Cuma, 18 Muharrem 1448 | 2026/07/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Müslümanlara Yönelik Şiddet Münferit Bir Eylem Değildir, Aksine İslam Karşıtı Siyasi ve Toplumsal İklimin Bir Yansımasıdır

16 Haziran 2026 Salı günü, Hollanda Kamu Yayın Kurumu (NOS), toplumdaki İslam karşıtı duyguların tırmandığını ve camiler ile İslami kurumları hedef alan saldırıların arttığını ele alan bir rapor yayımladı. Nitekim son dönemlerde kısa bir süre içerisinde birçok caminin vandalizm, sindirme, tehdit ve yıkım eylemlerine maruz kaldığına şahit olunmuştur.

Çeşitli kuruluşlar, bu gelişmelerin, Müslümanlara dair olumsuz imgelerin kamusal söylemde daha fazla yer bulduğu mevcut siyasi ve toplumsal iklimden ayrı düşünülemeyeceğini vurguluyorlar. Buna rağmen, söz konusu saldırılar çoğu zaman hâlâ, aşırı düşüncelere sahip kişilerin gerçekleştirdiği, birbirinden bağımsız münferit olaylar olarak değerlendirilmektedir. Ancak bu yorum, toplumdaki daha derin bir sorunu, yani Müslümanlara ve kurumlarına yönelik düşmanlığın giderek daha kabul edilebilir ve alışılmış bir hale gelmesini göz ardı etmektedir.

Bu nedenle sadece bazı kişilerin neden nefret suçlarına yöneldiği sorgulanmamalıdır. Aksine toplumun artan bir kesiminin neden Müslümanlara karşı düşmanlığı açıkça ifade ederken kendisini daha az kısıtlanmış hissettiği de sorgulanmalıdır. Bu durum; yıllardır İslam ve Müslümanların esas olarak güvenlik tehditleri, uyum sorunları, yabancı nüfuz ve sözde ulusal değerlerle yaşanan gerilimler çerçevesinde ele alındığı söylemden ayrı düşünülemez.

Bu yaklaşım sadece siyasi söylemle sınırlı kalmamış, devlet politikalarına da yansımıştır. Nitekim birbirini izleyen hükümetler, camilerin dış finansmanı hakkında soruşturmalar açmış; belediyeler radikalleşmeyle mücadele politikaları kapsamında Müslüman toplulukları orantısız bir denetime tabi tutmuş; ayrıca sözde sorunlu davranışları tespit etmeyi amaçlayan şaibeli yöntemler uygulanmış, bazı durumlarda dini bağlılık ve muhafazakâr inançlar örtülü biçimde risk unsuru olarak değerlendirilmiştir. Kamu güvenliğini korumak hükümetin meşru bir sorumluluğu olsa da, sadece İslami kuruluşlara odaklanılması; Müslümanların sürekli izlenmesi, yönetilmesi veya ıslah edilmesi gereken istisnai bir kitle olduğu izlenimini pekiştirmektedir.

Bunun bir sonucu olarak, toplumsal düzeyde aşamalı bir kanıksama durumu oluşmaktadır. Sadece birkaç on yıl önce ayrımcı olarak görülen fikirler bugün gerekli toplumsal tartışmalar, hatta meşru kamu politikaları olarak lanse edilmektedir. Böylece, bir yandan dini inançların eleştirilmesi ile diğer yandan bu inancın mensuplarına yönelik sistemli düşmanlık arasındaki çizgi giderek belirsizleşmektedir.

Müslüman kökenli bir kişi ağır bir suç işlediğinde, çoğunlukla İslam’ın kendisi kamusal bir tartışma konusu haline getirilirken; Müslüman olmayanların işlediği benzer suçlar genellikle bireysel eylemler olarak değerlendirilmektedir. Bu adaletsiz yaklaşım, Müslümanları sürekli bir tehdit kaynağı olarak gösteren algıyı iyice pekiştirmektedir.

Kuzey İrlanda’da meydana gelen olaylar bu dinamiği açıkça ortaya koymaktadır. Tek bir kişi tarafından işlenen şiddet eylemi, sadece failin suçlanmasına değil, aynı zamanda olayla hiçbir ilgisi olmayan Müslümanların hedef alındığı şiddet ve vandalizm eylemlerine de yol açmıştır. Dolayısıyla İslam karşıtı olayların tırmanması sadece bir güvenlik meselesi olarak görülmemelidir; Aksine bu durum, devlet politikalarının, siyasi söylemlerin ve kamu tartışmalarının Müslümanları istisnai bir grup olarak göstermeye katkıda bulunduğu daha derin bir toplumsal sürecin bir göstergesidir.

Buna göre Müslümanların karşı karşıya olduğu zorluk yalnızca bireysel olayları kınamakla sınırlı değildir. Aynı zamanda bu hadiselerin normalleşmesine hizmet eden politika ve söylemleri de ifşa etmek gerekir. Ayrıca İslam’a sımsıkı sarılmak ve onu özgüven, gurur ve sarsılmaz bir kanaatle sunmaya devam etmek; başkalarının İslam imajını belirlemesine veya Müslümanlara kendi tanımlarını dayatmasına izin vermemek hayati önem arz etmektedir.

Devamını oku...

Sykes-Picot Sınırında Katliam

Geçtiğimiz Salı günü, 16 Haziran 2026 tarihinde, Sudan-Mısır sınırında üzücü olaylar yaşandı. Mısır hava kuvvetleri, Kızıl Dağ (el-Cebel el-Ahmer) ve Akad Dağı (Cebel Ayikad) bölgesinde altın arayan Sudanlı madencileri bombaladı. Medya organları ölü ve yaralıların olduğunu aktardı. Sudan ve Mısır hükümetleri sessizliğe bürünüp resmi bir açıklama yapmadıkları için basında çelişkili bilgiler yer aldı. Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı’nın Siyasi İşler ve Dış İlişkiler Danışmanı Amced Ferid, 18 Haziran 2026 Perşembe günü X platformunda yaptığı paylaşımda, “Mısır güçlerinin geçen Salı günü sınır yakınlarında Sudanlı madencileri hedef alması sonucu can kayıpları yaşanmıştır... Bu olay, iki ülke hükümeti arasında en üst düzeyde ciddi ve sorumlu bir yaklaşım gerektirmektedir.” ifadelerine yer vermiştir.

Olaydan bir hafta sonra Mısır ordusu yaptığı açıklamada bu menfur eylemi itiraf etmek zorunda kalmıştır. Ordu sözcüsü 22 Haziran 2026 Pazartesi günü yaptığı açıklamada; “Mısır ordusu ve İçişleri Bakanlığı unsurları, güney bölgesinde uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı, yasa dışı altın arama ve yasa dışı göç gibi gayrimeşru faaliyetlerde bulunan suç odaklarına karşı büyük bir operasyon düzenlemiştir!” ifadelerini kullanmıştır. Açıklamada ölü ve yaralılardan bahsedilmezken, “yasa dışı faaliyetlere karıştığı” iddia edilen kişilerin tutuklandığı ifade edilmiştir.

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, yaşananlardan her iki ülke hükümetini sorumlu tutuyor, ölen ve yaralanan masumların kanlarının onların boyunlarında olduğunu belirtiyor ve şu hususların altını çiziyoruz:

Birincisi: İçlerinde suçlular olsa dahi masum madencilere bu denli acımasızca davranılması Şeriatın onaylamadığı bir ameldir. Eğer gerçek sebep bu ise, suçluları yakalamak için bir operasyon düzenlenebilirdi. İnsanları uçaklarla topluca katletmek, barbarca bir eylemdir ve İslam’a aykırıdır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِناً مُتَعَمِّداً فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِداً فِيهَا وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَاباً عَظِيماً“Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içerisinde ebedi kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazap eder ve lanet eder. Onun için büyük bir azap da hazırlamıştır.” [Nisa 93]

İkincisi: Bu ajan rejimlerin, sömürgeci kâfirin çizdiği sınırlara gösterdikleri bu hassasiyet, bu sınırları uçaklar ve ağır silahlarla korumak, düşmanlara doğrultulması gereken bu silahları ümmetin evlatlarına doğrultmak; bu rejimlerin kökünü kazımayı ve İslami sistem Hilafeti kurmayı ümmete farz kılar. Hilafet bu sınırları ortadan kaldıracaktır. Gerçekte Sudan ve Mısır tek bir ülkedir; bu ülkeyi parçalayan ve bu sınırların bekçiliğini yapacak rejimler icat eden sömürgeci kâfir İngiltere’dir.

Üçüncüsü: Sudan hükümeti de ancak bir hafta sonra vatandaşlarının başına gelen bu büyük olayı hatırlamış ve olayı soruşturmak istediğini belirtmiştir. Bu soruşturmayı kiminle yürütecekler merak ediyoruz; katil Mısır ordusuyla mı, yoksa mağdurlarla mı?!

Ümmet; sömürgeci kâfirin yarattığı bu gerçekliği kökten değiştirmek ve Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için ciddi bir çalışma ortaya koymadıkça bu trajedilerden ve benzerlerinden asla kurtulamayacaktır. Zira Hilafet, ümmetin darmadağınık halini toparlayacak ve Sykes-Picot sınırlarını ortadan kaldıracaktır. Hilafet Rabbimizi razı edecek, gölgesi altında izzetli ve onurlu bir hayat sürülecektir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Aksine, Nübüvvet Metodu Üzere Raşidi Hilafet, Arap Birliği’ni ve Tüm Zararlı Rejimleri Tarihe Gömecektir

Mısır Cumhurbaşkanı El Sisi, pazar günü Arap Birliği Genel Sekreterliği için aday olan Nebil Fehmi ve görev süresi bu ayın sonunda dolacak olan mevcut Genel Sekreter Ahmed Ebu’l-Gayt’ı kabulü sırasında, Arap ortak çalışma mekanizmasının güçlendirilmesi ve Arap Birliği’nin rolünün etkinleştirilmesi gerektiğini vurguladı. El Sisi, Arap Birliği’nin “Arap devletlerinin ve halklarının çıkarlarını savunmak için temel şemsiye ve birleştirici çerçeve” olduğunu ifade etti. El Sisi, bölgedeki krizlere yönelik “barışçıl çözümleri” teşvik eden ve bu konuda yapıcı roller üstlenmeyi hedefleyen Mısır’ın vizyonundan bahsetti.

El Sisi’nin Arap Birliği’nin rolünü etkinleştirme ve onu hayatta tutma konusundaki bu çabası, Ümmetin zayıf, parçalanmış ve sömürgeci kâfirin kölesi olarak kalmasını arzulamasından kaynaklanıyor. Zira Arap Birliği; devletlerin bağımsızlığına saygı duyulması gerektiği bahanesiyle Arap bölgesindeki Müslüman ülkeler arasındaki bölünmüşlüğü perçinleme esası üzerine kuruludur. Diğer bir deyişle Arap Birliği, her devletin diğerlerinden farklı bir sınıra, bayrağa ve anayasaya sahip olmasına saygı duyulması gerektiği öne sürmek, bu realiteyi değiştirmeye yönelik her girişimi, sözde devlet egemenliğine bir saldırı olarak görmekte ve Arap Birliği’nin tüzüğüne aykırı kabul etmektedir!

Arap Birliği’nin fikrî temeli açısından durum böyle. Sömürgeci kafir Batı, Arap Birliği’ni Allah’ın Arap olsun, Acem olsun Müslümanlara farz kıldığı Hilafet sistemine bir alternatifi olarak tasarlamıştır. Oysa Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

إذا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ، فاقْتُلُوا الآخِرَ منهما“İki Halifeye biat edildiği zaman, onlardan sonuncusunu öldürün.”

مَنْ أَتَاكُمْ وَأَمْرُكُمْ جَمِيعٌ عَلَى رَجُلٍ وَاحِدٍ يُرِيدُ أَنْ يَشُقَّ عَصَاكُمْ أَوْ يُفَرِّقَ جَمَاعَتَكُمْ فَاقْتُلُوهُ“Siz yönetim işinde bir adam üzerinde birleşmiş iken, birisi gelip sizin asanızı kırmak ya da cemaatınızı parçalamak isterse onu öldürün.”

إِنَّهُ سَتَكُونُ هَنَاتٌ وَهَنَاتٌ، فَمَنْ أَرَادَ أَنْ يُفَرِّقَ أَمْرَ هَذِهِ الْأُمَّةِ وَهِيَ جَمِيعٌ فَاضْرِبُوهُ بِالسَّيْفِ كَائِناً مَنْ كَانَ“Şüphesiz ki ileride birtakım fitneler ve şerler olacaktır. Her kim, bu ümmet derli-toplu iken onun işini dağıtmak isterse, kim olursa olsun hemen kılıçla onu (n boynunu) vurun.” Bu ve benzeri pek çok hadis; ümmetin tek bir halife, tek bir bayrak ve tek bir anayasa (Allah’ın Kitabı ve Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünneti) altında birleşmesinin farz olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Tarihi açıdan bakıldığında ise Arap Birliği, ihmaller, vurdumduymazlıklar ve ihanetlerle dolu bir geçmişe sahiptir. Zira ümmeti en zor zamanlarında yalnız bırakmış; Filistin, Suriye, Sudan, Libya, Yemen, Irak ve diğer yerlerde ümmetin evlatlarının, kadınlarının ve yaşlılarının öldürülmesine ve yerlerinden edilmesine seyirci kalmış, kılını bile kıpırdatmamıştır. Hiçbir Müslümanın imdadına koşmamış, hiçbir ülkeyi desteklememiştir. Bunun yerine, düşmanı püskürtmeyen ve zulmü gidermeyen içi boş kınama açıklamaları yapmakla ve bildirileri yayımlamakla yetinmiştir. Müslümanların bir numaralı davası olan Filistin, hâlâ Yahudilerin işgali altındadır; Mescidi Aksa halen yerleşimci sürüleri tarafından kirletilmekte, Gazze hala bombardımana, katliama ve sürgüne maruz kalmaktadır. Arap Birliği ise kılını bile kıpırdatmamaktadır. Aksine Yahudilerin Mübarek Toprak Filistin’deki işgalini perçinleyen ‘Arap Barış Girişimi’ adlı ihanet ve taviz girişiminin benimsenmesinin bayraktarlığını yapmıştır.

Ümmet; Arap Birliği’ni etkinleştirmek veya yenilemek yerine onu dipsiz bir vadiye atmalıdır! Zira Arap Birliği, her zaman Ümmetin bağrına saplanan bir hançer olmuştur. Ümmeti parçalamanın, Amerika ve Batı’nın projelerini yasalaştırmanın, ülkelerimizde sömürgeciliğin devam etmesinin bir aparatı olmuştur. Ümmet, Arap Birliği ve Müslüman beldelerdeki tüm zararlı rejimlerinin yerine Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti kurmalıdır. Hilafet, Ümmeti birleştirecek, onu zaferden zafere taşıyacak ve onu dünyanın lideri yapacaktır.

Devamını oku...

“Onların kinleri konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür.” [Ali İmran 118]

Almanya Başbakanı Friedrich Merz Cuma günü yaptığı açıklamada, Avrupa Birliği’nin Yahudi varlığına yaptırım uygulamasına karşı olduğunu açıkladı. Fransa da İran’la imzalanacak nihai nükleer anlaşmanın, İran’ın balistik füze programını ve bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ele almadığı sürece Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin İran’a uyguladığı yaptırımların kaldırılmasını onaylamayacağını duyurdu.

Batılı yöneticiler, kalplerindeki kin ve nefreti dışa vurmaktan bir an olsun geri durmuyorlar. Halbuki Yahudi varlığının Filistin, Lübnan ve İran’da Müslümanlara karşı vahşi suçlar işlediğini, küstahlık tasladığını, değerleri, örfleri veya anlaşmaları hiçe sayarak yeryüzünde bozgunculuk çıkardığını, savunmasız çocuk ve kadınları katlettiğini, ekin ve nesilleri ateşe verdiğini görüyorlar. Yine de Almanya Şansölyesi, sahada hiçbir şeyi değiştirmeyecek sembolik cinsten olsa bile Yahudi varlığına yaptırım uygulanması fikrine bütünüyle karşı olduğunu açıkladı. Çünkü kurbanlar Müslümanlar ve onların beldeleridir! Aynı şekilde Fransa da, İran’ın tekrar ayağa kalkıp Yahudi varlığını tehdit eder hale gelmesini önleyecek taahhütleri ve anlaşmaları imzalamadığı sürece İran üzerindeki yaptırımların kaldırılmasını reddediyor.

Bu manzara, İslam ve Müslümanlarla bağı olan her şeyden ne kadar nefret ettiklerini gözler önüne seriyor. İçlerindeki bu kini gizleyemiyorlar; İslam ve Müslümanlara olan köklü düşmanlıklarını açığa vuruyorlar, vahşi hayvanları bile işlemediği katliam ve vahşeti işleyen gaspçı Yahudilere olan sevgilerini ve sadakatlerini dışa vuruyorlar.

İşte bu, güvenlik, istikrar, barış ve insan haklarına önem verdiğini iddia eden ama gerçekte Müslümanlar ve beldeleri üzerinde tahakküm kurmaya çalışan kâfir Batı’nın gerçek yüzüdür. Kafir Batı, güvenlik ve emniyet istiyor; ancak Müslümanlar veya tüm insanlar için değil, sömürgeci kâfirler için istiyor! İstikrar ve barış istiyor ama Müslümanlar ve beldeleri için değil; bilakis kendi menfaatlerini garanti altına alacak ve beldelerimizin kendisine boyun eğmesini sağlayacak bir barış istiyor! İnsan haklarını savunuyor; ama herhangi bir insanın değil, kâfirin haklarını savunuyor!

İşte kâfir Batı’nın gerçek yüzü budur. Bunun aksini düşünenler derin bir yanılgı içindedirler. Müslümanların Allah’tan başka ne bir yardımcısı ve destekçisi vardır. Onları ve ülkelerini bu zilletten ve sömürgeden ancak orduları içindeki samimi evlatları kurtaracaktır. O halde ey ordular! Haydi nusret verin.

إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ“Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez” [Rad 11]

Devamını oku...

Trump’ın Gizlediği Şey Nedir? İran'la Barış Yapmaya Zorlandı Mı?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Trump’ın Gizlediği Şey Nedir? İran'la Barış Yapmaya Zorlandı Mı?

 

Uluslararası siyasette savaşlar her zaman kesin bir askerî zafer elde etmenin aracı değildir; aksine çoğu zaman güç dengelerini yeniden düzenlemek ve yeni müzakere şartları dayatmak için kullanılan bir araca da dönüşebilir. Bu perspektiften bakıldığında, son Amerikan-İran anlaşmasının ardından şu temel soru öne çıkmaktadır: Eğer çatışmaya neden olan dosyalar hâlâ açık olarak duruyorsa (çözülmemişse), Washington fiilen ne gerçekleştirmiş oldu acaba? Peki anlaşma stratejik bir zaferin ifadesi miydi, yoksa ABD’nin iç politikadaki hesaplamalarının dayattığı zorunlu bir çıkış yolu muydu?

Gerilim tırmanmaya başladığında, İran’ın askerî nükleer kapasiteye sahip olmasını engellemek, bölgesel nüfuzunu azaltmak, onun füze programını sınırlandırmak ve onu siyasi davranışlarını değiştirmeye sevk etmek şeklinde açık hedefler ortaya konulmuştu. Ancak anlaşmanın ilan edilmesinden sonraki sahne incelendiğinde, bu dosyaların hiçbirinin kesin olarak çözüme kavuşturulmadığı ortaya çıkmaktadır; zira İran’ın nükleer programının sona erdirildiği açıklanmamış, füze kapasitesi varlığını sürdürmüş ve Tahran’ın bölgesel nüfuzu da belirleyici bir şekilde gerilememiştir; aksine büyük dosyalar, bir sonraki müzakere turlarını beklemek üzere askıda kalmaya devam etmiştir.

Bu gerçeklik, doğrudan şu soruyu gündeme getirmektedir: Eğer savaş ya da azami baskı, ilan edilen hedeflerini gerçekleştirememişse, o halde neden geçici de olsa bir anlaşmaya geçilmiştir?

Cevap sadece Tahran’da değil, aksine Washington’da da yatmaktadır.

ABD’nin dış politikası, çoğu zaman içerideki hesaplamaların bir uzantısıdır. Zira kim olursa olsun ABD Başkanı, ekonomiyi, kamuoyunu ve iç siyasi bölünmeleri göz ardı edemez. Orta Doğu'da gerilimin tırmanmasıyla birlikte, özellikle enerji fiyatlarındaki artış ve bunun neden olduğu Amerika Birleşik Devletleri içindeki enflasyonist baskılar yoluyla bunun küresel ekonomi üzerindeki yansımalarına dair endişeler artmaya başlamıştır. Zira bunlar, her siyasi yönetim için son derece hassas dosyalardır.

Bunun yanı sıra ABD, Irak ve Afganistan deneyimlerinden, uzun ve maliyetli savaşlara karşı daha temkinli bir tutum sergileme çıkarımında bulunmuştur. Ayrıca Trump’ı destekleyen siyasi tabanın bir kısmı, dış askeri müdahaleyi azaltıp ABD’nin içine odaklanmaya dayalı bir vizyonu benimsemektedir; dolayısıyla İran’la yaşanacak herhangi bir geniş çaplı tırmanış, maliyeti yüksek bir maceraya neden olabilir.

Bundan dolayı son anlaşma, nihai bir çözümden ziyade gerilimi kontrol altına alma ve zamanı yönetme girişimi olarak okunabilir. Zira Amerika'nın dış cepheyi sakinleştirmeye ve içe yansıyabilecek ekonomik ve siyasi bir yıpranmadan kaçınmaya ihtiyacı vardır; İran’ın ise, yıllardır tırmanan baskıların ardından ekonomik ve siyasi durumunu yeniden düzene sokmak için bir nefes alma alanına ihtiyacı vardır.

Bu anlamda anlaşma, taraflardan herhangi biri için tam bir zafer ya da kesin bir yenilgi olarak görünmemektedir; aksine her iki tarafın güç dengelerinin ve iç koşullarının dayattığı geçici siyasi bir ateşkese daha yakındır.

Ancak en önemli soru hala geçerliliğini korumaktadır: Gerçek bir uzlaşıyla mı karşı karşıyayız, yoksa sadece yeni bir çatışma turunun ertelenmesiyle mi?

Tarihsel deneyim, birçok büyük anlaşmanın, gerginliği durdurmak ve müzakere yollarını açmak için geçici çözümler olarak başladığına işaret etmektedir. Nitekim bunların bazıları daha sonra istikrarlı uzlaşmalara dönüşürken, diğer bazıları ise sadece daha şiddetli çatışma turları arasında mola vermeye dönüşmüştür.

Bu nedenle bu aşamada kazanan ya da kaybedenden söz etmek için henüz erken olabilir. Zira yaşananlar, krizin sona ermesinden daha çok, doğrudan çatışmadan siyasi müzakere alanına geçiş gibi görünmektedir. Sonuçlara dair nihai karar ise, ancak müzakerelerin sonraki aşamalarının ne getireceğiyle ve temel sorunların gerçekten çözülüp çözülmediği ya da sadece ertelenip ertelenmediğiyle netlik kazanacaktır.

ABD'deki iç baskılar, Amerikan yönetimini İran ile geçici bir anlaşmaya doğru itmeye katkıda bulunmuş olsa da, karşı tarafa bakmadan, yani krizi idare etmekle yetinmek yerine, İran dosyasının kesin ve nihai bir şekilde çözmek için anın uygun olduğunu düşüren çevrelere bakmadan resim tamamlanmış olmaz.

Büyük çatışmalarda, karar merkezlerinde tek bir eğilim yoktur; aksine her zaman birbiriyle rekabet eden iki vizyon vardır; yani biri çatışmayı yönetmeye yönelen, diğeri ise onu kökten sona erdirmeye çalışan bir vizyon. Görünen o ki İran dosyası, bu çelişkiyi açıkça somutlaştırmıştır.

Yıllardan beridir Yahudi varlığında güvenlik ve siyaset kurumları içindeki etkili olan kesimler, İran'ı en belirgin stratejik tehdit olarak görmektedirler. Buradan hareketle, bu çevreler için hedef sadece nükleer programı kontrol altına almak değildir; aksine aynı zamanda bölgesel güç dengelerini, Yahudi varlığına uzun vadeli bir üstünlük sağlayacak şekilde yeniden şekillendirmektir.

Bu nedenle bazı analistler, Yahudi varlığı içindeki bazı çevrelerin, müzakere masasına dönmeden önce baskının mümkün olan en üst düzeyde sürdürülmesini tercih ettiklerini düşünmektedir; zira yıpratmanın uzatılmasının, daha sonra Tahran’a daha ağır şartlar dayatabileceğini düşünmektedirler.

Ancak mesele sadece İran ile sınırlı değildir. Zira Amerika ve Yahudi varlığının stratejik vizyonunda İran’ın nüfuzuna, Körfez’den Doğu Akdeniz’e uzanan birbiriyle bağlantılı bölgesel bir sistemin parçası olarak bakılmaktadır. Dolayısıyla İran’ın zayıflatılması, bölgedeki jeopolitik dengelerin yeniden şekillendirilmesine yönelik daha geniş proje kapsamındaki bir adım olarak değerlendirilmektedir

Bundan dolayı geçtiğimiz yıllarda “Yeni Ortadoğu” veya “Bölgenin Yeniden Yapılandırılması” gibi başlıklar altında çok sayıda projeler öne çıkmıştır; bu projelerin tamamının ortak hedefi, büyük bölgesel güçlerin ABD’nin nüfuzuna ve Yahudi varlığına meydan okuma gücünü azaltmaktır.

Ancak bu vizyon, maliyet gibi her zaman belirleyici bir faktörle çarpışmaktadır.

İran dosyasının askerî olarak tamamen sonlandırılması, sonuçları sınırlı bir süreç değildir; aksine geniş çaplı bölgesel bir savaşa, küresel enerji piyasalarında istikrarsızlıklara, diğer uluslararası güçlerin müdahalesine ve ayrıca küresel ölçekte artan meydan okumaların gölgesinde ABD’nin gücünü aşabilecek ekonomik ve askerî bir yıpranmaya kapı aralayabilir.

İşte burada karar alma çevrelerindeki bölünmenin özü ortaya çıkmaktadır; zira bir grup, bölgede köklü bir stratejik dönüşüm gerçekleştirmek amacıyla baskıyı sürdürmek için tarihi anın uygun olduğunu düşünürken, diğer bir grup ise çatışmayı yönetmenin ve bunun maliyetini azaltmanın daha gerçekçi ve sürdürülebilir bir seçenek olduğunu düşünmektedir.

Son anlaşma, özünde ikinci görüşün geçici bir zaferini yansıtıyor olabilir; ancak bu, iki eğilim arasındaki çatışmanın sona erdiği anlamına gelmemektedir. Temel dosyalar hâlâ açık olup stratejik hedefler nihai olarak gerçekleşmemiştir; bu da anlaşmayı, kapsamlı ve nihai bir uzlaşmadan ziyade siyasi bir ateşkes niteliğine daha yakın kılmaktadır.

Şu soru açık kalmaya devam etmektedir: Önümüzdeki aşamada bu iki vizyondan hangisi kendini dayatacaktır? Dengeleri yönetme ve çevreleme vizyonu mu, yoksa kesin sonuç alma ve Orta Doğu'yu yeniden şekillendirme vizyonu mu?

Bu sorunun cevabı; herhangi münferit askerî bir çatışmanın sonuçlarının belirlediğinden daha çok, önümüzdeki onlarca yıl boyunca bölgenin şeklini belirleyebilir.

Bu gelgitlerin ortasında bölge halkları uyanabilir, yöneticilerine karşı ayaklanabilir ve Batılı planları altüst edebilir; böylece Müslüman halklar da hayati davaları için harekete geçebilir, dünyalık bir menfaat karşılığında dinlerini satan hain yöneticiler zümresini devirebilir ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bizlere vadettiği Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti’ni kurarak tarihin çehresini değiştirebilirler.

Ey İslam ümmetinin evlatları! Dine yardım etmek için ayağa kalkın ve Hilafet Devleti'ni kurmak için çalışanlarla birlikte yol alın; zira atmosfer elverişli ve Hilafet rüzgârı yaklaşmıştır; o halde Hilafetin adamlarından olmak ve yerleri değiştirilenlerden değil de egemen kılınanlardan olmak için bu fırsatı ganimet bilin.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَىٰ لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْناً “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Uluslararası Müzayede Piyasasında… Lübnan, Başkaları Tarafından Yönetilen Kırılgan Bir Devletçiktir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Uluslararası Müzayede Piyasasında… Lübnan, Başkaları Tarafından Yönetilen Kırılgan Bir Devletçiktir

 

Haber:

İran, ABD-İran müzakerelerinde Yahudi varlığının Lübnan’a karşı başlattığı savaşı durdurmasını şart koşmuştur.

Yorum:

ABD-İran anlaşması, her iki taraf için de birtakım şartlar içermektedir; İran’ın şartları arasında “Lübnan’da ateşkes” de yer almaktadır; bu haber, idaresi bir başkasının elinde olan bir ülkenin trajedisini özetlemektedir; tıpkı rüşte ermediğinden dolayı tasarruf ehliyetini kaybetmiş ve vesayet altına alınmış bir kişi gibi. Dolayısıyla onun kaderi başkalarının başkentlerinde belirlenirken, en ağır faturayı ise kanları ve imarlarıyla halkı ödemektedir!

Dört zorlu ay boyunca Lübnan, suçlu Yahudilerin istila ettiği bir savaş alanına dönüştü; 4.000’den fazla ölü, 12.000 yaralı, yerle bir edilen on binlerce bina, yüz binlerce kişinin yerinden edilmesi ve güneyin büyük bir kısmının işgali. Bu felaket karşısında Lübnan yönetimi çaresiz ve iradesiz bir şekilde duruyor; elindeki tek seçenek, bu varlığı destekleyen Amerika’nın himayesinde, suçlu Yahudi varlığıyla doğrudan müzakere etmeyi dilenmekten ibaret!

Yapısal olarak aciz ve temel unsurlardan yoksun olarak doğmuş bir devlet… Bu sahne bir tesadüf değildir; aksine acı bir gerçekliğin kaçınılmaz bir sonucu olup Lübnan devletinin kırılganlığını ortaya koymaktadır; eğer Lübnan siyasi, askeri ve egemenlik anlamında gerçek bir devlet olsaydı, caydırıcı bir karar gücüne sahip olur, ordusu ve kurumlarıyla Yahudilerin küstahlığına karşı kendini savunur ve topraklarının, bölgesel hesapların tasfiyesi için bir posta kutusuna dönüşmesine izin vermezdi.

​Ancak bugün açıkça ortaya çıkan tarihsel gerçek şudur: Lübnan, bir varlık olarak ortaya çıktığından beri, izzetli bir şekilde varlığını sürdürmek, onurlu bir hayat yaşamak ve doğal bir sürekliliğe sahip olmak için gerekli unsurlardan yoksun melez ve çarpık bir devlet olarak doğmuştur. Kontenjan ve mezhepçilik sahası olmak için tasarlanmış, iç işlerini gözetmekten aciz, halkını gözetmekte ve onun sınırlarını korumakta başarısız ve dış kararlarında bölgesel ve uluslararası eksenlere tabi olan varlık ateşkesi, kendi müzakere şartlarını güçlendirmek için bir pazarlık kozu haline getirmektedir; bu da birlik ve beraberliğin bir ifadesi değil, aksine Lübnan varlığının kurulmasında asıl olan mezhepsel, taifeci ve çıkarcı boyutların üzerine inşa edilmiş bir nüfuzu ifade etmektedir!

Tek çıkış yolu, aslına geri dönmesinde yatmaktadır; çünkü mevcut varlığın formülüne bel bağlamaya devam etmek, trajediler üretmeye ve çözümler için yalvarmaya devam etmek demektir. Bu sarmalın sona ermesi için gerçek ve ikna edici çözüm, yamalarla değil, aksine bu parçanın, sömürgeci İngiliz ve Fransızların çizdiği sınırlar içinde çevresinden ayrı olarak bekasının unsurlarına sahip olmadığını kabul etmekle olur; bu nedenle Lübnan’ın gücü ve onurlu ve güvenli bir yaşam sürme kapasitesi, yapay izolasyonunda değil, aksine komşularıyla birliğine ve doğal, coğrafi ve tarihsel aslına geri dönmesinde yatmaktadır.

Sadece doğal İslami çevre ve coğrafi derinlik ile bütünleşmek; ekonomik unsurlara, caydırıcı bir orduya ve bağımsız egemen bir karara sahip olan gerçek ve güçlü bir devletin inşa edilmesini garanti edebilir. Ama barışı ve savaşı dış güçlerin politikalarına ipotek ederek yardım dilenen bir devlet konumunda kalmaya devam etmek, sadece daha fazla yıkım üretecek ve uluslararası müzayede pazarında Lübnan adına alım satım yapmak için başka taraflara daha geniş bir alan açacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Şeyh Muhammed İbrahim - Lübnan

Devamını oku...

Kağıt ve Mürekkeple Örtme İşlemi Başarısız Oldu

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kağıt ve Mürekkeple Örtme İşlemi Başarısız Oldu

Haber:

ABD ve İran, nükleer müzakereler devam ederken savaşı sona erdirmek, yaptırımları hafifletmek ve boğazı açmak için ilkesel bir anlaşma imzaladı. (AP News)

Yorum:

Washington ve Tahran, düşmancıl eylemlerin durdurulmasını ve İran’ın nükleer programı konusunda nihai bir çözüme ulaşmak için 60 gün süreli müzakerelerin başlatılmasını hedefleyen ön mutabakat zaptını imzaladı. Bu anlaşma, aylar süren gerginlik ve ABD’nin defalarca askeri eylemle tehdit etmesinin ardından gelmiştir. Saldırıların yeniden başlayabileceği yönündeki uyarılara rağmen görünen o ki ABD, savaşa geri dönmek yerine giderek daha fazla diplomatik yollarla çatışmayı sona erdirmeye odaklanmaktadır. Onun büyük tavizler vermeye hazır olması ve geçici bir anlaşmayla yetinmesi, daha geniş stratejik hedeflerine ulaşmada başarısız olduğunu yansıtmakta ve daha derin bir şekilde sürece bulaşmaktan kaçınma isteğini ortaya koymaktadır.

Kapsamlı bir uzlaşmaya varılmak yerine mevcut anlaşma, müzakerelerin devamı için bir çerçeve oluşturmuştur; nitekim bu müzakerelerin daha fazla tavizler içermesi ve başlangıçta belirlenen iki aylık zaman çizelgesinin ötesine uzatılması beklenmektedir. Bu arada Amerika bu anlaşmayı bir başarı olarak tasvir etse de, ilan edilen hedeflerinden hiçbiri gerçekleştirilememiştir; bu da onun güvenilirliğini ve nüfuzunu zedelemiştir.

Bu zaptın özü, iç baskılarda yatmaktadır. Zira Amerika artık ekonomik durumu, kamuoyunu ya da iç siyasi bölünmeleri görmezden gelemez. Orta Doğu’da gerginliklerin tırmanmasıyla birlikte, özellikle enerji fiyatlarındaki artış ve ABD içindeki enflasyonist baskılar yoluyla bunun dünya ekonomisi üzerindeki etkisine dair endişeler artmıştır; zira bunlar, herhangi bir ABD yönetimi için son derece hassas meseleler olarak kabul edilmektedir.

Görünen o ki anlaşmadan en fazla rahatsız olanlar Siyonistlerdir; zira anlaşmaya açık şekilde itiraz etmişler ve anlaşmanın İran lehine olduğu ve özellikle İran’ın balistik füze programı, nükleer programının ayrıntıları ve bölgedeki vekalet faaliyetleri gibi temel meseleleri çözümsüz bıraktığı şeklinde eleştiride bulunmuşlardır. Geçici mutabakat zaptı, büyük ölçüde savaş öncesi durumları yeniden tesis etmektedir.

Buna ek olarak anlaşma, İran’a büyük tavizler vermektedir. Zira ABD, İran’ın petrolünü serbestçe ve derhal satmasına izin veren yaptırım muafiyetlerini yayımlamayı kabul etmekle birlikte müzakereler ilerledikçe yaptırımların daha geniş çapta hafifletilmesi ve dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması da mümkün olacaktır. Ayrıca İran’ın zenginleştirme programı da devam etmektedir; zira anlaşma, programın tamamen ortadan kaldırılması yerine yalnızca mevcut stokların uluslararası denetime tabi tutulmasını öngörmektedir.

Trump, zaptı güçlü bir anlaşma olarak nitelendirmesine rağmen, ancak aynı zamanda bunun geçici doğasını kabul etmiş ve müzakerelerin başarısız olması durumunda askeri operasyonların yeniden başlama olasılığı konusunda uyarmıştır. Bu çifte standart, anlaşmanın kırılganlığını ortaya koymakta ve anlaşmanın özünde, artan iç baskıları görmezden gelmek ya da bunlara direnmek konusunda kendini giderek daha aciz gören ABD için, benzer stratejik kazanımlar gerçekleşmeden sadece yüzsuyunu korumaya yönelik bir girişim olduğunu göstermektedir; buna karşılık savaşın mevcut aşamasının kefesi, İran lehine meyletmektedir.

Bu yorumun yazıldığı sırada İran, ABD ile imzalanan mutabakat zaptına rağmen, Yahudilerin Lübnan’a yönelik tekrarlanan saldırıları nedeniyle Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapatmıştı. Nitekim varlık, Lübnan’ı işgal etmeye devam ederek siyasi ve askeri planlarını gerçekleştirmek için ABD ile İran arasındaki müzakereleri baltalamaya çalışmaktadır.

Sonuç olarak güç dengelerindeki büyük dengesizliğin gölgesinde, disiplinli ve kararlı bir direniş somut sonuçlar gerçekleştirebilir. Bu savaş; nüfuzun yalnızca doğrudan maddi güçle değil, aksine baskılara karşı direnme ve etkili ve bağımsız bir aktör olarak kalabilme gücüyle de belirlendiğini kanıtlamıştır. Buna ek olarak Amerikan kamuoyu artık daha fazla iç karışıklıklar pahasına sömürgeci çabaları desteklemeye hazır değildir. Ne yazık ki İran'a uygulanan kısıtlamalar Amerika için gerilemeden başka bir sonuç doğurmamış ve bir zafere de dönüşmeyecektir. Sadece Hilafetin kurulmasıyla dünya; sırf direnmekle yetinmeyen, aksine genişleyen, kökünden söküp atan ve insanlığı kapitalizmin pençelerinden kurtarmayı, Amerika'yı ise zillet içinde geri çekilmeye zorlamayı hedefleyen küresel bir alternatif sunan küresel ideolojik bir meydan okumaya şahit olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazdı
Heysem İbn Sabit - Amerika

Devamını oku...

Kırgızistan’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne Geçici Üye Seçilmesi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kırgızistan’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne Geçici Üye Seçilmesi

Haber:

3 Haziran’da Birleşmiş Milletler Haber sitesi şu bilgiyi aktardı: “Avusturya ve Portekiz, Batı Avrupa ve diğer devletler grubuna ayrılan iki koltuğu kazandı; Trinidad ve Tobago ile Zimbabve ise sırasıyla Latin Amerika ve Karayipler bölgesi grubu ile Afrika grubundan seçildi...

Bu seçim, 1992 yılında Birleşmiş Milletler’e katılmasından bu yana ilk kez Güvenlik Konseyi’nde bir koltuk işgal edecek olan Kırgızistan için tarihi bir dönüm noktası teşkil etmektedir…

Konsey 15 üyeden oluşmaktadır: -Çin, Fransa, Rusya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri- veto hakkına sahip beş daimi üye olup; 10 daimi olmayan üye ise, dönüşümlü olarak iki yıllığına seçilmektedir.”

Yorum:

Kırgızistan heyetinin üyeleri, ülkelerinin Güvenlik Konseyi’ne geçici üye olarak seçilmesini kutlarken sevinçten havaya zıpladılar. Peki onların bu duygularını nasıl tanımlayalım, bu bir saflık mı yoksa cehalet mi?!

Tüm siyasetçiler, uzun zamandır Birleşmiş Milletler’in büyük güçlerin elindeki araçtan başka bir şey olmadığını, esasen uluslararası sahada kendi konumlarını ve nüfuzlarını korumak için kurulduğunu fark etmiştir.

1945 yılında, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin hemen ardından, Hitler karşıtı ittifakın liderleri olan Amerika, Sovyetler Birliği, Çin, İngiltere ve Fransa uluslararası bir sistem kurdular. Bu sistem çerçevesinde, uluslararası ilişkiler ve dünya güvenliği meselelerini kendi özel çıkarlarına hizmet edecek şekilde ele alan lider devletler bulunmaktadır.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, kurucu ülkelerin olduğu beş daimi üye ile iki yıllık süre için seçilen on geçici üyeden oluşmaktadır. Birleşmiş Milletler Antlaşması aslında, esasa ilişkin kararların kabul edilmesi için büyük güçlerin oy birliği ilkesini veya tüm daimi üyelerin onayını şart koşmuştur ki bu, veto hakkı olarak bilinmektedir. Başka bir deyişle, daimi üyelerden biri belirli bir karar tasarısına karşı çıkarsa, o karar kabul edilemez.

Bu da daimi olmayan üyelerin varlığını büyük ölçüde şekli bir hale getirmektedir; zira onlar, uluslararası hayati konularla ilgili kararlarda gerçek bir etkiye sahip değildirler.

Dünyada barışı koruma fikri, özünde asil bir insani fikirdir; ancak Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi’nin kurulmasından sonra savaşlar sona ermemiş, aksine daha da artmıştır. Hem Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü hem de Uppsala Üniversitesi Çatışma Veri Programı, silahlı çatışmalara ilişkin sistematik kayıtlar tutmaktadır; bu kurumların verilerine göre, 1945 yılından bu yana dünya çapında çeşitli türlerde 300'den fazla silahlı çatışma yaşanmıştır.

Evet, Birleşmiş Milletler’in kurulması büyük güçler arasındaki doğrudan silahlı çatışmalar meselesini çözmüştür; çünkü bu güçler kendi aralarında bu konuda bir anlaşmaya varmışlardır. Evet, Amerika, İngiltere ya da Sovyetler Birliği’ne karşı doğrudan bir savaşa girmemiştir; ancak büyük güçler arasındaki nüfuz bölgeleri çatışması, Afrika, Orta Doğu ve diğer bölgelerde olduğu gibi, nüfuz alanları altında bulunan ülkelerin topraklarında başka bir düzeyde hâlâ devam etmektedir.

Güvenlik Konseyi’ne geçici üyelerin dâhil edilmesi, büyük güçler tarafından uygulanan şekli bir prosedürden ve ikiyüzlü bir politikadan başka bir şey değildir. Kırgızistan’ın Güvenlik Konseyi’ne geçici üye olarak atanması, hiçbir şekilde ABD’nin Orta Asya’daki Rus nüfuzunu ortadan kaldırma çabalarını durdurmayacağı gibi iki ülke arasındaki rekabeti de sona erdirmeyecektir.

Kırgızistan geçmişte olduğu gibi bugün de Rus nüfuzu altında bulunmakta olup uluslararası ilişkiler, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ndeki büyük güçlerin çizdiği çerçevede ilerlediği sürece bu durum değişmeyecektir.

Raşidi Hilafet Devleti, çağdaş büyük güçlerin hâkimiyetinden ve mevcut sistemin prangalarından kurtulmaya muktedir olacaktır; bu ise ancak Hizb-ut Tahrir ile el ele vererek İkinci Raşidi Hilafet Devleti'nin kurulmasıyla gerçekleştirilebilir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Eldar Hamzin

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER