Cuma, 18 Muharrem 1448 | 2026/07/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Müslümanlar, İslam Karşıtları Gibi Konuştuklarında!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Müslümanlar, İslam Karşıtları Gibi Konuştuklarında!

Haber:

Malezya'da Rohingyalı mülteciler etrafında dönen tartışmalarda, endişe verici bir gelişme baş göstermiştir. Zira mültecilere yönelik eleştirilerin dozu artarken, sosyal medyadaki birçok yorum, Avrupa ve Amerika'daki İslam düşmanlarının uzun zamandır kullandığı söylemle büyük ölçüde benzerlik göstermeye devam etmektedir. Nitekim mülteciler toplu bir şekilde suçlu, ekonomik bir yük ve toplumsal bir tehdit olarak tasvir edilmektedir; bu da meşru genel mezalimlerin, önyargı ve toplu suçlamalara yer açması endişesine neden olmaktadır.

Yorum:

Belki de bugünkü tartışmada en endişe verici olan yön, bizzat eleştiriler değil, aksine kullanılan dildir. On yıllar boyunca her zaman Avrupa ve Amerika’daki siyasetçiler ve medya Müslümanları suçlular, aşırıcılar ya da toplum için bir yük olarak tasvir etseler, Müslümanlar da bir o kadar İslamofobiyi kınamışlardır. Bizler ise onların içinden birkaç kişinin eylemlerine dayanarak tüm bir topluluk hakkında hüküm verdikleri için bu anlatıları reddetmiştik. Bununla birlikte bugün birçok Müslüman, Rohingyalara karşı dikkat çekici bir şekilde benzer argümanlar kullanmaya başlamıştır! Zira adlandırmalar değişmiş ancak mantık olduğu gibi kalmıştır.

Bu, kamuoyundaki endişeleri göz ardı etmek anlamına gelmemektedir; zira her devletin, güvenliği korumak, kanunları uygulamak ve tebaalarını korumak omuzlarındaki bir sorumluluktur. Mültecilerin işledikleri suçlar, suç olarak kalmaya devam etmekte olup onlarla, buna göre muamele edilmesi gerekir. İslam, fail sırf zulüm gören bir gruba mensup diye herhangi bir hatayı haklı çıkarmaz. Bununla birlikte adalet, bireysel kötü davranışlar ile toplu kınama arasında ayrım yapılmasını gerektirmektedir. Bundan daha da önemlisi mültecilerle bağlantılı birçok sorun, bizzat hastalığın kendisi değil, sadece belirtileridir.

Rohingyalılar uyruksuz kalmayı kendileri seçmediler. Nitekim zulümden kaçtılar ancak kendilerini, hukuki bir belirsizliğin ortasında sıkışıp kalmış, ne evlerine dönebilen ne de başka bir yerde istikrarlı bir hayat kurabilen bir halde bulmuşlardır. Ayrıca yıllarca, tanınan yasal statüden, eğitimden ve istikrarlı bir işten mahrum kalmak, kaçınılmaz olarak toplumsal sorunlar oluşturmaktadır. Bu gerçekleri tedavi etmeden mültecileri suçlamak, belirti ile nedenin arasını karıştırmak demektir.

İslam farklı bir bakış açısı sunmaktadır. Zira Allah Subhanehu ve Teala, tüm insanoğlunu şerefli kılarken, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem ise müminleri, birbirlerinin acılarını paylaşan tek bir beden olarak nitelendirmiştir. Bu ise sadece ahlaki değerler değil, aksine toplumu ve yönetimi şekillendirmesi gereken ilkelerdir. Tarih, Haçlı savaşları nedeniyle yerinden edilen Müslümanların İslam beldelerinin çeşitli bölgelerinde sığınak buldukları gerçeğini açıkça ortaya koymaktadır. Zira Granada’nın düşüşünden sonra Osmanlı Hilafeti Endülüs’lü Müslümanlara kucak açmış ve onlar için koruma, geçim yolları ve entegrasyon sağlamıştır. Yani mültecilere bir yük olarak değil, aksine onları gözetme sorumluluğu tek bir siyasi otoritenin omuzlarındaki tek bir ümmetin fertleri olarak bakmıştır.

Mevcut gerçekliğin gölgesinde hükümetlerin, güvenlik ve nizamı korumakla birlikte mültecilerin belgeleri, istihdamı, eğitimi ve sağlık hizmetleri konusunda daha net politikalar koymaları gerekir. Bu önlemler, acıları ve toplumsal gerginliği azaltmak için gereklidir. Bununla birlikte bunların geçici çözümler olduğunu idrak etmek gerekir. Şimdi en önemli soru şudur: Neden Müslümanlar sürekli mülteci olmaya devam etmektedirler? Örneğin Filistin, Suriye, Myanmar ve Sudan, İslam ümmeti hala siyasi olarak bölünmüş olmasından dolayı mülteci Müslümanlar üretmeye devam etmektedir. Üstelik her mülteci kriziyle, İslam ümmetinin kolektif bir sorumluluğu olarak değil, sadece komşu ülkelerin sorumluğu olarak muamele edilmelidir.

Bu nedenle tekrarlanan mülteci krizleri daha derin bir siyasi dengesizliği ortaya koymaktadır. Zira Müslümanlar birbiriyle rekabet halindeki ulus devletlere bölünmüş olarak kaldığı sürece, insani trajediler tekrarlanmaya devam edecek ve tartışmalar bu trajedilerin sonuçlarını yönetmekle sınırlı kalacaktır.

Uzun vadeli çözüm, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafetin gölgesinde İslam ümmetinin siyasi birliğini yeniden tesis etmekte yatmaktadır. İslam tarihi, bu liderliğin sadece krizlerin ardından insani yardım sağlamakla sınırlı kalmadığını, aksine Müslümanların topraklarını korumak, ümmeti muhafaza etmek ve Müslüman nesillerin mülteci durumuna düşmelerini önlemek için gerekli siyasi otoriteye ve güce sahip olduğunu da ortaya koymaktadır.

Bu nedenle Rohingya meselesi, sadece bir mülteci meselesi olmanın ötesine geçerek, bugün İslam ümmetinin durumunu yansıtan bir ayna niteliğindedir. Bu yüzden sadece mültecilerle nasıl muamele edileceğini değil, aksine aynı zamanda Müslümanların mülteci konumuna düşmesinin devam etmesi nedenlerini de ele almadığımız müddetçe, gerçek sorunu tedavi etmeden sadece semptomları tedavi etmekle yetinmiş olacağız.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed - Malezya

Devamını oku...

Batıl Topluluğa Katılmak, Farkında Olsanız Bir Yuvarlanış Ve Tepetaklak Bir Düşüştür!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Batıl Topluluğa Katılmak, Farkında Olsanız Bir Yuvarlanış Ve Tepetaklak Bir Düşüştür!

Haber:

Birleşmiş Milletler: Suriye İstihbarat Teşkilatı Başkanı Hüseyin es-Selame, bu ayın 29 ve 30 Haziran tarihlerinde New York’ta düzenlenecek Birleşmiş Milletler Terörle Mücadele Teşkilatları Başkanları Konferansı’na katılacak.

Yorum:

Es-Selame'nin, konferansın “Terör Tehditlerinin Küresel Görünümü” başlığını taşıyan üçüncü oturumunda konuşma yapması planlanıyor. ​Konferans öncesinde Suriye’nin Birleşmiş Milletler Temsilciliği, Birleşmiş Milletler Terörle Mücadele Ofisi ve Avrupa Birliği ile işbirliği içinde resmi bir etkinlik düzenlemiş ve bu etkinlikte Şam’ın IŞİD’i çökertme ve onunla mücadeleye yönelik yeni bir yaklaşımı ele alınmıştır.

Şam, 2011 yılında başlayan devriminde özgürlük ve onur haykırışıyla sokağa çıkmış, 2024 yılındaki kurtuluşa kadar devrim yılları boyunca devrimin sloganları, halkının İslam’la gurur duyması, onun hükümlerini uygulama konusundaki kararlılıkları ve şehirler ile meydanlarda hâlâ güçlü bir şekilde varlığını koruyan ve insanların ona olan sevgilerini ve onunla ilgili gururlarını ifade ettiği Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem sancağını dalgalandırmaları tüm dünyanın dikkatini çekmiştir; işte bu sahne, hem Batı’nın hem de Yahudi varlığının uykusunu kaçırmıştır.

Şam halkı İslam’a ve cihada olan sevgilerini gösterip Yahudi varlığına tehditler savururlarken, yeni hükümetin devrim halkının beklentilerinden son derece uzak bir şekilde paralel bir dünyada olduğu görmekteyiz. Burada, kurtuluştan sonra meydana gelen felaketlerden ve hükümetin şeriatı uygulamaktan kaçınmasından bahsetmeyeceğim; çünkü bunun yeri burası değildir. Ancak ey Şam yönetimi; sizler mücahitlerin omuzları üzerinden iktidara gelmediniz mi? Şehitlerin kanı ve devrimci halkın fedakarlıkları sayesinde iktidarı teslim almadınız mı? Sizler, Amerika’nın Birleşmiş Milletler aracılığıyla terör örgütü olarak sınıflandırdığı kimselerden biri değil miydiniz? Peki terörle mücadele görevini teslim alacak kadar iktidara ulaştınız mı?!

Aklı başında olan herkes, terörle mücadele sloganının, Amerika ve onunla birlikte Batı'nın, çağrıda bulundukları insan hakları sloganlarıyla tüm dünyadaki Müslümanlara yönelik bitmek bilmeyen saldırıları arasındaki çelişkiyi örtbas etmek için pazarladıkları bir slogan olduğunu idrak eder; zira Amerika ve Batı, Müslümanların ülkelerinde, onların bölünmelerini pekiştirmek ve servetlerini yağmalamak amacıyla savaşmaktadır.

Aklı başında olan herkes, IŞİD’e karşı yürütülen savaşın sadece bir paravan olduğunu ve bunun, bazen tapılan ve sahibi acıktığında ise yenen hurma putu olduğunu anlar! Peki IŞİD, tüm bu ülkelerle bir ittifak kurmayı mı gerektiriyor?! Peki bağımsız bir varlık talep eden ve Yahudilerle ittifaklarını açıkça ilan eden Dürzilere karşı yürütülen savaşta neden bu ittifakları görmedik?! Uluslararası Koalisyon, SDG’yi (Suriye Demokratik Güçleri) Suriye için bir tehlike olarak görmedi mi? Sonra terörle mücadeleye hırs gösteren dünyanın, Suriye, Lübnan ve Filistin’de Yahudi varlığının işlediği suçlara karşı neden herhangi bir tepki gösterdiğini görmüyoruz?!

Ey iktidar sahipleri! Sizler bu koltuğa, Birleşmiş Milletler'in emirlerini yerine getirmek ve sizin için yazdığı talimatları uygulamak için mi geldiniz? Şeriatı uygulama sloganlarınız hani nerede?!

Sizler şu husustan biriyle karşı karşıyasınız: Ya şeriatın yolu konusunda gaflet içinde olup ne yapacağınızı bilmiyorsunuz; o halde işi ehline verin ve bir kenara çekilin. Ya da biliyorsunuz ama tahrif ediyorsunuz ve böylece de ipliğini sağlamca büktükten sonra, çözüp bozan (kadın) gibi oluyorsunuz! Öyleyse Aziz ve Cabbar olanın gazabından sakının; zira bu bir emanettir ve her bir damla kandan, şeriatı yüceltmek için sokağa çıkan, sonra sizin, Birleşmiş Milletler koridorlarında İslam’a karşı savaşmak uğruna feda ettiğiniz her bir mücahidin canından sorguya çekileceksiniz!

قُلْ أَنَدْعُو مِن دُونِ اللَّهِ مَا لَا يَنفَعُنَا وَلَا يَضُرُّنَا وَنُرَدُّ عَلَىٰ أَعْقَابِنَا بَعْدَ إِذْ هَدَانَا اللَّهُ كَالَّذِي اسْتَهْوَتْهُ الشَّيَاطِينُ فِي الْأَرْضِ حَيْرَانَ لَهُ أَصْحَابٌ يَدْعُونَهُ إِلَى الْهُدَى ائْتِنَا قُلْ إِنَّ هُدَى اللَّهِ هُوَ الْهُدَىٰ وَأُمِرْنَا لِنُسْلِمَ لِرَبِّ الْعَالَمِينَ “Onlara şöyle söyle: “Allah’ı bırakıp da bize bir fayda ve zarar vermeyen o sahte tanrılara mı tapalım? Allah bizi doğru yola erdirdikten sonra ökçelerimiz üstüne gerisin geri küfre mi dönelim? Tıpkı, «Bize gel!» diye kendisini yolun doğrusuna çağıran arkadaşları varken, onları dinlemeyip, şeytanların ayartmasına kapılarak yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşan ahmak kimsenin durumuna mı düşelim?” De ki: “Allah’ın gösterdiği yol, en doğru yoldur. Bize Âlemlerin Rabbine teslim olmamız emredildi.” [En’am 71]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şam Abdullah

Devamını oku...

Siyasi Gerçeklikler, Karar Vericilere Kendi Ritmini Dayattığında

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Siyasi Gerçeklikler, Karar Vericilere Kendi Ritmini Dayattığında

ABD ile İran arasındaki çatışmanın patlak vermesinden bu yana, tehdit ve korkutma dili hâkim olmuş ve açıklamaların çıtası, bölgenin nüfuz haritalarını ve dengeleri yeniden çizebilecek uzun bir savaşın eşiğinde olduğu izlenimi veren seviyelere yükselmişti. Ancak tablo çok geçmeden hızla değişti ve Trump, Tahran ile acil bir anlaşma imzalamaya çalışan bir konumda ortaya çıktı; sanki müzakere çarkı, daha birkaç gün öncesine kadar çalınan savaş tamtamlarından daha hızlı dönmeye başladı.

Bu dönüşüm, ilkelerden önce çıkarların hâkim olduğu Amerikan politikasının doğasından bağımsız olarak okunamaz. Zira dünyanın en büyük askeri gücüne sahip olan Amerika, savaşa girmenin bir şey, savaştan çıkmanın ise bambaşka bir şey olduğunu çok iyi bilmektedir.

Afganistan’dan Irak’a kadar son on yıllardaki deneyimler, savaşların siyasi bir kararla başlayabileceğini, ancak her zaman karar sahiplerinin çizdiği şekilde sona ermediğini kanıtlamıştır.

Nitekim Washington, Tahran ile yaşanacak herhangi bir açık çatışmanın, bazılarının tasavvur ettiği gibi kolay bir askeri operasyon olmayacağını ve çatışma alanının genişlemesinin bölgedeki çıkarlarını tehdit edebileceğini, özellikle de enerji piyasalarının hassasiyetinin ve bunların Orta Doğu’nun istikrarıyla doğrudan bağlantı olmasının gölgesinde, küresel ekonomiyi zorlu sınavlarla karşı karşıya bırakacağını fark etmiştir. Bu nedenle müzakere seçeneği artık sadece diplomatik bir alternatif değil, aksine siyasi, ekonomik ve güvenlik açısından bir zorunluluk olarak görünmektedir.

Kendini her zaman savaşların değil, anlaşmaların adamı olarak sunan Trump'a gelince; Amerikalı seçmenin sloganlardan daha çok sonuçlarla ilgilendiğinin bilincindedir; zira uzun süren savaşlar parayı ve kaynakları tüketmekte ve iç krizleri daha da kötüleştirmektedir.

Ancak tabloyu izleyen biri, Amerika'nın bu aceleciliğinin pek çok soruyu gündeme getirdiğini gözlemleyecektir; Neden müzakere masasına koştu? Eğer baskılar gayelerini tam olarak gerçekleştirmişse, tavizler vermeye ve uzlaşma yolları aramaya ne gerek vardı ki?

Bu sorular; ne kadar ileri giderse gitsin güç dilinin nihayetinde gerçekliğin hesaplarına ve çıkarların dengelerine boyun eğer bir şekilde kaldığını ortaya koymaktadır.

Belki de bu krizin ortaya çıkardığı en önemli gerçek, Ortadoğu’nun hâlâ büyük güçlere kendi denklemlerini dayatma gücüne sahip olmasıdır.

Bu gelişmelerin ortasında en büyük soru şudur: Bu anlaşma krizin sonu mu olacak, yoksa yeni bir gerginlik dalgası öncesindeki geçici bir ateşkes mi olacak? Tarih bize, anlık baskı altında yapılan anlaşmaların yangını söndürmeyi başarabileceğini, ancak yangının alevlenmesinin nedenlerini ortadan kaldırmayı garanti etmediğini öğretmiştir.

Bugün yaşananlar, siyasetin, sloganların sahası olmaktan daha çok, çıkarları yönetme sanatı olduğunu teyit etmektedir; zira kapitalist sistemin gölgesinde hedefler, bunların gerçekleştirilmesinin maliyeti ile çeliştiğinde uzlaşma, dünyanın en güçlü ülkeleri için bile kaçınılmaz bir seçenek haline gelmektedir.

Bu nedenle Trump’ın bu anlaşmaya, Tahran’a olan sevgisinden ya da sırf barışa olan hırsından dolayı değil, aksine sahadaki gerçekliklerin onu, savaşın devam etmesinin maliyetinin olası kazançlarından çok daha fazla olduğuna ikna etmesinden dolayı yöneldiği görünmektedir.

Böylece füzelerin dili ile müzakerelerin dili arasında savaşların, herkesin zaferin yakın olduğunu sandığı anda başladığı, ancak herkesin devam etmenin bedelinin katlanılamayacak kadar ağır olduğunu anladığı anda sona erdiği şeklindeki kadim gerçeği yenilemiştir.

Bu bölgenin halklarının, sahip oldukları güç ve etki unsurlarının boyutunun farkına varmalarının ve kaderlerini büyük güçlerin kararlarının ve çatışmalarının rehinesi haline getiren bu rehinelik durumundan kurtulmalarının zamanı gelmiştir.

Çünkü bu topraklar, sadece devletlerin üzerinde rekabet ettiği bir saha değildir; aksine dünyanın atan kalbi, uluslararası ticaret yollarının kavşağı ve milletlerin servetlerinin ve ekonomilerinin geçtiği denizyolu koridorlarıdır.

Dünya ticaretinin büyük bir kısmının geçtiği stratejik boğazları, denizleri ve geçitleri kontrol eden halkların, başkalarının kendi geleceklerini çizip kaderlerini belirlemesine seyirci kalmamaları gerekir. Zira güç, her zaman sadece silaha sahip olmak değildir; aksine iradeye ve egemenliğe sahip olmak ve konum, servet ve imkânlardan en iyi şekilde yararlanmaktır.

Belki de bölgenin bugün tanık olduğu bu hararetli uluslararası rekabet, dünyanın, bu coğrafyanın önemini bazen onun kendi evlatlarından bile daha iyi idrak ettiğini teyit etmektedir.

Bu nedenle bağımsız karar almanın geri kazanılması ve ekonomik ve siyasi gücün inşa edilmesi artık fikri bir lüks ve duygusal bir slogan değildir; aksine vatanları korumak ve onuru muhafaza etmek için varoluşsal bir zorunluluk haline gelmiştir. Eğer büyük milletler, bu bölgenin sahip olduğu stratejik öneminden dolayı nüfuz için yarışıyorlarsa, bu bölgenin evlatlarının da izzetlerinin ve onurlarının kaynağı olan hadari konumlarını geri kazanmak için yarışmaları daha evladır.

İşte o zaman bölgenin halkları, sadece başkalarının denklemlerindeki bir rakam olmayacak; aksine tıpkı tarihin sayfalarındaki, kendi işlerinin dizginlerine sahip olduğu ve elindeki imkânların ve yeryüzünde eşi benzeri olmayan konumlarının değerini idrak ettiği günlerde olduğu gibi, olayları şekillendiren ve dünyanın güç dengelerini etkileyen zor bir rakam olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Bu Toplanma Yasak... Bu Toplanma Serbest!!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bu Toplanma Yasak... Bu Toplanma Serbest!!

 

Haber:

Ürdün’ün başkenti Amman’ın valisi, Cuma namazı sonrasında başkentin merkezindeki Hüseyni Camisi önünde “El-Aksa ve kutsal mekanları savunmak, Ürdün’ün bunları koruma ve Filistin’deki Siyonist soykırıma karşı çıkma rolünü vurgulamak” sloganı altında yapılmaya çağrılan bir etkinlik ve kitlesel yürüyüşü üst üste ikinci kez yasakladı.

Yorum:

Bu, Ürdünlü yetkililerin, 7 Ekim 2023’ten sonra ve öncesinde, yürürlükteki kanun hükümleri ve talimatlar uyarınca kararı uygulamak üzere ilgili kurumları tam hazırlık durumuna getirerek El-Aksa veya Filistin ve Gazze'sine destek etkinliklerini engellemesi ilk ya da son kez olmamıştır. Bunu ise hak ve gerçekten uzak zayıf argümanlar ve gerekçelerle yapmaktadır ki bunlardan biri de bu toplantıların kamu toplantılar kanununa aykırı olmasıdır!

Aynı zamanda bu yetkililer, bir süre önce Petra’da olduğu gibi tarihi alanlarda düzenlenen karma müzik ve şarkı konserleri ile toplantılara göz yummakta ve bunları engellememektedir. Aynı şekilde Roma Amfitiyatrosu ve meydanı gibi geniş alanları futbol maçlarının canlı yayınları için teşvik edip hazırlamakta ve 2026 Dünya Kupası finallerinde Ürdün milli takımına destek vermek ve arka çıkmak amacıyla insanların şafaktan önceki erken saatlerde ulaşabilmeleri için ulaşım imkânları sağlamaktadır. Zira bu toplantılar, kamu toplantılar kanununa aykırı değildir; çünkü bunlar, boş şeylere, küstahlığa ve yararsız, hatta zararlı şeylerle zaman kaybetmeye teşvik etmektedir! Nitekim bu maçlardan birinde, kalabalığın itişip kakışması sonucu bir genç hayatını kaybetmiş ve diğerleri ise yaralanmıştır!

Aldatıcı ve ikiyüzlü bir yönetim biçimi olan bu rejim, çifte standartla hareket eder; gerçeği söylemeyi kanun ve ceza tehdidiyle yasaklarken, önemsiz ve dikkat dağıtıcı konular için yapılan toplantıları kolaylaştırır. Gençler arasında farkındalığı bastırmak ve onları ülkenin kritik sorunları hakkında düşünmekten uzaklaştırmak için kullandığı yöntem budur.

Ancak bu zulüm ve karanlık uzun sürmeyecek ve bu ajan rejimden ve onun gibilerden kurtulacağımız, tevhid ve hak bayrağının dalgalanacağı ve insanların Allah’ın dinine yardım etmek için bir araya geleceği o gün gelecektir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأُخْرَى تُحِبُّونَهَا نَصْرٌ مِّنَ اللهِ وَفَتْحٌ قَرِيبٌ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ “Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah'tan yardım ve yakın bir fetih. Müminleri (bunlarla) müjdele.” [Saff 13]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müslime Şâmî (Ümmü Suheyb)

Devamını oku...

Hindistan ile Bangladeş Arasındaki “Geri Gönderme” Bölgesinde Mahsur Kalan Müslümanlar, Hilafet Devletine İhtiyaç Duyuyorlar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Hindistan ile Bangladeş Arasındaki “Geri Gönderme” Bölgesinde Mahsur Kalan Müslümanlar, Hilafet Devletine İhtiyaç Duyuyorlar

Haber:

Yasadışı göçmenleri hedef alan tespit, sınır dışı etme ve geri gönderme kampanyası kapsamında yüzlerce Müslüman sınır bölgesine nakledildi, diğerleri ise Hindistan’daki gözaltı merkezlerine yerleştirildi. (El Cezire, 10 Haziran 2026)

Yorum:

Son birkaç hafta boyunca Bangladeş, defalarca Hindistan’ı resmi doğrulama ve sınır dışı etme prosedürlerini uygulamadan insan gruplarını sınırlar üzerinden Bangladeş topraklarına doğru sevk etmeye çalışmakla suçladı. Buna karşılık Hindistan, yasadışı göçmenlerin kimliklerini tespit edip sınır dışı etmeye çalıştığını söylemekte ve Bangladeş’ten, Hindistan’da ikamet ettiklerinden şüphelenilen binlerce Bangladeşlinin kimliklerini doğrulamasını talep etmektedir.

Hindistan-Bangladeş sınırı doğal bir engel değil, sömürgeciliğin yaralarından biridir. 1947’deki bölünmeden önceki bir asırdan fazla süre boyunca ve sonrasında da uzun bir süre boyunca, milyonlarca insan bugün Bangladeş, Batı Bengal, Assam ve Hindistan’ın kuzeydoğusu olarak bilinen bölgeler arasında dil, kültür ve akrabalık bağlarıyla birbirine bağlı olarak sorunsuzca gidip gelmiştir. Bu hareket hiçbir zaman tek yönlü olmadı; Hindular Bangladeş’teki zulümden kaçarken, Müslümanlar da iş, tıbbi tedavi ve hayatta kalmak için sınırı geçtiler. Sınır, akrabalık bağlarının milliyetler arasında ayrım yapmadığı pirinç tarlalarını ve nehirleri kesiyor. Buradaki göç bir istila değil, coğrafya, sömürgecilik ve yoksulluğun doğal bir sonucudur. Bununla birlikte, Hindistan’daki iktidar partisi Bharatiya Janata Partisi (BJP), bu meseleyi sistematik bir şekilde yeniden çerçevelendirerek, onu tek bir dinin taşıdığı benzersiz bir varoluşsal tehdit olarak sunmuştur.

2016 yılında Bharatiya Janata Partisi (BJP), Assam eyaletinde iktidara geldiğinde, yasadışı yabancıları ortadan kaldıracağı sözü vermiştir. Aslında 1970’lerdeki yabancı karşıtı hareketten kaynaklanan Ulusal Nüfus Kayıt Sistemi, Müslümanları dışlamak için bir araç olarak istismar edilmiştir. Yaklaşık 1,9 milyon kişi nihai olarak kayıt listesinden çıkarılmış; ancak Bharatiya Janata Partisi’nin anlatısının aksine, bunların arasında Müslümanlardan daha fazla sayıda Hindu vardır (yaklaşık 1,5 milyon). Ancak bu gerçek, seçim mekanizmasının ağırlığı altında yok olup gitmiştir. 2019 yılında kabul edilen Vatandaşlık Değişiklik Yasası, sadece gayrimüslimler için bir düzeltme getirmiştir; zira ulusal nüfus kaydından çıkarılan göçmen Hindulara vatandaşlık hakkı tanırken, Assam nüfusunun üçte birinden fazlasını oluşturan Müslümanların akıbeti ise tamamen belirsiz kalmıştır.

Bharatiya Janata Partisi, mülteciler politikasını Müslümanlara karşı bir vekalet savaşına dönüştürmüş ve bu strateji somut sonuçlar vermiştir. Zira 2019 yılı parlamento seçimlerinde, Modi liderliğindeki Bharatiya Janata Partisi, seçim programında ülke çapında ulusal nüfus kaydı uygulayacağına dair söz vermesinin ardından, 2014 yılında elde ettiğinden daha büyük bir çoğunluk elde etmişti. İçişleri Bakanı Amit Shah, Bangladeşli göçmenleri alenen “beyaz karıncalar” ve “kaçaklar” olarak nitelendirmiştir. Hindistan, Tibet’ten gelen on binlerce Budist mülteciye ve Sri Lanka’dan gelen Tamil mültecilere ev sahipliği yapmasına rağmen Bharatiya Janata Partisi, sırf inançlarından dolayı Müslüman Bengal ve Rohingya göçmenlerini hedef almayı alışkanlık edinmiştir.

2026 yılının Nisan ayında, uzun süredir ima edilen şey açık bir duruma dönüşmüştür. Zira Hindistan Sınır Güvenlik Güçleri, 26 Mart tarihli bir iç genelge yayınlayarak doğu ve kuzeydoğu sınır hatları boyunca konuşlanmış birliklere; geleneksel duvarların yetersiz kaldığı tespit edilen "riske maruz kalan nehir yataklarındaki boşluklara sürüngenlerin konuşlandırılmasının fizibilitesini" değerlendirme talimatı vermiştir. El Cezire kanalı, sürüngenlerin kullanılmasının “İçişleri Bakanı Amit Shah’ın talimatlarına uygun” olarak nitelendirildiğini bildirmiştir. Araştırmacı Angshuman Choudhury, El Cezire kanalına şunları söylemiştir: “Zehirli yılanlar ve timsahlar serbest bırakılır bırakılmaz, artık bir Bangladeşli ile bir Hintlinin arasını ayırt edemeyeceksiniz: Bu ise zalimliğin zirvesidir ve doğayı insanlığa karşı silah olarak kullanmanın tamamen yeni bir yoludur.” Yaban hayatı uzmanları, bu planın çevresel olarak anlamsız olduğu konusunda uyarıda bulunmuştur; çünkü timsahlar bu sınır bölgelerinde yerli hayvanlardan değildir ve seller, zehirli yılanları sınırın her iki tarafındaki köylere de sürükleyebilir. Bu ise 2025 yazında Assam eyaletindeki güvenlik güçlerinin, onlarca Hintli Müslümanı yasadışı göçmen oldukları suçlamasıyla zorla Bangladeş’e sınır dışı etmesinin ardından gerçekleşmiştir. Bangladeş de bu göçmenleri geri göndermiş ve onları sınır bölgesinde sıkışık bir halde bırakmıştır. 1971 yılına kadar onlara Pakistanlı deniliyordu; bu tarihten sonra ise Bangladeşli oldular; ancak onlar aslında, Bharatiya Janata Partisi (BJP) rejiminin, bu sınır bölgesini Hindu çoğunluklu bir seçim tabanına dönüştürmek ve böylece bu demokratik seçimde kendi başarısını garanti altına almak amacıyla bölgeden sürmeye çalıştığı Müslümanlardır.

İslam'ın hükmü açıktır; devlet, ister Müslüman ister gayrimüslim olsun toprakları içindeki her canı korumanın sorumluluğunu taşımaktadır. Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: مَنْ آذَى ذِمِّيّاً فَأَنَا خَصْمُهُ، وَمَنْ كَنْتُ خَصْمَهُ خَصَمْتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kim bir zimmîye eziyet ederse onun hasmı (düşmanı) benim. Ben kimin hasmı olursam ona kıyamet gününde hasımlık ederim.” Yani devletin koruma sözü, sadece siyasi bir mesele değil, dini bir meseledir demektir.

Tarihsel olarak Hilafet, bu ilkeyi dikkat çekici yollarla pekiştirmiştir. Zira İkinci Halife Ömer bin Hattab Radıyallahu Anh döneminde, Hıristiyanlar ve Yahudiler de dahil olmak üzere sürgün edilenlere ve zulüm görenlere eman (güvenli geçiş ve koruma) verilmiş ve malları ile canları devletin koruması altına alınmıştır. Abbasî Hilafeti döneminde araştırmacılar, İslam topraklarından geçen gayrimüslim tüccarların, göçmenlerin ve mültecilerin yasal haklara sahip olduklarını ve İslami mahkemelere başvurma hakkına sahip olduklarını kaydetmişlerdir. En parlak döneminde Osmanlı Hilafeti, 1492 yılında İspanya’dan sürülen Yahudiler için resmi bir sığınak haline gelmiştir; zira Sultan II. Bayezid'in, İspanya kralının bu üretken insanları sürerek krallığını yoksullaştırdığını söylediği rivayet edilmektedir. Bu gelenek, bugün Hindistan’daki Bharatiya Janata Partisi hükümetinin yaptıklarıyla bariz bir tezat oluşturmaktadır; zira o, koruma sağlamayı reddetmekle yetinmeyip, devlet kurumlarını, vatandaşlık kanunlarını, sınır güçlerini ve şimdi de nehirlerini Müslümanlara karşı bir silah olarak kullanmaktadır.

Hindistan-Bangladeş sınırında yaşananlar bir sınır güvenliği meselesi değildir; aksine ulus devlet söylemi altına gizlenerek, dini bir grubun sistematik olarak insanlıktan soyutlanmasıdır. Timsahların önerisi bir sapkınlık değildir, on yıl süren ve tabiiyeti bir silaha, göçü bir utanç damgasına, Müslümanların hayatını ise siyasi bir araca dönüştüren kampanyanın mantıksal bir sonucudur; dolayısıyla bu ayırıcı sınırlar, sömürgecilik öncesi dönemde Hilafetin yönetimi altındaki durumda olduğu gibi yeniden ortadan kaldırılmadığı sürece bu durum böyle kalmaya devam edecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Malik

Devamını oku...

Tek Bir Adam, Bir Ümmetin Kaderini Değiştirdi!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Tek Bir Adam, Bir Ümmetin Kaderini Değiştirdi!

 

Büyük milletler, sadece silaha ve servete sahip olanlar değil, insanı en iyi şekilde yetiştirenlerdir. Nebevî siretin sayfalarını okuduğumuzda, en büyük dönüşümlerin devasa ordularla ve görkemli saraylarla başlamadığını; aksine vahyin nurunu taşıyıp insanlar arasında onunla yürüyen mümin bir kalple başladığını görürüz. Buna dair en büyük delillerinden biri de, Celil Sahabi Mus‘ab bin Umeyr Radıyallahu Anh’ın kıssasıdır; zira rahatlığı ve zenginliği arkasında bırakan bu genç, Mekke’den çıkarken altın veya otorite taşımamış, sadece okuduğu Kur’an’ı, kalbini dolduran imanı ve Allah’ın, bir süre sonra da olsa dinine mutlaka yardım edeceğine dair kesin inancı taşımıştı.

O günlerde Yesrib, kabile çatışmalarının dalgalandığı, savaşların bitkin düşürdüğü, asabiyetlerin (ırkçılık/kabilecilik) yorduğu ve bağlılıkları Evs ile Hazrec arasında bölünmüş bir şehirdi; öyle ki Yesrib, sanki tek bir kelimenin üzerinde birleşmesi zor olan bir yer gibiydi. Fakat Nebi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem, orada davetin geleceğini gördü; bu yüzden oraya Mus'ab bin Umeyr'i bir elçi, bir öğretmen ve bir davetçi olarak gönderdi.

Mus‘ab Medine’ye sessizce girmiş, çarşılarda sesini yükseltmemiş, hiç kimseye görüşünü dayatmamış ve kısır tartışma savaşlarına girmemiş; aksine oturup insanlara Kur’an okumuştu; zira o, dünyanın bitkin düşürdüğü kalpleri ancak semanın kelamının iyileştireceğini ve cahiliyenin kararttığı nefisleri ancak vahyin nurunun aydınlatacağını biliyordu.

Onun davetindeki en büyük durumlardan biri de kavmin ileri gelenleriyle yaşananlardı. Zira Useyd bin Hudayr öfkeli bir şekilde gelerek onu kovmak istemişti; ardından Sa'd bin Muaz da aynı tavrı taşıyarak gelmişti. Ancak Mus‘ab Radıyallahu Anh öfkeye öfkeyle ve şiddete şiddetle karşılık vermemiş; aksine şu ölümsüz sözünü söylemişti: “Önce oturup dinlemez misin?” İşte bu, bir davetçinin, Rabbine ve risaletine olan güveni ve hakkın, selim bir kalbe ulaştığında orada yerleşeceğine dair kesin inancıdır.

Kavim dinlemek için oturmuş; derken Kur'an, cahiliye örf ve adetlerinin yıllar boyunca inşa ettiği ne varsa anlar içinde yıkıvermişti. Nitekim Mus'ab (Kur’an) tilavetini bitirir bitirmez nefisler değişmiş ve kalpler yumuşamıştı; böylece Useyd bin Hudayr Müslüman olmuş; ardından da İslam’a girmesi tüm Medine için bir fetih demek olan o adam Sa'd bin Muaz Müslüman olmuştu. Sır sadece Useyd ve Sa'd'ın şahsiyetinde değildi, bilakis Mus'ab Radıyallahu Anh’ın takip ettiği metottaydı; çünkü o, toplumları değiştirmenin kalpleri değiştirmekle başladığını ve samimi bir kalpten çıktığında doğru sözün, kılıçtan daha güçlü olduğunu idrak etmişti.

Bu nedenle Medine zorla fethedilmemiş, aksine Kur’an ile fethedilmişti; insanlara karşı zafer kazanılmamış, aksine onlar için bir zafer olmuştu; zira onları cahiliyenin karanlıklarından iman nuruna taşımıştı. Böylece günler geçip gitmiş; derken daha dün asabiyetlerin (ırkçılık) birbiriyle çatıştığı Medine’nin evleri Allah'ın zikriyle dolmaya başlamış, savaşların bitkin düşürdüğü kabileler tek bir akide üzerinde birleşmiş; böylece de toplum, oraya hicret eden Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i karşılamaya hazır bir hale gelmişti.

Nitekim Mus‘ab bin Umeyr, Medine’nin tarihindeki en büyük dönüşümü gerçekleştirmiştir; çünkü o; davetin, tabi olanların çokluğuyla ya da sloganların gürültüsüyle değil; aksine Allah'a karşı samimiyetle, insanlara hitap ederken hikmetli olmakla, yolda sabretmekle ve Kur'an'ın insanı değiştireceğine, dolayısıyla da tarihi de değiştireceğine dair güvenle yapılacağını idrak etmişti.

Bugün ümmetimizin bu büyük dersi yeniden hatırlamasına ne kadar da ihtiyacı vardır; zira gerçek değişim saraylardan değil, kalplerden başlar; onu gerçekleştirecek şey ise bağırıp çağırmak değil, aksine ihlaslı bir kalpten çıkan ve Allah'ın izniyle kalplere ulaşan iman dolu bir sözdür.

Mus‘ab Uhud günü şehit olarak bu dünyadan ayrıldı ama ümmete, şu ölümsüz dersi bırakmıştır: Allah’a karşı samimi olan tek bir adam bile bütün bir şehrin hidayetine neden olabilir ve Kur’an’ı ihlasla taşıyan bir davetçi, orduların ve paraların gerçekleştirmekten aciz kaldığı dönüşümleri gerçekleştirebilir.

Böylece Mus’ab bin Umeyr’in adı; en büyük zaferlerin bir sözle ve en büyük fetihlerin de imanlı bir kalple başladığının ve imanın nuru nefislere yerleştiğinde, mustazaflardan liderler ve paramparça olmuş şehirlerden ise semanın risaletini alemlere taşıyan bir ümmet çıkardığının şahidi olmaya devam etmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Ortak Bildiri Mi, Yoksa Bağımlılık Belgesi Mi?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ortak Bildiri Mi, Yoksa Bağımlılık Belgesi Mi?!

 

Haber:

Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülkelerin dışişleri bakanları, perşembe günü yaptıkları açıklamada, İran'ın vekil güçleri ve füze programıyla mücadele edilmesinin kalıcı bir barışın sağlanması açısından temel bir unsur olduğunu ve Tahran ile yapılacak her türlü ticaret ve yatırımın, İran’ın ABD ile imzaladığı mutabakat zaptına uymasına bağlı olarak iptal edilebileceğini açıkladılar. Bu ise bakanların, Manama’da ABD’li meslektaşları Marco Rubio ile yaptıkları toplantının ardından yayınlanan ortak açıklamada gelmiştir. (El-Kuds El-Arabi, 25 Haziran 2026)

Yorum:

Körfez İşbirliği Konseyi üye ülkelerinin dışişleri bakanları, Manama’da ABD’li mevkidaşlarıyla bir araya gelmiş ve başta İran dosyası ve Filistin sorunu olmak üzere bir dizi önemli bölgesel dosyaları ele alan ortak bir bildiri yayınlamışlardır.

Ancak bu toplantı üzerinde düşünen biri, burada bağımsız bir politika olmadığını, aksine gerek ülkelerinin güvenliğinde, gerek bölgesel ilişkilerde, gerekse de komşularıyla olan ticaret konusunda Washington’un izni olmadan karar verme yetkisine sahip olmayan rejimlerin gerçek yüzünü görecektir; zira bildiride, Körfez ülkeleri ile İran arasındaki herhangi bir ekonomik ilişkinin, Tahran’ın ABD ile imzalanan mutabakat zaptına bağlı olması ve Washington’un istediği herhangi bir zamanda iptal edilebileceği şartıyla olacağı açıkça geçmektedir!

Filistin'le ilgili olana gelince, bakanlar Filistinlilere yönelik herhangi bir siyasi ufku, Güvenlik Konseyi’nde onaylanan Trump planıyla ilişkilendirmişlerdir; bu plan ise pratikte işgalin pekişmesine ve “hükümet dışı silahlı grupların silahsızlandırılması” sloganı altında direniş hakkının tasfiye edilmesine yol açmaktadır; bu da Filistin davasına verilen sözde desteği, normalleşme sürecinden bir kopuş değil, onun tamamlayıcısı haline getirmektedir.

Lübnan ve Suriye’ye açısından olana gelince; bildiride ABD’nin himayesinde yürütülecek müzakereler memnuniyetle karşılanmakta ve İran’ın partisinin tamamen silahsızlandırılması talep edilmektedir; Suriye hükümetine yönelik destek ise, yatırıma yönelik açılım programı ve sözde terörle mücadele şartına bağlı olarak gelmiştir.

Açıklamada belirtilmeyen gerçek ise, bu kararların tamamının Manama’da okunmadan önce Washington’da formüle edilmiş olması ve Filistin meselesinin bu denklemde, bir hak ve özgürlük meselesi olarak değil, idari ve yeniden imar dosyası olarak sunulmasıdır.

Bu rejimler hiçbir zaman bağımsız bir iradeye sahip olduklarını kanıtlamamışlardır ve hiçbir zaman ümmetin haysiyetine giden bir yol olmayacaklardır. Tarih, milletlerin haklarını işgalcinin himayesi altında müzakere yoluyla geri kazanmadıklarını, ancak inançlarından doğan bir liderliğe sahip olduklarında ve milletlerin çıkarlarını her türlü dış dayatmanın üstünde tuttuklarında haklarını geri kazandıklarını kanıtlamaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ethem Abdulkerim

Devamını oku...

Yeni Amerikan Tuzağı: Ahmed eş-Şara, Washington ve Tel Aviv'in Lübnan'daki Hesaplarını Kapatması İçin Mi Yönlendiriliyor?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yeni Amerikan Tuzağı: Ahmed eş-Şara, Washington ve Tel Aviv'in Lübnan'daki Hesaplarını Kapatması İçin Mi Yönlendiriliyor?

 

Haber:

Şara neden 'Sanki Suriye yarın sabah Lübnan'ı işgal edecekmiş gibi' dedi ve neden Hristiyan bir medya kuruluşunu seçti? Lübnan medyasının bir kısmı onun 'hilafet devleti' olarak niteledikleri yapıyla alay etti; Türk medyası onu övdü; İbranice yayın yapan medya ise onun Lübnan'daki İran yanlısı grupla aynı masadaki tutumunu yorumluyor! (Ra'y el-Yevm'den uyarlanmıştır)

Yorum:

ABD Başkanı Trump, Ahmed Şara’yı Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ile işbirliği içinde atadığını açıklamış ve Suriye’de iyi işler yaptığından ve harika bir iş çıkardığından dolayı onu bolca övmüştür. Trump, yaptığı açıklamalarda ve televizyon röportajlarında Netanyahu’ya şunları söyledi: “Lübnan'ı bırak ve işi Şara'ya devret; çünkü Lübnan meselesi ve Hizbullah ile muamele edebilecek olan Şara'dır ve o bu meseleyi çözüme kavuşturabilir.”

Yapılan bu açıklamalar ve bunlara müteakip Ahmed Şara’dan gelen işaretler, Lübnan ve ordusunun bunu muktedir olamadıklarından ve Yahudi varlığının, ucuz maliyetli dronların ordusunu avladığı ve bizzat varlıktan önce Amerika'nın istemediği çok ağır bir faturaya mal olduğu saha savaşını sonuçlandırmada başarısız olduğundan dolayı İran Partisi dosyasını sonlandırmak için onun (Şara) resmen görevlendirildiğine dair zımni bir onayı yansıtmaktadır. Bu da bu varlığın, tüm kendi imkânlarına ve destekçilerinin imkânlarına rağmen bunu başarmaya muktedir olmadığının açık bir kanıtıdır; o halde bu dosyayı Amerika ve onun beslemesi adına kesin bir şekilde çözüme kavuşturup kapatmaları ve bunun sonucunda ortaya çıkan kayıpları üstlenmeleri için mesele neden Müslümanlara havale edilmesin ki?!

Lübnan cephesine doğru sevk edilen devasa Suriye askeri yığınakları, Ahmed Şara’nın bu kirli işe karıştığının kanıtlarından biri sayılmakta olup bu iğrenç eylemin gerekçeleri pazarlanacaktır; bu gerekçelerden biri Halep’te meydana gelen bombalamalar olup bir diğeri ise İran partisinin, devrik Beşar Esad döneminde Suriye halkına yaptıklarını unutmanın mümkün olmadığıdır.

Amerika, Suriye’yi İran’ın partisi dosyasını çözüme kavuşturmaya sürüklemek isterken, aslında bölgedeki kartları yeniden karmayı ve onun elinde geriye kalan gücü de boşaltmayı istemektedir. Aksi hâlde Ahmed Şara'yı, Suriye topraklarına çöreklenen ve gece gündüz ona saldıran işgal güçlerine karşı sessiz kalıp kılını dahi kıpırdatmayarak tek kelime dahi etmezken ancak tek bir sent bile harcamadan ve tek bir kurşun dahi atmadan ve tek bir savaş gemisini bile harekete geçirmeden hedeflerini gerçekleştirmek isteyen Amerika'nın planlarına karışmaya iten şey nedir? Böylece Amerika bir taşla birkaç kuş vuracak ve Orta Doğu dosyasını sonlandıracaktır; çünkü İran eli kolu bağlı bir şekilde durmayacak; aksine mezhepsel yönleri ve kendisi ile Lübnan’daki Şiileri hedef alan Amerikan planlarının bir parçası olarak gördüğü bu askerî operasyonu göz önünde bulundurarak müttefikini ve partisini kurtarmak için müdahalede bulunacaktır. Böylece Müslümanlar, Sünni ekseni ve Şii ekseni olmak üzere iki eksene bölünmüş olacak ve bu savaşın ruhu, toplanma ve ribat toprakları ve Daru'l İslam'ın merkezi olan Şam topraklarında dönecektir! Böylece de Amerika, askeri gücüyle gerçekleştirmekten aciz kaldığı şeyleri gerçekleştirmiş olacaktır. Allah'ım! Onların tuzaklarını kendi başlarına geçir ve kötülük çemberini onların üzerine çevir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Salim Ebu Sebeytan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER