Salı, 05 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Kauda Şehri Olayları ve Bunların Darfur'un Ayrılmasına Yönelik Düzenlemelerle Olan İlişkisi

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Kauda Şehri Olayları ve Bunların Darfur'un Ayrılmasına Yönelik Düzenlemelerle Olan İlişkisi

Güney Kordofan eyaletine bağlı Kauda şehri, Utoro kabilesinden olan gruplar ile Halk Ordusu unsurları arasında patlak veren kanlı çatışmaların ardından geniş çaplı bir göç dalgasına tanık oldu; bu da sakinler arasında panik durumuna ve çok sayıda insanın komşu dağlık alanlara ve mağaralara kaçmasına yol açtı. (Ajanslar)

Kauda şehri, Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey'in başkenti ve Halk Hareketi güçlerinin askeri ve sivil merkezidir; zira şehir, İsviçre ve ABD'nin sponsorluğunda Sudan Hükümeti ile Sudan Halk Kurtuluş Ordusu arasında 2002 yılında İsviçre'de imzalanan Bürgenstock Anlaşması'nın ardından mevcut şekli için hazırlanmıştır. Kauda, kendisini her yönden kuşatan Moro Dağları silsilesi nedeniyle dağlık bir bölge ve doğal bir korunak olma özelliği taşımakta olup şehir, bünyesinde barındırdığı kabilelere göre iki ana bölgeden oluşmaktadır ki bunlar: Beş kollarıyla Utoro kabilesinin yaşadığı Yukarı Kudi ve dört kollarıyla Tira kabilesinin yaşadığı Aşağı Kudi olmasının yanı sıra yerleşimi paylaşan diğer kabileler de bulunmaktadır.

Bu ilk kez yaşanmıyor; nitekim şehir defalarca şiddetli ve kanlı çatışmalara maruz kalmıştır; zira geçtiğimiz Mart ayında Halk Hareketi, sınır belirleme prosedürlerini reddeden Utoro kabilesine mensup liderleri isyancı olarak nitelendirmişti. Geçtiğimiz 8 Mayıs'ta Sudan Doktorlar Ağı, Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey ile Utoro kabilesi arasında iki hafta boyunca devam eden çatışmalarda 9'u çocuk ve 5'i kadın olmak üzere 61'den fazla kişinin öldürüldüğünü duyurmuş ve Halk Hareketi ise, isyancı unsurları takip etme bahanesiyle Utoro kabilesinin yaşadığı bölgelerde askeri operasyonlar düzenlediğini kabul etmiştir. Yani bu şehir, zaman zaman şiddetli çatışmalara maruz kalmaktadır. Hatırlanacağı üzere Utoro grubu geçen 30 Temmuz'dan bu yana bölgeye abluka uygulayarak Halk Ordusu'ndan geri çekilmesini ve bölgeyi tahliye etmesini talep etmiş, ancak Halk Ordusu liderleri bu talepleri reddetmişti; bunun üzerine Kudi, El-İrsaliyye ve Keju mahallelerinde Utoro kabilesine mensup silahlı gruplar ile Halk Ordusu'na bağlı unsurlar arasında yoğun silah kullanımının yaşandığı çatışmalar patlak vermiş ve bu da sakinleri güvenli sığınaklar aramak için şehri terk etmeye sevk etmiştir!

Bu çatışmaların arkasında Amerika’nın olması ihtimal dışı değildir; zira Sudan savaşını alevlendiren, savaş alanlarını manipüle eden, burada bir savaşı alevlendirip orada söndüren, gerilimlerin oluşmasına izin veren ve Sudan’daki planına hizmet eden öneriler sunan bizzat Amerika'dır; nitekim Burhan hükümetinin, Massad Boulos tarafından sunulan belgeye verdiği yanıtta, “Hızlı Destek Kuvvetleri’nin şehirlerden çekilmesini ve üç aşamada belirli noktalarda toplanmasını” ve Kauda şehrinin, Hızlı Destek Kuvvetleri ile müttefik olan Halk Kurtuluş Hareketi-Kuzey'in bir kalesi olarak toplanma yerleri kapsamında belirlenmesini içermektedir. Peki neden Kauda? Nitekim hükümet, Nairobi ittifakı uyarınca ve El-Hilu'nun kuruluş hükümetinde Hemedti'nin yardımcısı olması sebebiyle bu durumun Halk Hareketi lideri Abdülaziz el-Hilu tarafından kabul edilmiş olacağı görüşündedir; bu nedenle Burhan'ın, ABD'nin belgesine göre Kordofan'da konuşlu Hızlı Destek Kuvvetleri için toplanma noktalarından biri olarak Kauda bölgesini seçmesi, yüzeysel bir görüş değildir; aksine Kauda'nın, Kordofan ve Darfur bölgeleri ile Hızlı Destek Kuvvetleri'ne yakıt, silah ve insan gücü sağlamada kilit bir rol oynayan Güney Sudan devletçiği arasında uzanan sınırlar ve geçiş güzergâhları üzerinde yer almasından dolayıdır.

Hızlı Destek Kuvvetleri’nin Kauda’da toplanması önerisi, Amerika’nın kurulması için çalıştığı Darfur devletçiğini pekiştirmek amacıyla bu yönden sırtını korumak mesabesindedir; dolayısıyla eğer Amerika, Hızlı Destek Kuvvetleri’nin bir kısmının Kauda’da toplanmasını uygun görürse, Burhan’ın önerisinin, Darfur’un ayrılma sürecini tamamlamak için kademeli bir zemin hazırlığı olduğu söylenebilir.

Ancak oradaki kabileler, Hızlı Destek Kuvvetleri ile tarihsel bir düşmanlık içinde olup, bu güçlerin kendi topraklarında bulunmasını reddetmeleri beklenmektedir; bu da durumun daha da karmaşıklaşacağı anlamına gelmektedir; nitekim 11 Aralık 2025 tarihinde Radio Dabanga’nın haberine göre, Nuba Dağları Sivil Güçleri İttifakı bir bildiri yayınlayarak bildiride: “Hızlı Destek Kuvvetleri’nin Nuba Dağları bölgesinden tamamen uzaklaştırılmasına ve bölge halkının herhangi bir şekilde Cancavid’in varlığını reddetmesine” vurgu yapmıştır. Bu nedenle gerek bu bölgede, gerek Darfur'a komşu diğer bölgelerde, gerekse Sudan'ın geri kalan bölgelerinde insanların bunlarla meşgul olması için çatışmaların devam etmesi beklenmektedir; dolayısıyla Kauda ve diğer yerlerdeki bu çatışmalar, Hızlı Destek Kuvvetleri'nin tüm Darfur üzerindeki kontrolünü pekiştirmek ve çatışmaları onun çevresinden uzak tutmak için bir dereceye kadar devam edecektir; bu da sahneyi karmaşıklaştırmak ve ne pahasına olursa olsun ve hangi bölgede olursa olsun savaşın devamı için gerekçeler üretmek amacıyla tasarlanmış kasıtlı bir eylemdir; zira önemli olan çatışmaların Darfur dışında seyretmesidir!! İşte tüm bunlar; kurucu devletçiğin kurumları tamamlandıktan ve ABD'nin Darfur'u Sudan'dan ayırmak için hazırladığı plan olgunlaştıktan sonra, Darfur'u korumayı ve ardından da onu ayırmayı içeren bir sonuca ulaşmak içindir.

Çözüm ise, Amerika’yı ve onun mayınlarla dolu kartlarını ya da onun ajanlarının önerilerini beklemekte değildir; bilakis köklü çözüm, masumların kanının akmasını durduracak ve milyonlarca insan bu uğurda can verseler bile ülkenin parçalanmasını önleyecek İslam nizamının kurulmasındadır!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yakup İbrahim – Sudan

Devamını oku...

El-Vakiye TV: Anayasa Müzakereleri Programı -Halaka 17- Hilafet Devleti’nde Siyasi Partiler – Birinci Bölüm

  • Kategori El Vakiye TV
  •   |  
El-Vakiye Televizyonu
Anayasa Müzakereleri Programı
 
-Halaka 17-
[Hilafet Devleti’nde Siyasi Partiler – Birinci Bölüm]
İslami Anayasa İle İnsan Yapımı Anayasalar Arasındaki Anayasal Ayrılıklar
 
Müh. Usame Es-Suveynî ile Üstad Ahmed El-Kasas Arasında “Anayasa Mukaddimesi veya Esbab-ı Mucibesi” Kitabı Hakkındaki Diyalog Programı
 
Bu Bölümde Anayasa Mukaddimesi’nin (21.) Maddesi Ele Alınmıştır:
Madde-21: Esasının İslami akide olması ve benimsediği hükümlerin şer’i hükümler olması şartıyla, yöneticileri muhasebe etmek veya ümmet yoluyla yönetime ulaşmak üzere siyasi parti kurmak Müslümanların hakkıdır. Parti kurulması için hiçbir izne ihtiyaç yoktur. İslam esası dışındaki her türlü kitleleşme ise yasaklanır.

H. 18 Recebu’l Muharrem 1441 El-Muvafık M. 13 Mart 2020

El Vakiye sitesindeki diğer bölümler için TIKLAYINIZ
Websitemizdeki diğer bölümler için TIKLAYINIZ

 

Devamını oku...

Irak ve İran Yanlısı Grupların Akıbeti

Soru Cevap
Irak ve İran Yanlısı Grupların Akıbeti

Soru:

Şarku’l Avsat gazetesi 4 Ağustos 2026 tarihinde internet sitesinde şu ifadelere yer verdi: “Irak hükümeti son derece hassas bir denklemle karşı karşıya. Siyasi ve güvenlik açısından tam bir felç yaşıyor. Washington’un silahlı grupların silahsızlandırılması yönündeki talepleriyle, İran’ın Irak’ın siyasi, güvenlik ve ekonomik kurumları içindeki kökleşmiş nüfuzu arasında sıkışıp kalmış durumda... Haşdi Şaabi Heyeti, 29 Temmuz 2026 tarihinde yaptığı açıklamada, ABD ve Suudi Arabistan savaş uçaklarının Irak’ın çeşitli vilayetlerindeki resmî Haşdi Şaabi karargâhlarına düzenlediği saldırılarda en az 20 mensubunun hayatını kaybettiğini, 32 unsurunun da yaralandığını duyurmuştur...” (04.08.2026 Şarku’l Avsat) Ayrıca “Amerika Birleşik Devletleri ve Suudi Arabistan, Irak’ta İran destekli milislere ait olduğu belirtilen hedeflere ortak bir saldırı düzenlemiştir... (31.07.2026 El Hurra) Bu saldırıların, Başbakan Ali Falih ez-Zeydi’nin Amerika Birleşik Devletleri’ne gerçekleştirdiği resmî ziyaretten hemen sonra gerçekleştirilmiş olması dikkat çekicidir! Peki tam da bu zamanda yaşanan tüm bu gelişmelerin arka planında ne yatıyor? Amerika’nın Irak üzerindeki hakimiyeti eskisine nazaran daha da mı artmıştır?

Cevap:

Bu sorularla ilgili tablonun tam olarak netleşebilmesi için aşağıdaki hususlara bir göz atmamız gerekiyor:

1- Amerika, Saddam Hüseyin’in Irak’ını işgal ettiğinde, Irak rejimine/Baas rejimine ve onun arkasındaki güce, yani tüm bölgedeki İngiliz nüfuzuna öldürücü bir darbe indirmiştir. Ancak İngiliz nüfuzu, Suudi Arabistan üzerinden varlığını sürdürmeye devam etmiştir. Nitekim Eski Suudi Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal, Amerika’nın Irak politikasını açıkça eleştirerek Amerika’nın Irak’ta işgal ettiği bölgeleri İran’a teslim ettiğini söylemiştir. Fakat İngiliz ajanı Kral Abdullah’ın 2015 yılında vefat etmesi ve Amerika’nın ajanları Selman ile oğlu Muhammed’in Suudi Arabistan’da yönetimi devralmasıyla Amerika, bölgedeki İngiliz nüfuzuna kesin ve ölümcül bir darbe daha indirmiştir. Böylece İngiltere’nin elinde yalnızca Körfez’deki küçük devletçikler ve Ürdün kalmıştır; ki bunların hepsi, küçük devletçiklerdir, Amerika’nın nüfuzuna karşı koyabilecek hatta onun bu nüfuzuna karışıklık çıkarabilecek hiçbir güç ve kudretleri yoktur! Dolayısıyla Amerika, bölgenin fiilî tek hâkim gücü hâline gelmiştir.

2- Diğer yandan, Amerika’nın terörizm bahanesiyle İslam’a karşı yürüttüğü politika, İslam coğrafyasının mezhepsel temelde bölünmesini gerektirmiştir. Bu strateji doğrultusunda İran, mezhep eksenli siyasetin bir kutbu hâline getirilirken, diğer kutup olarak da Suudi Arabistan ön plana çıkarılmıştır. Yine bu politikanın bir gereği olarak İran’ın bölgedeki rolü genişletilmiştir. Bu çerçevede İran; Amerikan işgali altındaki Irak’a sızmış, kendine “nüfuz” alanı yaratmış, ayrıca Yemen ve Lübnan’daki mezhepsel gruplar aracılığıyla nüfuzunu Suriye başta olmak üzere diğer bölgelere kadar yaymıştır. Dolayısıyla ABD, kendi emperyalist çıkarları doğrultusunda İran’ın bu rolüne uzun süre şiddetle ihtiyaç duymuştur.

3- Amerika’nın Suriye’de İran’a duyduğu ihtiyaç sona erince, Amerikan politikasının İran için çizdiği rol de sona ermiş ve bu aşamadan sonra İran’dan geri çekilmesini talep etmeye başlamıştır. İran da Suriye’den fiilen geri çekilmeye başlamış ve kuvvetlerini hemen geri çekmiştir. Lübnan’daki partisinin liderlerinin suikasta uğramasına rağmen Yahudi varlığına karşı savaşa katılmamış; fakat nükleer programı konusunda geri adım atmayı da reddetmiştir. Bunun üzerine Yahudi varlığı 2025 yılında İran’a karşı bir saldırı başlatmıştır. İran ise beyaz öküzün yendiği gün (yani 7 Ekim 2023 olaylarının patlak verdiği an) savaşa girmediğine ve sadece Lübnan’daki partisinin rolüyle yetindiğine büyük pişmanlık duymuştur. Yani beyaz öküzün yendiği gün savaşa girmemesinin bedelini sonradan ödemiştir... Dolayısıyla 2025’te başlayan bu savaş ve daha sonra Amerika’nın öncülüğünde beslemesi Yahudi varlığıyla birlikte gerçekleştirilen yeni saldırı dalgaları, İran’ın bölgedeki rolünü tasfiye etme politikasının bir parçasıdır. Bu süreçte Tahran yanlısı Iraklı gruplar da İran’ın yanında savaşa girerek Irak’taki veya bazı Körfez ülkelerindeki Amerikan hedeflerine karşı füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırıları düzenlemeye başlamışlardır. İşte bu noktada Amerika, Trump yönetiminin İran’ı tabi bir devlet statüsüne indirgeme ve mümkünse bölgesel rolünü küçültme yönündeki yeni politikası kapsamında, İran’ın Irak’taki rolünü tasfiye etme konusunda ısrarcı olmuştur... Dolayısıyla, bugün Irak’ta yaşanan siyasi gelişmelerin temel motivasyonu, Trump’ın İran’ın Irak’taki nüfuzunu tasfiye etme politikasıdır.

4- 2003 yılında Irak’ı işgal eden ve oradaki siyasal sistemi mezhepsel temel üzerine oturtan ve böylece İran’a Irak üzerinde büyük bir nüfuz kazandıran Amerika; bugün bu durumu sona erdirmek istemektedir. Bu doğrultuda Irak hükümetlerinden kendilerini mezhepçi bir devlet olarak değil, bir Arap devleti olarak yeniden konumlandırmalarını; yani İran ile bağlarını koparıp Körfez ülkeleri ve diğer Arap devletçikleriyle ilişkilerini yeniden normalleştirmelerini talep etmektedir. Bütün bu adımlar, İran’ın Irak’taki nüfuzuna karşı yürütülen savaşın veya oradaki varlığını tasfiye etme stratejisinin bir parçasıdır. Bu çerçevede Amerika, Irak’a ihraç edilen İran doğalgazına yaptırımlar uygulamaya başlamış ve Bağdat’a bu gaz için İran dışında başka alternatifler arayışı içerisine girmesi çağrısında bulunmuştur. Nitekim Irak’ın bu bağlamda bulabileceği en mantıklı alternatif olan Türkmenistan gazının İran üzerinden geçmesi gerekmesi sebebiyle Amerika bunu da kabul etmemiş; dahası Irak’ın İran’dan elektrik ithal etmesine bile karşı çıkmıştır: “ABD yönetimi, Başkan Donald Trump’ın Tahran üzerinde “azami baskı” kurma politikası kapsamında Irak’ın İran’dan satın aldığı elektrik için ödeme yapmasına olanak sağlayan yaptırım muafiyetini sonlandırmıştır.” (09.03.2026 el-Cezire) Bundan önce de ABD, İran ile dolar üzerinden işlem yapan herhangi bir Iraklı kuruma veya tarafa benzer yaptırımlar uygulamıştır: “Wall Street Journal gazetesi Çarşamba günü ABD’li yetkililere dayandırdığı haberinde, Amerika Birleşik Devletler’in 14 Irak bankasının dolar üzerinden işlem yapmasını yasakladığını bildirmiştir. Gazetenin haberinde, Hazine Bakanlığı ve New York Federal Rezerv Bankası tarafından getirilen yasağın, Amerikan para biriminin İran’a transferini engellemeye yönelik kapsamlı bir operasyonun parçası olduğu belirtilmiştir. (19.07.2023 El Kuds el Arabi)

5- Öte yandan Amerika Birleşik Devletleri, Irak hükümetinden İran yanlısı gruplara baskı yapmasını ve onları hükümetten uzaklaştırmasını talep etmiştir: “Kaynaklar, İran destekli silahlı grupların kurulacak Irak hükümetine dahil edilmesi durumunda, ABD’nin üst düzey Iraklı siyasetçileri bizzat Irak devletini de kapsayacak yaptırımlarla tehdit ettiğini ve bu yaptırımların New York Merkez Bankası’nda tutulan petrol gelirleri gibi Irak’ın en kritik finansal damarlarını dahi hedef alabileceğini bildirmişlerdir. Reuters’a konuşan dört kaynağa göre bu uyarı, ABD Başkanı Donald Trump’ın Irak’taki İran bağlantılı grupların nüfuzunu azaltmak amacıyla yürüttüğü kampanyanın şimdiye kadarki en sert örneklerinden biri olarak değerlendiriliyor.” (23.01.2026 Skynews Arabia) Irak hükümetinin Amerika’nın talimatlarına boyun eğdiğini gösteren önemli gelişmelerden biri de, hükümetin İran’a karşı yürütülen savaşta tarafsız olduğunu açıklamasıdır. Bu tarafsızlık, aslında İran’ın yanında yer almadığı anlamına gelmektedir. Oysa Amerikan ordusu İran’ı ve Irak’taki İran yanlısı grupları vurmak için Irak topraklarını kullanmakta, bazı gazetelerin de ifşa ettiği Yahudi varlığının da Irak topraklarında askeri üsler kurmasına önayak olmaktadır: “Irak topraklarında bir İsrail üssünün bulunduğuna dair daha önceki raporların ardından New York Times gazetesinde yer alan bir rapor, İsrail’in Irak’ın batı çölünde ikinci bir gizli askeri üs kurduğunu ortaya çıkarmıştır” (18.05.2026 Deutsche Welle)

6- Daha sonra ABD, Irak hükümetinin başına kimin geçeceği konusunda da açıkça müdahale etmeye başlamıştır. Nitekim Nuri el-Maliki, Amerika’ya son derece bağlı Amerikan ajanı bir siyasetçi olmasına ve işgal yıllarında Irak’ı Amerikan politikaları doğrultusunda sıkı bir şekilde yönetmiş olmasına rağmen, Trump yönetimi onun yeniden başbakan olmasına açıkça karşı çıkmıştır. Trump konuyla ilgili olarak şunları söylemiştir: “El Maliki döneminde ülke yoksulluğa ve büyük bir kaosa sürüklenmiştir. Onun çılgın politikaları ve ideolojileri nedeniyle bu durumun tekrar yaşanmasına kesinlikle izin verilmemelidir. Eğer El Maliki seçilirse, Amerika Birleşik Devletleri Irak’a hiçbir yardımda bulunmayacaktır.” (29.01.2026 Skynews Arabia) “Hâlbuki Maliki, Irak parlamentosundaki en büyük siyasi blok tarafından başkanlığına aday gösterilmişti.” (14.02.2026 El Arabiya) El Maliki, Trump’ın bu müdahalesine sert tepki gösterse de ve Bağdat’ta yüzlerce kişi Amerikan Büyükelçiliği yakınlarında protesto gösterileri düzenlese de, Trump yönetiminin tutumu değişmemiştir: “ABD Başkanı Donald Trump’ın tehditlerine karşılık eski Irak Başbakanı Nuri el-Maliki, Amerika’nın Irak’ın iç işlerine yönelik açık müdahalesini reddettiğini ve bunu ülkesinin egemenliğinin ihlali olarak gördüğünü açıkladı. Trump’ın açıklamalarını protesto etmek amacıyla yüzlerce kişi Bağdat’ta, Amerikan Büyükelçiliği’nin bulunduğu Yeşil Bölge yakınında gösteri düzenledi.” (28.01.2026 France 24) Şüphesiz Trump’ın bu açıklamaları, ABD’nin ajan devletlere ve ajanlarına nasıl davrandığını açıkça gözler önüne sermektedir. Nitekim El Maliki fiilen saf dışı bırakılmış ve 27 Nisan 2026 tarihinde Amerika’nın kabul ettiği bir isim olan Ali ez-Zeydi göreve getirilmiştir. Bu olay ve gerçeklik, İran’ın Irak’taki nüfuzunun son derece kırılgan olduğunu, hatta gerçek anlamda bir nüfus seviyesine bile ulaşmadığını; gerçekte Amerika’nın kendi politikalarını uygulayabilmesi için İran’a belirli bir hareket alanı açtığını ve ona çeşitli kolaylıklar sağladığı göstermektedir.

7- Amerika, geçmişte İran’a verdiği bu rolü sona erdirmek istediğinde, Irak hükümetinden İran yanlısı silahlı grupların silahsızlandırılmasını ve bunun için kesin tarih belirlemesini talep etmeye başlamıştır. Lübnan hükümetinden de Lübnan’daki İran partisine karşı benzeri talepte bulunmaktadır. Nitekim iki Iraklı grup silahsızlanmayı kabul etmiştir: “Haziran ayının başlarında, Şii din adamı Mukteda es-Sadr’a bağlı milis güçleri olan ‘Seraya es-Selam’ savaşçıları, silahlarını Irak hükümetine teslim etmek üzere Samarra şehrinde toplanmışlardır. Bu silahsızlanma süreci, grubun hem devlet içinde hem de devlet dışında faaliyet gösteren ve çoğunluğu Şii milislerden oluşan güçlü Haşdi Şabi ittifakından ayrılması anlamına geliyor. Seraya es-Selam’a bağlı binlerce savaşçı bu koalisyondan çekilen ilk grup olmuştur ve sonuncusu da olmayacaktır: Güçlü bir milis gücü olan ‘Asaib Ehli Hak’ da Haşdi Şabi’den çekileceğini açıklamıştır... Buna karşılık İran destekli diğer bazı önde gelen milisler ise Irak’ta ve daha geniş bölgede Tahran’ın çıkarlarına hizmet etmeye sıkı sıkıya bağlı kalmaya devam etmektedirler. Ancak Haşdi Şabi içerisindeki bu bölünme, İran için ciddi bir darbe niteliğindedir.” (12.07.2026 İndependentarabia) Irak devleti de silahların teslim edilmesi için kesin bir takvim belirlemiştir: “Irak Başbakanı Ali ez-Zeydi Salı günü yaptığı açıklamada, önümüzdeki Eylül ayının sonundan itibaren devletin denetimi dışında hiçbir tarafın silah taşımasına izin verilmeyeceğini söyledi. Ez Zeydi, Beyaz Saray’da ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı görüşmede, hükümetinin temel ilkesinin silahın yalnızca resmî güvenlik kurumlarının elinde bulunması olduğunu vurguladı.” (14.07.2026 Skynews Arabia) Dolayısıyla bugün Irak’ta yaşanan siyasi gelişmeler, Amerika’nın İran’ın Irak’taki eski rolünü ve nüfuzunu tasfiye etme politikasıyla doğrudan bağlantılıdır. Amerika’nın bu alandaki başarısı oldukça büyüktür. Irak’a uyguladığı baskı yalnızca askerî ve siyasî alanla sınırlı değildir, aynı zamanda finansal alanda da baskı uygulamaktadır. Nitekim Irak’ın petrol gelirleri ABD Hazinesi nezdindeki bir hesaba aktarılmaktadır. Bu nedenle Irak yönetimi, ABD Hazinesi’nin onayı olmadan devlet memurlarının maaşlarını dahi ödeyememektedir!

8- Geriye bir mesele kalmıştır; o da Irak’ta başlatılan yolsuzluk ve yolsuzluk yapanları ortaya çıkarma kampanyasıdır. Bu kampanya, Irak’taki İran bağlantılı kişileri hedef almaktan ve onları bu şekilde tehdit etmekten başka bir anlama gelemez. Gerçi bu kampanya başka kesimleri de uzanmaktadır; zira Amerika’nın bölgede bir demokrasi modeli olması için inşa ettiği Irak rejimi, tepeden tırnağa yolsuzluğa gömülmüş olup dünyanın en yolsuz yönetimlerinden biri hâline gelmiştir. “Irak hükümeti yaptığı son açıklamalarda, mali ve idari yolsuzluk suçlamalarıyla şu ana kadar 21 görevlinin tutuklandığını, aranan diğer kişilerin ise halen firari durumda olduğunu belirtti...Başbakan Ali ez-Zeydi de Bakanlar Kurulu toplantısında yaptığı açıklamada, hükümetin yolsuzlukla mücadele ve kamu mallarını geri alma konusunda kararlı olduğunu vurguladı. Öte yandan ekonomi uzmanı Abdurrahman el-Meşhedânî, El Cezire Net’e yaptığı değerlendirmede, Irak’ta mali ve siyasi yolsuzluğun ülkeye verdiği ekonomik zararın 1 trilyon doları aştığını, ayrıca yağmalanan servetin önemli bir bölümünün yabancı ekonomilere aktarıldığını belirtti.” (03.07.2026 El Cezire)

9- Böylece, Irak Cumhurbaşkanı’nın Ali ez-Zeydi’yi Başbakan olarak görevlendirmesinin ardından, Eş-Şark kanalının 10 Mayıs 2026 tarihli haberine göre, Amerika’nın talepler listesi; İran nüfuzunu Irak hükümetinden uzaklaştırmak için pratik adımlar atılmasını ve silahlı grupların silahsızlandırılmasını içermektedir. Nitekim ez-Zeydi Amerika’nın bu taleplerini harfiyen uygulamaya başlamıştır bile: “Başbakan Ali ez-Zeydi’nin, ABD Özel Temsilcisi Tom Barrack ile görüşmesinin ardından ve Washington’a yapacağı ziyaret öncesinde güvenlik ve ekonomi alanındaki kritik kurumlarda gerçekleştirdiği geniş çaplı görevden almalar ve değişiklikler, bu adımların devlet otoritesini yeniden tesis etmeye yönelik bir girişim mi, yoksa İran’a yakın grupların nüfuzunu hedef alan Amerikan baskılarına verilmiş bir yanıt mı olduğu yönünde tartışmalara yol açmıştır.” (19.06.2026 El Cezire) Ardından Irak’taki siyasi gelişmeler daha da hız kazanmıştır. “Irak’ın başkenti Bağdat’taki ‘Yeşil Bölge’ eşi benzeri görülmemiş bir güvenlik operasyonuna sahne olmuştur; Başbakan Ali ez-Zeydi’nin emriyle Irak elit güçleri, aralarında mevcut 12 milletvekilinin de bulunduğu 47 yetkiliyi yolsuzluk suçlamasıyla gözaltına almıştır. Operasyon kapsamında, ABD yaptırımları altında bulunan Petrol Bakanlığı Müsteşarı Ali Meâric de görevden alınmıştır. (30.06.2026 BBC)

10- Böylelikle Irak’taki siyasi nüfuzun tamamen ve katıksız bir Amerikan nüfuzundan ibaret olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Zira Amerika, İran yanlısı olarak nitelendirilen “Koordinasyon Çerçevesi”nin Nuri Maliki’yi aday göstermesini kabul etmemiş ve bunun yerine Ali Ez Zeydi’yi aday göstermeleri gerektiğini dayatmıştır; nitekim Koordinasyon Çerçevesi de bu emre uymuştur. Ardından ABD, henüz göreve atanmasının üzerinden birkaç gün geçmiş olmasına rağmen ez-Zeydi’ye bu grupları tasfiye etmesi ve silahsızlandırması emrini vermiş, ez-Zeydi de derhal bunu uygulamaya koymuştur. Daha sonra ise geniş kapsamlı bir yolsuzlukla mücadele kampanyası başlatmıştır... Bu nedenle söz konusu yolsuzlukla mücadele kampanyasının, görünüşte başka yetkilileri de kapsasa bile, esas itibarıyla İran’a yakın kişi ve grupların üzerinde sallandırılan bir Demokles kılıcı olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Irak’ta yolsuzluğa bulaşmamış bir devlet görevlisi bulmak neredeyse imkânsızdır. Sanki Ez-Zeydi hükümeti ve arkasındaki ABD; silahlı gruplara, İran yanlısı kesimlere ve yetkililere devletin emirlerini derhal yerine getirmeleri gerektiği, aksi takdirde veya ağırdan almaları halinde kendilerini devasa bir yolsuzluk dosyalarının beklediği mesajını vermektedir. Bütün bu arka plan ve bağlam göz önünde bulundurulmadan, temellerinden tepesine kadar her köşesi yolsuzlukla malul olan böylesi bir siyasal sistemde, yolsuzlukla mücadele kampanyasının gerçek mahiyetini ve arkasındaki asıl motivasyonu anlamak mümkün değildir.

11- Bazı çevrelerin; Ali ez-Zeydi’nin 13 Temmuz 2026 tarihinde Beyaz Saray’ı ziyaret edip ABD Başkanı Trump tarafından sıcak bir şekilde karşılanması, ardından Washington dönüşü 23 Temmuz 2026’da Tahran’a bir ziyaret gerçekleştirmesini delil göstererek Irak’ın ABD ve İran nüfuzu arasında bir denge kurmaya çalıştığını zannetmesi gerçeklikten tamamen uzaktır. “Axios sitesinde yayımlanan bir habere göre, ez Zeydi; İran’ın ziyareti iptal ettirme girişimlerine rağmen Amerika Birleşik Devletleri’ne resmî bir ziyaret gerçekleştirme konusunda ısrar etti ve ardından ABD Başkanı Donald Trump ile Beyaz Saray’da görüştü. Raporda, Irak Başbakanı’nın Washington’a gitmeden birkaç gün önce İran’ın lideri Ali Hamaney’in cenaze törenine katıldığı, ardından da Washington’a geçtiği belirtildi. Bu tablonun Bağdat’ın hem Tahran hem de Washington ile ilişkilerinde korumaya çalıştığı denge politikasının niteliğini yansıttığı ifade edildi.” (16.07.2026 El Arabiya) Ancak bu denge iddiası gerçeklikten uzaktır. Irak’taki Amerikan nüfuzunun gerçekliğini gösteren en açık delil, 2003 yılından beri devam eden Amerikan askerî varlığıdır. Birçok yetkili, ABD güçlerinin Irak’tan çekildiğinden söz etse de, ancak daha sonra bu güçlerin hala Irak’ta bulunduğu ve Irak içerisindeki grupları dahi vurabilecek kapasitede olduğu ortaya çıkmıştır. Hatta İran’a karşı yürütülen savaş sırasında Amerika, Iraklı silahlı grupları helikopterlerle vurmuştur. Bu durum, bu saldırıların yapıldığı hava üslerinin ne kadar yakın olduğunu göstermektedir. Ayrıca Amerika’nın, Yahudi varlığının İran’a saldırılar düzenlemesi için Irak’ta geçici askeri üsler kurmasına kolaylık sağladığı da görülmüştür. Bütün bunların yanı sıra, Irak petrol gelirleri de dünya genelindeki ithalatçı ülkeler tarafından Amerikan Hazine Bakanlığı’ndaki özel bir hesaba yatırılmaktadır. Amerika da Irak hükümetine, Amerikan politikasına gösterdiği uyum ölçüsünde ödeme yapmaktadır. Bugün ise Amerika, hükümetten en kısa sürede Irak hükümetini İran nüfuzundan ve Nuri el-Maliki gibi katıksız Amerikan ajanları olsalar dahi İran ile ilişkisi olan yetkililerden temizlemesini talep etmektedir. Aynı şekilde Amerika, İran’a bağlılığıyla bilinen “Koordinasyon Çerçevesi”ni Ali ez Zeydi’yi aday göstermeye zorlamış, ardından da birkaç gün içinde ez Zeydi’yi Koordinasyon Çerçevesi’ne bağlı gruplara karşı darbe yapmaya sevk etmiştir. Şimdiyse Amerika ez Zeydi hükümetinden Devrim Muhafızları ile bağlantılı olan ve Amerika’ya karşı bazı operasyonlar yürüten silahlı grupların en hızlı şekilde silahsızlandırılmasını talep etmektedir. Irak hükümeti de bu grupların silahlarını teslim etmesi için 30 Eylül 2026 tarihini son gün olarak belirlemiştir. Bu da hükümetin, Washington’dan gelen talimatlar doğrultusunda Iraklı gruplara darbe indirmek için kendi güvenlik güçlerini kullanacağı anlamına gelmektedir! Trump ise Irak’taki ABD nüfusu ve yağma düzeniyle övünerek, Irak hükümetinin artık ABD’nin nüfuzunu korumak için ABD güçlerine ihtiyaç duymadığını söylemiştir. “Nitekim Trump, Oval Ofis’te ez-Zeydi ile yaptığı görüşmede ‘Irak’tan ayrılacağız çünkü artık orada askeri bir varlığa ihtiyacımız olduğunu düşünmüyoruz. Tüm Petrol şirketleri şu an Irak’a yönelmiş durumda ve onunla ortaklıklar kuruyorlar.” demiştir. (15.07.2026 İndependentarabia) Görüldüğü gibi Amerika, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için ajanlarını böyle kullanmaktadır!

12- Sonuç olarak; bir zamanlar Hilafet’in merkezi olan, halifesinin Rum Kayseri’ne “Cevap, işiteceğin değil, göreceğin şey olacaktır!” dediği ve Müslüman ordularını harekete geçirip ona aklına başına getirecek bir ders verdiği Irak’ın, bugün işlerinin yalnızca siyasi olarak değil, finansal olarak da ABD tarafından yönetilmesi, hatta Irak’ın paralarına Amerika’nın el koyması ve memurlarının maaşlarını bile Amerika’nın izin verdiği ölçüde ödeyebilmesi gerçekten son derece acı verici ve büyük bir suçtur! Güçlü ve Aziz olan Allah, bu rejimler hakkında ne kadar da doğru söylemiştir:

سَيُصِيبُ الَّذِينَ أَجْرَمُوا صَغَارٌ عِنْدَ اللَّهِ وَعَذَابٌ شَدِيدٌ بِمَا كَانُوا يَمْكُرُونَ “Suç işleyenlere, yapmakta oldukları hilelere karşılık Allah tarafından aşağılık ve çetin bir azap erişecektir.” [Enam 124] Ümmet; halkına asla yalan söylemeyen öncü Hizb-ut Tahrir’e nusret verip Raşidi Hilafet’i yeniden kurduğunda ancak bu zilletten kurtulabilecektir. İşte o zaman Allah’ın şu vaadi gerçek olacaktır:

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55] Keza içinde yaşadığımız bu ceberut saltanattan sonra Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu müjdesi de gerçekleşecektir. Huzeyfe’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ “Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra da sustu” Ve böylece Allah’ın yardımı tecelli edecektir:

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

H.22 Safer 1448
M.05 Ağustos 2026

 

Devamını oku...

ABD’nin Sudan’daki İnsani Ateşkes Yalanı!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

ABD’nin Sudan’daki İnsani Ateşkes Yalanı!

Reuters’in 11/07/2026 tarihli haberine göre, ABD, insani yardımların ulaştırılmasını sağlayacak, sivillerin korunmasını güçlendirecek ve kalıcı bir ateşkese, ardından da seçimlerin yapılmasına yönelik sivil bir otoritenin liderlik ettiği siyasi bir geçiş sürecine yol açacak müzakerelere zemin hazırlayacak 90 günlük acil bir insani ateşkes önerdi.

Peki insani ateşkes ne anlama geliyor?! Amerika’nın insanlığı ya da insani değerleri var mı ki?! Bu ateşkesi ilan etmesinin, Avrupa’nın Sudan’daki ajanlarını devre dışı bırakmaya çalışan çatışmasıyla ne ilgisi var? Peki buna ilişkin doğru ideolojik bakış açısı nedir?

[هُدْنَة - hudne] “ateşkes” kelimesi lügatte durgunluk ve sükûnet anlamına gelir. Hedene, yehdenu ve hudûnen, yani sakinleşti denilir; [هادنه-hâdenehu] ise, barış yaptı/anlaşmaya vardı demektir. Lisânü'l-Arab'da “hudne”, savaştan sonra yapılan barış anlamına gelir; hudne’nin kökeni ise, çatışma ve kargaşadan sonra sağlanan barış ve uzlaşıdır. Uluslararası hukukta ise bu, çatışan taraflar arasında askeri operasyonların geçici olarak durdurulmasına ilişkin resmi bir anlaşmadır; bu anlaşma, hukuki olarak savaş durumunu sona erdirmez, aksine sadece savaşla ilgilidir. Ateşkesin ilan edilmesinin üzerinden üç haftadan fazla zaman geçmesine rağmen ne ordu ne de Hızlı Destek Güçleri ateşkes konusunda bir anlaşmaya varmamış ve ABD de kendi iddiasına göre yardımların ulaştırılması için onları buna zorlamamıştır; eğer ABD’nin amacı insani yardımları ulaştırmak olsaydı, savaşan iki tarafı buna zorlar ve muhtaçlara gıda ve ilacın ulaşmasına izin verirdi. Ancak ABD’nin siyasi veya ideolojik kamusunda insanlık mefhumu yoktur; zira Amerika, maddi değerlerden başka bir şey bilmez ve insanlık adına iddia ettiği her şey bir yalan, aldatmaca ve saçmalıktan ibarettir. Nitekim kurşun seslerinin susması yerine, Kuzey Kordofan ekseninde çatışmalar daha da şiddetlenmiş, bunu da Hızlı Destek Güçleri’nin geri çekilmesi ve ordunun yayılması, Bera ve Cebra eş-Şeyh'in kurtarılması ve Omdurman ile El-Ubeyd'in arasını bağlayan ihracat yollarının açılması izlemiştir.

Egemenlik Konseyi Başkanı Burhan, popülaritesini artırmak ve insanlara ordunun zaferini ve isyancıları bozguna uğrattığını göstermek amacıyla bu bölgeleri ziyaret etmiştir; ama insani olarak adlandırılan bu Amerikan ateşkesinin sahada bir geçerliliği yoktur. Gerçek şu ki ABD’nin ateşkesi ilan etmesinin hedefi, Avrupa’yı uzaklaştırmak ve onun siyasi çözümünü devre dışı bırakmaktır; zira başta İngiltere olmak üzere Avrupa, geçici bir ateşkes değil, siyasi bir çözüm istemektedir. Nitekim Eş-Şark Haber Kanalı, 9/6/2026 tarihinde Sudan’daki İngiliz Büyükelçiliği’nden şu açıklamayı aktarmıştır: “Ülkede askeri bir çözüm olamaz; Birleşik Krallık ve ortakları Sudan’a destek konusunda tek vücut durmakta olup kalıcı bir barışın, sivil liderlik altındaki kapsamlı bir siyasi sürece dayanması gerekir.”

Sudan’ın eski Başbakanı Abdullah Hamduk da şöyle bir açıklamada bulunmuştur: “Siyasi bir sürecin eşlik etmediği her türlü insani ateşkes, ülkenin bölünmüşlük durumunu pekiştiren iki ucu keskin bir kılıçtır”!! Çünkü İngiltere, sadece yardımlar ile erzak ve gıdanın ulaştırılmasıyla sınırlı olan insani bir ateşkes istemiyor; aksine her iki tarafı da, kendi adamlarının dahil olmasını garanti altına alacak ve Sudan’ın siyasi geleceğini şekillendirecek siyasi bir çözüme sürüklemeyi hedefliyor. Nitekim Avrupa Birliği Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, Eş-Şark kanalına yaptığı açıklamada şunları söylemiştir: “Ülkenin siyasi geleceğine ilişkin Berlin Konferansı'nın eş başkanlığını yürüttüm ve bu sırada barış görüşmelerini yeniden canlandırmaya odaklandık.”

Avrupa ülkeleri Amerika ile çatışmakta ve askeri liderler ile Hızlı Destek Güçleri’nden oluşan Amerika’nın ajanlarını ortadan kaldırmak için çalışmaktadır; bu yüzden bazen onları uluslararası forumlarda teşhir edip suçlu gibi göstermekte, bazen de savaşın finansmanında ve sivillerin öldürülmesinde kullanıldığı bahanesiyle İngiltere’nin Sudan altınlarının yurtdışına ihracatını yasaklaması gibi uluslararası yaptırımlar uygulamakta ve bu maksatla uluslararası konferanslar düzenlemektedirler. Amerika ise müdahale ederek ajanlarını bu yaptırımların etkisinden uzaklaştırmaktadır; nitekim daha önce ABD’nin peşinde olduğu Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından aranıyor olmasına rağmen ajanı Beşir’i korumuştu. Bu nedenle ABD Dışişleri Bakanlığı 13/07/2026 tarihinde; “Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin ABD’nin egemenliği üzerinde oluşturduğu tehdidi yok etmeye ve ortadan kaldırmaya yönelik geniş çaplı bir kampanya” başlatıldığını duyurmuştur.

Şimdi akla gelen soru şudur; insani olarak adlandırılan bu ABD ateşkesinin, savaşan taraflar arasında kalıcı bir ateşkese ve ardından seçimleri gerçekleştirecek sivil bir otoritenin liderlik ettiği siyasi bir geçiş sürecine yol açacak müzakerelere zemin hazırladığı doğru mudur, yoksa bu sadece siyasi bir tüketimden mi ibarettir? Sudan’daki ABD planını yakından takip eden biri, bu dosyayı sadece ABD’nin elinde tuttuğunu, Avrupa ülkelerinin ve uluslararası kuruluşların kayda değer bir etkisinin olmadığını ve ABD’nin, daha önce Güney Sudan’ın ayrılmasında yaptığı gibi kendisini ayırmaya çalıştığı Darfur devletinin olgunlaşması tamamlanmadan, Avrupa ülkelerine bağlı askeri kollar ortadan kaldırılmadan ve aynı şekilde sivil ajanlarını da yok etmeden önce savaşı sona erdirecek müzakereler için tarafları bir araya getirme niyetinde olmadığını görecektir ki, böylece meydan tamamen ABD’ye kalsın ve yürüyüşler, gösteriler ve yargılamalar talebi olmasın. Zira Amerika’nın orduyu yönetimden uzaklaştıracak seçimler düzenlemesi pek olası değildir; eğer buna mecbur kalırsa, ordudan biri askeri üniformasını çıkarıp sivil kıyafet giyecek ve seçilmiş bir yönetici olacaktır; tıpkı tamamen Mısır’da yaptığı gibi. Nitekim Burhan'ın on yıl süreyle cumhurbaşkanı seçilmesi yönünde bazı sesler yükselmeye başlamıştır.

Amerika’nın insani ateşkes ve siyasi çözümler adına bizimle oyun oynaması ve davalarımızı ve sorunlarımızı onun rehinesi yapmamız ne kadar üzücüdür! Peki Amerika'yı, Sudan’daki sahnenin etkisinden uzak tutabilecek olan kimdir? Eğer halk, liderliğini, Amerika’nın oyunlarının ve planlarının bilincinde olan siyasi bir partiye verir ve sağlam bir yapı gibi tek bir saf halinde durursa, işte o zaman Amerika, bilinçli bir liderliğin arkasında yürüyen bir halkı yenemeyecektir. Bu ise ancak askeri güçlerin, yani ordunun, bu siyasi liderliğin arkasında kenetlenmesi ile tamamlanacaktır; zira böylece halk, ordu ve parti tek bir adamın kalbi gibi olacaktır. Hizb-ut Tahrir'in kendisi için çalıştığı şey işte budur; yani Hizb-ut Tahrir, tüm İslam beldelerini, hatta dünyayı Amerika ve Avrupa’nın her türlü nüfuzundan kurtarmak için çalışmaktadır. Bu ise Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafetin kurulmasıyla mümkün olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Ahmed Abdulfazıl - Sudan

Devamını oku...

Avrasya Hükümetlerarası Konseyi'nin Periyodik Toplantısı Örgüt İçindeki Krizi Çözebilir mi?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Avrasya Hükümetlerarası Konseyi'nin Periyodik Toplantısı Örgüt İçindeki Krizi Çözebilir mi?

Haber:

6 Ağustos'ta Çolpan Ata şehrinde, Avrasya Hükümetlerarası Konseyi toplantısı düzenlendi ve toplantıya şu başbakanlar katıldı: Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, Beyaz Rusya Başbakanı Aleksandr Turçin, Kazakistan Başbakanı Oljas Bektenov, Rusya Başbakanı Mihail Mişustin ve Avrasya Ekonomik Komisyonu Yönetim Kurulu Başkanı Bakıtcan Sagintaev. Toplantı sırasında toplam 15'ten fazla mesele ele alındı.

Yorum:

Avrasya Ekonomik Birliği, Rusya’nın bölgedeki siyasi ve ekonomik hegemonyasını pekiştirmek hedefiyle kurulmuştur. Özellikle Batı’nın dayattığı yaptırımların ve engellerin tırmanmasının gölgesinde, bu örgütün Rusya için önemi giderek çok daha fazla artmaktadır. Gümrük vergilerinin dağıtımı, örgütün sayesinde Rusya lehine çalıştığı temel bir yön sayılır. Gümrük vergilerinden elde edilen gelirler doğrudan Avrasya Ekonomik Birliği aracılığıyla dağıtıldığından dolayı, bu gelirlerin büyük bir kısmı Rusya’nın cebinde kalmaktadır. Avrasya Ekonomik Birliği çerçevesinde alınan çeşitli kararlar ise, sadece Rusya’nın Orta Asya’daki nüfuzunu güçlendirmeye hizmet etmektedir; zira örgütün kanunlarını ve kurallarını belirleyen bizzat Rusya’dır.

Örneğin Avrasya Ekonomik Birliği Anlaşması, tüm üye ülkeler arasında mal, hizmet, sermaye ve işgücü serbest dolaşımının sağlanmasını ve aynı şekilde ticaret, enerji, sanayii, tarım ve ulaştırma alanlarında koordineli politikaların izlenmesini öngörmektedir. Ancak Kırgızistan gibi ülkelerden ihraç edilen mallar, hâlâ sürekli olarak çeşitli engellerle karşı karşıya kalmaktadır. Ayrıca anlaşmada geçen “Birlik içinde işgücünün serbest dolaşımı ve göçmen işçilere sunulan kolaylıklar” ile ilgili hususlar, kağıt üzerindeki bir mürekkep olarak kalmaya devam etmektedir. Bu da üye ülkeler arasında güvensizlik durumunun genişlemesine yol açmaktadır. Dahası Ermenistan’ın Avrupa Birliği’ne yönelmesi, Birliğin siyasi ağırlığını da zayıflatmaktadır. Çünkü Putin’in bu örgütü kurarken güttüğü temel hedef, örgüt içindeki üye ülkeleri Rusya’ya sıkı sıkıya bağlamak ve kendi çıkarları için kullanmaktı.

Sömürgeci ülkelerin, sömürgeleriyle hiçbir zaman anlaşma yapmadıkları; aksine anlaşma adı altında onlara egemenliklerini dayattıkları bilinmektedir. Dolayısıyla onların tek hedefi, sömürge altındaki ülkelerin servetlerini yağmalamak, halklarını ucuz işgücü olarak sömürmek ve maddi kazançlar elde etmektir.

Buna binaen Rusya, Avrasya Ekonomik Birliği aracılığıyla, revaçta olmayan malları elden çıkarmak için yeni bir pazar açmıştır. Aynı zamanda üye ülkelerin Rusya’ya olan ekonomik bağımlılığını artırmaya da çalışmaktadır. Çünkü Rus yetkililer, Kırgızistan’ın ya da birlik içindeki başka herhangi bir ülkenin gelişmesini kesinlikle istemiyorlar. Bizim yöneticilerimize gelince; bu örgütün hiçbir faydası olmadığını bilmelerine rağmen, iktidarlarını korumak amacıyla ülkeyi bu örgütün içine soktular ve halkımız hâlâ bunun zararlarının acısını çekmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nureddin Asanaliyev

Devamını oku...

Adalet Sloganları ile Acıların Gerçekliği Arasında Müslüman Mülteciler

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Adalet Sloganları ile Acıların Gerçekliği Arasında Müslüman Mülteciler

Haber:

Hollanda polis memurlarının, olaylar polis memurları ile kadının kocası arasında doğrudan bir çatışmaya dönüşmeden önce bir sığınmacı merkezinde hamile bir Arap kadına saldırdıklarını belgeleyen bir videonun yayılmasından aylar sonra, konu yeniden gündeme geldi ancak bu kez aile için durum çok daha karmaşık bir hal aldı. (El Cezire Net)

Yorum:

Son yıllarda, Müslüman mültecilere yönelik saldırılar ya da onların aileleri ve çocuklarıyla ilgili anlaşmazlıklar veya savaşlar ve zulümden kaçarak sığındıkları bazı ülkelerde karşılaştıkları hukuki ve insani zorluklarla karşı kaldıklarıyla ilgili haberler tekrarlanmaktadır. Ayrıntıları ne kadar farklı olursa olsun bu olaylar, çağdaş dünyanın dillerden düşürmediği adaletin gerçeği ve insanların ayrım gözetilmeksizin kanun önünde ne derece eşit olduğu konusunda geniş bir soru işaretine kapı aralamaktadır.

Milyonlarca Müslüman, gurbet sevgisinden veya lüks bir yaşam arzusundan dolayı değil, aksine sırf savaşlardan, işgalden, katliamdan ve yıkımdan kaçmak için zorunlu olarak yurtlarından çıkmıştır. Onlardan birçoğu ailesini ve evini kaybetmiş, ardından da kendilerini, sığınmacı kamplarında veya dilini ve adetlerini bilmedikleri, entegre olmanın ve ayrımcılığın zorluklarıyla karşı karşıya kaldıkları ve onurlu bir şekilde yaşamak, ailelerinin ve çocuklarının geleceğini korumak için mücadele ettikleri ülkelerde acılarla dolu yeni bir yolculuğa başlarken bulmuşlardır.

Bu trajediler; insan haklarından sıkça söz etmesine rağmen hala zayıfları korumaktan aciz olan uluslararası sistemin gerçeğini ortaya koymaktadır. Çünkü gerçek adalet, sloganların çokluğuyla değil, aksine dini, kökeni veya uyruğu ne olursa olsun her bir mazlumun korunmasıyla ve seçicilik ya da çifte standart olmaksızın haklarının güvence altına alınmasıyla ölçülür.

Müslüman mültecilerin sorunları raporlarda sadece rakamlar olarak kalırken, Müslümanların başındaki birçok yöneticinin, milyonlarca insanı göçe ve sığınmaya iten nedenleri çözmekten ya da onların acılarını hafifletecek hususları sunmaktan aciz kalmaları, dahası çoğu zaman bu acıların sebebinin bizzat bu yöneticiler ve rejimlerinin olması ne kadar üzücüdür. Müslümanları koruma ve onların haklarını savunma sorumluluğu, uluslararası kuruluşların sorumluluğu değildir; aksine her birinin kendi konumuna ve gücüne göre tüm ümmetin sorumluluğudur.

İslam, bir mazluma destek olmayı ve bir sıkıntı çekene yardım etmeyi en büyük görevlerden biri olarak belirlemiş ve adaleti ikame etmeyi yönetimin temeli kılmıştır ki böylece hiçbir insan dini, ırkı veya zayıflığı nedeniyle haksızlığa uğramasın. Bu ilkeler, günümüz dünyasının her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğu yüce insani değerleri temsil etmektedir.

Sığınmanın ve yerinden edilmenin nedenlerinin son bulmasına, Müslümanların ve diğer halkların savaşlardan ve zulümden uzak bir şekilde kendi ülkelerinde güven, adalet ve onur içinde yaşamasına; adalet terazisinin güçlü ile zayıf, yakın ile uzak arasında bir ayrım gözetmeksizin herkes için eşit olmasına dair umut hala varlığını korumaktadır; bu ise ancak Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilâfet yoluyla Allah'ın hükmünün ikame edilmesiyle gerçekleşecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulazim Haşlemon

Devamını oku...

Mekke Anlaşması Ümmetin Değil ABD’nin Çıkarlarına Hizmet Ediyor

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan liderleri, 07 Ağustos Cuma günü Mekke’de bir araya gelerek üç ülkeyi kapsayan ortak bir savunma anlaşması imzaladılar. İletişim Başkanlığı tarafından yapılan açıklamada, müşterek stratejik çıkarlar ve köklü savunma işbirlikleri temelinde kolektif güvenliği daha da güçlendirmek, barış ve istikrarı teşvik etmek, güvenli ve müreffeh bir geleceği birlikte inşa etmek için böyle bir anlaşmanın imzalandığı belirtildi. Açıklamada, anlaşmanın her türlü kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçladığı, üç devletten birine yönelik saldırının hepsine yapılmış sayılacağını da hükme bağladığı vurgulandı.

Bu anlaşma Suudi Arabistan Veliaht Prensi’nin gündemde olmayan daveti üzerine Pakistan ve Türkiye yönetimlerinin alelacele yaptıkları Riyad ziyareti kapsamında gerçekleşmiştir. Anlaşmanın Mekke’de imzalanacağının medya ve kamuoyuna aynı gün duyurulması arka planda yabancı bir elin olduğunu göstermektedir. Sadece bu detay bile üç ülkeyi bir araya getiren ve anlaşmayı imzalamalarını sağlayan iradenin kendileri olmadığını ortaya koymaktadır. Zira Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan yönetimlerini bir araya getiren şey, efendileri olan Amerika ve onun çıkarlarından başkası değildir. Amerika yeni Ortadoğu stratejisinin bir gereği olarak kendisine göbekten bağlı bu ülkelerden anlaşmayı imzalamalarını istedi onlar da gereğini yaptılar.

Bu ittifak, Hürmüz Boğazı’nda istediğini elde edemeyen Amerika'nın İran'ı baskılamak için kullandığı yeni bir kozdur. Buradan Türkiye, Pakistan ve Suud halkı ve hatta bölgedeki tüm Müslüman beldeler lehine herhangi bir hayır beklemek hülyadan başka bir şey değildir. Anlaşmanın, üç devlet arasındaki köklü tarihî bağlar, kardeşlik ilişkileri ve ortak İslami dayanışma ruhundan hareketle yapıldığının söylenmesi ise masayı kuran asıl aktörü gizleme amacını taşımaktadır. Bu ülkelerin yönetimleri, ortak tarihi bağı, Müslümanların kardeşlik ilişkisini ve İslami dayanışma ruhunu gerçekten önemsemiş olsalardı Gazze’yi yüzüstü bırakmazlardı. Elbette biz onları bir araya getiren şeyin Allah rızası olmasını isterdik, ittifakı kurduran iradenin kendilerine ait olmasını, böylece bu güçleriyle Gazze’yi işgal eden Yahudi varlığını mübarek topraklardan söküp atacaklarını söylemelerini beklerdik. Ama ne anlaşmada ne de yaptıkları açıklamalarda böyle bir şey görmedik, aksine bu ittifakın NATO’nun bir alternatifi olmadığını ve ABD’nin menfaatleriyle de çelişmeyeceğini söylediler.

Dolayısıyla, Yahudi varlığının güvenliğini sağlamak, Çin'i çevrelemek ve İran'ı boğmak için atılan bu adıma bazı Müslümanların büyük anlam yüklemeleri üzücü ve şaşırtıcıdır. ABD Başkanı Trump’ın “biz olmazsak o koltukta iki hafta oturamazsın.” dediği Suud yönetiminden ve ağır hakaretler ettiği Prens Selman’dan Müslümanların hayrına ne beklenebilir! Gazze’yi yakıp yıkması için katil Netanyahu’ya istediği bütün silahları verdiğini söyleyen Trump’ı Mısır’da ayakta alkışlayarak, “siz dünya barışının en çok ihtiyaç duyduğu lidersiniz, Allah size uzun ömür versin.” diye dua eden Şahbaz Şerif’in İslam Ümmetinin birliğine hizmet ettiği nasıl düşünülebilir! Trump’ın, “çok iyi dostum, harika işler çıkarıyor, ne istediysem yaptı.” diyerek övdüğü Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, bu anlaşmayı ABD’nin menfaat ve çıkarlarına rağmen yapmış olması nasıl mümkün olabilir! Müslümanların başındaki bu yönetimler, öncelikle dost ve düşman tanımını yapmaları gerekir.

Sömürgeci Amerika’yı dost ve müttefik kabul eden, işgalci gasıp Yahudi varlığı ile normalleşmeyi bekleyen ülkelerin kurduğu bu tür ittifaklar, Müslümanların birliğine değil parçalanmalarına hizmet eder. İslam ümmetinin birliğini sağlayacak ittifak, suni sınırları yok saymalı, ulus devletleri sorun görmeli ve kâfirleri de düşman bellemelidir. Böyle bir ittifak ancak Raşidi Hilafet ile mümkündür. O devletin kurulması çok yakındır.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER