Pazar, 22 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/04
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Ben Gvir, Hapishanedeki Bir Mahkûmu Öldürmekle Tehdit Ediyor ve Gözdağı Veriyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Ben Gvir, Hapishanedeki Bir Mahkûmu Öldürmekle Tehdit Ediyor ve Gözdağı Veriyor

Haber:
Ben Gvir, mahkum Hasan Selame’ye tehditler savuruyor ve mahkumlara işkence ve idamla gözdağı veriyor.

Yorum:
Ben Gvir'in, 42 müebbet ve 20 yıl hapis cezasına çarptırılmış bir mahkûmu ölümle tehdit ettiği bir video görüntüsü ortaya çıktı; bu da, videoya yorum yapan kitleler arasında alay konusu oldu; zira yorumlarda, Ben Gvir’in silahsız bir mahkumla konuşmasına rağmen, kendisinde halsizlik ve fiziksel zayıflık belirtileri görüldüğü ortaya çıktı; ancak onun, silahlı gardiyanların ortasında ve hatta gardiyanın arkasından konuşmaya cesaret edebildiğini belirttiler. Bu da işgalci ve liderlerinin, en güçlü oldukları dönemde bile ne kadar büyük bir korku içinde olduklarını yansıtıyor.

Nitekim Gazze, İran’dan başlayıp Türkiye’ye, Körfez’deki küçük devletçiklere, Fas’a, Mısır’a ve Ürdün’e varıncaya kadar tüm korkak yöneticilerin ayıbını ortaya çıkardığı gibi onların Filistin’e destek iddialarını ifşa etmiştir; zira bu yöneticiler, izliyorlar ama harekete geçmiyorlar, konuşuyorlar ama yapmıyorlar; aksine onların, bizlere göz uçlarıyla ürkek ürkek baktıklarını ve Birleşmiş Milletler’de kırıntı kabilinden merhamet dilendiklerini görürsünüz.

Büyük bir kibirle gücüyle böbürlenen Ben-Gvir'in görüntüsü, aslında korkak ve dehşete kapılmış bir düşmanın görüntüsünden başka bir şey değildir.

Bütün dünya onun işlediği suçlar karşısında susarken, Müslümanların başındaki yöneticiler, hem onun hem de buluntu varlığını kendisinin şımarık çocuğu haline getiren Amerika'nın emirlerini yerine getirirlerken; Ben Gvir neden bu kadar çok korkuyor?

O, uyuyan fakat ölmeyen bir ümmetten korkuyor; cihad meydanlarında aslanlar gibi şahlanıp ona hoşlanmadığı şeyleri göstermesinin vakti gelmiş olan ordulardan korkuyor; yakında yok olacaklarını söyleyen kehanetlerden korkuyor ve her türlü işkence ve aşağılama yöntemine rağmen, sadece bedenine eziyet etmeyi başarabildiği, ruhunun ise azim ve sebatını daha da artırdığı bir adamdan korkuyor. Rabbine iman eden gençlerden korkuyor... bu da gençlerin hidayetini daha da artırıyor… Öyleyse siz ey Müslümanlar, onları bu korkak suçlunun insafına nasıl bırakabilirsiniz?!

Ey Müslüman orduları, mahkumların idam edilmesini mi bekliyorsunuz?Harekete geçip Allah’a sadık ve cesur bir adama tabi olmayacak mısınız ki böylece Allah sizi, hoşnut olduğu bir şekilde onun eliyle kullansın ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in İsra’sını özgürleştirebilesiniz?

لِمِثْلِ هَذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ “ İşte çalışanlar, asıl bunun için çalışmalıdırlar.” [Saffat 61]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şam Abdullah

Devamını oku...

Fransa'daki Laikler, Dini Sembollerin Yasaklanması Gerektiğini Söylerken Hristiyanlığı Değil İslam'ı Kastediyorlar!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum
Fransa'daki Laikler, Dini Sembollerin Yasaklanması Gerektiğini Söylerken Hristiyanlığı Değil İslam'ı Kastediyorlar!

Haber:
Papa XIV. Leo, geçtiğimiz cumartesi günü, yaklaşık 800 bin kişinin katıldığı büyük bir ayine başkanlık etmeden önce Champs-Élysées Caddesi'ni büyük kalabalıkların tezahüratları eşliğinde geçti. Arabası papa Mobile’nin üzerinden, gülümseyerek çocukları kutsadı ve büyük bir kısmı onu görmek için saatler öncesinden gelen ibadet eden kalabalığı selamladı; kendisi ise, üzerinde birkaç metre yüksekliğinde bir haçın bulunduğu beyaz bir sunak kurulmuş olan Konkord Meydanı’na doğru ilerledi!

Yorum:
Papa XIV. Leo'nun ziyaretinin ardından milyonlarca Katoliğin sokakta dua ettiğini ve insanların din adamlarının önünde diz çökerek günahlarını itiraf edip af dilediğini gösteren fotoğraf ve videoların yayılmasının ardından laikliğin savunucularından tek bir ses bile işitmedik!

Kamusal alanda başörtüsünün yasaklanması ve laikliğin özüyle çelişen dini sembollerin reddedilmesi gerektiği iddialarıyla başımızın etini yiyen laikliğin savunucuları, sokaklarda düzenlenen ayinden en ufak bir rahatsızlık duymadılar; bunun da sorunu sadece İslami sembollerle olan iğrenç ve seçici bir laiklik yüzünden olduğu ortaya çıkmaktadır.

Paris’te çok sayıda Müslüman namaz kılsaydı, kıyamet kopar, ortalık ayağa kalkar ve laikliği savunmak için havlayan sesler yükselir ve bu durum geri kalmışlık, gericilik ve kamusal alanın işgali olarak nitelendirilirdi; ancak insanların papazların ve keşişlerin önünde diz çöküp kendilerinin bağışlanması için onların aracılığını istediklerini gördüklerinde ise bu durum, asla ama asla şok edici veya geri kalmışlık sayılmaz! Bu kalabalıkların herkesin gözü önünde ibadet etmesine gelince; elbette bunda hiçbir sorun yoktur!

Onların sorunu, kamusal hayatta Hristiyan, Hindu, Yahudi veya diğer dini sembollerin ortaya çıkmasında değil; aksine onların asıl sorunu İslam’da yatmaktadır; bu nedenle küçük kızların başörtüsü yasaklanıyor, bol giysiler ve benzeri şeylerle mücadele ediliyor ve Marine Le Pen’in iddialarını işitiyoruz; buna karşılık ise eşcinsellik fikirleri zorla dayatılıyor ve haç kolyeleri, kipa ve benzeri şeylere izin veriliyor; nitekim son zamanlarda düzenlenen ayinde yaşananlar, iki yüzünü gizleyen laikliğin maskesini düşürmüştür.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Minnetullah Tahir

Devamını oku...

ABD Tahvil Getirileri Yükselince Borç, Doların Gücünü Tehdit Etmeye mi Başladı?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

ABD Tahvil Getirileri Yükselince
Borç, Doların Gücünü Tehdit Etmeye mi Başladı?

Altın, dolar ve hazine tahvilleri… Küresel finans sisteminin geleceği üzerine yaşanan çatışmayı ortaya koyan üçlü.

Altın artık küresel piyasalarda sadece değerli bir maden olarak hareket etmediği gibi, ABD Hazine tahvilleri de sadece hükümet bütçe açığını finanse etmek için bir araç değildir. Altın, Dolar ve tahvil getirilerindeki hareketlerin ardında, küresel finans sisteminin geleceğiyle ilgili daha derin bir çatışma yatmaktadır; bu da ABD’nin borcunun büyümesiyle birlikte giderek daha acil hale gelen şu soruyu gündeme getirmektedir: ABD, artan borçlarını, bu borcun maliyeti Doların gücüne yönelik bir tehdide dönüşmeden ne zamana kadar finanse edebilir?

Bu, ABD’nin bir iç muhasebe meselesi değildir; zira ABD Hazine tahvilleri küresel finans sistemindeki en önemli varlıklardan birini temsil etmekte olup Dolar, uluslararası rezervler ve ödemeler için ana para birimidir; altın ise, herhangi bir hükümet veya merkez bankası için bir yükümlülük temsil etmeyen bir varlık olarak kademeli olarak yeniden sahnenin önüne çıkmaktadır. Bu nedenle, Dolar ile tahvil getirileri ve altın arasındaki ilişkiyi izlemek, küresel finans sisteminde yaşanan dönüşümleri anlamanın en iyi yollarından biri olabilir.

Tahviller… Artık küresel varlık haline gelen bir borçtur

Amerika bütçe açığından muzdarip olduğunda, bunun bir kısmınıHazine tahvilleri ihraç ederek borçlanma yoluyla finanse etmektedir. Dolayısıyla tahvili satın alan yatırımcı, getiri karşılığında parasını hükümete borç vermekte, ardından vade sonunda nominal değerini geri almaktadır. On yıllar geçtikçe, bu tahviller hükümeti finanse etmenin bir aracından çok daha fazlası hâline gelmiştir; zira bankaların, sigorta şirketlerinin, emeklilik fonlarının, yatırımcıların, finansal kuruluşların ve yabancı merkez bankalarının elinde tuttuğu temel bir finansal varlık haline gelmiştir. Amerikan sisteminin gücü tam da burada yattığı gibi ancak potansiyel zayıf noktalarından biri de yine burada yatmaktadır; zira hükümetin borçlanma ihtiyacı arttıkça, yatırımcıları daha fazla borç senedi almaya ikna etme ihtiyacı da artmaktadır. Eğer bu yatırımcılar daha yüksek getiri talep etmeye başlarsa, borçlanma maliyeti de yükselmektedir.

Tahvil getirilerinin yükselmesi ne anlama geliyor?

Basit ama son derece önemli bir kaide vardır: Tahvil getirilerinin yükselmesi genellikle fiyatlarının düşmesi anlamına gelmektedir; çünkü yatırımcı daha yüksek getirili yeni bir tahvil satın alabiliyorsa, daha az getirili eski tahvillerin cazibesi azalmaktadır. Ancak siyasi açıdan en önemlisi, uzun vadeli getirilerin yükselmesi piyasaların hükümete gönderdiği bir mesaj niteliğinde olabilir: Size borç vermek karşılığında daha yüksek getiri istiyoruz. Bunun nedeni, enflasyonun yükselmesi, yüksek faiz oranlarının devam edeceği beklentileri, borç ihracındaki artış, tahvillere olan talebin gerilemesi veya risk priminin yükselmesi olabilir. İşte bu yüzden soru sadece tahvil getirileri ne kadar sorusu değil; aynı zamanda neden yükseliyor sorusudur.

Fed faizleri artırabilir ama her şeyi kontrol edemez; nitekim Federal Rezerv faizleri yükselttiğinde para çok daha maliyetli hale gelir ve bu da kredileri, ipotekli konut kredilerini (mortgage), şirketleri ve piyasaları etkilediği gibi tahvilleri de etkiler. Ancak uzun vadeli Hazine tahvillerinin getirisini yalnızca Federal Rezerv belirlemez; zira piyasa geleceğe bakar; eğer yatırımcılar enflasyonun yüksek kalmaya devam edeceğini, kamu borcunun artmaya devam edeceğini veya hükümetin büyük miktarda tahvil ihraç etmeye ihtiyacı olacağını düşünürlerse, daha yüksek getiri talebinde bulunabilirler. Burada, Federal Rezerv'in faizi artırma yönünde doğrudan bir kararı olmasa bile uzun vadeli tahvil getirileri yükselebilir. İşte dikkatle izlenmesi gereken yön budur; faiz hükümetin kendisi için bir sorun hâline geldiğinde, enflasyonla mücadele etmek için faizi yükseltmek gerekli olabilir, ancak bu, borçlanmaya dayanan hükümet için bir maliyet taşımaktadır. Borcun bir kısmı daha yüksek faiz oranlarıyla yeniden finanse edildikçe, faiz ödemeleri de artmaktadır.

Nitekim ABD Hazine Bakanlığı, borç servisi maliyetinin borcun boyutuna ve mevcut ve yeni menkul kıymetlerdeki faiz oranlarına bağlı olduğunu ve yüksek faiz oranları ile enflasyonun, faiz giderlerinde fiilen artışa yol açtığını açıklamaktadır. İşte burada, faiz oranının yükselmesi, borçlanma maliyetinin yükselmesi, faiz ödemelerinin artması, bütçe üzerindeki baskının artması, borçlanma ihtiyacının ve daha fazla tahvil ihraç etme gereğinin artması, ardından piyasanın talep ettiği getirilerin yükselme ihtimali ve borç maliyetinin yeniden artması gibi tehlikeli bir döngü ortaya çıkmaktadır.

Peki bu döngü devam edecek olursa; faiz oranları ve getiriler yüksek kalmaya devam ettiği takdirde, Amerikan ekonomisi bu borcun servis maliyetini taşıyabilir mi?

Borç miktarı sorunun sadece yarısıdır; çünkü Amerikan borcu sabit bir rakam değil, aksine her gün değişmektedir. Nitekim Hazine Bakanlığı, "ulusal borcun", gelirleri aşan harcamaları finanse etmek için yapılan devlet borçlanmalarının birikimi olduğunu ve sürekli açıkların borç birikimine yol açtığını açıklamıştır. Ancak sadece toplam borç rakamına odaklanmak yanıltıcı olabilir, zira asıl risk, borcun büyüklüğü, faiz oranı ve borcun büyüme hızı gibi üç unsurun bir araya gelmesiyle ortaya çıkar.

Bir devlet, finansman maliyeti düşükse devasa bir borcu kaldırabilir, borç istikrarlıysa faizlerdeki artışı da kaldırabilir; ancak devasa borç ile sürekli açık ve yüksek getirilerin bir araya gelmesi, kamu maliyesi üzerinde giderek artan bir baskı oluşturur.

Amerika’nın borcuna sahip olan kimdir?  Soru önemlidir; çünkü bazıları ABD’nin borcuyla, sanki Çin gibi tek bir ülkenin tahviller aracılığıyla ABD’nin kaderini elinde tutuyormuş gibi muamele etmektedir; ancak gerçekte durum çok daha karmaşıktır; zira ortada Amerikalı yatırımcılar, bankalar, emeklilik fonları, sigorta şirketleri, yatırım fonları ve Federal Rezerv’in yanı sıra yabancı hükümetler, merkez bankaları ve yatırımcılar da vardır.

Son ABD verileri, yabancı mülkiyetteki çeşitliliğin boyutunu açıkça ortaya koymaktadır. Zira Haziran 2026 itibarıyla Japonya, yaklaşık 1,117 trilyon Dolar ile ABD Hazine tahvillerinin açıklanan en büyük yabancı hissedarı olup; onu yaklaşık 940 milyar Dolar ile Birleşik Krallık ve yaklaşık 633 milyar Dolar ile de Çin takip etmektedir.

Böylece Amerika'nın borç piyasası, devletten kopuk harici bir piyasa değildir; aksine hükümeti, bankaları, Federal Rezerv'i, yerli ve yabancı yatırımcıları kapsayan devasa bir ağdır.

Ülkeler neden hazine tahvilleri satın alıyorlar? Çünkü küresel finans sistemi büyük ölçüde Dolar üzerine kurulu olup Dolar rezervlerine sahip ülkeler, bu rezervleri değerlendirmek için nispeten likit ve güvenli varlıklara ihtiyaç duymaktadırlar; ABD Hazine tahvilleri ise on yıllardır en önemli seçeneklerden biri olmuştur.

İşte burada; Dolar-küresel rezervler-Hazine tahvilleri-ABD hükümetinin finansmanı gibi son derece güçlü bir ilişki ortaya çıkmaktadır.

Bu döngü, Amerika’nın, aynı büyüklükte bir borca sahip başka bir ülkenin karşı karşıya kalabileceğinden daha düşük bir maliyetle borçlanmasına yardımcı olmuştur. Ancak aynı zamanda, küresel yatırımcıların Hazine tahvillerine yönelik davranışlarındaki herhangi bir köklü değişiklik, finansal piyasaların ötesine geçen etkileri olabileceği anlamına gelmektedir.

Altın sahneye arka kapıdan giriyor

Amerikan tahvili ABD hükümeti üzerinde bir borcu temsil ederken, altın ise hiç kimsenin üzerinde bir borcu temsil etmez.Tahvil getiri sağlarken, altın faiz getirmez. Bu nedenle, tahvillerin reel getirileri yükseldiğinde, altın tutmanın maliyeti alternatif fırsat bakımından daha yüksek bir hale gelmektedir; bu da getiriler ve Dolar birlikte yükseldiğinde altının genellikle neden baskıya maruz kaldığını açıklamaktadır. Bu da son günlerde piyasalarda açıkça görülmektedir; zira 7 Eylül 2026’da, faiz artışı beklentilerini artıran güçlü ABD istihdam verilerinin ardından altın fiyatları gerilerken, tahvil getirileri ise yükselmiştir. Reuters’ın aktardığı piyasa verilerine göre, Eylül toplantısında faiz artışı olasılığı yaklaşık %58’e ulaşmıştı. Bundan birkaç gün önce de, tahvil getirileri ve Dolar değer kaybettiğinde ise altın yükselmişti; bu da varlıklar arasındaki geleneksel ilişkiyi yansıtmaktadır.

Ancak reel getiriler nominal getirilerden daha önemlidir; zira eğer tahvil yatırımcıya %5 getiri sağlıyor, ancak enflasyon %6 seviyesindeyse, reel getiri yaklaşık olarak negatif olur. Ancak getiri %5 ve enflasyon da %2 ise, reel getiri daha cazip bir hale gelmektedir.

Bu nedenle yatırımcıyı ilgilendiren soru; sadece tahvilin ne kadar ödediği değildir? Aynı zamanda: enflasyondan sonra bu getirinin ne kadarının kalacağıdır? Reel getiriler düştüğünde, altın nispeten çok daha cazip bir hale gelmektedir. Reel getiriler yükseldiğinde ise altın, tahvillerden daha güçlü bir rekabetle karşı karşıya kalmaktadır.

En büyük tehlike, iflas değil, güven kaybıdır; nitekim Amerika, yabancı para birimiyle borcunu ödemekten aciz olan bir ülkeye benzeyen geleneksel bir riskle karşı karşıya değildir; çünkü Dolar kendi para birimidir ve tahvilleri de Dolar cinsindendir; ancak bu, borcun maliyetsiz olduğu anlamına gelmez; çünkü hükümet borçlanmaya devam edebilir, fakat soru şudur: Hangi fiyata? Sorun da işte burada yatmaktadır. Eğer yatırımcılar sürekli olarak daha yüksek getiri talep etmeye başlarsa, Amerika mutlaka geleneksel anlamıyla bir “iflas” ile karşı karşıya kalmayabilir, ancak devletin finansman maliyetinde sürekli bir artış, bütçe üzerindeki baskı, faiz ödemelerinde şişkinlik ve para ve maliye politikası üzerinde baskılar gibi daha karmaşık bir durumla karşı karşıya kalabilir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

SAYI 619 Çıktı - Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi El-Raye Gazetesi

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi

El-Raye Gazetesi Yeniden Yayında

 

Biz, Hizb-ut Tahrir Medya Ofisi olarak takipçilerimiz ve Merkezi Medya Bürosu Web Sayfası misafirlerimize, Hizb-ut Tahrir tarafından 1954 yılında başlatılan El-Raye Gazetesinin tekrar yayına başlatılmasını duyurmaktan gurur duyarız. Karanlık ve zorba rejimlerin baskısı sonucu haftalık yayınlanan gazete durdurulmuştu. Şimdi Hizb-ut Tahrir El-Raye Gazetesini Allah’ın izniyle tekrar başlatacaktır.

Devamını oku...

Müslümanların Yöneticileri Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Kürsüsünde Nutuk Yarışında, Ama Lügatlerinde İcraat Diye Bir Kavram Yok!

Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, salı günü Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada, “Uluslararası toplumun İsrail üzerindeki baskıyı artırması gerektiğini” söyledi ve daha fazla ülkenin Filistin Devleti’ni tanıması çağrısında bulundu. Ürdün Kralı Abdullah ise; Orta Doğu’daki krizlerin ve bitmek bilmeyen çatışmaların görmezden gelinmesinin bedelini tüm dünyanın ödediğini belirterek, “İsrail söz konusu olduğunda kararların defalarca kâğıt üzerinde kaldığını söyledi ve bu durumun hiçbir caydırıcılıkla karşılaşmayan bir devlet düzeni doğurduğunu ifade etti. Katar Emiri Temim bin Hamed Âl Sânî ise Filistin meselesi uluslararası sistemde bir “kör nokta” olarak kaldığı sürece adil bir uluslararası düzenden söz edilemeyeceğini kaydetti. Gazze’de yaşananların “kelimenin tam anlamıyla bir soykırım” olduğunu belirterek, gelecek nesillerin bu insani felaketin boyutu ile onu durdurmaya yönelik uluslararası müdahalenin düzeyi arasındaki uçuruma şaşıracağını vurguladı.

Müslümanların diğer yöneticileri de bunlardan pek farksızdır. Bazı ifadelerde ve laf cambazlıklarında farklılaşsalar da öz itibarıyla hepsi aynıdır. Hepsi hâlâ barış projelerinden dem vurmaktadırlar ve çatışmayı, Filistin’in dörtte üçünden fazlasında işgalin meşruiyetini tanıyan, Filistinlilere ise cüce bir devletçik öngören “İki Devletli Çözüm” vizyonuna göre çözmenin peşindeler. Bu ihanet projesinin Filistin ve Orta Doğu’daki çatışmayı bitirecek sihirli bir formül olduğunu sanıyorlar. Ama İslam ümmetinin azmini ve sabitelerini, akidesinden ve dininin hükümlerinden aldığını ya unutmuşlar ya da unutmuş gibi davranıyorlar. İslam akidesi ve hükümleri, ümmete İsra ve Miraç topraklarından tek bir karışını dahi herhangi bir sömürgeciye peşkeş çekmeyi haram kılmaktadır.

Yahudi varlığının Filistin’deki halkımıza karşı işlediği cürümlerin bir soykırım ve iğrenç bir suç olduğu konusunda hepsi hemfikir, ama Yahudi varlığına saldırganlığını durdurması için “baskı yapma” çağrısından başka bir çözüm de sunmuyorlar. Yoksa Yahudi varlığının kendi kendine, hatır gönül için duracağını mı sanıyorlar? Yahut uluslararası düzenin Müslümanları ve Filistin’i çok önemsediğini mi düşünüyorlar? Halbuki Ürdün Kralı açık açık “İsrail söz konusu olduğunda kararların defalarca kâğıt üzerinde kaldığını söyledi ve bu durumun hiçbir caydırıcılıkla karşılaşmayan bir devlet düzeni doğurduğunu ifade etti.

Hepsi de Birleşmiş Milletler’in büyük ve sömürgeci devletlerin bir aparatından başka bir şey olmadığını; kararlarının ancak sömürgeciliğin amaçlarına ve planlarına hizmet ettiği sürece bir değer taşıdığını çok iyi biliyorlar. Birleşmiş Milletler Kurulu’nda yapacakları konuşmaların ve söyleyecekleri sözlerin BM’nin duvarlarını aşmayacağını bildikleri hâlde Birleşmiş Milletler’e gitmekten de kendilerini alamıyorlar.

Filistin’e yardım etmenin yolu bilinmez değildir. Herkes, bunun tek yolunun Müslüman ordularının harekete geçerek Filistin’i tamamen özgürleştirmek olduğunu bilir. İbn Ömer’den rivayet edildiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

لَتُقَاتِلُنَّ الْيَهُودَ فَلَتَقْتُلُنَّهُمْ حَتَّى يَقُولَ الْحَجَرُ: يَا مُسْلِمُ، هَذَا يَهُودِيٌّ فَتَعَالَ فَاقْتُلْهُ“Sizler Yahudilerle muhakkak savaşacaksınız! Harp o kadar şiddetli olacaktır ki, hatta taş: Ey Müslüman! Şu arkamdaki bir Yahudi’dir! Gel de onu öldür!’ diyecektir. Ama bu yöneticiler faydalı ve gerçek eylemler yerine hala sömürgecilerin çözümlerini ve projelerini gevelemeye devam etmektedirler. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ “De ki: “Çalışın, yapın. Yaptıklarınızı Allah da, Rasûlü de, müminler de göreceklerdir. Sonra gaybı da, görülen âlemi de bilen Allah’ın huzuruna döndürüleceksiniz. O da size bütün yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecektir.” [Tevbe 105]

Yöneticilerin Yahudi varlığının suçlarını ve Birleşmiş Milletler’in ihmalkârlığını kavramaları, onları ümmetin çıkarlarını savunan birer kahramanlar hâline getirmez. Aksine bu, sömürgeci kâfirle işbirliği yaptıklarının ve onunla birlikte komplo kurduklarının bir kanıtıdır. Gerçeğin farkındalar ama Filistin ve halkına yardım etmek için kıllarını bile kıpırdatmıyorlar.

Ümmetin orduları içindeki samimi kimselerden ümit kesilmiş değildir, hala beklentiler mevcuttur. Ajan ve komplocu yöneticileri devre dışı bırakarak Ümmetin ve meselelerinin yardımına koşmak, Filistin’i ve işgal altındaki diğer İslam beldelerini kurtarmak için hemen harekete geçmelidirler. O hâlde acele edin ey Müslüman orduları, acele edin!

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Kevâhile El-Valiye Kabilesi Emiri ile Görüştü

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkez Temas Komitesi Başkanı Nasır Rıza başkanlığında; Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Meclis Üyeleri Muhyiddin Buhari ve Dr. Ahmed Abdul Fadıl ile parti üyeleri Halid el-Cudayye ve Abdul Vahap Muhammed’den oluşan bir heyet, H. 13 Rebiyülahir 1448 M. 25 Eylül 2026 Cuma günü Umdurman’ın Saliha şehrindeki evinde Kevâhile el-Vâliye Kabilesi Emiri Avad el-Ceyyid Muhammed Abdullah el-Nuayme ile bir araya geldi.

Görüşmenin başında Üstat Nasır Rıza, heyeti ve Hizb-ut Tahrir’i tanıttı. Ardından bu ziyaretin, Hizb-ut Tahrir’in kabile liderleri, emirler ve kabile yöneticileriyle yürüttüğü temaslar çerçevesinde gerçekleştirildiğini belirtti. Bu temaslarla, son günlerde kabileleri savaşa sürüklemek, silahlandırmak ve seferber etmek yönündeki çağrıların gerçeğinin ortaya konulmasının amaçlandığını ifade etti. Rıza, bu tehlikeli planın peşinden sürüklenmenin vahameti konusunda uyarılarda bulundu. Bu plandan çıkış yolunun, kâfirin adımlarından önce davranarak; Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilâfet’i ikame etmek, İslam’ı hayatın her alanında hakem kılmak ve tıpkı Evs ile Hazrec’in yaptığı gibi kabilelerin İslam’a ve Müslümanlara nusret vermelerini sağlamak üzere çalışmak olduğunu vurguladı.

Ardından Emir söz alarak; kabile içinde taassup veya ırkçılık saikiyle hareket etmediklerini ama devletin görevini yerine getirmemesinden ve insanları koruyamamasından dolayı kabileleri kendi güvenliklerini sağlamak zorunda bıraktığını ifade etti. Ayrıca nefret söyleminin reddedilmesinden, İslam’dan, ümmetin birliğinden ve İslam’ın hâkim kılınmasından yana olduklarını; kâfire bel bağlamadıklarını, zira sorunların kaynağının bizzat kâfir olduğunu söyledi.

Görüşmenin sonunda iletişimin sürdürülmesi gerektiği kararlaştırıldı. Emir de heyete bu mübarek ziyaretlerinden dolayı teşekkür etti.

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 29/09/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 29/09/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Başkanı Mahmut Kar, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

- Eğitim Sistemindeki Sorunlar
- Fon Krizi
- BM'nin Köhne Yapısı

H. 17 Rebiu’s Sânî 1448 - M. 29 Eylül 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Odun ve Kıvılcım

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Odun ve Kıvılcım

Henry Kissinger şöyle diyor: Odunlar sessiz çoğunluktur, kıvılcımlar ise İslami projeyi taşıyanlardır ve Batı, kıvılcımların odunlarla buluşmasını engellemelidir. Batı'nın, Müslümanların kendilerinin bile farkında olmadığı şeyleri nasıl fark ettiğine ışık tutmak istiyorum; nitekim Batı, toplumu bir kitle olarak inceliyor; Batı'nın istihbarat teşkilatları, araştırma merkezleri, üniversiteleri, dışişleri bakanlıkları, kamuoyu araştırma şirketleri ve medyası var ve her şeyin kendi liderliği altında kalması için bunlardan her birinin farklı yönlerini ve farklı hedeflerini inceliyor.

“Odun”, günlük gerçekliğini yaşayan ve siyasi ve fikri olarak hareketsiz olan çoğunluktur. “Kıvılcım” ise; bir proje taşıyan ve durağanlığı harekete dönüştürebilecek bir bilince sahip olan kesimdir.

İşte çelişki de buradadır: Zira bir Müslüman bir kriz içinde yaşadığını bilebilir ancak neyin bu durgunluk haline son verebileceğini her zaman fark edemiyor; işte onun düşmanı da tam olarak bu noktayı incelemektedir.

Batı'nın asıl korkusu Müslümanların çokluğundan değildir, zira çoğunluk zaten mevcuttur; sadece Müslümanların kalplerinde İslam'ın var olmasından da değildir, zira bu da yüzyıllardır vardır; aksine asıl korku; imanın bireysel bir duygudan kolektif bir bilince, kolektif bir bilinçten bir projeye ve bu projeden de ümmeti harekete geçirebilecek toplumsal bir güce dönüşmesidir. İşte onlar gücün nerede yattığını biliyorlar, biz ise bazen nerede yattığını bile bilmiyoruz!

En ilgi çekici olanı ise odunun, projeden etkilenebilir bir hale gelmesi için baştan itibaren projenin tüm ayrıntılarına ikna olmuş olmasına gerek olmamasıdır; aksine İslami bir kimliğine, zulüm hissine, değişime yönelik psikolojik bir hazırlığa ve üzerinde baskı kuran bir gerçekliğe sahip olması yeterlidir; ardından kıvılcım gelir ve bu duygulara bir açıklama, bir yön ve bir gaye kazandırır. İşte burada fikrin neden silahtan daha tehlikeli olduğunu anlıyoruz; çünkü bir fikir uygun bir toplumsal ortam bulduğunda, bütün bir ümmetin düşünme biçimini değiştirebilir.

Şaşırtıcı olan ise, düşmanlarımızın ümmetimizin doğasını bizden daha iyi anlıyor olmalarıdır; zira onlar, sorunun Müslümanların az olmasından ya da İslam’ın hayatlarından tamamen yokluğundan kaynaklanmadığını, aksine bu ümmetin muazzam bir insan kitlesine sahip olduğunu, fakat bu kitlenin enerjisini bir araya getirip yönlendirecek bir proje olmadan yaşadığını biliyorlar.

Ama onların korkuları, kıvılcım odunla buluşursa ne olacağında somutlaşıyor. İşte o zaman mesele, artık fikri taşıyan bir birey ya da değişimden söz eden bir grup olmaktan çıkar. Burada fikir toplumsal bir harekete, sessizlik de bir eyleme dönüşür ve güç dengeleri değişir. Belki de bu yüzden ümmetin düşmanları, ümmet ile proje sahipleri arasındaki yolu kesmeye her şeyden daha çok hırs gösteriyorlar; çünkü onlar o buluşma anından korkuyorlar, biz ise o anın gücünü henüz kavramış değiliz!

Şunu belirtmek gerekir ki Batı, bu korkuyu tarihi ve Kerim Rasulümüz Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in metodunu incelemesi nedeniyle edinmiştir; zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem Mekke’de, bazı fertleri iman eden, etkilenen ve hayata bakışları değişen bir toplumla karşı karşıyaydı; ancak İslam o aşamada henüz egemen siyasi ve toplumsal bir güç hâline gelmemişti.

Peki Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem ne yaptı? Tüm ümmetin değişmesini beklemedi ve insanlar henüz hazır değil ve gerçeklik bizden daha güçlüdür demedi; aksine İslami fikri net bir şekilde taşıdı, onu taşıyacak bir cemaat kurdu ve bu fikirle insanların mefhumlarını ve ölçülerini değiştirdi; ardından davet, güç ve kuvvet ehliyle buluşana kadar nusret talep etme aşamasına geçti; böylece devlet kuruldu.

İşte burada, bugün Batı'nın anladığı gibi anlamamız gereken bir tablo ortaya çıkıyor ki bu da; projenin sahipleri ve fikrin taşıyıcıları kıvılcım ve ümmet de odunlardır. Ancak kıvılcım tek başına yeterli olmadığı gibi odun da tek başına tutuşmaz; bilakis fikrin ümmete ulaşması ve dağınık bilgilerden bilince, bilinçten iradeye, iradeden eyleme dönüşmesi gerekir.

İşte Batı’nın buluşma anından korkmasına neden olan şey tam olarak da budur; çünkü Batı’yı endişelendiren şey şudur; ya ümmet çektiği acıların kaderi olmadığını ve İslam’ın ondan sadece mevcut gerçekliğiyle yaşamasını talep etmediğini, aksine yaşam, yönetim ve topluma dair bir tasavvura sahip olduğunu anlarsa?Ya Müslüman, “bu gerçeklikte nasıl yaşamalıyım?” sorusundan, “gerçekliği inandıklarımla nasıl uyumlu hale getirebilirim?” sorusuna geçerse?

Batı, ümmetin kendisini değişime muktedir bir güç olarak tasavvur etme yetisini kaybetmesi için çalışıyor ve ümmeti, bölünmüşlüğün doğal olduğuna, İslam'ın sadece bireysel bir ibadet olduğuna, Allah'ın şeriatını ikame etmenin gerçekliği olmayan bir hayal olduğuna, ümmetin bunu istemediğine, hatta bir Müslümanın, kendi etrafına örülen duvarın bekçisi olduğuna ikna etmeye çalışıyor.

Ancak Nebevi tarih başka bir şey söylüyor ve şöyle diyor: Bir ümmet zayıflığın zirvesinde olabilir; sonra fikirleri, mefhumları ve iradesi değiştiğinde yükselişe geçmeye başlayabilir. Bu nedenle, güç nerede diye sormamalıyız? Aksine gücü bir araya getirebilecek fikir nerede diye sormalıyız? Ayrıca uyuyor dememeliyiz; aksine ümmeti uyandıracak şey nedir sorusunu sormalıyız? Zira kıvılcım çok küçük olabilir; ancak uygun oduna ulaştığında yakabileceği ateşin boyutunu hayal etmek bile imkansızdır; işte Batı'nın anladığı, bizim ise yeterince kavrayamadığımız şey tam olarak da budur.

İncelenmeye değer olan şudur: Akide, bireysel bir imandan kolektif bir bilince dönüştüğünde ne olur? Bilinç bir projeye dönüştüğünde ne olur? Ve proje, onu kucaklamaya hazır bir ümmet bulduğunda ne olur?

Burada mesele tamamen farklı hale gelmektedir; zira insanlar, nasıl değiştireceklerini bilmeden yıllarca zulmü hissederek yaşayabilirler.İşte burada fikir, insanların arasında uykuda olanı uyandırmak için gelmiştir. İşte kıvılcımın anlamı budur; zira kıvılcım odunu var etmez ve kendisinden önce tüm odunların yanıyor olmasını da gerektirmez; aksine tutuşmaya hazır olan duruma ulaşması yeterlidir.

Batı'nın, bizim tağuti yöneticilerimizle birlikte fikir sahiplerinin ümmete ulaşmasını neden engellemeye çalıştığını işte buradan anlıyoruz; çünkü İslami fikri projelerin sahiplerinin ameli, sırf konuşmaktan çok daha tehlikelidir; zira onlar, tıpkı kendilerinden önceki Peygamberlerin (Aleyhisselam) yaptığı gibi, ümmetin kendisi, sorunları ve izlemesi gereken yol hakkındaki bilincini yeniden şekillendirmeye çalışmaktadırlar. Bu nedenle başta ey büyük büyük Şeytan Amerika olmak üzere Batı, halkları parçalamak, onları meşgul etmek, onları yoksulluk ve çatışmaların içine sürüklemek ve onlara bir bilinç ve birleştirici bir yön kazandırabilecek her türlü projeyi kuşatmak suretiyle bu buluşmayı engellemek için uzun süredir çaba sarf etmektedir.

Ancak ironik olan şu ki; Batı, kıvılcımı söndürmeye çalışırken aslında onun etrafına odunları yığan kişi bizzat kendisi olabilir. وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللهُ وَاللهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ “Onlar (sana) tuzak kurarlarken Allah da (onlara) tuzak kuruyordu. Çünkü Allah tuzak kuranların en iyisidir.” [Enfal 30] Dolayısıyla Batı'nın savaşları, zulmü, Yahudi varlığına verdiği destek, onun işlediği suçlara göz yumması, halkların servetlerini yağmalaması ve onları yoksulluk ile baskı altında tutmasıyla bizzat kendi eliyle baskıyı oluşturmaktadır; öyle ki halkları gerçekliklerini değiştirmeleri gerektiğini anlayacakları noktaya kadar sıkıştırmakta ve ikincil reformlara dair umudu da öldürmektedir; dolayısıyla alevin odunla buluşmasını engelleme çabasında, odunu bizzat kendisi ateşe itebilir.

Bugün yaptığı şey Batı'nın istediğini gerçekleştirmeyebilir; aksine onun en çok korktuğu şartları hazırlayabilir; zira kıvılcımın odunla buluşması, uzun yıllar boyunca gerçekleşmesinden korktuğu şeyi alevlendirebilir; özellikle de ümmet bugün, tüm seküler ve milliyetçi projelerin başarısızlığını ve gerçek kurtuluşunun, hayatın tüm alanlarında Allah'ın şeriatını uygulayarak ümmete şanını ve izzetini yeniden kazandıracak Nübüvvet Minhacı üzere İslami projesinde olduğunu idrak etmeye başlamışken; işte bu da yüz yılı aşkın süredir kaybetmiş olduğu adaleti gerçekleştirecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER