Pazar, 22 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/04
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Ahmed Şara ve Uçuruma Doğru Sürükleniş!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ahmed Şara ve Uçuruma Doğru Sürükleniş!

Haber:

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu çalışmalarının marjında New York’ta düzenlenen bir diyalog oturumunda Ahmed Şara, uçuruma doğru ne kadar hızlı sürüklendiğini gözler önüne seren açıklamalarda bulundu; zira 7 Ekim olaylarına ilişkin belirttiklerinin arasında, bazı masum Yahudilerin maruz kaldığı duruma dair anlayışını ifade etmiş, ardından Gazze'deki onlarca hatta binlerce kurbana işaret ederek Yahudiler de dahil olmak üzere herkes için karşılıklı saygı ve güvenliğin sağlanması çağrısında bulunduğu gibi Yahudi varlığının 7 Ekim olaylarını Suriye'ye yönelik politikasının temeli veya bölgenin güvenliğini tehdit etmeyi sürdürmenin bir gerekçesi haline getirmesini reddetmiştir.

Yorum:

Kurban ile cellat, toprağı gasp edilerek yerinden edilen bir halk ile Batı'nın desteğiyle İsra ve Miraç topraklarında kurulmuş bir işgal projesi nasıl bir tutulabilir? Gazze halkı katledilip yerlerinden edilirken, Golan işgal edilirken ve bu varlık Şam'a yönelik saldırılarını durmaksızın sürdürürken nasıl olur da herkesin güvenliğine yönelik çağrıda bulunabilir? Peki Filistinlilerin ve Suriyelilerin güvenliği nerede, onların hakları nerede? İşgal altındaki topraklar özgürleştirilmeden güvenliğin sağlanması mümkün müdür? Yoksa güvenlikten kastedilen işgalcinin güvenliği midir?

7 Ekim, varlığın saldırganlığını ortaya çıkarmadı, aksine onun hakikatini ortaya çıkardı; sanki onlarca yıldır süregelen bir işgal projesinin devamı değil de bir olaya verilmiş tepkiymiş gibi nasıl olur da onun suçları kendi anlatısı içinde tartışılabilir?! Nasıl olur da işgalciyle toprak sahibini bir tutup, ardından da "karşılıklı saygı ve herkes için güvenlik" çağrısında bulunabilirsin?!

Sonra da Yahudi varlığının 7 Ekim'i Suriye'ye yönelik politikasının temeli olarak almasını reddettiğini söylüyorsun, sanki saldırısı o gün başlamış gibi! Deyr Yasin, Sabra ve Şatilla katliamlarını, onlarca, hatta yüzlerce başka katliamı işleyen, Golan'ı ve Güney Lübnan'ı işgal eden, onlarca yıl boyunca öldürmeye, yerinden etmeye ve toprakları yutmaya devam eden kimdi?! O zaman da mı 7 Ekim olayları olmuştu?!

Yahudi liderler, Filistin, Lübnan ve Güney Suriye topraklarını işgal etmelerini doğal olarak görüyorlar ve dini açıdan kutsal saydıkları bir referans uğruna orduları harekete geçiriyorlar, peki biz ne zaman olayın ve davanın seviyesine ve dinimizin bize yüklediği sorumluluğa yükseleceğiz?!

Batı'nın sana artık terörist olmadığın yönünde verdiği sertifikanın bir beraat belgesi veya iktidarının devamının bir garantisi olduğunu mu sanıyorsun? Peki yolun, Müslümanların topraklarından ve kutsallarından taviz vermeye kadar ulaşırsa, dinî görünüşün veya geçmişin sana şefaat eder mi? Önemli olan başlangıçlar ya da sloganlar değildir, aksine tavırlar ve sonuçlardır.

Er-Raccâl bin Anfûve'nin kıssası, ibret almak isteyenler için bir derstir; zira o, İslam'ıyla tanınmış ve Sahabelerden sayılmış, ardından da Müseylime'nin tarafına geçmiş, tutumunu değiştirdikten sonra da geçmişi ona bir fayda sağlamamıştır. Peki Batı'nın rızasını kazanma talebi onu, taviz ve ihanet uçurumuna sürüklemeden önce ibret alan olacak mı?!

Şam halkının sessizliğine güvenmeyin; zira milyonlarca şehit, sürgün ve tutuklu feda eden ümmet bunu, bir boyun eğmeyi başka bir boyun eğmeyle değiştirmek ya da fedakarlıklarını, evlatlarını öldüren ve topraklarını işgal eden işgalciyle normalleşmenin kapısına dönüştürmek için yapmadı. Nitekim ümmet, Rabbinin vaadine ve İslam'ın hükmüne doğru ilerlemektedir; işte o gün taviz verenler yalnızca kayıp ve pişmanlık biçecekler ve artık bir pişmanlık saati de olmayacaktır!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Abdullah Muhammed

Devamını oku...

Müslümanların Ordularının, Ümmetin Düşmanlarıyla Savaşmak İçin Tek Bir İmamın Altında Birleştirilmeleri Gerekir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanların Ordularının, Ümmetin Düşmanlarıyla Savaşmak İçin Tek Bir İmamın Altında Birleştirilmeleri Gerekir

Haber:

21 Eylül 2026'da Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Pakistan, Mısır, Türkiye, Endonezya, Ürdün, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri dışişleri bakanlarının "Yahudi varlığının işgal altındaki Filistin topraklarında devam eden yasa dışı yerleşim politikalarını hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde kınadıklarını" açıkladı. (Müslüman ülkelerinin sekiz dışişleri bakanlarının ortak bildirisi)

Yorum:

Birincisi: Kınamalar, liderlerin değil acizlerin işidir; zira bu sekiz Müslüman ülkesinin toplam askerî gücü 2,532,550 askere ulaşmıştır. Eğer onlar, tek bir liderlik altında birleşselerdi, tüm dünyadaki en büyük silahlı güç olurlardı. Ancak Müslümanların başındaki yöneticiler onların birleşmesini engelliyorlar.

İkincisi: Filistin’in tamamı işgal altındaki İslami toprak olup İslam, iki devletli çözümü reddetmektedir; zira bu çözüm, Filistin’in büyük bir kısmını Yahudilere vermek anlamına gelmektedir. Ancak yöneticiler bunu talep etmektedirler; oysa Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَخْرِجُوهُم مِّنْ حَيْثُ أَخْرَجُوكُمْ “Sizi çıkardıkları yerden siz de onları çıkarın.” [Bakara 191]

Üçüncüsü: Müslümanların başındaki yöneticiler Yahudi varlığıyla savaşmayacaktır; çünkü onlar, kâfirlerin çıkarlarına hizmet eden hainlerdir. Bu yüzden ümmet ve ordularının, onları ortadan kaldırmaları ve mübarek toprakları nehirden denize kadar özgürleştirecek Raşid Hilafeti kurmaları gerekir. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” [Müslim rivayet etti]

Ey Müslümanlar ve alimleri: İmam Nevevi (Allah ona rahmet etsin), Sahih-i Müslim’in şerhinde şöyle diyor: Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in, الْإِمَامُ جُنّةٌ “İmam bir kankandır” kavline gelince; yani örtü gibi demektir; çünkü İmam, düşmanın Müslümanlara zarar vermesini engeller, insanların birbirlerine zarar vermesini önler, İslam'ın merkezini korur ve insanlar ondan ve onun gücünden korkarlar. يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ “Onun arkasında savaşılır” kavline gelince; yani İmamla birlikte kâfirlere, isyancılara, Haricilere ve diğer tüm fasit ve zalim insanlara karşı kesinlikle savaşmak demektir. O halde ordularımızdan, yollarında duran tek engel yöneticilerinin ortadan kaldırılmasının ardından Mescid-i Aksa'yı özgürleştirmek için harekete geçmelerini talep edin.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Rızık, Allah Subhanehu ve Teala'dandır; Onu Talep Etmek İçin Çalışmak İse Şer'î Bir Vaciptir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Rızık, Allah Subhanehu ve Teala'dandır; Onu Talep Etmek İçin Çalışmak İse Şer'î Bir Vaciptir

Maddi tüketim çağında; kazanç talep etmek için çaba göstermek ile İslam davetini taşımak gibi diğer şer'î vacipler arasında denge kurma konusunda birçok soru gündeme gelmektedir. İslam, ekonomik ilişkilerimize nasıl bakmaktadır? Acaba bizi Allah Subhanehu ve Teala'nın rızasını arama gayemizden alıkoyacak mı? Peki bu zorlu ekonomik şartlarda, geçim gereksinimlerini karşılamak için çalıştığımızda Allah Subhanehu ve Teala'yı öfkelendirmiş olur muyuz? Ekonomik ilişkilerimizde günah yönünde bir baskıya maruz kaldığımızda, İslam'ın sunduğu çözüm nedir? Madem ki rızık, Allah Subhanehu ve Teala tarafından yazılmış ve takdir edilmiştir, o halde neden bu kadar çok çalışıyoruz? Gelin aşağıdaki hususları bir düşünelim:

Birincisi: Ekonomik ilişkiler (muamelatlar) Allah Subhanehu ve Teala'nın rızasını kazanmak için olmalıdır : Namaz gibi ibadetlerin gayesi, Allah Subhanehu ve Teala'nın rızası için olduğu gibi, ekonomik ilişkiler de dahil olmak üzere muamelatların gayesi de Allah Subhanehu ve Teala'yı razı etmek için olmalıdır. Subhanehu’nun rızasına ise; şirketlerin kuruluşları, kira ve ölü toprağın tarım için ihya edilmesiyle ilgili hükümler de dâhil olmak üzere O’nun emirlerini uygulayarak nail olabiliriz. Zira İslam; Allah Subhanehu ve Teala'nın rızasını sadece bireysel ibadet ritüelleriyle sınırlayan laik bir din değildir.

Üçüncüsü: Maddi kıymet, kâr ve ücreti de içermektedir: Allah Subhanehu ve Teala'nın rızasını arama gayesine ek olarak İslam; ister maddi bir kâr isterse bir ücret olsun ekonomik ilişkilere dair hükümlerde, maddi kıymetin talep edilmesine izin vermiştir. Zira İslam, Müslümanları, kazanç talep etmek ve çalışmak gibi şer'î vacipten yüz çevirmeye davet eden bir ruhbanlık dini değildir.

Üçüncüsü:İcare, maddi kıymet için olur bu da ücrettir:kiralama sırasında İslam bize, ücret konusunda anlaşılmasını emretmiştir. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِذَا اسْتَأْجَرْتَ أَجِيراً فَأَعْلِمْهُ أَجْرَهُ “Bir işçi çalıştırırsan ona vereceğin ücreti bildir.” [Nesai rivayet etti] Dolayısıyla icare-kiralama, gayesiz ya da boşuna değildir. İşçiye hak ettiği ücretin verilmesi gerekir; aksi takdirde Allah Subhanehu ve Teala onun hasmı olur. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: قَالَ اللَّهُ: ثَلَاثَةٌ أَنَا خَصْمُهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ: رَجُلٌ أَعْطَى بِي ثُمَّ غَدَرَ، وَرَجُلٌ بَاعَ حُرّاً فَأَكَلَ ثَمَنَهُ، وَرَجُلٌ اسْتَأْجَرَ أَجِيراً فَاسْتَوْفَى مِنْهُ وَلَمْ يُعْطِ أَجْرَهُ “Allah Azze ve Celle şöyle buyurdu: Kıyamet günü ben şu üç sınıf insanın hasmıyım: Benim adıma bir sözleşme yapan sonra da ahdini terk eden, hür bir kimseyi köle diye satıp parasını yiyen, bir adamı ücret karşılığı çalıştırıp ondan faydalandığı halde ücretini vermeyen kimse.” [Buhari rivayet etti]

Dördüncüsü: Ölü araziyi ihya etmek, maddi kıymet elde etmek içindir ki bu da orada ekilen şeylerin mülkiyetidir : Tarımda İslam, ölü arazinin ihya edilmesi ve ekilmesi yoluyla elde edilen kazançta somutlaşan maddi kıymete izin vermektedir. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: مَنْ أَحْيَا أَرْضًا مَيِّتَةً فَهِيَ لَهُ “Kim ölü bir araziyi ihya ederse (canlandırırsa) o onun olur.” [Ebu Davud rivayet etti] Buna göre Hilafet Devletinde, ölü bir araziyi ihya eden kimse, onu ektiği sürece o arazinin sahibi olur. Hilafet ayrıca bağışlar ve hibeler yoluyla da arazinin ihya edilmesine yardımcı olacaktır.

Beşincisi: Ticarette maddi kıymet kârdır: Sanayi ve ticarette İslam; şirketler kurulmasını mubah kılmıştır ki böylece Müslümanlar, bu çalışma kapsamında kârda somutlaşan maddi bir kıymet gerçekleştirebilsinler. Şirket türleri şunları kapsamaktadır: İnan şirketi, ebdan şirketi, mudaraba şirketi ve müfâvada şirketi. Mudârabe şirketi konusunda, Abdürrezzak "el-Câmi" adlı eserinde İmam Ali Radıyallahu Anh’ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: الْوَضِيعَةُ عَلَى الْمَالِ، وَالرِّبْحُ عَلَى مَا اصْطَلَحُوا عَلَيْهِ “Zarar malların (miktarına), kâr da üzerinde anlaştıkları şartlara göredir.” Dolayısıyla şirkete ortak olan Müslüman, kâr elde etmeyi ve üzerinde anlaşmaya varıldığı üzere kendi payını düşeni almayı arzular; aynı şekilde bu da maddi bir kıymettir.

Altıncısı: Rızık, Allah Subhanehu ve Teala'dandır; onu talep etmek için çalışmak ise şer'î bir vaciptir: Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللَّهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ “Şüphesiz Allah, dilediğini hesapsız olarak rızıklandırır.” [Al-i İmran 37] Yani rızık, Allah Subhanehu ve Teala'dandır demektir. İşte bu, rızık peşinde koşarken harama düşmememizi garanti eden huzur verici bir hakikattir. Aynı zamanda bizler, ekonomik ilişkilere girdiğimizde, ihmalkâr olmayıp maddi kıymeti elde etmeye özen göstermeliyiz. Yani boş işler yapmamalıyız ve rızık Allah Subhanehu ve Teala'dandır bahanesiyle tembel ve ağırdan alan kimseler de olmamalıyız. Evet, rızık sadece Allah Subhanehu ve Teala’dandır, ancak kazanç talep etmek için çalışmak da Allah Subhanehu ve Teala’nın bir emri olup bunun ihmal edilmesi caiz değildir.

Dolayısıyla hepimiz, kazanç talep etmeye dair emri, bizzat rızkın hakikatini anlama ışığında kavramalıyız. Zira Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ ذَلُولاً فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِن رِّزْقِهِ “Yeryüzünü size boyun eğdiren O’dur. Şu halde yerin omuzlarında (üzerinde) dolaşın ve Allah’ın rızkından yiyin.” [Mülk 15] Ve Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِن فَضْلِ اللهِ “Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin.” [Cuma 10]

Yedincisi: Müslümanlar üretken oldukları gibi onların toplumları da üretkendir : Allah Subhanehu ve Teala’nın razı olduğu şeylere bağlı kalarak maddi kıymet elde etmek, Müslümanın şahsiyetini üretken bir şahsiyet hâline getirir. Çünkü o, Allah Subhanehu ve Teala’nın rızasını kazanmak için ailesinin temel ve lüks ihtiyaçlarını karşılamak üzere çaba gösterir. Ayrıca o; umursamaz bir şekilde krediler alan, düşünmeden ve tedebbür etmeden sadaka isteyen tembel ve ağırdan alan bir kişi değildir. Maddi kıymete gösterilen bu ilgi; İslami toplumu zengin, refah ve güçlü bir toplum haline getirir; böylece fakirlerin, muhtaçların ve borçluların ihtiyaçları kolaylıkla karşılanır. Nitekim Hilafet döneminde İslam beldeleri, ulaştıkları büyük maddi ilerleme sebebiyle bir hayranlık konumundaydılar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Eğer Kral, Yahudi Varlığına Karşı Uyarılarında Ciddiyse, O Zaman Fiili Adım Atarak Ona Karşı Savaş İlan Etmelidir

Kral II. Abdullah’ın 22 Eylül 2026 tarihinde Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmada şu hususlar yer almıştır:

- İsrail hükümetinin Batı Şeria’daki politikası zorla yerinden etmedir ve bir savaş suçudur.

- Gazze’de yaşananlar Filistin varlığını ortadan kaldırma ve yeni bir gerçeklik dayatma girişimidir.

- İsrail hükümetinin yayılmacı emelleri artık bölgesel bir tehdit oluşturmaktadır.

- Şu anda Batı Şeria’nın dört bir yanında yaşananlar tek bir politikanın parçasıdır Bu politikanın açık bir adı vardır: zorla yerinden etme. Bu da bir savaş suçudur.

- Ürdün açısından mesele gün gibi açıktır: Kuzey sınırlarımıza veya su güvenliğimize yönelik her türlü tehdit, ulusal güvenliğimize yönelik bir tehdittir.

Yahudi varlığıyla yaşanan çatışmanın gerçekliğini, onun Gazze ve Batı Şeria’yı işgal ettiği günden bu yana işlediği suçları, yayılma girişimlerini, Suriye’ye, Lübnan’a ve diğer ülkelere yönelik saldırılarını anlatan bu ifadeler, sırf kralın ağzından çıktığı için Ürdün halkı ve bütün Müslümanlar açısından meseleyi açıklığa kavuşturmuş değildir. Kralın bu sözleri, halkın içindeki büyük öfkeyi dindirmek, Müslümanların duygularına hitap etmek ve artık bıkkınlık uyandıran diplomasiye karşı yükselen hoşnutsuzluğu bastırmak için yapılan bir manevradan başka bir şey değildir. Zira Kral, küçük büyük uluslararası platformlarında ağlayıp sızlamaktan, kınama ve telin bildirileri yayımlamaktan öteye geçememektedir.

Konuşmada dile getirilen bu itiraflar, aslında bizzat Kral’ın izlediği siyasetin ne kadar çelişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Mademki Ürdün diplomasisi yıllardır dünyayı ve uluslararası nizamı kulaklarını sağır etmişse ve şimdiye kadar izlenen diplomasi Kral’ın kendi deyimiyle hiçbir sonuç vermemişse; on yıllardır uluslararası hukuk görmezden geliniyorsa; Yahudi varlığı söz konusu olduğunda alınan tüm kararlar “kağıt üzerinde bir mürekkep” olarak kalmaktan öteye geçmiyorsa; o halde rejimin hala ısrarla bu kısır yolda yürümesinin anlamı ve mantığı nedir?

Yahudi varlığının genişlemeci emelleri ve saldırıları, kuruluşundan beri hiç durmamıştır, Filistin, Lübnan ve Suriye halkını öldürüp yerlerinden etmesi yeni değildir. Bunlar, onunla imzalanan zillet anlaşmalarından önce de vardı, sonra da devam etmiştir. Bugün hala Yahudi varlığı ile normalleşen Arap devletleri arasındaki güvenlik ve askeri koordinasyon tüm hızıyla sürmektedir. Bütün bunların, sömürgeci kâfir Amerika ve Avrupa’nın planlarına boyun eğmekten, onlara tabi olmaktan ve bu buluntu varlığı desteklemeye devam etmekten başka ne anlamı olabilir ki?! Ürdün rejimi, Oslo’dan bu yana haritadan silinen ve hiçbir hükmü kalmayan “İki Devletli Çözüm” masalına daha ne kadar bel bağlayacak? Oysa “İki Devletli Çözüm”, Yahudi varlığını tanımak ve Filistin halkının haklarını gasp etmek anlamına gelen haince bir projedir.

Kral konuşmasında, Yahudi hükümetinin Batı Şeria’da izlediği politikanın zorla yerinden etme anlamına geldiğini ve bir savaş suçu olduğunu söylüyor; Gazze’de yaşananların Filistin varlığını yok etme ve yeni bir gerçeklik dayatma girişimi olduğunu belirtiyor. Ardından Ürdün açısından meselenin gün gibi açık olduğunu belirterek “Gerek kuzey sınırlarımıza gerekse su güvenliğimize yönelik her türlü tehdit ulusal güvenliğimize yönelik bir tehdittir. Ürdün gözlerini başka tarafa çevirmeyecektir. Güvenliğimizi, suyumuzu ve halkımızın çıkarlarını korumaya devam edeceğiz.” diyor. Kral’a şunu sormak gerekir: Madem durum gün gibi ortadadır, o halde bu durum karşısında derhal savaş hali ilan edilmesi gerekmez mi? Tüm askeri, güvenlik ve ekonomik ilişkilerin kesilmesi, zillet ve utanç anlaşmalarının yırtılıp atılması ve Yahudi varlığını ortadan kaldırmak için tüm askeri imkanların seferber edilmesi gerekmez mi? Sahi, Riyad’daki zirvede; “Söz değil, ciddi tutumlar istiyoruz.” diyen de bizzat kendisi değil miydi?!

Şeyh Dağı’ndan (Hermon) Arap yöneticilere seslenen, varlığının Suriye, Lübnan ve Kuzey Ürdün de dahil olmak üzere bütün bölgeyi kontrol ettiğini söyleyen Netanyahu’nun küstahlığı zirveye ulaşmıştır. Gazze ve Batı Şeria’daki saldırganlığı da en ileri seviyeye varmıştır. Yerleşimcilerin saldırıları tavan yapmıştır. Yeni yerleşimler kurulmakta, bölge halkı üzerindeki baskı daha da artırılarak göçe zorlanmaktadır. Dolayısıyla bu varlığa karşı ne diyalog işe yarar ne uluslararası kurumların tedbirleri ne onun Müslüman Arap çevresine entegre edilmesi ne de normalleşme ihanetleri. Bilakis ona karşı yegâne pratik ve şer’i çözüm, onu kökünden söküp atmak ve ümmeti onun kötülüklerinden kurtarmaktır. Çevresindeki İslam ülkeleri, topluca, hatta tek tek dahi hareket ettiklerinde Allah’ın izniyle çok kısa bir sürede onu yeryüzünden silebilecek güçtedirler.

وَقَاتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda savaşın; fakat haddi aşmayın. Şüphesiz Allah haddi aşanları sevmez.” [Bakara 190]

Devamını oku...

Sudan Savaşında Emir ve Yasaklar Koyan Amerika Göz Boyamakta ve Darfur’u Ayırma Planına Devam Etmektedir

Reuters haber ajansı; Amerika’nın, Sudan Ordu Komutanı Abdül Fettah el-Burhan’a, Perşembe günü BM Genel Kurulu’nda yapacağı konuşma öncesinde Amerika’ya giriş vizesi vermeyi reddettiğini bildirdi. Ajansa konuşan iki kaynak, vizenin verilmesinin El Burhan’ın 90 günlük bir ateşkesi kabul etmesine bağlı göründüğünü söyledi. Haberi doğrulayan Es-Sudani gazetesi ise kaynaklarına dayandırarak, El Burhan’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantılarına katılmak üzere Amerika’ya giriş vizesi verilmesini üç aylık bir insani ateşkesin imzalanması şartına bağlayan Amerikan teklifini reddettiğini belirtti.

Gerçekte Amerika, şu aşamada Sudan’daki savaşı durdurmak istemediği gibi, iddia ettiği biçimde bir ateşkes de istememektedir. Aksine Darfur’u ayırma amacına ulaşana kadar savaşın devam etmesini arzulamaktadır. Bu nedenle tabloyu daha da karmaşıklaştıracak adımlar atmakta, her iki tarafın meşruiyetini de kabul etmeyeceğinden söz etmektedir. Nitekim Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tommy Pigott geçtiğimiz Salı günü yaptığı açıklamada, ne silahlı kuvvetlerin ne paramiliter Hızlı Destek Kuvvetleri’nin ne de liderlerinin meşru ve anayasal bir hükümeti temsil etmediğini söyledi. Amerika burada, ülkenin ordusunu, Hızlı Destek Kuvvetleri gibi ülkeyi parçalamaya çalışan bir yapı ile aynı kefeye koymaktadır. Geçtiğimiz 20 Haziran’da “insani ateşkes” olarak adlandırdığı Boulos Belgesi üzerinden sunduğu teklif ile Hızlı Destek Kuvvetleri’ni idari bir yapıya ve siyasi bir programa sahip paralel bir siyasi varlık olarak göstererek Sudan ordusuyla aynı müzakere masasına eşit bir şekilde oturtup Darfur’u ayırmayı hedeflemektedir.

Kaldı ki ateşkes, Sudan ordusunun Darfur’u yeniden ele geçirmesinin önünü tamamen kapatacak ve Hamideti’nin oradaki hâkimiyetini pekiştirecektir.

Bugün herkes, Amerika’nın yeşil ışığıyla ve bölgedeki işbirlikçilerinin yardımıyla ordunun Mavi Nil, Güney ve Batı Kordofan gibi Darfur’dan uzak bölgelerde meşgul edilerek Darfur’u kurtarmaktan nasıl alıkonulduğunu tanıklık etmektedir.

Sudan halkı öncelikle Amerika’nın Darfur’u ayırarak Sudan’ı parçalama planlarına karşı uyanık olmalı ve geçmişte Güney Sudan’ın ayrılması sürecinde yaşanan aldatma ve yanıltma tuzağına bir kez daha düşmemelidir. Ayrıca Amerika’nın, onun özel temsilcisinin ve diğer uluslararası elçilerin ülke üzerindeki nüfuzunu kesmek için çalışılmalıdır. Bu ise güç ve kudret sahiplerinin, İslam’ı hâkim kılmak üzere Hizb-ut Tahrir’e nusret vermeleriyle mümkündür. Hizbin kuracağı Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet, Sudan’ın parçalanmasını engelleyecek; dahası onu diğer İslam beldeleriyle birleştirecek, sömürgeci kâfirlerin hâkimiyetine son verecek ve kapitalizmin sapkınlık ve bozgunculukla doldurduğu, zayıfları köleleştirdiği dünyaya hidayeti, nuru ve rahmeti yayacaktır.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Müslüman Ordular İçindeki Kuteybe bin Müslim’in Torunları, Çin Yönetiminin Doğu Türkistan’da Uygur Müslümanlarına Yaptığı Dehşet Verici Zulme Son Vermeli!

Son günlerde Çin’in insan hakları ihlallerini kınayan haberlerin yoğunlaştığı bir dönemde Uyghur Times gazetesi şu haberi yayımladı: “Başkan Trump’ın, 24 Eylül 2026 tarihinde Şi Cinping’i Joint Base Andrews’ta şahsen karşılayacağı bildirildi… Şi Cinping, Çin hükümetinin Uygurlara yönelik sistematik baskısından sorumludur.”

Amerika’nın, Çin Devlet Başkanı’nın Amerika ziyaretinden önce onu zor durumda bırakmak amacıyla Çin’in Uygur Müslümanlarına yönelik baskılarını açıkça eleştiren açıklamalara göz yumması, hatta bunları teşvik etmesi beklenmektedir. Ne var ki Amerika’nın Müslümanlara yaptığı zulüm, Çin’in yaptığı zulümden kat be kat daha fazladır. Çin yöneticilerinin Doğu Türkistan’da İslam’a karşı yürüttüğü savaş ise mevcut Çin-Amerika çatışmasından onlarca, hatta yüzlerce yıl öncesine dayanmaktadır.

Ey Müslümanlar! Doğu Türkistan bizim toprağımız ve bizim davamızdır. Orası, Hilafet döneminde fethedilmiş ve gelişip mamur olmuş bir İslam beldesidir. Emevi Hilafetinin orduları Kuteybe bin Müslim komutasında doğuya doğru ilerlemiş, Doğu Türkistan’ın başkenti Kaşgar’a kadar ulaşmış ve hicrî 95 yılında burayı fethetmiştir. H. 232 yılında, Emevi döneminin sonları ile Abbasî döneminin başlarında, Karahanlı Hanedanı’nın kurucusu Sultan Satuk Buğra Han Müslüman olmuş; ardından evlatları ve devletin ileri gelenleri de İslam’ı kabul etmiştir. O günden itibaren İslam bölgenin her yerine yayılmış; Kur’an-ı Kerim tercüme edilmiş, tapınakların yerini camiler almış ve yalnızca Kaşgar şehrinde üç yüz cami inşa edilmiştir. Böylece Allah Subhânehu ve Teâlâ, Doğu Türkistan ve halkını İslam nimetiyle onurlandırmıştır.

Ey İslam ümmeti! Çinli yöneticilerin İslam’a olan düşmanlığı asırlardır devam etmektedir. Hilafetin hâkimiyeti zayıflamaya başladıkça onların zulmü de artmıştır. 1759 yılında Türkistan Müslümanları ile Çinli Mançu yöneticileri arasında kanlı çatışmalar meydana gelmiş ve bu çatışmalarda bir milyondan fazla Müslüman şehit olmuştur. Mançu yöneticileri daha sonra Doğu Türkistan üzerindeki kontrollerini 1862 yılına kadar sürdürmüşlerdir; Bu dönem, Doğu Türkistan halkının Mançu işgaline karşı şiddetli direnişiyle karakterize edildiği bir dönemdir. 1863 yılındaki son büyük karşılaşmada Müslümanlar, Mançu yöneticilerini ülkelerinden çıkarmayı başarmışlardır. Ancak büyük Çin orduları 1876 yılında bölgeyi yeniden işgal etmiştir. O günden beri Doğu Türkistan’a Çince “yeni sınır” anlamına gelen “Şincan” adı verilmiştir. 18 Kasım 1884 tarihinde ise bölge resmen Mançu İmparatorluğu’na ilhak edilmiştir.

Ey İslam ümmeti! Kardeşlerimiz on yıllardır Çin’deki Komünist Partisi’nin zulmüne karşı direnmektedir. Çin’de Komünist yönetimin iktidara gelmesinin ardından Doğu Türkistan halkı, kendisini Çin işgalinden kurtarmaya çalışmıştır. Bu amaçla birçok ayaklanma gerçekleştirmiş, biri 1933 diğeri 1944 yıllarında olmak üzere iki kez bağımsızlıklarını kazanmayı başarmışlardır.

Ancak Çin, 1949 yılında Doğu Türkistan’ı tekrar işgal etmiş ve dehşet verici katliamlarla komünist hegemonyasını dayatmıştır. Bölge 450 zorunlu çalışma kampına ayrılmış; nüfusun yüzde 98’ini oluşturan Müslüman işçiler ve çiftçiler bu kamplarda zorla çalıştırılmış, çok sayıda insan bu kamplarda hayatını kaybetmiştir. Çin, “İslam dini afyondur” sloganını yükselterek 28 bin camiyi ve 18 bin İslami okulu kapatmış; 730 bin dinî kitap ve İslami el yazmasını yakmıştır. Ayrıca Çin, 6 Ekim 1964 ile 29 Temmuz 1996 tarihleri arasında Doğu Türkistan çöllerindeki Lop Nur Nükleer Deneme Sahası’nda 45 nükleer deneme gerçekleştirmiştir. Bunun sonucunda nükleer radyasyon bölgenin geniş kesimlerine yayılmış ve ölümcül kanser vakaları ortaya çıkmıştır. Bütün bunlara rağmen Müslümanlar, 1949-1968 yılları arasında komünist yönetime karşı 45 ayaklanma gerçekleştirmişlerdir. Ancak komünistlere karşı direnişleri nedeniyle yaklaşık 360 bin Müslüman idam edilmiştir.

Ey Müslümanlar! Yöneticileriniz Doğu Türkistan Müslümanlarına asla yardım etmeyeceklerdir. Yardım etmelerini geçtik Amerikan ekonomik sömürgeciliğinin yanı sıra Çin’in ekonomik sömürgeciliğini de ülkelerimizde pekiştirebilmek için Şi Cinping’in ve liderlik ettiği şeytani Komünist Partisi’nin suçlarını gizlemektedirler. Pazarlarınızı ve kaynaklarınızı Çinli şirketlere açmışlar ve Çin bankalarından ağır faizli krediler almışlardır. Daha da kötüsü, bazıları güvenlik arayışıyla kendi ülkelerine sığınan Uygur Müslümanlarının Çin tarafından takip edilmesine dahi yardımcı olmaktadırlar. Oysa İslam Ümmeti, Çin sanayiinin şah damarını elinde tutmaktadır, dünyadaki en büyük petrol rezervlerini ve boğazları kontrol etmektedir, Çin petrol tankerleri bu boğazlardan geçmek zorundadır. Buna rağmen yöneticiler Çin’e yardım etmektedirler. Endonezya, Bangladeş, Pakistan, Türkiye ve Mısır’ın deniz kuvvetleri Çin’e karşı son derece etkili bir deniz ablukası oluşturabilecek kapasitededir. Bangladeş, Pakistan, Afganistan ve İran orduları ise Çin’in kara bağlantılarını kesebilecek konumdadır.

Ey Müslümanlar! Kalkanımız olan Hilafetin yeniden dönüşü, Çin’i size ve İslam’a karşı yürüttüğü savaşa son vermeye zorlayacak yegâne güçtür. İşte o zaman Çinli yöneticiler, komutan Kuteybe bin Müslim’in Batı Türkistan’da yaptıklarını hatırlayacaklardır. H. 87 yılında Kuteybe, Buhara bölgesindeki Bikend beldesinde Müslümanlara karşı düşmanlığın kışkırtılmasına son vermek için savaşmış ve öğle vakti Allah Subhânehu ve Teâlâ Müslümanlara zafer nasip etmiştir. İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye adlı eserinde şöyle rivayet etmektedir: “Esirler arasında bir de tek gözlü adam vardı; Müslümanlara saldırmaları için halkı kışkırtan kişi oydu. Zengin bir tüccardı. Kuteybe’ye: “Canımı elli Çin ipek kumaşıyla fidye vereyim; değeri bir milyon altın eder.” dedi. Komutanlar Kuteybe’ye “Onun fidyesini kabul et ve serbest bırak.” dediler. Fakat Kuteybe üç kez tekrarlayarak şöyle dedi: “Allah’a yemin ederim ki, onu bir daha hiçbir Müslüman zayıfa musallat etmeyeceğim. Allah’a yemin ederim ki, onun tek gözünü bir daha kimseye korku vermek için bırakmayacağım. Allah’a yemin ederim ki, onu bizzat kendi kılıcımla öldüreceğim.”

Ardından Çinli yöneticiler, Kuteybe’nin Doğu Türkistan’da atalarına ne yaptığını göreceklerdir. İbn Kesir, Kuteybe’nin onların atalarını nasıl dize getirdiğini şöyle anlatır: “Kuteybe bin Müslim Maveraünnehir ve Türkistan fetihleri sırasında Çin sınırına kadar dayanmış ve “Çin topraklarına ayak basıp vergiye bağlamadan geri dönmeyeceğine” dair yemin etmiştir. Çin hükümdarı ise Kuteybe’nin yeminini bozmamış sayılmasını sağlamak için Kuteybe’nin üzerine basması için kendi ülkesinin toprağını altın tepsiler içinde göndermiştir. Kuteybe’nin haraç/vergi isteğini kabul ederek cizye (vergi) ve hediyeler yollamıştır. Böylece Kuteybe bin Müslim, gelen Çin toprağına basarak yeminini yerine getirmiş ve ordusuyla birlikte geri çekilmiştir.”

Ey ümmetin orduları! Kâfirler karşısında kedi ama kendi ümmetleri karşısında aslan kesilen bu yöneticileri alaşağı edin. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَإِنِ اسْتَنصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ“Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, yardım etmek üzerinize borçtur.” [Enfal 72] Mazlumlara yardım etme şerefine nail olmak için Hilafeti kurmanız ve bir halife tayin etmeniz farzdır. İşte bu nedenle Hizb-ut Tahrir, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti kurmak için sizden nusret talep etmektedir. Ey Kuteybe bin Müslim’in torunları! Haydi bu çağrıya icabet edin!A

Devamını oku...

Pakistan Ordusu, Amerika’nın Orta Doğu’daki Varlığına Tamamen Son Vermeli ve Yemen’de Müslümanlar Arasındaki Bir Fitne Savaşının Asla Tarafı Olmamalıdır

Mekke Anlaşması’nın gerçek yüzü sadece bir ay içinde gün yüzüne çıkmıştır. Böylece bu anlaşmanın aslında Amerika’nın bölgedeki sarsılan nüfuzunu korumak ve güvenlik yükünü paylaşmak için imzalanmış olduğu anlaşılmıştır. Pakistan Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı İshak Dar, bu anlaşmanın hemen ardından 7 Ağustos 2026 tarihinde yaptığı açıklamada, “Bu anlaşmanın herhangi bir devlete karşı olmadığını, tamamen savunma amaçlı olduğunu” söyleyerek bunu açıkça ortaya koymuştur. Başbakan Şahbaz Şerif de Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesinde; “Bu anlaşmanın özünde savunma amaçlı olduğunu, herhangi bir devlete karşı olmadığını ve herhangi bir çatışma veya bölünme yaratmayı amaçlamadığını” ifade etmiştir. Pakistan Silahlı Kuvvetleri Sözcüsü Korgeneral Ahmed Şerif Çaudri ise El-Arabiya kanalına verdiği röportajda; Mekke Anlaşması herhangi bir devlete karşı değildir, aksine toplu savunma ve saldırganlığı caydırma amaçlıdır” demiş ve ardından da “Bu anlaşma herhangi bir saldırganlık veya müdahale unsuru içermemektedir.” diye de eklemiştir.

Ancak Suudi Arabistan’da gerçekleştirilen bir insansız hava aracı saldırısının ardından Yemen’deki Husi milisleri suçlanmış, böylece Yemen’e yönelik bir saldırının zemini hazırlanmış ve Pakistan Silahlı Kuvvetlerinin de bu saldırıda kullanılabileceğine ilişkin işaretler ortaya çıkmıştır. 9 Eylül 2026 tarihinde Savunma Bakanı Hoca Asıf ise “Suudi Arabistan’a karşı haksız ve sebepsiz bir saldırı gerçekleşirse veya Yemen’de devam eden çatışma Suudi Arabistan’a sıçrarsa Mekke Anlaşması kesinlikle devreye girecektir.” ifadelerini kullanmıştır. 17 Eylül’de ise kullandığı dil daha da açık hâle gelmiş ve şöyle demiştir: Mekke Anlaşması bizim için geçerlidir ve sorumluluğumuzu yerine getireceğiz. “Mukaddes beldeleri korumak için resmî bir anlaşmaya dahi ihtiyaç yoktur.”

Pakistan Askeri Sözcüsü Korgeneral Ahmed Şerif Çaudri de Suudi Arab News gazetesine yaptığı açıklamada Pakistan’ın diplomatik olarak fiilen Suudi Arabistan’ın yanında yer aldığını belirtmiştir. Kelimesi kelimesine özellikle şu ifadeyi kullanmıştır: “Burada bir kelimenin altını çizmek istiyorum: Fiilî olarak. Gerektiği kadar ileri gideriz.” Böylece Amerika’nın diktesiyle yapılan ve Trump’ın hakkında “son derece memnun olduğunu” ifade ettiği bu anlaşmanın gerçek hedefleri artık açıkça görülür hâle gelmiştir.

Amerika, İran’a karşı yürüttüğü savaşta başarısız olunca, kendisi ve işbirlikçileri, aldatmaca ve hile üzerine kurulu şeytani bir anlatı aracılığıyla Müslümanları birbirine kışkırtmak ve Yemen’de bir fitne savaşını tutuşturmak için aktif bir çaba içine girişmişlerdir. Böylece Amerika uzaktan olanları seyredecek, Müslümanlar ise birbirlerinin kanını dökecek; canlarının, mallarının, namuslarının ve onurlarının dokunulmazlığını ihlal edeceklerdir. Amerika da bu yolla bölgede yeniden hâkimiyetini sürdürme fırsatı elde edebilecektir.

Ey Pakistan Silahlı Kuvvetlerinin subayları ve askerleri! Gazze’de, Keşmir’de veya Burma’da Müslümanları korumak için sizi kâfirlerle savaşmaya göndermeyi aklının ucundan bile geçirmeyen genelkurmay başkanınız, söz konusu Müslümanlar arasında bir savaş olunca, nedense birkaç gün içinde sizi ağır savaş silahlarıyla donatarak cepheye göndermeye hazır hâle gelmektedir! Hâlbuki asıl yapılması gereken; en önemlisi ve en büyüğü başta Yahudi varlığı olmak üzere Amerika’nın bu bölgedeki askerî alt yapısını bir daha geri dönemeyecek şekilde tamamen ortadan kaldırmaktır.

Ancak sizin komutanlığınız, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in emirleri doğrultusunda kâfirlerle savaşmak yerine, Washington’daki efendisini memnun etmek için Trump’ın oğullarının şirketleriyle anlaşmalar yapmakla meşguldür! Bu liderlik, Hicaz’ın mukaddes topraklarını hain Al-i Suud yöneticilerinin pisliğinden temizlemek yerine, o hain ajanların tahtlarını korumak için sizi feda etmeye kararlıdır! Bu yöneticiler, sizi İran’la birlikte Amerika ve Yahudi varlığına karşı savaşta kullanmak yerine, Müslümanlar arasındaki fitne savaşının ateşine benzin dökmekle meşguldürler!

Sizler daha önce de kabile bölgelerinde Müslümanlarla savaş bataklığına sürüklenmiştiniz. Aynı şekilde Belucistan’daki siyasi ihtilafı askerî güç kullanarak çözülmeye kalkışılmış ve bu başarısız girişimlerde kanlarınız heder edilmişti. Şimdi ise hain Âl-i Suud yönetimini korumak için kanlarınız heder edilmek istenmektedir... Bu işbirlikçi komutanlığı devirmenin ve Hizb-ut Tahrir’in temsil ettiği ihlaslı ve bilinçli liderliğe, Nübüvvet metodu üzere Hilafeti kurması için nusret vermenin zamanı gelmedi mi?!

Hilafet; doğuda Endonezya adalarından batıda Fas’a kadar uzanan denizlerden Amerika’nın tüm nüfuzunu söküp atacak, İslam Ümmeti’ni tek bir devlet çatısı altında birleştirecek ve Amerikan uluslararası sistemine son verecektir.

Aranızda böylesine azametli bir makama ve şerefe nail olmak isteyen biri yok mu?

وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ“Rabbinizin mağfiretine ve Allah’tan korkanlar için hazırlanmış eni gökler ve yer kadar olan cennete koşuşun.” [Ali İmran 133]

Devamını oku...

Özbekistan’ın Stratejik Zenginlikleri Sömürgeci Devletlerin Değil, Müslüman Halkın Hizmetinde Olmalıdır!

Son yıllarda sömürgeci devletlerin ve yabancı şirketlerin Özbekistan’daki altın, uranyum, tungsten, molibden, lityum ve diğer stratejik madenlere olan ilgisi hızla artmaktadır. Bu alanda Amerika, Çin, Japonya, İngiltere, Fransa ve Kanada ile çeşitli anlaşmalar, yatırım projeleri ve işbirliği mekanizmaları oluşturulmaktadır.

Biz, bu sürecin yalnızca sıradan bir yatırım veya dış ticaret meselesi olarak değerlendirilemeyeceğini özellikle vurgulamak isteriz. Çünkü stratejik madenler, ülkenin sadece sıradan ihracat malları değildir. Bilakis bunlar Özbekistan’ın ekonomik ve teknolojik geleceğini, stratejik güvenliğini ve gelecek nesillerin servetini doğrudan ilgilendiren kaynaklardır. Buna binaen bu konudaki tutumumuzu net bir şekilde ortaya koyuyoruz:

Birincisi: Özbekistan’daki stratejik madenler, hiçbir şekilde özelleştirilemeyecek servetler olarak görülmelidir. Özbek rejimi bu kaynakları yabancı devletlerin ham madde ihtiyacını karşılayan bir araç hâline getirmemelidir.

İkincisi: Her yatırım ve anlaşma, her şeyden önce şer’î açıdan, yani helal ve haram ölçüleri bakımından; ayrıca halka sağlayacağı ekonomik ve geçimsel faydalar açısından değerlendirilmelidir. Çünkü yalnızca “yatırımın ülkeye girmiş olması”, halkın menfaatini gerçekleştireceği anlamına gelmez.

Üçüncüsü: Stratejik servetlerin ve minerallerin Özbekistan’ın kendi içinde işlenmesine öncelik verilmeli; hammadde olarak ihraç edilmek yerine, ülke içinde sanayi zincirleri kurulmalı ve katma değer ülke içinde tutulmalıdır.

Dördüncüsü: Yabancı şirketlerin veya sömürgeci devletlerin madenler ve stratejik kaynaklar üzerinde uzun vadeli ve belirleyici bir hâkimiyet kurmasına kesinlikle fırsat verilmemelidir. Özbek halkının yer altındaki kıymetli serveti olan doğal gaz konusunda Rus Gazprom ve Lukoil şirketleriyle imzalanan 45 yıllık üretim paylaşım anlaşmalarının, Kerimov döneminde yapılan siyasi hatalardan biri olduğunu ve halkın bugün hâlâ bunun acılarını yaşadığını unutmuş değiliz.

Beşincisi: Bugüne kadar stratejik madenlerle ilgili imzalanmış bütün sözleşmeler, bu sözleşmelerde yer alan kaynak miktarları, devletin ve yatırımcıların payları, gelirlerin nasıl dağıtıldığı ve ihracat yükümlülükleri halka açıklanmalıdır.

İster Rusya, Çin, Amerika veya Japonya olsun, isterse İngiltere ve Fransa gibi sömürgeci Avrupa ülkeleri olsun; bunlardan hiçbiri bu doğal servetleri Özbekistan halkının yararına işlemeyecektir. İşte bu nedenle, İslami bir perspektiften hareketle, halkın genel maslahatını ilgilendiren bu anlaşmaların ve servetlerin sıradan bir ticari mal olarak görülmemesi gerektiğini defaatle vurguluyoruz. Buna göre kamu mülkiyeti kapsamına giren her türlü kaynakta Müslümanların hakkı esas ve öncelikli mesele olmalıdır. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثٍ: فِي الْكَلَأِ وَالْمَاءِ وَالنَّارِ“Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Mera, su ve ateş”

Doğal servetlerin yönetiminde ölçü, dış yatırımcının menfaati değil, İslam hükümleri doğrultusunda halkın yararına harcanması olmalıdır. Bu mesele temel gündem maddesi olarak görülmelidir. Ülkenin servetlerini düşmanlarına sunmanın siyasette ya basiretsizlik ya da intihar anlamına geldiği hiç kimse için bir sır değildir.

Dolayısıyla Özbekistan’ın yer altı ve yer üstü zenginlikleri, yalnızca mevcut neslin arzusuna göre tüketilecek sıradan kaynaklar değildir. Bilakis bunlar halk ve gelecek nesillerin bir emanetidir. Bu nedenle halkın zenginlikleri, yalnızca halkın ihtiyaçları ve refahı için kullanılmalıdır. Eğer amacınız Ümmetin doğal servetlerini düşmanlarına kelepir fiyatına sunarak Batı’yı razı etmekse, Batı’ya hizmette sizleri katbekat aşan ve Ümmetin servetlerini Amerika ile İngiltere’ye hesapsızca peşkeş çeken İbn Selman hakkında Trump’ın neler söylediğini sakın unutmayın! Hakîm ve Habir olan Allah size şu hakikati hatırlatmıştır:

وَلَن تَرْضَى عَنكَ الْيَهُودُ وَلاَ النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ“Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır.” [Bakara 120]

Dolayısıyla bu nimetleri doğru yerlere harcayın. Ümmetin hakkını evlatları arasında adaletle dağıtın. Düşmanı caydırmak için gerekli olan silah ve teçhizat sanayisini kurun. İşte o zaman düşmanınızın güçlenmesine imkân vermemiş, aksine halkınızın gücüne güç, malına mal katmış olursunuz. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَأَعِدُّوا لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدُوَّ اللَّهِ وَعَدُوَّكُمْ“Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı yıldırmak üzere kuvvet ve savaş atları hazırlayın.” [Enfal 60]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER