Cuma, 18 Muharrem 1448 | 2026/07/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hindistan ile Bangladeş Arasındaki “Geri Gönderme” Bölgesinde Mahsur Kalan Müslümanlar, Hilafet Devletine İhtiyaç Duyuyorlar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Hindistan ile Bangladeş Arasındaki “Geri Gönderme” Bölgesinde Mahsur Kalan Müslümanlar, Hilafet Devletine İhtiyaç Duyuyorlar

Haber:

Yasadışı göçmenleri hedef alan tespit, sınır dışı etme ve geri gönderme kampanyası kapsamında yüzlerce Müslüman sınır bölgesine nakledildi, diğerleri ise Hindistan’daki gözaltı merkezlerine yerleştirildi. (El Cezire, 10 Haziran 2026)

Yorum:

Son birkaç hafta boyunca Bangladeş, defalarca Hindistan’ı resmi doğrulama ve sınır dışı etme prosedürlerini uygulamadan insan gruplarını sınırlar üzerinden Bangladeş topraklarına doğru sevk etmeye çalışmakla suçladı. Buna karşılık Hindistan, yasadışı göçmenlerin kimliklerini tespit edip sınır dışı etmeye çalıştığını söylemekte ve Bangladeş’ten, Hindistan’da ikamet ettiklerinden şüphelenilen binlerce Bangladeşlinin kimliklerini doğrulamasını talep etmektedir.

Hindistan-Bangladeş sınırı doğal bir engel değil, sömürgeciliğin yaralarından biridir. 1947’deki bölünmeden önceki bir asırdan fazla süre boyunca ve sonrasında da uzun bir süre boyunca, milyonlarca insan bugün Bangladeş, Batı Bengal, Assam ve Hindistan’ın kuzeydoğusu olarak bilinen bölgeler arasında dil, kültür ve akrabalık bağlarıyla birbirine bağlı olarak sorunsuzca gidip gelmiştir. Bu hareket hiçbir zaman tek yönlü olmadı; Hindular Bangladeş’teki zulümden kaçarken, Müslümanlar da iş, tıbbi tedavi ve hayatta kalmak için sınırı geçtiler. Sınır, akrabalık bağlarının milliyetler arasında ayrım yapmadığı pirinç tarlalarını ve nehirleri kesiyor. Buradaki göç bir istila değil, coğrafya, sömürgecilik ve yoksulluğun doğal bir sonucudur. Bununla birlikte, Hindistan’daki iktidar partisi Bharatiya Janata Partisi (BJP), bu meseleyi sistematik bir şekilde yeniden çerçevelendirerek, onu tek bir dinin taşıdığı benzersiz bir varoluşsal tehdit olarak sunmuştur.

2016 yılında Bharatiya Janata Partisi (BJP), Assam eyaletinde iktidara geldiğinde, yasadışı yabancıları ortadan kaldıracağı sözü vermiştir. Aslında 1970’lerdeki yabancı karşıtı hareketten kaynaklanan Ulusal Nüfus Kayıt Sistemi, Müslümanları dışlamak için bir araç olarak istismar edilmiştir. Yaklaşık 1,9 milyon kişi nihai olarak kayıt listesinden çıkarılmış; ancak Bharatiya Janata Partisi’nin anlatısının aksine, bunların arasında Müslümanlardan daha fazla sayıda Hindu vardır (yaklaşık 1,5 milyon). Ancak bu gerçek, seçim mekanizmasının ağırlığı altında yok olup gitmiştir. 2019 yılında kabul edilen Vatandaşlık Değişiklik Yasası, sadece gayrimüslimler için bir düzeltme getirmiştir; zira ulusal nüfus kaydından çıkarılan göçmen Hindulara vatandaşlık hakkı tanırken, Assam nüfusunun üçte birinden fazlasını oluşturan Müslümanların akıbeti ise tamamen belirsiz kalmıştır.

Bharatiya Janata Partisi, mülteciler politikasını Müslümanlara karşı bir vekalet savaşına dönüştürmüş ve bu strateji somut sonuçlar vermiştir. Zira 2019 yılı parlamento seçimlerinde, Modi liderliğindeki Bharatiya Janata Partisi, seçim programında ülke çapında ulusal nüfus kaydı uygulayacağına dair söz vermesinin ardından, 2014 yılında elde ettiğinden daha büyük bir çoğunluk elde etmişti. İçişleri Bakanı Amit Shah, Bangladeşli göçmenleri alenen “beyaz karıncalar” ve “kaçaklar” olarak nitelendirmiştir. Hindistan, Tibet’ten gelen on binlerce Budist mülteciye ve Sri Lanka’dan gelen Tamil mültecilere ev sahipliği yapmasına rağmen Bharatiya Janata Partisi, sırf inançlarından dolayı Müslüman Bengal ve Rohingya göçmenlerini hedef almayı alışkanlık edinmiştir.

2026 yılının Nisan ayında, uzun süredir ima edilen şey açık bir duruma dönüşmüştür. Zira Hindistan Sınır Güvenlik Güçleri, 26 Mart tarihli bir iç genelge yayınlayarak doğu ve kuzeydoğu sınır hatları boyunca konuşlanmış birliklere; geleneksel duvarların yetersiz kaldığı tespit edilen "riske maruz kalan nehir yataklarındaki boşluklara sürüngenlerin konuşlandırılmasının fizibilitesini" değerlendirme talimatı vermiştir. El Cezire kanalı, sürüngenlerin kullanılmasının “İçişleri Bakanı Amit Shah’ın talimatlarına uygun” olarak nitelendirildiğini bildirmiştir. Araştırmacı Angshuman Choudhury, El Cezire kanalına şunları söylemiştir: “Zehirli yılanlar ve timsahlar serbest bırakılır bırakılmaz, artık bir Bangladeşli ile bir Hintlinin arasını ayırt edemeyeceksiniz: Bu ise zalimliğin zirvesidir ve doğayı insanlığa karşı silah olarak kullanmanın tamamen yeni bir yoludur.” Yaban hayatı uzmanları, bu planın çevresel olarak anlamsız olduğu konusunda uyarıda bulunmuştur; çünkü timsahlar bu sınır bölgelerinde yerli hayvanlardan değildir ve seller, zehirli yılanları sınırın her iki tarafındaki köylere de sürükleyebilir. Bu ise 2025 yazında Assam eyaletindeki güvenlik güçlerinin, onlarca Hintli Müslümanı yasadışı göçmen oldukları suçlamasıyla zorla Bangladeş’e sınır dışı etmesinin ardından gerçekleşmiştir. Bangladeş de bu göçmenleri geri göndermiş ve onları sınır bölgesinde sıkışık bir halde bırakmıştır. 1971 yılına kadar onlara Pakistanlı deniliyordu; bu tarihten sonra ise Bangladeşli oldular; ancak onlar aslında, Bharatiya Janata Partisi (BJP) rejiminin, bu sınır bölgesini Hindu çoğunluklu bir seçim tabanına dönüştürmek ve böylece bu demokratik seçimde kendi başarısını garanti altına almak amacıyla bölgeden sürmeye çalıştığı Müslümanlardır.

İslam'ın hükmü açıktır; devlet, ister Müslüman ister gayrimüslim olsun toprakları içindeki her canı korumanın sorumluluğunu taşımaktadır. Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: مَنْ آذَى ذِمِّيّاً فَأَنَا خَصْمُهُ، وَمَنْ كَنْتُ خَصْمَهُ خَصَمْتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Kim bir zimmîye eziyet ederse onun hasmı (düşmanı) benim. Ben kimin hasmı olursam ona kıyamet gününde hasımlık ederim.” Yani devletin koruma sözü, sadece siyasi bir mesele değil, dini bir meseledir demektir.

Tarihsel olarak Hilafet, bu ilkeyi dikkat çekici yollarla pekiştirmiştir. Zira İkinci Halife Ömer bin Hattab Radıyallahu Anh döneminde, Hıristiyanlar ve Yahudiler de dahil olmak üzere sürgün edilenlere ve zulüm görenlere eman (güvenli geçiş ve koruma) verilmiş ve malları ile canları devletin koruması altına alınmıştır. Abbasî Hilafeti döneminde araştırmacılar, İslam topraklarından geçen gayrimüslim tüccarların, göçmenlerin ve mültecilerin yasal haklara sahip olduklarını ve İslami mahkemelere başvurma hakkına sahip olduklarını kaydetmişlerdir. En parlak döneminde Osmanlı Hilafeti, 1492 yılında İspanya’dan sürülen Yahudiler için resmi bir sığınak haline gelmiştir; zira Sultan II. Bayezid'in, İspanya kralının bu üretken insanları sürerek krallığını yoksullaştırdığını söylediği rivayet edilmektedir. Bu gelenek, bugün Hindistan’daki Bharatiya Janata Partisi hükümetinin yaptıklarıyla bariz bir tezat oluşturmaktadır; zira o, koruma sağlamayı reddetmekle yetinmeyip, devlet kurumlarını, vatandaşlık kanunlarını, sınır güçlerini ve şimdi de nehirlerini Müslümanlara karşı bir silah olarak kullanmaktadır.

Hindistan-Bangladeş sınırında yaşananlar bir sınır güvenliği meselesi değildir; aksine ulus devlet söylemi altına gizlenerek, dini bir grubun sistematik olarak insanlıktan soyutlanmasıdır. Timsahların önerisi bir sapkınlık değildir, on yıl süren ve tabiiyeti bir silaha, göçü bir utanç damgasına, Müslümanların hayatını ise siyasi bir araca dönüştüren kampanyanın mantıksal bir sonucudur; dolayısıyla bu ayırıcı sınırlar, sömürgecilik öncesi dönemde Hilafetin yönetimi altındaki durumda olduğu gibi yeniden ortadan kaldırılmadığı sürece bu durum böyle kalmaya devam edecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Malik

Devamını oku...

Tek Bir Adam, Bir Ümmetin Kaderini Değiştirdi!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Tek Bir Adam, Bir Ümmetin Kaderini Değiştirdi!

 

Büyük milletler, sadece silaha ve servete sahip olanlar değil, insanı en iyi şekilde yetiştirenlerdir. Nebevî siretin sayfalarını okuduğumuzda, en büyük dönüşümlerin devasa ordularla ve görkemli saraylarla başlamadığını; aksine vahyin nurunu taşıyıp insanlar arasında onunla yürüyen mümin bir kalple başladığını görürüz. Buna dair en büyük delillerinden biri de, Celil Sahabi Mus‘ab bin Umeyr Radıyallahu Anh’ın kıssasıdır; zira rahatlığı ve zenginliği arkasında bırakan bu genç, Mekke’den çıkarken altın veya otorite taşımamış, sadece okuduğu Kur’an’ı, kalbini dolduran imanı ve Allah’ın, bir süre sonra da olsa dinine mutlaka yardım edeceğine dair kesin inancı taşımıştı.

O günlerde Yesrib, kabile çatışmalarının dalgalandığı, savaşların bitkin düşürdüğü, asabiyetlerin (ırkçılık/kabilecilik) yorduğu ve bağlılıkları Evs ile Hazrec arasında bölünmüş bir şehirdi; öyle ki Yesrib, sanki tek bir kelimenin üzerinde birleşmesi zor olan bir yer gibiydi. Fakat Nebi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem, orada davetin geleceğini gördü; bu yüzden oraya Mus'ab bin Umeyr'i bir elçi, bir öğretmen ve bir davetçi olarak gönderdi.

Mus‘ab Medine’ye sessizce girmiş, çarşılarda sesini yükseltmemiş, hiç kimseye görüşünü dayatmamış ve kısır tartışma savaşlarına girmemiş; aksine oturup insanlara Kur’an okumuştu; zira o, dünyanın bitkin düşürdüğü kalpleri ancak semanın kelamının iyileştireceğini ve cahiliyenin kararttığı nefisleri ancak vahyin nurunun aydınlatacağını biliyordu.

Onun davetindeki en büyük durumlardan biri de kavmin ileri gelenleriyle yaşananlardı. Zira Useyd bin Hudayr öfkeli bir şekilde gelerek onu kovmak istemişti; ardından Sa'd bin Muaz da aynı tavrı taşıyarak gelmişti. Ancak Mus‘ab Radıyallahu Anh öfkeye öfkeyle ve şiddete şiddetle karşılık vermemiş; aksine şu ölümsüz sözünü söylemişti: “Önce oturup dinlemez misin?” İşte bu, bir davetçinin, Rabbine ve risaletine olan güveni ve hakkın, selim bir kalbe ulaştığında orada yerleşeceğine dair kesin inancıdır.

Kavim dinlemek için oturmuş; derken Kur'an, cahiliye örf ve adetlerinin yıllar boyunca inşa ettiği ne varsa anlar içinde yıkıvermişti. Nitekim Mus'ab (Kur’an) tilavetini bitirir bitirmez nefisler değişmiş ve kalpler yumuşamıştı; böylece Useyd bin Hudayr Müslüman olmuş; ardından da İslam’a girmesi tüm Medine için bir fetih demek olan o adam Sa'd bin Muaz Müslüman olmuştu. Sır sadece Useyd ve Sa'd'ın şahsiyetinde değildi, bilakis Mus'ab Radıyallahu Anh’ın takip ettiği metottaydı; çünkü o, toplumları değiştirmenin kalpleri değiştirmekle başladığını ve samimi bir kalpten çıktığında doğru sözün, kılıçtan daha güçlü olduğunu idrak etmişti.

Bu nedenle Medine zorla fethedilmemiş, aksine Kur’an ile fethedilmişti; insanlara karşı zafer kazanılmamış, aksine onlar için bir zafer olmuştu; zira onları cahiliyenin karanlıklarından iman nuruna taşımıştı. Böylece günler geçip gitmiş; derken daha dün asabiyetlerin (ırkçılık) birbiriyle çatıştığı Medine’nin evleri Allah'ın zikriyle dolmaya başlamış, savaşların bitkin düşürdüğü kabileler tek bir akide üzerinde birleşmiş; böylece de toplum, oraya hicret eden Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i karşılamaya hazır bir hale gelmişti.

Nitekim Mus‘ab bin Umeyr, Medine’nin tarihindeki en büyük dönüşümü gerçekleştirmiştir; çünkü o; davetin, tabi olanların çokluğuyla ya da sloganların gürültüsüyle değil; aksine Allah'a karşı samimiyetle, insanlara hitap ederken hikmetli olmakla, yolda sabretmekle ve Kur'an'ın insanı değiştireceğine, dolayısıyla da tarihi de değiştireceğine dair güvenle yapılacağını idrak etmişti.

Bugün ümmetimizin bu büyük dersi yeniden hatırlamasına ne kadar da ihtiyacı vardır; zira gerçek değişim saraylardan değil, kalplerden başlar; onu gerçekleştirecek şey ise bağırıp çağırmak değil, aksine ihlaslı bir kalpten çıkan ve Allah'ın izniyle kalplere ulaşan iman dolu bir sözdür.

Mus‘ab Uhud günü şehit olarak bu dünyadan ayrıldı ama ümmete, şu ölümsüz dersi bırakmıştır: Allah’a karşı samimi olan tek bir adam bile bütün bir şehrin hidayetine neden olabilir ve Kur’an’ı ihlasla taşıyan bir davetçi, orduların ve paraların gerçekleştirmekten aciz kaldığı dönüşümleri gerçekleştirebilir.

Böylece Mus’ab bin Umeyr’in adı; en büyük zaferlerin bir sözle ve en büyük fetihlerin de imanlı bir kalple başladığının ve imanın nuru nefislere yerleştiğinde, mustazaflardan liderler ve paramparça olmuş şehirlerden ise semanın risaletini alemlere taşıyan bir ümmet çıkardığının şahidi olmaya devam etmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Ortak Bildiri Mi, Yoksa Bağımlılık Belgesi Mi?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ortak Bildiri Mi, Yoksa Bağımlılık Belgesi Mi?!

 

Haber:

Körfez İşbirliği Konseyi üyesi ülkelerin dışişleri bakanları, perşembe günü yaptıkları açıklamada, İran'ın vekil güçleri ve füze programıyla mücadele edilmesinin kalıcı bir barışın sağlanması açısından temel bir unsur olduğunu ve Tahran ile yapılacak her türlü ticaret ve yatırımın, İran’ın ABD ile imzaladığı mutabakat zaptına uymasına bağlı olarak iptal edilebileceğini açıkladılar. Bu ise bakanların, Manama’da ABD’li meslektaşları Marco Rubio ile yaptıkları toplantının ardından yayınlanan ortak açıklamada gelmiştir. (El-Kuds El-Arabi, 25 Haziran 2026)

Yorum:

Körfez İşbirliği Konseyi üye ülkelerinin dışişleri bakanları, Manama’da ABD’li mevkidaşlarıyla bir araya gelmiş ve başta İran dosyası ve Filistin sorunu olmak üzere bir dizi önemli bölgesel dosyaları ele alan ortak bir bildiri yayınlamışlardır.

Ancak bu toplantı üzerinde düşünen biri, burada bağımsız bir politika olmadığını, aksine gerek ülkelerinin güvenliğinde, gerek bölgesel ilişkilerde, gerekse de komşularıyla olan ticaret konusunda Washington’un izni olmadan karar verme yetkisine sahip olmayan rejimlerin gerçek yüzünü görecektir; zira bildiride, Körfez ülkeleri ile İran arasındaki herhangi bir ekonomik ilişkinin, Tahran’ın ABD ile imzalanan mutabakat zaptına bağlı olması ve Washington’un istediği herhangi bir zamanda iptal edilebileceği şartıyla olacağı açıkça geçmektedir!

Filistin'le ilgili olana gelince, bakanlar Filistinlilere yönelik herhangi bir siyasi ufku, Güvenlik Konseyi’nde onaylanan Trump planıyla ilişkilendirmişlerdir; bu plan ise pratikte işgalin pekişmesine ve “hükümet dışı silahlı grupların silahsızlandırılması” sloganı altında direniş hakkının tasfiye edilmesine yol açmaktadır; bu da Filistin davasına verilen sözde desteği, normalleşme sürecinden bir kopuş değil, onun tamamlayıcısı haline getirmektedir.

Lübnan ve Suriye’ye açısından olana gelince; bildiride ABD’nin himayesinde yürütülecek müzakereler memnuniyetle karşılanmakta ve İran’ın partisinin tamamen silahsızlandırılması talep edilmektedir; Suriye hükümetine yönelik destek ise, yatırıma yönelik açılım programı ve sözde terörle mücadele şartına bağlı olarak gelmiştir.

Açıklamada belirtilmeyen gerçek ise, bu kararların tamamının Manama’da okunmadan önce Washington’da formüle edilmiş olması ve Filistin meselesinin bu denklemde, bir hak ve özgürlük meselesi olarak değil, idari ve yeniden imar dosyası olarak sunulmasıdır.

Bu rejimler hiçbir zaman bağımsız bir iradeye sahip olduklarını kanıtlamamışlardır ve hiçbir zaman ümmetin haysiyetine giden bir yol olmayacaklardır. Tarih, milletlerin haklarını işgalcinin himayesi altında müzakere yoluyla geri kazanmadıklarını, ancak inançlarından doğan bir liderliğe sahip olduklarında ve milletlerin çıkarlarını her türlü dış dayatmanın üstünde tuttuklarında haklarını geri kazandıklarını kanıtlamaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ethem Abdulkerim

Devamını oku...

Yeni Amerikan Tuzağı: Ahmed eş-Şara, Washington ve Tel Aviv'in Lübnan'daki Hesaplarını Kapatması İçin Mi Yönlendiriliyor?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yeni Amerikan Tuzağı: Ahmed eş-Şara, Washington ve Tel Aviv'in Lübnan'daki Hesaplarını Kapatması İçin Mi Yönlendiriliyor?

 

Haber:

Şara neden 'Sanki Suriye yarın sabah Lübnan'ı işgal edecekmiş gibi' dedi ve neden Hristiyan bir medya kuruluşunu seçti? Lübnan medyasının bir kısmı onun 'hilafet devleti' olarak niteledikleri yapıyla alay etti; Türk medyası onu övdü; İbranice yayın yapan medya ise onun Lübnan'daki İran yanlısı grupla aynı masadaki tutumunu yorumluyor! (Ra'y el-Yevm'den uyarlanmıştır)

Yorum:

ABD Başkanı Trump, Ahmed Şara’yı Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan ile işbirliği içinde atadığını açıklamış ve Suriye’de iyi işler yaptığından ve harika bir iş çıkardığından dolayı onu bolca övmüştür. Trump, yaptığı açıklamalarda ve televizyon röportajlarında Netanyahu’ya şunları söyledi: “Lübnan'ı bırak ve işi Şara'ya devret; çünkü Lübnan meselesi ve Hizbullah ile muamele edebilecek olan Şara'dır ve o bu meseleyi çözüme kavuşturabilir.”

Yapılan bu açıklamalar ve bunlara müteakip Ahmed Şara’dan gelen işaretler, Lübnan ve ordusunun bunu muktedir olamadıklarından ve Yahudi varlığının, ucuz maliyetli dronların ordusunu avladığı ve bizzat varlıktan önce Amerika'nın istemediği çok ağır bir faturaya mal olduğu saha savaşını sonuçlandırmada başarısız olduğundan dolayı İran Partisi dosyasını sonlandırmak için onun (Şara) resmen görevlendirildiğine dair zımni bir onayı yansıtmaktadır. Bu da bu varlığın, tüm kendi imkânlarına ve destekçilerinin imkânlarına rağmen bunu başarmaya muktedir olmadığının açık bir kanıtıdır; o halde bu dosyayı Amerika ve onun beslemesi adına kesin bir şekilde çözüme kavuşturup kapatmaları ve bunun sonucunda ortaya çıkan kayıpları üstlenmeleri için mesele neden Müslümanlara havale edilmesin ki?!

Lübnan cephesine doğru sevk edilen devasa Suriye askeri yığınakları, Ahmed Şara’nın bu kirli işe karıştığının kanıtlarından biri sayılmakta olup bu iğrenç eylemin gerekçeleri pazarlanacaktır; bu gerekçelerden biri Halep’te meydana gelen bombalamalar olup bir diğeri ise İran partisinin, devrik Beşar Esad döneminde Suriye halkına yaptıklarını unutmanın mümkün olmadığıdır.

Amerika, Suriye’yi İran’ın partisi dosyasını çözüme kavuşturmaya sürüklemek isterken, aslında bölgedeki kartları yeniden karmayı ve onun elinde geriye kalan gücü de boşaltmayı istemektedir. Aksi hâlde Ahmed Şara'yı, Suriye topraklarına çöreklenen ve gece gündüz ona saldıran işgal güçlerine karşı sessiz kalıp kılını dahi kıpırdatmayarak tek kelime dahi etmezken ancak tek bir sent bile harcamadan ve tek bir kurşun dahi atmadan ve tek bir savaş gemisini bile harekete geçirmeden hedeflerini gerçekleştirmek isteyen Amerika'nın planlarına karışmaya iten şey nedir? Böylece Amerika bir taşla birkaç kuş vuracak ve Orta Doğu dosyasını sonlandıracaktır; çünkü İran eli kolu bağlı bir şekilde durmayacak; aksine mezhepsel yönleri ve kendisi ile Lübnan’daki Şiileri hedef alan Amerikan planlarının bir parçası olarak gördüğü bu askerî operasyonu göz önünde bulundurarak müttefikini ve partisini kurtarmak için müdahalede bulunacaktır. Böylece Müslümanlar, Sünni ekseni ve Şii ekseni olmak üzere iki eksene bölünmüş olacak ve bu savaşın ruhu, toplanma ve ribat toprakları ve Daru'l İslam'ın merkezi olan Şam topraklarında dönecektir! Böylece de Amerika, askeri gücüyle gerçekleştirmekten aciz kaldığı şeyleri gerçekleştirmiş olacaktır. Allah'ım! Onların tuzaklarını kendi başlarına geçir ve kötülük çemberini onların üzerine çevir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Salim Ebu Sebeytan

Devamını oku...

Libya: Yeni Bir Yol Haritası İle Seçim Dönemi Arasında

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Karar Anı Yaklaştı Mı?

Libya: Yeni Bir Yol Haritası İle Seçim Dönemi Arasında

 

Siyaset dünyasında krizler bir anda sona ermez; aksine uzlaşma şartları olgunlaşıncaya ya da yeniden açık bir çatışma şeklinde patlak verinceye kadar kendilerini farklı şekillerde yeniden üretirler. Muammer Kaddafi’nin 2011 yılında devrilmesinden bu yana Libya, zamanla kalıcı bir siyasi ve kurumsal bölünme hâline dönüşen uzun bir geçiş çemberi içinde yaşamaktadır; nitekim bu süreçte hükümetler çoğalmış, meşruiyetler birbirine girmiş ve yerel çıkarlar bölgesel ve uluslararası hesaplarla iç içe geçmiştir.

Geçtiğimiz yıllarda, özellikle seçim yasaları, adaylık şartları ve iktidar paylaşımı konusundaki anlaşmazlıklar nedeniyle Aralık 2021 seçim sürecinin çökmesinin ardından, Libya’daki seçimler belirsiz bir süre için ertelenmiş bir proje gibi görünmektedir. Ancak son aylarda seçim dosyası, donukluğu kırmayı ve ülkeyi yeniden halk meşruiyeti sürecine geri döndürmeyi amaçlayan yeni bir BM yol haritasının itici gücüyle Libya’daki siyasi gündemin en üst sıralarına geri döndüğüne tanık olmaktadır.

Ancak en önemli soru, sadece seçimlerin zamanıyla ilgili değildir; aksine bunu masaya yeniden getirenlerin kimler olduğu, neden özellikle şimdi olduğu ve bu süreci destekleyen ya da karşı çıkan güçlerin kimler olduğuyla ilgilidir.

BM Genel Sekreteri'nin Libya Özel Temsilcisi Hanna S. Tetteh liderliğindeki Birleşmiş Milletler Libya Destek Misyonu (UNSMIL), birbirini izleyen geçiş dönemlerini sona erdirmek amacıyla, 12 ila 18 aylık bir zaman dilimi içinde seçim sürecinin yeniden başlatılmasına dayanan yeni bir siyasi çözüm vizyonu ortaya koymuştur. (El Cezire, 22/8/2025)

Harita, bir dizi ana maddelere dayanmaktadır; bu maddelerin en öne çıkanları, önceki seçimleri aksatan hukuki ve anayasal sorunların çözülmesi, seçim sürecini düzenleyen kurallar konusunda uzlaşının yeniden inşa edilmesi, bölünmüş kurumların birleştirilmesi ve hem içeride hem de dışarıda kabul görecek cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimlerinin yapılmasına imkân verecek güvenlik ve siyasi ortamın oluşturulmasıdır.

Ayrıca Birleşmiş Milletler, Temsilciler Meclisi ile Devlet Yüksek Konseyi arasında yıllardır süren verimsiz müzakerelerin ardından mevcut siyasi kurumlara isabet eden felç durumunu aşmaya çalışmaktadır; zira bu iki kurum, birçok Libyalının nazarında, çözümün bir parçası değil, krizin bir parçası haline gelmiştir.

Seçimler neden şimdi yeniden gündeme geldi?

Seçimlerin yeniden gündeme gelmesi, Libya içi uzlaşmanın bir sonucu olmaktan daha çok, bir dizi siyasi ve stratejik değişimlerin ürünüdür.

Bu değişimlerin ilki, dolaylı uzatmalarla geçen uzun yılların ardından mevcut siyasi yapıların meşruiyetinin aşınmasıdır; bu da hem doğu hem de batıdaki iktidar elitlerine karşı giderek artan bir halk hoşnutsuzluğu durumu oluşturmuştur.

İkinci faktöre gelince; özellikle Libya’daki bölünmüşlüğün devam etmesinin Güney Akdeniz ve Kuzey Afrika’da kalıcı istikrarsızlık kaynağı olmasının yanı sıra enerji, göç ve bölgesel güvenlik dosyaları üzerinde de etkisi olduğunu düşünmeye başlayan Birleşmiş Milletler ve Amerika Birleşik Devletleri tarafından gelen uluslararası baskıların artmasıyla ilgilidir.

Üçüncü faktör ise, özellikle birbiriyle rekabet eden iki hükümetin ve bölünmüş güvenlik ile ekonomi kurumlarının varlığını sürdürmesiyle birlikte kurumsal bölünmenin kalıcı bir gerçekliğe dönüşmesi endişesini temsil etmektedir; bu da uzun vadede bölünmüş devletler modelinin yeniden üretilmesi tehdidi oluşturmaktadır.

Dördüncü faktöre gelince; stratejik açıdan bakıldığında, Genelkurmay Başkanı Muhammed El-Haddad’ın Ankara’da vefatı üç önemli etki oluşturmuştur:

Batı Libya kampı içinde oluşan boşluk; zira Ulusal Birlik Hükümeti, Batı Libya’daki çeşitli silahlı güçler arasında bir denge unsuru oluşturan askeri bir figürü kaybetmiştir.

Askeri kurumun birleştirilmesi projesinin sekteye uğraması; zira el-Haddad, Halife Hafter liderliğindeki doğu kampıyla açık olan az sayıdaki iletişim kanallarından biriydi.

Uluslararası endişelerin artmasıdır; Genelkurmay Başkanı’nın ve onunla birlikte bazı üst düzey askerî komutanların vefatı, bazı başkentleri, Libya’nın askerî güç dengelerinin yeniden şekillendiği bir sürece girebileceğine inanmaya sevk etmiştir; bu da siyasi çözüm sürecinin hızlandırılmasını çok daha acil bir hâle getirmiştir.

Ayrıca geniş bir seçmen tabanının ve milyonlarca kayıtlı seçmenin varlığı, uluslararası topluma seçimlerin gerçekleştirilmesi için teknik koşulların her zamankinden daha fazla sağlandığına ve temel engelin artık idari değil, siyasi olduğuna dair bir kanaat vermektedir.

Seçimleri yeniden masaya getiren kimdir?

Resmi söylem, seçimleri genel bir Libya talebi olarak sunmasına rağmen, seçimlerin yeniden gündeme gelmesine yönelik ana itici güç, Amerika’nın doğrudan desteğiyle Birleşmiş Milletler’dir.

Bu taraflar, mevcut kurumlar arasındaki anlaşmazlıkların dayattığı donukluk halini aşan yeni bir siyasi dinamizm dayatmaya çalışmaktadır; bunu da bazı mevcut siyasi düzenlemelerin yeniden yapılandırılmasını gerektirse bile, seçim sürecinin başlatılmasına izin verecek yeni uzlaşılara sevk etmek yoluyla yapmaktadırlar.

Buna karşılık birçok yerel aktör, mevcut durumun sürdürülmesinin, artık önceki yıllarda mevcut olan uluslararası desteğe sahip olmadığının bilincindedir; bu da birçok tarafı seçim fikrine karşı daha büyük bir esneklik göstermeye sevk etmektedir.

Libya’da seçimleri açıkça reddettiğini ilan eden herhangi bir taraf bulunmamaktadır, zira bu, genel halk eğilimiyle çelişmektedir; ancak gerçek anlaşmazlık, seçimlerin doğası, şartları ve olası sonuçlarında yatmaktadır.

Seçim sürecini destekleyenler bunu, geçiş dönemlerini sona erdirme ve seçim sandıklar yoluyla meşruiyeti yeniden kazanma fırsatı olarak görüyorlar. Bu kamp, Birleşmiş Milletler'i, Amerika'yı, Libya kamuoyunun geniş kesimlerini ve ayrıca seçimlerin kendilerine siyasi sahne içinde yeniden konumlandırması için daha iyi bir fırsat sunabileceğine inanan bazı siyasi güçleri kapsamaktadır.

Temkinli kamp ise; seçimlerin, bölünmüşlük yılları boyunca biriktirdikleri nüfuzun kaybına yol açmasından endişe eden tarafları içermektedir. Ayrıca bu, mevcut kurumlar içindeki şahsiyetler ve güç merkezlerinin yanı sıra çıkarları mevcut durumun devam etmesine bağlı olan bazı silahlı teşkilatları da içermektedir.

Gerçekte Libya’daki anlaşmazlık, bizzat seçim ilkesinin etrafında değil, aksine seçimlerin ortaya çıkaracağı yeni güç dengeleri etrafında dönmektedir.

Asıl anlaşmazlık, daha derin sorularla ilgilidir: Doğrudan cumhurbaşkanlığı seçimleri mi yapılacak, yoksa bunun öncesinde yeni anayasal düzenlemelere mi gidilecek? Askerler ve çifte vatandaşların adaylığına izin verilecek mi? Geçiş dönemini kim denetleyecek? Otorite ve servet, ülkenin farklı bölgeleri arasında nasıl dağıtılacak?

Bu nedenle birçok taraf için seçimler, gelecekteki Libya devletinin şekli, ülkeyi yönetecek siyasi sistemin doğası ve her bir tarafın yeni iktidar dengesi içindeki konumu ile ilgili daha büyük bir çatışmanın sadece bir durağı olarak görünmektedir.

Bugün Libya bir kez daha tarihi bir yol ayrımında durmaktadır; ya yeni yol haritası seçimleri on yılı aşkın bölünme ve kaosu sona erdiren bir kapıya dönüştürmeyi başaracak ya da yerel, bölgesel ve uluslararası çıkarların çatışmasına toslayan girişimler silsilesinin yeni bir halkasına dönüşecek.

Kesin olan şu ki, Libya'daki seçim savaşı, sadece seçim sandıkları savaşı değildir; aksine bizzat devletin geleceği ve onun en karmaşık krizlerinden birinin rahminden doğacak olan siyasi sistemin şekli üzerine verilen bir savaştır.

Ey özelde Libya halkı ve genel de İslam ümmeti; sizleri, ülkelerimiz ve zenginliklerimizle oynayan Batı'nın eline durdurmak için çalışmaya davet ediyoruz; artık hayati davalarımızı korumamızın ve onları sahada var etmek için çalışmamızın zamanı gelmiştir; bu hayati davalarımızın en önemlisi ise, Batı’ya karşı mücadele edip onu ülkemizden kovabileceğimiz ve servetlerimizi Allah’ın razı olacağı şekilde değerlendirebileceğimiz Hilafet Devleti’ni kurmaktır. Artık hain yöneticilere, insan yapımı anayasalara ve bizi temsil etmeyen hükümetlere (cumhuriyet, laiklik, demokrasi… ve benzeri) bağlı kalmaktan vazgeçelim ve Allah Azze ve Celle'nin bize uygulamamızı emrettiği hükümlere geri dönelim; çünkü hem bizim hem de dünyanın hayrı bundadır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma.” [Maide 49]

Ey İslam’ın gençleri ve ey Müslüman orduları! Artık uyanın ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bize vaat ettiği Raşidi Hilafeti kurmak için çalışanlarla birlikte çalışın; zira bizim için, dinimize dönmemizden ve sağlam kulpa sımsıkı sarılmamızdan başka bir kurtuluş yoktur.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: لاَ إِكْرَاهَ فِي الدِّينِ قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللّهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَىَ لاَ انفِصَامَ لَهَا وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O halde kim tâğutu reddedip Allah'a inanırsa, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.” [Bakara 256]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

İran’ın, Amerika Karşısında Ulaştığı Sonuç Bir Zafer Midir?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İran’ın, Amerika Karşısında Ulaştığı Sonuç Bir Zafer Midir?

 

Haber:

İran Devrim Muhafızları Ordusu, 25 Nisan 1980’de İran’ın Tebes kentinde ABD’nin rehine kurtarma amacıyla düzenlediği ve başarısızlıkla sonuçlanan "Kartal Pençesi" operasyonunun yıl dönümü nedeniyle bir bildiri yayımladı. Devrim Muhafızları Ordusu açıklamasında, ABD’nin İsfahan eyaletinin güneyine yönelik son saldırı girişimleri "Beyaz Saray’ın aşağılanmasının tekrarı ve küresel emperyalizmin İran milleti karşısındaki kaçınılmaz yenilgisi" olarak nitelendirildi. Açıklamada, "Bu durum, ABD’nin yaşadığı tarihi ve utanç verici yenilgiden hala ders almadığını göstermektedir. ABD’nin saldırgan ve hegemonik karakteri, İslam Devrimi ve İran’a karşı yeni alanlarda da düşmanlık üretmeye devam etmektedir" denildi.

ABD’ye yönelik sert uyarıların yapıldığı açıklamada, “İsrail” Başbakanı Binyamin Netanyahu da sert bir dille eleştirildi. Bildiride, "ABD’liler gerçeği kabul etmeli ve kendilerini artık suçlu ve çocuk katili Siyonist Başbakan Netanyahu’nun elinde bir oyuncağa dönüştürmemelidir” ifadelerine yer verildi. (www.ntv.com.tr, 25/06/2026)

Yorum:

Eğer bir devlet, bir akide ve bu akideden fışkıran hükümlerin olduğu bir ideolojiye sahip bağımsız bir devlet olur, bu ideolojisini hakim kılmak için savaşır veya mücadele eder ve bunun uğrunda en değerli ve kıymetli şeylerini feda ederse bir zafer elde etmiş olur. Ama bir devlet, dar milliyetçi, vatancı, bölgeselci ve mezhepçi bir fikri benimser ve bunun uğrunda savaşır veya mücadele ederse, sonuçları ne olursa olsun bir zafer elde etmiş olmaz. Zira böyle bir devletin kazanımları, bir akideye inanan bir ümmet adına elde edilmiş kazanımları değil, aksine sadece kendi zati çıkarları için gerçekleşmiş kazanımlar olacaktır. Bunun en çarpıcı örneği ise İran devletidir. Zira İran, Amerika ile yürüttüğü savaşta, dünyanın süper gücü olan Amerika’ya meydan okumuş ve ona karşı birtakım kazanımlar elde etmiştir. Hatta Amerika’nın dünya çapında prestiji sarsılmış ve konumu zayıflamıştır. İran’ın bir İslam beldesi ve halkının da Müslüman olmasından dolayı, onun Amerika’ya karşı elde etmiş olduğu kazanımlar birçok Müslüman tarafından bir zafer olarak nitelendirilmiştir. İşte burada şu soru önem kazanmaktadır: İran’ın elde etmiş olduğu kazanımlar, İslam akidesine ve ondan çıkan hükümlere iman eden İslam ümmetinin sorunlarına çözüm getiren kazanımlar mıdır?

Bu sorunun cevabı, İran’ın Amerika ile olan savaşındaki tutumlarında gayet açıktır; evet, İran’ın Amerika karşısında göstermiş olduğu tutum, kayda değer bir tutumdur; ancak İran’ın elde etmeye çalıştığı kazanımlar, aynı akideyi paylaştığı İslam ümmetinin sorunlarını çözmeye yönelik kazanımlarla tamamen zıt konumdadır. Bunun en bariz örneği ise; Amerika ile imzalamış olduğu son mutabakat zaptında, anlaşmanın kapsamında Yahudi varlığının Lübnan’a yönelik saldırıyı durdurması şartı yer alırken, üç yıla yakın bir süredir Yahudi varlığının eşi benzeri görülmemiş katliamına maruz kalan izzetli Gazze ve Batı Şeria’nın kahraman halkını hiç gündemine bile almamasıdır; sanki Gazze halkı İslam ümmetinin bir parçası değilmiş gibi. Bu da gösteriyor ki İran’ın elde ettiği kazanımlar, aynı akideye sahip bir ümmet adına elde edilmiş kazanımlar değil, aksine kendi mezhepçi, ırkçı ve bölgeselci çıkarları için elde edilmiş kazanımlardır. İşte bu yüzden İran, Amerika’ya karşı nasıl bir sonuç elde ederse etsin, asla İslam ümmeti için bir kazanım olmayacağı gibi asla bir zafer da sayılmayacaktır. Hatta elde etmiş olduğu sonuçlar ne olursa olsun İslam akidesi açısından bir kayıp olacaktır.

Sonuç olarak İran’ın Amerika’ya karşı elde etmiş olduğu kazanımlar, Müslüman orduları için bir ders niteliğindedir; bu da Amerika ve beslemesi Yahudi varlığının yenilmez bir güç olduğu fikrinin bir efsane olduğu ve eğer bir devlet kararlı ve tavizsiz bir tavır ortaya koyarsa, -hele bir de bu devlet halkı Müslüman olan bir devletse- karşısında hiçbir gücün duramayacağıdır. Bu yüzden İslam ümmeti adına bir zafer görmek istiyorsak, ister Arap ister Acem, ister Sünni ister Şii olsunlar samimi olan tüm Müslümanların Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak için çalışmaları gerekir. İşte o zaman gerçek zafere tanık olmuş oluruz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Savaş Davulları, Ödünç Alınmış Tokmaklarla Çalınıyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Savaş Davulları, Ödünç Alınmış Tokmaklarla Çalınıyor!

 

Haber:

Son saatlerde Yemen’de birçok bölgede askeri gerginlik tırmandı. Husi grubu, ülkenin güneyindeki El-Dale’ ilinde iki taraf arasında çatışmaların patlak vermesiyle eş zamanlı olarak hükümet güçlerine karşı savaşı yeniden başlatma tehdidinde bulundu; bu durum, 4 yılı aşkın süredir devam eden nispi ateşkesi tehlikeye atıyor. (El Cezire Kanalı, 24 Haziran 2026)

Yorum:

İşte askeri gerginlik, Al-Dhale ve Lahj cephelerinde yeniden başlıyor; bu, egemenliği ya da zati karar verme yetkisini yansıtmayan, tekrarlanan gülünç bir manzara; aksine, bu çarpık siyasi bölgelere hükmeden yöneticilerin ve yetkililerin ustalıkla oynadıkları satranç taşlarının işlevini son derece hassas bir şekilde yansıtıyor.

Gören ve basiret sahibi olan herkesin farkında olduğu apaçık gerçek şudur: Yemen’in kuzey ve güney cepheleri hiçbir zaman yerel bir kararla açılmamış ve Yemenlilerin arzusuyla da kapanmayacaktır; zira bunlar, Anglo-Amerikan sömürgecinin Riyad, Abu Dabi ve Tahran gibi bölgesel araçları aracılığıyla elinde tuttuğu emniyet supapları ve tırmanış anahtarlarıdır; eğer sömürgeci, Birleşmiş Milletler çatısı altında habis bir siyasi tezgâhı geçirmek isterse, gürültü sakinleşir ve kabir sessizliği egemen olur; ancak müzakereler tökezler ya da uluslararası taraflardan biri diğerine baskı uygulamak isterse, o zaman toplar çığlık atar ve başkentler birdenbire güvenlik planlarını ve saha ihlallerini hatırlayıverir!

Aden’deki bu anlamsız askeri seferberlik ve buna karşılık Sana’da benzer bir seferberliğin yaşanması, Yemen’deki Müslümanların kanlarına karşı işlenmiş tam teşekküllü bir suçtur; zira bu ümmetin dokusundan geriye kalanları parçalayan ve sömürgeciler arasında nüfuz ve servet paylaşımı için Sykes-Picot sınırlarını pekiştiren iç çatışmalar için silahlar seferber edilip azimler bilenirken, bu ordular ve cephaneler sessizce durmakta, dahası Filistin ve bu rehin alınmış rejimlerin açık ihanet ve işbirliğinin ortasında gece gündüz yok edilen Gazze'si başta olmak üzere ümmetin hayati davalarına destek olmaktan da aciz kalmaktadır.

Ey Yemen halkı ve ey güç ve kuvvet adamları: Zamanını sömürgeci kâfirin belirlediği, planlarını çizdiği ve habis meyvelerini topladığı savaşların daha ne zamana kadar yakıtı olmaya devam edeceksiniz?! Cumhurbaşkanlığı Liderlik Konseyi ile Sanaa otoritesi, Yemen'in ve İslam ümmetinin hayrını istemeyen uluslararası planlara bağımlılığı ve dış güçlerin rehinesi olmayı simgeleyen bir madalyon olan tek bir madalyonun iki yüzü gibidir.

Sizin kurtuluşunuz, yabancı uçaklarla korunan toplantı salonlarında ya da BM temsilcilerinin vaatlerinde değil; aksine bu ajan sistemlerden kurtulmakta, Batı’ya ve onun finans kuruluşlarına bağlı olan ipleri koparmakta ve ümmetin gerçek projesinin etrafında birleşmekte yatmaktadır ki bu gerçek proje de Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti’nin kurulmasıdır; zira kanları koruyacak, vekalet savaşlarına son verecek, enerjileri ve orduları bir araya getirerek sömürgecinin kökünü kazıyacak, mukaddesatları kurtaracak ve Yemen'i büyük güçlerin hesaplarının tasfiyesi için bir saha olmaktan çıkarıp, iman ve hikmet yurdu olan o eski izzetine yeniden kavuşturacak olan ideolojik devlet sadece Hilafettir.

Aziz ve Hakîm olan Allah şöyle buyurmuştur: أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْماً لِّقَوْمٍ يُوقِنُونَ “Onlar hala cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah'tan daha güzel olan kimdir?” [Maide 50]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abud El-Fakih – Yemen

Devamını oku...

Körfez Yöneticileri ve Savaş Sonrası Faturalar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Körfez Yöneticileri ve Savaş Sonrası Faturalar

 

Haber:

Katar Başbakanı Muhammed bin Abdurrahman Al Sani, Financial Times gazetesine verdiği röportajda Orta Doğu’da savaş sonrası döneme yönelik bölgesel düzenlemelerin özelliklerini açıkladı; görüşme sırasında, İran ile kurulması önerilen 300 milyar Dolarlık yatırım fonunu iddialı bir rakam olarak nitelendiren Başbakan, gelecekte Körfez ülkelerinden, İran ile kurulacak yatırım fonunu finanse etmelerinin talep edilebileceğine işaret etti. (El Arabiya TV)

Yorum:

Bu haberler duyulduğunda akla, iki açıyı, daha doğrusu iki kışkırtıcı açıyı getirmeye devam edecektir:

İlki; Körfez ülkelerinin, Amerika’nın Müslümanlara ve ülkelerine karşı yürüttüğü savaşlarda hâlâ oynamaya devam ettikleri o aşağılayıcı roldür; bu ise son derece haince ve zelil bir roldür; zira Körfez ülkeleri, topraklarının ABD’nin atlarının ahırları, üslerinin karargahları, uçaklarının ve askerlerinin kalkış noktaları olmasıyla yetinmediler; aksine bir de buna ABD'nin, Müslüman ülkelerde işlediği suçların ardından, son derece küstah bir şekilde onlardan faturaların bir kısmını ödemelerini talep etmesi eklenmiş olup onlar da son derece aşağılayıcı bir şekilde buna razı oluyorlar, dolayısıyla finansörlük rolüne razı olmalarını yanı sıra yeniden imar gibi isimler altında suçlu savaşların kalıntılarını süpüren ve suç mahallerini temizleyen temizlikçi rolüne de razı oluyorlar! Zira Yahudi varlığının insanlara, ağaçlara ve taşlara kadar uzanan soykırım savaşının ardından Gazze’nin yönetimi ile ilgili Trump Kurulu kapsamında Körfez devletçiklerine verilmesi beklenen işte bu roldür. İronik olan ise; tüm bunların sadece kendi kararları ve çıkarları olmayan savaşlarda değil; aksine Körfez ülkelerinin sadece savaş, yıkım ve kayıp sahasından ibaret kaldığı İran savaşı gibi düşmanın ümmete karşı açtığı savaşlarda da gerçekleşmesidir.

İkincisine gelince; bu ise heder edilen paralar ve heba edilen servetlerle ilgilidir; zira milyarlarca para kalkınma ve ekonomilerin inşasının, insanların ihtiyaçlarının ve dünya çapında teknoloji, yapay zeka ve silahlanma alanlarında yaşanan çılgın yarış kapsamındaki sanayileşme ve gelişmenin yolunda harcanmamaktadır; zira bu alanlarda tam bir eksiklik olduğu halde bu paralar ümmete yönelik saldırıların finansmanına aktarılmaktadır.

Amerika'da, savaşın sahipleri olan düşmanın kendisinin bile İran'a karşı yürüttüğü savaşının askeri harcamalarının hesabını sorduğu bir zamanda Arap yöneticiler, en başından beri kendi ülkelerine karşı açılmış olan savaşın sonrasındaki talepler için harcama yapma, bütçe ayırma ve katkıda bulunma emirlerini bekliyorlar; oysa Şam, Mısır ve bölgenin diğer tüm bölgelerindeki insanlar borçların, sefaletin, bitkinliğin ve geçim sıkıntısının acısını çekmektedirler.

Hicri birinci yüzyılda ümmet, Hilafetin gölgesinde gölgelenirken Mısır ve Şam’dan gelen kervanlar “Ramade (kıtlık) yılında” Hicaz’a doğru yol alıyordu; zira Müslümanların malları Müslümanlar içindi ve onların ihtiyaçları için harcandığı gibi aynı şekilde Allah yolunda cihad için de harcanıyordu; oysa Hicri 15. yüzyılda cahiliye rejimlerinin ve çağdaş laikliğin karanlıklarının gölgesinde Müslümanların paraları, Müslümanların düşmanı tarafından Müslümanlara karşı yürütülen savaşları finanse etmek için harcanmaktadır. أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ بَدَّلُوا نِعْمَتَ اللَّهِ كُفْراً وَأَحَلُّوا قَوْمَهُمْ دَارَ الْبَوَارِ “Allah’ın nimetine nankörlükle karşılık veren ve sonunda kavimlerini helâk yurduna sürükleyenleri görmedin mi?” [İbrahim 28]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdurrahman El-Ledavi

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER