Salı, 05 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Bahreyn ve İran, Nübüvvet Minhacı Üzere Hilafet Devletini Kurmalıdır

Bahreyn Kralı Hamad bin İsa Al Halife yaptığı açıklamada, “İran’ın aramızda bulunması gereken dini bağı görmezden gelmesi ve karanlık çağların ardından Fars halkına manevi, insani ve bilgisel bir derinlik kazandıran Muhammedi Risâlet’in üstünlüğünü unutması bizi derinden üzmektedir” ifadelerini kullandı. Birkaç gün önce ise İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, X platformundaki hesabından yaptığı uzun bir paylaşımda Bahreyn Kralı’nın bu açıklamasına yanıt vermiştir. Bekayi paylaşımında, İran’ın İslam tarihi ve medeniyetindeki rolüne dikkat çekmiş, Bahreyn’in İran’a yönelik saldırısında Amerika’nın yanında yer almasını eleştirmiş ve Bahreyn Kralı’ndan ülkesinin davranışlarını İslam terazisinde tartmasını talep etmiştir.

İslam’ı kullanarak yapılan bu karşılıklı medya atışması karşısında Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi şu hususları beyan eder:

Birincisi: Hem Bahreynli hem de İranlı yetkili, Müslümanların diğer insanlardan ayrı tek bir tek ümmet olduğunu, tek bir halifenin yönettiği tek bir siyasi yapı içerisinde bulunmaları gerektiğini ya unutmuş ya da unutmuş görünmektedirler. Her ikisi de temsil ettikleri yapıların Müslümanları parçaladığını ve kapsayıcı çatı altında birleşmelerini engellediğini görmezden gelmişlerdir. Bu tutumlarıyla hem kendileri hem de rejimleri, Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya karşı günah işlemişlerdir ve isyankâr durumundadırlar.

İkincisi: Raşidi Halifeler döneminde fethedilmesinden 16. yüzyılın başlarında İran’da ulus-devletin kuruluşuna kadar İran’ın İslam uygarlığında oynadığı rolü hiç kimse yadsıyamaz. O dönem boyunca Fars topraklarındaki Müslüman âlimlerin İslam mirasına sunduğu katkıların büyük bir kısmı Arapça dairesinde gerçekleşmiş ve bu topraklar İslam Hilafet Devleti’nin bir parçasını oluşturmuştur. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki bu tarihî rol, bugün İran’ı yönetenlerin İslam ümmetinin parçalanmasına katkıda bulunmalarını ve İran’da Hilafet’in kurulmasını engellemelerini mazur göstermez. Sadece geçmişteki bu rolle övünmeleri, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmemenin günahını onların üzerinden kaldırmaz.

Üçüncüsü: Her iki yetkili de birbirlerine karşı İslam ölçüsü üzerinden delil getirmeye çalışsa da aslında her ikisi de İslam’a aykırı hareket etmekte ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya birçok konuda isyan etmektedir. Sömürgeci kafir devletlerle dostluk kurmak, onları Müslümanların beldelerine, servetlerine ve kaynaklarına musallat etmek bunların başında gelmektedir. Bahreyn rejimi İngiltere’ye tabidir, İran rejimi ise, bu yıl şubat ayının sonlarında başlayan son savaşa kadar Amerika’nın yörüngesinde hareket etmekteydi. Hiçbir Müslüman, İran’ın Amerika’nın çıkarlarına hizmet etmek amacıyla Irak, Suriye ve diğer birçok İslam beldesinde işlediği suçları, her iki rejimin de İslam ümmetinin parçalanmışlığını koruma gayretini unutmuş değildir.

Dördüncüsü: Söz konusu iki yetkilinin sorumluluğu sıradan herhangi bir Müslümanın sorumluluğundan çok daha büyüktür. Zira her biri bir devleti temsil etmektedir, değişimi gerçekleştirmeye ve Hilafeti kurmaya sıradan Müslümanlardan çok daha muktedirler. Dolayısıyla sorumlulukları sıradan Müslümanların sorumluluğundan çok daha ağır, ihmallerinin günahı da Allah katında bir o ölçüde büyüktür. Bu nedenle hem bu iki yetkiliyi hem de Müslümanların beldelerindeki diğer yöneticileri Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet’i kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vermeye çağırıyoruz. Zira Hilafet Müslümanların dağınıklığını giderecek, birliklerini sağlayacak ve onları düşmanlarına karşı tek yumruk yapacaktır.

إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ “Şüphesiz bu, tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin.” [Enbiya 92]

Devamını oku...

Temmuz Devrimi ve Hizb-ut Tahrir’den Misyonu Tamamlama Çağrısı

Tâğût Şeyha Hasina’nın ülkeden kaçtığı o tarihi anın üzerinden tam iki yıl geçti. Bangladeş halkı rahat bir nefes almıştı, derin düşünmek için uygun bir zamandı. O yüzden Hizb-ut Tahrir şimdi bizi buraya getiren o uzun yolu hatırlatmaktadır. Hatırlayın Zalim rejime karşı mücadelemiz Temmuz 2024’te başlamadı; aksine 2009 yılında, milletimize karşı düzenlenen bir komplo kapsamında ordumuzun sadık ve cesur subaylarının katledildiği Pilkhana katliamıyla başlamıştı. O zaman Hasina rejiminin Hindistan ile işbirlikçiliğini ifşa etmiş, başkalarının sustuğu bir zamanda dimdik ayakta durarak fedakarlıkların yükünü omuzlamıştık. 2024 yılındaki ayaklanmanın alevlendiği ve sokakların savaş alanına döndüğü o ilk kritik günlerde de, ümmete ve güç/kuvvet ehline yönelik çağrımız ve yönlendirmemizle yine sahadaydık.

Evet, tâğût Hindistan’a kaçtı ancak bu zafer hikâyenin sonu değildi; Dürüst olmak gerekir: Bu devrim hâlâ tamamlanmış değildir. Çünkü halk sadece tek bir kişinin gitmesini istememişti; kalpleri ve zihinleri İslami inançları için atıyor, sömürgecilerin tahakkümünden gerçek anlamda kurtulmak için yanıp tutuşuyorlardı. Halk ne Hindistan’a boyun eğmek ne de Amerika’nın kuklası olmak istiyor. Bilakis tüm yabancı prangalardan kurtulmak istiyor. Ne var ki gerçekler, uğruna mücadele ettiğimiz bu özgürlüğün Batılı sömürgeci güçlere teslim edilmekte olduğunu gösteriyor. Bu, gençlerimizin uğruna can verdiği şey değildir ve halkın hayalini kurduğu gerçek bağımsızlık da değildir.

Ey insanlar! Artık istikameti düzeltmenin zamanı gelmiştir. Yabancı sömürgeci güçlerin etkisi gerilemektedir ve bu bizim için bir fırsattır, ancak hızlı hareket etmeliyiz. Hemen Hizb-ut Tahrir’e sarılın, zira o sıradan bir hizip değildir; ümmeti bu tamamlanmamış devrimden gerçek değişime taşıyacak net ve hazır bir plana sahip yegâne partidir. Hazır bir anayasamız, etkili politika belgelerimiz, sadık gençlerden ve deneyimli siyasetçilerden oluşan bir kadromuz vardır. Yıllardır İslami ilkelerimizden taviz vermedik ve vermeyeceğiz. Ülkeyi güvenliğe ve izzete kavuşturacak, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’in kuracak imkân ve hazırlığa sahibiz. Eğer insanlar ve samimi unsurlar Hizb-ut Tahrir’in liderliği altında birleşmezse, Temmuz devrimi sonsuza dek gerçekleşmemiş bir rüya olarak kalacaktır. İnsanların fedakarlıklarının boşa gitmesine izin veremeyiz. Gelin bu fırsatı heder etmeyelim. Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in çağrısına icabet edelim. Çünkü ümmetleri ancak Yüce Allah’ın çağrısı diriltir:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Kabile ve Kanaat Önderleriyle Görüşmeleri Çerçevesinde Müsellemiye Nazırı ile Görüştü

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti heyeti, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı Sayın Nasır Rıza Muhammed Osman’ın başkanlığında; Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Meclisi üyesi Sayın Muhammed Muhtar ve Hizb-ut Tahrir üyeleri Sayın Muntasır Karar, Sayın Bile Mahmud ve Sayın Abdussamed et-Tayyib’in eşliğinde, Müsellemiye Nazırı Şeyh Muhammed Mustafa Abdülkerim Mübarek ile 24 Saferu’l-Hayr 1448 Hicri / 7 Ağustos 2026 Cuma günü, Kadarif kırsalındaki Ad et-Tîne köyünde bulunan evinde bir araya geldi.

Görüşmede Sayın Nasır Rıza, ülkedeki mevcut durumdan ve ülkeyi parçalamaya çalışan sömürgeci kâfirin, ülke içindeki hainlerin eliyle yürüttüğü planlarından söz etti.

Ardından kabilelerin seferber edilmesi ve silahlandırılma çalışmaları konusunda uyarıda bulundu ve “Bunun, ülkeyi yakmak ve geriye kalan parçalarını da bölmek için hazırlanan yeni bir plan.” olduğunu kaydetti.

Heyet Başkanı ayrıca, Allah’ın övdüğü ve Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ilk İslam Devleti’nin omuzları üzerinde yükseldiği ilk dönem kabile liderlerinin rolünü hatırlattı ve “Cahiliye ölümüyle ölmekten kurtulmak için Allah’ın dinine nusret vermenin her Müslümanın görevi olduğunu.” belirtti.

Ardından Nazır söz alarak Üstad Nasır’ın söylediklerini tasdik etti ve “Bu tür sözlerin kürsülerde ve gruplarda mutlaka dile getirilmesi gerekir. Bizi bir araya getirecek olan şey yalnızca İslam’dır.” dedi.

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Hubbab Kabilesi Nazırı ile Görüştü

26 Saferu’l-Hayr 1448 Hicri / 9 Ağustos 2026 Pazar günü Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti’nden bir heyet, Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezi İletişim Komitesi Başkanı Sayın Nasır Rıza’nın başkanlığında; Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Meclisi üyesi Sayın Muhammed Muhtar ve parti üyeleri Sayın Muntasır Karar ile Sayın Abdussamed et-Tayyib’in eşliğinde, Hubbab Kabilesi Nazırı Şeyh Muhammed Ali Muhammed Said ile Kadarif şehrindeki evinde görüştü.

Görüşmenin başında Üstad Nasır, Sudan’ı bölme planının eski bir proje olduğunu ve bu planın halen ABD ile Sudan’daki işbirlikçi yöneticiler eliyle yürütüldüğünü ifade etti. Durumun en vahim boyutunun ise bazı kabilelerin istismar edilerek silahlandırılması ve Sudan’ın parçalanmasında bir Truva atı olarak kullanılmak istenmesi olduğunu belirtti. Aslında bu kabilelerin görevinin İslam’a nusret vermek ve İslam Devleti’ni kurmak olduğunu ifade eden Nasır, İslam’ın ilk döneminde kabilelerin Allah’ın Rasûlü SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e nusret vererek Medine’de Müslümanların ilk devletini kurmalarına vesile olduklarını hatırlattı. Ardından, bugün kabilelerin görevinin de İslam’a nusret vermek ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için çalışmak olduğunu vurguladı.

Ardından söz alan Kabile Nazırı, Partinin üstlendiği rolü takdir ederek heyete ziyaretlerinden ötürü teşekkür etti ve “Eğer metodunuz buysa, biz kalbimizle ve ruhumuzla sizinleyiz” dedi ve “Beni fahri bir üyeniz olarak kabul edin.” sözleriyle konuşmasını tamamladı.

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Beyt Mualla Emiri ile Görüştü

Bugün, Cumartesi günü, 25 Saferu’l-Hayr 1448 / 8 Ağustos 2026 tarihinde, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti’nden bir heyet, Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı Sayın Nasır Rıza Muhammed Osman’ın başkanlığında, Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Meclisi üyesi Sayın Muhammed Muhtar ve parti üyeleri Sayın Muntasır Kerrâr ile Sayın Abdussamed et-Tayyib’in eşliğinde, Beni Âmir kabilesinin kollarından Beyt Mualla’nın Emiri Şeyh Hasbullah et-Tahir ve sekreteri Sayın Muhammed Hüseyin ile görüştü. Görüşme, heyetin Kadârif şehrindeki parti bürosunda gerçekleşti.

Görüşmenin başında Sayın Nasır Rıza, Sudan’daki mevcut durumdan ve Amerika’nın kabileleri seferber ederek ve silahlandırarak Sudan’ı parçalama planlarından söz etti. Bu hain planın uygulanmasında kendisine işbirlikçi yöneticilerin yardımcı olduğunu belirtti. Sayın Nasır Rıza, Emirin dikkatini, İslam’a yardım etmeleri ve İslam’ın yüce yapısı olan Nebi SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Devleti’nin kurulmasına destek vermeleri sebebiyle Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın övdüğü kabile liderlerinin tutumlarına çekti. Bugün kabile liderlerinin üzerine düşen görevin de İslam’a nusret vermek olduğunu ve böylece cahiliye ölümü günahına düşmekten kurtulabileceklerini hatırlattı.

Ardından Beyt Mualla Emiri Şeyh Hasbullâh söz alarak, Üstad Nasır Rıza’nın dile getirdiği hususları tasdik etti ve: “Biz sizinleyiz ve arkanızdayız” dedi.

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Ortak Savunma Antlaşmasının Anlamı Nedir?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ortak Savunma Antlaşmasının Anlamı Nedir?

Haber:

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki Ortak Savunma Anlaşması.

Yorum:

Ortak savunma antlaşmaları genellikle devletler arasında, kendilerini kuşatan ortak tehlikeleri idrak etmeleri sonucunda ortaya çıkmaktadır; bu da tek başına karşılaştığında her bir devletin kendi üstesinden gelebileceği ya da en azından tek başlarına yüzleştiklerinde yenilgiye uğratılmasının ve saldırısının püskürtülmesinin zor ve maliyetli olacağı ortak bir düşmanın ortaya çıkması halinde gerçekleşmektedir; bu ise özellikle söz konusu düşmanın büyük ve güçlü bir devlet veya birlikte devasa bir askeri güç oluşturan devletler ittifakı olması halinde geçerlidir. İki Dünya Savaşı’nda Almanya ve müttefiklerine karşı İngiltere, Fransa ve Rusya’nın kurduğu ittifak işte bu kabildendir; zira Almanya, bu iki savaşın eşiğinde muazzam bir askeri güç olarak ortaya çıkmıştı. Aynı şekilde İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, komünist Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa ülkelerini işgal ederek bir askeri dev haline gelmesinin ardından NATO'nun ortaya çıkması ve bunun üzerine de NATO’nun kurulmasına bir tepki olarak Sovyetler Birliği’nin liderliğinde Varşova Paktı kurulması da bu kabildendir.

Birkaç gün önce söz konusu üç ülke arasında Mekke’de ilan edilen askeri ittifaka bakıldığında, bu ülkelerden ikisi Pakistan ve Türkiye’nin İslam beldelerinde askeri açıdan en güçlü iki ülke sınıfında olmasının yanı sıra Suudi Arabistan'ın da, dünyanın en güçlü ve en büyük savaş uçağı filolarından birine sahip olduğunu görmekteyiz.

Şimdi akla gelen ilk soru şudur: İslam beldeleri için, bu Ortak Savunma Antlaşması ile temsil edilen askeri ittifakı gerektiren bir tehlikenin ortaya çıkması ilk kez mi oluyor? Yahudi varlığı, Filistin topraklarını yaklaşık seksen yıldır işgal etmiyor mu?! Yaklaşık altmış yıldır Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in İsra'sı ve İslam’ın ilk kıblesi Mescid-i Aksa’yı kontrol altında tutmuyor mu?! İslam topraklarında onlarca yıl boyunca katliam, yağma, yıkım ve toprak genişletme suçlarını işlemedi mi?! Yaklaşık üç yıldır Gazze halkını katletmeye, onu yıkıp yerle bir etmeye başlamadı mı ve bu durum şu ana kadar da devam etmiyor mu?! Yaklaşık iki yıldır hiç durmaksızın Güney Lübnan’ı yıkmaya, köylerini yerle bir etmeye ve halkını katletmeye başlamadı mı?! Suçlu rejimin devrilmesinden sonra Suriye’nin daha fazla topraklarını işgal etmedi mi?! Eski Suriye rejimi ve müttefikleri İran ile Rusya, bir milyondan fazla Suriye halkının canını alan katliamlar işlemedi mi ve onların yarısından fazlasını yeryüzünde ne yapacağını bilemez halde perişan edip yerlerinden etmediler mi? Peki ya Amerika önce Afganistan’ı, sonra da Irak’ı işgal edip bu ülkelerin halkından on binlerce kişiyi öldürmedi mi?! Hindistan, on yıllardır Jammu ve Keşmir’deki Müslümanlara saldırıp hâlâ da saldırmaya devam etmiyor mu?!...Liste bu şekilde uzayıp gitmektedir. Hatta tüm bunlardan daha vahim olanı; bu üç devletin, ister bir arada ister ayrı ayrı olsun, İslam beldelerine yönelik bazı saldırılarında onlarla veya bazılarıyla defalarca ittifak kurmuş olmaları... ne kadar utanç vericidir!

Dolayısıyla en güçlü Müslüman ülkeleri arasındaki bu ittifakın gerekçeleri, onlarca yıldan beri, hatta her birinin kuruluşundan bu yana birbiriyle örtüşmekte ve birbirini takip etmektedir. O halde sahip olduğu devasa askeri güce rağmen bu büyük ittifak neden şimdi ortaya çıktı?!

Peki bu muazzam askeri kapasitelere sahip olan bu askeri ittifakın, Filistin, Lübnan, Suriye, Keşmir, Doğu Türkistan, Çeçenistan ve saldırıya uğrayan diğer İslam beldelerindeki Müslümanların davalarını desteklemek için acil ve olumlu bir şekilde harekete geçtiğini görecek miyiz?!

Acı gerçek şu ki bu üç ülke, ABD politikasına tabi olan ya da onun yörüngesinde hareket eden ülkeler arasındadır. Siyasetin elif basını bilen herkes, ister İran ve eksenine karşı kurulmuş olduğu, ister Yahudi varlığı, Hindistan ve bunları takip edenlerin dahil olduğu eksene karşı kurulduğu söylensin, Amerika’nın kararı olmasaydı bu ittifakın asla kurulamayacağını idrak eder. ABD’nin politikası, bölgede bir devletin ya da devletler ekseninin bölgeye nüfuz etmesini engelleyecek askeri bir denge kurulmasını öngörmektedir; bu da zaman zaman ABD’nin, bundan kurtulmak ve onu sınırları içine çekilmeye zorlamak için istemediği bir çaba sarf etmesini gerektirebilir; tıpkı bugün ABD’nin bölgedeki politikalarının tekrarlanan başarısızlıkları sonucunda bölgeye nüfuz etmesinin ardından İran’ı doğal boyutlarına geri döndürmek için gösterdiği çaba gibi; nitekim art arda gelen ABD yönetimlerinin Afganistan, Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’de hizmetlerine başvurduğu bir ortak olan İran, şimdi ABD’nin bölgeye yönelik planları önünde can sıkıcı bir engele dönüşmüştür.

Bu ülkelerin yöneticilerinin görevi, ABD’nin politikasına uyarak sadece bir ortak savunma antlaşması imzalamakla yetinmemeleri ve bu saçmalığı geride bırakarak tek bir süper devlet olması için ülkelerini birleştirmek için uzlaşmalarıdır; işte bu devlet, İslami kimliğini geri kazanacak, İslami hayatı yeniden başlatacak, sahip olduğu beşeri potansiyeli, askeri gücü, doğal kaynakları, coğrafi genişliği ve yer küredeki en kritik boğazlar üzerindeki hakimiyeti sayesinde tüm dünya ülkelerinin üstünde olacaktır. Tüm bunlardan daha da önemlisi bu devlet, hadari bir risalet taşıyacak ve yeryüzündeki tüm güçlere denk gelen ruhani bir enerjiye sahip olacaktır. Ancak onlar, bu azim şerefe layık değillerdir; zira onların sadakatleri Allah’a, Rasulü'ne ve müminlere değildir, aksine Batı’ya, onun medeniyetine ve politikalarınadır. Nitekim onlar için, Allahu Teala'nın münafıklar hakkında indirdiği şu kavli geçerlidir: وَلَوْ أَرَادُوا الْخُرُوجَ لَأَعَدُّوا لَهُ عُدَّةً وَلَٰكِن كَرِهَ اللهُ انبِعَاثَهُمْ فَثَبَّطَهُمْ وَقِيلَ اقْعُدُوا مَعَ الْقَاعِدِينَEğer onlar (savaşa) çıkmak isteselerdi elbette bunun için bir hazırlık yaparlardı. Fakat Allah onların davranışlarını çirkin gördü ve onları geri koydu; onlara "Oturanlarla (kadın ve çocuklarla) beraber oturun!" denildi.” [Tevbe 46]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed El-Kasas

Devamını oku...

Haberlere Bakış 09/08/2026

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış
09/08/2026

* Azerbaycan Cumhurbaşkanı Yardımcısı - Cumhurbaşkanlığı İdaresi Dış Politika Dairesi Başkanı Hikmet Hacıyev, Türk basınına geniş bir açıklama yaptı.

Modern.az Türkiye'den bir grup gazeteci, "Karabağ Barış Coğrafyası Krabağ" programı kapsamında Azerbaycan Cumhurbaşkanı Yardımcısı H.Haciyev ile görüştü.

Gazetecilerle yapılan görüşmede, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Yardımcısı bölgede yaşanan birçok konuya değindi.

…Hikmet Hacıyev ayrıca Azerbaycan'ın Filistin konusundaki tutumunu şöyle dile getirdi: “Zaman zaman bu konuda kirli propaganda yapıldığını görüyoruz. Azerbaycan'ın Filistin meselesinde ilkeli bir duruşu vardır: iki devletli çözüm ilkesi. Doğu Kudüs'ün başkent olduğu bağımsız bir Filistin devletinin kurulması bu yaklaşımın temelini oluşturur. Azerbaycan'ın Ramallah'ta diplomatik bir misyonu bulunmaktadır. Azerbaycan, Filistin'i bir devlet olarak tanır ve bu konumunu sürdürür. Filistin Başbakanı Azerbaycan'daydı ve onu dinledik. Bize sordukları bazı sorular vardı. Ve biz onları İsraillilere aktardık” (modern.az, 5/8/2026).

Azerbaycan’ın, Yahudi varlığının Gazze’ye yönelik katliamından sonraki siyasi sürecine kısa bir şekilde göz attığımızda, Azerbaycan’ın Filistin’den ziyade Yahudi varlığının projesine hizmet ettiğini net bir şekilde görebiliriz:

1- Gazze'deki çatışmalar sürecinde Azerbaycan, Bakü-Tiflis-Ceyhan hattı üzerinden Yahudi varlığının petrol ihtiyacının yaklaşık yüzde 40-46'sını karşılamaya, askeri ve istihbarat ortaklığını derinleştirmeye devam etmiştir.

2- Azerbaycan ham petrolü, Baku-Tiflis-Ceyhan (BTC) Boru Hattı aracılığıyla Türkiye'nin Ceyhan limanına ulaştırılmakta ve buradan tankerlerle Yahudi varlığına sevk edilmektedir

3- Uluslararası enerji takip raporları, Yahudi varlığının Gazze operasyonları dönemindeki petrol ithalatının en büyük kısmının Azerbaycan'dan sağlandığını ortaya koymuştur.

4- Azerbaycan devlet petrol şirketi SOCAR, İsrail açıklarındaki Akdeniz'in en büyük doğal gaz sahalarından biri olan Tamar gaz sahasında %10 oranında hisse satın alarak ortaklık anlaşmasını 2025 yılı ortalarında resmi olarak tamamlamıştır.

5- 7 Ekim 2023'teki Aksa Tufanı operasyonun ilk haftasında Azerbaycan, Filistinli grupların gerçekleştirdiği gösteriler sırasında Aksa Tufanı operasyonunu kınayarak Yahudi varlığına desteğini açıklamıştır.

6- Azerbaycan Savunma Bakanı Zahir Hasanov'un 19 Mayıs 2025 tarihinde “İsrail'e” yaptığı ziyaretle iki ülke arasındaki yakın ilişki bir kez daha gündeme gelmiş; Yahudi varlığı Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre Savunma Bakanı Israel Katz, Azerbaycanlı mevkidaşına ülkesinin Yahudi varlığına Hamas'ın 7 Ekim 2023'teki saldırılarının ardından verdiği destek için teşekkür etmiştir.

Bu kısa veriler, Azerbaycan’ın Yahudi varlığının Gazze ve Batı Şeria’da gerçekleştirdiği katliamlara tam destek verdiğini, şehit olan Müslümanların kanlarını hiç umursamadığını ve Filistin meselesi hakkındaki tutumunun ise Yahudi varlığının ana destekçisi sömürgeci kafir Amerika’nın projesi olduğunu göstermektedir. Hikmet Hacıyev’in “Doğu Kudüs'ün başkent olduğu bağımsız bir Filistin devletinin kurulması, Azerbaycan'ın Ramallah'ta diplomatik bir misyonunun bulunması ve Azerbaycan’ın, Filistin'i bir devlet olarak tanıması” şeklindeki sözleri, Müslüman Azerbaycan halkının dikkatlerini, Yahudi varlığını destekleme ve pekiştirme rolünden başka yöne çekme ve Azerbaycan’ı sanki Filistin’i destekliyormuş gibi gösterme çabasından başka bir şey değildir. Zira sömürgeci ülkeler ile onların ajanları olan Müslümanların başındaki yöneticiler gibi Azerbaycan hükümeti de, Yahudi varlığı ile barış içinde yaşayacağı varsayılan iki devletli çözümün uygulanmasının, tamamen hayal ürünü, pratiği olmayan ve gerçeklikten kopuk bir fikir olduğunu çok iyi biliyorlar. Bu yüzden iki devletli çözüm, sömürgeci güçlerin Müslümanları Yahudi varlığını kabul etmeye, işgal ettikleri Müslümanların topraklarını terk etmeye ve on yıllardır süren iğrenç işgal suçlarını görmezden gelmeye zorlamak için kullandıkları alaycı bir araçtan başka bir şey değildir! Dolayısıyla sömürgeci kafirin bu çözümünü kabul etmek, Allah'a, Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e ve dinimize olan bir ihanettir.

* Kazakistan hafif sanayi gelişiminin yeni aşamasını başlattı. Başbakan Yardımcısı ve Ulusal Ekonomi Bakanı Serik Zhumangarin, hafif sanayi gelişimini tartışmak üzere bir toplantıya başkanlık etti. Toplantıda hükümet yetkilileri, Atameken Ulusal Girişimciler Odası, Damu Girişimcilik Geliştirme Fonu ve iş dünyası liderleri bir araya geldi.

Toplantıda 2026–2030 Hafif Sanayi Geliştirme Kapsamlı Planı'nın ana hükümleri sunuldu.

Sanayi Bakan Yardımcısı Olzhas Saparbekov'un belirttiği gibi, belge mevzuatı iyileştirmeyi, tedarik mekanizmalarını, gölge ithalatla mücadeleyi, yatırım çekmeyi, yerel markaları geliştirmeyi ve insan gücü eğitimini geliştirmeye yönelik 28 önlemi kapsamaktadır. (Kazinform Haber Ajansı, 06/08/2026).

Hafif sanayi, doğrudan tüketiciye yönelik son ürünleri veya küçük ve hafif eşyaları üreten sermaye ihtiyacı daha az olan imalat sektörüdür. Tekstil, gıda, mobilya, giyim ve ev aletleri gibi alanları kapsar.

Kazakistan, dünya uranyum üretiminde birinci, petrol, doğal gaz, krom, kurşun, çinko, bakır ve kömür rezervlerinde ise küresel ilk sıralarda yer alan, yüzden fazla mineral çeşidine sahip zengin bir yer altı potansiyeline ve geniş tarım/bozkır coğrafyasına sahiptir. Sovyetler Birliği döneminde (1920–1991) Kazakistan’da, planlı ekonomi ile ağır sanayi ve madencilik ön plana çıkmış ve Kazakistan, Sovyetler'in metal, kömür ve nükleer hammadde üssü olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sırasında Rusya'dan taşınan fabrikalarla imalat sanayisi kurulmuştur. Bu da altyapı ve demiryolları ağırlıklı olarak hammaddeyi merkeze taşımak için yapılmıştır.

Sözde bağımsızlık sonrası ve modern döneme (yani 1991 ve günümüze) gelince: 1991'de sözde bağımsızlık sonrası devlet işletmeleri özelleştirilmiş, petrol ve doğalgaz sektörü ekonomik büyümenin ana motoru olmuş ve küresel sermaye (sömürgeci Amerika ve Avrupa ülkeleri) ile madencilik (bakır, çinko, uranyum) modernize edilmiştir. Son yıllarda da tarım (özellikle un ve gıda) ile imalat sektörlerini çeşitlendirme politikaları uygulanmaktadır. Kazakistan, tüm ekonomi politikalarını, önce kafir Rusya’nın, sonra da sömürgeci kafirler Amerika ve Avrupa’nın projeleri doğrultusunda belirlemiştir. Zira yönetimin başına gelen tüm yöneticiler, kendi iktidarları ve maddi çıkarları uğruna halkın servetlerini sömürgeci kafirlere peşkeş çekmişler. İşte bu yüzden on yıllar geçmesine rağmen hala hafif sanayi gelişiminin yeni aşamasının başlatılmasından bahsetmektedir. Oysa gerek ağır gerek hafif sanayi sömürgeci kafilerin projelerine hizmet ettiği sürece Kazakistan ve halkı asla kalkınma yolunda ilerlemeyecektir. Bu geri kalmışlıktan kurtulmanın tek yolu İslam’ın ekonomik sistemine geri dönmektedir. Nitekim bu minvalde Hizb-ut Tahrir’in Emiri Ata İbn Halil Ebu Raşta’nın 02/08/2023 tarihli soru cevabında şöyle geçmektedir:

[İslami Devlet; İslami daveti, davet ve cihad metodu ile taşıyan devlet olduğuna göre, cihad ile kaim olmak için hiç şüphesiz sürekli hazırlıklı bir devlet olacaktır. Bu ise harbiye siyaseti esası üzerine kurulu olarak, -gerek ağır gerekse hafif olsun- kendi sanayisinin bulunmasını gerektirir. Öyle ki bu fabrikaları harp sanayisine dönüştürme ihtiyacı duyduğu zaman, dilediği vakitte dönüştürebilmesi kolay olsun. Bundan ötürü Hilafet Devleti’ndeki tüm sanayilerin harbiye siyaseti esası üzerine kurulması gerekir. Yine ister ağır sanayiler üretenler olsun isterse hafif sanayiler üretenler olsun, tüm fabrikaların da bu siyaset esası üzerine kurulması gerekir ki devletin ihtiyaç duyduğu herhangi bir vakitte, üretimlerinin harbî (askerî) üretime dönüştürülmesi kolay olsun.

Yani Hilafet Devleti’ndeki tüm fabrikaların, üretim çarkının, normalde ürettiklerinin dışında harbî (askerî) yönüyle ilgili ürünleri de kolaylıkla üretebilecek şekle dönüştürülebilmesi gerekir; örneğin şayet bir sivil otomobil fabrikası varsa, onun teknik ve pratik açıdan üretim çarkının, devletin kâfirlere karşı savaşta kullanacağı araçları üretime dönüştürülmesi mümkün olacak şekilde inşa edilmesi gerekir…

Örneğin şayet bir giyim fabrikası varsa, onun üretimin kolaylıkla askerî kıyafet imalatına dönüştürülebilecek şekilde yapılması gerekir… Hakeza fabrikaları kurma siyaseti, üretim çarkı, fabrika binaları, darbelerden korunma imkanı, yar altı binalarında çalışma imkanı ve benzerleri açısından harbî (askerî) siyasete dayalı olmalıdır… Dolayısıyla bu, uzmanlar tarafından belirlenen ve devlet tarafından denetlenen konulardan biridir.]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Müslümanların Başındaki Yöneticiler, Kınama Dilinden Başka Bir Şey Bilmiyorlar!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanların Başındaki Yöneticiler, Kınama Dilinden Başka Bir Şey Bilmiyorlar!

Haber:

İşgal altındaki Kudüs şehrinde Yahudi varlığının suç teşkil eden politika ve uygulamalarına karşı koymak amacıyla uluslararası olarak harekete geçmekle görevli Ürdün, Tunus, Cezayir, Irak, Katar, Suudi Arabistan, Somali, Filistin, Mısır ve Fas'tan oluşan Arap Bakanlar Komitesi üyesi olan dışişleri bakanlarının yanı sıra Arap Birliği Genel Sekreteri, Endonezya, Pakistan, Türkiye ve Malezya dışişleri bakanları ile temsilcilerinin de katılımıyla Çarşamba günü Amman'da bir araya geldi; toplantıda, Yahudi varlığının işgal altındaki Kudüs şehri ile İslami ve Hristiyan kutsallarına yönelik tırmanan gerilim ele alındı ve bunlarla mücadele etmek amacıyla ortak bir hareket başlatılması görüşüldü. (El Cezire Net)

Yorum:

Ruveybidalar bir araya gelerek, Yahudi varlığının Kudüs’e yönelik politikalarını kınadıklarını ve reddettiklerini teyit ettiler ve bu politikaları batıl ve geçersiz olarak kabul ettiler. Doğu Kudüs’ün bir Filistin toprağı olduğunu ve 4 Haziran 1967 sınırları dahilinde Filistin devletinin başkenti olduğunu vurguladılar. Yahudilerin El-Aksa Camii’ne yönelik ihlallerini kınadılar ki Yahudileri suçlarından caydırmayan bu gibi daha nice boş sözleri oldu.

Ayrıca Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Endonezya, Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve Mısır dışişleri bakanları, Gazze Şeridi’nde Yahudi varlığı tarafından işlenen sürekli ihlalleri, özellikle de sağlık tesislerinin ve yapılarının hedef alınmasını, sivil altyapıya yönelik saldırıları ve kadınlar ile çocuklar da dahil olmak üzere sivil kurbanların düşmeye devam etmesini en şiddetli ifadelerle kınadılar ve karşı çıktılar. Uluslararası topluma, özellikle de Güvenlik Konseyi’ne, hukuki ve ahlaki sorumluluklarını üstlenmeleri yönündeki çağrılarını ... ve gerçekliği değiştirmeyen ve mazlumlara yardım etmeyen bu tür boş sözleri yinelediler.

Nitekim bu yöneticiler, Yahudi varlığının Gazze’de gerçekleştirdiği soykırıma tanık oldular ancak kıllarını dahi kıpırdatmadılar! Yine yerleşimci sürülerinin Batı Şeria’daki köy ve kasabalara saldırdıklarına, toprakları ele geçirdiklerine, Mescid-i Aksa'ya baskın düzenlediklerine, öldürüp yağmaladıklarına tanık oldular ama sadece kınama ve karşı çıkmakla yetindiler!

Yahudi yöneticileri tarafından meydan okunan açıklamaları ve sürekli tehditlerini işittiler, yerleşim yerlerini genişletmelerine tanık oldular, esirlere yapılan kötü muameleleri gördüler ama utançtan yüzleri kızarmadığı gibi gururları da harekete geçmedi!

Böyle bir gerçeklik, Hilâfet Devleti'nin gölgesinde asla var olamazdı; zira tarih, Sultan İkinci Abdülhamid'in (Allah ona rahmet etsin) Herzl'i kovduğu ve büyük maddi cazibelere rağmen Yahudilere Filistin'de hiçbir şey vermediği o şerefli duruşunu hafızalara kazımıştır. Yine tarih, tek bir Müslüman erkeğin yahut kadının öldürülmesinin veya sırf onlara saldırılmasının intikamını almak için muazzam büyüklükteki orduları harekete geçiren daha önceki halifelerin şerefli duruşlarını da hafızalara kazımıştır.

Bu nedenle Müslüman ordularını, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet Devleti'ni kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vermeye davet ediyoruz ki böylece Filistin halkı ile tüm Müslümanların intikamı alınsın ve onların ülkeleri Yahudiler ile müşriklerin pisliğinden arındırılsın. وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ Allah emrine galiptir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [Yusuf 21]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Halife Muhammed – Ürdün

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER