Salı, 05 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Tacikistan'da Başörtüsüne Yönelik Yeni Baskınlar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Tacikistan'da Başörtüsüne Yönelik Yeni Baskınlar

Haber:

Tacikistan'ın kuzeyindeki Suğd bölgesinde yer alan Pencikent şehrinde, yerel makamlar ve polis temsilcileri, yetkililerin “ulusal kültüre yabancı kıyafetler” olarak tanımladığı giysilerin giyilmesini hedef alan baskınlar gerçekleştirdi. Bunu, Özgür Avrupa Radyosu / Radio Liberty Tacikistan servisi bildirdi.

İktidardaki Halk Demokratik Partisi’nin ofisi tarafından yayınlanan fotoğraflardan birinde, aralarında bir polis memurunun da bulunduğu birçok kişinin siyah başörtüsü takan bir kadınla konuştukları görülürken; başka bir fotoğrafta ise aynı kişilerin bej renkli başörtüsü takan bir kadınla konuştukları görülmektedir.

Yetkililere göre, bu baskınlar “yabancı kültürün yayılmasını önlemek” ve “ulusal kimliği ve değerleri korumak” hedefiyle gerçekleştirilmektedir.

Hatırlanacağı üzere Tacikistan, 2024 yılında, ulusal kültüre yabancı giysilerin ithalatını, satışını ve kamusal alanlarda giyilmesini yasaklayan bir yasa kabul etmişti. Yasa, yabancı kıyafet sayılan şeyi net bir şekilde belirlemese de, uzmanlar bunun özellikle başörtüsü ve peçe gibi dini kıyafetleri kastettiğine işaret etmiştir. Yasayı ihlal eden kişiler, 7.920 Somon (yaklaşık 733 Dolar) para cezası ile karşı karşıya kalacaktır.

Yorum:

Yozlaşmış Rahman rejiminin İslam karşıtı kampanyası 30 yılı aşkın bir süredir devam ediyor. İster başörtüsü takmak, ister sakal bırakmak, ister hac farizasını yerine getirmek, ister camilere gitmek olsun İslami dindarlığın herhangi bir tezahürü, devletin sıkı denetimine tabidir.

Bununla birlikte rejimin, özellikle Rusya'nın Ukrayna'yı işgalini başlatmasından bu yana gücünün gerilemesi sebebiyle, son yıllarda kampanyasının şiddetini bir nebze olsun hafiflettiğini belirtmek gerekir. Görünen o ki rejim, yakın gelecekte Rusya'nın çökmesi durumunda kendisini ülke halkıyla tek başına karşı karşıya bulabileceğinin farkındadır. Bu nedenle onları gereksiz yere kışkırtmamayı veya öfkelendirmemeyi tercih ediyor gibi görünmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Mansur

Devamını oku...

Allah’a ve Rasûlü’ne İhanet Eden Filistin Yönetimi, Filistin Halkını Yıkmak İçin Epstein’ın İzinden Gidiyor

  • Kategori Filistin
  •   |  

Filistin halkına karşı; dinlerini, kanlarını, mallarını, topraklarını, kutsallarını, kadınlarını, çocuklarını ve gençlerini hedef alan kapsamlı bir savaş yürütülüyor. Filistin Yönetimi ve güvenlik aygıtları da Amerika ve Yahudilerin politikalarını uygulamak üzere bu savaşa dâhil olmuş durumdadır. Eğitim ve sağlık tesisleri yıkılmış, ekonomik altyapı çökertilmiştir. Bunun yanında, çocuklarımızı ve gençlerimizi yozlaştırmak için sistematik çalışmalar yürütülmekte, tıpkı Epstein’in izlediği yöntemlerde olduğu gibi iffet ve hayâ duygusunu ortadan kaldırmaya yönelik yoğun çabalar sarf edilmektedir. Bu, Filistin’i tamamen Yahudi varlığına teslim etmek amacıyla her şeyi yerle bir eden yıkıcı ve amansız bir savaştır.

Ey Mübarek Toprak halkı! İslam, iffet, hayâ, kadınların tesettürü ve cilbabı; kâfirleri ve onların dostlarını öfkelendirmektedir. Filistin yönetimi kadınlarımızın cilbabını çıkarmak, gençlerimiz ve kızlarımız arasında karma ortamları yaymak için her türlü aracı seferber etmiştir. Hatta oğullarımızı ve kızlarımızı duyarsız ve hissiz hale getirmek için çok daha şiddetli bir şekilde çalışmaktadır. Gazaba uğrayanlar kanımızı dökerken, Mescid-i Aksa’yı kirletirken ve evlerimizin mahremiyetini ihlal ederken; oğullarımız ve kızlarımız eğlencelerde, karma festivallerde ve tribünlerde dans ederek Yahudilerin ve İslam düşmanlarının yüzünü güldüren bir manzara sergilemektedirler.

Ey mukaddes toprak halkı! Filistin halkının bu münkerlere karşı çıkması, Filistin yönetimi ve arkasındakileri öfkelendirmiştir. Âl-i Temîm divanını dolduran o mübarek kalabalıklar onların akıllarını başından almış; Halil erkeklerinin iyiliği emredip kötülükten sakındırmak için haykırdığı o güçlü sözler onları deliye döndürmüştür. Bunun üzerine ahlaksız Halil Valisi Halid Dudin küplere binerek tehditler savurmuş ve Yönetimin karma eğlencelere sponsorluk yapmaya devam edeceğini vurgulamıştır. Dahası Allah’ın sınırlarını aşarak, “Eğer ihtilat yasak olsaydı, Allah bunu Kabe’nin avlusunda yasaklardı” diyerek Allah’a ve Rasûlüne açıkça dil uzatmıştır! Filistin Yönetimi bununla da yetinmemiş, bazı davet taşıyıcılarının evlerine baskınlar düzenleyip onları gözaltına almıştır. Bazılarını darp edip, evlerin mahremiyetini çiğnemiştir. Filistin halkı sanki bu mücrim yönetimin gerçek yüzünü ve kirli yöntemlerini bilmiyormuş gibi, baskınlarda uyduruk adli ve mali dosyalar oluşturmak için gümrük muhafaza memurlarını ve polisi kullanarak alçaklığını zirveye taşımıştır!

Ey sevgili halkımız! İyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak İslam’ın şiarlarından ve müminlerin karakteristik özelliklerinden biridir:

وَالْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ يَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَيُطِيعُونَ اللهَ وَرَسُولَهُ أُولَئِكَ سَيَرْحَمُهُمُ اللهُ إِنَّ اللهَ عَزِيزٌ حَكِيمٌ “Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılar, zekâtı verirler. Allah’a ve Rasûlüne itaat ederler. İşte bunlara Allah merhamet edecektir. Şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” [Tevbe 71] Ebu Hurayra’dan rivayet edildiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ، لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ، وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ، وَلَتَأْخُذُنَّ عَلَى يَدَيِ الظَّالِمِ، وَلَتَأْطُرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ أَطْراً، أَوْ لَيَضْرِبَنَّ اللهُ قُلُوبَ بَعْضِكُمْ عَلَى بَعْضٍ، ثُمَّ لَيَلْعَنَنَّكُمْ كَمَا لَعَنَهُمْ “Hayır, Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülükten nehyeder, zalimin elini tutup zulmüne mani olur, onu hakka döndürür ve hak üzerinde tutarsınız; ya da Allah Teâlâ kalplerinizi birbirine benzetir, sonra da İsrailoğullarına lânet ettiği gibi size de lânet eder.” [Tabarani rivayet etmiştir; Heysemi de ravilerinin Sahih ravileri olduğunu söylemiştir]

Yönetim’in kötülüklerine susmak, Yüce Allah’ın gazabını gerektirir ve hem dünya hem de ahirette helakin habercisidir. Yönetim ve araçları evlerimizi, çocuklarımızı ve kadınlarımızı hedef almakta; onların üzerinden takva elbisesini çıkarmaya çalışmaktadır. Eğer onları istedikleri ile baş başa bırakırsanız o zaman evlerinizi yıkacak, nesillerinizi bozacaklardır. Bu yüzden onlara engel olun, suçlarına karşı çıkın ki dünya ve ahirette kurtuluşa eresiniz.

Ey oğullarımız ve kızlarımız! Ey İslam gençliği! Sizler Müslümanların gözbebeğisiniz; Allah’ın izniyle İslam sizinle ikame edilecektir. Sizler, yeryüzü kâfirlerinin söndürmeye çalıştığı izzet umudunun ışığısınız. O yüzden sakın şeytanların, Filistin yönetiminin ve Epsteinvari yapıların çağrılarına icabet etmeyin; Allah ve Rasûlü’ne icabet edin. Düşmanlarınızı öfkelendirecek şekilde İslam’a olan düşkünlüğünüzü ve sevdanızı Allah’a gösterin. Allah’ın sizin için razı olduğu takva elbisesine bürünün. Allah’a ve Rasûlüne ihanet edenlerin yüzüne hakkı haykırın. Sizi hedef aldıkları o fuhuş çağrısına, karma ve açık saçıklık davetçilerine karşı çıkın. Sizler ey sevgililerimiz, dünyada iyiliğe ermesini, ahirette Allah’ın azabından kurtulup rızasına kavuşmasını istediğimiz ciğer parelerimizsiniz.

Sonuç olarak, Allah’a ve Rasûlü’ne ihanet eden Filistin yönetimine diyoruz ki; Filistin’e ve halkına karşı işlediğiniz suçlar, işgalciyle yaptığınız işbirliği dünyada ve ahirette hesapsız kalmayacaktır. Düzenlediğiniz partiler, ifsat çalışmalarınız, komplolar ve alçakça eylemleriniz Allah’ın izniyle Filistin halkı üzerinde hiç mi hiç etkili olmayacaktır. Bu yozlaştırma projelerini destekleyen ve finanse edenlerin planlarını ise Allah daha başlamadan boşa çıkaracaktır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ لِيَصُدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ فَسَيُنْفِقُونَهَا ثُمَّ تَكُونُ عَلَيْهِمْ حَسْرَةً ثُمَّ يُغْلَبُونَ وَالَّذِينَ كَفَرُوا إِلَى جَهَنَّمَ يُحْشَرُونَ “Şüphe yok ki, kafirler mallarını Allah yolundan alıkoymak için harcarlar ve harcayacaklardır. Sonra bu mallar onlara bir iç acısı olacak, sonra da yenilgiye uğrayacaklardır. Kafirler toplanıp cehenneme sürüleceklerdir.” [Enfal 36]

Mübarek toprak halkımıza ve sevdiklerimize de diyoruz ki Güçlü ve Aziz olan Allah’a güvenin, Allah’ın metin ipine sımsıkı sarılın. Hizb ut-Tahrir gençliğinden olan davet taşıyıcıları, iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak ve İslam dinini yeryüzünde hâkim kılmak için İslam ümmetine yardım çağrısında bulunmak üzere aranızdadır ve sizinle birliktedir. İslam’ın güvenilir bekçileri olmak üzere Allah’a söz vermişlerdir; suçluların suçları onları asla korkutamaz. Dünyanın çeşitli yerlerinde rejimler onları öldürmeye, hapse atmaya ve baskı altına almaya çalışmış; fakat onlar sabretmiş, Allah ve Rasûlüne itaat yolunda sebat etmişlerdir. Zalimlerin uygulamaları onların sadece iman ve kararlılığını artırmış, davetimizin daha da güçlendirip yayılmasını sağlamıştır. Sizin imanınızla, hakkı haykırmanızla, iyiliği emretmeniz ve kötülükten sakındırmanızla davetimizin daha da güçleneceğine dair güvenimiz tamdır.

Ey İslam gençliği! Allah’ın vaadini ve Rasûlü’nün müjdesini gerçekleştirmek için çalışın: Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet için gayret edin. O gün İslam bütün yeryüzüne hâkim olacak, Amerika’ya ve onun dostlarına yaptıkları bozgunculuğun karşılığını olarak zillet ve küçüklüğü tattıracaktır. Temîm ad-Dârî’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

لَيَبْلُغَنَّ هَذَا الْأَمْرُ مَا بَلَغَ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ، وَلَا يَتْرُكُ اللهُ بَيْتَ مَدَرٍ وَلَا وَبَرٍ إِلَّا أَدْخَلَهُ اللهُ هَذَا الدِّينَ بِعِزِّ عَزِيزٍ أَوْ بِذُلِّ ذَلِيلٍ، عِزّاً يُعِزُّ اللهُ بِهِ الْإِسْلَامَ، وَذُلّاً يُذِلُّ اللهُ بِهِ الْكُفْرَ “Bu din, gece ve gündüzün ulaştığı her yere ulaşacaktır. Allah, bu dini sokmadığı hiçbir ev bırakmayacaktır. Çadırlara bile girecektir. Kimi onuruyla kimi de zilletiyle... Ya İslâm’la izzet bulacak veya küfürle zelil olacaktır.” [Ahmed] Allah’ın izniyle Amerika’nın ve Yahudilerin zillete düşeceği gün yakındır:

فَانْتَقَمْنَا مِنَ الَّذِينَ أَجْرَمُوا وَكَانَ حَقّاً عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ “Biz de suç işleyenlerden intikam aldık. Müminlere yardım etmek ise üzerimizde bir haktır.” [Rum 47]

Allah’ım, Müslümanların kalbini itaatine, rızana, dinine yardıma aç ve katından bize yardımcı bir kuvvet ver. Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

Devamını oku...

Milliyetçilik Belası Malezya’daki Arakanlı (Rohingya) Çocukların Peşini Bırakmıyor ve Onları Okullarını ve Evlerini Terk Etmek Mecburiyetinde Bırakıyor

Son aylarda Malezya’daki Müslüman Rohingyalı mültecileri hedef alan nefret söylemlerinin, dezenformasyonun ve insanlık dışı söylemlerin tırmanması nedeniyle ülke genelinde onlara ait en az dokuz özel okul kapandı. Bu okullar ya çocuklara yönelik tehdit ve tacizler nedeniyle ya da yetkililerin sosyal medyadaki halk taleplerine boyun eğmesi sonucu kapatıldı. Rohingyalı karşıtı duygulardaki bu tırmanış, çok sayıda Rohingyalı çocuğu eğitimden mahrum bırakırken, bazı çocukları da okula gitmekten, hatta evlerinden dışarı çıkmaktan korkar hale getirdi. İnternetteki bazı paylaşımlarda ise Rohingyalılara ve çocuklarına karşı şiddet çağrıları yapıldı. Bu paylaşımlarda “onları bir odaya koyup yakmak, tecavüz etmek, kargalar gibi üzerlerine ateş açmak ve kadınları kısırlaştırmak” gibi çağrılarda bulunuldu! Malezya’dan sınır dışı edilmelerini talep eden çevrimiçi bir kampanyada ise yaklaşık yarım milyon imza toplandı. Bütün bunlar, Rohingyaların Myanmar’da maruz kaldığı ve binlerce kişinin ölümüne, yüz binlerce kişinin de yurtlarından sürülmesine yol açan nefret ve soykırımın izlerini taşımaktadır.

Zehirli milliyetçilik kavramı, tek suçu soykırımdan kaçarak komşu bir İslam ülkesine sığınmak olan mazlum bir Müslüman halka yönelik bu aşırı ve akıldışı kini beslemekte ve körüklemektedir. Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in hakkında

دَعُوهَا، فَإِنَّهَا مُنْتِنَةٌ “Onu (milliyetçiliği) bırakın çünkü o kokuşmuştur” buyurduğu bu zehirli ve tehlikeli inanç; farklı etnik kökenlerden veya topraklardan gelen mazlum Müslümanların dışlanmışlar ve suçlular gibi muamele görmesine yol açmaktadır. Onlara koruma, destek, uygun konut, kaliteli eğitim ve onurlu bir yaşam sunulması gerekirken, çocukları Müslüman kardeşlerinin ellerinde tacize, tehdide, okul ve evlerinden edilmeye maruz bırakmaktadır. Geçtiğimiz 27 Temmuz’da Malezya makamları, Penang’da bölgeyi “Arakanlılardan arındırılmış bölge” ilan eden yerel halk tarafından Penang’daki evlerinden çıkarıldıktan sonra Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) ofisine sığınan 100’den fazla Rohingya mülteciyi gözaltına aldı. Bir İslam ülkesi olan Malezya, Arakanlıları resmi olarak mülteci olarak tanımamakta, onları yasa dışı göçmen olarak sınıflandırmaktadır. Bu nedenle çalışma hakkı ve çocuklarının devlet okullarına gitme hakkı da dahil olmak üzere vatandaşlık haklarından mahrum bırakmakta ve onları sürekli bir tutuklanma tehlikesiyle yaşamalarını sağlamaktadır. Bangladeş, Endonezya ve diğer ülkelerde sığınmaya çalışan Rohingya mültecileri de benzer ve acı verici sıkıntılar yaşamaktadırlar.

Bütün bunlar utanç verici ve haramdır! Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmadı mı?

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ “Müminler ancak kardeştir.” [Hucurat 10]

إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ “Şüphesiz bu, tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin.” [Enbiya 92] Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmadı mı?

الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ، لَا يَظْلِمُهُ وَلَا يَخْذُلُهُ وَلَا يُسْلِمُهُ “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu teslim etmez ve onu yüz üstü bırakmaz”

Peygamber Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem Müslümanların hicret eden kardeşlerine nasıl davranması gerektiğini bize göstermedi mi? Ensar ile Muhacirleri İslam kardeşliği bağıyla birbirine bağlamadı mı? Ensar, Muhacirlere yardım etmek için mallarının, evlerinin ve topraklarının yarısını onlara vermedi mi?

Rohingya Müslümanlarını, Türkiye’de sığınma arayan Uygur Müslümanlarını, Pakistan’daki Afgan mültecilerini ve İslam topraklarında sığınma ve onurlu bir yaşam hakkı verilmeyen dünyanın dört bir yanındaki mazlum Müslümanlarını etkileyen bu üzücü durum; milliyetçiliği benimsediğimiz, sömürgeciliğin dayattığı ulus-devlet modelini ve kalplerimiz ile zihinlerimiz arasında ayrım yapan ulusal sınırları koruduğumuz sürece devam edecektir. Irkı, kabilesi veya rengi ne olursa olsun tüm Müslümanların hamisi olan Nübüvvet metodu üzere Hilafet Devleti yok olduğu sürece Müslüman mültecilerin çilesi bitmeyecek, devam edecektir. Hilafet; milliyetçiliği reddeden, İslam ülkelerini birleştirmek için çalışan, kapılarını sığınma arayan her mazlum halka açan, Yüce Allah’ın emrettiği ve geçmişteki halifelerin bizzat uyguladığı gibi onlara tam vatandaşlık hakları ve onurlu bir yaşam sunan bir devlettir. Nitekim Engizisyon mahkemeleri sırasında İspanya’da zulüm gören Müslümanları ve Yahudileri kurtarmak için donanmasını gönderen ve yüz binlercesini Hilafet topraklarına yerleştiren Sultan II. Beyazıt bunun en güzel örneğidir.

Devamını oku...

Amerika, Savunma Anlaşması İmzalamalarını İstediğinde Müslümanların Yöneticileri Amerika’nın Bu Emrini Hemen Yerine Getiriyorlar, Ama Müslümanlar Onlardan Yardım İstediğinde Arkalarını Dönüp Gidiyorlar!

Vahyin indiği Mekke’de, Müslümanların kıblesine ve ibadet mekânlarına yakın bir yerde, üç Müslüman ülkenin (Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan) yöneticileri, ortak bir savunma anlaşması imzalamak üzere bir zirvede bir araya geldiler. Zirvenin sonuç bildirgesinde anlaşmanın, üç ülke arasındaki ortak caydırıcılığı güçlendirmeyi ve savunma iş birliğini geliştirmeyi amaçladığı ve imzacı ülkelerden birine yapılacak herhangi bir saldırının hepsine yapılmış sayılacağı belirtildi. Bildirgede ayrıca, anlaşmanın üç ülke arasındaki “tarihi bağlara” ve ortak stratejik çıkarlara dayandığı; bölgesel ve küresel güvenlik ve istikrarı güçlendirmeyi hedeflediği ifade edildi.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi olarak biz, şu hususları beyan ediyoruz:

Birincisi: Bu yöneticiler zirvenin sonuç bildirgesinde İslam’a vurgu yapmaktan özenle kaçınmışlar, bunun yerine “tarihi bağlar” ifadesini kullanmışlardır. Acaba bu Müslüman ülkelerini İslam’dan başka hangi tarih birbirine bağlamaktadır? Bu üç ülke Hilafet Devleti’nin bir parçası değil miydi? Ancak onlar, efendileri Amerika’ya boyun eğen zeliller olarak kalmayı yeğliyorlar. Bildirilerinde açıkça yalan söylemişlerdir; zira onları bu toplantıda bir araya getiren şey, Amerika’nın emrine uymaktan başka bir şey değildir.

İkincisi: Bu yöneticiler, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeme ve Müslüman ülkelerini parçalama suçlarının yanı sıra; Amerika’nın Müslüman beldelerindeki nüfuzunu pekiştirmek, Orta Doğu’daki yeni güvenlik düzenlemelerine yardımcı olmak ve Çin ile olan mücadelesinde burayı bir kapı ve sıçrama tahtası haline getirmek için böylesi bir savunma anlaşması imzalayarak Amerika’nın emirlerine boyun eğmektedirler. Bu yöneticiler, Amerika’nın elinde birer piyon olmaya razı olmuşlardır.

Üçüncüsü: Bu üç ülkenin askeri ittifakı, Müslüman orduların birleşebileceğini kanıtlamıştır. Dolayısıyla bu ordular, Yahudi varlığı soykırım uyguladığı dönemde Müslümanlardan yardım çığlıkları yükselirken Gazze halkına yardım etmeye de muktedirdiler. Ne var ki bu yöneticiler Gazze halkına yardım etmek bir yana içlerinden bazıları Gazze savaşı sırasında Yahudi varlığına destek bile vermişlerdir. Gazze halkına sırtlarını dönen ama Amerika’nın askeri anlaşma çağrısına koşa koşa giden bu Ruveybida yöneticilerin yüzünde artık bir dirhem et (hicap) parçası bile kalmamıştır!

Dördüncüsü: Eğer Amerika bu ittifakla veya başka ittifaklarla Hilafet’in kurulmasını engelleyebileceğini sanıyorsa, hevesi kursağında kalacak ve oku boşa gidecektir. Ümmetin, Hilafeti kurma hedefine ulaşmasına ramak kalmıştır. Amerika, istediğini gerçekleştireceklerini sandığı o ajanlarının çok yakında rüzgârda savrulan yapraklar gibi olduklarını görecektir. Ümmet, mübarek topraktan Yahudi varlığını söküp atmak için harekete geçtiğinde önünde duran bu Ruveybidaları ayağının altında ezecek; sonra da kendisine zulmedenlere, kendisini sömürenlere ve servetlerini yağmalayanlara yönelerek onlara şeytanın vesveselerini ve kendilerini kandıran o boş sözleri unutturacaktır.

Beşincisi ve son olarak: Bütün Müslümanlara ve içlerindeki güç ve kuvvet ehline hitaben diyoruz ki: Yöneticilerinizin devasa ordularıyla ittifak kurduklarını gördünüz. Fakat bunu cihat için, Müslümanların beldelerini özgürleştirmek için yapmamışlardır, hele de Nübüvvet metodu üzere Hilafet’i kurmak için hiç yapmamışlardır. Öyleyse bu yöneticilerin, büyük devletlerin çıkarları uğruna daha ne zaman kadar sizinle ve ordularınızla oyun oynamasına izin vereceksiniz?! Haydi, bu yöneticilerden kurtulmak ve Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir ile çalışmaya koşun!

إِنْ يَنْصُرْكُمُ اللهُ فَلَا غَالِبَ لَكُمْ “Eğer Allah size yardım ederse, size galip gelecek kimse yoktur.” [Ali İmran 160]

Devamını oku...

Pakistan Yöneticileri, Amerikan Askeri Üslerini ve İleri Karakolu Olan Yahudi Varlığını Korumak İçin Bir Anlaşma İmzalayarak Efendileri Trump’ın İmdadına Koşuyorlar

Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan arasındaki Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile ilgili olarak Pakistan Dışişleri Bakanı İshak Dar, 9 Ağustos 2026 tarihinde X platformunda yaptığı paylaşımda, “Mekke Anlaşması’nın niteliği itibarıyla tamamen savunma amaçlı olduğunu, herhangi bir ülkeyi hedef almadığını ve yegâne amacının bölgede barış, istikrar ve refah için yürüttüğümüz çabaları daha da güçlendirmek olduğunu” belirtti. Ancak gerçekte Mekke Anlaşması tamamen savunma amaçlı değildir. Amacı da Müslümanlara istikrar ve refah getirmek değildir. Bilakis bu anlaşma, Müslüman ülkelerinde bozgunculuk çıkaran yılanı, yani Amerika’nın askerî üsler ağını ve ileri karakolu olan Yahudi varlığını korumak için oluşturulan bölgesel ittifaklar ağının bir parçasıdır. Bu anlaşma, Trump’ın yeni Ortadoğu’sunu kurma projesinin temel taşlarından biridir. Bu projede İslam beldelerinde mevcut ulus-devletler Amerika’ya tabi ve Yahudi varlığının müttefiki olacaktır. Aynı zamanda bu anlaşma, Mübarek Toprak ve Mescid-i Aksa’nın işgalini karşı çıkan, sömürgeci Batı’nın Müslümanlar üzerindeki hâkimiyetini reddeden herhangi bir Müslüman ülkeyle savaşmak için yapılmış bir anlaşmadır.

Ey Pakistan Müslümanları! Pakistan yöneticileri kim oluyor da Müslümanlara istikrar ve refah sağlayacaklarmış? Bu yöneticiler, Hindistan’ın Hindu devleti Ağustos 2019’da Keşmir üzerindeki işgalini pekiştirdiğinden beri Pakistan silahlı kuvvetlerinin Keşmir’i özgürleştirmesine engel olmuşlardır. Hatta bu yöneticiler, 2025’te Pakistan hava kuvvetleri işgal altındaki Keşmir semalarında hava üstünlüğünü ele geçirdiğinde ve Keşmir’in özgürleştirilmesine ramak kalmışken, Amerikan Başkan Yardımcısı J. D. Vance’ın emirlerine boyun eğerek derhâl ateşkes emri vermişlerdir. Bugün bile Afganistan’ın Hindistan’ın vekili olduğunu iddia ettikleri bir zamanda, ABD adına Afganistan’daki Müslümanlarla savaşmak için Hindu devletine karşı savaş cephesinden on binlerce askeri geri çekmişlerdir!

Mübarek Toprak Filistin ve Mescid-i Aksa konusunda ise Pakistan yöneticileri, Müslümanların Gazze’ye yardım için orduların seferber edilmesi taleplerini kabul etmezlerken Trump’ın Barış Kurulu’ndaki üyeliklerini sürdürmektedirler. Oysa bu kurulun temel amacı, Siyonist varlığı tehdit eden her Müslümanı silahsızlandırmaktır.

Amerikan Haçlıları ile Yahudilerin İran Müslümanlarına karşı yürüttüğü savaşa gelince, bu yöneticiler yalnızca Pakistan silahlı kuvvetlerini kısıtlamakla kalmamışlar; aynı zamanda İran’ı müzakere tuzağına düşürmek ve kibrinin gözlerini kör ettiği Trump’ı içine düştüğü bataklıktan kurtarmak için gece gündüz uykusuz kalmışlardır. Hal böyleyken Siyonist varlığı ve Amerikalı Haçlıları korumak için Müslümanların Müslümanlarla savaşacağı yeni bir Orta Doğu inşa edilmesinde Trump’a yardımcı olacak bir anlaşmaya neden katılmasınlar ki?!

Peki Pakistan yöneticilerinin, kendisiyle Müslümanlara istikrar ve refah sağlamak için çalıştıklarını iddia ettikleri Türkiye yöneticisi Erdoğan tam olarak kimdir? O Erdoğan ki, Gazze’de kadınların, çocukların, yaşlıların ve hastaların başlarına evleri ve camileri yıkılırken dahi Yahudi varlığına temel ikmal maddeleri tedarik etmeye devam etmiştir. Suriye’de Amerika’nın nüfuzunu güvence altına alma meselesinde ise o Erdoğan, Müslümanlar Şeriatın uygulanması çağrısında bulundukları ve Beşşar Esed’i devirdiklerinde Ahmed eş-Şara’yı iş başına getirmiştir. Hal böyleyken Amerikan ajanı olan Pakistan yöneticileri, neden İslam beldelerinin tamamında Amerikan nüfuzunu güçlendirmek için Erdoğan’la birlikte çalışmasınlar ki?!

Peki Pakistan yöneticilerinin, kendisiyle Müslümanlara istikrar ve refah sağlamak için çalıştıklarını iddia ettikleri Suudi yöneticisi Selman da tam olarak kimdir? O ibn Selman ki Yahudi varlığının Gazze soykırımının zirve yaptığı bir dönemde; Yahudi varlığı deniz ikmal hatlarının Müslümanlar tarafından tehdit edildiğini görünce, İbn Selman Körfez yöneticileriyle koordinasyon halinde Yahudi varlığının imdadına yetişmek için kara ikmal hatlarını güvence altına almıştır. O İbn Selman ki Yemen’deki Amerikan nüfuzunu güçlendirmek için Müslümanlara saldırılar düzenlemiş, okul otobüslerindeki çocukları bile es geçmemiştir.

Amerika ve Yahudi varlığının İran’a karşı yürüttüğü savaşa gelince; İbn Selman Suudi Arabistan içindeki Amerikan üslerinin kapatılması çağrılarını reddetmiş, bunun yerine Pakistan ve Türkiye ordularının kendisini savunmak için harekete geçeceği bir anlaşma ayarlamıştır. Hal böyleyken Trump’ın hizmetkârları olan Pakistan yöneticileri; Trump’ın emirlerini reddeden her Müslüman ülkeyi vurabileceği İslam beldelerinin kalbindeki Amerikan askeri varlığını korumak için neden İbn Selman ile işbirliği yapmasınlar ki?!

Ey Pakistan Müslümanları! İhanetin acısını daha da artıran husus, Pakistan yöneticilerinin en zayıf anında Trump’ın yardımına koşmalarıdır. Siyasi açıdan Trump, Yahudi varlığına verdiği destek nedeniyle devasa bir iç muhalefetle karşı karşıyadır ve üstelik Kongre’nin kontrolünü Demokrat muhalefete kaptırmak üzeredir. Ekonomik açıdan Trump; borçlar, enflasyon ve işsizlik altında ezilen Amerikan ekonomisini canlandırmaktan acizdir.

Askerî açıdan Trump; değil İran’ın geniş dağlık arazilerindeki aslanlarıyla yüzleşecek bir kara harekâtı başlatmak, İran’ı havadan ve denizden bile boyunduruk altına alamamıştır. Askeri olarak korkak Amerikan askerlerinin morali tükenmiştir; Amerikan askeri liderliği kara harekâtı fikrinden dehşete düşmektedir. Ayrıca Amerika’nın silah stokları tükenmiş durumdadır; buna kilit bir füze savunma sistemine ait önleme füzelerinin yaklaşık %80’i de dahildir.İşte Amerika’nın böylesine zayıf olduğu bir dönemde; Müslüman beldelerindeki Amerikan nüfuzunu yok etmek için Ümmetin geniş çaplı bir saldırısına liderlik etmek yerine, Pakistan yöneticileri Pakistan’ın güçlü silahlı kuvvetleri ve nükleer caydırıcılığı dahil tüm kaynaklarıyla Trump’ın yardımına koşmaktadırlar.

Ey Pakistan Müslümanları! Tıpkı Pakistan yöneticilerinin Müslümanları ve davalarını terk ettikleri gibi, biz de onları terk etmeliyiz. Onlara nasihat etmenin, onları ıslah etmenin ve hatta onlara çağrıda bulunmanın artık hiçbir faydası yoktur. Çünkü karar alma konusunda bağımsız bir iradeye sahip değillerdir. Onlar kâfir bir efendiye tabi ajanlardır. Bağımsız düşünme kabiliyetleri yoktur. Tek görevleri emirleri uygulamak, bizi kandırmak için de çeşitli anlatılar üretmektir. Onlar Yahudiler ve Hristiyanlarla ittifak kurmuşlardır. Oysa Allah Subhânehu ve Teâlâ , böyle yapanların onlardan olacağı konusunda bizi uyarmıştır: Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاءَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet etmez.” [Maide 51]

Ey Pakistan Müslümanları! Kâfirler karşısındaki bu ihaneti ve zilleti bitirecek tek bir yol vardır: O da tüm insanlığın Rabbi olan Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şeriatını temiz ve güzel Pakistan topraklarında hâkim kılmaktır. Bu yol aynı zamanda bütün İslam beldelerinin tek bir İslam Devleti, yani Nübüvvet Minhacı Üzere Raşidi Hilafet altında birleştirilmesini güvence altına alma yoludur. Pakistan da bunun çekirdeği olmalıdır. Zira Pakistan maddi açıdan bunu gerçekleştirebilecek güce sahiptir ve onun temiz halkı bu şerefe layıktır. Öyleyse haydi Allah’ın dinini Yahudilere, Hindulara ve Amerikalı Haçlılara karşı üstün kılmak için Hizb-ut Tahrir gençleriyle birlikte çalışın. Silahlı kuvvetlerdeki evlatlarınızı, kardeşlerinizi ve babalarınızı; Celil âlim Ata bin Halil Ebu Raşta liderliğindeki Hizb-ut Tahrir’e nusret vermeye yönlendirin. Kâfirler ve münafıklar bundan hoşlanmasa da dinin hâkim kılınması için gayret edin; Allah Subhânehu ve Teâlâ yolunda fedakârlıkta bulunun, O’ndan bağışlanma ve ecir dileyin. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ “Rabbinizin mağfiretine ve Allah’tan korkanlar için hazırlanmış eni gökler ve yer kadar olan cennete koşuşun.” [Ali İmran 133]

Devamını oku...

Demokrasi Batılı Bir Yönetim Sistemidir; Başarısızlığı Kaçınılmazdır, İslam’daki Yönetim Sistemi İse Hilafettir, Ümmete ve Nusret Ehline Hilafeti Kurmak Farzdır

Genelkurmay Başkanına yakınlığıyla bilinen ve onun sözcüsü olarak görülen Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi, 29 Temmuz 2026 tarihinde İslamabad’da düzenlenen Ekonomik Zirve’de yaptığı konuşmada “mevcut sistemin çöküşüne” atıfta bulundu. Ertesi gün Askerî Halkla İlişkiler Genel Müdürü’nün iyi yönetişim hakkında yaptığı açıklama ise, ülke çapında hükümetin yapısının değiştirilmesine dair tartışmaları yeniden alevlendirdi. Ancak değişim hakkında yapılan bu tartışma, Pakistan’ın sorunlarını çözme arzusundan değil; siyasi ve askeri liderlik arasında güç, yasama yetkisi ve devlet fonlarının kontrolü üzerine yaşanan kurumsal bir çatışmadan kaynaklanmaktadır.

Bu meseleyle ilgili olarak Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti, ümmete şu üç noktayı açıklığa kavuşturmak ister:

Birincisi: Demokrasi, gayri İslami bir yönetim sistemidir. İngiltere tarafından Hindistan Alt Kıtası’na sokulmuştur. Bu sistemde kanun koyma hakkı insanlara aittir; toplum için neyin serbest neyin yasak olduğunu, sevap ve cezanın mahiyetini, neyin helal neyin haram olduğunu insanlar belirler. Demokraside toplumun yüce hedefleri, toplumun hangi yönde ilerlemesi gerektiği ve toplumun kırmızı çizgileri de yasama meclisi aracılığıyla yine insanlar tarafından belirler. İslam’da ise kanun koyma hakkı insanlara ait değildir, bilakis Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya aittir. Kâinatın, insanın ve hayatın yaratıcısı olan Allah Subhânehu ve Teâlâ tek kanun koyucudur.

İnsanların kanun koyma yetkisine, özellikle de yasama yoluyla ekonomik kaynakları elde etme ve harcama yetkisine sahip olması, demokraside farklı elitler ve kurumlar arasında çatışma ve rekabete yol açar. Bu nedenle ister parlamenter ister başkanlık sistemi olsun, demokratik yönetim sisteminde askerî ve siyasi elitler arasında kanun koyma yetkisi konusunda sürekli bir mücadele söz konusudur. İşte yasama yetkisinin arkasındaki asıl güç budur. Siyasi partiler ve askeri liderlik, kendi tercih ettikleri yasaları çıkarabilmek için bu gücü ele geçirmek amacıyla seçimleri etkilemeye çalışırlar.

Siyasi ve askeri liderlikler seçimlere müdahale etmese dahi, yasama meclisi üyelerinin kararlarını etkilemeye çalışmak, oylarını alıp satmak ve kendi çıkarlarını korumaları için onları ikna etme çabaları, demokratik yönetim ve siyasetin temel özelliklerindendir. Bunu Pakistan’da ve demokratik yönetim sisteminin bulunduğu her ülkede görmek mümkündür.

Yasama yetkisinin ne Halife’ye ne de Ümmet Meclisi’ne ait olduğu tek sistem Hilafet sistemidir. Hilafette yalnızca şer’î hükümler uygulanır. Halifeye biat akdinde insanlar ona, Şeriatı uygulaması şartıyla biat ederler. Pakistan’ı kalıcı istikrar ve kalkınma yoluna sokabilecek olan da yalnızca Hilafet sistemidir.

İkincisi:Pakistan’da şu an başarısızlığı tartışılan sistem; Batı uygarlığına, Batı’nın siyasi tecrübesine ve Batı’nın tarihî deneyimine dayanan bir hükümet, siyaset, yargı ve toplumsal sistemidir. Bu sistem, Batılı laik fikirler ve dinin dünya işlerinden ayrılması düşüncesi üzerine inşa edilmiştir. Bugün Pakistan’da uygulanan yönetim ve idareyle ilgili kavramlar küfür kavramlarıdır.

Bu kavramlar arasında; federalizme dayalı üç seviyeli yönetim sistemi, yasama-yürütme-yargı arasındaki kuvvetler ayrılığı, özel mülkiyet kavramı, fikir ve din özgürlüğü mefhumları; kaynakların serbest piyasaya göre dağıtılması, faize dayalı yatırım, zorunlu kağıt para basımı, küresel düzene boyun eğme, mahkemelerde İngiliz genel hukukunun uygulanması, dış politikanın ulus-devlet temelinde şekillendirilmesi, dünya güçlerinden faizli krediler alınması ve askeri teçhizatta onlara bağımlı kalınması yer almaktadır.

İşte bu siyasi kavramların uygulanması Pakistan’ı yıkımın eşiğine getirmiştir; bunların İslam ile, İslam’ın hükümleriyle veya Müslümanların tarihiyle hiçbir ilgisi yoktur. Bu siyasi kavramlar terk edilip Hilafet Devleti’nin kurulması yoluyla İslam’ın hükümleri uygulanmadıkça, Pakistan’ın ve İslam beldelerinin kalkınma yoluna girmesi mümkün değildir.

Üçüncüsü: İslam Ümmeti, mevcut hibrit sistemi de ondan önceki demokratik sistemi de bütünüyle reddetmiştir. Çünkü bu yönetim sistemleri ümmetin inançlarına ve hayat görüşüne aykırıdır. Aslında ümmetin bu sistemleri hiçbir zaman benimsemediğini, bunların Osmanlı Hilafeti’nin yıkılmasından sonra Batılı sömürgeciler tarafından baskı ve zorla dayatıldığını söylemek daha doğru olacaktır.

Hindistan Alt Kıtası’nda Müslümanlar İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadele etmişlerdir. İngiltere’yi bu bölgeden çıkarsalar da İngiltere’nin kurduğu sistemden kendilerini kurtaramamışlardır. Pakistan’daki yönetici sınıf da 1947’den bugüne kadar İngiltere’nin bıraktığı ve işlettiği aynı sistemi uygulamıştır. Bu sistemi işletmek için siyasi, askerî ve teknik elitler Batılı üniversitelerden ve kurumlardan eğitim, yardım ve askerî/teknik destek almışlardır. Bu sistemin Ümmetle, İslam’la, İslam tarihiyle, İslam kültürüyle, Şeriat ve İslam fıkhıyla hiçbir ilgisi yoktur. İşte bu yüzden bugün Ümmet bu sistemi tarihin çöplüğüne atmaya ve mezara gömmeye tamamen hazırdır.

Pakistan’da ve bütün İslam beldelerinde gerçek istikrar ancak Hilafet sistemiyle sağlanabilir. O zaman yasama yetkisi, çeşitli çıkar gruplarının elinde olmak yerine yalnızca Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın olacaktır. İslam Ümmeti mevcut küfür sistemini ortadan kaldırmak ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti kurmak için mücadele etmelidir. Ümmetin dünya hayatında ve ahirette kurtuluşa erişmesi, vahyin getirdiği yönetim sisteminin, yani İslam’ın ikamesine bağlıdır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir.” [Maide 44]

Devamını oku...

Filistin Yönetimi ve Kurumları, Hizb-ut Tahrir Gençlerinin ve Filistin Halkının Gür Hak Sesini Susturmak İçin Ucuz ve Alçakça Bir Oyun Tezgâhlıyor

Filistin yönetimi ve arkasındakiler, Filistin halkını ölü ve ruhsuz sanmış olmalılar ki münkerin hamiliğini yapmışlar, şeytanın tohumlarını ekmişler; karma eğitimi, dansı ve rezaleti teşvik etmişlerdir. Ama Filistin halkının, bu münkerleri reddettiğini ve iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın öncüsü olan Hizb-ut Tahrir gençlerini önlerinde aşılması imkânsız bir set olarak görünce şoka uğramışlardır. Bu yüzden Filistin halkını savunmasız bırakmak ve sömürgeci efendilerinin ifsat edici (Epsteinvari) programlarını pazarlayabilmek için bu seti yıkmak istemişlerdir.

Bu nedenle Filistin yönetimine bağlı güvenlik birimleri, 7 Ağustos 2026 Cuma günü Ramallah ve çevresinde bir grup Hizb-ut Tahrir gencini gözaltına almış, ailelerini terörize etmiş, evlerine baskın düzenlemiş ve mahremiyetlerini çiğnemişlerdir. Bu, varlığını İslam ve Müslümanlarla mücadele etmeye, kâfir ve Yahudi efendilerine hizmet etmeye adamış bir yönetimden beklenen bir davranıştır.

Bu suçtan önce de güvenlik birimleri, 6 Ağustos 2026 Perşembe günü El-Halil bölgesinde çeşitli güvenlik birimlerinin katılımıyla bir dizi Parti gencini gözaltına alarak apaçık alçakça bir eyleme imza atmışlardır. Ardından cumartesi gecesi, beyinleri çatlatırcasına hakkı haykıran bu hayırlı insanlara yönelik yeni bir gözaltına furyası başlatmışlar; suçlu Yahudi varlığının ordusunun pisliğini kopyalayan bir manzarayla evlere, mahremiyetlere, kadınlara ve çocuklara saldırmışlardır.

Alçaklık burada da bitmemiştir. Zira biz, El-Halil valisinin, garnizon komutanının ve başka bazı tarafların katılımıyla bir toplantı düzenledikleri, bu toplantıda siyasi gözaltıların getireceği bedelden korktukları için Gümrük Muhafızları ve Polis teşkilatını kullanarak partili gençler hakkında adli veya mali sahte suçlamalar uydurmaya karar verdiklerini de biliyoruz. Partinin, gençlerinin ve Filistin halkının bu kirli taktikleri yutacak kadar saf ve aptal olduğunu sanıyorlar.

Gözaltılar ile eş zamanlı olarak Filistin yönetimi, üniversitelerdeki karma etkinlikleri daha da yoğunlaştırmıştır. Bu bağlamda Kudüs Üniversitesi’nde şarkılar ve danslar eşliğinde art arda mezuniyet törenleri düzenlenmiştir; eğitim bakanı, vali, güvenlik birimlerinin komutanları ve otoritenin ajandasıyla iş birliği yapan ve hiçbir talebi geri çevirmeyen belediye başkanının katılımıyla El-Halil’de de benzer sahneler sergilenmiştir.

Bu kutlamalar yanılmaz açık ve bariz anlamlar taşımaktadır. Bu anlamlardan bir tanesi, öğrencilerin onurlandırılması gereken mezuniyet törenlerini dans, ışık oyunları, şarkı ve eğlence partilerine dönüştürmek; her alana rezilliği bulaştırmak; asil ve soylu buluşmaları iffet ve hayâ duygularını yok eden seviyesiz eğlencelere dönüştürmektir.

Bu eğlencelerin yoğunlaştırılması, bunların sadece tek bir bakanın veya valinin bireysel eylemi olmadığını, Filistin halkını yozlaştırmak amacıyla çalışan bütünsel bir mekanizmanın varlığını göstermektedir. Bu mekanizma iki koldan hareket etmektedir: Bir kol münkerleri organize edip yaymakta, diğer kol ise bu çirkinliklere karşı çıkan her sesi susturmaya çalışmaktadır.

Yerleşimci sürüsünün saldırılarının arttığı, toprakların gasp edildiği, evlerin yakılıp yıkıldığı ve kanların döküldüğü bir dönemde bu eğlencelerin yoğunlaştırılması, Filistin yönetimi Yahudi varlığının suçlarına ortak etmektedir. Peki yönetim ne istiyor? Filistin halkının kendi yaraları üzerinde dans etmesini mi? Katliam ve yıkımlarla birlikte yaşamaya alışıp duyarsızlaşmasını mı? Bu topraklarda varlıkları tehdit altındayken gaflet içinde olmalarını mı? Kan, enkaz, cenaze ve acıların ortasında fısk ve ahlaksızlığı yayarak neyi amaçlıyor?! Yönetim ve yetkililerinin buna verecek bir cevabı var mı?

Filistin halkı, “Karma ortamı reddediyoruz, rezaleti istemiyoruz!” diye net ve gür bir şekilde sesini yükseltmiştir. Filistin Yönetimi, bu ifsat edici eğlencelerde ısrar ederek ve bunları yoğunlaştırarak kendisi ile Filistin halkı arasına aşılmaz bir set çekmiştir. Bir tarafta Filistin halkının temsil ettiği iffet ve temizlik kampı, diğer tarafta Otorite ve peşindeki bir avuç ayak takımının temsil ettiği rezalet ve kâfirin projelerine hizmet etme kampı var.

Hizb-ut Tahrir gençlerine tuzak kuran Yönetim ve beyinsiz adamları unutmamalıdır ki; Hizb-ut Tahrir dünyayı dize getirmiş bir harekettir ve büyük devletler bile onun projesini yok etmeyi başaramamıştır. Sığ düşünceli ve kirli rollü bu Yönetim, Hizb-ut Tahrir ve gençlerine zarar vereceğini düşünüyorsa, hayal aleminde yaşıyor demektir. Eğer yönetim, Filistin halkının değerleriyle savaşan, onlara Batılılaşma projelerini dayatan ve iffet ile değerlerini söküp atmaya çalışan Yahudi varlığının ve küfür aleminin bir piyonu olmasaydı, Hizb-ut Tahrir onun adını bile anmazdı. Ümmetin projesi olan Nübüvvet metodu üzere Hilafet’i kurmak için en zorlu rejimlere kafa tutan bir partinin haritasında, Filistin Yönetimi’nin yeri neresi olabilir ki?!

Allah Subhânehu ve Teâlâ bizimle düşmanımız arasında hükmünü verene, bu Ümmete güç ve iktidar bahşedene, Firavun, Hâmân ve askerlerine korktukları o sonu gösterene dek hakkı haykırmak, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak ve Ümmetin çıkarlarını benimsemek; hem Hizb-ut Tahrir hem de Mübarek Toprak Filistin halkının değişmez yolu olarak kalacaktır.

Devamını oku...

Amman Toplantısı: Devletlerin Dışişleri Bakanları Toplantısı mı, Yoksa Dernek Başkanları ve Sendika Yöneticileri Toplantısı mı?!

Ürdün, Tunus, Cezayir, Suudi Arabistan, Somali, Irak, Filistin, Katar, Mısır, Fas, Endonezya, Pakistan, Türkiye ve Malezya dışişleri bakanları ile Arap Birliği Genel Sekreteri; Yahudi varlığının Kudüs’teki uygulamalarına karşı ortak bir tutum geliştirmek amacıyla Çarşamba günü Ürdün’ün başkenti Amman’da bir araya geldi.

Peki bu geniş katılımlı toplantıdan ne çıktı? Hiçbir şey. Bakanlar, sadece Yahudi varlığının Kudüs’teki gerilimi tırmandırmasını kınayan bir bildiri yayınladılar; sanki böylece üzerlerine düşeni tam anlamıyla yapmış sandılar! Ardından, Kudüslülerin direnişini desteklemek adı altında kalkınma desteği sağlanması ve Kudüs’teki Filistin kurumlarının güçlendirilmesi gibi birtakım adımlar üzerinde mutabık kaldılar. Uluslararası toplumun ve Güvenlik Konseyi’nin tutumunu önceden bildikleri halde utanmadan onları harekete geçmeye çağırdılar. Kudüs’ü desteklemek için harekete geçmek yerine, tıpkı sıradan bireyler gibi ortak bir diplomatik girişim başlatarak uluslararası bir tutum oluşturulması ve ihlalleri belgelemek üzere bir medya platformunu da içeren sürdürülebilir bir kurumsal çalışma mekanizması kurulması çağrısında bulundular. Üstelik bunun uzun vadeli bir mekanizma olmasını istediklerini de açıkça ifade ettiler! Bunlar, kendi başlarına hiçbir şey yapmaya gücü yetmeyen dernek yöneticilerinin veya sendika başkanlarının alabileceği kararların seviyesine bile ulaşmayan adımlardır!

Hiç şüphe yok ki 14 ülkeyi bir araya getiren böylesine büyük bir toplantı, topluca ve hatta tek başlarına bile bütün Filistin faciasına son verebilecek, günün bir saatinde bile Kudüs ve tüm Filistin’i özgürleştirebilecek bir toplantıdır. Dolayısıyla böylesine büyük bir toplantıdan sadece bir kınama bildirisi ve diplomatik, belgesel, medya odaklı adımlar çıkması tesadüf değildir, kasıtlıdır. Zira böyle yaparak hem Kudüs’ün hâlâ yöneticilerin zihnini meşgul ettiğini ima ederek bazı Müslümanları kandırmaktalar hem de Filistin meselesini bu yöneticilerin kucağında tutarak ümmetin ve ordularının eline geçmesini engellemekte, böylece işlerin kontrolden çıkmasının ve istemedikleri şeylerin gerçekleşmesinin önüne geçmektedirler.

Bu yüzden bu toplantı; Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra yurduna ve ilk kıblesine yapılanları gördükçe öfkesi kabaran ümmetin gözünü boyamaktan ve Yahudi varlığına, işlerin kontrolden çıkmayacağına, her şeyin uluslararası kurumların dehlizlerinde ve hain rejimlerin koridorlarında kalacağına dair güvence vermekten başka bir şey değildir. Bu hain rejimler, onlar olmasaydı ne Yahudi varlığı var olabilir ne de 78 yıl boyunca ayakta kalabilirdi.

Filistin ve Mescidi Aksa’ya yardım etmek zirveler, toplantılar ve bildirilerle olmaz; ancak ümmetin ordularıyla olur. Çünkü gaspçı Yahudilerden orayı ancak ordular kurtarabilir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انفِرُواْ فِي سَبِيلِ اللهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الأَرْضِ أَرَضِيتُم بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الآخِرَةِ إِلاَّ قَلِيلٌ “Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir.” [Tevbe 38]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER