Cuma, 18 Muharrem 1448 | 2026/07/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Dinin İçin Ne Yaptın? Kendin İçin Ne Hazırladın?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Dinin İçin Ne Yaptın? Kendin İçin Ne Hazırladın?

 

Eğer birimiz bir evlatla rızıklandırılsa, onun için en güzel ismi seçmek, ona en güzel elbiseleri giydirmek ve onun en iyi eğitim almasını sağlamak en büyük derdi olur, onun sağlığı, rahatı ve geleceği için gece gündüz çaba gösterir, onun için mal biriktirir, diliyle ve eliyle onu savunur ve onu korumak da en büyük uğraşı haline gelirdi.

Oysa Allah Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَاعْلَمُوا أَنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ وَأَنَّ اللَّهَ عِندَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ “İyi biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir ve büyük mükâfat Allah'ın katındadır.” [Enfal 28] Ne kadar şaşırtıcı! Bizi yoktan var eden, lütfuyla rızıklandıran ve bizi İslam ile hidayete erdiren Allah, varlık gayemizi bize açıklamış ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ “Ben, cinleri ve insanları ancak ve yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” [Zariyat 56] Bize İslam’a göre yaşamamızı, İslam’ın davetini taşımamızı, İslam dinine yardım etmemizi, hayat vakıasında İslam’ın hükümlerini uygulamak için çalışmamızı ve Rabbimizin bizden istediği gibi insanlara şahitler olmamızı emretmiştir.

Sonra (Allah) bizleri; malların, evlatların ve şehvetlerin, bu yüce gayeye karşın bizleri meşgul etmesi hususunda uyarmıştır; ancak insanların çoğu, araç olması gereken şeyleri gaye, imtihan (fitne) olması gereken şeyleri ise hedef haline getirmiş ve fani olan şeyler de en büyük dertleri ve tasaları olmuştur; öyle ki din, onların birçoğunun nazarında uğrunda yaşanıp fedakârlık yapılacak bir dava olmaktan çıkıp, sadece yerine getirilen birtakım ritüellerden ibaret bir hale gelmiştir.

Ne kadar şaşırtıcı! İşlerimize dinimizden daha fazla özen gösteriyor, mallarımız için Rabbimizin kutsallarına duyduğumuz öfkeden daha fazla öfkeleniyor ve dünyadan nasiplenmek ya da kaybetmek uğruna gecelerimizi uykusuz geçiriyoruz; oysa ümmet büyük felaketler yaşarken, içimizde gelip geçici sözlerden ve anlık duygulardan başka hiçbir şey harekete geçmiyor.

Nitekim Allah bize, hep birlikte O’nun ipine sımsıkı sarılmamızı emretmiş ve bölünüp anlaşmazlığa düşmemizi yasaklamış; akide bağını tüm bağların üstünde tutmuş ve renklerimiz, dillerimiz ve beldelerimiz ne kadar farklı olursa olsun bizleri kardeşler kılmıştır.

Ancak bir zamanlar İslam ile dünyaya liderlik eden ümmet, sömürgecinin çizdiği sınırlar, sömürgecinin diktiği bayraklar, sömürgecinin hazırladığı anayasalar ve sömürgecinin çıkarlarını koruyan rejimler arasında parçalanmış bir hale gelmiştir. Böylece milliyetçilik ve vatancılık bağları akide bağıyla; insan yapımı kanunlar İslam’ın hükümleriyle, bağımlılık izzetle; ipotek altına girmek liderlikle; parçalanmak ise vahdetle yer değiştirmiştir.

Sonuç ise bugün gördüğümüz gibidir: Zira mübarek topraklar katlediliyor, Lübnan ihlal ediliyor, Keşmir ve Uygur halkları linç ediliyor, Yemen, Sudan ve Libya fitne, cinayet ve sıkıntıların alevleri içinde çalkalanıyor, Müslümanların mukaddesatları kirletiliyor, servetleri yağmalanıyor, Kinane halkının boynuna yoksulluk çemberi dolanmış ve Mezopotamya ülkesi felaketlerin sarhoşluğu içinde olup Harameyn beldesindeki halkımız ise rezilliğe ve ahlaksızlığa sürükleniyorlar; dolayısıyla başına kardeşinden daha büyük bir musibetin gelmediği tek bir İslami belde bile kalmamıştır.

Müslüman orduları görevlerini yerine getirmekten alıkonulmakta olup Müslümanlar ise katledilenler, yerinden edilenler, esir düşenler ya da peşlerine düşülenler arasındadır; sonra da soruyoruz: Neden bu hale geldik?! Gücünün en büyük kaynağından yüz çeviren ve sahip olduğu en değerli şeyi, yani hayat, devlet ve toplum için bir sistem olan İslam’ı ihmal eden ümmetin durumu işte budur.

“Samimi olarak çalışanlar, ey İslam ümmeti, Rabbinize dönün, akidenin üzerinde birleşin, sömürgeciye ve avenelerine bağımlı olmayı reddedin, çalınan otoritenizi geri alın! Ey İslam ümmeti, İslam’ın yönetimini yeniden tesis etmek için ayağa kalkın!” sesleri haykırıldığında birçok insan, daha işitmeden kulaklarını tıkıyor, anlamadan itiraz ediyor ve tartışmadan saldırıyorlar!

Ne kadar şaşırtıcı! Vakıadan şikâyet ediyorlar, sonra da onu değiştirmeye yönelik projelerle savaşıyorlar; ümmet için ağlıyorlar, sonra da onun için çalışanlara engel oluyorlar; musibetlerden dolayı acı çekiyorlar, sonra da onları kaldırmaya götüren yoldan yüz çeviriyorlar!!

Ey İslam ümmeti; ey Müslüman halkları ve orduları, ey onların alimleri ve davetçileri, ey erkekleri ve kadınları, ey gençleri ve yaşlıları: Bugünkü görevimiz, geçmişin enkazı üzerinde ağlamak ya da hüzün ve kederle yetinmek değildir; aksine İslami hayatı yeniden başlatmak, İslam'ın otoritesini yeryüzünde yeniden tesis etmek ve Müslümanları, kendilerini Allah Subhanehu'nun Kitabı ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetiyle yönetecek tek bir varlık altında birleştirmek için samimiyetle ve ciddiyetle çalışmaktır.

İşte bu nedenle Hizb-ut Tahrir, ümmeti görevini yerine getirmeye, fikri ve siyasi olarak sömürgecinin zincirlerini kırmaya ve Müslümanları bölüp zayıflatan ajan rejimler ile yabancı fikirleri köklerinden söküp atmaya davet etmektedir. Yine Hizb-ut Tahrir , belirsizliğe yer bırakmayan net bir projeye, değişmeyen sabit bir hedefe ve İslam Devleti’nin kurulmasında Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in siretinden istinbat edilmiş metoda davet etmektedir.

Öyleyse Allah’ın huzurunda sorumluluğunuzu temize çıkarın, ümmetinizin davası karşısında nerede durduğunuza, ömrünüzü ve çabalarınızı nerede harcadığınıza bir bakın. Günler geçmekte ve ömürler tükenmekte olup insan, Rabbinin huzurunda tek başına duracak ve Rabbi ona şöyle soracaktır: Dinin için ne yaptın? Ümmetin için ne yaptın? İslam’a yardım etmek için ne yaptın?

Şunu biliniz ki, Allah’ın vaadi haktır, Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesi haktır ve sıkıntılar ne kadar şiddetli olursa olsun, felaketler ne kadar büyük olursa olsun müstakbel bu dinin olacaktır. وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللهِ “O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir.”[Rum 4-5] وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ “ Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]

Bu vaat için çalışanlara, onu gerçekleştirmek için çaba sarf edenlere ve bu yolda sebat edenlere ne mutlu! لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ أَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَ “Elbette içinizden, fetihten önce harcayan ve savaşan bir olmaz.” [Hadid 10]

O halde sana sorulmadan önce kendine şunu sor: Dinin için ne yaptın? Güçlü ve Cabbar olanla karşılaştığında kendin için ne sunacaksın?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Heysem Sabri

 

Devamını oku...

Müslümanlar İle Kâfirler Arasındaki Askeri Dengelerin Altüst Olması

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanlar İle Kâfirler Arasındaki Askeri Dengelerin Altüst Olması
Katz, Tüm Cephelerde Savaş Emirleri Veriyor

 

Haber:

Yahudi varlığının Savaş Bakanı, ordusundan iki gün içinde İran ile çatışmaların patlak vermesi ihtimaline karşı hazırlıklı olmasını istedi; İran partisinin tek bir kurşun dahi sıkması halinde Beyrut’un güney banliyölerini bombalamasını talep etti ve Lübnan ordusu görevi tamamlayıp İran partisi tüm Lübnan’da silahsızlandırmadan ordunun Lübnan’dan çekilmeyeceğini vurguladı; ayrıca Hamas’ın silahsızlandırılması tamamlanıncaya kadar Gazze’deki askeri operasyonlarını sürdürmesini ve baskıyı devam ettirmesini talep etti; varlığının Dürzileri koruma sorumluluğu bahanesiyle Suriye’den çekilmeyi reddetti ve aynı şekilde “düşündüğünden daha büyük bir tehdit oluşturan” bir grup olarak nitelendirdiği Husileri de tehdit ederek, varlığının gelecekteki çeşitli senaryolara karşı hazırlandığını açıkladı. (RT, 30/06/2026)

Yorum:

Bu açıklamalar ve bunlara eşlik eden eylemler incelendiğinde, Yahudi varlığının bu “kahramanca” durumunun, Kur’an'ın onlara yönelik tanımlaması ve savaşlardaki korkaklıklarıyla çeliştiğini görürüz; bir başka açıdan ise, Yahudi ordusu Gazze’de Müslümanlarla savaşırken, Abbas otoritesi onunla dostluk kurduğu gibi güvenlik olarak da onunla koordinasyon kurmuştur.

Lübnan’da ise Yahudi ordusu, İran’ın partisiyle savaşıyor, ardından Lübnan hükümetiyle onun silahsızlandırılmasını öngören bir anlaşma imzalıyor ve görevi en iyi şekilde yerine getirebilmesi için özel birimlerini ABD ile birlikte eğitmeye hazır olduğunu açıklıyor.

Suriye’de ise Ahmed Şara hükümeti, Suriye içindeki, topraklarında ilerleyen ve halkını katleden Yahudi ordusuna karşı koymaya yönelik her türlü hareketi engelliyor.

İran, Yahudi varlığı kendisine ezici bir saldırı düzenledikten sonra ancak onunla savaşmıştır; bunun öncesinde sözler ve açıklamalarla mücadele ederken Yahudi varlığı ise İran’ın bilim adamlarını öldürüyor ve yetkililerine suikastlar düzenliyordu; nitekim Yahudi varlığının, İran ile savaştığı ve özel kuvvetlerinin, İran'ın kuzeyinde uçağı düşebilecek herhangi bir Yahudi pilotu kurtarmak amacıyla Müslüman Azerbaycan'da konuşlandığına dair haberler yayılmıştır. Yine Birleşik Arap Emirlikleri’nin, Yahudi varlığı ve ABD ile birlikte İran’ın içindeki bombardımanlara katıldığı, dahası Ürdün ile birlikte Yahudi varlığına yönelen İran füzelerine karşı koyduğu yönünde de haberler yayılmıştır. Irak’ta ise Yahudi varlığı, savaş sırasında askeri üsler kurmuştur; dolayısıyla Müslümanların durumu, Kur’an'ın Müslümanlara yönelik mücahit bir ümmet tanımlanmasına aykırıdır.

Bu dengelerin altüst olması durumu, Allah’ın emirlerine isyan eden bu yöneticiler olmasaydı asla gerçekleşmezdi ve ümmet de buna sessiz kalmasaydı asla devam edemezdi; dolayısıyla bu, ümmetin üzerinde tedebbür etmesi ve İslam’ın vacip kıldığı şeyleri yapması gereken büyük bir sorumluluktur; eğer bu olursa, bu yöneticiler bir anda devrilecekler, ardından ümmet, Yahudilerin varlığına geri dönüşü olmayacak bir şekilde son verecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Et-Temimi

Devamını oku...

İstatistiksel Rakamlar ile Acı Verici Gerçekler Arasında Sıkışıp Kalan Dünya Çocukları

Birleşmiş Milletler’in çocuklar ve silahlı çatışmalarla ilgili hazırladığı bir rapor, 2025 yılının son otuz yıl içerisinde silahlı çatışmalarda çocukların en fazla zarar gördüğü yıl olduğunu ortaya koydu. Raporda, çocuklara yönelik 38.558 ağır ihlalin belgelendiği belirtildi. Bu ihlallerden etkilenen çocuk sayısı 24.174 olup, bunların önemli bir kısmını kız çocukları oluşturmaktadır. İhlaller; öldürme ve yaralama, cinsel şiddet, çocukların silah altına alınması ve kaçırılması, insani yardıma erişimin engellenmesi, ayrıca okullara ve hastanelere yönelik saldırılar şeklinde gerçekleşti. Rapor, bu ihlallerin özellikle Filistin, Somali, Nijerya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Myanmar’da yoğunlaştığını belirtmektedir. Bu rakamlar, çatışma bölgelerindeki çocukların maruz kaldığı ıstırabın boyutunu gözler önüne sermekte ve onların korunmasının ve temel haklarının güvence altına alınmasının ne kadar acil bir ihtiyaç olduğunu göstermektedir.

Çatışma bölgelerindeki ve insani krizlerdeki çocukların durumunu gözlemleyen uluslararası istatistikler ve raporlar, şok edici rakamlar sunmaktadır. Ancak bu şok edici rakamlar; dünya genelinde açlık ve yetersiz beslenmeden kıvranan, eğitimden, sağlık hizmetlerinden, emniyet ve istikrardan mahrum bırakılan, savaşlar ve sistematik soykırımlar nedeniyle can veren milyonlarca çocuğun yaşadığı asıl trajedinin sadece küçük bir kısmını temsil etmektedir. Yayınlanan her yeni raporla birlikte aynı sorular yeniden gündeme gelmektedir: Bu trajedilerin sorumlusu kim? Ve bu trajedilerin devam etmesinden kim fayda sağlıyor?

Uluslararası sözleşmeler; çocuğun yaşama, hayatta kalma, gelişme, eğitim, sağlık, bakım, şiddet ve sömürüden korunma gibi bir dizi temel hakkını güya güvence altına almıştır. 1989 yılında BM tarafından yayınlanan Çocuk Hakları Sözleşmesi, bu hakları teyit eden en önemli uluslararası belgelerden biri olup, imzacısı olan devletleri barış ve savaş zamanlarında çocuğun üstün yararını sağlamak ve onu korumak için gerekli tedbirleri almakla yükümlü kılmıştır.

Ne var ki bu metinler, büyük devletlerin çıkarları karşısında kağıt üzerinde birer mürekkep lekesi olarak kalmaktan öteye geçememiştir. Zira çocukların trajik gerçekliği, hukuki metinler ile fiili uygulama arasında uçurumun olduğunu gözler önüne sermektedir. Dolayısıyla sözleşmelerde ve anlaşmalarda yer alan bu haklar; adalet ve hesap verebilirlikten yoksun, içi boş ve sahte sloganlara dönüşmüştür. Bir yandan halkların kaynakları sömürülüp savaşlar körüklenirken, yaptırımlar uygulanıp baskıcı rejimler ve işgaller desteklenirken; diğer yandan bu suçların sonuçlarını belgeleyen diğer yandan bu suçların sonuçlarını belgeleyen ancak gerçek nedenlerine asla değinmeyen hak raporları ve istatistikleri havada uçuşmaktadır. Sanki dünyadan istenen şey, kurbanları izlemeye alışması ve onları kurtarmak yerine sadece saymakla yetinmesidir!

Gerçek trajedi, yasaların veya anlaşmaların yokluğu değildir, asıl sorun yasaları zayıflara uygulayan, güçlünün çıkarlarıyla çatıştığında ise onları görmezden gelen seçici bir uluslararası sistemin hegemonyasıdır.

Bugün dünya çocuklarının maruz kaldığı durum, uluslararası sistemde yaşanan basit bir aksaklık değildir. Aksine dünya çocuklarının maruz kaldığı bu durum; siyasi hegemonya, ekonomik sömürü ve halkların büyük güçlerin çıkarlarına boyun eğdirilmesi üzerine kurulu küresel yapının doğrudan sonucudur. Küresel kapitalist sistem, ortaya çıktığı günden itibaren sömürgecilik, işgal, savaş ve kaynakların yağmalanmasına dayalı düzenler üretmiş; aynı zamanda kendisini insanlığın koruyucusu ve insan haklarının savunucusu olarak sunmuştur!

Dünyanın çeşitli yerlerinde hâlâ alev alev yanan savaş ve çatışmalardan en çok etkilenen ve en savunmasız kesim çocuklardır. Bu savaşlar; çatışmaları körükleyen, ömrünü uzatan, onlardan siyasi veya ekonomik rant devşiren büyük devletlerin ve sömürgeci rejimlerin politikalarından bağımsız değildir.

Suçlar belgelendiği ve kurbanların istatistiksel rakamları tutulduğu halde çocuklar hala bombardımana, açlığa, kuşatmaya ve zorunlu göçe maruz kalmaya devam etmektedir. Bu sahne, uluslararası sistemin korumayı taahhüt ettiğini iddia ettiği gerçek korumayı sağlamadaki acizliğini gözler önüne sermektedir.

Her yıl uluslararası kurumlar ve kuruluşlar insanî felaketlerin boyutunu gözle önüne seren onlarca rapor yayımlamakta, ancak bu felaketlerin gerçek sebepleri köklü biçimde asla ele alınmamaktadır.

Bu nedenle kurbanların sayıları, yalnızca insani yardım kuruluşlarının başarısızlığını yansıtmamaktadır. Bu kuruluşlar çoğu zaman; uluslararası sisteme insani bir maske kazandıran, ancak arkasında daha gaddar ve vahşi bir yüz saklayan ahlaki bir kılıf haline gelmiştir. Aynı zamanda bu rakamlar; kârı insandan, gücü adaletten ve menfaati insanlık onurundan üstün tutan mevcut dünya nizamının ve siyasi modelin iflasını ve yozlaşmışlığını da ortaya koymaktadır.

Dünya çocuklarının daha fazla istatistiğe değil; bu istatistikleri üreten nedenlerin ortadan kaldırılmasına ihtiyacı vardır. Onların daha fazla slogana değil; savaşları, sömürüyü, işgali, aç bırakılmayı ve dışlanmışlığı durduracak gerçek bir adalete ihtiyacı vardır.

Sonuç olarak, çocukları kurtarmanın yolu, trajedisine katkıda bulunan bu kapitalist sistem değildir. Bu ancak, her şeyden önce insana insan olduğu için değer veren, onun onurunu ve haklarını koruyan gerçek bir adaletin tesisiyle mümkündür. Sadece Yüce Allah’ın insanlık için kabul ettiği yaklaşım, tahakküm ve sömürü mantığından uzak, adalete, merhamete ve hakların güvencesi üzerine kurulu bir sistem inşa edebilir. Çocuklar, sadece uluslararası raporlarda ele alınan basit birer rakamlardan ibaret değildir; aksine onlar tüm insanlığın ayrılmaz bir parçasıdır. Onların geleceği; bu feci insani gerçekliğin değiştirilmesine ve herkesin hakkını gözetip onurunu koruyan adil bir sistemin ikamesine bağlıdır. Bu sistem; Allah’ın bizim için razı olduğu, dünyada huzura, ahirette ise saadete ulaştıracak olan İslam nizamıdır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِيناً“Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim. Ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’dan razı oldum.” [Maide 3]

Devamını oku...

Yahudi Varlığı Suriye Rejiminden Ne İstiyor?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yahudi Varlığı Suriye Rejiminden Ne İstiyor?

 

Haber:

Yahudi varlığı, Suriye’nin güneyine yönelik saldırılarına devam ediyor. Bu varlık, 28 Haziran 2026 tarihinde, Deraa vilayetinin batısındaki Yarmuk Havzası bölgesinde bulunan Abidin köyüne hava saldırıları düzenledi. Bu saldırı, bir gün önce bu varlık tarafından gerçekleştirilen ve çatışmaya giren iki köylünün öldürülmesi ile köylülerin göçüne yol açan askeri operasyondan bir gün sonra gerçekleşti. Yahudi güçleri, sadece kınama ile yetinip bu devam eden saldırılara hiçbir şekilde karşılık vermeyen Suriye rejiminin kayıtsızlığının ortasında saldırılarına devam ediyor.

 

Yorum:

Yerel kayıt merkezi, geçen haziran ayı boyunca Yahudi güçleri tarafından Kuneytra ve Dera illerinde yaklaşık 300 operasyon veya ihlali belgeledi; bunlar arasında 79 sızma, 28 baskın ve 13 kez sakinlerin alıkonulması yer almaktadır. Suriye rejimi ise her zaman olduğu üzere kınamakla yetinmiştir; zira Dışişleri Bakanlığı tarafından 28/06/2026 tarihinde yayınlanan açıklamada şu şekilde geçmiştir: “Kuneytra ve Dera illerinde Suriye topraklarına yapılan İsrail saldırılarını ve bölgenin topçu atışlarıyla hedef alınmasını en şiddetli ifadelerle kınıyoruz. Bu durum, Suriye’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne yönelik açık bir ihlali teşkil etmektedir.”

Yahudi varlığı, Suriye’nin güneyine yönelik saldırı ve işgali sürdürme ısrarını vurgularken, Savaş Bakanı Yisrael Katz 25/06/2026 tarihinde şunları söyledi: “İsrail, kendisine yönelik her türlü tehdidi ortadan kaldırmak amacıyla, Güney Lübnan ve Gazze Şeridi’nde olduğu gibi Suriye'nin güneyindeki güvenlik bölgesinde de süresiz olarak kalmaya devam edecektir.” Yahudi varlığı, kendisine yönelik her türlü tehdidi ortadan kaldırmak için Suriye’de silah taşıyan herkesi yok etmek istiyor! Ahmed Şara rejimi, Yahudi varlığının ordusuna tek bir kurşun bile sıkmadan onun önünde diz çöktükten sonra, Suriye halkından teslim olmasını ve silahlarını teslim etmesini istiyor! Dahası ABD himayesinde 06/01/2026 tarihinde Paris'te iki gün süren görüşmeler neticesinde onunla birtakım mutabakatlar imzalamıştır. Ayrıca “Anlık istihbarat koordinasyonu ve gerilimin düşürülmesine yönelik bir irtibat hücresi olarak ortak bir entegrasyon mekanizmasının kurulduğu ve bu ortak mekanizmanın, ABD’nin denetiminde diplomatik ve ticari işbirliğini de içerdiğinin" ilan edildiği ortak bir bildiri yayınlamıştır. (AA, 07/01/2026).

Yahudi varlığı korkak bir varlıktır ancak karşısında korkaklık gösterenlere meydan okumaktadır; tıpkı İslam'a ve Müslümanlara düşmanlıkta, Yahudi varlığını kollayıp gözeten ve bölge üzerindeki tahakkümü ve bölgenin özgürleşmesini ve İslam'ın yeniden yönetime dönmesini engellemek için kirli bir aracı olarak kalmaya devam etsin diye, onun bekası ve güçlenmesi için gecesini gündüzüne katan Amerika ile bağlantılı olan Suriye rejiminin yetkilileri gibi. Onu takip edenlerin sorunları çözeceği vehmine kapılıyorlar; oysa Yahudi varlığının Amerika’nın izniyle hareket ettiği bilinmektedir. Suriye rejimi, bundan sonra Amerika’nın vaatlerine nasıl güvenebilir?! Onun vaatlerine güvenen kişi, şeytanın vaatlerine güvenen kişi gibidir. وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلَّا غُرُوراً“Halbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildi.” [Nisa 120]

26/6/2026 günü Amerika, Yahudi varlığı ile Lübnan rejimi arasında, bölgede Yahudi varlığının varlığını kabul eden bir anlaşma imzalamıştır. Anlaşma, “İsrail'in egemen bir devlet olarak barış içinde yaşama hakkının tanınmasına dayanan, çatışmayı kalıcı olarak sona erdirmek için kapsamlı bir çerçeve” ortaya koymaktadır. Anlaşmada, “geçiş sürecini başlatmak üzere deneme bölgeleri kurulması ve yeniden yapılanmanın İran partisinin silahsızlandırılmasıyla ve askeri yapısının tasfiyesiyle ilişkilendirilmesi” öngörülmektedir.

Bu varlığın Filistin’i gasp ettiği ve hiçbir şekilde tanınmasının caiz olmadığı bilinmelidir. Ancak Lübnan’ın yöneticileri, diğer Müslüman yöneticiler gibi ihaneti alışkanlık edinmişlerdir.

Yahudi varlığının Suriye’nin güneyindeki saldırılarını tırmandırmasının bu bağlamda gerçekleştirildiği açığa çıkmıştır; zira bu varlık, Suriye rejimiyle de benzer bir anlaşma imzalamayı arzulamaktadır; zira Amerika, Suriye rejiminin de Lübnan rejimi gibi boyun eğmesini sağlamak için ona saldırılar düzenlemesini emretmektedir. Dolayısıyla Suriye rejimi, ortaya koyduğu zelil tavizle yetinmemiştir ki bu taviz, anlık istihbarat koordinasyonu ve gerilimin düşürülmesine yönelik bir irtibat hücresi olarak ortak bir entegrasyon mekanizmasının kurulmasını öngörmesinin yanı sıra bu ortak mekanizma, ABD’nin denetiminde diplomatik ve ticari işbirliğini de içermektedir; dahası Yahudi varlığını tanıyıp egemen bir devlet olarak barış içinde yaşamayı öngören bir anlaşma da imzalamak istemektedir.

1948’de Yahudi varlığının kurulmasından bu yana Amerika’nın hedefi, bölgedeki tüm rejimlerin bu varlığı tanımasını sağlayarak onun varlığını ebedileştirmek, Filistin’in Müslüman halkının elinden kayıp gitmesini sağlamak ve Yahudi varlığını, kendisine karşı isyan eden ya da emirlerine uymayanlara saldırması için saldığı kuduz köpeği haline getirmektir.

Beşar Esad'ın firar etmesinden ve 8/12/2024 tarihinde Ahmed Şara'nın onun yerine atanmasından bu yana, Yahudiler tarafından gerçekleştirilen saldırıların sayısı yaklaşık 2108'e ulaşmıştır! Bu, Beşar Esad’ın rejimine benzemektedir; ancak onun rejiminden daha da aşağılayıcıdır; zira “uygun zamanda yanıt verme hakkımızı saklı tutuyoruz” ifadesini bile kullanmamaktadır!

Görünüşe göre Ahmed Şara, ne uygun zamanda ne de uygun olmayan zamanda cevap vermeyi düşünmüyor; zira o, sarhoş oluncaya kadar aşağılanma kadehinden içmiş, şairin şu sözüne ne kadar da mutabık olmuştur: Düşene düşmek (alçağa alçaklık) kolay gelir. Ölüye yaralanma acı vermez!

Aşağılanmaya ve zillete katlanan kişi buna alışır ve ameliyattan acı duymayan bir ölü gibi olur. Bu rejimin tabiileri ise, Allah’ın hakkında hiçbir sultan indirmediği zayıf gerekçeler ve bahanelerle onu savunmaya çalışmaktadır.

Halkını, namusunu ve yurdunu savunmak için ayağa kalkmayan kimsenin yaşamayı hak etmediği gibi ne erkekler safında ne de kıskançlık duyan kadınların safında sayılması da caiz değildir. Kâfirlerin yanında izzet arayan ve onlardan kendisini korumalarını ve hakkını vermelerini isteyen bir kimse, apaçık bir şekilde hüsrana uğramıştır. Ahmed Şara, Ankara’daki efendisi Erdoğan’a ve Washington’daki efendisi Trump’a sırtını dayamış ve onlara boyun eğmiştir; artık kendi iradesi kalmadığı için bir köle gibi olmuştur. Suriye halkı ilk kez, Allah’ın şeriatıyla hükmedilmesi ve Filistin ile Golan’ı kurtarmak için cihat ilan edilmesi taleplerinden vazgeçtiğinde hayal kırıklığına uğramıştır.

Bir mümin asla zelil olamaz ve düşmanlarının önünde zilleti kabul edemez; zira bu, imanındaki bir eksikliktir. Suriye devriminde müminlerin sloganı şuydu: “Aşağılanma değil, Ölüm”; ama Ahmed Şara ve onun gibilerin lisanı hali ise şöyle demektedir; “Ölüm değil, aşağılanma!" Şöyle buyuran azim olan Allah doğru söyledi: وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ Halbuki asıl izzet, ancak Allah’ın, Rasulü’nün ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.” [Münafikun 8]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esad Mansur

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 30/06/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 30/06/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Başkanı Sayın Mahmut Kar, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

◾️ Şeyh Said'in Davası
◾️ Türkiye'nin Göç Politikası
◾️ Erdoğan Ümmetin Umudu mu?

H. 15 Muharrem 1448 - M. 30 Haziran 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Tunus Hâlâ Kindar Laikliğin Boyunduruğu Altında İnlemeye Devam Ediyor!

Laik kesimin düştüğü sefalet halkalarına bir yenisi daha eklendi: Tunuslu kadın bir akademisyen, kendi Facebook sayfasında Müminlerin Annesi Ayşe RadıyAllahu Anha’ya yönelik hakaret içerikli bir paylaşımda bulundu. Dil ve fikir bakımından pespayelik akan bu paylaşım; tarihi gerçekleri çarpıtan, şaibeli, zayıf, uydurma ve tahrif edilmiş rivayetlere dayanan, en temel bilimsel namus ölçütlerinden bile yoksundur. Bir akademisyen ve üniversite hocası için bu, kelimenin tam anlamıyla bir utanç vesikasıdır!

Şunu açıkça belirtmeliyiz ki; diniyle, akidesiyle ve o yüce İslam uygarlığıyla barışık olan Tunus kamuoyunun, mukaddesatına dil uzatmayı kendine meslek edinenlere karşı tavır alması için bir teşvike veya işin iç yüzünü öğrenmeye ihtiyacı yoktur. Olayların iç yüzünü onlara açıklayacak birine de ihtiyaçları yoktur; zira bu eylemin şeriat ölçülerine göre çirkinliği bir hırsızın veya zinakârın zihninde bile apaçık bellidir. Kaldı ki, Yüce Allah tarafından bizzat temize çıkarılmış olan annemiz Hz. Aişe’nin siretini savunmak ve her türlü iftiraya cevap vermek için bizim ayrıca bir çaba sarf etmemize de gerek yoktur.

Ancak asıl üzerinde durmamız ve şerefli insanları uyarmamız gereken husus şudur: Bu zihniyetin temsilcileri, devrimin ilk yıllarında sömürgecinin kışkırtmasıyla medyada, fikri ve kültürel faaliyetlerde birer nefer gibi çalışmışlardı. “Dini siyasete alet etmek” bahanesiyle, o dönem iktidarı ellerinde tutan “İslamcılara” karşı kin kusmuşlardı. Aradan yıllar geçti; “İslamcılar” hapisle, sürgünle ve dışlanmayla yönetimden uzaklaştırıldılar. Ancak köhnemiş laikliğin bekçileri, kalplerinde yatanı ortaya çıkaran tehlikeli bir isim değişikliğiyle alışılmış yöntemlerini sürdürmeye devam ediyorlar. Çünkü onların yazıları ve paylaşımları; hata edebilen veya doğru yapabilen çağdaş siyasi şahısları hedef almaktan çıkmış, artık akidemizin bir parçasını temsil eden kimselere saldırmaya dönüşmüştür. Çünkü söz konusu kişi, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hanımı ve Müminlerin Annesidir. Onun İslam ümmetiyle olan bağı, bir kadının toplumuyla kan bağı veya evlilik yoluyla kurabileceği herhangi bir beşerî bağdan tamamen farklıdır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

النَّبِيُّ أَوْلَى بِالْمُؤْمِنِينَ مِنْ أَنْفُسِهِمْ وَأَزْوَاجُهُ أُمَّهَاتُهُمْ “Peygamber, müminlere kendi nefislerinden daha yakındır. Onun eşleri de onların anneleridir.” [Ahzâb 6] Allah bununla Müslümanlara Peygamber’in hanımlarıyla evlenmeyi haram kılmıştır. Hatta onlarla baş başa kalmayı ve onlara bakmayı dahi yasaklamıştır. O hâlde biri nasıl olur da Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in hanımlarının hiçbir kutsiyeti olmadığını söylemeye cesaret edebilir?! Dahası, O’nun tertemiz isminin “RadıyAllahu Anhâ” duasıyla birlikte anılması, O’na sadece seçkinlere (Müminlerin Anneleri ve Sahabeye) has olan özel bir şer’î hüküm ve sıfat kazandırmaktadır..

Allah Subhânehu ve Teâlâ, annemiz Hz. Âişe’yi İslam ümmetine fıkhı ve din ilimlerini aktarması için vesile kılmıştır. O, İslam tarihinin ilk kadın fakihlerinden biridir. Sizler “Fıkıh erildir ve kadına zulmetmiştir” demiyor muydunuz? O halde, fakihlere dinlerini öğreten bir kadına neden dil uzatıyorsunuz?! Bu çirkin sözünüz, o safdil standartlarınızla çelişmiyor mu?!

Dolayısıyla, bu malum şahsın kustuğu bu “safra”, herkesin bildiği bir gerçeği bir kez daha tescillemiştir: Onların düşmanlığı hiçbir zaman “İslamcılara” karşı olmamıştır, olmayacaktır da. İslamcılar iktidardan gittiler, peki bu şahsiyetler neden hala İslam’a kin kusmaktadırlar?! Devlet her geçen gün çöküyor, halk yoksullaşıyor, gençler marjinalleşiyor, emniyet ve askeriyede istihbarat örgütleri ve büyükelçilikler cirit atıyor. Peki onlar, Batı’ya olan uşaklıklarını ve sadakatlerini kanıtlayan, kin ve nefretle yoğrulmuş o kaskatı söylemi korumaktan başka ne yapıyorlar?! Böylesi kimselerin kini İslamcılara mı, yoksa bizzat İslam’a mı?

وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَاناً وَإِثْماً مُّبِيناً “Mümin erkekleri ve mümin kadınları işlemedikleri şeyler yüzünden eziyet edenler, bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir.” [Ahzab 58]

حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Tunus Vilayeti

Medya Bürosu Kadın Kolları

Devamını oku...

SAYI 606 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

İran ve Nükleer Eşik: İlan Edilmiş Nükleer Bir Güce Dönüşmesini Engelleyen Şey Nedir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İran ve Nükleer Eşik: İlan Edilmiş Nükleer Bir Güce Dönüşmesini Engelleyen Şey Nedir?

Yirmi yıldan fazla bir süredir İran’ın nükleer dosyası uluslararası politikada merkezi bir yer tutmaktadır; bu ise sadece stratejik bir konumda bulunan İslami bir ülkenin barındırdığı nükleer programın geleceğiyle ilgili olduğundan dolayı değildir; aksine aynı zamanda Ortadoğu’daki güç dengesi ve uluslararası sistemin doğası etrafında dönen daha geniş bir çatışmayı somutlaştırmasından dolayıdır. Dolayısıyla mesele, uzun zamandır sadece santrifüj cihazları ve zenginleştirme oranları ile ilgili değil; aksine artık kurallarını güçlülerin yazıp sonra kendilerini bu kurallardan muaf tuttukları, haritalarını ise adalet sözleşmelerinin değil sermaye hareketlerinin çizdiği bir dünyada egemenlik, caydırıcılık, uluslararası meşruiyet ve gücün sınırları ile ilgili bir soruya dönüşmüştür.

İran’ın nükleer programı, Şah Muhammed Rıza Pehlevi döneminde, 1953 yılında “Barış için Atom” projesi kapsamında ABD’nin doğrudan desteğiyle başlamıştır. 1979 yılındaki Humeyni Devrimi’nin ardından program geçici bir gerilemeye maruz kalmış; ama İran-Irak Savaşı sırasında ve sonrasında kademeli olarak yeniden canlanmıştır. Yirmi birinci yüzyılın başlarında bu program, özellikle Natanz tesisi gibi hassas nükleer tesislerin ortaya çıkmasının ardından İran ile Batı arasındaki çatışmanın odak noktasına dönüşmüştür. İşte o zamandan beri dosya, yaptırımlar, müzakereler ve karşılıklı baskıların oluşturduğu bir döngünün içine girmiştir.

Yüzleşme sadece diplomatik sahayla sınırlı kalmamıştır. Zira İran’ın nükleer programı, yıllar boyunca bir dizi sabotaj eylemlerine ve önde gelen bilim insanlarını hedef alan suikastlara maruz kalmıştır. Bu dönemle özdeşleşen en meşhur isimlerden biri, 2020 yılında Yahudi varlığına ve onun uzun eli Mossad'a atfedilen bir operasyonda öldürülen Muhsin Fahrizade'dir. Ayrıca daha önce İran içinde gerçekleştirilen suikast operasyonlarında bir dizi İranlı nükleer bilim insanı öldürülmüştür. Operasyonel detaylar bir kenara bırakılacak olursa verilmek istenen siyasi mesaj oldukça netti: programın üzerine dayandığı zihinleri (beyin takımını) ve altyapıyı doğrudan hedef almak yoluyla İran’ın nükleer eşiğe daha fazla yaklaşmasını engellemektir.

Ancak büyük kırılma noktası Nisan 2021'de, Natanz tesisini hedef alan sabotaj eylemine bir tepki olarak İran'ın uranyumu yüzde 60 oranında zenginleştirmeye başladığını duyurmasıyla yaşanmıştır. Dolayısıyla mesele sadece uranyum zenginleştirme oranındaki teknik bir artış değildi; aksine İran'ın daha önce sahip olmadığı kabiliyetlere sahip olduğuna dair yankı uyandıran siyasi bir ilanıydı. Teknik açıdan olana gelince; yüzde 60’lık oran, nükleer yakıt döngüsünde çok ileri bir düzeye geçişi temsil etmektedir; dolayısıyla bu ayrılmış olan oran, geleneksel sivil seviyelere kıyasla, nükleer silahlarda kullanılan fisil (bölünebilir) malzemelere ilişkili zenginleştirme seviyelerine çok daha yakın (yüzde 90) bir mesafededir.

O andan itibaren şu yeni soru kendini dayatmaya başlamıştır: Eğer İran bu zenginleştirme seviyesine ulaşabilecek güçteyse, neden fiilen bir nükleer devlet haline gelmemiştir?

Bu soruya cevap vermek için öncelikle nükleer kapasite ile nükleer silaha fiilen sahip olmanın arasında ayrım yapmak gerekir. Küresel nükleer tarih, bilgi ve altyapıya sahip olmanın, mutlaka nükleer silah üretme kararının alınacağı anlamına gelmediğini ortaya koymaktadır. Bugün Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nın resmi nükleer devletler olarak tanıdığı beş ülke bulunmaktadır: Amerika Birleşik Devletleri, Rusya, Çin, Fransa ve İngiltere.

Ayrıca uluslararası gerçeklik, hukuki metinlerden daha karmaşıktır; zira bu çerçevenin dışında Hindistan, Pakistan ve Kuzey Kore gibi nükleer silahlara sahip olduğu ya da yaygın olarak sahip olduğu düşünülen başka ülkeler de bulunmaktadır ve aynı durum Yahudi varlığı için de geçerlidir.

İşte burada, İranlılar ve onların destekçileri tarafından sıklıkla dile getirilen bir paradoks ortaya çıkmaktadır: Eğer Hindistan, Pakistan ve Yahudi varlığı fiilen nükleer devletler haline gelmişse, neden İran’ın nükleer emelleri olağanüstü bir tehlike olarak görülüyor?

Batı ülkelerinin verdiği resmi cevap, İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nın bir üyesi olduğu, dolayısıyla onun bu anlaşmaya hiç katılmamış ülkelerin yükümlülüklerinden farklı hukuki yükümlülükleri olduğu şeklindedir. Ancak bu açıklama, tek başına siyasi soruyu cevaplamıyor. Çünkü birçok gözlemci, meselenin aynı zamanda ittifaklar ve güç dengeleriyle de ilgili olduğunu düşünüyor. Ayrıca Yahudi varlığı, ABD ile yakın stratejik ilişkiler içindedir ve Hindistan Çin’in yükselişini dengelemede Amerika için önemli bir ortak haline gelmiştir; İran ise, nükleer emelleri ve bölgesel kolları olan isyancı bir güçtür; bu yüzden Devrim Muhafızları, on yıllardır Amerika’nın yörüngesinde dönmesine rağmen kontrolden çıkarak İran’ı Amerikan nüfuzuna karşı bir güç haline getirebilir. Sonra nükleer silahların yayılmasına yönelik tutum, üzüm seçer gibi (kılı kırk yararak) seçilmiş antlaşmaların metinleri yoluyla değil, ancak siyasetin merceğinden ve İslam’a ve Müslümanlara yönelik hadari düşmanlık zaviyesinden anlaşılabilir.

Bununla birlikte sadece dış faktörlere odaklanmak, İran’ın tutumunu anlamak için yeterli değildir. En önemli soru, İran liderliğinin kendisinin ilan edilmiş nükleer bir devlete dönüşme konusunda kesin bir çıkar görüp görmediğidir. Zira nükleer silaha sahip olmak muazzam bir caydırıcılık sağlamakta ve rejimi güçle devirmeyi ya da ona karşı kapsamlı bir savaş açmayı çok daha zor hale getirmektedir. Bu bağlamda büyük güçlerin kendisiyle son derece temkinli bir şekilde muamele etmesini sağlayan bir caydırıcılık denklemini dayatmada başarılı olan yoksul ve izole olmuş bir ülke örneği olarak sıklıkla Kuzey Kore deneyimi akla gelmektedir.

Ancak buna mukabil ilan edilmiş nükleer bir devlete dönüşmek, bazılarının zihinlerine, İranlıların şimdiye kadar ödediğinden daha büyük bir bedeli getirebilir ve bu da bölgeyi, (programını sessiz sedasız geliştiren ve İncirlik Üssü'nde yaklaşık 20 Amerikan nükleer başlığına ev sahipliği yapan) Türkiye ağırlığında bir devletin dahil olmasını ve başka güçlerin belirlediği caydırıcılık marjında kalmayı istemeyen nükleer silahlanma yarışına sürükleyebilir. Ayrıca İran’ın kendisi de zaman zaman “eşik devlet” konumunda kalmayı, yani nükleer silaha sahip olduğunu ilan etmeden bu silaha hızla yaklaşmaya muktedir olan bir devlet olarak kalmayı tercih edebilir. Bu konum ona, resmi açıklamanın getireceği bazı maliyetlerden kaçınmakla birlikte caydırıcılığın bazı avantajlarını sağlayacaktır.

Buradan hareketle İran nükleer dosyasındaki temel düğümün, artık birinci derecede teknik bir konu olmadığını söylemek mümkündür. Zira onlarca yıl süren yatırımların, gelişmelerin, yaptırımların ve baskıların ardından, artık tartışmalar giderek artan bir oranda siyasi irade ve stratejik hesaplamalar etrafında dönmeye başlamıştır. Böylece gerçek soru artık şu olmayacaktır: İran nükleer kapasiteye yaklaşabilir mi? Aksine şu olacaktır: Bir eşik devlet olmak ile ilan edilmiş nükleer bir devlet olmanın arasını ayıran çizgiyi aşmasını sağlayacak siyasi bir iradeye sahip midir?

Nihayetinde İran’ın nükleer dosyası; hukuk, güç ve egemenlik arasındaki iç içe geçmişliği ya da daha doğrusu günümüz dünyasını yöneten orman kanunu mantığını ifade eden yirmi birinci yüzyılın en büyük dosyalarından biri olmaya devam etmektedir. Bu da uluslararası sistemin, sadece metinlere ve antlaşmalara göre değil, aksine aynı zamanda güç dengelerine ve değişken çıkarlara göre de çalıştığını ortaya koymaktadır. Ayrıca İran gelişmiş nükleer kapasitesini koruduğu sürece gündemde kalmaya devam edecek şu soru ortaya atılmaktadır: Durum, gizli caydırıcılık sınırlarında mı kalacak, yoksa bölge ve dünya bir gün, fiili yeni bir nükleer gücün doğuşuna mı tanık olacak? İran deneyiminden çıkarılan ders ise, Batı sistemi ile bağları koparmanın mümkün olduğudur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER