Pazar, 22 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/04
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Amerika'nın Güçlerini Irak'tan Çekmesi, Irak'ın Özgürleştiği Anlamına Gelmez

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika'nın Güçlerini Irak'tan Çekmesi, Irak'ın Özgürleştiği Anlamına Gelmez

Haber:

Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hüseyin, 28/9/2026 tarihinde ABD güçleri ile uluslararası koalisyon güçlerinin Irak topraklarından 30/9/2026 olarak belirlenen tarihten önce tamamen çekildiğini ve Irak güçlerinin artık ülkedeki güvenlik ve istikrarın sorumluluğunu üstlendiğini açıkladı.

Yorum:

Amerika, Irak ile 2024 yılında oradaki askeri varlığını sona erdirme konusunda anlaşmış ve askerlerinin çekilmesini 30/9/2026 tarihine kadar tamamlamak için bir takvim belirlemişti. Bugün de Irak Dışişleri Bakanı bu çekilmenin tamamlandığını duyurmuştur. Amerika'nın kalan askerlerinin sayısı yaklaşık 2500 askerdir. Bilindiği üzere Amerika, 2003 yılında Irak'ı işgal edip onun gücünü yerle bir ederek milyonlarca insanı öldürdüğünde, yaraladığında ve yerinden ettiğinde; ABD ordusunun suçlanmaması için onun talimatıyla kirli ve korkunç işleri yürüten Blackwater şirketinden yaklaşık 120 bin askerinin yanı sıra Amerika’nın da yaklaşık 150 bin askeri bulunuyordu. Bununla birlikte Ebu Gureyb Hapishanesi'nde Amerika askerleri tarafından işlenen korkunç vahşetler ve aşağılayıcı ve dehşet verici işkenceler ortaya çıkmıştır.

İran yanlısı Iraklı silahlı gruplar, Amerika'nın silahların devletin elinde toplanmasını öngören ve Amerikan yanlısı Irak hükümetinin de uygulamaya çalıştığı plana uymak için, ABD güçlerinin Irak’tan çekilmesini şart koşmuştu. Grupların silahlarını teslim etmesi için ABD'nin çekilmesinin tamamlanmasına denk gelen 30/9/2026 tarihi belirlenmişti; yani bu gruplar, Amerikan planını kabul etmek için ABD güçlerinin çekilmesini şart koşmuştu.

Zira Amerika, uydu bir devlet olarak nitelendirdiği İran’ın bölgesel rolünü sona erdirme ve bölgedeki diğer ülkeler gibi İran'ı da tabi bir devlet haline getirme politikasını benimsemiştir. Bu nedenle Amerika, İranlı yetkililerin de ifade ettiği üzere ABD'nin işgalinin istikrarını güvence altına almak ve nüfuzunu yaymak amacıyla İran tarafından ABD'nin bilgisi dahilinde ve ona hizmet etmek üzere kurulan İran'ın Irak'taki kollarını kesmek istemektedir. Amerika'nın bu ülkelerdeki projelerine hizmet etmesi için İran'a Lübnan, Suriye ve Yemen'de bölgesel bir nüfuz alanı oluşturmuş; buna karşılık İran da kendisi için bölgesel bir nüfuz alanı oluşturup içeride kendisini inşa etmişti.

Yani İran, diğer ülkelerin, halklarının helâkının ve kendi nüfuzuna boyun eğdirilmesi pahasına kendi iç ve bölgesel çıkarlarını güvence altına almak için ABD hesabına çalışmıştır. Ancak ABD'nin İran'la işi bittikten sonra, İran'ın kollarını kesmek ve onu herhangi bir vesileyle oradan çıkarmak amacıyla İran'ın bu ülkelerdeki varlığını tasfiye etmek için çalışmaya başlamıştır; nitekim 28/2/2026'dan bu yana İran'a karşı bir saldırı başlatarak ülkedeki en yüksek makamın sahibi olan Rehber başta olmak üzere üst düzey liderlerini öldürerek, ağır ekonomik yaptırımlar ve deniz ablukası uygulayarak İran'ın güçlerini içeriden vurmaya başlamıştır. ABD’nin İran’a yönelik cerrahi operasyonu bugüne kadar devam etmektedir. İran’ın izlediği bu politika, İslam’a aykırı olmasının yanı sıra siyasi bir intihardır; zira İran, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek karşılığında ABD’nin yörüngesinde hareket etmişti.

ABD, güçlerini geri çekeceğini açıklasa da ancak o, her an Irak’a geri dönebilir. Çünkü Irak’ın 2008 yılında ABD ile imzaladığı güvenlik anlaşması feshedilmemiş olup hâlâ yürürlüktedir. Zira bu anlaşma; Amerika’nın Irak'ta kurduğu sözde Irak demokratik rejimine yönelik bir tehdit gördüğünde ya da Irak hükümetinin müdahale talebinde bulunması durumunda ABD'ye Irak'a askeri müdahalede bulunma hakkının yanı sıra kalıcı güvenlik ve istihbarat iş birliği ile kalıcı siyasi ve ekonomik bağımlılığı öngörmektedir. Nitekim Irak'ın petrol gelirleri ABD Merkez Bankasına aktarılmakta, ardından Irak hükümeti kendi ihtiyacını karşılamak üzere bu kendi parasından vermesi için ABD'ye yalvarmaktadır; tıpkı son zamanlarda Amerika’ya yalvarması üzerine kendisine 500 milyon Dolar vermesinde olduğu gibi!

Nitekim Amerika 2011 yılında güçlerini çekmiş, bunun üzerine Irak hükümeti üç yıl sonra, yani 2014 yılında, Amerika'dan IŞİD'le savaşmak için müdahale etmesini talep etmişti. Bunun üzerine Amerika müdahale etmiş ve onu, İslam’la savaşmak için uluslararası koalisyon adı altında Fransa ve İngiltere’nin yanı sıra Haşdi Şabi olarak adlandırılan İran yanlısı milis gruplar ile aynı şekilde bu Haçlı koalisyonunun bir üyesi olan ve ona bağlı grupları eğiten Erdoğan Türkiye'si izlemiştir. Bu kötü ittifak, Ramadi, Musul ve Felluce'yi Suriye’nin Rakka kentiyle birlikte yerle bir etmiş ve her iki Müslüman ülkenin on binlerce halkını öldürmüştü. Bu örgütün yenilgiye uğramasına ve devletinin 2017 yılında yıkılmasına rağmen Amerikan güçleri Irak’tan çekilmemiş ve bugüne kadar kalmaya devam etmiştir.

Amerika'nın askeri güçlerini Irak'tan çekmesi, 28/9/2026 tarihinde Irak Güvenlik Medya Ağı Başkanı Saad Maan'ın şöyle diyerek iddia ettiği gibi Irak'ı egemen bir devlet yapmaz: “Amerikan karargâhının teslim alınması ve Türk güçlerinin çekilmesi konusunda anlaşmaya varılması, Irak'ın egemenliğinin pekiştirilmesinde son derece önemli iki adımı temsil etmektedir.” Ancak şöyle devam etmiştir: “Bu, uluslararası ortaklarla güvenlik iş birliğinin sürdürülmesine engel teşkil etmemektedir" ki bununla özellikle ABD'yi kastetmiştir. Yani bu, Irak'ı bir Amerikan sömürgesi haline getiren güvenlik anlaşmasına göre Irak'ın Amerika ile olan bağının devam ettiğini teyit etmektedir. ABD, yaklaşık 50 yıl işgal ettikten ve 1946’da ona sembolik bir bağımsızlık verdikten sonra, bu tür bir anlaşmayı 1951 yılında Filipinler'le imzalamıştı. Bu nedenle Filipinler hâlâ ABD’ye bağlıdır.

Erdoğan Türkiye'sine gelince; Amerikan saldırısının yanında yer aldığını ilan etmiş, IŞİD ile mücadele bahanesiyle Irak'a asker göndermiş ve Ninova vilayetine bağlı Musul şehrinin 30 km kuzeydoğusunda, bulunduğu köyün adından dolayı Zilkan, Başika kasabasına 10 km uzaklığından dolayı da Başika ismiyle anılan Başika/Zilkan'da bir üs kurmuştur.

Bu üssü Mart 2015'te kurmuş ve IŞİD'le savaşmak için Ninova halkından gönüllülerden oluşturulan Ninova Muhafızları olarak adlandırılan güçleri eğitip silahlandırmıştır. Kürdistan Bölgesi'nde 2014 ile 2022 yılları arasında eski Peşmerge Bakanı olan Cebbar Yawer, "Irak'ın kuzeyinde bulunan Türk askeri üslerinin sayısının büyük ve küçük kamplar arasında yaklaşık 80 üs olduğunu ve bunların Erbil, Duhok ve Ninova arasında, Irak-Türkiye sınırı boyunca 200 km'lik bir hat üzerinde, 10 ila 40 km derinlikte dağıldığını" belirtmiş ve "Türk askerlerinin sayısının 5 bin askerden az olmadığını; bazı üslerde topçu, zırhlı araçlar ve diğerleri gibi çeşitli askeri araçların yanı sıra helikopter pisti ve holografik uçaklar için ayrılmış alanların bulunduğunu" ifade etmiştir.

Türkiye, 2016 yılında IŞİD'e karşı Amerikan güçlerinin yanında savaşmaları için Ninova Muhafızları'ndan yaklaşık bin gönüllüyü eğitmişti. Türk güçlerinin çekilmesi konusunda, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Irak Başbakanı Ali Zeydi arasında 23/9/2026 tarihinde New York'ta Birleşmiş Milletler toplantıları kapsamında gerçekleştirdikleri görüşmede anlaşmaya varılmıştı. Bu, ABD'nin Türkiye'den güçlerini çekmesini talep ettiğini göstermektedir. Zira Türk güçlerinin çekilmesi, İran yanlısı silahlı grupların ABD'nin Irak'taki planı kapsamında silahsızlanmayı kabul etmek için öne sürdüğü şartlardan biridir.

Böylece Amerika’nın nüfuzunu koruduğunu veya İslam beldelerinde kendisine yeni bir nüfuz oluşturduğunu, İslam ümmetine karşı savaştığını, zenginliklerine el koyduğunu, ümmetin özgürleşmesini, birleşmesini ve Raşidi Hilafetini kurmasını engellediğini; bunu da Türkiye ve İran gibi bölgesel araçları ve Haşdi Şabi, Ninova Muhafızları ve milliyetçi Kürt grupları gibi yerel araçları vasıtasıyla yaptığını görüyoruz. Hatta onlarla işi bitip sömürgeci hedeflerini gerçekleştirdiğinde, onların varlığına son vermeye, onları zayıflatmaya ya da kendi hesabı için başka görevlerle sınırlandırmaya başlayacaktır.

Tüm bunlar, Allah’ın, Kitabı‘nda ve Resulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetinde vahyettiği siyasi çalışmadaki hidayet yolundan sapmaktan kaynaklanmaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esad Mansur

Devamını oku...

Bataklık Dururken Sineklerle Uğraşmak!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bataklık Dururken Sineklerle Uğraşmak!

Haber:

Adalet Bakanı Akın Gürlek yaptığı paylaşımda, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ortaya koyduğu “2026-2035 Aile ve Nüfus On Yılı” vizyonu ve “2026/4 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Genelgesi” doğrultusunda, çocukları, aile kurumunu ve toplum düzenini korumaya yönelik çalışmaların kararlılıkla sürdürüldüğünü belirtti.

“Gizli soruşturmacı görevlendirilmesi, teknik ve fiziki takip, tanık beyanları, dijital incelemeler ve görüntü kayıtları sonucunda eş zamanlı gözaltı, arama ve el koyma işlemleri yapılmış, uyuşturucu maddeler ile çok sayıda dijital materyale el konulmuş, çok sayıda sosyal medya hesabı ve internet sitesine erişimin engellenmesi tedbiri uygulanmıştır. Soruşturmaların mali boyutunda, LGBT ve ahlaksızlığı teşvik eden derneklere ilişkin MASAK incelemelerinde bazı derneklere yurt dışındaki kamu kurumları ve yabancı kuruluşlardan yüksek tutarlarda fon aktarıldığı tespit edilmiştir. Bu para hareketlerinin kaynağı ve soruşturmalara konu faaliyetlerle bağlantısı araştırılmaktadır.” dedi. (14.09.2026 Ajanslar)

Yorum:

Öncelikle yöneticilerin işi, tebaasını fısk, fücur, haram, ziyan zuhur etmeden muhafaza edebilmektir. Laik kapitalist düzenin varlığı toplum adına en büyük bela ve musibet iken, bununla hükmeden yöneticilerin halkı, aileyi, nesli, sokakları koruma ve güvenli hâle getirme iddiaları baştan anlamsız kalmaktadır.

Bataklığın kaynağı olan bir düzende, yıllardır nesiller gözlerimizin önünde birer birer kayıp giderken, aile kurumu içeriden çürütülürken ve dış menşeli fonlar cemiyet hayatımızı adeta zehirli bir sarmaşık gibi sarıp atmosferimizi bozarken, göstermelik operasyonlarla yetinilmesi ve bunun kararlılık olarak sunulması düşündürücüdür. İslam’ın emri de, ahlakı da tehlike kapıyı çalmadan tedbir almayı, kötülük kök salmadan set çekmeyi emreder.

Kaldı ki sadece yüzeysel bir bakış ile dahi şu soruların sorulması gerektiği kanaatindeyim: Devletin elindeki istihbarat, takip ve mali denetim imkânları yeni mi var oldu? Yurt dışından aktarılan milyonlarca dolarlık şüpheli fonlar dün de akıyordu, toplumun harim-i ismetine kasteden organizasyonlar dün de faaliyet gösteriyordu. Peki, o gün susturan, bugün ise operasyon düğmesine bastıran amil nedir? Bunca fesadı yayan, pislik yuvasına dönen bu ortamlar hangi yasal dayanakla bu faaliyetleri icra edebiliyor? Bunlara bu hakları veren yöneticiler, siyasiler, Meclis ve vekiller bu çirkinliğin gerçek müsebbipleri değil midir? Bu operasyonlar gerçekten güvenli aile, nesil ve sokaklar için ise bu şer yuvaları açılmamak üzere kapanacak mı, yoksa sadece 5-10 kişinin göstermelik cezalandırılması ile mi geçiştirilecek? Yıllarca aileleri parçalayan İstanbul Sözleşmesi ve tamamlayıcı yasaların bedelini toplum hâlâ ödüyor iken, sinek mesabesinde olan şahıslara indirgenen operasyon hangi amaca matuf olacak? Her meseleyi siyasi çıkara, sandığa tahvil eden iktidar, 25 yıldır ülkeyi yönetmesine rağmen Avrupa metropollerinde projelendirilen LGBT gibi ahlaksız derneklerin varlığına ülkemizde neden müsaade etti? Evet, bu ve daha fazla soru şüphesiz sorulabilir. Birçoğunun cevabı da aklıselim düşünen her Müslüman için açıktır. Artık palyatif çözümlerle toplumun gözünü boyamaktan vazgeçmelisiniz.

Gerçekten bu çirkinlikten rahatsız iseniz, elinizdeki güç bunu çok çok basit bir şekilde köklü olarak çözmeye yeterlidir. Resul Sallallahu aleyhi ve Sellem'in “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin…” nebevi ölçüsü, yöneticilere makamın konforunu değil, mesuliyetin ağırlığını yükler. Unutulmamalıdır ki gecikmiş bir icraat, işlenen vebalin üzerini örtmeye yetmez. Laik kapitalist düzenin varlığı esasi sorun olarak görülmeyip bu bataklığı kurutma iradesinden yoksun her icraat eksik, ertelenmiş, sonuçtan uzak kalacaktır. Toplum, iktidarların üzerinde deney yapabileceği bir laboratuvar değildir. Bu yıkımı görün ve Allah Subhanehu ve Teâlâ’nın hayat veren İslam Nizamı ile değişim iradesini gösterin. O zaman gerçekten aile de, nesil de, gençlik de, sokaklar da gerçek güven ve emniyeti yaşayacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmet SAPA

Devamını oku...

Gerçekler ve Vehimler

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Gerçekler ve Vehimler

Suudi Arabistan'da kalabalıklar, artan bölgesel gerilimler eşliğinde Riyad'da, bayraklar, geleneksel gösteriler ve askeri geçit töreniyle Suudi Ulusal Günü'nü kutluyor.

Bu minvalde Prof. Dr. Faysal b. Abdurrahman Usra / Suudi Arabistan’ın Ankara Büyükelçiliği Kültür Ateşesi; “Suudi Arabistan’ın 96. Milli Günü… Sağlam kökler ve sarsılmaz bir kimlik” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Yazıda şunlar geçmektedir:

“Gurur ve vakarla birlikte kalkınma ve büyüme, yükseliş ve ilerleme, gelişme ve refah, güvenlik ve huzur... Bunlar, kurucu Kral Abdulaziz bin Abdurrahman Al Suud tarafından bu büyük ve güçlü devletin kuruluşundan bu yana Suudi Arabistan tablosunu şekillendiren başlıca unsurlar olarak öne çıkıyor. Kurucu Kral Abdulaziz, 1932 yılında bu tarihi günde, 32 yıl süren mücadele ve çabaların ardından ülkenin ‘Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed Allah’ın resulüdür’ sancağı altında birleştirildiğini ilan ederek ülkeye Suudi Arabistan Krallığı adını verdi. Kral Abdulaziz, bu süreçte yüce Kur’an ve Hz. Peygamber’in sünnetini esas alarak büyük devlet yapısının sağlam temellerini attı ve Suud ailesinin atalarının izinden yürüdü.

Böylece İslam hukukunun uygulanmasıyla öne çıkan, onun hoşgörüye dayalı öğretilerini ve insani değerlerini dünyanın dört bir yanında duyuran genç bir devlet ortaya çıktı. Ülke, yönetim ve vatandaşlar bugün bu kalıcı milli günü kutlarken, vatandaşlar ülkenin refahından yararlanıyor, kalkınmasının imkanlarından faydalanıyor, gücüyle gurur duyuyor, elde edilen başarılardan övgüyle söz ediyor ve hayallerini gerçekleştirecek, gelecek nesiller için sağlam adımlarla ilerleyecek bir gelecek umudunu taşıyor. Ülkeyi gelişmiş devletler seviyesine taşıyan, vatandaşların ve ülkede yaşayanların onurlu, güvenli ve huzurlu bir hayat sürmesi için tüm imkanları seferber eden bilge bir yönetimin gölgesinde bu hedefler doğrultusunda ilerleniyor…” (turkish.aawsat.com, 24 Eylül 2026)

Vehimler ve gerçekleri daha iyi anlamak adına, Suudi yönetiminin geçmişine kısaca göz atmak yerinde olacaktır.

Suudi Arabistan’ın tarihinden bahsedildiğinde ilk akla gelen vahhabiliktir. Kurucusu, Hanbeli mezhebi imamlarından müçtehit Muhammed b. Abdulvahhab olan Vahhabilik; İslam mezheplerinden biri olsa da İngilizler, Osmanlı Hilafet Devleti’nin içinde mezhep kavgalarını kızıştırmak ve Osmanlı’ya darbe indirmek için Vahhabi mezhebeni bir araç olarak kullanmıştır. Ama mezhep mensupları bunun farkında değildi ve Muhammed b. Abdulvahhab’ın da İngilizlerle bir alakası yoktu. Ancak Muhammed b. Suud ve oğlunun İngilizlerle münasebetleri çok kuvvetliydi. Nitekim Diriye emirliğine gelen Muhammed b. Suud ve sonra da oğlu Abdulaziz’in başkanlığında Vahhabiler, İslam Devleti’nin içinde bir varlık gösterdiler. Hatta Muhammed b. Suud, Muhammed b. Abdulvahhab ile tanışıp onun kızıyla evlenerek Vahhabilik mezhebinin yayılmasını destekledi. Bu destek, Hilafet otoritesine bağlı beldeleri istilaya kadar gitti. Hatta Osmanlı Halifesine karşı kılıç kaldırdılar, İslam ordusu ve Halifenin askerleriyle çarpıştılar. Nitekim Muhammed b. Abdulvahhab İslam beldelerini Halifeden almak, kendi görüşleri doğrultusunda buraları idare etmek, diğer İslami mezheplerin tüm eserlerini kuvvetle ve kılıçla ortadan kaldırmak istiyordu. Yani Suudiler, Muhammed b. Abdulvahhab’ın bölgedeki etkisini kullanarak siyasi otorite elde etme peşindeydiler.

1800 yılına gelindiğinde Suud güçleri, halkı Şii olan Irak’a saldırılar düzenleyecek kadar kuvvet kazandılar. Şiilerin kutsal kenti Kerbela’nın yağmalanması ve Hicaz bölgesindeki kutsal kentler Mekke ve Medine’nin de ele geçirilmesinin ardından Halife II. Mahmud duruma müdahale etme kararı aldı. Nitekim bu müdahalenin ardından Suudi lider Abdullah b. Suud 14 Aralık 1818’de halka teşhir edilerek Bâb-ı Âli’ye getirilip hapsedildi. Mekke ve Medine’de gasp ettikleri mallara dair sorgulandıktan sonra 17 Aralık 1818’de idam edildi. Böylelikle I. Suud girişimi sona ermiş oldu.

1902’de Kuveyt’te sürgünde bulunan Abdülaziz b. Suud, Riyad’a dönerek yeniden siyasal birlik arayışlarına başladı. Osmanlı Devleti, bu fiilî durum karşısında bir çözüm olarak Abdülaziz’in babası Abdurrahman’ı Riyad kaymakamı olarak tayin etti. Balkan Savaşı’nın sürdüğü sıralarda Osmanlı askerlerinin bölgede azaltılmasını fırsat bilen Necid emiri ve Vahhabî imamı olan Abdülaziz b. Suud, 1913 yılında idari merkez olan Ahsa’yı ele geçirdi. Sonra, 1921-1926 arasında Ha’il, Mekke, Cidde ve Asir’i ele geçirerek topraklarını genişletti ve 1926’da Hicaz kralı, 1932’de de Suudi Arabistan kralı ilan edildi. Suudiler, tüm bu süreç boyunca İngilizlerle işbirliği hâlinde oldular. Dolayısıyla sırf kendi gelecekleri için İslam düşmanı İngilizlerin bölgedeki eli oldular. İslam’a ve yönetimine ihanet etmekten sakınmadılar.

Yakın tarihe gelindiğinde uzun süre Suudi Arabistan’a nüfuz etmeye çalışan ABD, nihayet bazı prensler vasıtasıyla orada nüfuz etmeyi başarmış olsa da, Suudi ailesinin prensleri arasında İngiliz ve ABD nüfuzu son derece girift bir haldeydi. Dolayısıyla hangi tarafın adamı güçlü ise Suudi Arabistan yönetiminde gerçek söz sahibi o ülke olmaktadır. Ama ilerleyen zaman içerisinde İngiliz ajanı Kral Abdullah’ın 2015 yılında vefat etmesi ve Amerika’nın ajanları Selman ile oğlu Muhammed’in Suudi Arabistan’da yönetimi devralmasıyla Amerika, bölgedeki İngiliz nüfuzuna kesin ve ölümcül bir darbe daha indirmiştir. Böylece İngiltere’nin elinde yalnızca Körfez’deki küçük devletçikler ve Ürdün kalmıştır; ki bunların hepsi, küçük devletçiklerdir, Amerika’nın nüfuzuna karşı koyabilecek hatta onun bu nüfuzunda karışıklık çıkarabilecek hiçbir güç ve kudretleri yoktur! Dolayısıyla Amerika, bölgenin fiilî tek hâkim gücü hâline gelmiştir.

Bu tarihi süreçten sonra Suudi rejimi, Amerika’ya tam bağımlı bir hale gelmiştir. Bu bağımlılığın birçok kanıtı vardır; buna dair ilk kanıt, başta Yemen olmak üzere Amerika’nın tüm dış politikasında Amerika’ya hizmet eden Suud rejiminin İslam’a ve Müslümanlara yönelik ihanetini uzak yakın herkes için açığa çıkaran Gazze savaşı olmuştur. Zira bu rejim; ABD’nin emirlerine boyun eğmiş; Gazze halkını savunmamış, düşmanın onları acımasızca katletmesine, aç bırakmasına, evleri, okulları ve hastaneleri başlarına yıkmasına ve yerlerinden edilmesine seyirci kalmıştır. Tüm bu utancı yetmiyormuş gibi Suud rejiminin yöneticileri, Müslüman Suud halkı ayaklanır ve tahtları tehlikeye girer diye, Gazze savaşını durdurması için ABD’ye ve bölgedeki diğer ülkelere yalvarmıştır. Bunun üzerine Suud rejimi, 2025 yılında Trump’ın Gazze’de savaşı durdurma planını memnuniyetle karşıladığını ilan etmiştir; oysa bu plan, mücahit Müslümanların silahsızlandırılması, Gazze’de güvenlik kontrolünün Yahudilere bırakılması gibi Yahudi varlığının taleplerini içermekte, Yahudi varlığının suçlarını örtmekte ve bu suçların unutulmasına yol açmaktaydı. Yine Suud rejimi, 2025 yılının Mayıs ayında Trump’ın Riyad ziyareti sırasında ABD’ye desteğini ilan etmiş ve ona yüz milyarlarca Doları aşan mali destek sağlamıştır. 600 milyar Doları geçen bu destek, Amerikan ekonomisini ve Amerikan askeri projelerini, silah ve füze geliştirmeyi desteklemekte ve bunun bir kısmı da Yahudi varlığına, Gazze’de Müslümanları öldürmek için gönderilen silahların bedeli olarak gitmektedir. Suud rejiminin Amerika’ya olan bağımlılığın en son örneği ise; ABD’nin bölgedeki projelerine hizmet etmek, özellikle İran’ın bölgedeki ritmini ayarlamak veya onu dizginlemek, Trump’ın yaklaşan seçimlerdeki çıkmazı da dahil olmak üzere onu içinde bulunduğu çıkmazdan kurtarmak için Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan arasında yapılan Mekke ittifakı olmuştur.

Sonuç olarak tüm gerçeklerin ardından Prof. Dr. Faysal b. Abdurrahman Usra / Suudi Arabistan’ın Ankara Büyükelçiliği Kültür Ateşesi’nin Suudi Arabistan’ı sanki Allah’ın şeriatını tatbik eden bir devletmiş gibi sunması kesinlikle vehimlerden ibarettir. Daha da kötüsü tarihi geçmişi ihanet ve ajanlıkla dolu Suudi rejiminin, bayraklar, gösteriler ve askeri geçitlerle Milli Günü kutlaması, özel de Müslüman Suud halkını, genelde ise tüm Müslümanları aşağılamaktan başka bir şey değildir. Başta Suudi Arabistan’ın Ankara Büyükelçiliği Kültür Ateşesi olmak üzere Suudi rejiminin ihanetinin üstünü örtmek adına hakkı gizleyen tüm yazarlara Allahu Teala’nın şu kavlini hatırlatmak isteriz: إِنَّ الَّذِينَ يَكْتُمُونَ مَا أَنزَلْنَا مِنَ الْبَيِّنَاتِ وَالْهُدَى مِن بَعْدِ مَا بَيَّنَّاهُ لِلنَّاسِ فِي الْكِتَابِ أُولَئِكَ يَلعَنُهُمُ اللهُ وَيَلْعَنُهُمُ اللَّاعِنُونَ “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayet yolunu -kitapta onu insanlara apaçık göstermemizden sonra- gizleyenler yok mu, işte onlara hem Allah hem de bütün lanet ediciler lanet eder.” [Bakara 159]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

ABD, Ürdün'deki Askerî Varlığını Takviye Ediyor ve Irak'tan Çekileceğini Duyuruyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

ABD, Ürdün'deki Askerî Varlığını Takviye Ediyor ve Irak'tan Çekileceğini Duyuruyor

Haber:

Amerika Birleşik Devletleri, Irak’taki doğrudan askeri varlığının sayfasını kapattığını, güçlerinin bir bölümünü Ürdün’de yeniden konuşlandırdığını ve misyonlarını korumak ve gerektiğinde IŞİD’le mücadele etmek için sınırlı kapasiteyi muhafaza ettiğini duyurdu. Bu ise, Irak’ın güvenlik sahnesini yeniden düzenleme çabalarının ortasında gerçekleşti. (Arab 48, 30/9/2026).

Yorum:

Amerika zaman zaman Irak’tan askerlerini çektiğini duyuruyor, ancak bir süre sonra güçlerinin hâlâ Irak’ta olduğu ortaya çıkıyor; nitekim İran'a karşı yürüttüğü savaş sırasında Irak'ta "helikopter" tipi uçaklarla birçok saldırı düzenlemiştir; bu da Irak'ta hava üslerinin bulunduğuna işaret etmektedir. Irak'taki politikacılar, ABD'nin artık Irak'ı işgal etmediğiyle övünmekte ve ABD ise yeniden Irak'tan güçlerini çektiğini açıklamaktadır!

Irak hükümeti, Iraklı silahlı gruplara 30 Eylül'e, yani Amerika'nın Irak'taki güçlerini çektiğini ilan ettiği güne kadar bir süre tanımıştı ve gruplardan ve partilerden silahlarını teslim etmelerini ve silahlı kollarını feshetmelerini talep etmişti; bu da Amerika'nın İran'ın Irak'taki rolünü tasfiye etme ve orada kalan nüfuzunu ortadan kaldırma politikası çerçevesinde gerçekleşmiştir; bu eşzamanlılık şu hedefe işaret ediyor; sanki hükümet Iraklılara Amerika'nın artık Irak'ı işgal etmediğini ve silahlarınızı bırakmanız gerektiğini söylemek istiyor.

Ancak Amerika aynı zamanda, Erbil Havalimanı'ndan ekipman ve Patriot platformunu taşıdıktan sonra büyükelçiliğini koruma bahanesiyle Bağdat'taki güçlerini tuttuğunu açıklamıştır; yani Irak hükümetinin yıllardır yaptığı yalan açıklamalara rağmen Amerika'nın Irak'ı işgali hâlâ devam etmektedir.

Daha da kötüsü Amerika'nın açıkladığı şey, güçlerini Ürdün'e taşıması ve oradaki varlığını güçlendirmesidir; yani Amerika güçlerini bir İslam beldesinden başka bir İslam beldesine taşımakta, yani bölgedeki güçlerinin kalması ve onları geri çekmeme konusuna sıkı bir şekilde sarılmaktadır ki böylece istediği zaman ve herhangi bir bahaneyle onları Irak'a geri gönderebilsin; hatta bugün Ürdün'deki güçlerinin, Irak'ta terörle mücadele olarak adlandırdığı saldırıları gerçekleştirebileceğini ilan etmiştir.

Böylece Irak hükümeti, Iraklı grupların sarıldığı bir bahaneyi, yani Amerikan işgalinin varlığını ortadan kaldırmak yoluyla Amerika'nın grupların silahsızlandırılması ve İran'ın Irak'taki nüfuzunun çıkarılması yönündeki isteğini yerine getirmektedir; daha da kötüsü Ürdün rejimi, Amerika'nın Ürdün'ün imkânlarıyla oynamasına ve bunları kendi tasarrufu altına koymasına izin vermekten hiç çekinmiyor; Amerika da bazı güçlerini Florida'dan Teksas'a nakleder gibi Irak'tan Ürdün'e naklediyor; sonra da Ürdün rejimi egemenlikten bahsediyor!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Et-Temimi

Devamını oku...

Yahudi Liderler Gece Gündüz Mescid-i Aksa'ya Baskın Düzenliyorlar!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yahudi Liderler Gece Gündüz Mescid-i Aksa'ya Baskın Düzenliyorlar!

Haber:

26/09/2026 Cumartesi günü başlayan Yahudi Çardaklar Bayramı vesilesiyle işgal güçleri, Kudüs şehri ve Batı Şeria'da sıkı güvenlik önlemleri almıştır; zira yerleşimcilerin hareketlerini güvence altına almak amacıyla Eski Şehir çevresindeki yolları kapattılar ve çok sayıda yerleşimci sürüsü Mescid-i Aksa'nın mübarek avlularına baskın düzenleyerek burada dualar ve Talmudik ritüeller gerçekleştirdiler, dans ve şarkı halkaları oluşturdular; baskın düzenleyenlerin başında olan Savaş Bakanı Katz ve sözde Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir bulunuyordu; Ben-Gvir, mescidin avlularından şöyle diyerek bağırdı: “Bugün Mescid-i Aksa'da egemen olan biziz ve hapishanelerde de egemen olan biziz, Hamas mensuplarının hayatını cehenneme çevirdik.” İşgal makamları ayrıca El Halil kentindeki halkın İbrahimi Camii'nde ezan okumasını ve namaz kılmasını engelledi.

Yorum:

Yahudilerin Filistin halkına ve komşu Müslüman ülkelere karşı işledikleri suçlar, zorbalıkları ve zulümleri günden güne artmakta olup, onların azgınlıkları ve suçları, taşın ve ağacın dile gelip şöyle diyeceği gün gelene kadar durmayacaktır: Ey Müslüman, ey Allah’ın kulu, arkamda bir Yahudi var, gel onu öldür; işte o gün herkes onlardan uzaklaşacak ve hiçbir yardımcı ve destekçi bulamayacaklardır; o gün kesinlikle gelecektir; zira bu, hevâsından konuşmayan, aksine ancak vahiyle konuşan, sadıkul masduk Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in vaadidir.إِنَّ اللهَ بَالِغُ أَمْرِهِ قَدْ جَعَلَ اللهُ لِكُلِّ شَيْءٍ قَدْراً “Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” [Talak 3]

Ben Gvir, tüm küstahlığı ve kibriyle Mescid-i Aksa'nın avlularında durup şu sözleriyle bütün Müslümanlara meydan okumuştur: “Bugün Mescid-i Aksa'da egemen olan biziz.” Peki onun sözleri Kudüs Komitesi Başkanı Fas Kralı'na ulaştı mı acaba? Peki onun sözleri, Haşimi vesayetinin sahibi Ürdün Kralı'na ve 5/8/2026 tarihinde Temsilciler Meclisi'nde ayağa kalkıp yalan söyleyerek şöyle diyen: “Haşimi vesayeti olmasaydı İsrail Kudüs'teki kutsalların üzerinde tam egemenliğini dayatırdı” Dışişleri Bakanı Ayman Safadi'ye ulaştı mı acaba? Bakın işte Ben-Gvir, avurtlarını şişirerek Kudüs'te egemenliğin Yahudilere ait olduğunu söylüyor; peki Safadi ve Kralı bu açıklamalara bir yanıt verecek mi? Onlarca yıldır Müslümanların bağrına çöreklenen o Ruveybidalardan herhangi biri ona cevap verip şöyle demeye cesaret edebilir mi: Ey kâfir kadının oğlu, Mescid-i Aksa, Kudüs ve tüm Filistin sadece ama sadece Müslümanlarındır ve cevap, duyacakların değil, göreceklerin olacaktır?

Müslümanların başındaki yöneticilerin zayıflığı, boyun eğmeleri ve Müslümanların sessizliği, bu buluntu varlıkları azgınlıklarında ve Müslümanları küçümsemede ısrar etmeye teşvik etmektedir; ancak bu durum uzun sürmeyecek ey Ben-Gvir; zira ümmet uykusundan uyanacak, bu aşağılık yöneticileri darağacına asacak, Hilafetini kurup Halifesine biat edecek ve mübarek Filistin toprakları, özellikle de El-Aksa’yı kurtarmak için can atan orduları harekete geçecektir; işte o zaman zaman ey Ben-Gvir, egemenliğin kime ait olacağını anlayacaksın.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Ebu Hişam

Devamını oku...

BRICS: Amerikan Sistemine Bir Alternatif mi Yoksa Yeni Bir Kutuplaşma mı?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

BRICS: Amerikan Sistemine Bir Alternatif mi Yoksa Yeni Bir Kutuplaşma mı?

Uzun yıllar boyunca şekillenen uluslararası düzene isabet eden bu çatlak artık kimse için bir sır değildir. Geçmişte dünya ülkeleri, görünüşte “dayanışma ve birlik” için ABD’nin “terörizm” yani İslam adı altında uydurduğu hayali bir dış düşmana karşı savaşıyordu. Bugün ise bu maske düştü ve bu ülkeler arasındaki çatışmalar ve husumetler artık hiç kimseye gizli değildir. Alemlerin Rabbi şöyle buyurmuştur: تَحْسَبُهُمْ جَمِيعاً وَقُلُوبُهُمْ شَتَّى ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَوْمٌ لَّا يَعْقِلُونَ “Sen onları derli toplu sanırsın, halbuki kalpleri darmadağınıktır. Böyledir, çünkü onlar aklını kullanmayan bir topluluktur.” [Haşr 14]

18. BRICS Zirvesi, 12-13 Eylül 2026 tarihlerinde Hindistan’ın Yeni Delhi kentinde düzenlendi. Bir kişi bunların arkasında, Amerika'nın öncülük ettiği dünya düzenini ve onun siyasi ve ekonomik kurallarını yeniden gözden geçirme çabasının olduğunu açıkça görebilir. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından şekillenen uluslararası düzende Amerika, ekonomik, mali, teknolojik ve askeri alanlarda muazzam bir üstünlük elde etmiş; bu ise Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından nüfuzunun daha da artmasıyla teyit edilmiştir. Doların uluslararası finans dünyasındaki hegemonyası, Batılı finans kurumları, yaptırımlar, ticaret mekanizmaları, siyasi ittifaklar ve askeri kapasiteler; evet tüm bunlar, ABD’nin uluslararası politikanın temel kurallarını dikte etmesine imkan sağlamıştır. BRICS, bu hegemonyaya karşı şiddetli bir reddetmenin ve ona bir alternatif bulma arzusunun bir ifadesi olarak ortaya çıkmıştır.

Ulusal para birimleriyle yapılan ödemelerin genişletilmesine, Dolara olan bağımlılığın azaltılmasına, alternatif finansal mekanizmaların geliştirilmesine, Yeni Kalkınma Bankası aracılığıyla finansmanın sağlanmasına, uluslararası kurumların reforme edilmesine ve dünyada çok kutupluluğun pekiştirilmesine çağrıda bulunan altı girişimin hepsi, tek bir soru etrafında kesişmektedir: Dünya düzeninin kurallarını kim belirliyor? O halde mesele sadece ticaret ya da para değildir; aksine dünyadaki siyasi ve ekonomik hegemonyanın dizginlerini kimin elinde tutacağına dair bir çatışmadır.

Ancak burada dakik ve önemli bir farkın idrakinde olmak gerekir; sadece Amerika’nın üstünlüğüne karşı çıkmak, BRICS grubunu adil bir alternatif sistem haline getirmez; zira bu grup, Amerikan modeline alternatif olan İslami bir siyasi ve ekonomik sistem sunmamakta, aksine ulus devlet, ulusal çıkarlar ve mevcut uluslararası ekonomik ilişkiler çerçevesinde hareket etmektedir. Bu nedenle çok kutuplu dünya ile bağımsız dünya mefhumlarının arasını karıştırmamalıyız; zira Washington’un nüfuzunun azalması ve buna karşılık Pekin, Moskova ya da diğer güç merkezlerinin nüfuzunun büyümesi, otomatik olarak halkların özgürlüğü veya kurtuluşları anlamına gelmez. Bir kefili bırakıp başka bir kefile dayanmak bağımsızlık değil, bir bağımlılık merkezinden diğerine geçmektir.

Görünen o ki bugün BRICS, ABD liderliğindeki düzene alternatif ve ciddi bir güç merkezi oluşturmak için büyük çaba sarf etmektedir. Ancak bu ülkelerin hepsinin, mevcut kapitalist ekonomik sisteme göre siyaset yürütmeye mahkûm olduğunu unutmamalıyız. Sonra bunlardan hangisi yönetimi üstlenirse üstlensin, halkları kapitalizmin zulmünden ve yıkıcı etkilerinden kurtaramayacaktır! İnsanlık kapitalizmin zulmünden bıkmış olup, artık dünya düzeninde bir değişim olmasının zamanı gelmiştir. Bu değişim, yaşamın her alanındaki mevcut sistemlerden tamamen farklı bir sistemi ve insanın sorunlarını doğru ve kapsamlı bir şekilde tedavi eden bir sistemi gerektirmektedir; zira dünya son yüzyıllarda sahtelik, iftira ve zulmün içinde boğulmaktadır. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَوۡلَا دَفۡعُ ٱللَّهِ ٱلنَّاسَ بَعۡضَهُم بِبَعۡضٖ لَّفَسَدَتِ ٱلۡأَرۡضُ وَلَٰكِنَّ ٱللَّهَ ذُو فَضۡلٍ عَلَى ٱلۡعَٰلَمِينَ “Eğer Allah'ın insanlardan bir kısmını diğerleriyle savması olmasaydı elbette yeryüzü altüst olurdu. Lâkin Allah bütün insanlığa karşı lütuf ve kerem sahibidir.” [Bakara 251]

Binaenaleyh insanlığın, üzerinde var olan zulüm ve yozlaşmanın devam ettiği bir güç merkezini başka biriyle değiştirmeye ihtiyacı yoktur; aksine hayatın tüm işlerinde adaleti tesis eden ve aşağıdaki temellere dayanan yeni bir sisteme ihtiyacı vardır:

● Birincisi: Hayata bakış açısının temeli olan akide meselesini çözmek; bugün olduğu gibi dinin hayattan ayrılması akidesine dayandırılmamalı; aksine insan, hayat ve kainatın yaratıcısı âlemlerin Rabbi Allah’ın varlığına olan imana dayandırılmalıdır.

● İkincisi: Sistem, kanunları çıkarırken insanın hevasını temel almamalı; aksine tüm varlığın yaratıcısı ve insanlığın hayatını düzenleyen Allah’ın hükümlerini temel almalıdır. İşte o zaman devletin kanunlarına dayalı olarak sunulan çözümler, insanın aklını ikna eder ve kalbini mutmain kılar.

● Üçüncüsü: Toplumsal sistem, bugün olduğu gibi aileyi parçalamak ve “bireysel özgürlük” adı verilen ölümcül fikri yaymak için çalışmamalı, aksine insanın hayatını huzurla dolduran ve ruhsal ve duygusal istikrarını güvence altına alan çözümler sunmalıdır.

● Dördüncüsü: İslam esasına göre uygulanan ekonomik sistem, insanı sırf günlük geçimini sağlamak için sabahtan akşama kadar çalışıp didinmeye zorlamaz; aksine devletin, insanın temel ihtiyaçlarını güvence altına alan bir sistem belirler ve ekonomiyi altın ve gümüş sistemine bağlayarak bunun güzel bir şekilde uygulanmasını denetler. Bu sistemde, petrol, doğalgaz ve altın gibi kamu malı olan doğal kaynaklar, tebaa arasında İslam’ın hükümlerine göre adil bir şekilde dağıtılmaktadır. Böylece devlet, toplumun ekonomik istikrarını güvence altına alacak ve onu kapitalizmin enflasyon belasından tamamen kurtaracaktır.

● Beşincisi: Dış politika, halkları ve ülkeleri işgal etme hırsları üzerine değil, aksine onları zulümden kurtarmak, insanları kulların köleliğinden kulların Rabbine ibadet etmeye kavuşturmak, bunun için uygun koşulları sağlamak ve İslam risaletini dünyanın doğusuna ve batısına tebliğ etmek üzerine inşa edilmelidir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER