Salı, 05 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Amerika'dan, Pakistan'ın Gerçek Bağımsızlığının Yokluğuna Dair Acı Bir Hatırlatma

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Amerika'dan, Pakistan'ın Gerçek Bağımsızlığının Yokluğuna Dair Acı Bir Hatırlatma

Haber:

“Amerika Birleşik Devletleri adına, Pakistan halkının Bağımsızlık Günü'nü en içten dileklerimle kutluyorum. Bölgesel arabuluculuk, kritik mineraller, enerji, terörle mücadele, kültürel miras, ticaret ve yatırım alanlarındaki iş birliğimiz sayesinde imkanları ilerlemeye dönüştürüyoruz...”

Basın Açıklaması: Pakistan Bağımsızlık Günü

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio

13 Ağustos 2026

Yorum:

ABD Dışişleri Bakanı’nın Pakistan halkını bağımsızlıkları nedeniyle tebrik etmesi, Pakistanlı Müslümanların yaralarına tuz basmak gibidir. Sömürgeci Amerika, imkanların kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde ilerlemeye dönüştürülmesine özen göstermektedir.

Bölgesel arabuluculuktaki iş birliğine gelince; Amerikan siyasi sömürgeciliği, Pakistan'ın İslam beldelerindeki konumunu, İran'ı kendisinden bağımsız olmaktan mahrum bırakmayı ve bölgesel ittifaklar ağı aracılığıyla Müslüman orduların gücünü kullanarak Yahudi varlığının güvenliğini sağlamayı hedefleyen ABD planı kapsamında bir kazanca dönüştürmektedir.

Kritik mineraller ve enerjiye gelince; Amerikan ekonomik sömürgeciliği, Pakistan'daki muazzam yakıt ve mineral kaynaklarını, İslam ülkelerinin kaynakları üzerinde Amerikan şirketlerinin hakimiyet kurması adına birer kazanca dönüştürmektedir; bunlara yarı iletkenler, bilgisayar çipleri ve yapay zeka için elzem olan nadir toprak elementleri de dahildir.

"Terörle mücadele" konusuna gelince, ABD’nin askeri sömürgeciliği, Müslümanlar arasındaki çatışmalarda Pakistan Silahlı Kuvvetleri’nin gücünün tükenmesini ve işgale direnen her Müslümanın silahsızlandırılmasını garanti ederken, orduların, naslarda terörist olarak nitelendirilen devletlerden – Yahudi varlığı, Hindu devleti ve ABD gibi – Allah Subhanehu ve Teala'nın düşmanlarıyla savaşmasını engelliyor.

Kültürel mirasa gelince; Amerikan kültürel sömürgeciliği, Müslümanların dine dayalı kimlikleriyle olan bağlarını koparmakta ve bunu toprağa ve ırka dayalı bir kimliğe dönüştürmektedir.

Ticaret ve yatırıma gelince; Amerikan ekonomik sömürgeciliği, Pakistan ekonomisini sınır ötesi bir ekonomiye dönüştürerek ABD'nin Pakistan'daki ucuz ham maddelerden ve düşük değerli mallardan faydalanmasını, kendi yüksek değerli ürünlerini ise geniş Pakistan pazarında satmasını sağlamaktadır.

Ey Pakistan Müslümanları: Pakistan’da Amerikan sömürgeciliği devam ettiği sürece, gerçek potansiyelimizden mahrum kalmaya devam edeceğiz; zira bu sömürgecilik, ister sivil ister askeri egemenlik altında olsun, bize sürekli zarar vermeye devam edecektir. Bu yüzden askeri hegemonyaya karşılık sivil hegemonya hakkındaki kısır tartışmalardan çıkmamız ve fikri ve siyasi çabalarımızı tamamen Allah Subhanehu ve Teala'nın şeriatının egemenliğine adamamız gerekir.

İslam ülkelerini tek ve güçlü bir devlet altında birleştirerek Amerikan sömürgeciliğini ortadan kaldırabilecek olan sadece Allahu Teala'nın şeriatıdır; zira bu devlet, nehirden denize Filistin de dahil olmak üzere Müslümanların ülkelerini kurtarmak için ordularını seferber edecektir.

Allah'ın şeriatı; yakıt ve enerjiyi özel şirketlere değil, faydası ve geliri tüm Müslümanlara ait olan kamu mülkiyetine dönüştürerek yakıt ve enerji alanındaki ekonomik sömürgeciliğe son verecektir.

Allah’ın şeriatı; Müslüman ordularını tek bir cihad emiri altında birleştirip, Allah’ın dini, diğer tüm hayat sistemlerine üstün gelinceye kadar işgal edilmiş toprakları özgürleştirmek ve daru'l İslam'ı genişletmek amacıyla cihad için seferber ederek askeri sömürgeciliğe son verecektir.

Allah’ın şeriatı, kimliği ve eğitimi, Kur’an-ı Kerim’in diliyle, tefsirlerle, Peygamberimizin sünnetine dair açıklamalarla ve insanlığın tüm sorunlarına çözümler sunan kapsamlı şerî fıkıhla birleştirerek kültürel sömürüye sona verecektir.

Allah'ın şeriatı; ithal ürünlerin yerini alacak bir makine sanayii kurmak, yerel sanayi devrimini tetiklemek ve sömürgeci şirketlerin hegemonyası ile onun sömürüsünden yorgun düşmüş dünyaya gelişmiş ürünler ihraç edilmesini sağlamak yoluyla hammadde ve pazarlarla bağlantılı olan ekonomik sömürgeciliği sona verecektir.

Ey Pakistan Müslümanları: Seksen yıl boyunca Batılı sömürgeciler tarafından Pakistan’ın yıkımına neden olan birbiriyle rekabet halindeki siyasi ve askeri gruplardan yüzümüzü başka yöne çevirmeliyiz. Dahası Allah Subhanehu ve Teala'nın şeriatına yönelmemiz, onu öğrenmemiz, tebliğ etmemiz ve hükümlerini uygulamaya çalışmamız gerekir; zira sömürgecilikten kurtulmanın tek yolu budur.

Hizb-ut Tahrir'den başka kim bizi kurtuluşa yönlendirebilir ki?! Zira Hizb-ut Tahrir, Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Nebeviden deliller ile Ebû Ubeyd, İbn Kudâme ve Ebû Yûsuf el-Hanefî (Allah hepsine rahmet etsin) gibi önceki dönem âlimlerin referanslarını içeren bir anayasa taslağı ve açıklayıcı kitaplar da dâhil olmak üzere, Hilafet için kapsamlı bir vizyon hazırlamıştır. Ayrıca Allah Subhanehu ve Teala’dan başka kimseden korkmadan ve bıkıp usanmadan İslam temeli üzerine iyiliği emredip kötülükten nehyeden, şer'i siyasi çalışmayı yürütmeye muktedir çok sayıda erkek ve kadını da yetiştirip hazırlamıştır.

Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” [Al-i İmran 104]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Bağdat ile Riyad İttifakı Arasında; Biri İngiliz, Diğeri İse Amerikalı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Bağdat ile Riyad İttifakı Arasında;

Biri İngiliz, Diğeri İse Amerikalı

 

Haber:

Sana'da günlük olarak yayınlanan es-Sevra gazetesi, 13 Ağustos Perşembe günü kırmızı harflerle şu başlık altında bir haber yayınladı: “Riyad-Ankara-İslamabad İttifakı, 1955 Bağdat İttifakı'nın bir kopyasıdır.” Haberde şöyle geçti: “İsimlerdeki küçük bir değişiklikle durum, 1955 Bağdat Paktı ile 2026 Suudi Arabistan İttifakı arasındaki hedeflerin neredeyse birebir aynı (özdeş) olmasını sağlamaktadır; her iki sahnede de ABD'nin varlığı, bunu dün Bağdat Paktı'nın, bugün ise Mekke İttifakı'nın doğduğu Amerikan kampının dışına çıkarmamaktadır.” Gazete şunu da ekledi: “Amerika, müttefiklerini, kendisi güçlerini geri çekerken ya da işgal altındaki Filistin’de sınırlı kalırken, daha sonra kendilerini savunabilmelerini sağlayacak bir çerçeve altında bir araya getirmek istemektedir.”

Yorum:

Dün ile bugün ne kadar da birbirine benziyor! Zira İngiltere, Abdunnasır’ın Kahire’deki iktidar koltuğuna oturmasından yalnızca bir yıl sonra, Birinci Dünya Savaşı sırasında Arabistanlı Lawrence’ın emri altında çalışmış bir subay olan Irak Başbakanı Nuri es-Said’i, Beyrut’taki Suriye Protestan Koleji’nden (Amerikan Üniversitesi) Konstantin Züreyk ve Philip Hitti’nin dilinden çıkan Arapçılık bayrağına karşı Müslüman ülkelerdeki İngiliz ajanlarını toplamak üzere hareke geçirmişti. Bugün ise, Orta Doğu bölgesinde tutunmak ve Körfez ile Ürdün’de geriye kalan İngilizlerin adamlarını tasfiye etmek için Amerikan adamlarını bir araya getirmek amacıyla Riyad-Ankara-İslamabad İttifakı kurulmuştur.

İki ittifak arasındaki fark son derece büyüktür; onları birleştiren tek şey, üzerinde oynadıkları “Müslüman ülkeler” adlı satranç tahtası ve bu tahtadaki “bu ülkelerdeki yönetim sistemleri” adlı taşları kullanmalarıdır. Nitekim dün üstünlük, sarsılan nüfuzunu korumaya çalışan ve ABD’yi gözlemci üyelik haricinde Bağdat Paktı’nın dışında tutan Londra’nın, ülkenin dört bir yanına yayılmış adamlarının elindeydi. Bugün ise üstünlük, kendi adamlarını İngiltere’nin adamlarıyla değiştiren ve onlardan kendisine direnenlerin peşini bırakmayan Washington’dadır. Bu yüzden ittifak üstüne ittifak kurmakta, sömürgeci planlarının kötülüklerini gizleyip mutluluk gösterisi yapmakta, ateşin kelebeklerini kendisine çekerek onların kendi içine düşmelerini sağlamaktadır.

Ey Husiler: 2015 yılında sizi ortadan kaldırmak için değil, sahte bir şekilde ilan edildiği gibi sizleri korumak amacıyla yapılan Arap İttifakı gibi ABD ittifaklarının bir ürünü olan Riyad-Ankara-İslamabad ittifakının sizinle savaşmaya değil, size destek olmaya geldiğinden dolayı mutlu olmalısınız. Riyad-Tahran ilişkileri Selman ve oğlunun yönetiminin gölgesinde en iyi durumundadır; aynı şekilde Riyad ile Sana arasındaki ilişkiler de en iyi durumdadır ve önümüzdeki yılların ortaya çıkaracağı şey de işte budur.

Müslümanlar -önce sömürgeci İngilizlerin, ardından ise Amerikalıların paylaştıkları- bu hâlde kaldıkları sürece bitmek bilmeyen sürekli bir çatışma içinde olmaya devam edeceklerdir. Bu durumu Müslümanların üzerinden kaldıracak olan tek şey ise Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilâfet Devleti olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Şefik Hamis – Yemen

Devamını oku...

Haberlere Bakış

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış

16/08/2026

* Kazakistan, Dışişleri Bakanı Ermek Köşerbayev ile ABD Güney ve Orta Asya İşleri Yardımcısı Paul Kapur arasında ikili iş birliğinin genişletilmesini görüşmek üzere 12 Ağustos'ta yapılacak bir görüşmenin ardından Cumhurbaşkanı Kasım-Cömert Tokayev'in Aralık ayında ABD'de düzenlenecek G20 Liderler Zirvesi'ne katılacağı doğrulandı. İki yetkili, zirve hazırlıklarını görüştü. Kazakistan ile ABD arasındaki genişletilmiş stratejik ortaklığın güçlendirilmesi için daha geniş olasılıkları gözden geçirirken, gündemi üzerinde koordinasyon sağlamaya hazır olduklarını belirttiler.

Köşerbayev, Kapur'a Kazakistan'ın devam eden siyasi ve sosyoekonomik reformları hakkında bilgi verdi ve ülkeyi yeni bir kalkınma aşamasına girmiş olarak tanımladı. 23 Ağustos Kurultay seçimlerinin ülkenin yeni anayasal modelinin uygulanmasında önemli bir dönüm noktası olacağını söyledi.

Kapur da, enerji, kritik mineraller, ileri teknolojiler, dijitalleşme, ulaşım ve yatırım alanlarında pratik iş birliğini genişletme konusundaki ilgisini yeniden teyit etti. (astanatimes.com, 13/08/2026).

G20; ABD başta olmak üzere kapitalist sömürgeci ülkelerin küresel çıkarlarının sekteye uğramaması ve devletlerarası kurum ve kuruluşlar vesilesiyle bu çıkarların tahkim edilmesi için oluşturulmuş bir topluluktur. Dolayısıyla G-20, resmi hiçbir yaptırım gücü olmayan, Kapitalizmin yükünü hafifletmesi için oluşturulmuş bir platformdur. G-20 toplantılarında küresel ekonomi konuşulur, ancak Washington uzlaşısının dışına çıkılmasına asla müsaade edilmez. Yani mali yapılar ve para politikaları Washington Uzlaşısı çerçevesinde, onların çıkarları doğrultusunda belirlenir.

Kazakistan’a gelince; Kazakistan, mineraller ve doğal kaynaklar açısından Orta Asya'nın en zengin ülkelerinden biri olup sahip olduğu muazzam rezervler onu, dünyanın en önemli enerji ve mineral üreticilerinden biri haline getirmiştir. Kazakistan, yüzölçümü bakımından en büyük ülke olup, en büyük petrol ve uranyum rezervlerine sahiptir ve Çin'den Avrupa'ya giden ulaşım yollarının %70'i onun üzerinden geçmektedir.

Kazakistan: Rusya ile en uzun sınırı (7.500 km) olan bir ülke olup tarihsel olarak güçlü Rus nüfuzu altındadır ve iç güvenliği Rus güçleri tarafından desteklenmektedir. Ayrıca Çin’in, bugün hala Orta Asya ülkelerine ana borç veren konumunda olduğu da bilinmektedir. Örneğin Kazakistan’ın Çin’e olan genel borcu, toplam ulusal borcun %8’i olan 12 milyar dolardan fazladır.

Tüm bu nedenlerden dolayı Amerika Birleşik Devletleri, 2001 yılından sonra “terörle mücadele” bayrağı altında Orta Asya'ya güçlü bir şekilde girdi, ancak onun gerçek varlığı jeopolitik niteliğe sahip olup bu nitelik, Rusya'nın nüfuzunu yeniden elde etmesini engellemeyi ve Çin'in doğuya ve batıya doğru genişlemesini frenlemeyi temsil etmektedir. Dolayısıyla Amerika'nın nüfuzu Rusya ve Çin nüfuzundan daha zayıf olmasına rağmen ancak dengeleyici bir rol oynamakta ve bölgede tek bir egemen gücün oluşmasını engellemeye çalışmaktadır. Bunu ise Amerika şu araçları yoluyla gerçekleştirmeye çalışmaktadır

- Sınırlı güvenlik anlaşmaları.

- Siyasi ve medya desteği.

- Küçük ölçekli ekonomik girişimler.

- C5+1 platformu aracılığıyla diplomatik baskı.

Kısaca Amerika, bölgeden Rus nüfuzunu uzaklaştırmanın yanı sıra Çin’in sürekli artan ekonomik büyümesini de engellemeye çalışmaktadır. Bu bağlamda Amerika, 5 Ocak 2022’de patlak veren protestolar sırasında, protestoları istismar edip adamlarını içeriye sokmak, sonra da içeriden ve dışarıdan baskı yapmak için protestoları kullanarak Kazakistan’daki etkisini genişletme girişimlerinde bulunmuş olsa da istediğini elde edememiştir. Nitekim Amerika, Rusya’nın şu anki Ukrayna çıkmazından faydalanarak Kazakistan’ı, G20 gibi sadece kendi sömürgeci çıkarlarına hizmet eden örgüt aracılığıyla Kazakistan’daki nüfuzunu genişletmenin, daha doğrusu Kazakistan’daki zenginlikleri yağmalamanın yolları aramaktadır. ABD Güney ve Orta Asya İşleri Yardımcısı Paul Kapur’un enerji, kritik mineraller, ileri teknolojiler, dijitalleşme, ulaşım ve yatırım alanlarında pratik iş birliğini genişletme konusundaki ilgisini ifade etmesi, bunu net bir şekilde ortaya koymaktadır.Ayrıca Cumhurbaşkanı Kasım-Cömert Tokayev'in Aralık ayında ABD'de düzenlenecek G20 Liderler Zirvesi'ne katılacak olması da Amerika’nın bu planının uzantısı niteliğindedir.

Ülke halkından olan ajanların, koltuk kavgasıyla ve en yüksek mevkilere gelmekle ilgilendikleri bir dönemde düşmanların, Kazakistan gibi bir İslam beldesi için boğuşması, zenginliğini yağmalaması, konumunu ve yeteneklerini çıkarları için istismar etmesi gerçekten üzücüdür. Bu yüzden ülkeyi ve halkı kurtarmak için Nübüvvet Minhacı üzere Hilafetin kurulması çalışmasının ne kadar gerekli olduğu bir kez daha açığa çıkmaktadır.

 

* Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkanı Sıla Usar İncirli , 1974 yılında Muratağa-Sandallar ve Atlılar ile Taşkent, Terazi ve Tatlısu köylerinde katledilen Kıbrıslı Türkleri anma törenlerine katıldı. İncirli, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Kıbrıs Türk toplumunun geçmişte büyük acılar yaşadığını belirterek, benzer acıların hiçbir neslin yeniden yaşamasını istemediklerini ifade etti. Usar İncirli'nin konuyla ilgili yaptığı paylaşımın tamamı şu şekilde: “Bu topraklar bir daha hiçbir neslin yaşamasını istemediğimiz çok büyük acılar gördü. Dün, 14 Ağustos 1974’te Muratağa-Sandallar ve Atlılar köylerinde katledilen 126 insanımızı anmak ve 52 yıldır bu ağır acıyı yüreklerinde taşıyan ailelerin yanında olmak için düzenlenen törenlere katıldık. Bebekler, çocuklar, kadınlar ve yaşlılar… 126 Kıbrıslı Türk katledildi. Aralarında henüz 16 günlük bir bebek de vardı. Bugün ise, 15 Ağustos 1974’te Taşkent, Terazi ve Tatlısu köylerinden esir alınarak topluca katledilen 84 Kıbrıslı Türk şehidimizi anmak üzere düzenlenen törene katıldık. Yaşananları unutmadık, unutmayacağız…” (www.kibrispostasi.com, 16/08/2026).

İngiltere, Müslümanların Avrupa’da İslam’ı yayma görevlerini yerine getirmelerini engellemek amacıyla Osmanlı Hilafet Devleti'nin yıkılmasının ardından adayı işgal etmiş ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yükselişe geçen Amerika ise, bağımsızlık ve halkların özgürlüğü sloganı altında eski Avrupa sömürgeciliğini tasfiye ederek onun yerini almıştır; nitekim Amerika, Mısır, Şam beldesi ve Irak’tan sömürgeci İngilizleri çıkarmış ve kendi fikirlerini ve duygularını taşıyan ajanlarını iktidara getirmek ya da Birleşmiş Milletler gibi araçları yoluyla onun yerini kendisi almıştır. İşte bu minvalde Amerika, aracı Birleşmiş Milletler yoluyla Kıbrıs Adası’nda İngiltere’nin geri kalan nüfuzunu ortadan kaldırmak istemektedir.

Nitekim Brexit sonrasında zayıflığı iyice belirginleşen İngiltere’ye karşı ABD’nin bakışı değişmiştir. ABD’nin, 2020’de Avrupa Birliği’nden ayrılırken İngiltere’ye verdiği ancak gerçekleşmeyen büyük bir ticaret anlaşması bir yana, Trump yönetimi İngiltere’ye hâlâ İngiliz fabrikalarının kapanmasındaki etkileri görülen gümrük vergileri uygulamaktadır. Dolayısıyla yeni Amerikan vizyonu, İngiltere’nin eski nüfuzuna varis olmayı ve başta Kıbrıs olmak üzere onun elindeki araçlarını kullanmayı gerektirmektedir. Bu bağlamda muhafazakâr eğilimli ve Trump grubunu destekleyen The National Interest dergisinde 8 Kasım 2024 tarihinde yayımlanan bir makalede, ABD sağının önde gelen isimlerinden Michael Rubin, Amerika’nın İngiltere’yi Kıbrıs’tan uzaklaştırması ve adanın %3’ünü teşkil eden Akrotiri ve Dikelya askeri üslerini devralması çağrısında bulunmuştur!

Yukarıda görülüğü üzere Kıbrıs adasındaki çatışma iki sömürgeci kafir güç arasında cereyan ederken, Kıbrıs Müslüman Türk toplumunun başındaki yöneticilerin sanki bir zafer kazanmış gibi anma törenleri yapmaları ne kadar üzücü. Bu da gösteriyor ki Amerika da dahil olmak üzere sömürgeci kafirlerin hizmetkarlığını yapan Ruveybida yöneticilerde hiçbir hayır yoktur. Bu yüzden Kuzey Kıbrıs ve diğer Müslüman ülkelerin ordularının vacibi; başımızdaki ajan yöneticileri devirip başta Kıbrıs’ı aslı olan Türkiye’ye ilhak ederek diğer işgal altındaki İslam beldelerini özgürleştirmek ve oralardaki mazlum Müslümanları kurtarmaktır. Böylece onlar, dünyanın izzetine ve ahirette de büyük bir kurtuluşa nail olacaklardır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Eğer Lübnan Da Ortak Savunma Anlaşması’na Katılmayı Talep Ederse Ne Olur?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Eğer Lübnan Da Ortak Savunma Anlaşması’na Katılmayı Talep Ederse Ne Olur?

Haber:

Yahudi varlığının ordusu her gün, Lübnan’ın güneyindeki Cebel Amel’de çok sayıda ev ve konut komplekslerinin bulunduğu yerlerde öldürme, bombalama, yıkma ve havaya uçurma eylemleri gerçekleştirdiği halde Lübnan’ın yöneticileri hiçbir tepki göstermezken, Lübnan’daki partiler ise en azından bunu engellemek için pratik fikirler önermeye çalışıyorlar. Acaba varlığı caydıracak siyasi eylemlerde bulunmak mümkün müdür?!

Yorum:

Siyaset, öncelikle işlerin gözetilmesidir; bazılarının da dediği gibi siyaset, imkân dahilinde olan bir sanattır. Ayrıca siyaset; ortaya çıkan sorunlara veya ülkeyi ve halkı etkileyen herhangi bir hususa yönelik mümkün olan çözümlerin aranmasıdır.

Peki Lübnan’da bizler, bu siyaset tanımlarının neresindeyiz, dahası yöneticilerimiz bu tanımların neresindeler? Peki neden onları, Amerika’ya, dolayısıyla da cinayetler ve katliamlar yoluyla İslam ümmetinin evlatlarını korkutmaya çalışan ve bazılarını da, kendisinin tasavvur ettiklerinden daha güçlü olduğuna, hiçbir devletin ya da grubun kendisine karşı duramayacağına ya da onu ortadan kaldıramayacağına inandırmaya çalışan mutant varlığa boyun eğmiş olarak görüyoruz? Tabii bu, halkları yanıltarak onların varlığa teslim olmalarını, beyaz bayrağı çekmelerini ve Filistin’in yanı sıra Suriye ve Lübnan’ın çok daha büyük kısımlarını, onun vahşetine karşı bir teselli ödülü olarak kabul etmelerini sağlamaya çalıştıkları şeydir; buna ise özellikle Lübnan yöneticileri ve onlarla birlikte mübarek Filistin’in komşu bölgesindeki yöneticiler de katkıda bulunmaktadırlar; böylece sıradan insanları, güçlü düşmana teslim olmaktan başka bir alternatif olmadığına inandırmaya çalışmaktadırlar.

Tabii bu, Lübnan ve tüm bölgedeki insanlara umutsuzluk, boyun eğme, teslimiyet ve yenilgi ruhunu aşılamak amacıyla söylenmiş kasıtlı sözlerdir.

Ancak ümmet, birçok gerçeğin farkına varmaya başlamıştır ki bunlardan ilki şudur: Ümmet, bir ümmet olarak Yahudi varlığıyla gerçek anlamda bir savaşa girmemiştir. Yöneticiler ise gerçek savaşın önündeki bir engel ve onu engelleyenlerdir. Zira Lübnan da dahil olmak üzere ülkemizde emirleri veren ve işleri yöneten, varlığı pekiştirmek ve korumakla ilgilenen, bunu her fırsatta açıklayan ve bunu savaşta ve tüm siyasi eylemlerde uygulayan Amerikalılardır.

Bizler yöneticilere güvenmiyoruz; çünkü onlar kendilerini ifşa ettiler ve utanç verici eylemleriyle bütün dünyanın ve ümmetin önünde çırılçıplak kaldılar. Ancak bizler, Amerikan bayrağı altında hiçbir ittifaka katılmayı talep etmeyecek olan ama kendi evlatlarının içinden, siyaseti tebaanın işlerini gözetmek olarak anlayıp bu şekilde davranan muhlis ve bilinçli olanlarla tüm ciddiyet, gayret ve azimle çalışmaya özen gösterecek olan İslam ümmetimize güveniyoruz; nitekim üçlü ittifaka katılmaya yönelik herhangi geçici bir çözüm, düşmanı suçlarından ve vahşetinden caydıracaksa kabul edilebilir ama köklü çözüm temel olup kurtuluş bundadır ve bu kaçınılmazdır; o halde çalışanlar bunun için çalışsınlar.

Ümmet, ümmetin başını dik tutacak ve onun ihtişamını geri kazandıracak gerçek politikacıları beklemektedir; işte o zaman sadece gasıp düşmanın şerrinden ve suçundan kurtulmakla kalmayacağız; aksine çözüm, İslam beldelerimizi, hatta tüm dünyayı ona karşı rahatlatmak için gasıp düşmanı nihai ve tam olarak ortadan kaldırmakla mümkün olacaktır; nitekim ümmet, her zaman kanıtladığı gibi fedakârlıkta bulunmaya tamamen hazırdır, ancak ümmetin ihtiyacı olan ve beklediği liderlik, gecikmeden kolları sıvayıp ilerlemesi gereken liderliktir; bu konuda Allah’a güveniyoruz ve başarı da inşallah O'na aittir.

إِنْ تَنْصُرُوا اللهَ يَنْصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ

Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed Cabir - Lübnan

Devamını oku...

Suud Hanedanı Yöneticilerinin Liderliğinde Deniz Savunma İttifakının Oluşturulmasının Arkasında Ne Var?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Suud Hanedanı Yöneticilerinin Liderliğinde Deniz Savunma İttifakının Oluşturulmasının Arkasında Ne Var?

Haber:

Suudi Arabistan, 13/08/2026 Perşembe günü çok uluslu deniz savunma ittifakının resmi olarak faaliyete geçtiğini duyurdu. Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı, çok uluslu deniz savunma ittifakının üçüncü planlama toplantısının 39 ülkeden temsilcilerin katılımıyla Cidde şehrindeki Batı Filosu Komutanlığı karargâhında gerçekleştirildiğini bildirdi. (El Cezire ve Ajanslar, 14/08/2026)

Yorum:

Müslüman ülkelerin tanıklık ettiği siyasi olay ve eylemlerin, dünyanın herhangi bir yerinde bir başka örneği yoktur; zira günün geçen her bir saatinde, görünüşte ardı arkası kesilmeyen siyasi eylemleri izliyoruz ve uluslararası alanda, başta Amerika olmak üzere etkin olan devletlerin mutfaklarında bu bölgeye yönelik planların çizildiğini idrak ediyoruz; işte bu yüzden konumu, servetleri ve her şeyden önce evlatlarının benimsediği akide sebebiyle Müslüman ülkelerin dünya için taşıdığı önemi anlıyoruz.

Suud hanedanı yöneticilerinin liderlik ettiği bu ittifak, efendileri Amerika’nın kendilerine verdiği bir dizi eylemlerden ibarettir. Çünkü bundan fayda sağlayacak olan Amerika'dır; zira finansal maliyetler bizim ülkelerimiz tarafından ödenecek, dökülen kan bizim kanımız olacak, Batı'ya yok pahasına gidecek servetler bizim servetimiz olacaktır; sonra da bu servetler Batı'nın fabrikaları çalışsın, çalışanlarının maaşları ödensin diye bize fahiş fiyatlarla satılmak üzere geri dönecek ve aradaki farkı yine biz ödeyeceğiz; bizler ise hizmetleri ve maaşları alamayacağız! Bunun sebebi ise başımızdaki bu Ruveybida yöneticilerdir; yaptıkları şey ne kadar da kötüdür!

Dolayısıyla bu eylem, Amerika’nın Müslüman ülkelerdeki ajan yöneticilere, eskisinden daha büyük çalışmalar yüklediğine işaret etmektedir ki böylece onlar Amerika'nın yerine geçip planlarını uygulasınlar ve onu, Afganistan, Irak veya İran'daki geçmiş savaşlarında kendisini uykusuz bırakan sıkıntılardan kurtarsınlar; bu ise Amerika’nın gücünün değil, zayıflığının bir göstergesidir; çünkü Müslüman ülkelere müdahale etmesi, masrafları Müslümanların başındaki yöneticiler tarafından karşılanmasına rağmen Amerika’yı yıpratmıştır!

Amerika’nın vekil yöneticileri daha önce de ona büyük fayda sağlamışlardır; zira bugün Amerika’nın savaştığı İran, Afganistan ve Irak’ta ona hizmet etmiştir; Türkiye’nin Amerika’ya yaptığı hizmet ise Suriye ve Libya’da apaçık ortadadır; diğer yöneticiler de aynı şekildedir.

Azim bir ideolojiye sahip olan İslam ümmetimizin dikkatini, sorunlarını çözmek için gözle görülür olan köklü bir çözüm üzerinde iyice düşünmeye çekiyoruz; bu köklü çözüm ise ajan yöneticileri ve onların insan yapımı rejimlerini silip süpürmek ve Rabbinin şeriatıyla yönetecek Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmaktır; bu, Allah’ın izniyle olacaktır. إِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَعِيداً * وَنَرَاهُ قَرِيباً “Doğrusu onlar (o azabı) ihtimalden uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görmekteyiz.” [Mearic 6-7]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İbrahim Muhammed - Yemen

Devamını oku...

Golan ve Filistin İslamî Topraktır; Yahudi Varlığının Buradan Sökülüp Atılması İse Kaçınılmaz Bir Meseledir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Golan ve Filistin İslamî Topraktır; Yahudi Varlığının Buradan Sökülüp Atılması İse Kaçınılmaz Bir Meseledir

Haber:

Kolombiya hükümeti, işgal altındaki Suriye Golan Tepeleri üzerindeki Yahudi varlığının egemenliğini tanıdığını açıkladı; böylece ABD’den sonra dünyada bu adımı atan ikinci ülke oldu. (Sky News Arabic)

ABD, Mart 2019’da Başkan Trump’ın aldığı bir kararla, Yahudi varlığının Golan’daki egemenliğini tanımıştı.

Yahudi Başbakan Netanyahu, 11 Ağustos 2026 tarihinde yayınladığı bir video mesajında kararı memnuniyetle karşılayarak şöyle dedi: “Golan, güvenliğimiz açısından son derece önemlidir; Musa peygamberden beri Golan’da köklerimiz vardır ve şimdi burası bizim toprağımızdır.” Ayrıca Golan’ın egemenliğine geri döndüğü ve öyle kalacağı, orada Yahudi bayrağının dalgalandığı ve dalgalanmaya devam edeceği eklemesinde de bulundu.

Suriye Dışişleri Bakanlığı, 11 Ağustos 2026 tarihinde bir bildiri yayınlayarak Kolombiya’nın tanıma kararını kınadı, Golan’ın Suriye topraklarının ayrılmaz bir parçası olduğunu vurguladı ve bu tanıma kararını Birleşmiş Milletler Şartı’na yönelik açık bir ihlal olarak nitelendirdi. Ayrıca Kolombiya’nın tutumunu protesto etmek ve reddetmek amacıyla Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ve Güvenlik Konseyi Başkanı’na resmi bir mektup sundu.

Yorum:

Yahudi varlığı, 1967 Haziran Savaşı’nda Golan Tepeleri'ni, dönemin Suriye Savunma Bakanı müteveffa Hafız Esad ile işbirliği içinde işgal ettiğinden beri -ki Hafız Esad, Golan’ın büyük bir kısmını Yahudilere teslim etmiş, Kuneytra’nın düşüşünü fiilen gerçekleşmeden önce ilan etmiş ve Yahudi varlığının güçleri henüz ulaşmadan geri çekilme emirleri vermişti- ve Yahudi varlığı 1981 yılında Golan'ı fiilen ilhak ettiğini ilan ettiğinden beri, toprakları kurtarmayan ve namusumuzu korumayan aynı sönük tepkilerle karşı karşıya kalmaya devam ediyoruz!

Nitekim bunlar, Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi nezdinde şikâyette bulunmaya koşmakla birlikte, kınamalardan ve ilhak kararlarını reddetmekten öteye geçmemektedir! Yahudi varlığı ise Golan’daki işgalini pekiştirmekle yetinmemekte; aksine daha önce güvenlik gerekliliği olarak iddia etmesinin yanı sıra buradaki varlığını dini bir hak olarak da kabul etmektedir; hatta kibri, onu Suriye topraklarında daha fazla genişlemeye ve ilerlemeye sevk etmektedir; ayrıca Suriye hava sahasını ihlal etmekte ve Suriye’nin güneyinin silahsızlandırılmasını talep etmektedir.

Bu kibir karşısında Şam'daki geçici hükümetin kararlı duruşlar sergilemesi, pratik tepkiler vermesi ve yıkılan rejimle aynı yaklaşımı izlemekle yetinmemesi gerekir.

Birleşmiş Milletler’in rolünün büyük ülkelerin, özellikle de Amerika’nın çıkarlarına hizmet etmek olduğu bilinmektedir; Yahudi varlığına herhangi bir karar dayatmaktan kaçınması ise, gerçekliğin teyit ettiği bir husustur.

Geçici hükümetin görevi, Golan ile Filistin’i tek bir mesele olarak görmek ve meselelere ulusal bir pencereden bakmamaktır; böylece buraların tamamını geri almak ve Yahudi varlığını oradan söküp atmak için çalışmak, ümmetin tüm evlatları için hayati bir mesele olacaktır.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللهِ يَنصُرُ مَن يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-5]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ali Mustafa El-Bekrî - Suriye

Devamını oku...

Amerika'nın İran'a Yönelik Savaşından Çıkarılacak Dört Ders

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Amerika'nın İran'a Yönelik Savaşından Çıkarılacak Dört Ders

ABD ve Yahudi varlığının İran’a karşı yürüttüğü savaşın başarısızlığı, dünyanın dört bir yanındaki orduları sarsmıştır. Bu başarısızlık, askeri planlamacıları savaş, caydırıcılık ve güç aktarımıyla ilgili yerleşik doktrinleri yeniden gözden geçirmeye zorlayan bir dönüm noktasını temsil etmektedir. Ayrıca Müslüman ülkelerindeki ordu komutanları ve askeri kurumlar, İran’ın teslim olmasının kaçınılmaz bir husus olduğu yönündeki tahminlerinin ardından, bu savaşın beklenmedik bir sonucuyla karşı karşıya kalmışlardır. İran’ın geçmişte ABD ve Yahudi varlığının kışkırtmalarına karşı sergilediği sembolik tepkiler, Müslüman ordular içinde “ABD veya Yahudi varlığıyla yaşanacak herhangi bir çatışmada yenilginin kaçınılmaz olduğu” şeklindeki bu algıyı pekiştirmişti.

Müslümanların sahip olduğu çağdaş askeri kültürünün büyük bir kısmının, Batı’nın savaş ve devlet yönetimi konusundaki pragmatizm ve teorileri nedeniyle yozlaşmışlığı temsil etmesi gibi üzücü bir gerçeklik olsa da, bu savaşın sonucu, Müslüman ordularını ciddi bir şekilde yeniden düşünmeye sevk etmesi gerekir. Bu durum onları, mevcut modellerini reddetmeye, cihadı benimsemeye ve bunu uygulayan Hilafet Devleti'ni kurmaya teşvik etmesi gerekir. Müslüman ülkeleri, Amerika ve Batı’nın keskin düşüşünün ve doldurulmaya hazır fikri ve siyasi boşluğunun gölgesinde, tarihi bir değişimin eşiğinde durmaktadır. Geriye tek bir meydan okuma kalmaktadır ki o da: Müslüman ordular içindeki sadık askeri liderlerin, özellikle de aralarındaki güçlü ve muktedir olanların, İslam’a yardım etmek için ümmetin yanında yer almaya karar vermeleridir.

Bu makale, Müslüman ordularının üzerinde düşünmesi için ABD ve Yahudi varlığının İran’a karşı yürüttüğü savaştan çıkarılabilecek dört ana ders sunmaktadır:

Birinci ders: Amerika yenilmez değildir.

On yıllardır İslam beldelerindeki ajan yöneticiler, ABD’nin askeri gücünü neredeyse karşı konulamaz bir güç olarak tasvir ettiler. Ancak Afganistan ve Irak savaşları, düşmanın geleneksel kuvvetlerine zarar vermenin mutlaka arzu edilen siyasi sonuca yol açmadığını bizzat göstermiştir. ABD’nin bu iki ülkeyi işgal etmesinin ardından ortaya çıkan direniş, savaşların sonucunu belirlemede siyasi iradenin önemini ortaya koymuştur; İran işgal edilmemiş olmasına rağmen son savaş, üst düzey liderlik kadroları tasfiye edilmiş olsa bile direniş iradesinin değerini pekiştirmiştir.

İran, tek başına, Ortadoğu’da on yıllardır süren ABD güvenlik sistemini işlevsiz hale getirmiştir. Bu, bölgesel askeri liderlerin gerçekleştirilemez olarak gördüğü bir başarıdır. İran, etkili bir hava gücü olmadan çatışmaya girmiş; ancak balistik füzeler, seyir füzeleri, insansız hava araçları, dağınık fırlatma rampaları ve asimetrik operasyonlara dayanarak, bölgenin dört bir yanındaki ABD ve Yahudi varlığını üslerini hedef almayı başarmıştır. Daha önce güvenli arka bölgeler olarak görülen bu üsler, artık cephe hattında açık hedefler haline gelmiştir.

Wall Street Journal, Financial Times ve New York Times gibi yayın organlarındaki raporlar, büyük çaplı kargaşaları, hasar değerlendirmelerini ve ABD kuvvetlerine ev sahipliği yapan Körfez altyapısının maruz kaldığı risklerin daha kapsamlı bir şekilde yeniden değerlendirilmesini anlatmıştır. Bu da Washington'ı; varlıklarını daha geniş bir şekilde yaymak, Ürdün ve Yahudi varlığı gibi alternatif merkezlere olan bağımlılığı artırmak ve Körfez'deki operasyonel yoğunluğunu azaltmak amacıyla acil durum planları yapmaya sevk etmiştir. Nitekim bu tesislerin zayıflığı, ABD'yi, güçlerini dağıtmaya, savunma tedbirleri konuşlandırmaya ve operasyonel tedbir almaya zorlamıştır.

Buradan çıkarılacak en önemli ders ise, İslam beldelerindeki Amerikan askeri varlığının, sadece ajan yöneticiler sayesinde devam edebildiğidir. Zira bu üsler ve onlara ev sahipliği yapan yöneticiler, avlumuzdaki yılanlar gibidir; bu yüzden Müslümanların güvenliği için onların başlarının kesilmesi gerekir. Müslüman ülkelere yönelik saldırılar bu üslerden başlatılmakta ya da yönetilmektedir. Bu üsler aslında tehlikeye açık olup, İran’ın stratejisinin de gösterdiği gibi kolayca ortadan kaldırılabilir veya yok edilebilir. Bunun için gerekli olan tek şey, ordularımız içinde bulunan az sayıda özgür insanın, düşmanlarımızın üstünlüğüne dair sahte imajlara inanmayı reddetmeye ve onlara güç, cesaret ve zeka ile darbe vurmaya karar vermesidir.

İkinci Ders: Amerikan gücünün, yerel düzeydeki ajan yöneticilere ve liderlere dayanması

ABD, Orta Doğu’daki gücünü binlerce kilometre uzaktan uygulamakta olup sadece uçak gemileri ile uzun menzilli bombardıman uçaklarına dayanarak oradaki varlığını sürdüremez. Dolayısıyla Amerika, (bu varlığı sürdürebilmek için) havaalanlarına, limanlara, istihbarat tesislerine, uçuş izinlerine, yakıt ikmal hatlarına, iletişim ağlarına ve bölgesel ajan hükümetlerin sağladığı siyasi korumaya ihtiyaç duymaktadır.

Bu bağımlılık, mevcut İran çatışmasına özgü bir durum değildir. Nitekim Pakistan'ın lojistik, istihbarat ve transit geçiş alanlarındaki iş birliği, ABD'nin Afganistan'daki askerî harekâtında merkezi bir rol oynamıştır. Benzer şekilde Irak’ın işgali ve ardından gelen işgali, büyük ölçüde Körfez’deki üsler ve bölgesel altyapıya erişime dayanmıştır. Nitekim Türkiye’nin, 2003 yılında kuzeyden ana işgal güzergâhının açılmasına izin vermeyi reddetmesi, stratejik konuma sahip tek bir ülkenin alacağı kararın ABD’nin planlamasını nasıl büyük ölçüde karmaşıklaştırabileceğini ortaya koymuştur. Daha sonra İran, işgalin ardından Irak’ta nüfuzunu kullanarak Amerika’nın ülkede istikrarı sağlamasına yardımcı olmuştur.

Nitekim savaş, bu yapısal gerçeği bir kez daha ortaya çıkarmıştır. Zira Katar, Bahreyn, Kuveyt, Ürdün, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki ABD üsleri ve tesisleri, Washington’a stratejik bir derinlik kazandırmakta; ancak aynı zamanda ev sahibi ülkeleri de misilleme riskine maruz bırakmaktadır. Bu nedenle Körfez ülkeleri bir ikilemle karşı karşıya kalmışlardır; zira bir yandan ABD’nin korumasına güveniyorlarken, diğer yandan ise ABD’nin kendi topraklarında yürüttüğü operasyonların savaş alanlarına dönüşmesinden korkmaktadırlar. Ayrıca Başkan Trump’ın, umutsuz çağrıların ardından planlanmış saldırıları iptal etmesi de dahil olmak üzere gerilimi daha da tırmandırma konusundaki tekrarlanan tereddütleri, ABD’nin çalışma özgürlüğünün, bölgesel vekillerinin çıkarları ve endişeleriyle sınırlı olduğunu göstermektedir.

Buradan çıkarılacak ders açıktır: ABD’nin bölgedeki hegemonyası, sadece bölgesel onaya dayanmaktadır. Bu yüzden İran, Pakistan ve diğer İslam ülkelerindeki sadık Müslüman askeri liderlerin, İran’ın saldırıları nedeniyle zaten en zayıf durumuna düşmüş olan ABD varlığını ortadan kaldırmak için işbirliği yapmaları gerekir. Orada yapay ulus devletler yerine, Hilafeti merkezine alan yeni bir bölgesel güvenlik sistemi kurmak için Müslüman orduları arasında daha fazla koordinasyona ihtiyaç vardır. Körfez ülkelerinin Pakistan ile bir savunma anlaşmasına ihtiyacı yoktur; aksine Hilafet şeklindeki kolektif bir güvenlik çerçevesine ihtiyaçları vardır; bu çerçeve ise, Yahudi varlığına karşı harekete geçmek ve onun kanserli varlığını tamamen ortadan kaldırmak için güçlerimizi birleştirecektir.

Üçüncü Ders: Coğrafyanın ayrıcalığı.

İran’ın en büyük stratejik avantajı coğrafyasıdır; aynı durum daha geniş anlamda İslam beldeleri için de geçerlidir. Zira İran, küresel olarak ticareti yapılan petrol ve sıvılaştırılmış doğal gazın büyük bir kısmının geçtiği Hürmüz Boğazı'nın hemen yanı başında yer almaktadır.

Dolayısıyla deniz taşımacılığını tehdit etmek ve enerji akışlarını devre dışı bırakmak yoluyla İran, bölgesel bir askeri çatışmayı küresel bir ekonomik soruna dönüştürmüştür. Bu yüzden boğazdan geçen trafik ciddi oranda azalmış, gemiler rotalarını değiştirmiş ve petrol piyasaları gerilim veya diplomasi göstergelerine defalarca tepki vermiştir. İran ve Umman Sultanlığı'nın katıldığı son görüşmeler büyük ölçüde seyrüsefer düzenlemelerine odaklanırken, Başkan Trump ise olası müzakereleri su yolunun yeniden açılmasına bağlamıştır.

Böylece İran, bölgesel bir gücün hayati bir deniz darboğazını kullanarak ABD'ye doğrudan savaş alanının çok ötesine geçen maliyetler dayatabileceğini kanıtlamıştır. Zira coğrafya, düşmanlarımıza boyun eğdirmek için kullanılabilecek bir baskı kartıdır. Geniş İslam dünyası, Hürmüz Boğazı, Bab el-Mendeb, Süveyş Kanalı, Türk boğazları ile Asya’yı Avrupa ve Afrika’ya bağlayan kara yolları ve ana enerji güzergâhları gibi birçok önemli stratejik geçitlere sahiptir. Dolayısıyla muhlis ve bilinçli bir İslami liderlik, stratejik coğrafyadan yararlanmak yoluyla İslam ve Müslümanlar lehine diplomatik zaferler elde edebilir; ancak mevcut yöneticiler, bunu gerçekleştirecek irade ve vizyondan yoksundurlar.

Dördüncü Ders: İslam tarihinden alınacak dersler

İslam tarihi, iman, cesaret, hazırlık ve siyasi hedefin arasını birleştiren askeri liderlere dair örnekler sunmaktadır. Örneğin Halid ibn Velid Radıyallahu Anh, savaş alanındaki hareketliliği ve uyum sağlama yeteneği ile tanınırdı. Selahaddin, ümmetin siyasi birliğinin, sürdürülebilir askeri başarıdan önce gelmesi gerektiğini fark etmişti. Seyfeddin Kutuz, Ayn Calut'ta durdurulması imkansız gibi görünen Moğol ilerleyişiyle karşı karşıya kalmıştı. Ayrıca Sultan II. Mehmed de İstanbul'un fethinden önce hırs, mühendislik, lojistik, istihbarat ve dakik bir hazırlığın arasını birleştirmişti.

Bu tarihi başarıların, ülkemizdeki mevcut askeri eğitim politikalarında olduğu gibi, sloganlara indirgenmemesi gerekir. Nitekim bu kahraman liderler başarılı olmuşlardır; çünkü inançları yönetim, organizasyon, sabır, komuta birliği, düşmanı tanıma ve tüm bunların da ötesinde Allah Celle Celaluhu'ya ve O'nun yardımına olan sarsılmaz bir güvenle desteklenmişti; dolayısıyla bugünkü ihlaslı Müslüman askeri liderlerin de kahramanlarımızı örnek almaları ve seleflerinin yaptığı gibi tarihin akışını değiştirmeleri gerekir.

ABD ve beslemesi Yahudi varlığı, İran’ı boyun eğdirmekte başarısız oldular ve buna karşılık askeri olarak cezaya çarptırıldılar. Eğer düşmanlarımız tek bir güçlü İslam bölgesini bile kontrol altına almaktan aciz kalıyorlarsa, Pakistan, Türkiye, Körfez ülkeleri, Mısır ve diğerlerinin ordularının birleşik gücüyle nasıl başa çıkacaklar acaba?

Sonuç olarak: Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü savaş, Amerika’nın zayıflığını ve kibrini ortaya çıkarmıştır; şu anda Mısır, Sudan, Suriye, Tunus, Türkiye, İran veya Pakistan gibi Arap ve Acem ülkelerdeki karar vericilerin karşı karşıya kaldığı görev, bir hegemonya şeklini başka bir hegemonya şekliyle değiştirmek değildir; aksine düşmanlarımızın en zayıf durumda olduğu bu zamanda, Hilafetin gölgesinde bağımsız bölgesel bir sistem kurmaktır.

Samimi Müslüman liderlerin, süper güçlerin sınırlarını kavraması ve Müslümanların gücüne ve muazzam kaynaklarına inanması gerekir. Ayrıca onların, İslam beldelerine yıkım ve bölünmeden başka bir şey getirmeyen ulus devlet gibi yıkıcı olan bir fikre bir daha inanmamaları gerekir. Yine Müslüman askeri zihniyetin, İslam ve cihat çerçevesine dayanması ve savaş ile siyasete ilişkin bozuk Batı mefhumlarını kaldırıp atması gerekir. Nitekim artık Batı yanlısı bölgesel güvenlik, ekonomi ve siyaset sistemini kökünden altüst etmek ve Hilafetin gölgesinde zaferlerle dolu yeni bir dönemi başlatmak için koordineli nihai bir hamlenin zamanı gelmiştir.

Ey Müslüman ordularının subayları: Tüm İslam ümmetini, muazzam kaynaklarını ve güçlü ordularını, Allah yolunda cihad edip kafirleri hezimete uğratacak tek bir Halifenin liderliğindeki büyük bir devletin altında birleştirecek Raşidi Hilafetin kurulması için nusret verin. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا هَلْ أَدُلُّكُمْ عَلَىٰ تِجَارَةٍ تُنجِيكُم مِّنْ عَذَابٍ أَلِيمٍ * تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَتُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ بِأَمْوَالِكُمْ وَأَنفُسِكُمْ ذَٰلِكُمْ خَيْرٌ لَّكُمْ إِن كُنتُمْ تَعْلَمُونَ “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasulü’ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” [Saf 10-11]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Selçuk – Pakistan

Devamını oku...

Kalp, Akıl Anlamındadır

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Kalp, Akıl Anlamındadır

Muhammed Amin’e

Soru:

Esselamu Aleykum, saygıdeğer emirimiz. Şöyle bir soru sormak istiyorum:

Hem Kur’an hem de hadiste, “kalp” ve “kalpler” kelimeleri, defalarca düşünme fiiliyle ilgili olarak kullanılmaktadır. Örneğin: أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا(Sana karşı çıkanlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri olurdu.” [Hac 46]

Neden böyle? Partide öğrendiğimiz gibi, düşünmenin merkezinin beyin olmasının yanı sıra gerçeklerin varlığının duyular aracılığıyla idrak edilmesi değil midir? Aslında bu, bilimsel olarak da kanıtlanmış bir gerçekliktir.

Bu nedenle düşünme süreciyle ilgili olarak “kalp” ve “kalpler” kelimelerinin anlamını nasıl anlamalıyız?

Soruma cevap vermek için yapacağınız hazırlıktan dolayı Allah sizi hayırla mükafatlandırsın.

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Kalp kelimesinin, bedende bulunan bir organ olduğu bilinmektedir... Ancak bu kelimenin tek anlamı bu değildir; aynı zamanda akıl da dahil olmak üzere başka anlamlara da gelmekte olup bu da, karinelerden ve bağlamdan anlaşılır:

1- (Mısırlı ve Afrikalı İbn Manzur'a ait) Lisanü'l-Arab'da şöyle geçmiştir:

Kalp; kalbi göğüs kafesine bağlayan ana atar damarla (aort) asılı bir et parçasıdır. İbn Sîde: Kalp, el-füâd) müzekkerdir; bunu el-Lihyâni açıklamıştır; cemisi (çoğulu) ise aklüb ve kulûb şeklindedir; ilki el-Lihyâni’ye aittir ve Allahu Teala'nın şu kavli: نَزَلَ به الرُّوحُ الأَمِينُ على قَلْبكOnu Rûhu’l-Emîn indiriyor.” [Şuara 193] Ez-Zeccâc şöyle dedi: Bunun anlamı şudur; bunu sana Cebrail Aleyhisselam indirdi; böylece kalbin onu iyice kavradı ve artık onu asla unutmayacaksın. Nitekim kalp, aklı ifade etmektedir. El-Ferrâ, Allahu Teala'nın şu kavli hakkında şöyle demiştir: اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَذِكْرٰى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌŞüphesiz ki bunda kalbi olan herkes için bir öğüt vardır.” [Kaf 37] Yani aklı olan için demektir. El-Ferrâ, şöyle demiştir: Arapçada, senin kalbin yok ya da kalbin seninle değil demek caizdir; yani aklın seninle değil ya da kalbin nereye gitti diyebilirsin? Yani, aklın nereye gitti demektir? Başka biri de şöyle dedi: Kalbi olan kimse için, yani düşünen ve tedebbür eden kimse için demektir. Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: أَتاكم أَهل اليَمن هم أَرَقُّ قلوباً وأَلْيَنُ أَفْئِدَةًSize Yemen halkı geldi. Onlar kalpleri en yufka, yürekleri en yumuşak olanlardır.” Dolayısıyla kalpleri en yufka, yürekleri ise en yumuşak olarak nitelendirmiştir; sanki kalp kelimesi, kullanımda yürek kelimesinden daha özelmiş gibidir...]

2- (Cevherî’ye ait) es-Sıhâh fi'l-Lüga’da şöyle geçmiştir:

[Kalp: el-Fuâd-yürek; bu kelimeyle kalp ifade edilmektedir. El-Ferrâ, Allahu Teala’nın şu kavli hakkında şöyle demiştir: اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَذِكْرٰى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌŞüphesiz ki bunda kalbi olan herkes için bir öğüt vardır.” [Kaf 37] Yani aklı olan için demektir.]

3- (Fîrûzâbâdî’ye ait) Kāmusü'l-Muhît’te şöyle geçmiştir:

[Onu çevirdi, yani yüzünü başka yöne çevirdi demektir; tıpkı onu ters çevirip altüst etmesi gibi; kalbine isabet etti; yani onu çevirip altüst etti ve bir şeyin altını üstüne getirdi demektir, tıpkı onu tersine çevirmesi gibi.

Kalp: Yürek veya ondan daha özel, akıl ve her şeyin özü demektir… Damme ile: Kadının bileziği ve beyaz yılan anlamına gelmektedir ...]

Umarım bu kadarı yeterli olmuştur: en iyi bilen ve hüküm veren Allah’tır.

Kardeşiniz

Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 30 Safer 1448

M. 13/08/2026

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) web sitesinden bağlanabilirsiniz:

https://www.facebook.com/AtaAboAlrashtah/posts/122147679339129051

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER