Cuma, 18 Muharrem 1448 | 2026/07/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Amarâr Kabilesi Liderlerini Kabul Etti

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti’nden bir heyet, H. 16 Muharrem 1448 M. 1 Temmuz 2026 Çarşamba günü Port Sudan’daki parti ofisinde Amarâr Kabilesinin ileri gelenlerinden oluşan bir heyeti kabul etti. Misafir heyeti, Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı ve Heyet Başkanı Üstad Nasır Rıza karşıladı. Görüşmede kendisine Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü Üstad İbrahim Osman (Ebu Halil) ve Merkezi Temas Komitesi Üyesi Üstad Abdullah İsmail eşlik etti.

Amarâr kabilesi heyetinde şu isimler yer aldı:

1- Yahya Muhammed Hamed: Liderlik Heyeti Kültür Sekreteri ve Umde (Kabile Yöneticisi).

2- Cafer Muhammed el-Emin: Nazırın (Kabile Baş Liderinin) Ofis Müdürü.

3- Muhammed Tahir: Nazırın ofisinde yönetici.

4- Tahir Hasan Nabus: Umde ve Nazırın ofisinde yönetici.

5- Buleys Muhammed Ali: Umde ve Şadin Akademisi Örgütü Başkanı.

Tanışma faslının ardından Üstad Nasır Rıza, davete icabet ettikleri ve Hizb-ut Tahrir ofisine geldikleri için heyete teşekkür etti. Daha sonra siyasi arenada yaşanan olaylara ilişkin partinin vizyonundan bahsederek, Müslümanlar olarak çözümlerin İslam’dan kaynaklanması gerektiğini belirtti. Ardından misafir heyet ile sunulan bu konular etrafında kapsamlı ve derinlemesine bir görüş alışverişinde bulunuldu.

Görüşmenin sonunda her iki taraf da bu tür buluşmaların devam etmesi gerektiği konusunda mutabık kaldı.

Devamını oku...

Ümmetin Meseleleri Forumuna Katılım Daveti

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, değerli medya mensuplarını, siyasetçileri ve kamu meselelerine ilgi duyan herkesi, bu ay düzenlenecek olan “Ümmetin Meseleleri Forumu”na katılmaya ve katkıda bulunmaya davet etmekten memnuniyet duyarız. Bu ayki forumun başlığı şöyle:

Sivil devlet ve Hilafet çözümlemeleri arasında vakıanın getirdiği zorluklar

Konuşmacılar:

1- Üstat Nasır Rıza, Hizb–ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı.

2- İbrahim Müşerref, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Medya Bürosu üyesi.

Tarih: 19 Muharrem 1448 / 04 Temmuz 2026 Cumartesi

Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stadın Doğu Tarafı.

Sizleri aramızda görmekten onur duyarız; katılımınız ümmetin dertleriyle hemhâl olduğunuzun bir nişanesidir

Devamını oku...

Sadakat (Velâ) Zorla Dayatılamaz!

Fas ile Hollanda arasında oynanan futbol maçının ardından yeniden alevlenen sadakat tartışmaları, aslında toplumda sıkça gündeme gelen ve sadakatin mahiyetine ilişkin temel bir yanlış anlayışın son örneğidir.

Sadakat; ne hukuki bir statü, ne pasaport sahibi olmak gibi idari bir prosedür, ne de baskı altında imzalanan bir beyannamedir. Sadakat, insanın dünyaya bakışından kaynaklanan içsel bir kanaattir. Kişinin belirli bir fikir, toplum veya uygarlıkla entelektüel ve duygusal bağ kurmasıyla gelişir. Bu nedenle sadakat dayatılamaz; aksine ikna yoluyla ortaya çıkar ve doğru davranışla kazanılır.

Tam da bu nedenden ötürü sadakat, farklı inançlara sahip insanların bir arada yaşaması için temel bir şart olamaz. Bir arada yaşamak; insanların birbirlerinin haklarını tanımasını ve kamu düzenini koruyan kurallara uymasını gerektirir, yoksa aynı kanaatleri, kimlikleri veya derin sadakat bağlarını paylaşmalarını değil. Bireylerini ancak belirli bir inançsal veya ulusal sadakati kökleştirdikten sonra tam bir üye (vatandaş) olarak kabul eden bir toplum, nihayetinde kanuna itaati değil, içsel bir inancı talep ediyor demektir. Bununla o toplum, hukukun üstünlüğü dairesinden çıkıp ideolojik asimilasyon dairesine girmiş olur.

Hiç kimse, bir Hristiyan’ın İslâm Devleti’nin bir tebaası olabilmesi için dinini terk etmesini beklemez. Hiç kimse bir sosyalistin, liberallerle barış içinde yaşayabilmesi için liberal olmasını beklemez. İnançlar zorla dayatılamaz, çünkü onlar fikri inançlar alanına aittir. Bir inanç zorla benimsetildiği an, inanç olmaktan çıkar ve sadece içi boş, yüzeysel bir itaate dönüşür.

İşte tam da bu sebeple, Müslümanların önüne konulan sadakat meselesi oldukça dikkat çekicidir. Genellikle onlardan sadece hukuka uymaları değil, aynı zamanda laik ulusal kimlikle ve onun temel ilkeleriyle özdeşleşmeleri de beklenir. Buradaki üstü kapalı mesaj şudur: Sadece kanunları kabul etmek yetmez; devletin üzerine inşa edildiği felsefeyi de kabul etmelisiniz.

Devamını oku...

OPEC, İran ve ABD Arasında: Küresel Enerji Piyasası Yeniden Mi Şekillenecek?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

OPEC, İran ve ABD Arasında: Küresel Enerji Piyasası Yeniden Mi Şekillenecek?

Siyasetin enerjiyle, ekonominin ise ulusal güvenlikle iç içe geçtiği bir dünyada, petrol artık sadece stratejik bir meta değil, aksine uluslararası ilişkilerde en önemli nüfuz araçlarından biri haline gelmiştir. OPEC örgütünün (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) kurulmasından bu yana, petrol tedariklerinin kontrol edilmesi dünya düzeninde en önemli güç unsurlarından biri olmaya devam etmektedir. Ancak hızlı jeopolitik dönüşümler, Orta Doğu’daki tırmanan gerilimler ve geleneksel sistemin dışında yeni üreticilerin ortaya çıkması, bugün şu temel bir soruyu gündeme getirmektedir: Dünya, OPEC’in piyasayı kontrol etme gücünün gerilediği, petrol fiyatlarının örgütün kararlarıyla daha az bağlantılı hale geldiği ve piyasa güçlerine ve uluslararası çatışmalara daha fazla boyun eğdiği bir aşamaya doğru mu ilerliyor?

OPEC: Egemenliğin Korunmasından Dönüşen Piyasayı Yönetmeye

Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC), 14 Eylül 1960 tarihinde Bağdat'ta Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt ve Venezuela'nın girişimiyle kurulmuştur. Örgütün açıklanan temel hedefi, kaynakların sahibi olan ülkelere danışmadan fiyatları ve üretimi kontrol eden büyük şirketlerin hegemonyasına karşı petrol zenginliği üzerindeki egemenliği yeniden tesis etmekti.

Bugün ise bu gerçeklik, sadece tarihsel bir hafızadan ibarettir. Zira örgüt, yabancı tekelleşmeye karşı mücadele eden savunmacı bir blok olmaktan çıkıp, son derece karmaşık küresel bir piyasadaki dengeleri yönetmeye çalışan merkezi bir aktöre dönüşmüştür. Üye ülkeler petrol kaynaklarını millileştirmesinin ardından, örgütün karşı koymak için kurulduğu geleneksel rakip ortadan kalkmış; bunun yerine en önemlisi kaya petrolü patlaması ve örgüt dışındaki üreticilerin rolünün büyümesi gibi yeni zorluklar ortaya çıkmıştır.

İşte bundan dolayı başta Rusya olmak üzere OPEC dışındaki büyük üreticileri bünyesine katan OPEC+ ittifakı kurulmuş olup bu da OPEC’in, daha önce olduğu gibi küresel piyasayı tek başına yönlendirmeye muktedir olamadığının zımnen kabul edilmesi anlamına gelmektedir.

Ayrıca petrol söylemi de dikkat çekici bir şekilde değişmiştir; zira daha önce odak noktası adil fiyatın sağlanması ve üreticilerin sömürüden koruması iken, artık resmi slogan piyasa istikrarı haline gelmiştir. Bundan daha da önemlisi OPEC bugün, kuruluşu sırasında gündemde olmayan varoluşsal bir zorlukla karşı karşıyadır; bu zorluk ise temiz enerjiye geçiş yönündeki baskıları ve küresel petrol talebinin zirveye ulaşacağına dair giderek artan söylemleri temsil etmektedir; bu da örgütü, sadece üyelerinin egemenliğini değil, kendi endüstrisinin geleceğini de savunmak zorunda kaldığı bir konuma itmiştir.

Böylece OPEC, yabancı şirketler karşısında üreticilerin çıkarlarını korumaya çalışan basit bir varlıktan, 1960 yılındaki Bağdat ruhundan köklü bir şekilde farklılık gösteren bir sahnede, dahili olarak çatışmaların yaşandığı, harici olarak ise ekonomi, siyaset ve çevre güçleriyle müzakerelerin yapıldığı karmaşık bir örgüte dönüşmüştür.

OPEC: Bir savunma aracından etkili bir güce

On yılların geçmesiyle birlikte OPEC, üretim seviyelerini kontrol etmek yoluyla petrol fiyatlarını etkileyebilen ana bir aktöre dönüşmüştür. Peş peşe yaşanan petrol krizleri, büyük üreticiler arasındaki koordinasyonun, onlara dünya ekonomisi üzerinde büyük bir etki gücü sağladığını kanıtlamıştır; bu da örgütü, başta ABD olmak üzere büyük sanayi güçlerinin sürekli ilgi ve gözetim alanı haline getirmiştir.

Ancak son yıllarda bazı ülkelerin OPEC'ten ayrılması, örgütün geleceği ve geleneksel rolünü sürdürme kapasitesi hakkında giderek artan soruları tetiklemiştir.

OPEC’in zayıflaması, ABD’nin çıkarlarına mı hizmet ediyor?

Stratejik açıdan bakıldığında ABD, petrol gibi hayati emtia tedariklerini kontrol etme gücüne sahip herhangi bir bloğa sıcak bakmamaktadır. Üreticilerin üretim politikalarını koordine etme gücü ne kadar artarsa, fiyatların yükselme olasılıkları da bir o kadar artmakta olup bu da ABD ve Batı ülkelerindeki enflasyon ve ekonomik büyüme oranlarına doğrudan yansımaktadır.

Buradan hareketle bazı ülkelerin OPEC’ten çıkması veya üretim politikalarına ilişkin ortak taahhüdün gerilemesi, üreticiler arasındaki rekabetin artmasına yol açabilir ve bu da herhangi bir tarafın uzun süre boyunca yüksek fiyatları dayatma gücünü sınırlayabilir.

Bununla birlikte Amerika, petrol fiyatlarının keskin bir şekilde çökmesini istemiyor; çünkü Amerika da kaya petrolü devrimi sayesinde dünyanın en büyük üreticilerinden biri haline gelmiştir. Bu nedenle çıkarları, sadece düşük fiyatlar peşinde koşmaktan daha karmaşık gibi görünmektedir; yani pratikte yerli üreticilerine zarar vermeden piyasaların istikrarını koruyacak bir denge sağlamaya çalışmaktadır.

İran ve enerji güvenliği ikilemi

İran, küresel enerji dengesinde etkili olan en önemli değişkenlerden biri olmaya devam etmektedir. Zira coğrafi konumu ona, dünyanın en önemli petrol ticaret arterlerinden birini temsil eden Hürmüz Boğazı aracılığıyla deniz seyrüseferinin güvenliği üzerinde olağanüstü bir etki gücü sağlamaktadır.

Bu nedenle piyasalar, İran ile yaşanabilecek herhangi bir askeri gerginliğe sadece siyasi bir olay olarak değil, aksine küresel enerji arzının istikrarına yönelik doğrudan bir tehdit olarak da bakacaktır.

Dolayısıyla gerçek tehlike, bizzat savaşın patlak vermesinde değil, aksine uluslararası pazarlara petrol ve gaz akışının kesintiye uğrama olasılığında yatmaktadır; bu da fiyatların kısa sürede rekor seviyelere çıkmasına neden olabilir.

İşte buradan hareketle, büyük güçlerin bölgedeki herhangi bir geniş çaplı çatışmaya karşı sergiledikleri temkinli yön anlaşılabilir; zira enerji piyasalarındaki bozulmanın maliyeti, beklenen siyasi veya askeri kazanımların çok ötesine geçebilir.

Bağımsız devletler fiyat artışlarını dizginleyebilir mi?

Bazı gözlemciler, bazı ülkelerin OPEC’ten ayrılmasının, krizler karşısında piyasaya daha fazla esneklik kazandırabileceğini varsaymaktadır; zira bu ülkeler, arzda bir eksiklik meydana geldiğinde üretimlerini artırabilirler.

Bu varsayım bir ölçüde doğruluk taşımaktadır ancak mutlak değildir. Çünkü üretimin artırılması, işletmeye hazır yedek üretim kapasitelerinin bulunmasını gerektirdiği gibi limanların, nakliye hatlarının ve deniz koridorlarının askeri tehditlerden uzak kalmasını da gerektirmektedir.

Üretim bölgelerinin veya ana deniz geçitlerinin, geniş çaplı aksaklıklara maruz kalması durumunda, özellikle krizin aynı anda birden fazla üretici ülkeyi kapsaması halinde diğer üreticilerin bu açığı telafi etme kapasitesi sınırlı olabilir.

İran müzakerelerinden OPEC’in pençesinin gerilemesine: Küresel enerji haritası yeniden mi çiziliyor?

Bakışların ABD ile İran arasında yeniden başlayan müzakerelere çevrildiği bir zamanda, görünen o ki daha az gürültülü ancak daha az önemli olmayan dönüşümler söz konusudur; bu da OPEC içindeki disiplinin gerilemesini ve bazı üreticilerin daha bağımsız petrol politikaları izleme arzusunun artmasını temsil etmektedir.

Bu iki yol ilk bakışta birbirinden ayrı gibi görünebilir; ancak sahne daha derinlemesine okunduğunda, bu ikisinin küresel enerji piyasasını yeniden şekillendirmek için daha geniş sürecin bir parçası olabileceği ortaya çıkmaktadır.

İran ile çıkacak topyekûn bir savaş, sadece bölgesel bir çatışma anlamına gelmemekte; aksine bununla birlikte Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini tehdit etme ve küresel petrol ve gaz ihracatının önemli bir kısmını aksatma olasılığını da taşımaktadır. Kırılgan bir ekonomik ortamda bu, enerji fiyatlarında keskin sıçramalara yol açabilir ve bunun da dünyanın çeşitli bölgelerinde enflasyon, büyüme ve mali istikrar üzerinde olumsuz yansıması olabilir.

Buna karşılık İran ile yürütülen müzakereler yalnızca nükleer dosya veya güvenlik meseleleriyle bağlantılı değil; aksine enerji piyasasının istikrarının korunmasıyla da bağlantılıdır. Zira küresel piyasalara geri dönen her bir varil ek petrol, arzın artmasında ve fiyatlardaki keskin yükseliş risklerinin azaltılmasında yardımcı bir faktörü temsil etmektedir.

Aynı zamanda petrol piyasası, geleneksel çerçevenin dışında daha fazla esnekliğe doğru bir eğilim ve büyümeye sahne olmaktadır. Bazı ülkelerin OPEC'ten çekilmesi ya da üretim kotalarına olan katı bağlılıklarının gerilemesi, piyasalara krizlere daha iyi tepki verme gücü vermektedir. Jeopolitik gerginlikler veya tedariklerdeki aksaklıklar sonucunda fiyatlar yükselirse, toplu kısıtlamalara tabi olmayan ülkeler ek kazançlar gerçekleştirmek için üretimlerini artırabilirler; bu da fiyatların yatışmasına ve dünya ekonomisini tehdit edecek seviyelere ulaşmasının önlenmesine yardımcı olacaktır.

Bu nedenle bazı analistler dünyanın; fiyatların esas olarak OPEC kararlarından etkilendiği bir aşamadan, jeopolitiğin, üreticiler arası rekabetin, hükümet müdahalelerinin ve büyük tüketicilerin çıkarlarının iç içe geçtiği çok daha karmaşık bir aşamaya doğru kademeli olarak evrildiğini düşünmektedir.

OPEC, enerji piyasasında hâlâ büyük bir ağırlığa sahip olsa da son gelişmeler, fiyatların seyrini tek başına kontrol etme gücünün, artık önceki on yıllarda olduğu gibi olmadığına işaret etmektedir. İran ile yürütülen müzakereler, örgüt dışındaki petrol üretiminin genişlemesi ve üreticiler arasındaki rekabetin tırmanması, evet tüm bunlar, çok daha çoğulcu ve tek bir karar merkezine daha az boyun eğen bir piyasaya doğru sevk eden faktörlerdir.

Buna göre bugün yaşananlar, sadece İran krizini kontrol altına alma ya da petrol piyasasındaki geçici dengesizliği çözme girişimi olmayabilir; aksine belki de şokları daha güçlü absorbe edebilen bir küresel enerji sistemi kurmayı amaçlayan daha derin dönüşümün bir parçasını temsil edebilir.

Borçlar ve enerji arasında küresel ekonomi

Bu gelişmeler, dünya ekonomisinin eşi benzeri görülmemiş zorluklarla karşı karşıya olduğu bir zamanda gerçekleşmektedir. Zira birçok büyük ekonomide hükümet, şirket ve aile borçları tarihi seviyelere ulaşırken, piyasalar ise büyümede yavaşlamanın, üretime yönelik yatırım oranlarındaki gerilemenin ve borçlanma maliyetlerindeki yükselmenin acısını çekmektedir.

Bu tür koşullarda, petrol fiyatlarındaki herhangi bir keskin artış, enflasyonu artırmak, satın alma gücünü azaltmak ve üretim ile nakliye maliyetlerini yükseltmek yoluyla ekonomik krizi daha da şiddetlendiren bir faktöre dönüşebilir.

Bu nedenle hükümetler ve merkez bankaları, büyük bir enerji şokunun küresel ekonomik yavaşlamayla aynı zamana denk gelmesinden korkuyorlar; çünkü bu iki faktörün bir araya gelmesi, birçok ekonomiyi kısa vadede içinden çıkılması zor olan derin bir durgunluğa sürükleyebilir.

Yeni bir küresel enerji sistemine doğru mu?

Mevcut gelişmeler, dünyanın soğuk savaşın sona ermesinden bu yana hakim olan ekonomik sistemin bazı özelliklerinin gerilediği bir geçiş aşamasına girdiğine işaret etmektedir. Zira küreselleşme giderek artan baskılarla karşı karşıya kalmakta, korumacı politikalar yeniden güçlenmekte ve stratejik kaynaklar üzerindeki rekabet giderek artmaktadır; bu arada büyük ülkeler tedarik zincirlerini yeniden yapılandırmaya ve jeopolitik rakiplere olan bağımlılıklarını azaltmaya yönelmektedir.

Bu bağlamda enerji piyasaları, ekonomik değerlendirmelerin güvenlik ve askeri hesaplarla eşi benzeri görülmemiş bir şekilde iç içe geçtiği daha dalgalı bir aşamaya giriyor gibi görünmektedir.

Dünya petrol piyasasının geleceği, sadece OPEC’in kararlarıyla ya da üretici ülkelerin günlük üretim hacmiyle belirlenmeyecek; aksine uluslararası sistemin tanık olduğu tüm dönüşümlerden de etkilenecektir. ABD ile İran arasındaki ilişkiler, OPEC’in geleceği, korumacı eğilimlerin büyümesi ve küresel borçların şişmesi; evet tüm bunlar birbiriyle etkileşime girerek önümüzdeki aşamanın özelliklerini şekillendiren unsurlardır.

Geriye şu en önemli soru kalmıştır: Küresel ekonomi; eğer hızlanan ekonomik yavaşlama ve giderek artan jeopolitik istikrarsızlıklarla aynı zamana denk gelirse, yeni bir enerji şokunu kaldırabilecek bir güce sahip midir? Önümüzdeki yıllarda dünyanın karşı karşıya kalabileceği gerçek meydan okuma işte budur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Afganistan İle Pakistan Arasındaki Savaşı Sona Erdirip Hindu Devletine Karşı Savaş İlan Etmek

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Afganistan İle Pakistan Arasındaki Savaşı Sona Erdirip Hindu Devletine Karşı Savaş İlan Etmek

Haber:

Taliban'ın Sözcüsü Zebihullah Mücahid, Afganistan International kanalına yaptığı açıklamada, Pakistan'ın son dönemde Afganistan'ın üç vilayetine düzenlediği saldırılarda en az 36 sivilin hayatını kaybettiğini, 163 sivilin ise yaralandığını belirtti. Kurbanlar arasında kadın ve çocukların da bulunduğunu söyledi... Pakistan Enformasyon Bakanı Ataullah Tarar ise Pazar günü X platformu üzerinden, Hayber Pahtunhva eyaletinin Bajaur bölgesinde düzenlenen bir operasyonda, Pakistan Talibanı hareketinin üst düzey bir komutanı ile bu hareketten ayrılan bir grup olan Cemaat-ül Ahrar mensubu üç kişinin öldürüldüğünü yazdı. Bakan, Pakistan’ın teröre karşı kampanyasının, “ülkede dışarıdan desteklenen ve finanse edilen terör belasını ortadan kaldırmak için tüm hızıyla” devam edeceğini vurguladı. (Afganistan International)

Yorum:

Karşılıklı suçlamalar ne olursa olsun, Müslümanların birbirlerini öldürdüğünü görmemiz acı vericidir. Bundan da kötüsü, aralarındaki savaş artık alışılmış bir gerçeklik haline gelmişken, aynı zamanda Müslümanların başındaki yöneticiler düşmanlara karşı savaşı sona erdirmek için gece gündüz çalışıyorlar! Zira onlar, İbrahim Anlaşmaları ve Barış Kurulu aracılığıyla Yahudi varlığına karşı, Afganistan ile imzalanan Doha Anlaşması ve İran ile imzalanan Mutabakat Zaptı aracılığıyla da Amerika’ya karşı savaşı sona erdirmeye çalışıyorlar; ayrıca ateşkes, güven inşa edici önlemler ve onunla imzalanan ittifaklar ve antlaşmalar yoluyla Hindu devletine karşı savaşı da sona erdirmeye çalışıyorlar. O halde saldırganlarla barış arayışına girilirken, savaş artık sadece Müslümanlara mı yöneltilir hale geldi?!

“Dışarıdan desteklenen terör belası” olarak adlandırılan şeye gelince, Pakistan yöneticileri bununla, Hindu devletinin Afganistan'ı Pakistan'a zarar vermek için bir vekil olarak kullandığını kastetmektedir. Eğer Pakistan yöneticileri bu iddianın doğruluğuna gerçekten inanıyorlarsa, onların buna göre hareket etmeleri gerekir; yani işgal altındaki Keşmir’de cihat ilan etmeleri, Hindistan ile ateşkesi feshetmeleri, Yeni Delhi ile tüm ilişkilerin kesilmesini talep etmeleri ve Afganistan ile Keşmir’deki mücahitleri Keşmir’i kurtarmak için Pakistan ordusuna destek vermeye çağırmaları gerekir; sadece bu eylem, müminleri birleştirmeyi, münafıkları ortaya çıkarmayı ve Hindulara geri adım atmaya zorlamayı garanti edecektir.

İşgal altındaki Keşmir’i kurtarmak için cihad etmek, sadece pratik seçeneklerden bir seçenek değil, aksine şerî bir farzdır. Zira İslam, saldırgan kâfirlerle savaşmayı emretmiş ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَمَنِ اعْتَدَىٰ عَلَيْكُمْ فَاعْتَدُوا عَلَيْهِ بِمِثْلِ مَا اعْتَدَىٰ عَلَيْكُمْ “Kim size saldırırsa siz de onun size saldırısının misli ile ona saldırın.” [Bakara 194] Ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَخْرِجُوهُم مِّنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْ “Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın.” [Bakara 191] Allah’ın izniyle yakında kurulacak olan Raşidi Hilafet, onların arasındaki ulusal sınırları ortadan kaldırdıktan sonra bu çözümü uygulayacak ve Müslüman ülkeler arasındaki iç savaşı, bölünmeyi ve parçalanmayı önlemek için ümmeti kabile, milliyetçi ve bunlar dışındaki eğilimlerden arındıracaktır. Ayrıca sömürgeci devletlerle tüm ilişkilerini kesecek ve böylece bu devletlerin stratejik derinlik oluşturma, terör altyapısı kurma ve İslam ülkesi içinde Müslümanlar arasında fitne çıkarma umutlarını sona erdirecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Birleşik Arap Emirlikleri, Lübnan'ın Gaspçı Yahudi Varlığını Tanıyanlar Listesine Katılmasını Memnuniyetle Karşılıyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Birleşik Arap Emirlikleri, Lübnan'ın Gaspçı Yahudi Varlığını Tanıyanlar Listesine Katılmasını Memnuniyetle Karşılıyor!

Haber:

Birleşik Arap Emirlikleri, ABD’nin himayesi ve desteğiyle Lübnan ile Yahudi varlığı arasında üçlü bir çerçeve anlaşmasına varıldığına dair açıklamayı memnuniyetle karşıladı ve anlaşmaya varılmasını kolaylaştırmak için ABD Başkanı Trump ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun gösterdiği diplomatik çabaları takdir etti. Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, bu gelişmenin bölgesel istikrarı destekleyen bir ortamın güçlendirilmesi yönünde atılmış olumlu bir adım olduğunu vurguladı ve daha fazla gerginliğin önlenmesi ve bölgedeki insani ve güvenlikle ilgili sonuçlardan kaçınmak için uluslararası koordinasyonun sürdürülmesinin önemine dikkat çekti. Birleşik Arap Emirlikleri, bu aşamada Lübnan ile olan tam dayanışmasını yineledi ve silahların yalnızca devletin elinde toplanması ve terör örgütlerinin dağıtılmasına yönelik çabalarına desteğini vurguladı; bu adımın, ulusal güvenlik ve istikrarın pekiştirilmesi yolunda önemli bir dönüm noktasını temsil ettiğini belirtti. Ayrıca Lübnan’ın birliğini, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü destekleme konusundaki sarsılmaz kararlılığını ve Lübnan halkının güvenlik, istikrar, kalkınma ve refah konusundaki beklentilerinin gerçekleştirilmesine katkıda bulunmak amacıyla onun yanında yer alacağını vurguladı. (En-Nahar, 27/06/2026)

Yorum:

Gaspçı Yahudi varlığı Filistin, Lübnan ve Suriye’de arbede çıkarmaya terk edilmişken, bu insanlar hangi bölgesel istikrardan bahsediyorlar Allah aşkına?!

Yahudi varlığı var olduğu sürece bölge ne güvenli ne de istikrarlı olacaktır. Yahudi varlığını kökünden söküp atmak ve Batı devletlerinin İslam beldelerindeki nüfuzunu ortadan kaldırmaktan daha azına yönelik hiçbir söylem, herhangi bir istikrar getiremeyecektir. Evet, Amerika, kaynakları ve halkına tahakküm etmek istediği sürece tüm bölgenin güvenlik ve istikrar içinde olması mümkün değildir.

İster balistik ister nükleer isterse başkası olsun Müslümanların silahları konusuna gelince; bu, kâfirlerle müzakere edilecek bir mesele değildir; aksine bu konunun konuşulacağı tek yer, sadece İslam’ın ve Müslümanların düşmanlarına karşı savaş alanıdır.

Birleşik Arap Emirlikleri'nin yöneticilerine gelince; onların Lübnan yöneticilerinin gaspçı Yahudi varlığının mübarek topraklar üzerindeki meşruiyetini tanımasını tebrik etmeleriyle ilgili söylenebilecek en iyi söz, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu kavlidir: إِنَّ مِمَّا أَدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلَامِ النُّبُوَّةِ إِذَا لَمْ تَسْتَحْيِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “İnsanların Peygamberlerden öğrenegeldikleri sözlerden biri de: “Utanmıyorsan dilediğini yap!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nizar Cemal

Devamını oku...

İran’ın Mevcut Vakıası ve ABD ile İran Arasındaki Saldırıların Yeniden Başlaması

İran’ın Mevcut Vakıası ve ABD ile İran Arasındaki Saldırıların Yeniden Başlaması

Soru:

“ABD ile İran arasında iki gün içinde ikinci kez yaşanan karşılıklı saldırıların ardından Devrim Muhafızları Pazar günü yaptığı açıklamada, “ABD tarafından ateşkesin ihlal edilmesinin, 18 Haziran’da Trump ile Mesud Pezeşkiyan arasında imzalanan Mutabakat Zaptı’nın birinci maddesine aykırı olduğunu” belirtti. Öte yandan ise Trump, savaşa geri dönme sinyali vererek bugün erken saatlerde kendi platformu Truth Social’da yaptığı paylaşımda, “Artık makul olamayacağımız bir nokta gelebilir ve başarıyla başlattığımız işi askeri olarak tamamlamak zorunda kalabiliriz. Bu olursa artık İran var olmaz” ifadelerine yer verdi. Amerikan ordusu, İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (IRGC) ait kamikaze İHA’ların Hürmüz Boğazı’ndan geçiş yapan ticari bir petrol tankerini hedef almasına yanıt olarak Cumartesi’yi Pazar’a bağlayan gece Keşm Adası’ndaki mevzilere hava saldırıları düzenlediğini duyurdu...” (28.06.2026 El Arabiya) Bilindiği üzere Trump, daha önce 28 Şubat 2026 tarihinde yapışık ikizi Netanyahu ile birlikte İran’a bir saldırı düzenlemiş, bu saldırıda dini lider ve kırka yakın üst düzey yetkiliyi öldürmüş, birçok yeri yakıp yıkmıştı... Buna rağmen İran, sanki hiç kan dökülmemiş ve hiçbir tesis tahrip edilmemiş gibi aralarında bir barış tesis etmek amacıyla 18 Haziran 2026’da Trump ile bir mutabakat zaptı imzalamıştı! İster İran’a yakın isterse uzak olsun diğer Müslümanlara gelince; Amerika ile İran arasında olup bitenleri sanki tarafsız bir gözlemci gibi izlemektedirler. Hatta Amerika’ya daha yakın durmaktadırlar! Bir zamanlar dünyanın efendisi, nuru ve adaleti olan Müslümanlar, daha ne zamana kadar sömürgeci kafirlerin kopardığı fırtınalar karşısında böyle bölük pörçük ve darmadağınık bir halde kalacaklar?

Sizden yaşanan olayların gerçekliğini açıklayan ve ayrıca bu ümmetin yeniden nasıl dirilip izzetine kavuşacağını ortaya koyan bir cevap rica ediyorum. Teşekkürler.

Cevap:

Yukarıdaki sorulara cevap verebilmek için önce olayların gerçekliğini, ardından da bu ümmetin yeniden nasıl dirilip izzetine kavuşabileceğini ele alacağız... Yardım yalnızca Allah’tandır:

Birincisi: Son Olayların Gerçekliği:

1- Amerikan Bloomberg ajansı 17 Haziran 2026 tarihinde Amerika ile İran arasında 14 maddeden oluşan mutabakat zaptının taslağını yayımladı. Bu taslak, İran’ın yarı resmi Mehr haber ajansının 14 Haziran 2026 tarihinde İranlı müzakere ekibine yakın bir kaynaktan aktardığı bilgilerle de içerik olarak örtüşmektedir... Ardından, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile 18 Haziran 2026’da G7 zirvesi marjında Fransa’daki Versailles (Versay) Sarayı’nda bulunan ABD Başkanı Trump arasında beklenmedik bir şekilde bu zaptın imzalandığı duyuruldu... Aslında imza töreninin İsviçre’de yapılması planlanmıştı; ancak zorba Trump, Müslümanlara Birinci Dünya Savaşı sonrası imzalanan ve Müslümanların devleti olan Hilafet Devleti’nin ortadan kaldırıldığını ve Müslümanların birliğinin parçalandığını belirten Versailles Antlaşması’nı hatırlatmak istercesine Versailles Sarayı’nı tercih etmiştir... Sanki Hilafet’i yıkarak tarihin akışını değiştiren Versailles Sarayı’nı seçmekle Trump, kendisini önceki yandaşlarının izinden giderek tarih yazan bir lider olarak pazarlamaya çalışmıştır! Böylece mutabakat zaptı, iki taraf arasında arabuluculuk yapan Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in arabuluculuğunda Versailles Sarayı’nda dijital ortamda imzalanmış ve resmen yürürlüğe girdiği duyurulmuştur... Amerika ile İran arasında imzalanan bu mutabakat zaptı, Amerika’nın “sıkı dostu Netanyahu” ile birlikte Şubat ayı sonunda düzenlediği, İran’ın siyasi ve askeri liderlerini, en başta da bir numaralı karar verici olan dini lideri hedef alan askeri operasyonundan sonra gerçekleşmiştir. Savaşın dört gün içinde bitirilmesi planlanmış ancak kırk gün sürmüştü. Amerika, mevcut nizamı devirme veya İran’ı bir yörünge devlet statüsünden çıkarıp bizzat tabi bir devlete dönüştürecek kendine bağlı liderler atama hedefine ulaşamamıştı. Zira İran’ın 47 yıl boyunca Amerikan yörüngesinde hareket etmesi, Amerika’nın, özellikle de Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen gibi kendisiyle birlikte çalışmasına izin verdiği bölgelerden çıkarmaya başladıktan sonra, İran’ı tamamen tabi bir devlete dönüştürme konusunda iştahını kabartmıştı. Ancak bu durum İran içinde Amerika’dan bağımsız hareket etmeyi düşünenlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu konuda Devrim Muhafızları büyük rol oynamıştır. Nitekim biz, 3 Haziran 2026 tarihinde yayınladığımız soru-cevapta bu durumu detaylı bir şekilde açıkladık. O soru cevapta şöyle demiştik: “Tıpkı Amerikan güçlerinin Venezuela başkanını kaçırdığında başkan yardımcısı ve beraberindekilerin ABD’ye teslim olduğu gibi, rejimin başını ve birinci kademedeki yöneticilerini hedef alıp etkisiz hâle getirdiklerinde; ikinci kademedeki liderlerin de teslim olup şartlarına boyun eğeceklerini sandılar. Fakat bu senaryo İran’da gerçekleşmedi. Dini Lider Ali Hamaney ve bazı üst düzey yöneticileri etkisiz hale getirildiği halde Devrim Muhafızları dimdik ayakta kaldı ve bu saldırganlığa karşı koymaya ve düşmana saldırmaya karar verdi... İşte bu noktada, İran’daki rejimin temel dayanağı olan tarafın, (Devrim Muhafızları) artık kendi iradesi ve kararına göre hareket ettiği, Amerika ile anlaşmak isteyen ve onunla tabi bir devlet olarak değil de en azından uydu bir devlet olarak çalışmayı hedefleyen siyasi kanadın aksine, Amerika’dan bağımsız olmak için çalıştığı görülmektedir...” Devrim Muhafızları’nın kararlılığı, gücü ve etkisi, yeni dini lider  Mücteba’nın seçilmesine öncülük etmelerinden kaynaklanıyordu; o da onları destekliyor ve iktidarını korumak için onlara dayanıyordu, önceki dini lider olan babasının ve birçok yetkilinin öldürülmesinin ardından Amerika ile barışa ve mutabakat zaptına pek sıcak bakmıyordu.

2- Ancak İran’daki siyasi kanadın (Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Dışişleri Bakanı), Dini Lideri mutabakat zaptının İran’ın çıkarına olduğuna ikna etmesiyle bu durum değişti. Cumhurbaşkanı bu konuda büyük çaba gösterdi. Ardından Dini liderin mutabakat zaptına onay verdiği basına yansıdı. Hamaney, 18 Haziran 2026 tarihinde X ve sosyal medya hesaplarında yayımlanan yazılı açıklamasında, “Esasen farklı bir görüşe sahiptim ancak, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı sıfatıyla cumhurbaşkanının, kendi adına ve diğer üyeler adına İran milletinin haklarını ve direniş cephesini koruma taahhüdünde bulunması ve sorumluluğu üstlendiğini açıkça belirtmesi nedeniyle bu sürece izin verdim” ifadelerini kullandı. Böylece bu ifadelerle Hamaney, adeta anlaşma sonucunda İran’ın başına gelebilecek her türlü olumsuzluğun sorumluluğunu ülkenin Cumhurbaşkanı ve diğer yetkililere yüklemiş oldu... Bunun ardından mutabakat zaptı imzalandı. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan da imzanın ardından 18 Haziran 2026 tarihinde X platformunda yaptığı açıklamada, “Bu, güçlü İran’dan tarihi bir belge ve mesajdır. İran İslam Cumhuriyeti, onur ve bağımsızlığı, ilerlemeyi ve bölgesel iş birliğini koruyarak her zaman küresel barışa bağlıdır. Bu metin, hiçbir tehdit ve baskıyla onurundan ve bağımsızlığından vazgeçmeyen bir milletin sesinin yansımasıdır. Bugün kayda geçirilen; milli direnişin, siyasi akılcılığın ve sorumlu diplomasinin sonucuydu” ifadelerini kullandı. Bu açıklama üzerine Devrim Muhafızları, Dini Lider’e itaat gereği sesini çıkarmadı... İran Şura Meclisi üyesi Muhammed Menan Reisi, destekçileriyle yaptığı toplantıda dini liderin mutabakat zaptına karşı olduğunu belirten tutumuyla ilgili olarak şunları söyledi: “İran dini lideri Mücteba Hamaney, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi üyelerinden ‘mutabakat zaptı’ ile ilgili soruları ayrı ayrı yanıtlamalarını istedi ve alışılmışın dışında mutabakat zaptının onayı için %75 oranında kabul şartı koştu. Konseyde sadece bir kişi karşı çıktı, diğerleri kabul etti. Dolayısıyla Dini Lider’in bu anlaşmaya tamamen rıza gösterdiği söylenemez, ancak ona açıkça karşı çıktığı da iddia edilemez...” (18.06.2026 Iran International) Milli Güvenlik Yüksek Konseyi’ndeki oylamada Konsey üyelerinin tek bir fire dışında mutabakat zaptını onaylaması ve Amerika ile nihai bir anlaşma imzalamaya hazır olmaları, İran’ın yeniden yörünge devlet kodlarına dönmesinin önünü açmıştır. Bu durum, Devrim Muhafızları’nın daha önce savunduğu tam bağımsızlık vizyonundan tamamen farklıdır!

3- Böylece, İran’ın en fazla eskiden olduğu gibi (yani Türkiye gibi) bir uydu devlet olarak kalmasını yeğleyen, Mısır, Suriye veya bölgedeki benzer ülkeler gibi Amerikan ajanı tabi bir devlete dönüşmesine karşı çıkan siyasi kanadın terazisi ağır basmıştır. Dolayısıyla olaylar ve müzakereler siyasi kanadı ön plana çıkarmış, Devrim Muhafızları’nı biraz geri plana itmiştir... Biraz diyorum çünkü Devrim Muhafızları’nın ateşi henüz tamamen sönmüş değildir; siyasi tarafla hala anlaşmazlık içindedirler. Örneğin “İran televizyonu Cuma günü Hürmüz Boğazı konusunda ABD ile bir iletişim hattı kurulduğunu duyurmuş, (26.06.2026 Al Arabiya) ancak Devrim Muhafızları bunu hemen yalanlamıştır. “Devrim Muhafızları Sözcüsü Hüseyin Muhibbi Cuma akşamı yaptığı açıklamada, “ABD’li yetkililerin Hürmüz Boğazı’nda bir sıcak hat kurulduğuna dair iddialarının tamamen yalan olduğunu ifade etti... İran Press TV ise Cuma günü Hürmüz Boğazı’nda İran ile ABD arasında bir iletişim hattının kurulduğunu bildirmişti... (26.06. 2026 el-Arab el-Cedid) Ayrıca Devrim Muhafızları, Amerika’nın İran’ın doğu kıyılarına yönelik saldırılarına da yanıt vermiştir... (Sepah News, Devrim Muhafızları’nın bir bildirisini yayınladı. Bildiride ABD’nin İran kıyılarına bir saldırı düzenlediği, bunun üzerine Devrim Muhafızları donanmasının misilleme yaparak bölgedeki Amerikan ordusu üslerini bombaladığı belirtildi. Bildiride Washington, iki taraf arasında imzalanan mutabakat zaptındaki taahhütlerini bozmakla suçlandı...” (26.06.2026 El Cezire)

4- Mutabakat zaptının imzalanması; İran’ın, kendisine saldıranlarla kalıcı bir ateşkesi kabul etmesi ve onlarla savaşmayacağını taahhüt etmesi anlamına gelmektedir. Zira Mutabakat Zaptı’nın 1. maddesinde şu ifadeler yer almaktadır: “...Lübnan dahil tüm cephelerde askeri operasyonların derhal ve kalıcı olarak durdurulduğunu beyan eder; bundan böyle birbirlerine karşı herhangi bir savaş veya askerî harekât başlatmamayı, birbirlerine karşı güç kullanmaktan veya tehdidinden kaçınmayı ve Lübnan’ın toprak bütünlüğü ile egemenliğini güvence altına almayı taahhüt ederler...” Bu, İran’ın kendisine saldıran, üst düzey liderlerini öldüren, nükleer ve hayati reaktörlerini yok eden Amerika’ya karşı direnişten vazgeçtiği anlamına gelir... İkinci madde içişlerine karışmamayı öngörse de, anlaşmanın diğer maddelerinde yer alan ifadeler bunu çürütmektedir! Örneğin, Amerika ve İran arasındaki Mutabakat Zaptı’nın 8. Maddesi “İran İslam Cumhuriyeti, nükleer silah edinmeyeceğini veya geliştirmeyeceğini yeniden teyit eder. ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, stoklanmış zenginleştirilmiş malzemenin tasfiyesini, yedinci paragrafta belirtilen takvime uygun olarak karşılıklı belirlenecek mekanizmayla çözüme kavuşturmayı kabul etmiştir.” demektedir. (18.06.2026 eş-Şuruk) Sky News da 24 Haziran 2026 tarihinde şu haberi aktardı: “ABD Başkanı Donald Trump Salı günü yaptığı açıklamada, ordusu ve kapasitesi yok edilen İran’ın müzakere edecek iyi bir durumda olmadığını belirterek, İran’ın nükleer silaha sahip olmasına izin verilmeyeceğini söyledi... Trump, nükleer denetçilerin doğru zamanda İran topraklarında olacağını da sözlerine ekledi...” Sadece bu maddenin varlığı bile doğrudan bir iç işlerine müdahaledir.

Ayrıca 6. madde de ABD’ye İran’ın iç işlerine müdahale etmesi için açık bir kapı aralamaktadır. Zira 6. Madde “ABD, İran İslam Cumhuriyeti’ne ait alanların yeniden imarı ve ekonomik kalkınması amacıyla bölgesel ortaklarıyla birlikte en az 300 milyar dolarlık, karşılıklı olarak mutabık kalınmış kesin bir plan geliştirmeyi taahhüt eder. Bu planın uygulanmasına yönelik mekanizma, 60 gün içinde nihai anlaşmanın parçası olarak netleştirilecektir.” demektedir. Bunu sadece metne dökmek bile başlı başına bir müdahaledir hatta çok daha da ötesidir!

5- Tüm bunlarla birlikte, anlaşma metni kelime oyunlarıyla doludur. Bir yönüyle İran’ın çıkarlarını gerçekleştirdiği, diğer yönüyle de ABD’nin çıkarlarını gerçekleştirdiği anlaşılabilir. Yani anlaşma mayınlarla doludur ve bu mayınları temizlemek için öngörülen 60 günlük süre yeterli olmayabilir ve dolayısıyla süre uzatılabilir! Tıpkı ablukanın kaldırılması ve Hürmüz Boğazı’nın açılması meselelerinde olduğu gibi... “İran, Hürmüz Boğazı’na kıyıdaş devlet olarak, Hürmüz Boğazı’ndan geçişle ilgili “belirsiz düzenlemeler”in bulunduğu uyarısında bulundu...” (26.06.2025 Sky news) Bugün Amerika ile İran arasında yaşanan çatışmalar da bu belirsizliğin bir sonucudur: “Devrim Muhafızları Pazar günü yaptığı açıklamada, ABD tarafından ateşkesin ihlal edilmesinin mutabakat zaptının birinci maddesine aykırı olduğunu ve bunun müzakere sürecinin tamamen durmasına yol açacağını belirtti. Ayrıca, Trump ile Mesud Pezeşkiyan arasında 18 Haziran’da imzalanan mutabakat zaptına göre Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini kontrol etmek için gerekli düzenlemelerin İran’ın elinde olduğunu savundu.” (28.06.2026 El Arabiya) Yine mutabakatta şu ifade de yer almaktadır: “ABD ayrıca nihai anlaşmanın ardından 30 gün içinde kuvvetlerini İran İslam Cumhuriyeti yakınlarından çekmeyi taahhüt eder.” Oysa İran’ın daha önce ABD güçlerinin tüm bölgeden çekilmesini talep ettiği biliniyor... Ayrıca ABD, İran’ın dondurulmuş 12 milyar dolarını, yalnızca Amerikan tarım ve gıda ürünlerini satın alması şartıyla iade edecek! Trump’ın yardımcısı Vance Pazartesi günü bir konferansta gazetecilere, “Serbest bırakılacak dondurulmuş İran varlıklarının”, “İran halkı için Amerikan soya fasulyesi, mısır ve buğdayı satın almak” için kullanılacağını söyledi...” (25.06.2026 El Arabiya) İran bunu yalanladı... Kalibaf perşembe günü yaptığı açıklamada, “ABD’nin, Tahran’ın dondurulan varlıklarını Amerikan tarım ürünlerini satın almak için kullanacağı yönündeki açıklamasının doğru olmadığını vurguladı... (25.06.2026 El Arabiya) Nihai anlaşmanın BM Güvenlik Konseyi tarafından onaylanması maddesine gelince; bir taraf bunu İran’ın anlaşmayı uygulamaktan kaçamaması için bir pranga olarak görürken, diğer taraf bu maddenin ABD’nin anlaşmaya bağlı kalmasını garanti altına almak için olduğunu, sanki bu maddeyi ABD’nin çıkarına değilmiş gibi yorumlamaktadır! Ayrıca Reuters, 18 Haziran 2026 tarihinde bilgi sahibi bir kaynağa dayandırarak, mutabakat zaptında Yeniden İmar ve Kalkınma Fonu projesi olduğunu aktardı ve “Fonun amacının Tahran ile Washington arasında nihai bir anlaşmaya varmak için ekonomik bir teşvik yaratmak olduğunu ve bu fonun ancak nihai anlaşmanın imzalanması durumunda kurulacağını” belirtti. Bu madde de örtülü bir mayındır, İran’ı yararından çok zararı olan bir fon beklentisiyle nihai anlaşmaya kadar müzakerelerde ilerlemeye teşvik etmeyi amaçlamaktadır! Bütün bunlar mayınlı ve muğlak maddelerdir!

6- Trump, askeri eylemlerle hedeflerine ulaşamadığının farkındadır. Devrim Muhafızları’nın Amerikan saldırısına karşı gösterdiği direniş karşısında şoke olmuş durumdadır... Yaşanan bu gerçeklik, başlattığı bu savaşta çok şey kaybeden ve prestiji yerlerde sürünen, dünyada ve hatta Amerikan kamuoyunda, kendi partisi ve destekçileri arasında bile güvenilirliği zayıflayan Trump üzerinde baskı oluşturmaya başlamıştır. Bunun önümüzdeki Kasım ayında yapılacak kongre ara seçimlerini ve dolayısıyla iki yıl sonra yapılacak genel seçimleri etkileyeceğinde kuşku yoktur... Mutabakat belgesinin Hürmüz Boğazı ile ilgili olan 4 ve 5. maddeleri dolaylı olarak Amerika’daki kongre ara seçimleriyle bağlantılıdır. Bilindiği üzere İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması, Amerika’nın küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz hacminin 5’te birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’na deniz ablukası uygulaması, deniz taşımacılığını felç etmiş, bu da akaryakıt ve doğal gaz fiyatlarında fahiş artışlara yol açmış, buna bağlı olarak da gıda fiyatlarında paralel bir artış yaşanmıştı. Bu, otomatik olarak ara seçimleri de etkileyecektir. İşte bu yüzden Trump, Hürmüz Boğazı’ndaki trafiğin yeniden akışını sağlamak amacıyla İran’la anlaşma imzalamaya büyük önem vermiştir. Zira küresel petrol arzının kalbi sayılan Hürmüz Boğazı’nın yeniden deniz trafiğine açılması, küresel petrol fiyatlarını hızla aşağı çekecektir... Böylece Trump, askeri saldırganlıkla elde edemediği bir zaferi müzakerelerle elde etmek için müzakereler ve mutabakat zaptında aradığını bulmuştur! Devrim Muhafızları’nın Trump karşısında kahramanca bir duruş sergilemesi nedeniyle Trump, rejimin siyasi kanadına (Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Dışişleri Bakanı) sığınmak zorunda kalmıştır. Dini Lider’in müzakerelere ve mutabakat zaptına ikna edilmesinde ve dolayısıyla Devrim Muhafızları’nın sesinin kısılmasında en büyük rolü bu isimler oynamışlardır... Amerika’nın İran’la bir anlaşmaya varma hassasiyetini ve hırsını gösteren bir diğer unsur da üçüncü maddede yer alan şu ifadedir: “ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, karşılıklı rızayla uzatılabilecek şekilde, en fazla 60 gün içinde nihai anlaşmayı müzakere edip tamamlamayı taahhüt ederler.” Yani, bir uzatmayı talep etme durumlarında! Amerika, askeri seçenekle rejimi değiştirip onu “tabi bir devlete” dönüştürme konusunda başarısız olunca, müzakere yoluyla nihai bir anlaşmaya varılması konusuna aşırı özen göstermiştir. Başta Devrim Muhafızları olmak üzere Amerika’dan tamamen bağımsızlaşma seslerinin yükselmesinin ardından da İran’ın eskiden olduğu gibi yeniden uydu devlet statüsüne dönmesini kabul etmiştir... Trump da bunu bir zafer olarak addetmiş ve başta Cumhurbaşkanı olmak üzere siyasi kanat da ona bunu kolaylaştırmıştır! Sonuç olarak, İran’ın, Amerika’nın savaş yoluyla hedeflerine ulaşamadığını gördüğü halde müzakereye ve dolayısıyla nihai bir anlaşma imzalamaya hazır olması, başladığı yere, yani uydu devlet konumuna geri döndüğü anlamına gelir.

7- Anlaşmanın imzalanmasının ardından Trump, sadece İran ile değil, genel olarak Müslümanlarla ortamı yumuşatmaya çalışmıştır... Trump, 19 Haziran 2026 tarihinde Amerikan Axios sitesine verdiği demeçte, “Maalesef İran lideri Hamaney’e zarar verdim, kendisi ağır yaralandı. Ancak cesur bir kişiliğe sahip” ifadelerini kullanmıştır. Trump, dini lider Hamaney’in mutabakat zaptını onaylamasından hemen sonra sanki Hamaney’e teşekkür mahiyetinde böyle bir açıklamada bulunmuştur... Diğer taraftan Trump, savaşta da barışta da tamamen kendi emriyle hareket ettiği halde Yahudi varlığına baskı yapıyormuş gibi bir görünüm ve izlenim vermeye başlamıştır! Bu kapsamda Trump, 16 Haziran 2026’da Fransa’nın Evian kentinde, G7 zirvesinin marjında düzenlenen bir basın toplantısında, Netanyahu’yu alenen kamuoyu önünde azarlayarak, “Beyrut’a saldırması hiç hoşuma gitmedi. Şu an Bibi, Lübnan konusunda daha sorumlu davranmalı. ABD olmasaydı “İsrail” olmazdı...” demiştir. (16.06.2026 El Cezire) Yardımcısı Vance bir basın toplantısında, “İsrail’de ABD’yi eleştiren bazı kabine üyelerine şunu söylemek isterim: Son üç ayda, vatanınızı koruyan savunma silahlarının üçte ikisi Amerikan elleriyle üretildi ve Amerikan vergi mükelleflerinin parasıyla finanse edildi... Eğer ben İsrail kabinesinde olsaydım, tüm dünyada geriye kalan tek güçlü müttefikime saldırmazdım.” diye konuştu. (18.6.2026 New York Times) Trump ve yardımcısının bu sözleri, eğer samimi olsalardı doğru kabul edilebilirdi. Ancak Yahudi varlığı, Filistin, Lübnan ve her yerde gerçekleştirdiği saldırganlığında Amerika’nın ipine tutunmadan hareket edemezken bunu doğru kabul etmek mümkün mü?! Zira Yahudi varlığı; tek başına bir ağırlık ifade edemeyecek kadar değersiz ve cılız bir varlıktır. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ Yahudiler hakkında söyle buyurmuştur:

لَنْ يَضُرُّوكُمْ إِلَّا أَذًى وَإِنْ يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ “Onlar incitmekten başka size bir zarar veremezler. Sizinle savaşa koyulurlarsa, geri dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.” [Ali İmran 111] Yahudi varlığının Allah’ın ve insanların ipi (desteği) dışında hiçbir öz gücü yoktur. Peygamberlerinden bu yana Allah’ın ipini kesip atmışlardır ve bugün geriye sadece insanların ipi kalmıştır! Amerika, onların Lübnan’a ve sözde tampon bölgeye yönelik saldırılarını sonuna kadar desteklemektedir. Yukarıda zikrettiğimiz açıklamalarında da görüldüğü üzere, hem bu saldırganlıklarının hem de o ucube varlıklarının bekasının arkasında Trump vardır... Allah onları kahretsin! Nasıl da döndürülüyorlar... Hala Lübnan’ın bazı bölgelerini işgal etmeye ve Amerikan silahlarıyla ve Amerikan meşru müdafaa koruması altında Lübnan’ın bölgelerini bombalamaya devam etmektedirler!

8- İşte olayların gerçek yüzü özetle budur. Trump’a savaşla elde edemediğini müzakerelerle vermemek gerekir. Kaldı ki İran küçük veya zayıf bir devlet değildir; aksine uzun soluklu bir savaşta direnebilecek, Amerika’yı mağlup edebilecek ve tıpkı 2021 yılında Afganistan’dan zelil bir şekilde çıktığı gibi onu bu bölgeden de zelil bir şekilde çıkarabilecek bir güce sahiptir. Bu şekilde siyaseti tamamen bağımsızlaşacak; böylece ne uydu devlet statüsüne geri dönecek ne de tabi devlet derekesine düşecektir. Çünkü İran, 1,6 milyon kilometrekarelik geniş bir yüzölçümüne sahiptir. Dağlar, çöller, vadiler ve deniz kıyılarından oluşan oldukça çeşitli bir coğrafi yapıya ve yaklaşık 90 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Birçok ülkeyle sınırının bulunması, ona stratejik bir derinlik kazandırmaktadır. Bu sınırlar, her türlü ablukaya karşı birer çıkış kapısı niteliğindedir. Petrol ve gaz gibi enerji kaynaklarının yanı sıra diğer doğal zenginliklere de sahiptir. Tarıma elverişli yeterli arazisi bulunduğundan, kendi gıda ihtiyacını kendi kendine karşılama (öz yeterlilik) kapasitesi vardır. Ayrıca, uzun menzilli füzeler ve insansız hava araçları (İHA) üretimi gibi, kendini savunacak silahları imal edebilen bir savunma sanayisine sahip olduğu görülmektedir ki tüm bunlar ve sivil sanayiler daha da geliştirilebilir konumdadır... Hatta nükleer sanayiyi bile gerçekleştirebilecek güçtedir; Nitekim Trump 2018 yılında 2015 nükleer anlaşmasından çekildiğinde İran, zenginleştirme seviyesini yaklaşık %60 oranına ve miktarı yaklaşık 440 kilogram seviyesine çıkarmayı başarmıştır. Oysa 2015 anlaşmasında bu oran %3,67’yi geçmiyordu.

Bu nedenle, bir mutabakat zaptı imzalamak ve ardından bu mutabakat zaptının maddelerini nihai bir anlaşmaya dönüştürmek için müzakerelere başlamak, büyük bir tavizdir! Bu mutabakat zaptı, İran’a karşı başlattığı savaşı kaybeden, savaş bataklığına saplanan ve 4 ayı aşkın bir süredir bu savaşla meşgul olan Amerika’yı adeta ipten kurtarmıştır. Ancak İranlı siyasi liderlerin samimi, gerçek ve ideolojik iradeleri dumura uğramıştır. Hatta Amerika’nın nüfuzundan kurtulup bağımsızlaşmaya çalışan, Amerikan ve yapışık ikizi Yahudi varlığının saldırganlığını defetmek için fedakarlığa hazır olan Devrim Muhafızları’nın bile karşısında durmuşlardır. Bunun yerine Cumhurbaşkanı mutabakat zaptını imzalayarak, Trump’ın savaş meydanında elde edemediği başarıyı ona müzakere masasında kazandırmıştır!

İkincisi: İslam Ümmetinin içinde bulunduğu bu zilletten sonra nasıl yeniden dirilip izzetli günlerine geri döneceği meselesine gelince, bu mesele bilinmez ve sır bir mesele değildir. Aksine bu mesele, El-Kaviyy ve El-Azîz olan Allah’ın kitabında ve es-Sadıku’l-Emîn olan Rasûlullah’ın sünnetinde açıkça yazılıdır: o da Hilafettir. Hilafet, Müslümanları Allah’ın indirdiklerine göre yönetecektir.

وَأَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكَ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ أَنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ أَنْ يُصِيبَهُمْ بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ وَإِنَّ كَثِيراً مِنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ “Aralarında, Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur’an’ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse, bil ki şüphesiz Allah, bazı günahları sebebiyle onları bir musibete çarptırmak istiyor. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki yoldan çıkmışlardır.” [Maide 49] Ve bir Halifedir. Halife onlarla birlikte Allah yolunda cihat edecektir. Müslim’in Ebu Hurayra’dan rivayet ettiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” Sonra uzun asırlar, İslam Devleti Raşidi Hilafet’in büyüklüğünün, Müslümanların izzet ve adaletinin en büyük tanığıdır... Onlar, Allah’ın indirdikleriyle hükmederek Allah’a yardım etmişlerdir. Bunun üzerine Allah da onlara yardım etmiştir... Sömürgeci kafirler ve Müslüman ülkelerdeki ajanlarının entrikalarıyla İslam Devleti yıkıldığında, işte o zaman Müslümanlar zillet, küçüklük ve geçim darlığı içine düşmüşlerdir.

وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكاً “Kim Benim zikrimden yüz çevirirse, mutlaka onun için sıkıntılı bir geçim vardır. Ve kıyamet günü onu, kör olarak haşredeceğiz.” [Taha 124] Fakat Allah’ın izniyle bu durum uzun sürmeyecektir. Zira Hilafet, Allah’ın hak vaadi ve içinde bulunduğumuz bu ceberut saltanattan sonra Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesi gereği kesinlikle geri dönecektir:

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55] Ahmed bin Hanbel’in Huzeyfe’den rivayet ettiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ. ثُمَّ سَكَتَ “Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra sustu.” Dolayısıyla Hilafet Allah’ın izniyle geri dönecektir. Kendi dinine yardım edenlere yardım etmesi, Allah’ın bir vaadidir:

وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ “Allah kendisine yardım edenlere mutlaka yardım eder. Kuşkusuz Allah, Kaviyy ve Azizdir.” [Hac 40] Ne var ki Allah Subhânehu ve Teâlâ, zaferin gökten zembille inmeyeceğine, meleklerin onu taşıyıp getirmeyeceğine ve bizlerin eylemi olmaksızın Hilafetin kurulmayacağına hükmetmiştir. Aksine çalışmalı, çabalamalı, gayret etmeli, amellerimizde dürüstlük ve samimiyeti gözetmeliyiz. İman edip salih amel işleyenlere yeryüzünde hilafet vaat eden Allah’ın sözüne güvenmeliyiz. İşte bu iki şart: iman ve salih amel’dir.

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55] Tüm bunlar Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in siyerinde apaçık ortadadır; Allah’ın yardımı gelene kadar nasıl çalıştığı ve nasıl eziyetlere göğüs gerdiği bellidir... Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Allah yardım etmiş, Allah da ona yardım etmiştir. İşte Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın değişmez sünneti budur.

سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلُ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلاً “Bu, Allah’ın öteden beri süregelen kanunudur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” [Fetih 23] İşte Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem böyle çalışmış, sahabeleri O’nu böyle örnek almıştır. Bizler de böyle olmak zorundayız. O zaman Allah’ın izniyle Allah’ın yardımı mutlaka gelecektir; umulur ki bu yakındır.

İşte ümmeti kurtaracak, ona izzetini geri verecek, gücünü artıracak ve düşmanlarının ona saldırmadan önce bin kez düşünmesini sağlayacak yegâne şey budur. Bu da ancak Hilafetin yeniden kurulmasıyla mümkündür. Hilafet, iyilik ve adaletiyle yeryüzünü aydınlatacak, geçmişte nasıl Kayserlerin ve Kisraların kibrini yok ettiyse bugün de tâğût Trump ve benzeri sömürgeci kâfirler gibi onların yandaşlarının kibrini de öylece yok edecektir...

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ *بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ “Şüphesiz ki bunda kalbi olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” [Kâf 37]

H.13 Muharrem 1448
M.28 Haziran 2026

 

Devamını oku...

Lübnan Yönetimi, Yahudi Varlığı ile Onun Mübarek Toprak Filistin Üzerindeki Egemenliğini Tanıyan Bir Anlaşma İmzaladı! Oysa Yahudi Varlığı; İşgalci Bir Varlıktır, Lübnan, Filistin ve Suriye’yi İşgal Etmiştir!

Filistin, mübarek bir İslam toprağıdır. İçinde; ilk kıble, üçüncü harem ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra mucizesinin gerçekleştiği yer olan Mescid-i Aksa bulunmaktadır. Filistin bütünüyle İslam Ümmeti’nin malıdır; dolayısıyla oradaki Yahudi varlığı işgalini tanımak hiçbir kimsenin salahiyetinde olmadığı gibi, bu topraklar kimsenin babasının malı da değildir!

Aynı şekilde Lübnan da dâhil olmak üzere bütün Şam bölgesi mübarek topraklardır. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ “Kulunu bir gece Mescidi Haram’dan, kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir.” [İsra 1] Bu topraklar bizzat Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sahabeleri tarafından fethedilmiş ve bin dört yüz yıl boyunca Müslümanların kanlarıyla sulanmıştır.

Bugünün yöneticileri hangi anlaşmaları imzalarsa imzalasınlar, hangi tanıma kararlarını sunarlarsa sunsunlar; ne Amerika ne tüm Batı dünyası ne de kalplerine ihanet ve teslimiyet emzirilmiş olan yardakçıları, İslam Ümmeti’ni Mescidi Aksa’sını geri alma hakkından vazgeçmeye ikna edemeyeceklerdir! Aksine Ümmet, Filistin dahil olmak üzere tüm Müslüman beldelerini tek bir sancak altında birleştirme hakkında asla vazgeçmeyecektir. Müslümanlar bugün evlatlarına Filistin’in işgal edilmiş bir toprak olduğunu ve ancak kendi bilek güçleriyle oranın özgürleştirilebileceğini öğretmektedirler. Allah’ın izniyle bu günün pek yakın olması umulur.

Kalplerinde hastalık bulunanlara; Amerika ve Yahudi varlığının korkusu ruhlarına işlediği için onların önünde diz çökenlere gelince; onlara Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu sözlerini hatırlatıyoruz:

إِنَّمَا ذَٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءَهُ فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ * وَلَا يَحْزُنكَ الَّذِينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ إِنَّهُمْ لَن يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئاً يُرِيدُ اللَّهُ أَلَّا يَجْعَلَ لَهُمْ حَظّاً فِي الْآخِرَةِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ “O şeytan ancak kendi dostlarını korkutur. Mümin iseniz onlardan korkmayın, benden korkun. Küfürde yarışanlar seni üzmesin. Şüphesiz onlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah, onlara ahirette hiçbir pay vermemek istiyor. Onlar için büyük bir azap vardır.” [Âli İmrân 175-176]

Beytülmakdis’in etrafında nöbet tutmaya kendilerini adayan, oranın tekbirlerle ve fetihlerle özgürleştiğine, hatta işgal altındaki topraklarının her bir karışının kurtuluşuna şahit olmayı bekleyen Lübnan ve tüm Şam diyarındaki Müslümanlara da şöyle sesleniyoruz: Yahudi varlığıyla normalleşme ve tanıma yoluna gidenler, tıpkı kendilerinden önce kutsalları peşkeş çekip normalleşenler gibi tarihin çöplüğüne karışacak ve isimleri dahi unutulacaktır. Onların bu ihanet amelleri havada uçuşan toz zerreleri gibi yok olup gidecektir. O yüzden hak üzerinde sebat edin, bu pes etmiş zavallılara pes edişleri için herhangi bir meşruiyet vermeyin. Ribata devam edin, pusuda bekleyin ve Abdullah bin Havale’nin rivayet ettiği hadiste geçen Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözünü hatırlayın:

عَلَيْكَ بِالشَّامِ فَإِنَّهَا خِيرَةُ اللَّهِ مِنْ أَرْضِهِ يَجْتَبِي إِلَيْهَا خِيرَتَهُ مِنْ عِبَادِهِ... فَإِنَّ اللهَ تَكَفَّلَ لِي بِالشَّامِ وَأَهْلِهِ “Sana Şam’ı tavsiye ederim. Çünkü o, Allah’ın yeryüzündeki en hayırlı beldesidir; kullarından en hayırlılarını oraya toplar. Ancak oraya gitmekten imtina ederseniz, size Yemen’i tavsiye ederim. Oradaki havuzlardan için, derim. Zira Allah, Şam ve ahalisini (fitnelerden koruma hususunda) bana garanti verdi.” [Ebu Davud, Ahmed ve Taberani]

Ey ribat ehli! Sebat edin. Ey iman ehli! Sabredin. Allah Azze ve Celle’den; gazaba uğrayan Yahudilerin ve onlarla işbirliği yapan zalimlerin sonuna şahitlik edecek kimselerden olmayı niyaz edin. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ey iman edenler! Sabredin. Birbirinize sabır tavsiye edin. Hazırlıklı olun ve Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.” [Ali İmran 200]

 

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER