Pazar, 22 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/04
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Pakistan ve Afganistan İlişkileri: Aralarındaki Çizilmiş Sınırlardan Daha Derindir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Pakistanve Afganistan İlişkileri: Aralarındaki Çizilmiş Sınırlardan Daha Derindir

 

Haber:

Afganistan’daki Taliban hükümetinin bir sözcüsü, Pakistan’ın Afganistan’a düzenlediği hava saldırıları sonucunda en az dört kişinin öldüğünü açıkladı ve uygun bir şekilde karşılık verileceğini taahhüt etti.

Pakistan ise Perşembe günü, Afganistan'da bazıları sınır ötesi saldırılarda kullanılan insansız hava araçlarının depolanması ve fırlatılması için kullanılan on noktaya hava saldırıları düzenlediğini açıkladı. (El Cezire Net)

Yorum:

Pakistan bu ay Afganistan'a iki hava saldırısı düzenledi; Pakistan 21 Eylül'deki saldırıda 28 teröristi öldürdüğünü iddia ederken, Afgan makamlarına göre 24 Eylül'deki saldırıda dört sivil öldürülmüştür.Pakistan, Taliban hükümetinin topraklarını, kendisine karşı terörist operasyonlarda kullanmasını önlemenin gerekliliğini vurgulamış ve güçlerine yönelik saldırılara karışan militanların Afganistan'a sığındıklarına işaret etmiştir.

Ancak Afganistan ile Pakistan arasındaki ilişki, sadece komşu iki ülke olmalarının ötesine geçmektedir. Zira Kabil, Hint Alt Kıtası'na girmeden önce, Hindistan’daki Moğol yönetiminin kurucusu Bâbür’un bulunduğu Moğol imparatorluğunun başkentiydi.Çatışma ve siyasi rekabet dönemlerine rağmen, Afganistan ve Hindistan’daki Müslümanlar, Osmanlı Hilafetine olan bağlılıkları sayesinde birbirleriyle sıkı bir bağ kurmuşlardır.

Osmanlı Hilafetinin zayıflamasıyla birlikte, hem Afganistan’daki hem de Hindistan’daki Müslümanlar ortak bir kayıp ve endişe duygusu hissettiler.1920 yılında Hindistan’da Hilafet Hareketi başladı; bu sırada bazı din alimleri Hint Alt Kıtası'nı “dâru'l harb” ilan ettiler.Bunun sonucunda, yaklaşık 40 bin Hintli Müslüman Afganistan’a göç etmiş; burada hem Afgan halkı hem de o dönemin hükümdarı Emir Gazi Emanullah Han tarafından sıcak bir şekilde karşılanmışlardı.

Afgan Müslümanlar, İngiltere’nin Afganistan’a hakimiyet dayatmaya yönelik girişimlerine direnmekle yetinmemiş, aksine aynı zamanda Hindistan’daki Müslümanlara da destek vermişlerdi.Bu toplumların dayatılan sınırlar boyunca bölünmesi, tarihsel birliklerinin zayıflamasına yol açmıştır.O zamandan beri bu bölünme, dış güçlerin iki halk arasındaki gerilimlerden yararlanmasına olanak tanımış ve bu da ortaya çıkan istikrarsızlıktan faydalanarak, süregelen düşmanlık da dahil olmak üzere birçok çatışmanın patlak vermesini teşvik etmiştir.

Pakistan ve Afganistan halkları şu anda büyük zorluklarla karşı karşıyadır. Zira Pakistan'da, yöneticilerinin yolsuzluklarından ve servetleri yağmalamalarından dolayı halk daha da yoksulluğa sürüklemiş bu da halkta hoşnutsuzluğu artırmıştır. Afganistan'da ise çocuklar, bizzat bu yöneticilerin dayattığı kısıtlamalar ve yaptırımlar sonucunda yetersiz beslenmeden mustariptir.

Pakistan'ın dayattığı ticari kısıtlamaların ardından Afganistan İran'a yönelmiş; ihracatlar Karaçi yerine, giderek daha fazla İran limanları üzerinden sevk edilmeye başlanmıştır. Ancak Hürmüz Boğazı'ndaki gergin durum, yüzlerce geminin karaya oturmasına neden olmuş; bu da tedarik zincirinin aksamasına yol açmıştır.Aynı zamanda, Pakistan'da hâlâ binlerce konteyner mahsur kalmış durumdadır.Her iki taraftaki sıradan insanlar bu durumun sonuçlarının acısını çekip düşman da bu önlemlerden yararlanırken; Pakistan ve Afganistan ise birbirlerini tehdit etmeye ve birbirlerine saldırmaya devam etmektedirler.

Amerika, Pakistan ile Afganistan arasındaki mevcut gerginliklerden büyük ölçüde yararlanmaktadır.Çünkü bu çatışma, arabuluculuk ya da baskı yoluyla Amerika'nın Güney Asya’daki stratejik ve diplomatik nüfuzunu korumasına olanak tanımaktadır.Ayrıca bölge, Çin’e, özellikle de Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’na ve Rusya sınırlarına da yakındır.Süregelen istikrarsızlık, Amerika'ya stratejik öneme sahip bu bölgeyi izlemek ve bölgeyle etkileşimde bulunmak için daha büyük bir fırsat sunarken, devam eden gerilimler de terörle mücadele adı altında istihbarat ve güvenlik tedbirlerini meşrulaştırmak için de kullanılabilmektedir. Bölgesel gerilimler, savunma pazarına ve stratejik müttefiklere olan bağımlılığı artırmakta; bu da dolaylı olarak ABD’nin savunma ve ekonomik çıkarlarını güçlendirmektedir.Hindistan da ana yararlanıcılardan biri olarak kabul edilmektedir; zira Pakistan'ın Afganistan'la olan batı sınırı boyunca yaşanan istikrarsızlık, Pakistan'ı dikkatini batı sınırına yoğunlaştırmaya zorlayarak Hindistan üzerindeki baskıyı hafifletmektedir. Aynı zamanda iç çatışmalar, ekonomik zorluklar ve iç güvenlik zorlukları Pakistan üzerinde daha fazla baskı oluşturmakta ve bu da stratejik açıdan Hindistan’ın yararına olmaktadır.

Afganistan ile Pakistan arasındaki ilişki, tıpkı diğer herhangi bir Müslüman ülkesiyle olduğu gibi bir misak ilişkisi olmalıdır.Ancak bu ülkenin yöneticileri, para ve menfaat hırsı yüzünden bu bağa giderek daha fazla ihanet etmektedirler.Kâfirlerin hedefi günümüze kadar hâlâ İslam ümmeti arasındaki kardeşlik bağını zayıflatmaktır; ancak Hilafet Devleti'nin sağladığı güvenliğin gölgesinde bu bağı koruyabilir ve kâfirleri hezimete uğratabiliriz.

Nitekim Abdullah İbn Ömer Radıyallahu Anh’dan, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ، لاَ يَظْلِمُهُ وَلاَ يُسْلِمُهُ، وَمَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أَخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حَاجَتِهِ، وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ كُرْبَةً مِنْ كُرُبَاتِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِماً سَتَرَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim Müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir Müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n  kusurunu) örter.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahlak Cihan

Devamını oku...

Birleşmiş Milletler Kürsüsü ve Uluslararası Adalet Maskelerinin Düşmesi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Birleşmiş Milletler Kürsüsü ve Uluslararası Adalet Maskelerinin Düşmesi

Haber:

Netanyahu’nun Birleşmiş Milletler’deki konuşması.

Yorum:

Uluslararası adalet önünde savaş suçlusu olarak suçlanan ve arama kararı olan bir kişi Birleşmiş Milletler kürsüsüne çıktığında, bu örgütün çağrıda bulunduğu adalet sloganları çöktüğü gibi; Gazze halkına yönelik katliamları sürerken, yaklaşık 100 bin şehidin kanını döküp milyonlarca insanı yerinden etmişken, Lübnan ve Suriye'yi bombalayıp onlara saldırmışken, Batı Şeria'daki halkımıza yönelik baskı ve günlük terörü devam ederken Netanyahu’yu karşılayıp ona konuşma imkânı verildiğinde ise uluslararası sistemin tamamı da çökmüş demektir.

Netanyahu kürsüye çıktığı anda diplomatik heyetlerin salonu terk etmesi, zayıf ve İslami olmayan devletler için kabul edilebilir bir siyasi tavır olsa da ancak bu, ordularının sayısı milyonları bulan silahlı ve eğitimli güçlü İslam ülkeleri için bir suçtur; ancak onlar Allah’a isyan etmeyi ve sömürgeci kâfir Batı’yı dost edinmeyi tercih ettiler, böylece de cihattan kaçındılar ve ülkeleri sattılar.Koltuklarında oturmaya devam edip Müslümanların kanını döken suçlu Netanyahu’yu alkışlayanlara gelince; onlar ondan, o da onlardan olup İslam ümmetinden değillerdir.Müslüman sokağın nabzı ile rejimlerin tercihleri ve bağlılıkları, hatta düşmanlara olan ajanlıkları arasındaki uçurum açıkça ortaya çıkmıştır.

Suçlulara sunulan bu kürsü, onlara meşruiyet kazandırmaz; aksine uluslararası sistemin sahteliğini ve hem siyasi hem de ahlaki çöküşünü ortaya çıkarır.Tarih kaydetmekte olup dökülen kanlar zamanaşımıyla düşmez ve bizler haklarımızı, yaldızlı sloganlar atan düşman bir uluslararası örgüt aracılığıyla geri almayız; zira iş ciddiye bindiğinde yani mesele Müslümanların haklarıyla ilgili olduğunda bütün bu sloganları düşüreceğiz ve Müslümanlar, Resul Sallallahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem'in eğer Hilfü'l-Fudûl'da (Erdemliler İttifakı) bulunsaydı ikame edilmesini temenni ettiği değerlerini kendileri ikame edeceklerdir.

Bizler haklarımızı; sarsılmaz imanla bilenen bir kararlılık, kulların Rabbinin şeriatını tatbik etmesi, İslami hayatı yeniden başlatmak, hakkı hakim kılmak ve düşmanları hezimete uğratmak için davet ve cihat yoluyla harekete geçerek Allah'ın Rasulü'nün metoduna bağlı kalmak sayesinde geri alacağız.

​Biz, Allah’ın kendisi için yardım yazdığı ve iktidar vaat ettiği bir ümmetiz; düşmanların zulmü ve onların kibir ve tiranlıkta zirvesine ulaşmaları, Allah’ın izniyle büyük kurtuluş ve açık zaferden önce gelen müjdelerden başka bir şey değildir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Şeyh Muhammed İbrahim - Lübnan

Devamını oku...

Sömürgeciliğin Oluşturduğu Devletlerin Egemenliği Olmaz! İslam’a Dayanan Bir Devletin Ancak Egemenliği Olur

Sudan hükümeti, Çarşamba günü Amerika’nın kendi meşruiyetini sorgulamasını reddetti. Bu gelişme, Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Korgeneral Abdul Fettah el-Burhan’a Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çalışmalarına katılmak üzere Amerika’ya giriş vizesi verilmesinin “insani ateşkesi” kabul etmesine bağlanmasının ardından yaşandı. Sudan Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, Sudan’ın ulusal egemenliğine bağlı olduğu vurgulandı ve Washington’a Sudan hükümetiyle olumlu bir şekilde ilişki kurma çağrısında bulunuldu.

Burada güçlü biçimde sorulması gereken soru şudur: Sudan gerçekten bağımsız ve egemen bir devlet midir?! Bu soruyu cevaplamadan önce bağımsız devletin tanımını yapmak gerekir. Bağımsız devlet, egemenlik sahibi olan devlettir.

Bugün dünyadaki devletler egemenlik bakımından üç kategoriye ayrılmaktadır:

1- Bağımsız devletler: Bunlar, iç ve dış politikalarında kendi çıkarları doğrultusunda diledikleri gibi hareket eden devletlerdir. Fransa, İngiltere, Çin, Rusya ve benzeri devletler buna örnektir.

2- Büyük devletlerin uydusu olan devletler: Bunlar, dış politikalarında başka devletlerle bağımlılık ilişkisi içerisinde değil, çıkar ilişkisi çerçevesinde bağlantılı olan devletlerdir. Japonya’nın Amerika ile, Avustralya’nın ise hem Amerika hem de İngiltere ile ilişkisi buna örnektir.

3- Tabi devletler: Bunlar, dış politikalarında ve bazı iç meselelerinde başka bir devlete bağlı ve onun tarafından sınırlandırılmış olan devletlerdir. İslam beldelerinde bugün mevcut devletlerin büyük çoğunluğu bu kategoriye girmektedir. Sudan da bunlardan biridir.

Egemenlik kelimesi, Batı menşeli bir siyasi terimdir ve iradeyi fiilen kullanan, iradesine göre harekete eden anlamında kullanılmaktadır. Sudan, tabi bir devlettir, kendi işlerini dilediği gibi yürüten bir devlet değildir, talimatla hareket eden bir devlettir. Başta Amerika olmak üzere Batılı sömürgeci devletlerin ülkenin iç işlerine açıkça müdahale etmeleri, bunun en açık göstergesidir. Amerika, Güney Sudan meselesine müdahale etmiş ve nihayetinde onun Sudan’dan ayrılmasını sağlamıştır. Nitekim Beşir hükümeti de bunu açıkça itiraf etmiştir. Bugün Amerika, Sudan’daki savaşa da güçlü biçimde müdahale etmekte ve Darfur’u Sudan’dan koparmak için çalışmaktadır. Bu nedenle Amerika’nın Afrika ve Ortadoğu İşleri Özel Temsilcisi Massad Boulos’un Sudan hükümetinin yetkilileriyle sık sık görüştüğünü, açık bir şekilde müdahalelerde bulunduğunu ve neyin yapılıp neyin yapılmaması gerektiğini belirlediğini görüyoruz. Nitekim Boulos, Çarşamba günü El Cezire’ye yaptığı açıklamada şöyle demiştir: “Ordu Komutanı El Burhan ile birçok kez görüştüm. Ancak bu, onun hükümetini tanıdığımız anlamına gelmez!” Boulos ayrıca Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantıları çerçevesinde New York’ta Sudan Dışişleri Bakanı ile de görüşmüş; iddiasına göre Sudan’daki gelişmeleri, çatışmayı sona erdirme ve güvenlik ile istikrarı yeniden tesis etme çabalarını ele almıştır. Aynı şekilde 21 Haziran’da Korgeneral el-Kebbaşî ile de bir araya gelmiş ve bu görüşmede Sudan hükümetine insani ateşkes konusunda sunduğu belgeyi ele almıştır.

Bunun yanı sıra, Avrupa Birliği’nin sözde Afrika Boynuzu Özel Temsilcisi’nin müdahalesi de söz konusudur. Annette Weber, 10 Eylül 2026 Perşembe günü Korgeneral El Burhan ile görüşmüştür. Sudan Tribune’e göre Weber, bu görüşmede krizin askerî güçle çözülemeyeceğini özellikle vurgulamıştır. Basına yaptığı açıklamada ise El Burhan ile siyasi süreci ve ülkede düzenli siyasi değişimin nasıl yeniden sağlanabileceğini ele aldığını belirtmiştir.

Aynı şekilde İngiltere’nin özel temsilcisi Richard Crowder da 12 Eylül 2026 tarihinde Burhan ile görüşmüş; savaşın durdurulması, sivillerin korunması ve insani acıların, Sudanlıların öncülük edeceği kapsamlı bir siyasi süreç yoluyla sona erdirilmesi gerektiğini vurgulamıştır.

Şimdi soruyoruz: Egemen devletlerden herhangi biri, Sudan’ın veya Sudanlı herhangi bir yetkilinin kendi iç işlerine bu şekilde müdahale etmesine hiç izin verir mi?! Cevap kesinlikle hayırdır. O hâlde gerçekten bağımsız ve egemen bir devletsek, neden bu devletlerin bizim iç işlerimize müdahale etmesine izin veriyoruz?!

İslam’da egemenlik şeriata aittir. Yapılması gerekeni de terk edilmesi gerekeni de belirleyen yalnızca şeriattır. İslam, kâfirlerin Müslümanlar üzerinde egemenlik kurmasına izin vermememizi emreder. Allah Azze ve Celle şöyle buyurmaktadır:

وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir” [Nisa 141] Bu bağımlılıktan ancak sömürgecilikten kurtularak ve İslam Devleti Nübüvvet metodu üzere Hilafeti kurarak kurtulabiliriz. Ancak o zaman Rabbimizi razı edebilir ve Hilafetin gölgesinde Allah’ın kulları olarak özgür bir şekilde yaşayabiliriz.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Yemen’deki Askeri Gelişmelerin Boyutları

Soru Cevap
Yemen’deki Askeri Gelişmelerin Boyutları

Soru:

“Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanları, Krallık’ın karşı karşıya kaldığı güvenlik gelişmelerini ve tehditleri görüşmek üzere Mekke Ortak Savunma Anlaşması çerçevesinde Cuma günü Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da bir araya geldi...” (26.09.2026 El Cezire) Bu pakt, Husiler Yemen’in batı sahilinin tamamını veya büyük bölümünü kontrol altına alıncaya kadar sessiz kalmıştır. Ne Suudi Arabistan müdahale etti ne de Amerika. Hatta Trump, Husilerin Kızıldeniz’de Amerikan gemilerine saldırmayacaklarına dair söz verdiklerini, bu nedenle Amerika’nın müdahale etmeyeceğini açıklamıştır! Nitekim öyle de olmuştur. Günlerdir Husiler Batı sahilinde son derece kolay bir şekilde ilerlemişlerdir. 11 Eylül 2026 tarihinde, Husi grubunun Babülmendep üzerindeki kontrolünü tamamladığı duyurulmuştur. Birkaç gün süren saldırı sonucunda grup; Hays, el-Havha, Muha ve Muha Limanı’nı ele geçirerek Bab’ül Mendeb ve Meyyun Adası üzerinde kontrolü sağlamayı başarmıştır... Peki bütün bunlar nasıl bu kadar kolay gerçekleşmiştir? Suudi Arabistan ve onun üçlü ittifakı (Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye) neden müdahale etmemiştir? Amerika, İran’ın uzantılarına karşı olduğunu ilan ettiği hâlde, Husiler İran’ın başlıca uzantılarından biri olarak görülürken neden müdahale etmemiştir?! Dahası Amerika, Husi grubuyla doğrudan iletişim kurduğunu da açıklamıştır. Husi grubu da 20 Eylül 2026 tarihinde Amerika ile temas kurduğunu kabul etmiştir. O hâlde Amerika’nın, İran’la bağlantılı bu grupla ilgili planı nedir?

Cevap:

Meselelerin tam anlamıyla açıklığa kavuşması için aşağıdaki hususların göz önünde bulundurulması gerekir:

1- Yemen’deki uluslararası çatışma, geçen yüzyılın altmışlı yıllarının başından beri son derece şiddetli bir şekilde devam etmektedir. Bu çatışma; Yemen’in eski sömürgecisi İngiltere ile yeni sömürgecisi Amerika arasında yaşanmaktadır. Her iki sömürgeci gücün de kendilerine bağlı bölgesel ve yerel araçları bulunmaktadır. İngiltere’nin Yemen üzerindeki nüfuzu, başta Ali Salih olmak üzere kendisine bağlı unsurlar aracılığıyla 1978’den 2011 yılına kadar devam etmiştir. Ardından onun yerine Mansur Abdurabbuh Hadi gelmiştir. Daha sonra Amerika, ajanı Suudi Arabistan’a Yemen’e müdahale etmesi yönünde talimat vermiş; bunun üzerine 2015 yılında Kararlılık Fırtınası Operasyonu başladığı duyurulmuş ve Suudi Arabistan öncülüğünde sözde Meşruiyeti Destekleme Koalisyonu kurulmuştur. Ancak gerçekte bu koalisyon Husi grubunu desteklemek için kurulmuştur. Nitekim biz, 26 Mart 2015 tarihinde yayınladığımız bildiride bunu açıkça ortaya koymuştuk: “Amerika, Yemen’deki siyasi ortamın büyük ölçüde İngilizlerin oluşturduğu unsurlardan meydana geldiğini bildiği için, Husilerin Yemen’i zor kullanarak hâkimiyetleri altına alabilmelerini temin etmek amacıyla İran üzerinden onlara çeşitli silah ve askerî teçhizat sağlamıştır... Böylece Husiler, Yemen üzerinde hâkimiyet kurmalarını sağlayacak bir güce sahip olduklarını düşünmüşlerdir. Bu yüzden istediklerini onun çıkaracağı kanunlar yoluyla almak için Cumhurbaşkanı Hadi’yi kuşatma altına almışlardır. Hadi ise kanunlar çıkarıyor ama bu kanunların yürürlüğe girmesini geciktiriyordu. Bunun üzerine Husiler onu ev hapsine aldılar. Ancak Hadi ellerinden kurtularak Aden’e kaçtı. Husiler onun peşinden gittiler, fakat Hadi bir kez daha ellerinden kurtulmayı başardı...”

2- Ardından İngiltere’nin ajanı olan Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan’ın Yemen’i kurtarma bahanesiyle oluşturduğu söz konusu koalisyona sızmıştır. BAE, Yemen’in güneyindeki birçok bölgeyi Husilerin elinden kurtarmış ve böylece İngiltere’nin ve ona bağlı yerel unsurların nüfuzunu güçlendirmiştir. Daha sonra BAE, Husiler açısından hayati önem taşıyan El Hudeyde Limanı’na kadar ilerlemiştir ve neredeyse burayı da ele geçirecekti. BAE, El Hudeyde’den sonra Sana’ya yönelmeyi planlıyordu. Ancak Amerika, insani gerekçeleri öne sürerek BAE’ye karşı dünya kamuoyunu harekete geçirmiş ve İsveç görüşmeleri düzenlenmiştir. Bu görüşmeler sonucunda El Hudeyde kentinde ateşkes ilan edilmiş, BAE güçlerinin ve Tarık Salih liderliğindeki milislerinin geri çekilmesi kararlaştırılmıştır. Böylece şehrin güvenliği Husilerin elinde kalmaya devam etmiştir. Nitekim biz, 20 Aralık 2018 tarihinde yayımladığımız bir soru-cevapta şöyle demiştik: “İngiltere, İran’dan gelen desteğin Husilerin bel kemiğini oluşturduğunu biliyordu. Sana Havaalanı uçuşlara kapatıldıktan ve Güney limanlarında kontrolü sağlandıktan sonra El Hudeyde limanı, Husilere lojistik destek ulaştırmanın neredeyse tek arteri haline gelmişti. Bu nedenle BAE, El Hudeyde limanında kontrolü sağlamak için limana doğru hareket etti. El Hudeyde çevresindeki çatışmalar ve kuşatma, insanlık başlığı altında Amerika’nın büyük tepkisine neden oldu. El Hudeyde limanından milyonlarca Yemenliye insani yardım ulaştırıldığı kaydedildi. Bir anda Amerika, insanlık abidesi kesilivermişti. Oysa Suriye’de kuşatma ve varıl bombaları ile insanlık değerini Birleşmiş Milletler’in ayakları altında çiğneyen ABD ve ajanlarıydı... Ama Amerika, İran’dan gelen askeri desteğe açık tutmak için bahaneler arıyordu...”

3- 2022 yılında Suudi Arabistan’da, Cumhurbaşkanı Hadi’nin yerine Reşad el-Alimi başkanlığında bir Yemen Başkanlık Konseyi kurulduğu duyuruldu. 7 Nisan 2022 tarihinde Hadi, bütün yetkilerini bu konseye devretti. Öncesinde 2 Nisan 2022’de Yemen’de savaşan tarafların, iki aylık ateşkes üzerinde anlaştığı açıklandı... Ateşkes aynı gün 2 Nisan 2022 tarihinde yürürlüğe girdi. Birleşmiş Milletler ve Amerika Birleşik Devletleri bu beklenmedik ateşkesi memnuniyetle karşıladılar ve ateşkesin uzatılması çağrısında bulundular... Başkanlık Konseyi üyelerinin çoğunun İngiltere’nin eski adamlarından olmasına rağmen Amerika, Suudi Arabistan aracılığıyla Konsey Başkanı Reşad el-Alimi’yi kendi tarafına çekmeyi başardı. El-Alimi, geçmişte İngilizlere bağlı isimlerden biriydi. Nitekim eski Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih döneminden itibaren önemli siyasi görevlerde bulunmuştu. Ancak Suudi Arabistan’da ikamet etmesi ve Suudi Arabistan’ın sağladığı mali ve güvenlik desteklerine büyük ölçüde bağımlı olması, Riyad’a onun üzerinde güçlü bir nüfuz kurma imkânı verdi. Bu nüfuz son dönemde daha da güçlendi... Konseyin diğer üyelerinin büyük çoğunluğu ise Birleşik Arap Emirlikleri’ne, yani İngilizlere bağlı isimlerdi. Nitekim biz 20 Nisan 2022 tarihli soru cevapta şöyle demiştik: “Başkanlık Konseyi’nin tüm üyelerinin, BAE ve Cumhurbaşkanı Hadi ekibince desteklendiği, böylece konseydeki aktif görüşün İngiltere’ye bağımlı olduğu göze çarpıyor.” Böylece gerek ateşkes, gerek söz konusu karar, gerekse Başkanlık Konseyinin oluşturulması, Amerikan-İngiliz uzlaşısı sonucunda gerçekleşmiştir. Bunlara bağlı ajanlar ve bu devletlerin yörüngesinde hareket eden taraflar da söz konusu uzlaşıya uygun hareket etmişlerdir... Ancak her hâlükârda bu uzlaşı kalıcı değildir. Bilakis yalnızca bu uzlaşıyı gerekli kılan şartlar değişinceye kadar devam edecektir!

4- Nitekim gelişmeler tam da bu şekilde ilerlemiştir. 2025 yılının sonlarında, Yemen’de Birleşik Arap Emirlikleri tarafından desteklenen ve Başkanlık Konseyi üyesi olan Aydarus ez-Zübeydi liderliğindeki Güney Geçiş Konseyi güçleri, Hadramut ve el-Mehra bölgelerine asker konuşlandırmış ve bunun üzerine durum son derece karmaşık bir hâl almıştı. Suudi Arabistan öncülüğündeki Yemen Koalisyonu, 30 Aralık 2025 tarihinde yaptığı açıklamada, Hadramut vilayetindeki Mukalla Limanı’na Birleşik Arap Emirlikleri’nden ulaştırılan silahları ve savaş araçlarını hedef alan sınırlı bir askerî operasyon gerçekleştirdiğini duyurmuştur. Tehdit ve baskılar daha sonra da devam etmiştir. Nihayet Birleşik Arap Emirlikleri boyun eğmek zorunda kalmış ve Yemen’deki güçlerini geri çekeceğini açıklamıştır. Suudi Arabistan, Yemen’de BAE’ye bağlı unsurları (Aydarus ez-Zübeydi liderliğindeki Güney Geçiş Konseyini) Hadramut ve el-Mehra’dan çekilmeleri için tehdit etmeye ve uyarmaya devam etmiştir. Bunun üzerine Yemen’deki Güney Geçiş Konseyi güçleri geri çekilmeye başlamıştır. Ardından El Zübeydi, 8 Ocak 2026 tarihinde Somaliland üzerinden Abu Dabi’ye kaçmıştır!

5- Görünen o ki son dönemde batı sahilinde yaşananlar, yani bu ayın 3’ü ile 11 Eylül tarihleri arasında Husilerin Hays, el-Havha, Muha, Muha Limanı, Meyyun Adası ve Kızıldeniz’in güneyindeki diğer Yemen adalarını ele geçirerek Babülmendep’e kadar ulaşmaları, 2018 yılında BAE’nin ve ona bağlı yerel unsurların El Hudeyde’den çıkarılmasıyla ve 2025 yılının sonu ile 2026 yılının başında BAE ve ona bağlı unsurların Hadramut ve el-Mehra’dan çıkarılmasıyla benzerlik göstermektedir. Bu gelişmelerin birbirine benzediğini söylüyorum, zira Amerika, Husilerin gerçekleştirdiği bu operasyonla Batı Sahili’ndeki ajanlarına darbe vurarak İngiltere’nin Yemen’deki nüfuzuna darbe indirmek istemiştir. Nitekim BAE’nin hamiliğini yaptığı ve efendisi İngiltere’nin talimatıyla kol kanat gerdiği Tarık Salih liderliğindeki “Cumhuriyet Muhafızlarının çekirdeğini oluşturduğu Ulusal Direniş” adı verilen güçler, sonunda Muha’nın ve Kızıldeniz kıyısındaki Halid Askerî Kampı’nın düşmesiyle ağır bir darbe almış ve böylece Husi grubu Kızıldeniz’in Yemen’e ait sahillerinin tamamı üzerinde hâkimiyeti sağlamıştır. Muha’nın 10 Eylül 2026 tarihinde düşmesi, bu direnişin lideri olan İngiliz ajanı ve BAE destekli eski Cumhurbaşkanı Ali Salih’in yeğeni Tarık Salih’e ağır bir darbe indirmiştir. Bu gelişme, İngiltere’nin diğer ajanı Aydarus el-Zübeydi’nin hezimete uğratılıp BAE’ye kaçmak zorunda kalmasının ardından, İngiltere’nin ajanlarını tasfiye edilmesine yönelik bir başka adım niteliğindedir. Bu gelişme dikkatle incelendiğinde, Suudi Arabistan’ın Cumhuriyet Muhafızlarının içine kendisine bağlı unsurlar yerleştirmeyi başarmış olması kuvvetle muhtemeldir. Bu unsurlar da Suudi Arabistan’dan aldıkları talimatlar doğrultusunda batı sahilindeki mevzilerinden çekilmişlerdir... Bu durum, Tarık Salih liderliğindeki Cumhuriyet Muhafızları içerisindeki İngiliz yanlısı güçlerin düzenini bozmuş ve onlarda panik yaratmıştır. Bunun üzerine Tarık Salih, internette yayımlanan ses kayıtlarından da anlaşıldığı üzere, bütün kuvvetlerine şehirdeki tüm mevzilerden geri çekilmeleri talimatını vermek zorunda kalmıştır. Tarık Salih yaşananları, “içeriden ihanetler” şeklinde nitelendirmiştir. Bununla Cumhuriyet Muhafızları içerisindeki Suudi Arabistan yanlısı kanatları kastettiği açıktır. Ayrıca “kardeşler tarafından yüzüstü bırakılmak” ifadesini kullanmıştır. Bununla da bizzat kendisini desteklemek ve Husilerin ilerleyişine darbe vurmak üzere harekete geçmeyen Suudi Arabistan’ı kastetmektedir. İşte tüm bunların sonucunda Husiler, tıpkı daha önce Sana’ya girdikleri gibi, bu bölgelere de kayda değer hiçbir direnişle karşılaşmadan girmişlerdir!

6- Suudi Arabistan’ın ortak üçlü ittifakı devreye sokup bu ittifaktaki ortakları olan Pakistan ve Türkiye’den müdahalede bulunmalarını talep etmemiş olması da bunu doğrulamaktadır. Bu da Suudi Arabistan’ın da işin içinde olduğunu ve Husilere karşı ciddi bir askerî harekâtta bulunmak istemediğini göstermektedir. Çünkü söz konusu ittifakın kurulmasının arkasındaki güç olan Amerika, Suudi Arabistan’daki bazı bölgeleri hedef almalarına rağmen Husilere karşı bu ittifakın harekete geçirilmesini ve müdahalede bulunmasını istememiştir! Türkiye ve Pakistan ise yalnızca kınamalarla ve yardıma hazır olduklarına dair yaptıkları ciddi olmayan açıklamalarla yetinmişlerdir. Dahası, İbn Selman ne Türkiye’ye ne de Pakistan’a başvurmuş ne de kendilerine herhangi bir yardım çağrısında bulunmuştur. Yemen’in batı sahilinin tamamı veya büyük bölümü Husilerin eline geçinceye kadar beklemiş, ancak bundan sonra Husilerin saldırıları karşısında Suudi Arabistan’a yardım meselesini görüşmek üzere Mekke İttifakı’nı toplantıya çağırmıştır! “Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan Silahlı Kuvvetleri Genelkurmay Başkanları, Krallık’ın karşı karşıya kaldığı güvenlik gelişmelerini ve tehditleri görüşmek üzere Mekke Ortak Savunma Anlaşması çerçevesinde Cuma günü Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da bir araya geldi... Suudi Arabistan Savunma Bakanlığı, ortak caydırıcılığın ve kolektif savunmanın güçlendirilmesine katkı sağlayacak şekilde 3 ülkenin silahlı kuvvetleri arasındaki iş birliğini ilerletmenin, istihbarat iş birliği, askeri koordinasyon ve kabiliyet entegrasyonunu geliştirmenin yollarının ele alındığını açıkladı... Bakanlığa göre genelkurmay başkanları güvenlik durumunu değerlendirdiler; ayrıca Mekke-i Mükerreme’yi ve Suudi Arabistan’ın sivil altyapısını hedef alan saldırıları kınadılar. Bayraktaroğlu, Munir ve Al-Ruwaili, Suudi Arabistan’ın güvenliğini, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü savunma konusundaki üç ülkenin kararlılığını yansıtan, kolektif savunmaya olan bağlılıklarını güçlü bir şekilde yinelediler...” (26.09.2026 El Cezire) Yani bu toplantı, Husilerin Yemen’in batı sahili üzerindeki hâkimiyetlerini sağlamlaştırmalarından sonra gerçekleşmiştir!

7- Ayrıca Amerika, her fırsatta İran’ın uzantılarını vurduğunu defalarca ilan etmesine rağmen müdahalede bulunmamış ve Husileri hedef almamıştır. Suudi Arabistan’dan da Husileri vurmasını istememiş, üçlü ittifakı harekete geçirmesi yönünde herhangi bir talepte de bulunmamıştır. Oysa Amerika’nın, İran’ın Suriye, Irak ve Lübnan’daki diğer uzantılarına karşı son derece sert tedbirler aldığı biliniyor. Husiler de Yemen’de İran’ın güçlü bir uzantısı olmalarına rağmen, Amerika ve Suudi Arabistan onlara karşı İran’ın diğer uzantılarına uyguladıkları türden kesin ve kararlı bir adım atmamışlar, dolayısıyla Husilerin Yemen’in batı sahilini ele geçirmelerini önlemek için harekete geçmemişlerdir! Amerika ile Suudi Arabistan’ın bu husustaki iş birliği ve suç ortaklıkları basiret sahibi herkes için gün gibi aşikârdır. Nitekim Reuters, 13 Eylül 2026 tarihinde üç kaynağa dayanarak şu bilgiyi aktarmıştır: “ABD Başkanı Trump, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirmiştir.” Trump, İbn Selman’ı: “Benim iyi bir dostum.” şeklinde nitelendirmiş ve ardından “Her şeyin yoluna gireceğini söyleyebilirim. Her şey gayet iyi olacak” demiştir. Bu ise söz konusu iş birliği ve suç ortaklığının arkasında Trump’ın olduğu anlamına gelmektedir. Çünkü “Her şeyin yoluna gireceğini ve her şeyin gayet iyi olacağını” söylemesi, olayların Amerika’nın istediği doğrultuda ilerleyeceğini ve sonucun onun lehine gerçekleşeceğini ifade etmektedir! ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Husilerin batı sahilindeki ilerleyişi devam ederken Suudi Arabistan’ı ziyaret etmesi, ülkenin yöneticisi İbn Selman ile görüşmesi ve görüşme sırasında şu açıklamayı yapması da bunu doğrulamaktadır. “Amerika’nın Suudi Arabistan ile son derece güçlü askerî ve savunma ilişkileri bulunmaktadır. Biz de bu gelişmeleri çok yakından takip ediyoruz.” Amerikalı yetkilinin, Amerika’nın olayları yakından takip ettiğini söylemesi, aslında Amerika’nın olan biten her şeyden haberdar olduğunu göstermektedir!

8- Amerika’nın Yemen hükümetinin askerî müdahale talebini reddetmesi de bunu teyit etmektedir. Nitekim Reuters, 21 Eylül 2026 tarihinde Yemenli bir kaynak ile Batılı bir kaynağa dayanarak şu bilgiyi aktarmıştır: “Yemen Başkanlık Konseyi Başkanı Reşad el-Alimi, dün gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde Trump’tan askerî yardım talep etmiştir. Kaynaklar, Trump’ın görüşme sırasında askerî destek sağlanacağına dair herhangi bir doğrudan taahhütte bulunmadığını belirtmişlerdir.” Aynı şekilde Trump da şu açıklamada bulunmuştur: “Husiler bizi aradı; bizimle savaşmak istemiyorlar. Üzerlerine gitmemizi istemediklerini belirttiler. Dahil olmamamızı kesinlikle tercih ediyorlar. Çoğu geminin geçişine izin veriyorlar.” (13.09. 2026 el-Arab el-Cedid) Reuters de 16 Eylül 2026 tarihinde beş kaynağa dayanarak şu bilgileri aktarmıştır: “Amerikalı yetkililer, hafta sonu Maskat’taki ABD Büyükelçiliği içerisinde Yemen’deki Husi grubunun temsilcileriyle gizli bir toplantı gerçekleştirdiler. Görüşmelere, aralarında ABD yaptırımlarına tabi olan grubun sözcüsü Muhammed Abdüsselam ile Abdülmelik el-Acrî’nin de bulunduğu önde gelen Husi yetkililer katıldı. Bu kaynaklar, Husi temsilcilerinin görüşme sırasında Washington ile 2025 yılında imzalanan ateşkes anlaşmasına bağlı kalacaklarına ve Amerikan veya İsrail gemilerini hedef almayacaklarına söz verdiklerini, ancak ‘düşman’ gemilerine saldırma hakkını saklı tuttuklarını belirttiler.” Husi grubunun Siyasi Büro Üyesi Muhammed el-Buhayti de 20 Eylül 2026 tarihinde Sana’dan Amerikan Associated Press ajansına Zoom üzerinden verdiği röportajda, grubu ile Amerika arasında Umman Sultanlığı aracılığıyla dolaylı temasların gerçekleştiğini kabul etmiştir. El-Buhayti, Husi grubunun Trump yönetimine Amerika’yı veya Amerika’ya ait gemileri Kızıldeniz’de ve Babülmendep Boğazı’nda hedef alma niyetinde olmadığını bildirdiğini, mevcut operasyonlarının ise Suudi Arabistan’a yönelik olduğunu ifade etmiştir. Ayrıca Washington’ın, Husi kuvvetlerinin Yemen’in batı sahilinde ilerlediği ve Bab’ül Mendeb Boğazı’na hâkim bölgelere ulaştığı sırada grupla temas kurduğunu da belirtmiştir.” Bütün bunlar, yaşananların Amerika’nın planlaması doğrultusunda gerçekleştiğini ve Husi grubunun da bilerek bu plana göre hareket ettiğini göstermektedir!

9- Yemen’in batı sahilinde Husilerin gerçekleştirdiği ve hâlen sürdürdüğü saldırılar dikkatle incelendiğinde, Husilerin neredeyse bütün sahili kontrol altına almak üzere oldukları halde Amerika’nın Aden’deki Yemen hükümetinin yardımına koşmak için harekete geçmemesi, aynı şekilde Husi saldırıları kendisini hedef aldığı halde Suudi Arabistan’ın da ciddi bir müdahalede bulunmaması, bunun yanı sıra Husi temsilcilerinin Umman’ın başkenti Maskat’ta Amerikalılarla yaptığı görüşmeler, Aden hükümetinin talebine rağmen Amerika’nın Batı Sahili’ndeki Husi saldırılarını püskürtmek için müdahale etmeyeceğine dair yukarıda zikredilen açıklamalar; Husilerin Yemen’in batı sahilinin büyük bölümünü ele geçirmelerinin Amerika ve Suudi Arabistan’ın onayıyla gerçekleştiğini göstermektedir. Görünüşe göre bu sinsi planın arkasında şu üç temel hedef yatmaktadır:

Birincisi: Husilerin Yemen yönetimine ortak edilmesi, hatta yönetimde esas ve belirleyici rolün kendilerine verilmesi; ardından Yemen’deki İngiliz yanlısı unsurların kademeli biçimde iktidardan uzaklaştırılmasıdır. Özellikle de İngilizlere bağlı unsurlar Yemen’de bütünüyle tasfiye edilmiş değildir. Bunların bir kısmı hâlen Başkanlık Konseyinde veya onun etrafında toplanmaktadır.

İkincisi: Bu gelişmeyi İran’daki yönetimi teşvik etmek ve New York’taki Amerikan-İran görüşmelerinde de görüldüğü üzere Amerika’ya karşı tutumlarının yumuşamasına zemin hazırlamak için bir havuç olarak kullanmak. Aynı şekilde İran Cumhurbaşkanı ve İran Dışişleri Bakanlığı tarafından sunulan ve İran’ın tekrar Amerikan yörüngesine dönmek için Trump’ın onaylayacağını umdukları ancak Trump’ın, İran’ın yalnızca Amerika’ya tabi bir ajan olarak devam etmesinde ısrar etmesi nedeniyle küstah bir şekilde reddettiği plan da bu yumuşamanın bir göstergesidir.

Üçüncüsü: Bu, bir nevi savaşçının dinlenmesi olarak değerlendirilebilir. Zira Amerika yaklaşık bir ay sonra ara seçimlere gidecektir. Seçim süreci ise özellikle askerî çatışmalar olmak üzere mevcut gerilimlerin seçimler sona erinceye kadar yatıştırılmasını gerektirmektedir...

Görünen o ki bu üç hedef, tek tek veya bir bütün olarak Amerika ve Suudi Arabistan’ın Husilere karşı gösterdiği bu anlaşılmaz sessizliğin ve Batı sahilinin Husilere altın tepside sunulmasının asıl sebebidir. İşte bu yüzden Husilerin Batı Sahili’ni kolayca ve zahmetsizce kontrol altına almalarına imkân sağlanmıştır!

10- Böylece Yemen’de İngiliz-Amerikan çatışmasının son derece şiddetli biçimde devam ettiğini, ancak bunun bölgesel ve yerel araçlar üzerinden yürütüldüğünü görüyoruz. Yemen halkı ise bu çatışmanın yakıtı haline getirilmiş ve onlarca yıldır bu çatışmadan dolayı büyük acılar çekmekte, ağır bedeller ödemektedirler. Bu aparatların önceliği halkın menfaatleri değil, kendi şahsi çıkarlarıdır. Bu nedenle Yemen’in kurtuluşu, ancak birbirleriyle mücadele eden sömürgeci devletlerin ülkede kalmasına ve nüfuzlarını yaymasına imkân sağlayan bu araçlardan kurtulmakla mümkündür. Bu kurtuluş ise ancak Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafetin kurulmasıyla gerçekleşebilir. Hilafet, Allah’ın bir vaadi:

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in bir müjdesidir:

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةٌ عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ “Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır” [Ahmed ve Tayalisi] Bu itibarla biz, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in

الْإِيمَانُ يَمَانٍ هَا هُنَا “İman Yemenîdir, işte buradadır” [Buhari] ve yine

الْفِقْهُ يَمَانٍ وَالْحِكْمَةُ يَمَانِيَةٌ “Fıkıh Yemen’dedir. Hikmet Yemen’dedir.” [Buhari ve Müslim] sözleriyle övdüğü Yemen halkını, güçlü ve aziz olan Allah’ın vaadini ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesini gerçekleştirmek ve böylece her iki cihanda da kurtuluşa ermek için hep birlikte çalışmak üzere Hizb-ut Tahrir’e yardım etmeye çağırıyoruz; ki en büyük kurtuluş işte budur.

H.15 Rabiu’s Sânî 1448
M.27 Eylül 2026

Devamını oku...

Biz, Doğru Yola Sahip Bir Ümmetiz; İhtiyacımız Olan İse Onu Yeniden Kazanmaktır

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Biz, Doğru Yola Sahip Bir Ümmetiz; İhtiyacımız Olan İse Onu Yeniden Kazanmaktır

Biz kaybolmuş bir ümmet olmadığımız gibi kimliğini arayan ya da değerlerini ve ilkelerini sorgulayan bir ümmet de değiliz. Zira bizim, iman ettiğimiz bir akidemiz, kendisine müracaat ettiğimiz bir şeriatımız ve hayatımızın temelini ve insana, topluma ve devlete bakış açımızı şekillendiren ahlak ve değerlerimiz vardır. Yine bizim gurur duyduğumuz fikri mirasımız vardır. Dolayısıyla Allah’ın helal kıldığı şey helal, Allah’ın haram kıldığı şey de haramdır; bu ise, şartlar veya çıkarların değişmesiyle değiştirilebilecek bir mesele değildir.

Bizim sıkıntısını çektiğimiz sorun, pusulanın olmaması veya yolun kaybedilmesi değil, aksine ondan uzaklaşılmış olmasıdır. Aynı şekilde biz, ilkelerimizin artık bu çağa uygun olmadığına ve dünyanın bir parçası olabilmek için fikirlerimizi, sistemlerimizi ve ölçülerimizi başkalarından ödünç almamız gerektiğine ikna edilmek amacıyla aldatıldık.

Yine bizler, ekonomi konusunda da kaybolmuş değiliz; zira bizler, para, doğru muamele, faizin, zulmün ve sömürünün haram kılınması ve insanların hakları ile mallarının korunması konusunda net bir tasavvura sahibiz. Ayrıca biz, ekonomide krizi olan bir ümmet de değiliz; çünkü biz, paraya, çalışmaya ve servete dair ahlaki bir anlayışa ve mülkiyete ve faizin, aldatmanın, karaborsacılığın (ihtikar) haram olduğuna dair net bir mefhuma sahibiz.

Bizim nezdimizde ekonomi sadece rakamlardan, göstergelerden ve hisselerden ibaret değildir; bizim mefhumumuzda ekonomi, insanların ihtiyaçlarını gidermeyi hedefleyen ve insan, para, iktidar ve kaynaklar arasındaki ilişkiyi belirleyen maldı. Dolayısıyla adalet ortadan kalktığında, ekonomik büyüme insanlar arasındaki uçurumu azaltmak yerine onu daha da artırabilir. Bu yüzden bizim için adalet siyasi bir lüks olmadığı gibi insan onuru bir slogan ve para da bir ganimet değildir.

Ayrıca bizler, yönetim mefhumu kaybolmuş kimseler de değiliz; zira bizim mefhumumuza göre yönetim, insanlar üzerinde bir tahakküm değildir, aksine onlara karşı bir sorumluluktur; iktidar ise mutlak bir ayrıcalık değil, bir emanettir. Aynı şekilde bizim, antlaşmalarda ve devletlerarası ilişkilerde, antlaşmaya vefalı olmanın, haklara saygı göstermenin ve zulmü ve saldırganlığı reddetmenin anlamını belirleyen değerlerimiz ve ilkelerimiz vardır.

Nitekim aldatma, bazılarımızın başkalarında var olanı ilerlemenin tek modeli, biz de var olanı ise geri kalmışlığın bir aracı olarak görmesini sağlamada başarılı olmuştur; öyle ki bazılarımız kimliğinden utanmaya, değerlerini savunmakta tereddüt etmeye ve ne yazık ki ilerlemenin ancak sabitelerden taviz verilerek gerçekleşebileceğini sanmaya başladı.

Dünyaya açılmak, değerlerimiz ve ilkelerimizle çelişmediği sürece bir hata değildir. Bilakis hata, ayırt etme yeteneğimizi kaybetmemiz, iyiyi de kötüyü de almamız ve değerlerimize aykırı olanı sırf daha güçlü ve daha nüfuzlu bir çevreden geldiği için kabul etmemizdir.

Bizim kendimize olan güveni, yani sahip oldukları şeyleri bilen bilinçli bir güveni keşfetmeye ihtiyacımız vardır. Dolayısıyla ilkelerimize geri dönmemiz gerekiyor ki böylece onları sloganlardan kurumlara, politikalara ve uygulamalara dönüştürebilelim.

Nitekim ekonomide, siyasette, eğitimde, yargıda, yönetimde ve toplumsal ilişkilerde tezahür etmeyen bir ideoloji, gerçekliği olmayan güzel sözlerden ibaret kalır.

Ümmetin; kendisinde var olanı bilmeye, kendini tanımaya, kendi çıkarlarını savunmaya, evlatlarının haklarını korumaya ve adalete bağlı kalmaya ihtiyacı vardır. Bu yüzden bizim, değerlerimizi canlı bir gerçekliğe dönüştürmemizi engelleyen donukluğu kırmaya ihtiyacımız vardır.

Eğer bilincimizi yeniden kazanır ve sabitelerimize bağlı kalırsak, kaybolmuş bir ümmet olmayacağız; aksine yolunda güvenle ilerleyen, dünyayla bilinç, eşitlik ve saygı temelinde etkileşim kuran bir ümmet olacağız.

Bizler kaybolmuş kimseler değiliz; aksine ümmetin artık aldatılma döngüsünden çıkmasının, karar verme yetisini geri kazanmasının ve nereye varmak istediğini bilerek kendi yolunda ilerlemesinin zamanı gelmiştir.

Sonuç olarak izzetini ve konumunu geri kazanmak isteyen bir ümmetin, kaybetmiş olduğu şeyi bilmesi yeterli değildir; aksine onun, kurtuluşunun projesini kimin taşıdığını, kalkınmaya doğru ilerlemek için dürüstlüğe, cesarete ve yeterliliğe kimin sahip olduğunu da bilmesi gerekir.

Dolayısıyla bugün ümmetin görevi, ümmetin kalkınmasını ve onun izzet ve onurunu geri kazanmasını bir araç değil de hedef haline getiren kendi cildinden olan sadık ve muhlis evlatlarının etrafında kenetlenmektir.

Bakın işte kurtuluş gemisindeki yani Hizb-ut Tahrir içindeki kardeşleriniz, kendilerini bu azim göreve adamış olup sizleri, İslami hayatı yeniden başlatmak için kendisiyle birlikte çalışmaya davet ettiği gibi yine sizleri, ona güvenmeye ve sizi kölelik ve zilletin pençesinden kurtaracak projesinde onu desteklemeye de davet etmektedir. Ayrıca sizleri, hak üzere olduğu sürece onun yanında durmaya da davet etmektedir.

Ümmetin artık şüphe, acziyet ve tereddüt halini aşmasının, kendilerini bu azim çalışmaya adayan dürüst adamların peşinden gitmesinin zamanı gelmiştir; onlar ki, Allah’a verdikleri sözü yerine getiren, konuştuklarında doğruyu söyleyen, söz verdiklerinde yerine getiren ve sorumluluk üstlendiklerinde ümmetin çıkarlarını kendi çıkarlarının üstünde tutan adamlardır.

Şüphesiz ki kurtuluş gemisi, sadece bireyi taşımaz; aksine onun sayesinde hak üzere bir araya gelen bir ümmet kurtulur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Sömürgeci Kâfirlere Dokunmayıp Müslümanları Birbirleriyle Savaşmaya Çağırmak, Korkunç Bir İftiradır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Sömürgeci Kâfirlere Dokunmayıp Müslümanları Birbirleriyle Savaşmaya Çağırmak, Korkunç Bir İftiradır

Haber:

Suudi Arabistan Baş müftüsü Şeyh Salih bin el-Fevzan Perşembe günü yaptığı açıklamada, sınırlarda görev yapan birlikleri, canlarını feda etmek ve İran ile ittifak halindeki Husi grubuna karşı koymak için hazır olmaya çağırdı. Açıklama, Suudi Arabistan kuvvetlerinin Amerika adına yürüttüğü vekalet savaşını bir cihat ve ribat olarak nitelendirerek, ribat ve cihada teşvik eden Kur'an ayetleri ve hadislerle dolu olarak gelmiş ve açıklama şunları da eklemiştir: “Ey murabıt kardeşlerim, görevinizi yerine getirmeye, üstleri ve saha komutanlarının emirlerine azami hassasiyetle uymaya ve görevlerini yerine getirmeye her zaman hazır olmalısınız; tıpkı Allah Azze ve Celle'nin Peygamberi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sahabelerine emrettiği gibi." Bu kadar yanıltma ve aldatmayla yetinmemiş, bilakis şöyle devam etmiştir: “Siz, Peygamberin sahabelerinin izinden gidiyorsunuz, Müslümanların kutsallarını savunuyorsunuz ve tevhid sancağını dalgalandırıyorsunuz." Hatta uluslararası alanda tanınan ve Suudi Arabistan tarafından desteklenen Yemen hükümetinin ülkenin tüm toprakları üzerindeki otoritesinin pekiştirilmesini, “Yemenli kardeşlerimizin güvenlik ve huzur içinde yaşayabilmesi için en öncelikli görevlerden biri” olarak nitelendirdi.

Yorum:

Mekke İttifakı güçlerinin, İngiltere’nin ajanlarını ortadan kaldırmak, Amerika’nın nüfuzunu güçlendirmek ve orada Yemenli bir Karzayi'yi iktidara getirmek amacıyla Yemen’e girmesine zemin hazırlamak için, din adına yanıltma ve aldatma dolu bu otoriter siyasi bildiri gelmiştir; böylece müftü, Suud hanedanı yöneticilerine itaat ederek, insanları yanıltmak için konumunu istismar etmiştir; işte bu, apaçık bir hüsrandır; zira Ebu Hureyra Radıyallahu Anh’dan Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: إِنَّ فِي جَهَنَّمَ وَادِياً تَسْتَعِيذُ مِنْهُ جَهَنَّمُ كُلَّ يَوْمٍ سَبْعِينَ مَرَّة، أَعَدَّهُ اللهُ لِلْقُرَّاءِ الْمُرَائِينَ بِأَعْمَالِهِمْ، وَإِنَّ أَبْغَضَ الْخَلْقِ إِلَى اللهِ عَالِمٌ السُّلْطَانِ “Şüphesiz cehennemde öyle bir vadi vardır ki cehennem bile ondan her gün yetmiş kez Allah'a sığınır; Allah onu amelleriyle gösteriş yapan kurralar için hazırlamıştır ve şüphesiz Allah katında yaratılmışların en nefret edileni, sultanın âlimidir.”

Cihad ve ribat meselesi hiçbir Müslüman için gizli değilken, âlimlere nasıl gizli kalabilir ki?! Bu ise, Allah’ın kelimesini yüceltmek için Allah’ın düşmanları olan sömürgeci kâfirlerle savaşmak şeklinde olur; yoksa sömürgeci kâfire bağlılık üzerine kurulu yönetimlerinin temellerini sağlamlaştırmak ve zalim yöneticilerin tahtlarını korumak için olmaz; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: قَاتِلُواْ الَّذِينَ لاَ يُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَلاَ بِالْيَوْمِ الآخِرِ وَلاَ يُحَرِّمُونَ مَا حَرَّمَ اللّهُ وَرَسُولُهُ وَلاَ يَدِينُونَ دِينَ الْحَقِّ مِنَ الَّذِينَ أُوتُواْ الْكِتَابَ حَتَّى يُعْطُواْ الْجِزْيَةَ عَن يَدٍ وَهُمْ صَاغِرُونَ “Kendilerine Kitap verilenlerden Allah'a ve ahiret gününe inanmayan, Allah ve Rasulü’nün haram kıldığını haram saymayan ve hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye kadar savaşın.” [Tevbe 29]

Suud Hanedanı yöneticileri, Müslümanların ordusunu, paralarını ve ülkelerini Amerika'nın projelerini ve bölgedeki çıkarlarını gerçekleştirmek için seferber ediyorlar.

Amerika ve Yahudi varlığıyla savaşmak cihattır ve Amerika'yı ve üslerini Haremeyn topraklarından, Yahudileri de Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in İsra’sından çıkarmaya ise; müftünün davet etmesi ve orduları bunu gerçekleştirmeye teşvik etmesi gereken şeydir. Müslümanlar arasında birlik çağrısı yapmak ve sömürgecilik adına vekâlet savaşlarında birbirleriyle savaşmayı bırakmak ise, âlimlerin, müftülerin ve davetçilerin dillerinden düşürmemeleri gereken şeydir.

Bir Müslümanı, Müslüman kardeşiyle savaşmaya çağırmak ve bunu cihad ve ribat olarak adlandırılmak ise bir saptırmadır; İslam'a ve ümmete karşı savaşan suçlu ajan yöneticilere itaat etmeye teşvik etmek ve ümmetin göğsüne demir ve ateş yumrukla çöreklenmiş iktidarı gasp eden yöneticileri emir sahipleri olarak nitelendirmek ise bizzat münkerdir.

Bir Müslümanın Müslümanla savaşması haramdır; zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: إِذَا الْتَقَى الْمُسْلِمَانِ بِسَيْفِهِمَا فَالْقَاتِلُ وَالْمَقْتُولُ فِي النَّارِ “İki Müslüman, kılıçları ile (birbirlerini öldürmek için) karşı karşıya gelirlerse, ölen de öldürülen de ateştedir.” Denildi ki: Ey Allah’ın Rasulü! Bu katildir, peki öldürülen kimsenin durumu nedir (o neden ateştedir)? Bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: إِنَّهُ كَانَ حَرِيصاً عَلَى قَتْلِ صَاحِبِهِ “O da arkadaşını (Müslüman kardeşini) öldürme hususunda istekli idi.” İktidarı gasp eden zalim yöneticileri dost edinmek haramdır ve apaçık bir günahtır; zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: إِنَّهُ يُسْتَعْمَلُ عَلَيْكُمْ أُمَرَاءُ فَتَعْرِفُونَ وَتُنْكِرُونَ، فَمَنْ كَرِهَ فَقَدْ بَرِئَ، وَمَنْ أَنْكَرَ فَقَدْ سَلِمَ، وَلَكِنْ مَنْ رَضِيَ وَتَابَعَ “İleride birtakım yöneticileriniz olacaktır. Onları tanıyacaksınız ve reddedeceksiniz. Her kim onları tanırsa beri olur. Her kim onlara karşı çıkarsa selamette olur. Ancak her kim razı olur ve tabii olursa (o başka)!” Ribat ancak Allah’ın düşmanlarıyla savaşmakta olur; zira o, cihadın bir şeklidir; nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدْوَّ اللّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِن دُونِهِمْ لاَ تَعْلَمُونَهُمُ اللّهُ يَعْلَمُهُمْ “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz.” [Enfal 60]

Dolayısıyla müftünün görevi, çağrısını Hicaz ordusuna, Husilere ve çatışan diğer taraflara yönelterek aralarındaki savaşı bırakmaya, İslam temelinde birleşmeye, sömürgecileri reddedip onları Müslümanların topraklarından çıkarmaya, başta Amerika ve Yahudi varlığı olmak üzere onlara karşı cihat ilan etmeye, Müslümanlara karşı komplo kuran tüm ajan yöneticileri ve liderleri kaldırıp atmaya ve Allah'ın Kitabı ve Peygamberi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetiyle hükmedecek, ümmeti birleştirecek ve Müslümanların ülkelerini sömürgeci kâfirlerden kurtaracak bütün Müslümanların Raşid Halifesine biat etmeye çağırmak olmalıdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...

Amerika: Ortadoğu’da Hegemonyanın Başarısızlığı ile Kaos Yönetimi Arasında

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika: Ortadoğu’da Hegemonyanın Başarısızlığı ile Kaos Yönetimi Arasında

Haber:

The Economist dergisi, “ABD, yeniden şekillendiremediği bölgeden geri çekiliyor; Orta Doğu’yu yönetme görevinden vazgeçiyor” başlıklı bir makale yayınladı; makalede, ABD’nin Orta Doğu’yu yeniden şekillendirmede başarısız olmasının ardından bu bölgeden geri çekildiğinden bahsedildi.

Yorum:

Bu, Amerika’nın bölgeden ayrılacağı anlamına gelmez; ancak bu, bölgenin işlerini yönetmedeki rolünden vazgeçtiği anlamına gelir. Dünya liderleri 1991 yılının Eylül ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda bir araya geldiklerinde, Amerika'nın Orta Doğu'daki tartışmasız hegemonya aşamasının yaklaşmakta olduğu görülüyordu. Pentagon, birçok müttefikle birlikte, Irak işgal güçlerini Kuveyt'ten kovmak için yıldırım savaşına girmişti. ABD'li diplomatlar, Yahudi varlığı ile bir grup Arap komşusu arasında yapılan ilk doğrudan görüşmeleri temsil eden Madrid Konferansı'na ev sahipliği yapmaya hazırlanıyorlardı. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin sonuna yaklaşılırken, ABD bu çalkantılı bölgede yeni bir düzen oluşturmaya hazır görünüyordu. Ancak bu gerçekleşmedi.

Görünen o ki makale yazarı, sömürgeci Amerika’nın İslam beldelerini tâğutlardan kurtarmak için geldiğine dair kendi ülkesinin uydurduğu yalana inanmıştır; oysa bu tâğutları, ümmeti ezmek, bastırmak, aç bırakmak, yoksullaştırmak ve cahilleştirmek suretiyle kontrol altında tutabilsinler diye ümmetin başına dikenler, diğer sömürgeci güçlerle birlikte bizzat Amerika'dır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Müslümanların ülkelerine gelen Amerika, bu kadar kolay bir şekilde buradan ayrılmayacaktır; zira makale şöyle diyor: “ABD, artık Orta Doğu’yu yöneten ve bölgenin güvenlik ve siyasi kurallarını belirleyen güç rolünü yerine getirmeye eskisi kadar muktedir olmadığı gibi istekli de değildir; Amerika bölgeden tamamen çekilmiyor, ancak Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana politikasının ayrılmaz bir parçası olan hegemonya ve bölgenin yeniden şekillendirilmesi hırslarından geri adım atıyor.”

Böylece makalenin yazarı güncel gerçekleri çarpıtmakta ve tıpkı Amerika’yı işgal edip yaklaşık yüz milyon Kızılderili’yi katlettiği ve okullarda çocuklara öğrettiği tarihte, Amerika’ya özgürlük ve serbest ekonomiye dayanan Batı medeniyetini yaymak için geldiğini belirttiğinde eski tarihi çarpıttığı gibi Amerika’nın İslam beldelerine yönelik sömürgeciliğini, bölgedeki ümmetin işlerini gözetme çabası olarak sunmaktadır.

Ancak yaklaşık 35 yıl sonra The Economist dergisi bu girişimin, bölgeyi yeniden şekillendirmede ya da bölgede istikrarlı bir düzen kurmada başarılı olamadığı sonucuna varmıştır; çünkü muazzam askeri nüfuz, ittifaklar ve tekrarlanan müdahaleler, hayal edildiği gibi Amerika’nın liderlik ettiği istikrarlı bir Ortadoğu ortaya çıkaramamıştır; ancak insanları İslam akidesine aykırı bir sistemle yöneten Amerikan yanlısı rejimlerin uyguladığı zulüm ve zorbalığın gölgesindeki İslam ülkelerinde istikrarın sağlanması imkânsızdır. Sonra Amerika’nın bölgede istikrar sağlamaya çalıştığı yönündeki zan, haktan hiçbir şey ifade etmeyen bir zandır; zira Amerika, istikrarın sağlanmasının söz konusu olamayacağının ve Filistin meselesi gibi çetrefilli sorunları çözüme kavuşturup tasfiye etmenin imkânsız olduğunun tamamen farkındadır. Dolayısıyla Amerika; krizleri yönetmek, bölgedeki sömürgeciliğini pekiştirmek ve bir savaş tüccarı ile sömürgeci olarak elde edebileceği azami faydayı sağlamak için çalışmaktadır; nitekim eski ABD Savaş Bakanı Rumsfeld’in benimsediği yaratıcı kaos (kaos teorisi) politikası olarak bilinen şey de tam olarak budur.

Dergi makalesini, ABD’nin bölgeden çekilmesinin bir boşluk yaratacağına ve bu boşluğu doldurmaya aday olan ülkelerin karşılaştıkları sayısız zorluk nedeniyle bunu başaramayacaklarına dair sözleriyle sonlandırıyor; bu ülkeler ise Yahudi varlığı, İran ve Türkiye’dir. Ancak dergi, İslam ümmetinin başta Amerika olmak üzere sömürgeci Batı’nın boyunduruğundan kurtulmak için çırpındığı hakikatini vurgulamayı da ihmal etmemiş ve şöyle demiştir: “Araplar, yüzyıllar önce ilim ve bilginin bir kandili oldukları zamanlardaki eski ihtişamlarını geri kazanma fırsatını her zaman arzulamıştır. Amerikan’ın geri çekilmesi neredeyse onlara bu fırsatı veriyor.” Bu sonuçla dergi, her zaman kendisine çağrıda bulunduğumuz gerçeği, yani İslam ümmetinin kendi ülkelerindeki siyasi boşluğu doldurmasının ve mızrağın başını ülkelerimizdeki mevcut hain rejimlerin çektiği sömürgeci Batı’nın enkazı üzerine Hilafetin kurmasının farziyeti ve zorunluluğunu teyit etmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan

Devamını oku...

Haberlere Bakış

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış

27/09/2026

* Azerbaycan Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov, BM Genel Kurulu'nun 81. oturumu kapsamında Türk Devletleri Teşkilatı Dışişleri Bakanları Konseyi'nin gayri resmi toplantısına başkanlık etti. Bakan konuşmasında, “ortak kökler ve tarihle bağlantılı Türk devletleri arasındaki dayanışmanın derinleştiğine vurgu yaptı ve değişen küresel zorluklar fonunda çok taraflı ortaklığın güçlendirilmesinin stratejik bir gereklilik olduğunu” belirtti.

Türk halklarının dili, tarihi ve kültürel mirasının incelenmesine önemli katkı sağlayan Birinci Türkoloji Kongresi'nin 100. yıldönümüne adanmış etkinlikler, önemli bir başarı olarak kaydedildi…

Türk Devletleri Örgütü'nün uluslararası prestijinin daha da artırılmasının önemini vurgulayan bakan, Örgütün BM Genel Kurulu'nda gözlemci statüsü verilmesinin ortak hedeflerden biri olduğunu belirtti…

Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov, Antalya'da düzenlenecek COP31 ve Ankara'da düzenlenecek 13. Türk Devletleri Örgütü Zirvesi vesilesiyle Türkiye'ye başarılar diledi ve Azerbaycan'ın devam eden desteğini teyit etti… (yenicag.az, 25/09/2026).

 

Türk Devletleri TeşkilatıEkim 2009'da Türk Dili Konuşan Ülkeler İşbirliği Konseyi (Türk Konseyi) olarak kurulmuştu. O zaman Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye üye olmuştu. 12 Kasım 2021'de düzenlenen İstanbul Zirvesi'nde Türk Konseyi'nin adı Türk Devletleri Teşkilatı olarak değiştirildi. Şu anda Türk Devletleri Teşkilatı'nın (TDT) tam üyeleri Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkiye ve Özbekistan'dır; gözlemci üyeleri ise Macaristan, Türkmenistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ve Ekonomik İşbirliği Teşkilatı'dır.

Öncelikle Azerbaycan Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov’un, teşkilata üye ülkelerin “ortak kökler ve tarihle bağlantısı” hakkındaki sözlerine gelince; öncelikle bakana, Orta Asya ülkelerini birbirine bağlayan köprünün tarihsel, kültürel ve coğrafi olarak yalnızca İslam olduğunu, Orta Asya halklarının gerçek ortak kökünün 8. yüzyıldaki İslami fetihlerle başladığını ve bölgenin yetiştirdiği İmam Buhari, İbni Sina, el-Farabi ve Harezmi gibi tarihi şahsiyetlerin ortak bir İslami medeniyetin unsurları olarak öne çıktığını hatırlatmak isteriz. Bakan Ceyhun’un, küfrün başı Amerika’dan, teşkilata üye ülkelerin ortak kökler ve tarihle bağlantısından bahsetmesi, bölgenin gerçek kökleri İslam ve İslam medeniyetini bir kenara atarak sömürgeci kâfirin kendi çıkarları için belirlemiş olduğu ortak kökler ve tarihle bağlantısından bahsettiği gayet açıktır. Zira Amerika’nın Türk Devletleri Teşkilatı hakkında projesine baktığımızda bu net bir şekilde ortaya çıkmaktadır:

Orta Asya’nın Moskova için geleneksel bir nüfuz alanı olduğu ve seçkin coğrafi konumu ve kaynaklarının zenginliği nedeniyle Amerika, Çin ve Avrupa için de hedef haline geldiği malumdur. Zira Şubat 2020’de Amerika, 2019-2025 dönemi için yeni bir strateji açıklamış olup Erdoğan'ın Türk Devletleri Teşkilatı’nı inşa etme hamlesi, bu stratejinin bir parçası olarak görülmelidir. Tıpkı Türkiye’nin ABD’nin Suriye, Afrika, Kafkaslar ve diğer bölgelerdeki çıkarlarına hizmet ettiği gibi. Ayrıca Erdoğan, bu teşkilat yoluyla Amerika’nın Orta Asya’ya nüfuz etmesine de hizmet etmektedir. Diğer taraftan Amerika, bölgede artan İslami uyanışı kontrol etmek için Türk Devletleri Teşkilatı’nı kullanmak istiyor. Zira söz konusu Amerikan stratejisinin, İslam’a karşı savaşta bu bölge ülkeleriyle işbirliğinin devam ettiğini belirtmesi bu en açık kanıtıdır. Ayrıca Amerika, bu teşkilat aracılığıyla dikkatleri İslam fikirlerinden uzaklaştırmak için Türk milliyetçiliği fikirlerini pekiştirmek istediği gibi bu teşkilatın üye devletlerine kendi değerlerini empoze etmeye çalışmaktadır. Zira söz konusu stratejinin, açıkça beş Orta Asya ülkesiyle yakın işbirliğinin, Amerikan değerlerini ilerletmeye yardımcı olacağını belirtmiştir!

Bu kısa açıklamadan da anlaşılacağı üzere Türk Devletleri Teşkilatı, kesinlikle Müslümanları umursamıyor. Zira Türk Devletleri Teşkilatı eski Genel Sekreteri Baghdad Amreyev. 2022 tarihinde KunUZ muhabirinin Uygur meselesindeki tutumuyla ilgili sorusuna yanıt olarak şunları söyledi: “Bu, Çin’in iç işleridir ve biz başka ülkelerin içişlerine karışmayız.” Bu açıklama, teşkilata üye ülkelerin Rüveybida yöneticilerinin, İslam’a ve Müslümanlara düşman olan sömürgeci kafirlerin projelerine hizmet ettiklerini ortaya koymaktadır. Müslümanlar olarak bizim bugün içinde yaşadığımız acı gerçek, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şu kavlinin doğruluğunu ve hakikatini teyit etmektedir: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” Bu yüzden bizim bu kalkana, her zamankinden daha çok ihtiyacımız vardır. Allah’ın izniyle yakında kurulacak olan Raşidi Hilafet, sömürgeci kâfirlerin ve ajanlarının tuzaklarına son verecektir. Şüphesiz yarın bekleyeni için yakındır!

* Kazakistan, Dışişleri Bakanı BM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada küresel güven açığı uyarısında bulundu… Ukrayna krizi nedeniyle derin endişe duyuyoruz; bu kriz hâlâ can alıyor, küresel güveni aşındırıyor ve uluslararası güvenliği zayıflatıyor diyen Dışişleri Bakanı Muhtar Tileuberdi 25 Eylül'de BM Genel Kurulu'na yaptığı konuşmada Orta Doğu'da diplomasi çağrısı yenileyerek şunları söyledi: “Orta Doğu'da adil ve kalıcı bir barış, İsrail ile yan yana barış ve güvenlikte yaşayan bağımsız, egemen ve uygulanabilir bir Filistin Devleti gerektirir . New York Bildirgesi'ni, iki devlet çözümüne yönelik somut, zamana bağlı ve geri dönüşü olmayan adımlar için bir çerçeve olarak destekliyoruz. Kazakistan, Gazze Çatışmasının Sona Erdirilmesi için Kapsamlı Plan'ın ve Güvenlik Konseyi 2803 kararının tam ve iyi niyetle uygulanmasına çağrıda bulunuyor. Barış Kurulu üyesi olarak Cumhurbaşkanı Tokayev, sivil yeniden inşa edilmesini destekleyerek, gıda güvenliğini sağlayarak ve dijital hükümet çözümleri sunarak Gazze'nin istikrarına katkıda bulunmayı taahhüt etti.”

Müslümanların başındaki diğer Ruveybida yöneticiler gibi Kazakistan yöneticileri de sözde barış ve güvenlik kılıfı altında küfrün borazanlığını yapmaktan geri durmuyor. Bakanın sözünü ettiği barış güvenlik ise, İslam’ın ve Müslümanların güvenliği değil, küfrün başı Amerika ile onun beslemesi Yahudi varlığının güvenliğidir. Zira Amerika Birleşik Devletleri'nin gözetiminde kurulun sözde "Gazze Barış Kuruluna" üye olmanın ifade edilmesi bunun en acık kanıtıdır. Oysa Barış Kurulu, Yahudi varlığının bir numaralı destekçisi Amerika’yı arabulucuya ve katil Yahudi varlığını da barışın garantörüne dönüştürmektedir. Barış kurulu; Yahudi varlığının Gazze halkını sistematik olarak öldürmesinden, binaları yıkmasına ve Gazze Şeridi'ni günlük olarak bir cehenneme dönüştürmesine kadar Gazze'de işlediği tüm suçlardan zımnen ahlaki olarak aklanması anlamına gelmektedir. Barış kurulu; askeri gücün suçları ortadan kaldırabileceğini ve Amerika'nın desteğine sahip olanların hesap vermeksizin istedikleri her şeyi yapabileceklerini ifade eden bir araçtır. Dolayısıyla suçun rahminden doğan bir barış, küfre hizmet eden bir barış olup, katilin onurlandırılması ve onun yeni kanlı turlara devam etmesi demektir. Tüm bunlara rağmen Kazakistan Dışişleri Bakanı’nın barış ve güvenliği vurgulaması, kesinlikle onurlu Gazze halkı için değil, kafir Amerika ve Yahudi varlı içindir. Zaten bakanın, Orta Doğu'da adil ve kalıcı bir barış, İsrail ile yan yana barış ve güvenlikte yaşayan bağımsız, egemen ve uygulanabilir bir Filistin Devleti gerektirir şeklindeki sözleri bunu teyit etmektedir. Bunu teyit eden ve güçlendiren başka bir kanıt ise; 18-19 Şubat 2026'da Radio Liberty’in, El Cezire tarafından hazırlanan bir analiz makalesine dayanarak, Kazakistan'dan 189 kişinin Yahudi ordusunun saflarına katıldığını ifade etmesidir.

Sonuç olarak İslam ümmetinin; küfre hizmet etmeyi bir onur, zillet ve aşağılanmayı iyi bir marifet ve kafirlere boyun eğmeyi ise bir maharet bilen bu ajan Ruveybidalardan bir an önce kurtulup izzetlerinin kaynağı İslam’a geri dönmeleri gerekir. Bu ise ancak İslam ümmetini birleştirecek, İslam ülkelerini bu Ruveybidalardan temizleyecek ve ümmetin ordularını Mescid-i Aksa ve tüm işgal altındaki İslam ülkelerini özgürleştirmek için harekete geçirecek Raşidi Hilafet Devleti’nin kurulmasıyla gerçekleşebilir. وَلَيَنصُرَنَّ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ “Allah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir.” [Hac 40]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER