olan şeyler.

Eğer hedeflerin belirlenmesinin ya da sorunların çözülmesinin temeli, heva ya da Allah’ın şeriatına aykırı referanslar olursa, bunun akıbeti dünyada fesat ve sıkıntı, ahirette ise insan bunun üzerinde ısrar edip tövbe etmeden ölürse azaptır.

Eğer temel Allahu Teala'nın şeriatı olursa, bu şeriat en doğru yollara iletir, insanlar için dünyalarında hayır ve iyilik gerçekleştirir ve bunlara sımsıkı sarılanlar ve Allah Azze ve Celle'ye karşı muhlis olanlar için, ahirette Allahu Teala'nın rızasını ve cennetini kazanmanın sebebi olur.

İslami toplumların liderliğini üstlenen kişileri ıslah etmenin en faydalı araçlarından biri, onlara emanet edilen liderlik sorumluluğunu üstlenmelerinin hissettirilmesi ve sorunları gerçek bir şekilde çözmelerinin talep edilmesidir; bu nedenle onlardan her birine şu soru sorulmalıdır: Sen bir lidersin; peki bu soruna yönelik çözümün nedir? Bu çözümün dayandığı temel nedir? Bu çözüm, senin heva ve arzuna mı dayanıyor, yoksa beşeri referansa mı ya da Allahu Teala'nın şeriatına mı dayanıyor? Eğer çözüm, onun hevasına veya Allah'ın şeriatının dışındaki şeylere ya da parlamentonun çıkardığı anayasa ve devlet kanunları ya da Birleşmiş Milletler kararları gibi tağutlara dayanıyorsa, çöp kutusuna fırlatılıp atılır.

Bu sorunun onları, gözden geçirmeye, düşünmeye ve şerî hükümlere başvurup bunlardan çözümler istinbat etme konusunda içtihatta bulunmaya sevk eden bir araç olması ve cevabı baştan ezberletmemeleri gerekir; yani anlamadığı ve amel etmediği şeyleri söyleyerek bir ahmak gibi tekrarlamamak gerekir; zira onları düşünmeye ve içtihada alıştırmak, anlayışın pekiştirilmesine ve sorumluluğun üstlenilmesine daha elverişlidir.

Önceden hazırlanmış görüş ve içtihatlara gelince; ortaya koydukları çözümleri değerlendirmek, onları tartışmak ve şerî deliller ışığında muhasebe etmek için bunlardan yararlanılabilir; böylece diyalog, salt taklit üzerine değil, ilim ve delile dayalı olmuş olur.

Yöneticiler üzerinde etki bırakan ve onlara ıslah etme sorumluluğunu yükleyen en büyük unsurlardan biri, ümmetin onlardan bunu talep etmesidir; zira yöneticilerin durumu, çoğu zaman halklarının durumunun bir yansımasıdır. Bu nedenle erkekleri ve kadınları, büyükleri ve küçükleriyle ümmetin tüm fertlerinin, sorumluluklarının bilincinde olmaları ve işlerini üstlenenlerden sorunlarla yüzleşmelerini, onlardan kaçmamalarını ve çözümlerinin ve kararlarının dayandığı temeli açıklamalarını talep etmeleri gerekir; dolayısıyla onlara şöyle denilmelidir: Bu işten sen sorumlusun; peki çözümün nedir? Bu çözümü dayandırdığın asıl nedir? Delilin ve referansın nedir? Sürekli sorgulamak ve açıklama ve delil talep etmek, lideri kendi içtihadını gözden geçirmeye, hakikati araştırmaya ve önce Allah’ın, sonra da insanların önünde sorumluluğunu üstlenmeye sevk eden nedenlerden biridir.

Bu bağlamda anne ve babalara; çocuklarını liderlik sıfatları ve sorumluluk üstlenme üzerine yetiştirmeye hassasiyet göstermelerini tavsiye ediyorum; zira bu, hem bireyin hem de ümmetin en çok ihtiyaç duyduğu şeylerden biridir. Bu nedenle çocuklarını, küçük yaştan itibaren ister küçük ister büyük olsun sorunlarla başa çıkmaya alıştırmaları gerekir; yani çocuklara meseleyi sunup, sonra da “bu sorunu nasıl çözeceksiniz?” şeklinde sormaları gerekir. Çocuklardan bizzat kendilerinin düşünmelerini ve çözüm önerileri sunmalarını talep etsinler; en başta cevap verme konusunda acele etmesinler.

Çocuklar ulaştıkları çözümleri sunduklarında, anne ve babaların onlarla tartışmaları, onları doğru olan şeye yönlendirmeleri ve onlara düşüncelerindeki güçlü ve zayıf yönleri açıklamalıdırlar; bu üslup, çocuklarda sorunları çözme becerisini geliştirir, liderlik kişiliğini oluşturur, onlara girişimcilik ruhunu, sorumluluğu en güzel şekilde üstlenmeyi, delil talep etme ve hükümleri doğru esaslar üzerine oturtma yetisini aşılar.

Ümmetin eğitilmesi, yönlendirilmesi ve yöneticilerin sorumluluklarını doğru bir şekilde yerine getirip getirmediklerinin muhasebe edilmesi, Rabbani alimlerin üstlenmesi gereken en büyük görevlerden biridir; zira alimler, peygamberlerin varisleri, ilmin taşıyıcıları, hidayet ve ıslah etmenin kandilleridir. Ne yazık ki ümmetin arasında bu sıfatlara sahip alimler bulunmamaktadır; zira bugün ümmet, sağlam ilmin, bağımsız içtihadın, nasihat ve ıslah görevini yerine getirme ile bunun sonuçlarına katlanmanın arasını bir araya getiren yeterli sayıda alimlerden yoksundur; bu nedenle eğitim, ıslah ve sorgulama alanlarının birçoğu, şeriatın maksatlarını gerçekleştirecek şekilde yerine getirecek kimselere hâlâ ihtiyaç duymaktadır.

Rabbani alimleri ortaya çıkarma ve onları eğitme sorumluluğu da ümmetin omuzlarındadır. Ümmetin; ilim ile basiretin ve asrın sorunları hakkında şerî hükümleri açıklayabilme yetisinin arasını bir araya getiren Rabbani âlimlere şiddetle ihtiyacı vardır; bu nitelikteki alimlerin yetiştirilmesine katkıda bulunmak ise, her biri kendi gücü ve alanına göre ümmetin tüm fertlerinin ortak bir sorumluluğudur.

Buna yardımcı olacak araçlardan biri de insanların, siyasi, ekonomik, toplumsal, askeri, çevresel ve diğer meseleleri ilim ehline ve şerî ilimle uğraştığı bilinen kimselere sıkça arz etmeleri ve onlardan, bu meseleler hakkındaki şeri hükmü delilleriyle birlikte açıklamalarını, bu hükmün üzerine bina edildiği esasları şerh etmelerini ve şeriatın bu hükümleri uygulama sorumluluğunu kime yüklediğini beyan etmelerini talep etmeleridir; böylece hem âlimlerin ümmetin vakıası ile olan bağı yenilenmiş olur, hem delille disipline edilmiş içtihat kökleşmiş olur, hem de insanların sorunlarının araştırma, eğitim ve irşad alanlarındaki varlığı devam etmiş olur.

İnsanların genelinin bu görevi yerine getirmek için geniş bir ilme ihtiyacı yoktur; aksine sorumluluğun aslını idrak etmeleri ve bunu sürekli olarak talep etmeye bağlı kalmaları yeterlidir. Zira kastedilen, her bireyin müçtehit olması değil; aksine soru ve açıklama talep etmeye ve genel sorunları sorgulamadan bırakmamaya özen göstermesidir. Bu konuda en önemli olan şey, talebin sürekli olması ve bu talebin sürdürülmesidir; bu yüzden insanların işlerini üstlenenlere şöyle denilir: “Bu sorunları çözmek sizin sorumluluğunuzdur; peki düşündüğünüz çözüm nedir? Ve bunu dayandırdığınız esas hangisidir?” İlim ehline de şöyle denilir: “Sizler şeriat ilmi ehlindensiniz; bu sorunlar hakkındaki Allah’ın hükmünü delilleriyle birlikte bize açıklayın ve şeriatın bu hükümleri uygulama sorumluluğunu kime tevdi ettiğini de açıklayın.”

Soruları çoğaltmak, delil talep etmek ve ilmi diyaloğu sürdürmek, sorumluluk kültürünü pekiştirmeye, içtihadı canlandırmaya ve ümmeti ilim ve delile bağlamaya yardımcı olan nedenlerdendir.

İslam şeriatı, Allahu Teala’nın insanlığın hidayeti için indirdiği eksiksiz bir şeriattır ve bu şeriatta, hayatın işlerini en mükemmel şekilde çözmeye götüren usuller, kaideler ve maksatlar belirlemiştir. Bunlar sadece Müslümanların hayatının düzenlenmesine özgü değildir; aksine doğru bir şekilde anlaşılıp doğru bir şekilde uygulandığında, tüm insanlar için adaleti, merhameti ve maslahatı gerçekleştiren ilkeleri ve değerleri de barındırmaktadır. Allah bu şeriatı korumuştur; bu nedenle nassları ve usulleri değişme tabi olmadan sabit olarak kalmaya devam etmiştir; dolayısıyla şeriat ilim ehlini, kendine başvurmaya, kendini güçlü bir şekilde anlamaya, kendisinden hükümler istinbat etmeye ve bunları, maksatları ve delillerine uygun şekilde vakıalara indirmeye davet etmektedir.

Dolayısıyla bugün ihtiyaç olan şey yeni bir şeriat değildir; aksine Allah’ın şeriatını iyi anlayan, onu açıklamak için içtihat eden ve onu ilim, hikmet ve adaletle uygulamaya çalışan kimselere ihtiyaç vardır ki böylece şeriat, insanı ve toplumu ıslah etmede meyvelerini verebilsin ve Allahu Teala'nın izniyle hem dünyada hayrın hem de ahirette de kurtuluşun sebebi olabilsin. İslam şeriatını anlamanın, idrak etmenin ve uygulamanın uzun bir zamana ihtiyaç yoktur; aksine sadece ona başvurmaya ihtiyaç vardır. Eğer insanlar ona dönerse, önceden Müslüman olsunlar ya da olmasınlar onu büyük bir hızla kavrayabilirler ve onu uygulamak onlara bir zorluk çıkarmaz; aksine hızlı ve kolay olur.

Allah’ım, bizi İslam’ı doğru bir şekilde anlayan, doğru bir şekilde tebliğ eden ve doğru bir şekilde uygulayan kimselerden kıl. Allah'ım! Bizleri İslam'ın açığa çıkmasına ve Müslümanların izzetli olmasına bir neden kıl; bizim elimizle dinine yardım et ve onunla kelimeni yücelt; Şüphesiz Sen, her şeye kadirsin.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Hadi

Devamını oku...

Haberlere Bakış: 01/07/2026

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış

01/07/2026

 

Erdoğan, NATO’yu Teksas’tan Ankara’ya uzanan bir güvenlik ve savunma ağı oluşturmaya çağırıyor

Anadolu Ajansı 29/6/2026 tarihinde, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul’da düzenlenen NATO Parlamenter Zirvesi’nde yaptığı açıklamaları aktardı.

Erdoğan, “Kuzey Atlantik Anlaşması Örgütü'nü (NATO), ABD'nin Teksas eyaletinden Türkiye'nin başkenti Ankara'ya kadar uzanan amasız fakatsız bir güvenlik ve savunma oluşturmaya” çağırdı. Ve şöyle ekledi: “Mevcut bölgesel ve uluslararası koşullar ışığında, NATO’nun caydırıcılık kapasitesinin korunması ve müttefik ülkeler arasındaki dayanışmanın güçlendirilmesi her zamankinden daha önemli hale gelmiştir.” “Türkiye'nin hem bölgesel krizleri yönetme konusundaki müstesna becerisini hem de NATO bünyesindeki engin tecrübesini müttefikleriyle paylaştığını” da açıkladı.

Erdoğan, kâfirlere olan dostluğunu, onların Haçlı ittifakına katıldığını, onların güvenliğini ve topraklarını savunmaya özen gösterdiğini vurguluyor; ayrıca Türkiye’nin bu Haçlı ittifakına olan günahkâr üyeliği aracılığıyla onlara sunduğu hizmetlerin boyutuna da işaret ediyor. İttifakın coğrafi sınırlarına göre en batıdaki Amerika’dan en doğudaki Türkiye’ye kadar sömürgeci kafirleri koruyacak bir savunma ağı inşa ederek bunu kalıcı hale getirmek istiyor; sanki Türkiye’yi Müslüman ülkelerinden çıkaracakmış gibi.

Ve şöyle dedi: "Lahey'deki NATO zirvesinde kabul ettiğimiz taahhütler doğrultusunda savunma harcamalarımızı artırıyor, NATO misyon ve harekatlarına en fazla katkı sağlayan ilk beş müttefik arasında yer alıyoruz." Dolayısıyla Allah’ın yolundan alıkoymak ve Müslümanlarla savaşarak onların ülkelerinin kurtuluşunu, birliğini ve Hilafetlerinin kurulmasını engellemek için Haçlı ittifakına yaptığı harcamaları artırmak istiyor.

Ve şöyle dedi: "Avrupa-Atlantik güvenliği, ittifakın doğu ve güneydoğu sınırlarında cereyan eden savaş, kriz, terör ve düzensiz göç gibi tehditlerin altında tarihî bir dönemeçten geçmektedir." Böylece o; Hilafeti yıkan, topraklarını parçalayıp sömürgeleştiren ve zenginliklerini yağmalayan sömürgeci Avrupa'nın güvenliğine olan hırsını ortaya koymaktadır.

Ve şöyle dedi:“Kriz bölgeleriyle 1.800 kilometreyi aşan kara sınırına sahip Türkiye; 70 yılı aşkın süredir NATO’nun güvenliğine katkı sunan müttefiklerin başındadır. ” Yani Haçlı NATO’nun sınırları Suriye, Irak ve İran gibi Müslüman ülkeleriyle komşudur demektir. NATO güçleri, herhangi bir İslamcı hareketi askeri olarak ortadan kaldırmak için bu sınırlar üzerinde konuşlanmıştır; nitekim bu sınırların ötesinde de harekete geçmiş ve Erdoğan, yirmi yıl Müslüman Afganistan halkına karşı bu kâfirlerle birlikte savaşmıştır. 2011 yılında NATO’nun Libya’ya müdahalesini desteklemiştir. Ayrıca 2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgal etmesini desteklemiştir. Aynı şekilde 2015 yılında, terörle mücadele bahanesiyle Suriye rejimine karşı ayaklananlara darbe indirmek amacıyla ABD için üsleri açmış ve Irak ile Suriye’de İslam’la savaşmak ve İslam’ın yönetime dönmesini engellemek amacıyla ABD’nin kurduğu ittifaka katılmıştır.

Bu, bu ayın 7 ve 8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da düzenlenecek NATO Devlet Başkanları Zirvesi’ne zemin hazırlayan etkinlikler kapsamında gerçekleşmiştir; Avrupa Birliği’nin dış ilişkiler ve güvenlik sorumlusu Kaja Kallas bu zirveyi, bu haçlı ittifakında meydana gelen çatlağı onarmak açısından tarihi olarak nitelendirdi ve Türkiye’nin NATO içinde çok önemli bir konuma sahip olduğunu ve ittifakın ülkelerini savunmak için ikinci en büyük orduya sahip olduğunu vurguladı.

Erdoğan, destekliyormuş gibi göründüğü ancak gerçekte Müslümanların başındaki diğer yöneticiler gibi sırtından hançerlediği Filistin'le ilgili bir açıklama daha ekleyerek şöyle dedi: “Filistin sorununun çözümü, iki devletli çözüm ve 1967 sınırlarında, bağımsız, egemen, toprak bütünlüğüne sahip bir Filistin devletinin kurulması yoluyla mümkündür.” Yani o, Yahudi varlığının tanınmasını ve onun Filistin topraklarının yaklaşık %80’ini gasp etmesini teyit etmektedir. 1959 yılından beri bu projeyi gündeme getiren ve Batı ülkeleri tarafından desteklenen Amerika’nın istediği şey işte budur. Oysa Yahudilerin Filistin’in geri kalan kısmını kontrol ettikleri, orada bir Filistin devletinin kurulmasını reddettikleri, oranın halkına zulmedip topraklarına el koydukları, Erdoğan ve onun gibi kayıtsız yöneticilerin ise sadece kınamakla yetindikleri bilinmektedir!

-----------

ABD, Yahudi varlığı ile Lübnan rejimi arasındaki anlaşmanın uygulanmasını denetleyeceğini açıkladı

Washington Post, 29/6/2026 tarihinde bir ABD'li yetkilinin şu sözlerini aktardı: “Lübnan ve İsrail ordularının Lübnan'daki çerçeve anlaşmasını uygulama konusundaki taahhütlerini izleme konusunda bizim için de bir rol olacaktır. 2024 yılındaki anlaşmadan bu yana, özel bir gözlem misyonu çerçevesinde Lübnan'da kuvvetler bulunduruyoruz.”

Yahudi varlığının Savaş Bakanı Katz, “ABD Merkez Komutanlığı Komutanı ile kuvvetlerimizin Güney Lübnan'da kalması konusunda anlaştık” dedi. Yani Yahudi varlığı, Amerika’nın emirleri doğrultusunda Güney Lübnan’da kalmaya devam etmekte ve Amerika, Lübnan ve bölgede Amerikan nüfuzunu güçlendirmek için bu varlığı kirli bir araç olarak kullanmaya devam etmek istemektedir.

Lübnan rejimi, Lübnan parlamentosuna talimat veren ve hiç tereddüt etmeden Amerika'nın emirlerini yerine getiren ve siyasi kaderini Amerika’ya bağlamış olan ajanı Joseph Avn’ın seçmeleri için parlamentodaki taraflara baskı uygulayan Amerika’ya tabi olduğunu vurgulamıştır. Görünen o ki ne o, ne de onun birlikte yürüyenler Filistin'i ve onun günahkâr Yahudilerin ellerinde gasp edilmiş olarak kalmasını önemsemiyorlar; nitekim çerçeve anlaşmasında, Yahudi varlığının Lübnan'ın yanında barış ve güven içinde var olma, egemenlikten yararlanma hakkını tanımış ve onunla olan her türlü savaş hâlinin resmî olarak sona erdirilmesini kabul etmiştir; oysa onunla fiili olarak hiçbir şekilde savaşa girmediği bilinmektedir.

Bu nedenle Yahudi varlığının başbakanı Netanyahu, kendisine yönelik herhangi bir saldırıdan emin olarak, 30/6/2026 tarihinde işgal ettiği Lübnan topraklarını ziyaret etmiş ve oradan, kendisine yönelik tehdit oluşturmaya devam ettiği sürece varlığının Güney Lübnan’dan çekilmeyeceğini açıklamıştır; ayrıca varlığının sadece onun sınırlarında değil, komşu topraklarda da güvenlik bölgelerinin oluşturulmasına dayanan yeni bir güvenlik anlayışına geçmekle birlikte askeri operasyonların devam edeceğini ve yer üstü ve yer altındaki savaş altyapının ortadan kaldırılacağını söylemiştir. Bu ise bölgedeki üssü olan Yahudi varlığının güvenliğini sağlamaya çalışan Amerika’nın planlamasıyla gerçekleşmektedir.

Anlaşma, “uluslararası siyasi veya hukuki forumlarda tüm savaş veya düşmanca eylemlerin durdurulmasını” öngörmektedir; yani Lübnan rejimi, on yıllardır Lübnan’da işlediği suçlar ve katliamlar nedeniyle Yahudi varlığının peşine düşmeyecektir; bu da ihaneti, ihmali ve uçuruma yuvarlanmayı teyit etmektedir.

Anlaşma, anlaşmanın uygulanması için ABD’nin katılımıyla, hatta ABD’nin doğrudan denetimi altında bir koordinasyon grubu kurulmasını öngörmektedir; zira ABD, sanki bölge kendi sömürgeleriymiş ve yöneticileri de kendi memurları ya da temsilcileri olarak çalışıyorlarmış gibi, bölge üzerindeki denetimini ve onun işlerini yönetmeyi pekiştirmeye çalışmaktadır!

-----------

Katar’da, mutabakat zaptının uygulanmasına ilişkin Amerika ile İran arasındaki müzakereler

Katar Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Macid el-Ensari, 30/6/2026 tarihinde, ABD'li temsilciler Kushner ve Witkoff'un, arabulucularla görüşmek ve mutabakat zaptının uygulanmasına ilişkin Amerika ile İran arasındaki müzakerelerin seyrini değerlendirmek üzere Katar’da bulunduklarını açıkladı ve şunları söyledi: "Washington ile Tahran arasındaki teknik toplantılar kesintiye uğramamış ve arabulucular bu toplantıları kolaylaştırmak için çalışıyorlar."

Taraflar arasındaki teknik toplantılar, mutabakat zaptında geçen temel maddelerin, belirlenen 60 günlük süre içinde ya da tarafların mutabakatıyla uzatılacak süre içinde uygulanabilir pratik düzenlemelere dönüştürülmesine odaklanmaktadır.

Amerika için her şeyden daha önemli olan şey, İran’ın kendi yörüngesinde seyretmesini sağlamak amacıyla İranlı yetkililerle müzakereleri yürütmek ve zamanla İran'ın kendi yörüngesinde hareket etmesini sağlamaya çalışmak ve İran ile iletişimleri sürdürmek, mutabakat zaptındaki maddeleri uygulanmaya ve nihayetinde onunla nihai bir anlaşma imzalamaya çalışmak yoluyla kendisine tabi bir hâle getirmek için İran'ı kazanmaya çalışmaktır.

Bu nedenle Amerika, İran ile şu konuda anlaştığını açıkladı:“Sahadaki sürtüşmeleri önlemek için, ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) ile Devrim Muhafızları arasında bir iletişim kanalının açılmasına dayanan ayrı bir mekanizma kurulacak ve bu kanal, Hürmüz Boğazı'ndaki gemi trafiğinin koordine edilmesine, acil uyarıların karşılıklı olarak iletilmesine ve herhangi bir deniz veya askeri olayın daha geniş bir çatışmaya dönüşmeden önce kontrol altına alınmasına tahsis edilecektir. ” Bu adım, başlangıçta mutabakat zaptına karşı çıkan ve İran’ın ABD’den bağımsız olmasını isteyen Devrim Muhafızları ile iletişim kapısını açmak için atılmıştır. Amerika'nın ona yaptırımlar uyguladığı bilinmektedir.

ABD, İran’ı bir “uydu” devletinden bile daha aşağı konuma yani “tabi” bir devlet konuma getirmek için onu her yönden kuşatmaktadır; zira 28/2/2026’da 40 gün sürecek bir savaş açıp başta dini lider olmak üzere yaklaşık 40 üst düzey liderlerini öldürdüğünde hedefini belirlemişti. Amerika savaş yoluyla hedefini gerçekleştiremeyince, bunu müzakereler, siyasi ve diplomatik temaslar, Amerika’nın yörüngesinde yürümeyi kabul eden siyasetçilerle ve aynı şekilde sahada sürtüşmeyi önleme gerekçesi altında acil uyarıların paylaşılması ve benzerleri için askerlerle de iletişim kanalları kurmak gibi başka yollarla gerçekleştirmek istemektedir. Aynı şekilde savaşta direnen ancak azımsanmayacak kayıplara maruz kalan Amerika'ya karşı siyasi eylemde direnemeyen İranlıların ayakları altında hızla patlayacak mayınlar yerleştiren mutabakat zaptında geçtiği gibi ekonomik projeler yoluyla da gerçekleştirmek istemektedir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esad Mansur

Devamını oku...

Hayali ve Hain “İki Devletli Çözüm”, Paralı Askerlerin Zihinleri Dışında Her Yerde Buharlaştı!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Hayali ve Hain “İki Devletli Çözüm”, Paralı Askerlerin Zihinleri Dışında Her Yerde Buharlaştı!

 

Haber:

Netanyahu, Filistin devletinin kurulmasına yönelik kesin reddini yineledi ve “gelecekte kurmayı hedeflediği hiçbir hükümette iki devletli çözüme yer olmadığını” vurguladı. (El Cezire)

Yorum:

On yıllardır iktidar çeteleri, ajanlar, dar görüşlüler, paralı askerler, çıkarcılar ve hainler gibi beldelerimizdeki sömürgecinin ajanları, mübarek toprağı halkı ile gaspçısı arasında bölen ve Filistin’in büyük bir kısmını Yahudi varlığına altın tepside sunan iki devletli çözüm projesine sıkı sıkıya sarılmışlardır.

Sömürgeci Amerika'nın çözümü, özünde Yahudi varlığını pekiştirmeye, onu İslami çevreye entegre etmeye ve “mülteciler, sakinler, yerleşim bölgeleri ve ibadet yerleri” gibi işgal ve toprak gaspından kaynaklanan sorunlar ile Yahudi varlığını ve güvenliğini garanti altına alacak diğer sorunları yönetmeye çalışmaktır!!

İki devletli çözümün içerdiği tüm büyük tavizlere rağmen açgözlülükle ve gelecek korkusuyla kıvranan Yahudi varlığı, Filistin halkının, dahası bu mübarek topraklarda tek bir Müslümanın dahi varlığını istememekte, onların varlığını kendisi için varoluşsal bir tehdit olarak görmekte ve tamamen kendisine ait olmasını istediği bu topraklarda sembolik de olsa başka bir varlığa uluslararası meşruiyet tanınmasını ve en azından bu aşamada varlığı hakkında hiçbir meşruiyet olmadan Filistin halkına baskı uygulamak ve onların sırtlarını kırbaçlamak için kendisiyle koordineli olan sırf güvenlik kolundan başka hiçbir şeyi kabul etmemektedir. Filistin otoritesinin şu anda sahada ulaştığı nokta işte budur.

İki devletli çözümün, ortaya çıktığı günden beri sahada hiçbir karşılığı olmamıştır. Zira meşum Oslo Anlaşması’nın uygulandığı yıllar boyunca yerleşim yerleri genişlemiş ve Batı Şeria’da bir devletin var olabileceğine dair her türlü yanılsama ortadan kalkmıştır; dolayısıyla "iki devletli çözüm” olarak adlandırılan bu hayali gerçeklik, sadece sömürgecinin politikalarına, ümmeti saptıran açıklamalara bel bağlayanların ve Amerika’nın serabının ve kirli siyasi finansmanın kırıntılarının peşinde soluyanların zihinlerinde kalmıştır.

Bakın işte Müslümanların başındaki yöneticilerin ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün talep ettiği ve bu mübarek topraklar davasının çözümü olarak onlarca yıldır dillerine bıkkınlık veren klişe bir tekerleme gibi doladıkları iki devletli çözüm, buharlaşıp rüzgârla birlikte uçup gitmiştir; hem de nice konferanslar düzenlenip nice zirveler toplanmasına rağmen! Dahası kaç can kaybedilmiş, kaç ev yıkılmış ve kaç aile, sevdiklerini öldürülerek, hapsedilerek ya da sürgüne gönderilerek kaybetmiştir! İşgalcilerin mızraklarının altında, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in İsrası'nda kaç namaz kılınmış olmasına rağmen hain yöneticilerin elinde, iki devletli çözüm serabına çağırmaktan başka bir çözüm var mı?!

Ümmetin akidesi ve kültüründen kaynaklanan ve ümmetin yöneticilerinin on yıllardır ondan gizlemeye çalıştığı gerçek çözüm, orduları, toprakları ve mukaddesatları kurtarmak, ümmetin çözümlerini iki devletli çözüm gibi düşmanlarının zihinlerinden değil, onun aklından ve kültüründen alan ümmetin siretini yeniden tesis etmek için seferber eden Selahaddin ve Kutuz’un somutlaştırdığı çözümü temsil etmektedir; işte o zaman ümmet, kurtuluşun sevincini ve tüm Müslümanların zihninde dolaşan kurtuluşu yaşayacaktır.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah El-Amri

Devamını oku...

Bağımlılık Belgeleri ve Egemenlik Yanılsamaları!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bağımlılık Belgeleri ve Egemenlik Yanılsamaları!

 

Haber:

Yahudi varlığı ve Lübnan, her bir devletin barış içinde var olma hakkını ve komşu iki egemen devlet olarak güvenli bir şekilde yaşama konusundaki ortak arzularını teyit ediyor. (CNN Arabic)

Yorum:

Bu utanç verici anlaşma, yeni ve duyulmamış bir söz değildir; aksine süregelen ihanet dizisinin yeni bir halkasıdır; zira bu işlevsel rejimler ülkemizde, sadece sömürgeci kafir Batı’nın çıkarlarının bekçisi olmak ve mübarek Filistin topraklarındaki mutant Yahudi varlığını pekiştirmek için bir kol olarak var edilmişlerdir.

Daha önce de bize, Mısır’ı zincirleyen Camp David Anlaşması’nda, Ürdün’ü rehin alan Vadi Araba Anlaşması’nda ve Filistin’i kaybettiren ve halkını teslim eden Oslo Anlaşmalarında aynı yanılsamalar kadehinden içirmemişler miydi? Peki bu gaspçı varlıkla sağlanan sözde barış, daha fazla bağımlılık, yoksulluk, toprakların ve mukaddesatların ihlal edilmesi ve bugün Gazze, Batı Şeria ve Güney Lübnan’da bizzat gözlerimizle gördüğümüz aşağılanmadan başka ne getirdi ki?!

Müslümanların başındaki yöneticilerin, var olma hakkı adı altında gaspçı varlığın meşruiyetini tanımaları, Allah’a, Rasulü'ne ve müminlere ihanettir. Bu, kalkan olan İmamın yokluğunun kaçınılmaz bir sonucudur; bu kalkan ise, ümmetin dağınıklığını bir araya getirecek, ordularına işgalcilerin kökünü kazımak için liderlik edecek, yeryüzünde Allah’ın hükmünü yeniden tesis edecek, ülkeyi kurtaracak ve insanları, yaratılmışlara bağımlılığın boyunduruğundan kurtarıp sadece yaratıcıya kulluğun ferahlığına kavuşturacak olan Raşidi Hilafettir.

Ümmet sessizliğe sığınmaya devam ettiği, şehirlerinin birbiri ardına düşmanlarına teslim edildiğini gördüğü halde seyirci kalmakla yetindiği, bu rejimleri kökünden değiştirip Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak için harekete geçmediği sürece, bu aşağılanma devam edecektir. Zira bu varlığın kökünü kazıyabilecek tek şey, ajanlığın kökünü kazıyacak ve ümmetin gasp edilmiş egemenliğini yeniden tesis edecek samimi bir ayağa kalkıştır.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hatice Salih

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER