Salı, 05 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

“Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” [İsra 81]

وَقُلْ جَاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُ إِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقاً
“Yine de ki: Hak geldi; bâtıl yıkılıp gitti. Zaten bâtıl yıkılmaya mahkumdur.” [İsra 81]

Eş-Şevvak Mahkemesi, Hizb-ut Tahrir Üyesi Nasruddin Hakkında Beraat Kararı Verdi

Bugün, 22 Saferü’l-Hayr 1448 / 5 Ağustos 2026 Çarşamba günü, Hizb-ut Tahrir üyesi Nasruddin Muhammed Âdem Sâmin hakkında, 1057 sayılı dosya kapsamında açılan davanın duruşması gerçekleştirildi. Dava, Bilişim Suçları Kanunu’nun 25. maddesi uyarınca görülüyordu. Söz konusu maddede şöyle denilmektedir: “Her kim, bir kimsenin itibarını zedelemek amacıyla bilgi ve iletişim ağını yahut herhangi bir bilgi aracını ve uygulamasını hazırlar veya kullanırsa, üç yılı geçmeyen hapis, kırbaç veya her iki ceza ile birden cezalandırılır.” Davanın başlangıcında dosyaya eklenen 69. madde ise daha sonra iddia makamı tarafından düşürüldü.

Mahkeme, soruşturma görevlisini dinledikten sonra, Nasruddin’in avukatı tarafından çapraz sorguya alındı. Sorgulama sonucunda, davaya konu olan paylaşımın istihbarat teşkilatını ve herhangi bir güvenlik kurumunu hedef almadığı veya belirli bir kişiye yönelik hakaret içermediği ortaya çıktı. Daha sonra hâkim, Nasruddin’e paylaşımındaki amacını sordu. Nasruddin bunu üç madde hâlinde açıkladı:

Birinci olarak: Gerçek güvenlik ve emniyet ancak Rahmân’a itaat etmekle ve İslam Devleti’nin gölgesinde mümkündür. Bunda bir problem mi var? Eğer bunda bir sakınca görülüyorsa, bu son derece ciddi bir durumdur. dedi.

İkinci olarak: Uyuşturucu sorunu beşerî kanunlarla çözülemez, ancak İslam’ın caydırıcı hükümleriyle çözülebilir.

Üçüncü olarak: Bu paylaşımı, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisine uyarak iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak amacıyla yaptığını söyledi:

لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ، أَوْ لَيُوشِكَنَّ اللَّهُ أَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عِقَاباً مِنْهُ، ثُمَّ تَدْعُونَهُ فَلَا يُسْتَجَابُ لَكُمْVallahi! ya marufu emreder, münkerden nehyedersiniz ya da Allah katından size bir ceza gönderir de sonra O’na dua edersiniz ama size icabet edilmez.” Ardından duruşmaya öğle namazı arası verildi. Ara sırasında Nasruddin, cemaatin imamlığını yaparak namazı kıldırdı.

Daha sonra karar duruşması yapıldı ve hâkim şu hükmü açıkladı: Bu paylaşımın 25. maddeyle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü söz konusu madde, belirli kişilere yönelik hakaret ve isnadı düzenlemektedir. Sanığın paylaşımında ise belirli bir kişi ya da kurumu hedef alan herhangi bir ifade bulunmamaktadır; genel bir nitelendirmeden söz etmektedir. Kendisi, Hilafet Devleti’nin kurulması ve İslam’ın uygulanması için faaliyet gösteren bir aktivisttir. Bu, onun fikrî görüşü ve düşünsel yaklaşımıdır. Bunun 25. madde kapsamında değerlendirilmesi mümkün değildir. Her kesimin kendi görüşü ve düşüncesi vardır; insanlar internet ve sosyal medya üzerinden düşüncelerini ifade etmektedir. Bu paylaşımı cezalandırabilecek herhangi bir kanun maddesi bulunmadığından mahkeme sanığın beraatine karar vermiştir.”

Biz Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak Nasruddin kardeşimizin serbest bırakılmasını kutluyor ve diyoruz ki: “Hamdolsun, hak geldi ve batıl zail oldu; şüphesiz batıl yok olmaya mahkumdur.”

وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللهُ وَاللهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ “Onlar tuzak kuruyorlar. Allah da tuzak kuruyordu. Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” [Enfal 30]

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Defnin Ertelenmesi ve Gözyaşlarının Tutulması; Müslüman Ordularının Zimmetinde, Ödenmeyi Bekleyen Asılı Bir Borçtur

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Defnin Ertelenmesi ve Gözyaşlarının Tutulması; Müslüman Ordularının Zimmetinde, Ödenmeyi Bekleyen Asılı Bir Borçtur

Haber:

Gazze, yaklaşık 3 yıl sonra Sabra katliamının şehitlerine veda etti; zira Gazze Şeridi’ndeki Filistinliler, savaşın başlamasından bu yana Gazze Şeridi'nin tanık olduğu en büyük cenaze törenlerinden biri olan toplu cenaze töreninde, Hasayine ve Ebu Şeria ailelerinden 112’den fazla şehidi son yolculuğuna uğurladılar.

Bu sahne, yalnızca uzun zamandır beklenen bir defin törenini temsil etmiyor; aynı zamanda Gazze'ye yönelik savaş sırasında yaşanan en kanlı katliamlardan birini yeniden gündeme taşıyor; çünkü onlarca ceset enkaz altında mahsur kalmış ve tüm aileler çocuklarını toprağa verecekleri anı beklemeyi sürdürmüştür. (El Cezire, 4 Ağustos 2026)

Yorum:

İşgal, Kasım 2023’te Gazze Şehri’nin Sabra Mahallesi'ne düzenlediği saldırıda Hasayine ve Ebu Şeria ailelerine ait evlerin bulunduğu tüm yerleşim bölgesini bombalamıştı. Aralarında çocuk ve kadınların da bulunduğu 308 şehidin hayatını kaybettiği katliamdan sadece 112 ceset çıkarılabilmiş, diğerleri ise hâlâ kayıpların arasındadır; hatta onlardan bazılarının bombalamanın şiddetli sıcaklığından buharlaştığı belirtilmektedir.

Bu sahne, Gazze'de ve mübarek Filistin topraklarında gerçekleşen en büyük katliamlardan birinin tanığı olarak İslam ümmetinin hafızasında derin bir iz bırakmaya devam edecek, direnen Gazze halkına yönelik yüzüstü bırakılmışlığın en büyük bölümünün bir belgesi olarak kalacak ve bugüne kadar onlara yardım etmekten geri duran Müslüman ordularının alnına bir utanç lekesi olarak kazınacaktır.

Bu, nüfus kayıtlarından silinen tüm ailelerin yaşadığı bir felaketi ve iki milyardan fazla Müslümanın gözü önünde her gün canlı yayında belgelenen soykırımın boyutunu özetleyen bir cenazedir.

Bu, derin bir uçuruma atılmayı hak eden insan hakları ve uluslararası sözleşmelerden geriye kalan kalıntıları da açığa çıkaran bir cenazedir.

Cenazenin yaklaşık 3 yıl ertelenmesi ve gözyaşlarının göz pınarlarında hapsolması, Müslüman orduların boynunda, zimmeti temize çıkarmak için ödenmeyi bekleyen asılı bir borçtur. Ey Müslüman orduları, kaç hasmınız Allah’ın huzuruna çıkıp, “Sizden yardım istedik ama bize yardım etmediniz” diye sizden davacı olacak acaba?! O halde Allah sizi başkalarıyla değiştirmeden önce kendinize gelmeniz, Allah'ın davetçisine icabet etmeniz ve ecel gelip çatmadan önce O'nun emrine uymanız sizin için daha hayırlıdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazdı
Durra El-Bakuş

Devamını oku...

Hindistan'ın Afganistan'da Nüfuzu Var Mı?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Hindistan'ın Afganistan'da Nüfuzu Var Mı?

Haber:

Pakistan Askeri Sözcüsü Ahmed Şerif Çaudri, Afganistan’ın Hindistan ile yakınlaşmasını eleştirerek, Yeni Delhi’nin Afganistan topraklarını Pakistan’a karşı terörist operasyonlar için bir üs olarak kullandığını açıkladı. Ayrıca Pakistan Savunma Bakanı Havace Asif, Şubat 2026’da Afganistan’ın bir Hint sömürgesine dönüştüğünü ve Taliban hükümetinin Hindistan’ın vekili olarak çalıştığını iddia etmişti.

Yorum:

Pakistan’da meydana gelen hemen hemen her güvenlik olayının ardından, Pakistanlı yetkililer Afganistan’ı suçlamakta ve Hindistan’ın bunları Pakistan'a karşı kullandığını iddia etmektedir. Pakistan medya kuruluşları, rejimin bu anlatısını yoğun bir şekilde abartarak, Pakistan kamuoyunda, Hindistan ve Afganistan’ın Pakistan’a karşı ortak bir düşmanlık içinde ittifak kurdukları izlenimini pekiştirmektedir.

Bu anlatı, tamamen farklı bir gerçekliği ortaya koyan Pakistan rejiminin tarihsel kayıtlarına rağmen devam etmektedir. Oysa ABD'nin bölgesel politikalarına hizmet etme konusunda bir piyade gücü olarak çalışmak yoluyla bizzat Pakistan’ın kendisi, Hindistan'ın Güney Asya'daki konumunun güçlenmesindeki ana tetikleyici bir unsur olmuştur. Nitekim ABD’nin talebi üzerine uygulanan bu politikalar, Narendra Modi hükümetinin İslam karşıtı politikalarını genişletmesine, Büyük Hindistan projesini ilerletmesine ve herkesin gözü ve kulağı önünde Keşmir’i fiilen ilhak etmesine zemin hazırlamaktadır. ABD'nin talebi üzerine Pakistan ordusu, Hindistan ile olan doğu cephesini terk edip tamamen Afganistan düşmanlığına odaklanmıştır; buna rağmen bu rejim, bugün Hindistan'ın Afganistan'daki nüfuzundan bahsedebiliyor!

Pakistan'ın kendi bölgesel sınırlarının dışındaki politikaları uygulamadaki rolü, yalnızca Güney Asya ile sınırlı değildir. Zira Orta Doğu’da da İslamabad, ABD ve Yahudi varlığının çıkarlarına uygun bir şekilde davranmaktadır. Gazze’deki çatışma ve İran ile yaşanan gerginliklere ilişkin tutumuyla ilgili olan hususa gelince; Pakistan’ın davranışları, Batı’nın çıkarlarının korunmasına katkıda bulunmuştur; zira o bugün, Körfez ülkeleriyle imzalanan güvenlik anlaşmaları aracılığıyla bölgedeki ABD askeri üslerini korumaya çalışmaktadır.

Bununla birlikte Pakistan’ın Afganistan’a yönelik uyguladığı düşmanca baskıları ve saldırgan politikaları Kabil’i, Hindistan ve Rusya da dahil olmak üzere bölgesel güçlerle ilişkilerini genişletmeye itmektedir. Yeni Delhi de bu durumu, Güney Asya’da nüfuzunu genişletmek için bir fırsat olarak görmektedir. Bu arada Hindistan’ın, mücadelesi hâlâ dahili ve İslami dürtülerden kaynaklanan Pakistan Talibanı hareketi gibi gruplar üzerinde bir etkiye sahip olduğuna işaret eden mantıklı veya güvenilir bir kanıt bulunmamakla birlikte, ancak Hindistan ile Belucistan Kurtuluş Ordusu gibi bazı laik gruplar arasında bağlantılar olma olasılığı göz ardı edilemez.

Mevcut Pakistan yöneticilerin tarihsel hafızalarının kısa olmasının acısını çektiklerini ve seleflerinin ABD'ye tam olarak boyun eğmelerine ve ona mutlak sadakatlerine rağmen nihayetinde bir kenara itilip aşağılanmalarına rağmen onların akıbetinden ders çıkarmaktan aciz olduklarını belirtmekte fayda vardır.

Diğer yandan İslami ilkelere dayalı olarak, Müslümanları ve İslami düşünceyi bastırmayı hedefleyen açık politikalar benimseyen Hindistan devleti ile Afganistan hükümeti arasında kurulacak herhangi bir yakınlaşma, asıl olarak İslam politikasıyla çelişmektedir. Ulusal çıkar ve siyasi gerçekçilik gibi mefhumlara dayanmak, uluslararası arenada aşağılanmaları artık apaçık ortada olan Pakistan yöneticileri için mevcut durumdan daha iyi bir sonuca yol açmayacaktır.

Gerçek şu ki Afganistan ve Pakistan’daki Müslüman halk, sömürgeci güçlere olan bağımlılığın ve iktidar rejimlerinin aldatıcı manevralarının sona ermesini talep etmektedirler. Bu kısır döngüden kurtulmanın ve Doğu ya da Batı güçlerine boyun eğme ve yalakalık yapma ihtiyacını ortadan kaldırmanın temel çözümü, İslam ümmetinin asıl modeline geri dönmektir: Bu ise bölgenin gerçek güvenliğini ve onurunu yeniden tesis etmek için Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin kurulmasıdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yusuf Arslan - Afganistan

Devamını oku...

ABD-İran Savaşının Gölgesinde Özbekistan'ın, Enerji ve Jeopolitik Alanlarında Bağımsızlık Sağlaması Nasıl Mümkün Olabilir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

ABD-İran Savaşının Gölgesinde
Özbekistan'ın, Enerji ve Jeopolitik Alanlarında Bağımsızlık Sağlaması Nasıl Mümkün Olabilir?

ABD’nin İran’a karşı başlattığı savaşın etkisi sadece Orta Doğu ile sınırlı kalmadı; aynı zamanda küresel enerji piyasalarını, ulaşım koridorlarını ve jeopolitik dengeyi de etkiledi; bu da aynı şekilde Orta Asya ülkelerini de bu yeni koşullara uyum sağlamaya zorladı. Denize kıyısı olmayan bir ülke olan Özbekistan için İran, sadece komşu bir devlet değil; aksine onun Basra Körfezi ile Hint Okyanusu'na erişimini sağlayan hayati bir transit ülkedir. Bu nedenle İran’da yaşanan herhangi bir istikrarsızlık, Özbekistan’ın dış politikasını, dış ticaretini ve enerji güvenliğini doğrudan etkilemektedir.

Şu ana kadar Özbekistan’ın dış politikasında keskin bir dönüşüm yaşanmamıştır. Ancak son olaylar, dış politikada dengeyi korumakla yetinmenin ülke için yeterli olmadığını, aksine -her şeyden önce- enerji ve ekonomi alanlarında bağımsızlığı güçlendirmenin gerekli olduğunu ikinci kez ortaya koymuştur.

Bu bağlamda en önemli alan enerjidir. Özbekistan kısmen petrol ve doğal gaz üreten bir ülke olmasına rağmen, yerel ihtiyaçlarının bir kısmını benzin ve motorin ithal ederek karşılamaktadır. Aynı zamanda yerel pazarda yakıt fiyatları, süregelen eksiklikle birlikte yüksek seyretmeye devam etmektedir.

Bu açıdan bakıldığında, İran ile ekonomik iş birliği Özbekistan için belirli fırsatlar sunabilir. Devlet desteği sayesinde İran, iç pazardaki yakıt fiyatları açısından dünyanın en ucuz ülkelerinden biri sayılır. Tabii ihracat fiyatları, nakliye maliyetleri ve uluslararası yaptırımlar nedeniyle bu fiyatların Özbekistan’a doğrudan uygulanması mümkün değildir. Bununla birlikte İran ile istikrarlı ekonomik ilişkiler, yakıt tedarikinin çeşitlendirilmesine ve enerji güvenliğinin güçlendirilmesine hizmet edebilir.

Burada önemli bir diğer husus ise şudur; Hindistan bile İran'ın Çabahar Limanı üzerinden Afganistan ve Orta Asya'ya erişimini sürdürmek için ABD ile müzakerelerde bulunmuş ve Washington'dan yaptırımlar konusunda geçici muafiyet almıştır. Bu durum, jeopolitik rekabetin gölgesinde bile İran üzerinden geçen ulaşım koridorlarının önemini yitirmediğini ortaya koymaktadır.

Nitekim savaş, Hürmüz Boğazı’nın küresel enerji açısından hayati önemini bir kez daha kanıtlamıştır. Ayrıca petrol fiyatlarındaki dalgalanmalar ve Rusya’daki petrol altyapısına yönelik saldırılar da Orta Asya piyasasını etkilemiştir.

Özellikle Temmuz 2026’da, Ukrayna’nın insansız hava araçlarıyla Omsk petrol rafinerisine düzenlediği saldırı, Rus yakıt lojistiği üzerindeki baskının artmasına yol açmıştır. Bundan önce Novorossiysk’taki CPC (Hazar Boru Hattı Konsorsiyumu) terminaline yönelik saldırılar, Kazakistan’ın petrol ihracatlarını ciddi şekilde etkilemişti. Bu olaylar tek bir gerçeği ortaya çıkarmıştır: Bu da bölge ülkelerinin, tek bir ulaşım koridoruna veya tek bir tedarik kaynağına aşırı bağımlı kalmamaları gerektiğidir.

Bu sürece paralel olarak Orta Asya, büyük devletler arasındaki rekabetin çok daha önemli bir alanına dönüşmüştür. Zira Rusya, bölgedeki güvenlik ve enerji alanlarındaki nüfuzunu korumaya çalışmaktadır. Moskova için Orta Asya, sadece bir ihracat pazarı değil, aksine güneyde bir güvenlik kuşağı ve Avrasya’daki jeopolitik konumunu korumak için hayati bir parçadır. Çin ise “Kuşak ve Yol” girişimi kapsamında alternatif ulaşım koridorlarına olan ilgisini yoğunlaştırmıştır.

Aynı zamanda ABD ve İngiliz şirketler petrol, gaz, madencilik ve ulaşım alanlarında varlıklarını genişletmeye çalışmaktadır. Bu durum Özbekistan’a yatırımlar ve teknolojiyi çekmek için bir fırsat verebilir. Bununla birlikte stratejik sektörlerdeki ulusal çıkarların, her türlü kısa vadeli ekonomik kazançların üzerinde tutulması gerekir.

Ancak jeopolitik rekabetin tırmanmasının gölgesinde Özbekistan için en doğru yol, bir dış gücü başka bir dış güçle değiştirmek değil, aksine ulusal çıkarlara dayalı bağımsız bir strateji oluşturmaktır:

Birincisi: Orta Asya ülkelerinin karşılıklı iş birliğini yeni bir seviyeye taşıması gerekmektedir. Yani enerji, su kaynakları, ulaşım, güvenlik ve dış ticaret gibi stratejik konularda dış ülkelerden çözümler beklemek yerine Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın ortak çıkarlara dayalı koordineli bir politika kurması, bölgenin istikrarını güçlendirecektir. Bu, herhangi bir ülkeye karşı bir siyasi blok değildir; aksine müzakerelerde Orta Asya’nın konumunu güçlendirmeye hizmet etmektir.

İkincisi: Enerji güvenliğinin sağlanmasının, sadece yeni ithalat kaynakları arayışıyla sınırlı kalmaması gerekir. Eğer Özbekistan, güneş enerjisi ve rüzgâr enerjisini, sakinler, toplumsal tesisler ve hizmet altyapısı sektörlerinde geniş çapta uygulamaya koyarsa, yerel gaz tüketiminin bir kısmını azaltma fırsatı yakalayacaktır. Sonuç olarak serbest kalan gaz miktarları sanayi sektörlerine, yüksek ek değere sahip üretime veya ihracata yönlendirilebilir. Bu da ülkedeki enerji verimliliğini ve ekonomik istikrarı güçlendirecektir.

Üçüncüsü: Enerji sektöründe başlayan yeniden yapılanma, yalnızca yönetim değişikliğiyle sınırlı kalmamalıdır. Aksine temel hedef; yerli bilimsel kapasitenin geliştirilmesi, mühendis ve teknolojistlerin eğitilmesi ve petrol-gaz sanayisinde teknolojik bağımsızlığın sağlanması olmalıdır. Eğer yabancı uzmanlar getirilirse de, bunların görevi, işi bizzat kendilerinin yapmaları değil, bilgi ve teknolojiyi yerel personele aktarmak olmalıdır. Uzun vadeli hedefe gelince; petrol ve gazın çıkarılması, rafine edilmesi ve yüksek ek değere sahip ürünlerin üretimi silsilesini yerli uzmanların sorumluluğuna devretmektir.

Dördüncüsü: Doğal kaynakların yönetiminde ulusal çıkarın öncelikli olması gerekir. Nitekim Kazakistan Anayasası’nda, toprak, yeraltı kaynakları, sular ve diğer doğal kaynakların halkın mülkü olduğunu özellikle belirtilmiştir. Özbekistan ayrıca, stratejik yeraltı kaynaklarının yönetiminde ulusal çıkarları güçlendiren yasal güvenceleri güçlendirmesi gerekir; başka bir deyişle doğal kaynakların hiçbir koşulda özelleştirilmesine izin verilmemesi gerekir. Aynı zamanda sadece yabancı yatırımları çekmek yeterli değildir; aksine teknoloji transferi, yerel kadroların eğitimi ve ülke içindeki yüksek ek değere sahip üretimin organize edilmesi, her türlü büyük ölçekli projenin temel şartları olması gerekir. Aksi takdirde ülke, doğal kaynaklarını ihraç eden ancak teknoloji konusunda bağımlı olan bir ekonomi olarak kalmaya devam edecektir.

Sözün özü ABD-İran savaşı Özbekistan’a çok büyük bir ders vermiştir: Bu da gerçek tehlikenin dış rekabetin kendisinde değil, aksine iç ekonomik ve teknolojik bağımlılıkta olduğudur. Dolayısıyla enerji alanında bağımsızlık, bölgesel işbirliği, ulusal kadrolar ve halkın çıkarlarına dayalı doğal kaynakların yönetimi, ülkenin sürdürülebilir kalkınmasının temel dayanaklarıdır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermez.” [Nisa 141]

Bu ayet Müslümanlara, dış güçlere bağımlı kalmadan kendi imkânlarına, uzmanlarına ve Allah’ın şeriatına dayalı adil bir hükümet için çalışmaları gerektiğini hatırlatmaktadır. Müslüman bir devletin gerçek bağımsızlığı, bir dış güçten diğerine meyletmekte değil; aksine Allah’ın hükümlerine dayalı ekonomik, siyasi ve enerjiyle ilgili kararları bağımsız bir şekilde alma cesaretine sahip olmakta ve adil bir yönetim kurmakta yatmaktadır. Ayrıca devletin gerçek gücü, sadece dış güçler arasındaki dengeyi korumakta değil; aksine helal ve haram ile ümmetin maslahatına dayalı İslam nizamının herhangi bir devletin politikasından üstün olduğunu belirlemede yatmaktadır. İşte o zaman gerçek anlamda istikrarlı bir toplum ortaya çıkacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

Bağımsız Karar İle Washington'ın Peşinden Sürüklenmek Arasında

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Bağımsız Karar İle Washington'ın Peşinden Sürüklenmek Arasında

Amerika ne zaman Orta Doğu'da bir krize girse, hemen Arap müttefiklerini çağırmaktadır; ancak bunu karar alma sürecine dahil etmek için değil, onlara roller dağıtmak için yapar. Bu kural pek çok kez tekrarlanmıştır; öyle ki artık soru “Arap ülkeleri ne istiyor?” değil, “Amerika, Arap ülkelerinden ne istiyor?” haline gelmiştir.

İran ile olan gerilimin ortasında görünen o ki ABD yönetimi, İran ile yüzleşmenin maliyetini hafifletecek siyasi ve bölgesel bir örtüye ihtiyaç duymaktadır. Zira ABD yönetimi, savaşın yayılması halinde bunun sadece bir yanda Amerika ve Yahudi varlığı, diğer yanda İran arasında kalmayacağını; aksine bölgenin güvenliğini, ekonomisini ve istikrarını da etkileyeceğini bilmektedir. Bu nedenle, tırmanışın anahtarlarının eskisine göre çok daha karmaşık bir hale gelmesinin ardından, destek ve koordinasyon talebiyle Arap başkentlerine doğru harekete geçmiştir.

Üzücü olan ise, eleştirmenlerine göre Arap yöneticilerinin bu krizlere, bağımsız bir proje mantığıyla değil, aksine kendi halklarının öncelikleri ya da ümmetin uzun vadedeki çıkarlarıyla çelişse bile Amerika ile olan ittifaklarını koruma mantığıyla yaklaştıklarıdır. Bu yüzden inisiyatif sahibi olmak yerine, bölgenin dışında formüle edilen düzenlemelerin bir parçası haline geliyorlar; ardından da onlardan, bu düzenlemeleri uygulamaları veya onlara bir örtü sağlamaları isteniyor!

Zenginliklere, coğrafi konumu ve insan kaynaklarına sahip olan ümmete, karar alma sürecine ortak olması yakışır; edilgen bir konumda kalması yakışmaz. Çünkü egemenlik, konuşmalarda atılan bir slogan değildir; aksine irade büyük güçlerin baskısıyla çatıştığında sınanan bir tutumdur.

Tarih, vatanlarının akıbetini dış güçlerin iradesine bağlayanlara merhamet etmez. Zira ittifaklar değişebilir, çıkarlar da değişebilir; ancak halklar, aşağılayıcı kararların sonuçlarına katlananlar olarak kalmaya devam etmektedir.

Kararlarını kendi çıkarları üzerine inşa etmeyen devletler, kendilerini her zaman hem Batı projelerinin peşinden sürüklenmenin bedelini öderken hem de kendilerinin belirlemediği politikaların faturasını öderken bulacaklardır.

Bugün bölgenin, Amerika’nın dayattığı bloklaşmalara değil, aksine ümmetin çıkarını her şeyin üstünde tutan ve dünyanın saygısının, kendisinden talep edilenleri yerine getirmekle yetinenlere değil, bilakis kendi kararlarına sahip olanlara ve çıkarlarını nasıl savunacağını bilenlere verildiğini kavrayan bağımsız bir siyasi iradeye çok ihtiyacı vardır. Trajedi işte burada yatmaktadır; zira bir zamanlar güç dengelerini belirleyen bir ümmet, bugün ise sömürgeci devletlerin kendisine çizdiği hususları bekler bir hale gelmiştir; bu ise Müslümanların servetlerini ya da coğrafi konumlarını kaybetmiş olmalarından dolayı değildir, aksine vahdetlerini sağlayan birleştirici varlığı kaybetmelerinden dolayıdır.

Bugün ise Müslümanların devletleri parçalanmış, otoriteleri dağılmış ve birleştirici varlıkları kaybolmuştur; bu yüzden devletleri, Batı’nın iradesinin gölgesinde hareket eden zayıf varlıklara dönüşmüştür. Siyasi kararlar bağımlılığın esiri olduğu sürece bu gerçeklik devam edecek; ta ki ümmet, başkalarının sözlerinin yankısı olmaktan çıkıp söz sahibi olmasını sağlayan varlığını yeniden kazanıncaya kadar. Bu gerçeklik ise ancak ümmet, iradesini birleştiren siyasi varlığını yeniden kazanıp milletler arasındaki konumunu geri kazandığı gün değişecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER