Salı, 02 Zilhicce 1447 | 2026/05/19
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Türkiye ve Cezayir: Duygulara Yatırım Yaparak Yükselen Güçler

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Türkiye ve Cezayir: Duygulara Yatırım Yaparak Yükselen Güçler

 

Haber:

Cezayir Cumhurbaşkanı Abdülmecid Tebbun, ülkesinin Türkiye ile ilişkilerinin memnuniyet verici bir şekilde giderek artan bir dinamizme tanık olduğunu söyledi; bu açıklama, başkent Ankara'da düzenlenen Cezayir-Türkiye Koordinasyon Konseyi toplantısının ardından imzalanan anlaşmaların akabinde Cumhurbaşkanı Erdoğan ile düzenlediği basın toplantısı sırasında geldi.

Tebbun, Cezayir ile Türkiye arasındaki ilişkilerin memnuniyet verici bir şekilde giderek artan bir dinamizme tanık olduğunu ve iki ülkenin bu düzeye ulaşmak için attığı adımları takdir ederek, “Bu ziyaretimiz aracılığıyla ekonomik işbirliğini çeşitlendirerek bu ilişkileri daha da güçlendirmeye çalışıyoruz” açıklamasında bulundu. Ayrıca bu ziyaretin hedefinin “yenilenebilir enerji, tarım, sanayi ve madencilik sektörlerinde işbirliği alanlarını genişletmek, kültürel ve insani alanlarda ikili işbirliğini desteklemek ve ortak tarihsel ve kültürel mirasımızı zenginleştirmek” olduğu eklemesinde de bulundu. (AA, 07/05/2026).

Yorum:

Bu söylem zahirde, artan dinamizmden ortak tarihsel ve hadarat mirasına kadar kullanılan ifadeler, sanki siyasetin ötesine geçen bir yakınlaşmanın ilanı gibi görünmektedir; zira söylem, aidiyetin daha geniş bir sembolik alanına yönelirken, arka planında ise Osmanlı mirasıyla bağlantılı İslami hafızanın bazı özelliklerini çağrıştırmaktadır. Ancak uluslararası ilişkiler mantığı çerçevesinde yapılan dikkatli bir okuma, bu dil düzeyinin, derinlerde kimliklerin yeniden canlandırılmasından ziyade ekonomi, enerji ve nüfuzun yeniden dağılımına doğru yönelen çalkantılı bir uluslararası sistem içinde yeniden konumlanmayla ilgili sert maddi ifadelerin hakim olduğu bir yakınlaşmayı pazarlamak için gerekli olan retorik bir örtü olmanın ötesine geçmediğini ortaya koymaktadır.

Cezayir ile Türkiye arasındaki ilişkiler, üzerlerine atfedilen hadari işaretlere rağmen, gerçekte küresel politik ekonomi mantığı gibi tamamen farklı bir mantık içinde hareket etmektedir; zira güç dengeleri, tarihi sembollerin ya da varsayımsal hadari birliklerinin çağrıştırılmasına göre değil, piyasa kurallarına, tedarik zincirlerine ve pragmatik ittifaklara göre belirlenmektedir. Dolayısıyla ister Cezayir’de isterse Türkiye’de olsun modern bir devlet, tam anlamıyla laik bir devlet olup, toplumların ve bireylerin iradesini aşan, siyasi ve stratejik eylem özgürlüğüne dakik sınırlar koyan finansal, ticari ve teknolojik kurumların dayattığı iç içe geçmiş küresel kapitalist sistem içinde hareket etmektedir.

Bu perspektiften bakıldığında, tekrar tekrar ortak hadari derinliğe yapılan atıf, ikili siyasi bir işleve yol açan sembolik bir dil olarak değerlendirilebilir: Zira bir yandan bu söylem, anlaşmaların kamuoyunda kabul görmesini kolaylaştıran duygusal bir boyut kazandırırken, diğer yandan ise, akidevi ve tarihsel aidiyet duygusundan ve Gazze'de yaşananlar gibi büyük olaylarla olan güçlü etkileşimden beslenen ümmetin halkları nezdinde gerçek bir vicdani birikime dayanmaktadır; bu da kolektif bir bilinçle dayanışmaya ve ortak kimlik fikrine yoğun bir şekilde çağrılmasına yol açmıştır.

Bununla birlikte halkların vicdanıyla oynamak, ilişkilerin sadece yüzeyselliğe ya da şekle mahkum olduğu anlamına gelmez. Zira Cezayir ile Türkiye arasındaki yakınlaşma, özellikle küresel ölçekteki çalkantılı bir bağlamda, enerji, sanayi ve yatırım alanlarında gerçek çıkarların kesişimini yansıtmaktadır; tıpkı Hürmüz Boğazı krizinde ortaya çıktığı gibi; zira bu kriz, küresel enerji güvenliğinin kırılganlığını ve uluslararası dengelerin yeniden şekillenmesinde üretici ülkelerin ve alternatif koridorların önemini bir kez daha teyit etmiştir. Ancak bu kesişme, ne kadar derinleşirse derinleşsin ortaya çıkan çok kutupluluğun işaretlerine rağmen özünde değişmeyen mevcut dünya düzeninin çerçevesine bağlı kalmaya devam etmektedir.

Hadari referans veya tarihi ortaklık olarak adlandırılan şeye gelince; bu, bütüncül bir ekonomi, başta ağır sanayi olmak üzere bağımsız bir sanayi, tek bir siyasi karar ve bilgi, teknoloji ve savunma üretme kapasitesi gibi somutlaştırılabilir bir güç yapısına dönüşmedikçe kendiliğinden etkili bir siyasi projeye dönüşmez. Bu unsurlar olmadan hadari bir söylem, sembolik hafızanın değil, gerçekçi zorunlulukların, sömürgeci gündemlerin ve Atlantik çıkarların yönettiği ilişkiler yapısının üzerinde süslü dilsel bir katman olarak kalmaya devam edecektir. Burada Erdoğan, bir gün şöyle dediğinde, tartışmasız duygu teline basmanın ustası olarak kalmaya devam etmektedir: “Doğu Akdeniz'deki askerlerimizin, Osmanlı denizcilerin emiri Hayreddin Barbaros'un gerçekleştirdiği gibi kahramanlık destanları gerçekleştirmesini umuyoruz.”

Hegemonya merkezlerine mutlak bağımlılık dönemi gerilemeye başlamıştır. Cezayir, enerji ağırlığı ve Kuzey Afrika ile Sahel’deki jeopolitik konumuyla; Türkiye ise sanayi kapasitesi ve Doğu Akdeniz ile Afrika’daki giderek büyüyen nüfuzuyla, ikisi birlikte bağımlılık mantığını aşarak uluslararası siyasette etki mantığına geçebilecek ve yükselen bölgesel güçler üzerinde oluşturulan kuşatmayı kırabilecek tamamlayıcı unsurlara sahiptirler. Müslüman ülkeleri, geniş bir coğrafi ve kültürel alan olarak aslında, enerji ve ticaret koridorlarına hâkim jeostratejik konum, muazzam doğal kaynaklar, genç nüfus kitlesi ve üç kıta arasındaki stratejik yayılım gibi gizli güç unsurlarına sahiptir. Ancak bu unsurlar, sömürgeci Batı’nın taksimatlarını miras alan ulus-devletlerin sınırlarını aşan stratejik birlik projesinin ve hadari alternatifin kaybolması nedeniyle, bağımsız bir tarihsel güce dönüşecek şekilde etkinleştirilmemiş olup parçalanmış olarak kalmaya devam etmektedir.

Bundan dolayı gerçek bir meydan okuma, birlik söylemini tekrar etmekte ya da sömürgeciliğin çıkarlarına hizmet ederken halkların duygularını okşamak için ortak sembollere çağırmakta değil; aksine düzenli bir medeniyet projesi içinde yeniden gerçek güç unsurlarına dayalı tarihsel eylem düzeyine geçmekte yatmaktadır; bu da Müslüman ülkelerini, cereyan eden dönüşümlerde marjinal değil, etkin bir aktör haline getirecektir. Bu da güç mefhumunun yeniden inşa edilmesini gerektirmektedir; yani dağınık bir güçten bileşik bir güce, dışa bağımlılıktan gerçek bağımsızlığa, küresel sistemi tüketmekten onu şekillendirme ve uluslararası dengeleri yeniden formüle etme gücüne doğru intikal etmeyi gerektirmektedir; bu da ancak dış politikaları düzenleyen ve birleştiren bir çerçeve olarak İslam ideolojisinin oluşturduğu stratejik derinliğe ve uluslararası politikalar üzerinde etkili aktör olmaya geri dönülmesiyle mümkün olabilir.

Uluslararası sistemde yaşanan mevcut dönüşümler, tek kutuplu hegemonyanın gerilemesi ve çok kutuplu güç merkezleri fikrinin ortaya çıkmasıyla birlikte İslam ümmetinin önüne, kaçırılmaması gereken tarihi bir pencere ve eşsiz bir fırsat açmıştır. Ancak bu fırsat, halkların ve liderlerin söylemden inşa etmeye, sembolizmden örgütlenmeye ve temenniden stratejik planlamaya geçebilme gücüne bağlı şartlı bir penceredir.

Bu bağlamda Müslüman ülkelerinin geleceği, eğer tarihin kenarındaki mevcut konumlarını aşmak istiyorlarsa, sadece kültürel köprüleri ve hadari bağları hatırlatmak üzerine kurulmayacaktır; aksine mevcut güç unsurlarını tutarlı bir siyasi, ekonomik ve medeniyet vizyonu çerçevesinde yeniden işlevsel hale getiren bir kalkınma projesine dayanacaktır; zira bu proje, bu geniş alanı diğer güçlerin paylaştığı bir nüfuz alanı olmaktan çıkarıp uluslararası alanda etkili tarihsel bloğa dönüştürmeye muktedirdir. Bu ise ancak ümmetin atıl kalmış enerjilerini harekete geçirip doğru yönde etkinleştirecek olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin gölgesinde gerçekleşebilir.

Peki bu liderlerin konuşmaları, siyasi ve askeri rolü sayesinde Cezayir’i Kuzey Afrika’daki Osmanlı alanlarının bir parçası haline getiren, dahası Osmanlı Hilafetini Akdeniz’de Atlantik güçlerine meydan okuyan güçlü bir deniz gücü haline getiren Osmanlı denizcilerinin emiri Hayreddin Barbaros’un gerçekleştirdiği başarılar ve kahramanlık destanlarının neresinde?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş – Tunus

Devamını oku...

Etiyopya, Sudan’daki Savaşa ve Onun Parçalanmasına Katkıda Bulunuyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Etiyopya, Sudan’daki Savaşa ve Onun Parçalanmasına Katkıda Bulunuyor

Haber:

Ordu sözcüsü General Asım Awad Abdulvahab, Etiyopya'nın Bahir Dar havaalanından kalkan insansız hava araçlarının Sudan hava sahasında saldırı uçuşları gerçekleştirdiğini ve aralarında Hartum Uluslararası Havaalanı'nın da bulunduğu askeri ve sivil yerleri vurduğunu söyledi. (El Cezire Net, 06/05/2026)

Sudanlı askeri bir kaynağın AFP'ye verdiği bilgiye göre, Sudan'ın Etiyopya'ya yönelttiği suçlamalar, Hartum Havalimanı ile Omdurman'daki Vadi Sidna Üssü'nün insansız hava araçlarının saldırılarına maruz kalmasının ertesi günü geldi; ayrıca füzelerden biri havalimanının yakınındaki bir yerleşim bölgesine düştü. (Ajanslar)

Yorum:

Sudan'ın Etiyopya'yı saldırılar düzenlemekle ve ayrılıkçı Hızlı Destek Güçleri'ni desteklemekle suçlaması ilk kez olmuyor; zira geçtiğimiz Mart ayında da Sudan hükümeti, Etiyopya'dan kalktığını söylediği insansız hava araçlarıyla yapılan saldırıları ilk kez kınamış ve Nisan 2026'da ABD'deki Yale Üniversitesi Araştırma Birimi tarafından yayınlanan bir raporda, Sudan sınırına yakın bir Etiyopya askeri üssünün Hızlı Destek Güçlerine destek sağladığı belirtilmişti. (El Cezire Net)

Etiyopya, Sudan’daki bu lanetli ABD savaşına katkıda bulunmaktadır; zira geçen yılın sonundan bu yana uluslararası raporlar, Etiyopya topraklarında Hızlı Destek Güçleri’ni eğitmek ve desteklemek için hava koridorları ve insansız hava aracı hangarlarıyla donatılmış büyük bir kampın varlığını ortaya çıkarmıştır. Ayrıca uydu görüntüleriyle desteklenen bu raporlar, silah sevkiyatlarının Hızlı Destek Güçleri’ne aktarıldığına dair onlarca uçuşa da işaret etmektedir. (Şarkul Avsat, 07 Mayıs 2026)

Etiyopya, sınırlı ya da kapsamlı askeri operasyonlarla, Sudan'ın bölünmesine ilişkin ABD'nin çıkarlarına katkıda bulunmaktadır; tıpkı Avrupa'daki muhalefeti kontrol atına almak ve Darfur'u ayrılmaya hazırlamak amacıyla Sudan'daki savaşta olduğu gibi.

Etiyopya Devlet Başkanı Abiy Ahmed, Amerika’nın Doğu Afrika’daki adamıdır; zira Etiyopya’daki yönetim, 1977 yılında subay Mengistu Haile Mariam’ın liderliği altında yerleşmiş olup, yöneticiler değişmesine rağmen şu ana kadar Amerika’ya tabi olarak kalmaya devam etmiştir.

Etiyopya’da Müslümanlar sayıca üstün olmasına rağmen, -15/04/2015 tarihli El Cezire Araştırmalar Merkezi’ne göre oranlarının yaklaşık %60 olduğu tahmin edilmektedir- ancak ülke, Eritre’de olduğu gibi Hristiyan bir karaktere sahip olup sömürgeci Batı bu yöneticileri, Nahda Barajı gibi gerilimler oluşturmak, sorunlar çıkarmak ve krizler üretmek için kullanmaktadır. Aslında Sudan yöneticileri, saldırılarını beklemek yerine yolu kesmek için harekete geçmelidirler.

Ordunun Kordofan cephelerinde aktif olduğu bir zamanda Etiyopya'nın bu saldırıları bize, geçen yıl Sudan’ın doğusundaki Port Sudan saldırılarını hatırlatmaktadır; zira bu saldırlar orduyu, El-Faşir’e saldırmaktan uzaklaşmaya zorlamıştı. Bu saldırıların Darfur ile bağlantılı olması göz ardı edilemez; zira ABD Başkanının Arap ve Afrika işlerinden sorumlu kıdemli danışmanı Massad Boulos, iki yüzlü bir şekilde ülkesinin saldırıyı kınadığını açıklamış ve savaşan taraflara insani bir ateşkesi kabul etmeleri ve kalıcı bir ateşkes için müzakere etmeleri çağrısında bulunmuştu.

Sudan hükümeti, Dışişleri Bakanı Muhyiddin Salim'in bir basın toplantısında Sudan'ın Etiyopya Büyükelçisini istişare amacıyla çağırdığını duyurmakla yetinmiştir; zira Bakan, “Hükümet olarak bu saldırıya, belirlediğimiz şekil ve yöntemle karşılık verme hakkına tamamen sahibiz” dedi. Ama şimdiye kadar bu saçmalıkları durduracak etkili bir adım atıldığını işitmedik!!

İster Etiyopya'daki Müslümanlara yönelik saldırı durumları olsun, ister yaklaşık 45,5 milyonluk nüfusa sahip olup El Cezire Ansiklopedisi'ne göre aralarında yaklaşık 24,1 milyon askere alınabilir insan gücü olan Sudan'ın iç kesimlerinde meydana gelen son saldırılar olsun bu elverişli koşullarda Sudan'daki ordu komutanlarının, bu saçmalıkları durdurmak ve Abiy Ahmed ile onun gibilere şeytanın vesveselerini unutturmak için Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti ilan etmelerinin ne zararı olabilir ki?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yakup İbrahim – Sudan

Devamını oku...

Tunus Vilayeti Yıllık Hilafet Konferansı “Hilafet Yoluyla Amerikan Hegemonyasına Karşı Duruyoruz”

  • Kategori Tunus
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti:
Yıllık Hilafet Konferansı;
“Hilafet Yoluyla Amerikan Hegemonyasına Karşı Duruyoruz”

2026 05 02 TNS KHLFH CONF LOGO

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti, yıllık Hilafet konferansını 2 Mayıs 2026 Cumartesi günü, başkent Tunus’taki Sukra-Ariana Kavşağı’nda bulunan Seminerler ve Konferanslar Salonu’nda düzenledi. Konferansın başlığı:

“Hilafet Yoluyla Amerikan Hegemonyasına Karşı Duruyoruz
ve Dünyayı Epstein ve Modernite Medeniyetinden Kurtarıyoruz”

Konferansta üç ana tema ele alındı:

1. Demokrasi ve Modernitenin Sonu ve Epstein Medeniyetinin Çöküşü
2. İslam ve Hilafet... Yeni Bir Uluslararası Düzene Doğru
3. Davetin Destek (Nusret) İle Birleşmesi ve Hilafetin Şafağı

Parti gençlerinin sosyal medya üzerinden yürüttüğü geniş çaplı tanıtım çalışmaları, ülkenin dört bir yanında afişlerin asılması ve konferans davetlerinin dağıtılması sonucunda, konferans öncesindeki hafta boyunca yoğun bir faaliyet yürütüldü. Konferans günü ise salonlar, ülkenin her tarafından gelen Zeytune ehlinin yoğun katılımıyla dolup taştı.

Konferans, genç Muhammed Ali el-Avni’nin Kasas Suresi’nin başlangıcından 14. ayetine kadar yaptığı Kur’an tilavetiyle açıldı.

Ardından, kadınlar bölümünden öğretim görevlisi Hanan el-Humeyri, “Hilafet Yoluyla Amerikan Hegemonyasına Karşı Duruyoruz ve Dünyayı Epstein ve Modernite Medeniyetinden Kurtarıyoruz” başlıklı konuşmasını yaptı.

Sonrasında konferans sunucusu Necmeddin Şuaybin, özellikle Tunus halkına ve genel olarak İslam ümmetine hitaben bir mesaj verdi. Mesajında, bugün İslam ümmetinin, Resûlullah’ın müjdelediği Hilafet Devleti’ni kurabilecek bütün güç ve imkânlara sahip olduğunu ifade etti.

Daha sonra Lübnan’dan Ahmed el-Kassas’ın görüntülü konuşması yayınlandı. Konuşmada hilafetin, Amerikan zorbalığını durdurabilecek ve bölgedeki planlarını boşa çıkarabilecek tek çözüm olduğu vurgulandı.

Ardından konferansın konuğu Münzir Abdullah, “İslam ve Hilafet... Yeni Bir Uluslararası Düzene Doğru” başlıklı konuşmasını yaptı.

Daha sonra Filistin’den Şeyh Yusuf el-Muharize’nin cihat ve ordulara Filistin’e destek verme çağrısı üzerine yaptığı görüntülü konuşma yayınlandı.

Konferans, Tarık Rafi’nin “Davetin Destek (Nusret) İle Birleşmesi ve Hilafetin Şafağı” başlıklı konuşmasıyla sona erdi.

Salonda, Peygamber Efendimiz’in sancağı ve العقاب (Ukab) bayrağı dalgalandırıldı. Konuşmalar arasında katılımcılar şu sloganları attılar:

* “Ey Amerika dinle dinle… Hilafetimiz geri gelecek”
* “Ukab bayrağını yükseltin, Hilafet kapıda”
* “Lâ ilâhe illallah… Hilafet Allah’ın vaadidir”
* “Lâ ilâhe illallah… Hilafet Allah’ın hükmüdür”
* “Lâ ilâhe illallah… Hilafet Allah’ın farzıdır”

Konferans, Tunus ve diğer Müslüman ülkelerde yoksulluk, dışlanma, hayat pahalılığı, suçlar ve aile yapısındaki çözülme gibi sorunların yoğunlaştığı bir dönemde gerçekleştirildi. Buna ek olarak Gazze ve Sudan’da yaşananların insanlık adına bir trajedi ve suç olduğu ifade edildi. Konferansta, ümmete kurtuluşun ancak Allah’ın Müslümanlara farz kıldığı Hilafet Devleti’nin kurulmasıyla mümkün olacağı; bunun Amerika’nın ve Yahudi varlığının zorbalığını sona erdireceği, İslam ümmetini kurtaracağı ve onu onlarca yıldır felaketlere sürükleyen yöneticilerin yönetimine son vereceği mesajı verildi. Böylece ümmetin, cumhuriyet ve krallık sistemleriyle temsil edilen kapitalizm ve modernite düzeninin karanlığından çıkıp büyük İslam nizamının adalet ve nuruna kavuşacağı ifade edildi.

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَىٰ لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا ۚ يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا ۚ وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَٰلِكَ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

"Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir." (Nur 55)

Cumartesi, 15 Zilkâde 1447 H - 2 Mayıs 2026 M

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Tunus Vilayeti Temsilcisi

KONFERANSIN VİDEO KAYDI

KONFERANSTAN KARELER

TANITIM

2026 05 02 TNS KHLFH CONF FLYER

2026 05 02 TNS KHLFH CONF BANNER 1

Etiketler

#أقيموا_الخلافة

#في_ذكرى_هدم_الخلافة

#ReturnTheKhilafah

#YenidenHilafet

#خلافت_کو_قائم_کرو

#TurudisheniKhilafah

2026 05 02 TNS KHLFH CONF BANNER 2

İlgili Linkler:

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Resmi Websitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Resmi Sitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Facebook Sayfası

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti’nin “Müslümanlar Normalleşmeye Karşı” Başlıklı Kampanyası Kapsamında Lübnan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı Dr. Cabir, Siyasetçi Haldun Eş-Şerif ile Görüştü

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti’nin, Yahudi varlığı ile barış ve normalleşmeye varan her türlü müzakere sürecine karşı net duruşunu pekiştirmek amacıyla siyasi şahsiyetlere yönelik başlattığı ziyaretler dizisi kapsamında, Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Merkezî Temas Komitesi Başkanı Dr. Muhammed Cabir, 6 Mayıs 2026 tarihinde siyasi ve toplumsal aktivist Üstad Haldun eş-Şerif’i başkent Beyrut’taki konutunda ziyaret etti.

İletişimi tazelemek amacıyla gerçekleştirilen görüşmede, gasıp ve katil Yahudi varlığını tanımaya yol açan müzakere sürecine dair partinin duruşu net ve açık bir şekilde ortaya kondu. Bu varlığın meşrulaştırılmasının ne şeran ne de vakıa olarak ümmet nezdinde kabul edilemeyeceği vurgulandı. Siyasi meclislerde ve medyada bu tehlikeli sürece karşı seslerin gür ve net bir şekilde yükseltilmesi gerektiği hatırlatıldı. Görüşmede bölgenin ve özellikle Lübnan’ın, yalnızca işgalci düşmanın çıkarına hizmet edecek olan tehlikeli mezhep fitnelerine sürüklenmeye çalışıldığına dikkat çekildi.

Üstad Haldun eş-Şerif ise, sunulan görüşleri dikkatle dinleyerek, Lübnanlılar arasında ortak bir duruşun korunması ve uzlaşının tahkim edilmesi için her zaman ortak zeminlerin bulunduğunu ifade etti. Her iki taraf da ülke içindeki her türlü fitneye karşı durulması, akıl sahiplerinin fitneyi önlemek, normalleşmeyi reddetmek ve gasıp varlığa teslimiyeti engellemek adına sürekli iletişim halinde olması gerektiği konusunda mutabık kaldı.

Ziyaret sırasında Dr. Muhammed Cabir, Müslümanların birliğini sağlayacak yegâne projenin Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet olduğunu, Raşidi Hilafet projesinin, Müslümanların birliğini tesis edeceğini, düşmanın topraklarımıza ve halkımıza karşı gerçekleştirdiği saldırıyı engelleyeceğini ve Müslüman topraklarını işgal eden bu varlığı tarihten sileceğini vurguladı.

Görüşmenin sonunda taraflar, kamu meselelerini takip etmek ve diğer güncel konuları istişare etmek üzere sürekli temasta ve iletişimde kalınması gerektiği konusunda mutabık kaldılar.

Devamını oku...

Filistin Halkının Oluk Oluk Kanı Akarken, Filistin Yönetimi Onların Parçalanmış Cesetleri Üzerinde Şeytanla Dans Ediyor!

Gençlik ve Spor Yüksek Konseyi Başkanı Cibril el-Rucub, önümüzdeki Cuma günü (8 Mayıs 2026) “10. Uluslararası Filistin Maratonu”nun başlayacağını duyurdu. Bu duyuruyla birlikte Filistin Yönetimi; Allah’a isyan etmekten utanmayan, ne Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan ne de kullarından çekinmeyen o kara ve çirkin yüzünü bir kez daha gözler önüne sermiş oldu. El-Rucub yaptığı açıklamada; “Uluslararası Filistin Maratonu’na yeniden start verildiğini duyuruyoruz. Gazze Şeridi’ne yapılan saldırı ve işgalci Yahudilerin Batı Şeria’da aldıkları güvenlik önlemleri yüzünden Filistin topraklarındaki zorlu koşullar nedeniyle maratona iki yıl ara verilmişti.” dedi.

Sanki El Rucub, Gazze’ye yönelik saldırılar durmuş, abluka kalkmış, açlar doyurulmuş, korku içinde olanlar güvene kavuşmuş ve dökülen kanların hesabı sorulmuş gibi konuşuyor! Sanki Batı Şeria’da durum değişmiş gibi konuşuyor. Sanki Yahudi askerlerinin katliam, esaret, yıkım, kuşatma ve sürgün operasyonları sona ermiş gibi konuşuyor! Sanki El Rucub, yerleşimci sürüsünün insanı, ağacı ve taşı hedef alan saldırıları engellenmiş, durdurulmuş ya da Filistin halkının intikamı alınmış gibi konuşuyor! Filistin Yönetimi; gasp edilen bir koyunun, kesilen bir ağacın veya korkutulan bir canın güvenliğini sağlayabiliyor mu da böylesi günahkâr bir maraton düzenlemeye kalkıyor? Filistin ve halkının durumu değişti mi de böylesi bir maraton düzenlemeye kalkılıyor?

Filistin halkı hem mücrim işgalci varlığın hem de Filistin Yönetim’in prangaları altında inim inim inlerken böylesi günahkâr bir maraton düzenlenmesi akla mantığa sığar mı? Eğitim süreci yerle bir olmuşken, sağlık sistemi can çekişiyorken, çalışanların maaşları ödenemiyorken, işçiler çocuklarına rızık bulamıyorken, halka bitmek bilmeyen vergiler dayatılıyorken böylesi bir günahkâr maraton düzenlemek akıl karı mıdır? Bu maraton, Filistin Yönetimi’nin Filistin halkına fayda sağlayan yerlere değil de onların dinine ve dünyasına zarar veren yerlere harcama yaptığının bir resmidir!

Bu maraton, ilk düzenlendiği günden itibaren günahtır; sahte söylemlerle süslense de yönetimin ayıplarını örtmeye yetmez. Bu günah, organizatörlerin “kadın katılımcı oranını %50’ye çıkarma” hedefinden de açıkça anlaşılmaktadır. Bu maraton kadın-erkek karışıklığına, avretlerin sergilenmesine ve günahın sıradanlaştırılmasına yönelik yapılan yüzsüzce bir çağrıdır; Filistin halkı nezdinde günahı sıradan hale getirme girişimidir! Bu maratonun arkasında da, müfredatı değiştirmek, Filistin halkını batılılaştırmak ve onları İslam’ın değer ve hükümlerinden koparmak için çalışan ve hala çalışmaya devam eden Batı vardır.

Henüz yaralar sarılmamışken, dökülen kanlar henüz kurumamışken böylesi bir maraton düzenlemek, Filistin halkının kanları ve acıları üzerinde şeytanla dans etmekten başka bir şey değildir. Bu maratonun dünyaya bir mesaj verdiği iddiası ise ciddiye alınamayacak kadar büyük bir yalandır. Bu utanç verici eylem, sabah akşam ölümü ve zilleti yudumlayan Filistin halkının lüks, günah, konfor ve zevki sefa içinde yaşadığına dair İslam ümmeti nezdinde yanlış bir imaj oluşturacaktır. Oysa Filistin halkının İslam Ümmetine ve ordularına gönderdiği gerçek mesaj şudur: Filistin, Mescid-i Aksa ve esirler; Mübarek Toprağı Yahudilerden, onların yardımcılarından, yandaşlarından ve uşaklarından kurtarmak için Ümmete feryat etmektedir! Orduların Hittin ve Ayn Calut’ta olduğu gibi harekete geçeceği, kâfirlerin kökünü kazıyacağı ve müminlerin Allah’ın yardımıyla gerçek zafer sevincini tadacağı o günü özlemle beklemektedirler.

Devamını oku...

Genel Af Yasası: Gençlerimizin Üzerindeki Zulmü Kaldırmak Bölünemez Bir Haktır ve Zulüm Payidar Olmayacaktır!

Lübnan hapishanelerinde bulunan tutuklu ve hükümlü dosyası, öteden beri bölgesel ve uluslararası güçlerle bağlantılı ve bu güçlerin ve onlarla suç ortaklığı yapan otoritenin çıkarları doğrultusunda yönetilen siyasi bir dosya olagelmiştir. Bugün ise yönetimin, Amerika’nın himayesinde güpegündüz yürütülen müzakere dosyasına adapte edilmesiyle birlikte, ailelerin yıllardır meydanları doldurarak talep ettiği ancak hiçbir karşılık bulamadığı ve ciddi bir adım atılmadığı “Genel Af” meselesinin, meclis oturumlarında ve komisyonlarda daha önce görülmemiş bir ciddiyetle tartışılmaya açıldığını görüyoruz. Bugün, Genel Af dosyasının ciddi bir şekilde gündeme gelmesi üzerine Hizb-ut Tahrir / Lübnan Vilayeti Medya Ofisi olarak biz,

Lübnan otoritesine ve tüm unsurlarına açıkça şunları söylüyoruz: Genel Af kapsamına girecek kişileri siyasi kin, mezhepsel ayrımcılık ve kışkırtıcılık temelinde “seçme” politikasına devam etmek, Lübnan hapishanelerini diriler için birer mezarlığa ve bölgesel hesaplaşma sahalarına dönüştüren zulüm anlayışının devamından başka bir şey değildir. Bu yüzden Müslüman milletvekillerini, istisnasız tüm evlatlarımızı kapsayacak şekilde yasanın kapsamı genişletilmedikçe meclisten geçirmemeye, baskıları ve vaatleri kabul etmemeye, bir lütuf değil bir hak talep ettiklerini kendilerine dayanak yapmaya çağırıyoruz. “İslami tutuklular” dosyasında dönen dolaplar, onlara atılan iftiralar ve kurulan kumpaslar Lübnan içinde de dışında da artık herkesin malumudur. Yıllarca parmaklıklar ardında haksız yere tutulan gençlerimizin çoğunun beraat etmesi; güvenlik, yargı ve hatta siyasi sistemin çürümüşlüğünün belgesidir. İktidar, sadece af çıkarmakla yetinmemeli, bu sistematik zulüm için özür dilemeli, tazminat ödemeli ve iade-i itibarda bulunmalıdır.

Kaldı ki katil ve soykırımcı Esed rejimine karşı Suriye devrimine destek verenleri suçlu gibi göstermeye yönelik sefil girişimler, herkesin gözü önünde cereyan eden tarihi ve fiili gerçekleri çarpıtmaktan ve ters yüz etmekten başka bir şey değildir. Hapishaneleri doldurması gereken asıl katiller ve suçluların, cani Esed rejimi ve onun yandaşları olduğu herkesçe ispatlanmış bir gerçektir. O gençler, Suriye’den Lübnan’a kadar uzanan zulme karşı mazlumun yanında yer alan bir tutum sergilemişlerdir. Bu gençleri hala suçlu saymaya devam etmek, Biladu’ş Şam’da yüz binlerce masumun kanının dökülmesine neden olanlara açıkça kölelik yapmaktan başka bir şey değildir.

Tutuklu evlatlarımızın zindanlardan çıkmasına açıkça karşı çıkan ve mazlumların yaraları üzerinden siyasi rant devşiren o parti ve oluşumlara da diyoruz ki: “Terör” gibi içi boş ve ambalajlanmış bahanelerle belli bir kesimi genel af dışında tutmaya çalışan o kışkırtıcı ve mezhepçi söyleminiz, Müslümanlara karşı beslediğiniz o kara kininizi açıkça ifşa etmektedir. Mücrim Yahudi varlığı ajanlarının ve gençliği mahvedip ülkede bozgunculuk çıkaran büyük uyuşturucu baronlarının çıkmasını savunurken, siyasi tutuklulara karşı böylesi bir tavrı takınmanız bir ibret vesikasıdır! Gerçek terör; masum insanları yargılanmadan yıllarca hapishanelere atmaktır. Bir babayı kin dolu raporlara, yalancı muhbirlere veya sosyal medya hesaplarındaki casusluğa dayanarak çocuklarından mahrum bırakmaktır. Adalet bölünmez bir bütündür; mazlumları istisna eden bir af, ülkedeki tıkanıklığı ve gerilimi artırmaktan başka bir işe yaramayacak olan çarpık bir aftır.

Halkımıza ve tutuklu ailelerine de diyoruz ki: Biz sizinle beraberiz. Her bir mazlumun prangası kırılana kadar yorulmayacağız, usanmayacağız. Bu mesele bizim için şer’î bir meseledir ve bu konuda asla gevşeklik göstermeyeceğiz. Kin dolu siyasetçilerin tiyatrolarına geçit vermeyeceğiz. Gençlerimizin şer’i duruşlarının bedelini ödediği yarım yamalak affı asla kabul etmeyeceğiz. Bu kritik dönemeçte aileleri gevşememeye, sadece beklemekle yetinmeyip harekete geçmeye çağırıyoruz. Mahkûmların zindanlarındaki teheccüd ve kıyam namazlarında yükselttikleri dualar Allah katında zayi olmayacaktır ve kullar nezdinde de zayi edilmemelidir. Bizler, evlatlarımız o bedensel, manevi ve insani zulüm zindanlarından çıkana kadar bu davanın takipçisi olacağımıza ve olmaya da devam edeceğimize söz verdik. Umulur ki o gün yakındır.

Devamını oku...

Davet Taşıyıcılarına Yönelik Tutuklamalar, Yargılamalar ve Baskıların Ardındaki Sır Ortaya Çıktı

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Davet Taşıyıcılarına Yönelik Tutuklamalar, Yargılamalar ve Baskıların Ardındaki Sır Ortaya Çıktı

Son dönemde sömürgeci Amerika’nın Sudan’ı parçalama ve İbrahim Anlaşmaları’nı imzalayarak Yahudi varlığıyla normalleşmeye sürükleme yönündeki hedefini gerçekleştirmek için Hızlı Destek Güçleri ile ordu arasında devam eden ve ülke halkını, öldürme, aç bırakma, yerinden edilme ve ülkenin kenar bölgeleri ile komşu ülkelerde mülteci durumuna düşürme gibi vahim sonuçları olan savaşın gölgesinde Müslüman ülkelerdeki mevcut rejimler, alimleri, cemaat mensuplarını ve özellikle de Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti gençlerini tutuklayarak, yargılayarak ve onların üzerine baskı uygulayarak davet taşıyıcılarına karşı sert bir kampanya başlatmıştır.

Bu koşulların gölgesinde Hizb-ut Tahrir, camilerde, genel alanlarda, pazarlarda ve elektronik ortamda Amerika’nın planlarını ifşa etme ve ümmetin maslahatlarını benimseme yönündeki şerî vacibini yerine getirmiş, bu da ülkemize göz diken Amerika’yı rahatsız etmiş ve bunun üzerine Amerika, Sudan hükümetine, ülkenin çeşitli şehirlerinde Hizb-ut Tahrir gençlerini tutuklamaları talimatını vermiştir; nitekim son olarak, el-Ubeyd şehrindeki gençler tutuklanmış ve kamu düzenini bozma suçlamasıyla para cezasına çarptırılmışlardır! Tutuklama ise el-Ubeyd camisinde yapılan bir konuşmanın ardından gerçekleşmiştir.

Dolayısıyla bu, talimatların efendileri Amerika’dan geldiğini ve Sudan yetkililerinin de bunları davet taşıyıcılarına karşı uyguladığını ortaya koymaktadır. Ülkedeki kamuoyunun şaşkınlığının ve kınamasının gölgesinde, mal ve namusa saldıranlar serbestçe dolaşıp cezalandırılmazken, hatta ülkenin cumhurbaşkanı Hızlı Destek Güçleri'nden bir komutanı karşılayıp onu affederek kendisine bir araba hediye ederken, nasıl olur da barışçıl faaliyetlerde bulunanlar ve camide konuşma yapanlar tutuklanabilirler?!

Bu, ABD Başkanı Trump'ın damadı Kushner'in son günlerde medyada dolaşan bir videoda yaptığı açıklamada ortaya çıkmaktadır; zira CNN, Jared Kushner'ın 2021 yılına ait açıklamalarında şöyle dediğini aktardı: “(İsrail) ile normalleşmeyi kolaylaştırmak için birçok camide temizlik yaptık.”

Ümmetin yerinden edilip tehcir edilmesiyle ilgili olana gelince; Amerika’nın politikaları açıktır; zira İngiliz The Guardian gazetesine göre 15 Şubat 2024’te Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir röportajda Kushner şöyle demiştir: “Ben İsrail’in yerinde olsam Gazze'den insanları çıkarır ve bölgeyi temizlerdim.”

O zaman ümmetin içindeki muhlislere yönelik bu önlemler, İslami minbere karşı yürütülen bu savaş ile tehcir ve yerinden edilme politikaları, Müslüman ülkeleri parçalayıp zayıflatarak ve onların bileşenleri arasında çatışmaları ve fitneleri körükleyerek Yahudi varlığını korumaya yöneliktir.

İslam ümmetinin üzerine düşen, işlerinde kararlı olmak, kafir Batı’nın ve Yahudi varlığının emirleri doğrultusunda hareket eden bu ajan ve hain rejimleri değiştirmek için çalışmak ve Allah Subhanehu’nun vaadi ve sevgili peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesi olan Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurarak İslam’ın otoritesini yeniden tesis etmektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Abdullah Hüseyin (Ebu Muhammed Fatih) - Sudan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER