Pazar, 22 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/04
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Suriye Kültür Bakanlığı'nın Bir Müzik Konserine Sponsor Olmasına Yönelik Eleştiriler Sürüyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Suriye Kültür Bakanlığı'nın Bir Müzik Konserine Sponsor Olmasına Yönelik Eleştiriler Sürüyor

Haber:

Şam'da düzenlenen müzik konseriyle ilgili tartışmalar devam ediyor; zira birçok cuma hatibi, Suriye Kültür Bakanlığı'nın konserin düzenlenmesine izin vermesini kınayarak, bunun İslam’ın hükümlerine uygun olmadığını vurguladılar.

Yorum:

Suriye Kültür Bakanlığı’nın davranışlarının sert eleştirilere maruz kalması doğaldır; zira bu bakanlık, İslamcı olarak görülen bir hükümete bağlıdır ve birçok kişi, bakanlığın İslam şeriatını uygulamaya koymak için çalışmasını ummaktadır! Ancak bakanlık tam tersini yapmaktadır; zira Esad rejiminin çöküşünün ilk aylarında düzenlediği etkinliklerde olduğu gibi, Instagram ve TikTok’ta aktif olan önemsiz influencer’ları getirmekte; ardından şarkıcıları getirip konserler düzenlediği gibi diziler ve filmler çekmekte ve benzeri faaliyetlerde bulunmaktadır.

Hükümet, yandaşları ve hayranları ise bu saçmalıkları Suriye’deki kültürel çeşitlilikle gerekçelendirmektedirler; zira Suriye’nin tarihi boyunca tek bir renkten ibaret olmadığını, ülkede saygı gösterilmesi ve dikkate alınması gereken farklılıklar olduğunu söylemektedirler! Bu ise hakikatte saptırıcı bir iddia olmasının yanı sıra şer'î hükümlere de aykırıdır; çünkü devletin, bir kesim insan bunu istese bile günaha sponsor olması helal değildir; dahası bu, tarihsel açıdan da aykırıdır; zira bugün Suriye olarak bilinen ve Hilafetin yıkılmasından önce İslam Devleti’ne bağlı olan bölgeler, her zaman İslam’a göre yönetilmiş olup ihtilat (kadın-erkek karışımı), ahlaksızlık, sefahat ve çıplaklık gibi durumlara hiç rastlanmamıştır; dolayısıyla bu, tarihsel olarak belgelenmiş olup bu konuda şüphe duyulması imkansızdır. Eğer bağımsızlık sonrası Suriye’yi, yani 1946’dan sonrasını kastettiğimizi söylüyorlarsa onlara deriz k; o dönemde ortaya çıkan şarkı ve tiyatro faaliyetleri, insanların kendi fikirlerinden ve kanaatlerinden kaynaklanan özgün bir olgu değildi; aksine İslam ülkelerini ele geçirip bölerek kendi sistemini ve medeniyetini dayattıktan sonra, kafir Batı ve ülkemizdeki kuyrukları tarafından desteklenip yaygınlaştırılmıştı. Bu nedenle bu ülkenin tarihi, İslam’la ve onun değerleri ve kanunlarıyla bağlantılı köklü tarihinden sapan tarihsel bir döneme indirgenemez.

Devletin görevi, toplumu kendi boyasıyla boyamak ve insanları temsil eden kültürü pekiştirmektir; ülkemizdeki insanların büyük çoğunluğu, dinlerini seven ve İslami bir yaşam sürmek isteyen Müslümanlardır; bu nedenle Kültür Bakanlığı’nın bu yönelime uyum sağlaması beklenmektedir; bu yüzden onun İslam şeriatıyla örtüşen, İslami şahsiyetin inşasına katkıda bulunan ve şer'î bilinci güçlendiren etkinliklere sponsor olması gerekir; ayrıca hükümet, Allah katındaki sorumluluğunu yerine getirmek ve O’nun gazabından kaçınmak için, gecikme veya ihmalkârlık göstermeden hayatın her alanında İslam’ın hükümlerini uygulaması gerekir.

Uluslararası düzene ayak uydurmanın ve İslam'a karşı savaşanlara yaranmanın ise dünyada da ahirette de akıbeti vahimdir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
  Ahmed Sa’d

Devamını oku...

Artık Allah Subhanehu ve Teala'nın Şeriatının, Taviz Verilmeksizin Kamil Bir Şekilde Uygulanmasını Talep Etmenin Zamanı Gelmiştir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Artık Allah Subhanehu ve Teala'nın Şeriatının, Taviz Verilmeksizin Kamil Bir Şekilde Uygulanmasını Talep Etmenin Zamanı Gelmiştir

Pakistan El Fecr gazetesi, federal hükümet ile Pakistan İslam Cemaati’nin (Cemaat-i İslami) 3 Eylül 2026 Perşembe günü, petrol ürünlerine uygulanan verginin düşürülmesi ve insanlara yardım sağlanması için önlemler önermek üzere komiteler kurulması konusunda anlaştığını bildirdi. Rapora göre, şu anda uygulanan vergi ve harçlar benzin için litre başına 114 Rupi, dizel için ise litre başına 100 Rupi tutarındadır.

Haksız petrol vergilerine, iktidar elitlerinin sömürüsüne ve sıradan insanı sömüren mafyaların suç ortaklığına karşı çıkmak güzel bir şeydir. Ancak artık bu mücadeleyi daha ileri bir düzeye taşımanın zamanı geldiği gibi sadece Müslümanların petrolle ilgili hakkını talep etmekle veya beşerî vergi oranlarında değişiklik yapılmasını talep etmekle yetinmeyip, Allah Subhanehu ve Teala’nın şeriatının tamamının uygulanmasını talep etmenin zamanı da gelmiştir.

Yöneticilerin petrol vergisi üzerinden muhasebe edilmesi her ne kadar güzel bir şey olsa da bu, çaresiz bir hastalığın yalnızca tek bir semptomunu tedavi etmekten başka bir şey değildir. Bu ekonomik boğuşmanın, sömürücü mafyaların ortaya çıkmasının ve insanların omuzlarına binen ezici yükün köklü nedeni ise, yönetim, ekonomi ve yargıda Allah Subhanehu ve Teala'nın şeriatının terk edilmesidir.

Allah Subhanehu ve Teala'nın şeriatının kamil bir şekilde uygulanmasının gölgesinde, petrol gibi doğal kaynaklar kamu mülkiyeti kapsamında sınıflandırılır. Devlet, bu kaynakları, elit kesimin ayrıcalıklarını, savurgan yaşam tarzlarını ve günah olan faizi finanse etmek için aşırı ve meşru olmayan vergiler uygulamak amacıyla değil, tüm tebaanın ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla denetler.

Talebimizi belirli bir verginin kaldırılmasıyla veya kusurlu laik kapitalist bir çerçeve kapsamında fiyatların düzenlenmesiyle sınırlamamalıyız. Zira kısmi bir yaklaşım, en iyi ihtimalle ardından yeniden başlayan bir zulmün geldiği geçici bir çıkış sağlar; zira mevcut rejim, temelinde küfür rejimi olarak kalmaya devam etmektedir. Gerçek adalet, ancak yönetim, ekonomi ve yargının tamamı Allah Subhanehu ve Teala'nın şeriatına göre olduğu zaman gerçekleşebilir.

Ey Pakistan’ın alimlerinden ve siyasetçilerinde oluşan nüfuz sahipleri: Allah Subhanehu ve Teala'nın şeriatının kamil bir şekilde uygulanmasını, siyasi mücadelenizde taviz kabul edilemez merkezi bir mesele haline getirin. Zira Allah Subhanehu ve Teala'nın indirdikleriyle hükmedilmesini talep ederek, ancak bu çaresiz hastalığı tamamen tedavi edebilirsiniz. Siyasi mücadelenin, oranlar ve vergiler çerçevesindeki bir müzakere kartına indirgenmesine izin vermeyin! Dahası bu vergilerin temelden hiç olmamasını garanti eden bir sistem talep ediniz ki bu sistem de Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafettir.

Allah Subhanehu ve Teala'dan, dinini kamil bir şekilde ikame etmek için size, netlik, cesaret ve kararlılık bahşetmesini diliyoruz. Nitekim Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا ادْخُلُوا فِي السِّلْمِ كَافَّةً “Ey iman edenler! Hep birden barışa (İslam’a) girin.” [Bakara 208]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Sa’d Muaz – Pakistan

Devamını oku...

Bölge Yeni Bir Değişime mi Yoksa Kaosun Geri Dönüştürülmesine mi Doğru Gidiyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Bölge Yeni Bir Değişime mi Yoksa Kaosun Geri Dönüştürülmesine mi Doğru Gidiyor?

2010 yılının sonunda Tunus’ta ilk Arap protestolarının kıvılcımı çaktığından beri, Arap ülkeleri henüz sona ermemiş tarihi bir aşamaya girmişti. Zira bazı rejimler yıkıldı, bazıları ayakta kaldı, savaşlar patlak verdi, devletler dağıldı ve yeni bölgesel güçler ortaya çıktı; bu süreçte ise ABD, Rusya, Çin, Türkiye, İran ve Yahudi varlığı kendilerini, Arap Baharı'nın başlangıcında henüz netleşmemiş bir biçimde yeniden şekillenen bir Orta Doğu'nun karşısında buldular.

Arap Baharı, büyük güçlerin istismar ettiği gerçek bir tarihsel an mıydı, yoksa yaşananlar bölgenin yeniden şekillendirilmesine yönelik daha geniş çaplı bir sürecin parçası mıydı?

En gerçekçi cevap, iki teori arasında kalan bölgede olabilir.

Halkların, kendilerini sokağa iten birine ihtiyaçları yoktu; çünkü diktatörlük, yolsuzluk, işsizlik, adaletin yokluğu ve siyasi ufkun tıkanması gibi kendi nedenleri vardı. Ancak uluslararası ve bölgesel güçler, on yıllardır bölgedeki dengelerin bir parçasını oluşturan rejimlerin çöküşü karşısında seyirci kalmaya hazır değildi.

İşte en tehlikeli aşama burada başladı: İç devrimlerden bölgenin geleceğine dair çatışmalara geçiş gibi.

Arap Baharı’nın en önemli sorunlarından biri, yöneticiyi devirme fikri karşısındaki psikolojik engeli yıkmayı başarması ama hiçbir zaman en zor olan soruyu cevaplayamamış olmasında yatmaktadır: Peki ya sonra ne oldu?

Tunus’ta Bin Ali devrildi, ama devlet ayakta kaldı. Mısır’da Mübarek devrildi ama siyasi sistemin şekli konusundaki çatışma, otoritenin yeniden düzenlenmesiyle sonuçlandı. Libya'da Kaddafi devrildi ama devlet uzun süren bir bölünmeye girdi. Yemen'de iktidar el değiştirdi ama devlet kurumları, çatışmayı kendi bünyesinde absorbe edemedi. Suriye'de ise protestolar çok taraflı bir savaşa dönüştü. Daha sonra gelen Sudan ise, rejimin başının devrilmesinin mutlaka sivil devlete sorunsuz bir geçiş anlamına gelmediğini kanıtladı.

Ama neden bazı devrimler çökmüş devletlere dönüştü?

Burada iç içe geçmiş dört faktör vardır:

Birincisi: Siyasi bir alternatifin olmaması; zira rejimin devrilmesi, yeni bir devlet kurmaktan çok daha kolaydır.

İkincisi: Kurumların zayıflığı; zira devlet, iktidardaki kişiye, partiye veya güvenlik kurumlarına bağlı olduğunda, rejimin başının devrilmesi bizzat devletin geniş kesimlerinin dağılmasına yol açabilir.

Üçüncüsü: Devrimin askerileştirilmesi; talepler sokaktan silaha kaydığında, güç dengeleri değişmeye başlar ve dış güçler farklı tarafları finanse edip silahlandırmaya muktedir bir hale gelir.

Dördüncüsü: çatışmanın uluslararasılaşması; en tehlikeli aşama işte budur; çünkü reform talep etmeye başlayan kişi, kendisini bir anda kendisinden daha büyük bir çatışmanın içinde bulur.

Arap Baharı sonrası yapılan bir araştırma, dış güçlerin sadece seyirci kalmadıklarını, aksine bazı rejimlerin ayakta kalmasında, diğerlerinin düşmesinde ve bazı krizlerin uluslararası nitelikteki iç savaşlara dönüşmesinde etkili olduklarını ortaya koymuştur.

Böylece bizim için şu denklemle özetlenebilecek bir model ortaya çıkmıştır: Halkçı protesto, ardından rejimin çöküşü ya da sarsılması, bunu takip eden siyasi boşluk, ardından başlayan iktidar çatışması, buna eşlik eden bölgesel ve uluslararası müdahaleler ve sonra da devletin yeniden şekillendirilmesi. Eğer bölgenin geleceğini anlamak istiyorsak, incelenmesi gereken işte bu silsiledir.

ABD ve Avrupa ülkelerinin, patlak vermesinden sonra olayların gidişatında etki sahibi olan siyasi, ekonomik, askeri ve medya araçlarına sahip olduklarını göz ardı etmek zordur.

Burada devrimi üretmek ile sonuçlarını yönetmek arasında bir ayrım yapmak gerekir; zira devrim içeriden başlayabilir, ancak sonucu dahili olmak zorunda değildir. Bu ise Libya’da açıkça ortaya çıkmıştır; zira uluslararası askeri müdahale, protestolara karşı sadece siyasi bir tavır olmakla kalmamış, aynı zamanda güç dengesini değiştiren belirleyici bir faktöre dönüşmüştür. Ancak rejimin devrilmesine, boşluğu doldurabilecek ulusal kurumların inşası eşlik etmemiştir. Suriye’de ise sahne çok daha karmaşıktı; çünkü çatışma kısa bir süre sonra yerel bir çatışma olmaktan çıkıp, ümmete yönelik haçlı saldırısına dönüşmüştür.

İşte burada önemli bir kaide ortaya çıkmaktadır: Bir devlet, krizini dahili olarak yönetme yeteneğini kaybettiğinde, onun krizini, onun adına başkaları yönetmeye başlar.

Umut, 2011’i yeniden üretmekte değil, 2011’deki hatalardan ders çıkarmakta yatmaktadır; yani gelecekteki bir değişim -eğer gerçekleşirse- şunun anlaşılmasıyla çok daha olgunlaşmış olacaktır: Yöneticinin devrilmesi, devletin devrilmesi anlamına gelmez. Ayrıca ordunun; kaçınılmaz bir düşman olmadığı gibi, mutlak bir kurtarıcı da olmadığının anlaşılması. Muhalefetin sadece iktidarı devirme projesine değil, bir yönetim projesine ihtiyacı vardır. Siyasi bağımsızlığın, bağlı kalınması gereken bir ideolojiye ihtiyacı vardır. İç saha bölünmüş olduğunda, dış müdahale çok daha güçlü bir hale gelmektedir.

En tehlikeli olan şey, devrimin bir projeden bölgesel ve uluslararası güçlerin çatışması için bir vekalete dönüşmesidir. İşte tam da burada bir umut ışığı vardır: Bu da Arap Baharı’nın eskisi gibi geri dönmesi değil, yöneticiyi değiştirmenin oyunun kurallarını değiştirmekten çok daha kolay olduğunu bilen bir neslin doğuşudur.

Orta Doğu’daki bölgesel düzenin şeklini belirleme hakkına sahip olan kimdir?

Arap Baharı eğer bölgenin iç politikasını yeniden şekillendirdiyse, Amerika da Ortadoğu’yu ve bölgenin dünya düzenindeki konumunu yeniden şekillendirebilir. Ayrıca hatalardan biri de, Yahudi varlığının yaşanan her şeyi tek başına kontrol ettiğini öne sürmektir. Ancak Arap devletlerinin yöneticilerinin çoğunun zayıflığı ve ihaneti ile iç çatışmalarla meşgul olmalarının, bölgesel güvenlik ortamında önemli bir dönüşüme yol açtığını söylemek de gerçekçidir. Geleneksel olarak Arap dünyasının ağırlık merkezlerini oluşturan ülkeler kendi iç krizleriyle meşgul olurken, bölgesel güvenlik öncelikleri de değişmiştir.

Ancak sonraki gelişmeler meselenin diğer yüzünü ortaya çıkarmıştır: Arap dünyasındaki parçalanma, varlık için kesinlikle daha istikrarlı bir Ortadoğu’ya yol açmamış; aksine silahlı gruplar için yeni ortamların ortaya çıkmasına, İran ile Yahudi varlığı arasındaki çatışmanın tırmanmasına ve bölgesel çatışmaların kapsamının genişlemesine katkıda bulunmuştur. Dolayısıyla kaos, bir tarafa kısa vadeli kazançlar sağlayabilir, ancak herkes için uzun vadeli stratejik tehditler doğurabilir.

Nasıl yönetileceğini bilmeyen bir muhalefet, Suriye’de olduğu gibi iktidara geldikten sonra sorunun bir parçasına dönüşebilir. Bu nedenle anayasa, seçimler, ekonomi, yargı, güvenlik, dış ilişkiler ve karar alma sürecinin dış güçler tarafından tekelleştirilmesinin önlenmesi konularına yönelik net bir vizyonun olması gerekir. Bu ise ancak ümmetin rüştüne geri dönmesi, davalarına bağlı kalması ve Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bizlere müjdelediği gibi Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafete götürecek ümmet projesini benimsemesiyle mümkün olur; şüphesiz ümmet bu projeyi kucaklamak için can atmaktadır.

Ey bu ümmetin muhlisleri ve ey ümmet içindeki güç ehli: Dininize yardım etmek ve şeriatınızı uygulamak için harekete geçin, bu ümmetin destekçileri olun, İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışanlarla birlikte çalışın ve Rabbinin şeriatını uygulayarak bu ümmetin izzetini geri getirin; Vallahi bu çok yakındır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللهِ يَنصُرُ مَن يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ  “O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-5]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Kur’an Senin İçin Bir Mesaj Olduğunda

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Kur’an Senin İçin Bir Mesaj Olduğunda

Belki de Kuran ile olan ilişkimizde yeniden keşfetmemiz gereken en önemli şey, onunla sadece okuduğumuz bir kitap olarak ilişki kurmayı bırakıp, onu biz okumadan önce Allahu Teala'nın bize okuduğu bir mesaj olarak görmeye başlamamızdır.

Gözlerinizin önünden geçen her ayet, sadece okunan kelimelerden ibaret değildir; aksine âlemlerin Rabbinden sana ulaşan bir hitaptır; zira onun içinde sana yönelik bir emir, senin için kurtuluş olabilecek bir yasak, kalbini huzurla dolduracak bir vaat, seni gafletinden uyandıran bir tehdit ve senin için başkalarının tarihini açığa çıkarmadan önce senin nefsinde olanı açığa çıkaracak bir kıssa vardır.

Rabbimiz Allahu Teala bize; وَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ “Namazı kılın.” [Nisa 77] şeklinde buyurduğunda mesele, sadece ayetin güzelliğine hayran kalmam değildir; aksine Allah’ın benim için istediği şekilde namaza kalkmamdır; yani hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyan namaza kalkmamdır.  

Sorun şu ki bizler bazen Kur’an’ı; bizzat muhatabın gözüyle değil de, muhatap hakkında araştırma yapan kişinin gözüyle okuyoruz. Dolayısıyla bizi kınayan ayeti unutup, başkasını kınayan ayeti araştırıyoruz.  Eski milletlerin kıssalarını okuyor ve onların hatalarını araştırıyoruz ama kendimizi ve kendi hatalarımızı unutuyoruz.

Kur’an bizden sadece çok harika okuyucular olmamızı istemiyor; zira Kur’an dilden geçip de kalpten geçmiyorsa o zaman ne kıymeti var ki?!

Kur'an’ı, sanki bize ulaşmış bir mesaj gibi okumalıyız; bir emir gördüğümüzde ise şöyle demeliyiz: Rabbimiz bizden ne istiyor? Bir yasak gördüğümüzde şöyle demeliyiz: Rabbimiz bizden neyi bırakmamızı istiyor? Müminlere yönelik bir vasıf gördüğümüzde şöyle demeliyiz: Bu sıfatlardan bizim payamız ne kadar? Münafıklar ve zalimlere yönelik bir vasıf gördüğümüzde; başkaları hakkında araştırma yapmada acele etmemeliyiz; aksine önce kendimizi sorgulamalıyız. İşte o zaman Kur'an bambaşka bir şey haline gelir.

Allahu Teala’nın; إِنِ الْحُكْمُ إِلَّا لِلَّه “Hüküm ancak Allah’a aittir.” [En’am 57] kavlini okuduğumuzda, ayetin üzerinden sadece sevap arayan bir okuyucu gibi geçip gitmemeliyiz, bilakis ayetin bizzat kendisine şu soruyu sorduğunu hisseden bir insan gibi okumalıyız: Bugün hüküm kime ait? Allah’a mı, yoksa tağutlara mı?

Benim yapıp ya da yapmayacağımı belirleyen kim? Benim çıkarım Allah'ın emriyle çatıştığında kime başvurmalıyım? Kur’an bir şey söyleyip, hevalarımız veya örflerimiz ya da çıkarlarımız da başka bir şey söylediğinde, hangisinin hükmünü öne çıkarmalıyım?

Mesele Allah'ın teorik olarak hüküm koyucu olduğuna inanıp, sonra da gerçeklikte hayatımı kimin yönettiğini araştırmak değildir! Şüphesiz bu, akide olarak söylediklerimizle, davranış olarak yaşadıklarımız arasındaki açık bir yüzleşmedir.

Allahu Teala’nın; وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الْكَافِرُونَ “Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kâfirlerin ta kendileridir." [Maide 44] kavlini okuduğumuzda; önce kendi nefsimizle uzun uzadıya baş başa kalmalıyız: Ben Allah’ın hükmünün neresindeyim? Benim isteğime uyduğunda onun hükmünü kabul edip, çıkarımla çatıştığında da onu reddedip tevil mi etmeliyim? Kur'an’dan beni değiştirmesini mi istemeliyim, yoksa istediğim şeyi haklı çıkarmasını mı istemeliyim?

Kur’an, hüküm ve yasama konusundan bahsettiğinde, onu bize sadece okunacak bir madde olarak sunmuyor; bilakis önümüze kulluğa dair gerçek bir tercih koyuyor. Kulluk; benim Rabbim Allah'tır deyip, sonra da kendi hevasını hüküm, kendi menfaatini ölçü ve örfü de Allah’ın emrinden daha üstün bir referans haline getirmek değildir. Aksine gerçek kulluk, Allah’ın emrini bilip sonra samimiyetle nasıl icabet edebilirim diye sormandır?

İşte burada Kur’an tehlikeli bir ayna haline gelmektedir; çünkü o, bizim için sadece bildiğimiz şeyleri açığa çıkarmaz, aynı zamanda bizim için açıkça ilan ettiğimiz imanımızla gerçek yaşamımız arasındaki çelişkiyi de açığa çıkarır.

Kur’an ile olan gerçek yolculuk, Allah’ın hüküm sahibi olduğuna inanmaktan, O’nun hükmünü hayatımızda nihai bir referans hâline getirmeye geçmemiz, O’nun hükümlerini doğru bir anlayışla öğrenmemiz, bunlara bağlı kalmamız ve onları hayatımızda, yani yargı ve yönetimde, hadlerin ikamesinde ve tüm genel hükümlerde uygulamamızdır.

Allah’ın Kitabı'na sadece sayfalarını bitirmek istediğimiz kutsal bir kitap olarak bakmamalıyız. Oysa daha derin gerçek şu ki, bizler, bize yöneltilen Rabbani mesajlarla karşı karşıyayız; bu mesajlarda emir ve yasaklar, yasama ve yönlendirme, adaletin ölçüsü, toplum için düzenleyici ve Allah’la, insanlarla ve nefsimizle olan ilişkilere yönelik bir metot bulunmaktadır.

Öyleyse projen, Kur’an’ı daha çok hatmedenlerden biri olmak olmasın; aksine projen, Kur’an’ın hayatın her alanında etkilerinin ortaya çıktığı biri olmak olsun. Çünkü Kur’an, kulaklarımıza hoş gelen güzel bir ses ya da kalplerimizde sakladığımız sözler olsun diye indirilmedi; aksine tabi olunacak bir hidayet, itaat edilecek bir emir, kaçınılacak bir yasak, ikame edilecek bir adalet ve yaşanacak bir ahlak olarak indirildi. Belki de yarın okuyacağın bir ayet, uzun zamandır beklediğin bir mesaj olabilir.

Oku sonra icabet et, düşün sonra değiş, Allah’ın muradını bil, sonra da hayatı, senin icabet ettiğine dair şahit kıl. Kıyamet günü soru: Kur’an’ı kaç kez hatmettin? olmayacak. Asıl daha ağır olan soru şu olacak: Allah'ın kelamı sana ulaştığında ne yaptın?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

İslam Beldelerini Büyük Devletlerin Çatışma Alanı Haline Getirmeyin

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İslam Beldelerini Büyük Devletlerin Çatışma Alanı Haline Getirmeyin

Haber:

5 Eylül 2026 Cumartesi günü Başkan Prabowo Subianto, Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) nezdindeki ABD Büyükelçisi Kevin Kim'i ve ABD Maslahatgüzarı Joey M. Sakurai'yi Batı Cava'da bulunan Hambalang'daki konutunda kabul etti. Dışişleri Bakanı Sugiono, Devlet Bakanı Prasetyo Hadi ve Kabine İşleri Bakanı Teddy Indra Wijaya'nın da katıldığı toplantıda, Endonezya-ABD iş birliğinin güçlendirilmesi, bölgesel istikrar ve karşılıklı saygı ile eşit ortaklık ilkelerine dayalı olarak iki ülke arasındaki stratejik ortaklığın pekiştirilmesi ele alındı. Resmi olarak açıklanan gündem son derece genel nitelikteydi. Devlet Sekreterliği'ne göre görüşmeler, Endonezya-ABD iş birliğinin güçlendirilmesini, bölgesel iş birliği ve istikrarı ve karşılıklı saygı ile eşit ortaklık ilkelerine dayalı ikili ilişkileri kapsamaktadır. Hükümet ise toplantıyı, Endonezya ile Amerika arasındaki stratejik ortaklığı güçlendirme çabalarının bir parçası olarak nitelendirdi.

Yorum:

Toplantı, ABD ve Çin'in Endonezya'daki nüfuz çatışmasını ortaya koymakta olup; bu ise birkaç yönden açığa çıkmaktadır.

Birincisi: Toplantı, Prabowo'nun Vladivostok'taki Doğu Ekonomi Forumu'na katıldığı Rusya’dan döndükten sadece bir gün sonra Amerikalı yetkililerle gerçekleştirildi. Bu da Washington'ın, Endonezya'nın Rusya veya Çin'in yörüngesine aşırı derecede girmesini engellemeye önem verdiğine işaret etmektedir.

İkincisi: Görünen o ki toplantı, sadece kısa bir protokol görüşmesinden çok daha fazlasıdır. Zira Kabine İşleri Bakanı Teddy, atmosferi dostane ve yapıcı olarak nitelendirmiş ve görüşmelerin "daha yakın, yapıcı ve karşılıklı yarar sağlayan bir iş birliğini" hedeflediğini vurgulamıştır. Stratejik ortaklık, karşılıklı yarar sağlayan iş birliği ve bölgesel istikrar terimleri, salt diplomatik açıdan kabul edilmemelidir. Zira herhangi bir devletin dış politikası, temel olarak kendi çıkarlarını korumaya odaklanmaktadır. ABD'nin çıkarları olduğu gibi aynı şekilde Çin ve Rusya'nın da çıkarları vardır. Bu nedenle bu iş birliğinin Endonezya'nın bağımsızlığını gerçekten pekiştirip pekiştirmediği, yoksa yabancı güçlere olan bağımlılığını mı artırdığı sorgulanmalıdır.

Üçüncüsü: Kevin Kim'in konumu diplomatik açıdan büyük önem taşımaktadır; zira kendisi toplantıya ABD'nin Endonezya Büyükelçisi olarak değil, Güneydoğu Asya Uluslar Birliği (ASEAN) Büyükelçisi sıfatıyla katılmıştır. Antara Haber Ajansı'nın 9/5/2026 tarihli haberinde, toplantı sırasında ABD'nin Endonezya'da daimi bir büyükelçisinin bulunmadığına işaret edilmiştir; bu da Amerikalı diplomatların bu üst düzey toplantıdaki varlığını son derece önemli kılmaktadır. Tüm bunlar, Washington ve Prabowo yönetiminin üst düzey iletişim kanallarını koruduğuna ve bunları güçlendirdiğine işaret etmektedir.

İslam'da diğer devletlerle ilişkiler kurmak haddi zatında yasak sayılmaz. Ancak İslam, yabancıların Müslümanların işleri üzerinde hâkimiyet kurmasına imkân tanıyan ilişkileri caiz kılmaz. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141]

Nitekim İslam’ın dış politikası, özü itibarıyla Müslüman ülkeleri büyük güçlerin nüfuz araçları haline getirmeyi hedeflemez; aksine devlet, İslam ümmetini korumak, servetlerini muhafaza etmek ve yabancıların onun işleri üzerinde hâkimiyet kurmasını engellemekle yükümlüdür. Ayrıca devlet, içeride İslam şeriatını kapsamlı bir şekilde uygulamakla ve İslam risaletini dünyaya yaymakla yükümlüdür. Zira İslam, Müslümanların bağımsız bir politikaya sahip olmalarını, hiçbir gücün hegemonyasına boyun eğmemelerini ve dış ilişkileri Allah'ın hükümleri doğrultusunda kendi çıkarlarını koruma aracı kılmalarını şart koşmaktadır. İslam, İslam Devleti’nin, hiçbir gücün hegemonyasına boyun eğmeyen bağımsız bir siyasi sisteme sahip olmasını ve dış ilişkilerin, Allah Subhanehu ve Teala’nın emirleri doğrultusunda ümmetin çıkarlarını koruma aracı kılınmasını emretmektedir.

Bu nedenle Hambalang toplantısı, bir Müslüman ülkesi olarak Endonezya'nın, büyük güçlerin nüfuz mücadelesi yürüttüğü bir alan olmaması gerektiğini hatırlatan bir uyarı niteliğinde olması gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Rahmet Kurnia – Endonezya

Devamını oku...

Haberlere Bakış: 20/09/2026

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış

20/09/2026

* Tataristan'da seçmen katılımı %23,5'tir. Tataristan'da, Moskova saati ile saat 15.00 itibarıyla toplam seçmen sayısının %23,5'i oy kullandı. Bu, Eyalet Otomatik Sistemi "Seçimler" verilerinden kaynaklanmaktadır.

Hatırlayın ki, 18-20 Eylül tarihlerinde cumhuriyette Rusya Federasyonu Devlet Duması'nın dokuzuncu meclis temsilci seçimleri yapılmaktadır. Aynı zamanda, Vysokogorsky (Vysoka Gorsky) tek mandallı (tek üyeli) 50 numaralı seçim bölgesinde yedinci mezhebat meclisi milletvekili ara seçimleri ve ek belediye seçimleri yapılmaktadır.

Cumhuriyet genelinde oy verme merkezleri 8:00-20:00 saatleri arasında açıktır. (www.tatar-inform.ru, 18 Eylül 2026).

Müslüman Tataristan halkı, her ne kadar komünist Rus rejiminin ajanları tarafından yönetilmiş olsa da, İslam’a olan bağlılıklarından asla vazgeçmemişler, hatta giderek daha çok İslam’a yönelir bir hale gelmişlerdir. Zira Tataristan Müslümanları, komünist dönemde Kazan, Sibir ve Astrahan’ın her birinde katliamlara uğradıkları halde bile asla İslamlarından vazgeçmemişlerdir.

Tataristan Müslümanlarına yönelik zulüm komünist dönemle sınırlı kalmamış, aksine başlarındaki Rus ajanı hain yöneticiler, Rusya’nın talimatlarıyla Müslümanlara zulmetmeye devam etmişlerdir. Örneğin 18 Eylül 2024 tarihli Eurasia daily haber ajansı şu haberi vermişti: Rusya Federal Güvenlik Servisi Halkla İlişkiler Merkezi'ne göre “Uluslararası bir terör örgütünün kadın hücresi Tataristan’da faaliyet gösteriyor ve Rus bireyleri kendi saflarına katıyor.” Yani Tataristan'ın özel güvenlik birimleri, Kremlin’deki efendilerinin emriyle Volga bölgesindeki Müslümanlara zulmetmiş ve Kazan’da dört iffetli Müslüman kadını tutuklamıştı. Yine aynı yılın Mayıs ayında, inançlarından vazgeçmediği ve cezaevinde İslam’a davet ettiği için 2019 yılında 23 yıl hapis cezasına çarptırılan kardeş Rayis Mavlayotov’un cezasına ek bir süre daha eklenmiş ve genel olarak beş yıl hapis yatmış olan Rayis Mavlayotov 27 yıl yeni bir hapis cezasına çarptırılmıştı.

Ayrıca 19 Haziran 2026’da Radio Liberty, Putin ile Tataristan Cumhurbaşkanı arasındaki bir görüşmeden bir alıntı yayınlamış ve alıntıda şöyle geçmişti: Rüstem Minnihanov’un açıklamasına göre, “Tataristan’dan yaklaşık 54.500 kişi, ya sözleşmeli asker olarak ya da genel seferberlik yoluyla Ukrayna’ya karşı savaşta görevlendirildi.” Tataristan, Ukrayna’ya karşı savaşta teyit edilen ölü sayısı bakımından Başkurdistan’ın ardından ikinci sırada yer alıyor. Yine Tataristan Cumhurbaşkanı Rüstem Minnihanov, Kazan’da Vladimir Putin ile yaptığı görüşme sırasında, 56.000’den fazla kişinin Ukrayna’ya karşı savaşmak üzere ülkeden ayrıldıklarını açıkladığı gibi özel askeri operasyonu desteklemek için 91 milyar Rubleden fazla bir tutarın ayrıldığını da eklemişti. Tataristan Müslümanları bu gelişmelere kayıtsız kalmadıklarını yapılan seçimlere yansıtmışlardır. Örneğin 11-13 Eylül 2020 tarihleri arasında Tataristan’da, Cumhurbaşkanı ve belediye temsilcileri seçimleri yapılmış ve resmi istatistiklere göre, Moskova’nın mevcut sömürgeci yöneticisi Rüstam Minnihanov, oy sayısında ezici bir çoğunluk, yani %79’luk katılımın sağlandığı oyların % 83,28’ini almıştı. Yani 2020 yılında katılım resmi verilere göre %79 iken, bu yıl cumhuriyette yapılan Rusya Federasyonu Devlet Duması'nın dokuzuncu meclis temsilci seçimlerinde ise, Moskova saati ile saat 15.00 itibarıyla toplam seçmen sayısının %23,5'i oy kullanmıştır. Bu da Tataristan Müslümanlarının, hem yönetime hem de Rusya Federasyonu’na vermiş olduğu sert bir yanıt niteliğindedir.

Başta Tataristan Müslümanları olmak üzere tüm Müslümanlara diyoruz ki: Bu kafirler bizi değerlerimize ve dinimize ihanet etmeye zorlamak yoluyla ümmetimizi yok etmeye çalışıyorlar. Bu yüzden bizim, yaratıcımız Allah Azze ve Celle’nin emirlerine icabet etmemiz gerekmektedir. Aynı zamanda bizler, her türlü zorluklara rağmen Rablerine sadık kalan muhlisler olmalıyız. Dolayısıyla bizim vacibimiz, sömürgeci kâfirlerin ve ajanlarının davranışlarına bakmaksızın İslami hayatı yeniden başlatma davetimize devam etmemizdir.

* Türkmenistan'ın ekonomik başarılarının sergisi, bağımsızlığın 35. yıldönümünde Aşkabat'ta açılmıştır. Bugün, yani 17 Eylül'de, Türkmenistan Ticaret ve Sanayi Odası'nda Bağımsızlığın 35. yıldönümüne adanmış ülkenin ekonomik başarılarını sergileyen bir sergi açıldı. Etkinliğe Meclis Başkanı, Hükümet üyeleri, bakanlıklar, ajanslar ve kolluk organları başkanları, diplomatik birlik ve medya temsilcileri katıldı.

Sergi, bağımsızlık yıllarında ülkenin gelişim sonuçlarını sunmaktadır. Sergi mekanı, ülkenin tüm önemli sektörlerinden ve ajanslarından başarıları sergiliyor ki bunlardan bazıları şunlardır:

• Finansal ve bankacılık sektörü ve ekonomisi: Maliye ve Ekonomi Bakanlığı, Merkez Bankası ve ticari bankalar, Devlet Sigorta Örgütü ve "Türkmenstandartlary" servisi sergileri.

• Yakıt ve enerji sektörü: Devletin ileri gelişmeleri ve projeleri "Türkmengaz" ve "Türkmennebit" ile "Türkmengeologiýa" şirketini içermektedir.

• İnşaat ve ağır sanayi: İnşaat ve Mimarlık Bakanlığı, Sanayi ve İnşaat Üretim Bakanlığı, Enerji Bakanlığı, "Türkmenhimiýa" şirketi ve Otomobil Yolları Bakanlığı'nın standları bulunmaktadır.

• Ulaşım ve iletişim: Demiryolu ve karayolu taşımacılığından sorumlu bakanlıklar, İletişim Bakanlığı ile devlet hizmetleri "Türkmenhowaýollary" ile Denizcilik ve Nehir Taşımacılığı bölümlerinde yer almaktadır.

• Tarım-sanayi sektörü: Tarım Bakanlığı, Çevre Koruma Bakanlığı, Su Yönetimi Devlet Komitesi, ayrıca "Türkmenpagta", "Türkmengallaönümleri" ve "Türkmenobahyzmat" şirketleri, gıda endüstrisi, hayvancılık ve kümes hayvancılığı dernekleri ile "Türkmen atlary" derneğinden yeni ürünler ve gelişmeler bulunmaktadır.

Üç günlük programın bir parçası olarak, sergi salonundaki özel bir sunum alanında yeni yatırım projeleri, yerli üretim ürünler ve dijital hizmetlerin sunumları yapılmaktadır.

Sergi 19 Eylül'e kadar açık kalacak ve sonuçların açıklanması ile katılımcılara diploma taklibi ile sona erecek. Fuar, ziyaretçilere ve uzmanlara Türkmenistan'ın ekonomik potansiyeli hakkında kapsamlı bir bakış sunuyor ve iş birliği için uygun bir platform olarak hizmet veriyor.

Türkmenistan Ticaret ve Sanayi Odası'nda Bağımsızlığın 35. yıldönümüne adanmış ülkenin ekonomik başarılarını sergileyen bir serginin açılmasını anlamak adına, Türkmenistan ekonomisine kısa bir göz atalım:

- Türkmenistan, dünyanın en büyük doğal gaz rezervlerine sahip ilk dört ülkesinden biridir. Ancak ekonomisi, tek bir ürüne (doğal gaz ihracatı) bağımlı olması nedeniyle kırılgan bir yapıya sahiptir.

- Çin Bağımlılığı: Rusya ile yaşanan geçmiş gaz krizlerinin ardından Türkmenistan, gazının çok büyük bir kısmını Çin'e satmaya başlamıştır. Boru hatlarının finansmanı nedeniyle Çin’e olan borçlar, gaz gelirlerinin doğrudan ülkeye girmesini engellemektedir.

- Ekonomik Zorluklar: Ülkede katı devlet kontrolü, ulusal para birimi manat üzerindeki yapay baskılar ve çeşitlendirilemeyen sanayi; gıda kuyruklarına, nakit avans sıkıntılarına ve yüksek işsizliğe yol açmaktadır; bu yüzden ülke halkı ciddi ekonomik sıkıntı çekmekte ve nüfusunun kayda değer kısmı başta Rusya olmak üzere yurt dışına çalışmaya gitmektedir.

- Rusya'nın Baskısı: Geçmişte Türkmen gazını ucuza alıp Avrupa'ya pahalıya satan Rusya, Türkmenistan'ın doğrudan Batı pazarına (örneğin Trans-Hazar Boru Hattı veya Nabucco projeleriyle) açılmasını her zaman engellemeye çalışmıştır. 2009 yılında yaşanan boru hattı patlaması ve ardından gelen fiyat krizleri, Rusya'nın Türkmenistan ekonomisini terbiye etmek için kullandığı birer baskı unsuru olarak değerlendirilmektedir. Ayrıca Rusya, Türkmenistan'ın Azerbaycan ve Türkiye üzerinden Avrupa'ya gaz swapı yapma girişimlerini yakından izlemekte ve Hazar Denizi'nin hukuki statüsünü veya çevre faktörlerini öne sürerek bu projelere pasif baskı uygulamaktadır.

Bu kısa açıklamadan da anlaşılacağı üzere, sırf tahtını korumak için Müslümanların ortak mülkiyeti olan ülke servetlerini, gerek Rusya gerek Çin gerekse başta Amerika olmak üzere Batılı ülkelere peşkeş çeken bir ülkenin ekonomik başarılardan bahsetmesi ve bunun için sergiler düzenlemesi abesle iştigaldir.

Başta doğalgaz olmak üzere ülkenin servetlerini sömürgeci kafirlerin çıkarları için heba etmek, Allah’a, Rasulü’ne ve müminlere bir ihanettir. Bu yüzden Türkmenistan halkı da dahil tüm Müslümanların, başta ekonomi olmak üzere tüm alanlarda öncü bir konuma gelmek için kendisiyle korunacakları ve arkasında savaşacakları bir başa sahip olmalarının zamanı gelmiştir. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” O halde Müslümanlar, bir İmamı nasbetmek ve ona biat etmek için acele etsinler ki kurtuluşa erip başarıya ulaşabilsinler; böylece de dünya, Müslümanların gölgesinde huzur bulsun.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Fon Krizi Kapitalist Ekonomik Sistemin Acı Bir Meyvesidir

Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in 17 Eylül Perşembe günü kurmaylarıyla yaptığı toplantı sonrası, 131 fonun borsa işlemlerinden tasfiye edildiği, 7 portföy yönetim şirketine el konulduğu açıklandı. Bu şirketlerin özellikle son çeyrekte kârlılık rakamlarında orantısız bir büyüme gerçekleştirdiği belirlendi. Son dönemde finans piyasalarında patlak veren yüksek getirili özel/gizli fon skandalı, binlerce yatırımcının birikiminin buharlaşmasına yol açtı. Yatırılan fon değerinin 890 milyar TL, yatırımcı sayısının ise 455 bin kişi olduğu ifade edildi. Devlet ve piyasa düzenleyiciler, krizleri "piyasa denetimi ve güven tazeleme” ile geçiştirmeye çalışıp bu skandalı basit gösterse de kapitalizmin faize dayalı finans sisteminin oluşturduğu yaralar derinleşmekte, halk ise kriz ve çaresizlik sarmalına sürüklenmektedir.

Tasfiye edilen fonların birbirlerini sığ hareketler ile besleyip hisseleri arttırmaları, buna mukabil yatırımcıların paralarını çekme isteğine nakit sıkıntısı yüzünden cevap verememeleri böyle bir krize neden olmuştur. Burada yüksek kâr beklentisi, kapalı devre işlemler, resmi bankacılık şemsiyesi altında suistimal edilen finansal yapılar saadet zinciri mantığıyla çalışmıştır. Kapitalist sistemin "paradan para kazanma” vaadi insanlardaki daha az sermaye ile kısa sürede zengin olma hırsını tetiklemiş, kurumların bu duruma göz yumması ise vurgunları meşrulaştırmıştır. Devlet kurumlarının ve yetkililerin yaşanan bu krize alan açtığı apaçık bir gerçektir. Zira böylesi büyük bir vurgunun Allah korkusu olmayan bürokratlardan destek alınmadan yapılması mümkün değildir. Yolsuzluklarla mücadele ettiğini açıklayan iktidarın arka planda bu tür vurgunlar ile yüksek kar elde eden imtiyazlı kişileri koruması ise büyük bir skandaldır.

Bu durum faiz ve borsa ile para kazanmaya çalışmanın tehlikesini bir kez daha ortaya çıkarmıştır. Tamamen manipülasyona açık, belirsiz bir kâr–zarar mantığıyla işletilen hisseler hem şer’an caiz değildir hem de vakıa itibariyle büyük riskler taşımaktadır. Enflasyon, döviz/kur sarmalı ve piyasa çöküşlerinin asıl sebebi işte böyle işleyen kâğıt para, faiz ve kapitalist finans sistemidir. İktidarlar veya sistem savunucuları "yabancı sermaye, parasal sıkılaştırma, kredi notu ve güven" masallarıyla insanları oyalarken, krizin faturası, borç batağına girmiş, aldığı borcun faizini dahi ödemekte zorlanan ve alın teri dökerek çalışıp ağır vergi yükü altında ezilen dar gelirliye, emekliye bir bütünde halkın tamamına kesilmektedir. Oysa halk çaresiz değildir; asıl sorun sistemin kendisidir. Çözüm ise sadece İslam’dadır. İslam; mülkiyetin, emeğin ve ticaretin meşruiyetini esas almış, faize, aldatmaya ve belirsizliğe, stokçuluk, kumar ve spekülasyon gibi yollarla elde edilen kazanca kesin yasak getirmiştir. Kar-zarar ortaklığı olmaksızın garantili yüksek getiri vaatleri veya aldatmaya dayalı finansal enstrümanlar batıldır. Borsa işlemleri ve reel üretimle bağını koparmış türev/kâğıt oyunları meşru ticaret sınırları dışındadır.

O halde; paranın altın ve gümüş gibi zati kıymetiyle değer kazandığı, enflasyon, aldatma ve sömürü alanlarının kapandığı, mülkiyetin ve emeğin hakkıyla korunduğu İslam Nizamı acilen hayata geçirilmelidir. Her geçen gün daha da derinleşen ekonomik krizlerden kurtulmanın yolu kapitalizmin yama politikaları değil, sorunları köklü ve kapsamlı çözüme kavuşturacak olan İslam İktisat Nizamı’dır.

ومَنْ اَعْرَضَ عَنْ ذِكْر۪ي فَاِنَّ لَهُ مَع۪يشَةً ضَنْكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ اَعْمٰى

"Kim de benim zikrimden (Kur'an’dan) yüz çevirirse, şüphesiz onun için dar bir geçim vardır ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşrederiz." [Tâhâ 124]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER