Pazar, 22 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/04
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsünün “Yozlaşmış Bir Sistem ve Başarısız Politikalar... Sonuç Açlık ve Sefalet” Başlıklı Basın Toplantısında Yaptığı Konuşma

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm; âlemlere rahmet olarak gönderilen efendimiz, peygamberimiz ve önderimiz Muhammed bin Abdullah’a, onun âline, ashabına ve kıyamet gününe kadar onun hidayetine tabi olup yolundan yürüyenlerin üzerine olsun.

Muhterem kardeşlerim, salonda bulunan değerli katılımcılar ve bizleri canlı yayından takip eden kıymetli izleyiciler! Es Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh.

Birbirini tetikleyen ve iç içe geçmiş krizlerle karşı karşıyayız. Piyasaları kasıp kavuran fahiş fiyat artışları, yabancı para birimleri karşısında sürekli değer kaybeden yerel para birimi ve halkın sıkıntılarını bizzat üreten bir hükümet… Hükümet; tüccarlara ve diğer kesimlere ağır vergiler yüklüyor, ithal ürünlerden alınan gümrük vergilerini artırıyor ve harç toplamak amacıyla pazarlardaki satıcılar üzerindeki baskısını yoğunlaştırıyor. Öyle ki hayat artık dayanılmaz bir cehenneme dönüşmüş, bıçak kemiğe dayanmış ve ekonomik yaşam bütünüyle felç olmuş durumda! Bütün bunlara rağmen hükümet, sanki yaşananlarda hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi mevcut durumu tarif ederek çözüm arıyormuş görüntüsü veriyor! Nitekim Maliye Bakanı Cibril İbrahim, basına yaptığı açıklamada Sudan cüneyhinin yabancı para birimleri karşısında hızla değer kaybetmesini, dövize olan talebin artmasına ve ithalat hacminin ihracata kıyasla yükselmesine bağladı. Yerel para birimindeki bu değer kaybının, özellikle dar gelirliler olmak üzere halkın geçim koşullarını doğrudan etkilediğini de vurguladı. Ardından Enerji ve Petrol Bakanlığı, neredeyse körlerin bile görebileceği kadar açık olan bir gerçeği inkâr ederek akaryakıtın yeterli miktarda mevcut olduğunu ileri sürdü. Akaryakıt istasyonları önünde oluşan araç kuyruklarının akaryakıt yetersizliğinden kaynaklandığı iddiasını şiddetli bir şekilde reddetti! Oysa herkes, araçların akaryakıt istasyonları önünde günlerce kuyrukta beklediğini, hatta bazı eyaletlerde araç sahiplerinin, akaryakıt alabilmek için istasyonlarda gecelemek zorunda kaldığını görüyor.

Dahası bu hükümet, bu yıl içerisinde gümrük işlemlerinde esas alınan dolar kurunu dört kez artırdı. Son artış 12 Eylül 2026 tarihinde gerçekleşti ve gümrük doları 3.960 cüneyhten 4.346 cüneyhe yükseltildi. Bu artışlar ithal malların maliyetine ek yükler getirmekte, bu da otomatik olarak ürün fiyatlara yansımakta, bunun yakıcı bedelini ise toplumun en zayıf kesimleri ödemektedir.

Çıkar karşılığında yayın yapan (satılık) medya kuruluşları, krizin ilk günlerinde halka sorunun tüccarların açgözlülüğünden kaynaklandığını göstermeye çalıştı. Ancak tüccarlara dayatılan ağır vergiler nedeniyle pazarlarda başlayan grevler, asıl açgözlülüğün hükümetten kaynaklandığını ortaya koydu. Geçtiğimiz Çarşamba günü Hartum pazarları, yerel paranın eşi benzeri görülmemiş şekilde değer kaybı nedeniyle tamamen felç oldu. Yerel para biriminin değerinde yaşanan benzeri görülmemiş düşüşle eş zamanlı olarak tüccarlar, sattıkları malların yerine yeniden ürün satın alamama endişesiyle satış işlemlerini durdurmak zorunda kaldılar. Çarşamba günkü işlemlerde Amerikan dolarının Sudan cüneyhi karşısındaki kuru, haftanın başında 7.200 cüneyh iken 8.800 cüneyhe kadar yükseldi. Bu durum, başta un, şeker ve yağ olmak üzere temel tüketim maddelerinin fiyatlarının hızla artmasına neden oldu. Örneğin bir aydan kısa bir süre içerisinde: Bir kilogram şekerin fiyatı 5.000 cüneyhten 10.000 cüneyhe, bir kilogram unun fiyatı 3.000 cüneyhten 5.000 cüneyhe, bir kilogram pirincin fiyatı ise 8.000 cüneyhten 14.000 cüneyhe yükseldi. Diğer ürünlerin fiyatları da bundan pek farksızdır!

Nil Nehri Eyaleti’ne bağlı Atbara kentindeki pazar esnafı da hükümet yetkililerinin kendilerine dayattığı ağır vergileri ve harçları protesto etmek amacıyla 6 ve 7 Eylül tarihlerinde pazarı tamamen kapattı. Şendi kentindeki tüccarlar da 9 Eylül 2026 tarihinde aynı şekilde kepenk indirdi. Benzer grev ve kepenk kapatma eylemleri Kadarif ve Sennar eyaletlerinde de yaşandı. Eylemler, Kuzey Kordofan’daki El-Ubeyd pazarlarına da sıçradı. Beyaz Nil Eyaleti’ndeki Kosti, Rabak ve Düveym şehirlerinin tüccarları da yerel yönetimlerin kendilerine yüklediği vergileri ve harçları reddetmek amacıyla greve gidip iş yerlerini kapattılar. Bütün bunlar yetmezmiş gibi yerel yönetimler, şehirlerdeki yoksul halkın üzerindeki baskıyı daha da artırmak amacıyla sözde düzenleme kampanyaları yürütmektedir. Oysa gerçekte istedikleri tek şey harç toplamaktır. Yahut bu alanları, satın alma gücüne sahip kişilere satabilmek için boşaltmaktır. Sudan’ın doğusundaki Kassala şehrinde bulunan kadınlar pazarında yaşananlar bunun açık bir örneğidir. Yerel yönetim, geçen hafta halk arasında Kadınlar Pazarı (Sûku’n-Nisvân) olarak bilinen meşhur pazarı yıktı. Oysa burası onlarca yıldır varlığını sürdüren köklü bir pazardı. Dahası bu pazarın bir kuruluşa veya başka bir tarafa satıldığı da söylentiler arasındadır.

Bütün bu krizlere ve acılara rağmen bankacılık uygulamaları, özellikle de “Bankak” uygulaması, sürekli arızalanmaktadır. Uygulamalar çalışmadığında ise alışveriş ve ticari işlemler de durma noktasına gelmektedir. Sudan cüneyhinin değiştirilmesi sırasında halkın parasının yüzde 90’ından fazlası zorunlu olarak bankalara yatırılmıştır. Böylece halkın durumu, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in haber verdiği, bir kadının hapsettiği kedinin durumuna benzemiştir. Kadın, kediyi hapsetmiş; ne kendisi onu beslemiş ne de yeryüzündeki haşerelerden ve küçük canlılardan beslenmesi için serbest bırakmıştır. Bu davranışı yüzünden de cehenneme girmiştir.

Peki, insanları açlıktan ölüme sürükleyenlerin hâli nice olacaktır?! Yaşanan bu kötü tablo, mevcut düzenin fiilen yozlaşmış, şer’an ise batıl olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü bu düzen, yoksulluğu üreten ve yoksulları ölüme sürükleyen kapitalist sistem üzerine kuruludur.

İçinde bulunduğumuz bu acı durumdan kurtulmamız, ancak âlemlerin Rabbi’nin nizamına dönmemizle mümkündür. Bu nizam, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’tir. Hilafet, halkın işlerini gözetip güdecek ve bizlere Allah’a itaat içerisinde onurlu ve insanca bir hayat sağlayacaktır.

Sudan’daki ve hatta dünyadaki ekonomik krizin köklü çözümü şu esaslara dayanmaktadır:

Birincisi: Sahih bir akideye dayanan ve sorunlara adil çözümler sunan bir iktisadi nizam kurulmalıdır. Böyle bir nizam, ancak her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah tarafından belirlenebilir. Bu nedenle İslam iktisat nizamının uygulanması zorunludur. Zira İslam iktisat nizamı; yiyecek, giyecek ve barınma gibi bütün temel ihtiyaçların, toplumun her bir ferdi için ayrı ayrı ve eksiksiz biçimde karşılanmasını güvence altına alır. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

مَنْ أَصْبَحَ مِنْكُمْ آمِناً فِي سِرْبِهِ، مُعَافًى فِي جَسَدِهِ، عِنْدَهُ قُوتُ يَوْمِهِ، فَكَأَنَّمَا حِيزَتْ لَهُ الدُّنْيَا“Sizlerden her kim vücutça sağlıklı, nefsinden, malından korkusuz ve huzurlu, günlük yiyeceği de yanında olarak sabahlarsa, sanki dünyanın bütün nimetleri kendisinde toplanmış gibi olur.” İslam iktisat nizamı, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamanın yanı sıra, imkânlar ölçüsünde lüks ihtiyaçlarını da karşılayabilmelerine fırsat sağlar. Ayrıca şer’î hükümlerle de malın biriktirilmesini yasaklar. Böylece servetin yalnızca zenginler arasında dolaşan bir varlık hâline gelmesini engeller.

كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنكُمْ“Ta ki içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın.” [Haşr 7] İslam ayrıca tekelleşmeyi, dolaylı vergileri ve haksız vergi ve harçları yasaklar. Böylece bunların mal ve hizmet fiyatlarının yükselmesine sebep olmasını önler. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:

مَنْ دَخَلَ فِي شَيْءٍ مِنْ أَسْعَارِ الْمُسْلِمِينَ لِيُغَلِّيَهُ عَلَيْهِمْ كَانَ حَقًّا عَلَى اللَّهِ أَنْ يُقْعِدَهُ بِعُظْمٍ مِنَ النَّارِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ“Kim Müslümanlara karşı fiyat arttırmak için onların fiyatlarından bir şeye müdahale ederse, o kimseyi kıyamet gününde bir ateş yığınına oturtmak Allah’ın üzerine hak olur.”

İkincisi: Para birimi, kendine özgü asli bir değere sahip olması nedeniyle altına dayandırılmalıdır. Bütün dünya ile gerçekleştirilecek ithalat ve ihracat işlemleri de bu esas üzerinden yürütülmelidir. Altın, güvenilirliği ve istikrarının yanı sıra, İslam’daki pek çok şer’î hükmün de dayanağını oluşturmaktadır. Diyetler, hırsızın elinin kesilmesini gerektiren miktar, nakit paranın zekâtı ve daha birçok hüküm buna örnektir. Sudan ise altın zengini bir ülkedir. Bu özelliği sayesinde ne faizli kredilere ne de başka türden borçlanmalara asla ihtiyaç duymaz.

Üçüncüsü: Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve bunlara benzer diğer faizci fon ve kuruluşlarla bütün ilişkiler tamamen kesilmelidir. Bunun yerine, servetin nasıl elde edileceğini, nasıl artırılacağını ve nasıl harcanacağını düzenleyen İslam hükümleri uygulanmalıdır.

Dördüncüsü: Devletin; altın, petrol ve tükenmez nitelikteki madenler gibi kamu mülkiyeti kapsamına giren varlıklar üzerinde satış, hibe veya başka herhangi bir yolla tasarrufta bulunması caiz değildir. Devletin bu konudaki görevi, söz konusu kaynakları ümmetin tamamının menfaatini gözeterek yönetmek ve denetlemektir. Çünkü bu kaynaklar ümmetin hakkıdır. Bunlardan elde edilen gelirler de ümmetin durumunu iyileştirecek alanlarda harcanmalıdır.

Kısacası gerek burada zikredilen hükümler gerekse İslam’ın diğer hükümleri, insanlara onurlu ve insanca bir hayat sağlayacak olan hükümlerdir. Bu nedenle, bu içler acısı gerçeklikten kurtuluş ancak ümmetin ihlaslı evlatlarıyla birlikte, Rabbimizi razı edeceğimiz, gölgesinde izzetli ve onurlu bir şekilde hayat süreceğimiz Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’i yeniden kurmak için ciddi bir çalışma içerisine girmekle mümkündür.

Ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

Devamını oku...

Irak Hükûmetinin Vaatleri ve Kuruntuları, Susamış Birinin Su Sandığı Seraptan Farksızdır!

Amerika, Ali ez-Zeydi’nin Irak Başbakanı olarak atanmasında ısrar edip onu destekledikten, Koordinasyon Çerçevesi’nin adayı Nuri el-Maliki’yi reddedip ekonomik yaptırımlarla tehdit ettikten ve nihayetinde istediğini elde ettikten sonra, ez Zeydi’nin imajını parlatmak ve Irak halkını onun bu dönemin adamı olduğuna, Irak’ı kurtarıp selamete çıkarabilecek kişi olduğuna ikna etmek için çeşitli girişimlerde bulundu. Bu kapsamda onu Washington’a davet ederek Irak ekonomisinde yeni bir dönemin başladığını ilan etmesini sağladı. Ez Zeydi de bu sürecin bir gereği olarak yolsuzluğa bulaşanlardan hesap sorma kampanyası başlattı. El Cezire’nin aktardığına göre ez Zeydi’nin basın ofisinden yapılan açıklamada şöyle denildi: “Irak ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki kamu ve özel sektör kuruluşları arasında toplam 48 mutabakat zaptı, iş birliği anlaşması ve ortaklık bildirgesi imzalandı.” Açıklamada ayrıca söz konusu anlaşmaların, “Irak Petrol ve Elektrik Bakanlıklarının ExxonMobil, KBR, GE Vernova, Shell ve Halliburton şirketleriyle gerçekleştireceği iş birliklerini ve ortaklıkları kapsadığı; bunun yanı sıra Irak ile Suriye arasında ham petrol boru hattı inşa edilmesine ilişkin çeşitli anlaşmaların da yapıldığı” belirtildi.

Ancak bütün bunlar, İran yanlısı Iraklı silahlı grupların en geç 30 Eylül 2026 tarihine kadar silahsızlandırılması şartına bağlandı. Bu sürecin, Amerikan kuvvetlerinin Irak’tan çekildiğinin ilan edilmesiyle eş zamanlı gerçekleşmesi öngörüldü.

Ne var ki gözler önündeki gerçekler, Irak’ın yeniden inşa edilmesi ve egemen, istikrarlı bir devlet hâline getirilmesi yönündeki vaatlerin yalan ve aldatmacadan ibaret olduğunu göstermektedir. Zira Amerika, kendi çıkarlarından başka bir şey düşünmez. Diğer devletlerin hangi felaketin içine sürüklendiği onun umurunda bile değildir! İşte Körfez ülkeleri, Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü savaşta ona bağımlı olmalarının bedelini ödemektedir. Yaşadıkları bütün sıkıntılar Amerika’nın politikaları ve eylemleri yüzünden ortaya çıkmış olmasına rağmen Amerika, onları korumak ve savunmak için hiçbir şey yapmamaktadır!

Ey Müslümanlar! Bunca gürültü ve patırtının, yalan vaatlerin ardından Irak’ın durumunun hala eskisinden daha da kötüye gittiğini görüyoruz. Geçim sıkıntısı, yoksulluk, işsizlik ve hayat pahalılığı artık dayanılmaz bir hâl almıştır. Devlet, her ay kamu çalışanlarının maaşlarını nasıl ödeyeceği ve bunun için gerekli kaynakları nasıl temin edeceği konusunda yeni bir kriz yaşamaktadır. Bir bakıyorsunuz mutfak tüpü krizi yaşanıyor, bir başka sefer araç yakıtı krizi patlak veriyor... Peki size vaat ettikleri o güllük gülistanlık hayat nerede?!

Boş vaatlerle uyuşturulmanız, hayaller ve serapların peşinden koşmanız daha yetmedi mi?! Aynı delikten defalarca sokulmanız daha yetmedi mi?! Hem de Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu uyarısını ezbere bildiğiniz hâlde:

لَا يُلْدَغُ الْمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ وَاحِدٍ مَرَّتَيْنِ“Mümin bir delikten iki kez ısırılmaz”

Kurtuluşunuzun ve içinde bulunduğunuz durumun düzelmesinin düşmanlarınızda değil, kendi ellerinizde olduğunu hâlâ anlamadınız mı?! Sizler, kulların Rabbi olan Allah tarafından farz kılınan ve hayatın içinde uygulamanızı emrettiği en yüce hayat sistemine sahip bir ümmetsiniz. İşte izzet de zikir de bu nizamın ta kendisidir. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

لَقَدْ أَنزَلْنَا إِلَيْكُمْ كِتَاباً فِيهِ ذِكْرُكُمْ أَفَلَا تَعْقِلُونَ“Andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki sizin bütün şeref ve şanınız ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” [Enbiya 10] Allah Subhânehu ve Teâlâ, bu Kitap’tan yüz çevirmeniz hâlinde sıkıntılı bir hayatla karşılaşacağınız konusunda sizi uyarmıştır. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكاً وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى“Kim Benim zikrimden yüz çevirirse, mutlaka onun için sıkıntılı bir geçim vardır. Ve kıyamet günü onu, kör olarak haşredeceğiz.” [Taha 124]

Öyleyse haydi Hizb-ut Tahrir’in öteden beri sizleri davet ettiği Hilafet’i kurmak ve Allah’ın şeriatını hâkim kılmak için ciddi ve samimi bir çalışma içerisine koyulun! Yaptığımız bu çağrıya icabet edecek kimse yok mu?!

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Akaryakıt Fiyatlarına Yapılan Zam Büyük Bir Zulümdür, Bunun Sebebi ise, Allah’ın Şeriatından Yüz Çevrilmesi, Kâfir Batı’ya Tabi Olunması ve Beşerî Kanunların Uygulanmasıdır

Şam’daki mevcut geçiş yönetimi, 13 Eylül 2026 Pazar günü, dünya genelinde akaryakıt fiyatlarının yükselmesini gerekçe göstererek akaryakıt fiyatlarına üst üste üçüncü kez zam yaptı. Suriye halkının yoksulluk ve geçim sıkıntısı çektiği, hatta birçok ailenin günlük yiyeceğini bile temin edemediği bir dönemde yapılan bu zamlar; Suriye’nin çeşitli bölgelerinde öfkeli protestoların patlak vermesine ve bazı ana yolların protestocular tarafından kapatılmasına neden oldu.

Yaşanan bu öfkeli protestolar, insanların maruz kaldıkları geçim sıkıntısının, uğradıkları zulmün ve yaşadıkları hayal kırıklığının doğal bir sonucudur. Çünkü Suriye halkı, uzun yıllar boyunca çektikleri zulme karşı devrime kalkışmışlar, İslam’ın yönetimi altında izzet ve onurla yaşayabilmek için kanlarıyla, mallarıyla ve evlatlarıyla büyük fedakârlıklarda bulunmuşlardır. Çünkü İslam’ın uygulanması ve Şeriatın gölgesi altında yaşanması dışında ne bir izzet, ne bir keramet ne de bir huzur vardır.

Bir zulümden başka bir zulme, bir bedbahtlıktan başka bir bedbahtlığa sürüklenmek; beşerî sistemlerin uygulanmasının kaçınılmaz sonucudur. Allah’ın şeriatını hâkim kılmadığımız sürece hiçbir sorunumuz gerçek anlamda çözüme kavuşmayacaktır.

Bugün tanık olduğumuz akaryakıt zamları ve hayat pahalılığı geçici bir sorun değildir; aksine siyasi kararların sömürgecilere ipotek edilmesinin, her şeyin büyük devletlerin iradesine ve onların açgözlü, faizci mali kuruluşlarına (IMF/Dünya Bankası vb.) bağlanmasının doğal bir sonucudur.

Oysa İslam; petrol ve gazı kamu mülkiyetinden saymıştır. Nitekim Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثٍ، فِي الْكَلَأِ، وَالْمَاءِ، وَالنَّارِ“Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Mera, su ve ateş” İslam; bu kaynakları ve kamu mülkiyeti kapsamına giren diğer varlıkları Müslümanların ortak hakkı olarak belirlemiştir. Devlet, bu kaynakları araştırmak, çıkarmak, geliştirmek ve maliyetine halkın kullanımına sunmakla yükümlüdür. Bu, devlet için bir lütuf veya ihsan değil, belirli hükümler çerçevesinde yerine getirmesi gereken bir görevdir. Kamu mülkiyetinden elde edilen gelirlerin fazlası ise Beytülmal’de özel bir kaleme aktarılır ve buradan halkın yararına olacak işlere adaletle harcanır. Bu gelirler yöneticilerin şahsi hesaplarına aktarılamaz; sadakat satın almak ve tahakkümü güçlendirmek amacıyla yöneticilerin yakın çevresine ulufe olarak dağıtılamaz.

Allah’ın bize bahşettiği petrol ve doğal gaz kuyuları kamu mülkiyetindendir. İslam’ın hükümlerini ve sistemlerini, halkın işlerini gözetip ihtiyaçlarını karşılamayı esas alan bir devlet anlayışıyla uyguladığımızda, bu kaynaklar bütün ekonomik sorunları çözmeye yetecek niteliktedir. Allah’ın şeriatını uygulamadığımız sürece bedbahtlık ve geçim sıkıntısı içinde yaşamaya devam edeceğiz. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكاً وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى“Kim Benim zikrimden yüz çevirirse, mutlaka onun için sıkıntılı bir geçim vardır. Ve kıyamet günü onu, kör olarak haşredeceğiz.” [Taha 124]

Allah’ın emrine aykırı hareket edilmesi sonucunda zulmü katbekat artıran ve durumu daha da kötüleştiren hususlardan biri de sömürgeci yabancı şirketlere, petrol ve doğal gaz sahalarında yüksek kâr payları karşılığında yatırım yapma ve arama faaliyetlerinde bulunma haklarının verilmesidir. Oysa İslam, devletin kamu mülkiyeti işletmesini başkalarına, özellikle de yabancı şirketlere devretmesini haram kılmıştır. Bu şirketlerin servetlerimizi yağmaladığı, irademizi gasp ettiği ve sömürgeci devletlerin ülkemiz üzerindeki hegemonyasını pekiştirdiği bir sır değildir.

Maruz kaldıkları büyük zulme karşı başlayan ve haklı gerekçelere dayanan halk hareketlerinin hedefi, yalnızca bir bakanın görevden alınarak yerine aynı beşerî sistemi uygulayacak başka bir bakanın getirilmesiyle sınırlı kalmamalıdır. Sorunun, bir kişinin gidip yerine başka bir kişinin gelmesi sorunu olmadığını bilmeliyiz. Asıl sorun, uygulanmakta olan beşerî sistemin ta kendisidir. Dolayısıyla bu sistemi köklü bir şekilde değiştirmek ve yerine Allah Azze ve Celle’nin bizim için razı olduğu İslam nizamını koymak üzere çalışmalıyız. Çünkü kurtuluşumuz, izzetimiz ve hem dünya hem de ahirette mutluluğumuz yalnızca bundadır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Devamını oku...

Her Siyasi Kararın Temeli Şeriat Olmalıdır; Aksi Takdirde Başarısızlık Kaçınılmazdır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Her Siyasi Kararın Temeli Şeriat Olmalıdır; Aksi Takdirde Başarısızlık Kaçınılmazdır

Haber:

Pakistan Savunma Bakanı Havace Asif, 16 Eylül 2026 tarihinde, Husilerin Suudi Arabistan'a yönelik saldırılarının tırmanmasının ortasında, durumun Mekke Savunma İttifakı'nın rolünün etkinleştirilmesi aşamasına fiilen ulaştığını söyledi.Herhangi bir saldırı gerçekleşmesi durumunda Pakistan ve Türkiye’nin hem pratik hem de diplomatik olarak Suudi Arabistan’ın yanında yer alacağına dair taahhütte bulundu.

Haber:

Suud Hanedanı rejiminin 15 Eylül 2026'da Mekke'nin güneyinde Husilere ait bir insansız hava aracını düşürdüğünü iddia etmesinin ardından, Pakistan'daki rejim ve medyada ve sosyal medyadaki borazanları Mekke ve Medine'yi savunma söylemini devreye soktu.Nitekim onlar, Suudi topraklarının kutsallığını ihlal etmeye kalkışırsa, Husi milisleriyle savaşacaklarını vurguladılar.

Gazze’deki soykırımın ardından ümmet, Gazze’ye yakın ya da uzak olsun, tüm Müslüman ülkelerin rolünü kınamıştır.Çünkü onların hiçbiri, Gazze’deki Müslümanlara destek olmak için Yahudi varlığına saldırmaya cesaret edememiştir!Ancak Husi milisleri, en azından Yahudi varlığına doğru roketler fırlatmıştır. İşte o zaman ümmet, en azından bir milisin kendi çıkarını, ulusal sınırlar veya bölgesel çıkarlar temelinde hesaplamadığını hissetmiştir. Ancak ne yazık ki Yemen'de devam eden çatışmada, Husilerin milliyetçi düşünce yapısının İslam beldelerindeki diğer herhangi bir yönetici gruptan farklı olmadığı ortaya çıkmıştır.

Çünkü onlar, Amerika'ya, gemilerinin Kızıldeniz'deki Bab el-Mendeb Boğazı'ndan geçebileceğini ve onunla 2025 ateşkesine bağlı olduklarını garanti ettiler. Oysa Amerika, İslam'ın ve ümmetinin en kötü düşmanıdır ve Filistin'deki kardeşlerimizi katleden Yahudi varlığının koruyucusudur. Bu yüzden hiçbir Müslüman ülkenin, milisin veya siyasi partinin onunla herhangi bir ilişkisi olmaması gerekir; çünkü o, fiilen muharib bir devlettir. Üzücü olan şu ki; İslami gruplar bile İslam'ın ve ümmetin açık düşmanları olan kimselere karşı savaş tutumu benimsememiştir; çünkü onlar, İslam akidesini fikirlerinin ve amellerinin tek temeli haline getirmemişlerdir. Zira Afgan Talibanı, Hindu devletinin Keşmir'i işgal etmesine, Hindistan'ın her yerinde Müslümanları katletmesine ve camileri yıkmasına rağmen Hindistan'ı kendisine müttefik edinmiştir.Ayrıca Pakistan, Çin işgali altındaki Doğu Türkistan'da İslam'ın her türlü tezahürünü bastırmasına ve Avrupa ve Amerika da mübarek Filistin topraklarını ve iki kıblenin ilki ve Harameyne ş-Şerifey’in üçüncüsü alan Mescid-i Aksa'yı gasp eden Yahudi varlığını desteklemelerine rağmen Çin, Amerika ve Avrupa ile ittifaklar kurmuştur.

Siyasi kararlarımızı İslam akidesi dışında bir temelde alabileceğimize dair mevcut düşünce, ülkelerimizi, Müslüman ülkelerinin birbirleriyle savaştığı ve buna karşılık ister Amerika, ister Çin, ister İngiltere, ister Fransa, isterse Rusya olsun, İslam'ın ve Müslümanların düşmanlarıyla ittifak kurduğu bir savaş alanına dönüştürmüştür.

Kurtuluşumuz, kendimizi sadece Müslümanlar olarak görmemizi farz kılan İslam akidesine tabi olmakta yatmaktadır. Bu nedenle bizim, kâfirleri müttefik olarak kabul etmemiz caiz değildir.Dolayısıyla milliyetçiliği, kabileciliği ve mezhepçiliği kaldırıp atarak ulusal sınırları ortadan kaldırmamız ve tek bir Halifenin liderliği altında birleşmemiz gerekir; ancak o zaman ülkemiz, Batı’nın komplolarının fesadından ve tuzaklarından ve Müslümanlar arasındaki iç çatışmalardan arındırılacaktır. Nitekim Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: لَّا يَتَّخِذِ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ وَمَن يَفْعَلْ ذَلِكَ فَلَيْسَ مِنَ اللَّهِ فِي شَيْءٍ “Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur.” [Al-i İmran 28]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Şeyh Şehzad - Pakistan

Devamını oku...

Düşmanları Caydıran, Ümmeti ve Onun Beldelerini Koruyan Hazırlık; Bunun Gerçekleşmesi İçin Çabalamamızı ve Mücadele Etmemizi Gerektirir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Düşmanları Caydıran, Ümmeti ve Onun Beldelerini Koruyan Hazırlık; Bunun Gerçekleşmesi İçin Çabalamamızı ve Mücadele Etmemizi Gerektirir

Haber:

Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati, Kahire’nin Orta Doğu’da nükleer silahlar ve kitle imha silahlarından arındırılmış bir bölge oluşturma yönündeki çabalarını sürdüreceğini vurguladı.Abdülati'nin açıklaması, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansının Genel Konferansı'nın, ajansın kapsamlı güvence sisteminin Orta Doğu'daki tüm nükleer tesislere uygulanmasına ilişkin Mısır'ın yıllık kararını ezici bir çoğunlukla kabul etmesine ilişkin bir yorum olarak geldi.Abdülati, Cuma günü X platformunda yaptığı paylaşımda, Mısır'ın "Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'nın evrenselliğini gerçekleştirmek ve Orta Doğu'da nükleer silahlardan ve kitle imha silahlarından arındırılmış bir bölge oluşturmak için çabalarını sürdüreceğini" söyledi.

Yorum:

Mısır Dışişleri Bakanı, bu açıklamayı yaparken bununla övünüp kendisini bir kahraman ve azimli biri olarak görmek yerine kendisinden utanması gerekir.

Mısır halkının ve İslam beldelerinin çıkarlarını güvence altına almak, zayıflık ve boyun eğmeyle veya düşmanları kendi güçlerini ve askerî üstünlüklerini azaltmaya çağırmakla olmaz; oysa başta Yahudi varlığı ve Amerika olmak üzere ümmetin düşmanları, askerî güç bakımından ulaştıkları seviyeye ancak kendi üstünlüklerini ve sömürgeci emellerini gerçekleştirme kabiliyetlerini güvence altına almak için ulaşmışlardır.

Örneğin Yahudi varlığı nükleer silahlara sahip olup Filistin'i gasp eden varlık; kuruluşundan bu yana suçlarını ve kötülüklerini bölgeye yaymakta ve şimdi de Irak, İran, Lübnan, Yemen, Suriye, Gazze ve Batı Şeria'nın ardından saldırısının hedefleri olarak Mısır ve Türkiye'yi tehdit etmektedir; daha dün de Yahudi varlığı, Fransa'nın Mısır'a ait Rafale savaş uçaklarına son derece gelişmiş Meteor füzeleri tedarik etmesini kınamıştır; zira ona göre Fransa bunu yaparak, bölgede kendi askerî üstünlüğünü korumak amacıyla onlarca yıldır uygulanan bu kısıtlamaları ihlal etmiştir!

Yahudi varlığının kendi üstünlüğünü güvence altına almaya ve kendini korumaya ya da ülkelerimizi sömürgeleştirmeye ve kanımızı emme kapasitesini güvence altına almaya çalışması doğal bir durumdur; doğal olmayan şey ise Müslümanların başındaki yöneticilerin yaşamış olduğu boyun eğme ve aşağılanma hâlidir.

Allahu Teala’nın; وَأَعِدُّواْ لَهُم مَّا اسْتَطَعْتُم مِّن قُوَّةٍ وَمِن رِّبَاطِ الْخَيْلِ تُرْهِبُونَ بِهِ عَدْوَّ اللّهِ وَعَدُوَّكُمْ وَآخَرِينَ مِن دُونِهِمْ لاَ تَعْلَمُونَهُمُ اللّهُ يَعْلَمُهُمْ “Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın, onunla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, Allah’ın bildiği (düşman) kimseleri korkutursunuz.” [Enfal 60] şeklindeki kavli; Mısır Dışişleri Bakanı'nın övündüğü şeyleri değil, Müslümanların nasıl olması gerektiğini özetlemektedir.

Müslümanların görevi, düşmanları caydırmak ve ülkelerini hırslardan ve saldırılardan korumak için nükleer silaha sahip olmaya çalışmalarıdır; aksi takdirde sömürgeci kâfir her an onlara karşı güç kullanmaya ve onlara saldırmaya devam edecektir.

Allah'ın izniyle yakında kurulacak Hilafet Devleti, mevcut rejimlerin neden olduğu zayıflık ve aşağılanma dönemine son verecek ve ümmetin, çıkarlarını güvence altına alacak ve İslam'ın yayılmasını ve tüm insanlara tebliğ edilmesini kolaylaştıracak her türlü güç ve askeri üstünlük nedenlerine sahip olması yolunda adımlar atacaktır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “Müşrikler istemese bile dinini bütün dinlere üstün kılmak için peygamberini hidayet ve hak ile gönderen O’dur.” [Saf 9]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Müh. Halil Abdurrahman

Devamını oku...

Avrupa'nın Stratejik Endişeleri

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Avrupa'nın Stratejik Endişeleri
Küresel Bir Enerji ve Gıda Krizi mi, Yoksa Amerika'nın Pervasızlığının Sonuçları mı?

Haber:

Avrupa beklemede, NATO ise teyakkuzda… Muhtemel bir Rus tırmanışı yaşlı kıtayı endişelendiriyor. (Erem News)

Yorum:

Avrupa’daki hareketlilik ve olağanüstü duruma hazırlık çağrıları, yaşlı kıtayı ve dünyayı etkileyebilir. Peki bu hazırlıklar Rusya ile olası bir savaşa mı yönelik, yoksa ABD-İran savaşının kapsamı genişleme yolunda mı?

Aslında Avrupa'nın doğrudan bir Rus işgalinden korktuğundan bahsetmek pek doğru ve mantıklı görünmüyor; zira Moskova, herhangi bir çözüm veya çıkış yolu bulamadığı Ukrayna savaşına iliklerine kadar batmış durumdadır ve (nükleer caydırıcılık tehdidini bir kenara bırakırsak) esasen NATO ittifakına karşı koymaktan bile acizdir. Rusya, derinliklerini ve petrol rafinerileri ile uçak fabrikaları gibi kritik tesislerini hedef alan 2600’den fazla İHA ile ağır darbeler almış ve bunun öncesinde de (Rus sanayisinin gururu!) stratejik dev uçakları da imha edilmiştir.

Bu gerçeklik, Rusya’nın zayıflığı ve çaresizliğinin kesin bir kanıtı olduğu gibi aynı zamanda kendisini yıpratan ve Avrupa ekonomisini tüketen bir savaşın sonuçlarından duyduğu korkunun ve Pekin’in, ABD’nin sert yaptırımlarından çekindiği için Rusya’ya yardım elini uzatmaktan kaçınmasının da bir kanıtıdır. Rusya, Avrupa ve Çin'in, bu meselenin anahtarının sadece Amerika’nın elinde olduğunu bildikleri açıktır; Amerika’nın NATO ve Avrupa’dan ordusunu çektiğini gördüğünüzde, işte o zaman Avrupa sahnesinde şiddetli bir savaştan söz edilebilir; bunun dışında özellikle Ukrayna’ya sağlanan muazzam destek ve bizzat Rusya’nın İran ve Kuzey Kore’den yardım talebine başvurması, Rusya’nın kırılmadan önce bir süre daha dayanma çabasından fazlasına muktedir olmadığını göstermektedir.

O halde Avrupa'nın gerçekten korktuğu şey nedir? Yaşlı kıtanın en büyük ve en ciddi korkusu, ekonomisinin zayıflığında, kış mevsiminin yaklaşmasında ve Körfez, İran ve Rusya’dan gelen enerji tedarikinin kesilmesinde yatmaktadır; zira bu durum krizleri daha da ağırlaştırmış ve sayısız kayıplara neden olmuştur; nitekim sadece Almanya’da yaklaşık 1.094.000 fabrika, şirket ve proje kapatılmıştır; bu da on binlerce işçinin sokağa atılmasına neden olurken, Avrupa’nın çeşitli bölgelerinde her gün 634 fabrika kapanmaktadır. Buna ek olarak, Suudi Arabistan ve Körfez bölgesinden ithal edilen gübre tedarikinde yaşanan kesintinin, tarım sezonunda son derece ciddi bir etkisi olacaktır.

Tüm bu hareketler ve krizler, hedeflerini gerçekleştiremeyen ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaşın kökenlerine dayanmaktadır; Amerika'nın ana hedefi ise, Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek ve onu dünya devletleri dışında, kendisine ait bir bahçe haline getirmektir. Hakikatinde bu savaş bizzat İran’a yönelik değildi; zira tarihsel olarak İran, ABD’nin çıkarlarına hizmet etmekten ve onun peşinden gitmekten geri kalmamıştır; çünkü İran, ABD’ye Afganistan ve Irak’ta yardım etmiş ve Körfez ülkeleri de ABD’nin abasına sığınmaları, askeri üsler kurmaları ve bölgenin ekonomisi ile enerji kaynakları üzerindeki kontrolünü sağlamlaştırması için onun önünü açmıştır. Bu sayede Rusya, Çin ve Avrupa gibi rakip sanayi ve ticaret ülkelerini besleyen enerji kaynakları ve tedarik yollarını kontrol altında tutmaktadır.

Uyarı çığlıklarını yükseltmeye başlayan, gıda ve enerji krizine hazırlanan ve halklarından “kemer sıkmalarını” talep eden Avrupa'ya gelince; liderlerinin bu uydurma krizlerin asıl müsebbibinin Amerika olduğunu kabul etmelerine rağmen, bu sayede onun kırılganlığının, zayıflığının ve Amerika’ya bağımlılıktan kurtulup onun abasından çıkmak için doğru kararı almadaki acizliğinin boyutu açığa çıkmıştır. Bu nedenle alarm durumunun ilan edilmesi ve halklardan su ile gıda stoklamasının istenmesi, kaynak yetersizliği ile tedarik zincirlerinin kesintiye uğramasının doğuracağı sonuçlara yönelik gerçek bir hazırlıktır.

Dünyanın bu savaş nedeniyle yaşadığı enerji arzındaki kesintiler, enerji fiyatlarındaki artış ve gübrenin ortadan kalkması, dünyayı sarsacak bir gıda krizinin ve ekonomik tsunaminin bir habercisidir; bundan bizzat Amerika bile kurtulamayacaktır. Nitekim Amerika, İran topraklarında doğrudan bir askeri çatışmaya girmekten başka bir çıkış yolu bulmaktan aciz bir hale gelmiştir; ama bu, üst düzey askeri komutanlarının uyarıda bulunduğu bir seçenektir; zira ABD Genelkurmay Başkanı, Trump’ın kara savaşı kararı alması halinde istifa edeceğini ima ederek, böyle bir adımın tehlikesini ve felaketle sonuçlanacak etkilerini ortaya koymak için sokaklara çıkacağını vurgulamıştır. Dolayısıyla diğer ülkeler gibi Amerika da; yaklaşan ara seçimlerde Cumhuriyetçi Parti’yi sarsabilecek büyük bir halk hoşnutsuzluğundan mustariptir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Salim Ebu Sebeytan

Devamını oku...

Moskova, Kırım’daki Müslüman Kadınlara Baskı Uyguluyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Moskova, Kırım’daki Müslüman Kadınlara Baskı Uyguluyor

Haber:

10 Eylül’de, Kırım Tatar Kaynak Merkezi Haber Ajansı, dört Kırım Tatarı kadını, Esma Nimetullayeva, Nesibe Saidova, Elfiza Aliyeva ve Fevziye Osmanova'nın yasadışı gözaltı sürelerinin 14 Ekim 2026 tarihine kadar yeniden uzatıldığını bildirdi. Bu kadınlar, Hizb-ut Tahrir’in ilk kadınlar davası olarak bilinen davanın sanıkları olarak kabul ediliyor.

Suspilne Crimea’nın aktardığına göre, Rusya Federal Güvenlik Servisi, Kırım Tatarı kadınlar hakkındaki davada ön soruşturmayı tamamladı. 5 Eylül'den itibaren Rus güvenlik güçleri dava dosyalarını incelemeye başladı; bu kadınlar, Rusya Federasyonu Ceza Kanunu'nun 205.5. maddesinin birinci fıkrası uyarınca, Hizb-ut Tahrir örgütünün faaliyetlerine katılmaktan dolayı cezai sorumlulukla karşı karşıya kalmıştır. Ayrıca onlara, Rusya Federasyonu Ceza Kanunu’nun 278. maddesi ile 30. maddesinin birinci fıkrası uyarınca, zorla iktidarı ele geçirme hazırlığı suçlaması yöneltildi.

15 Ekim 2025 sabahı, Kırım’da gerçekleştirilen geniş çaplı baskın operasyonları sırasında, Kırım Tatarlarından dört kadının Rus işgal güvenlik güçleri tarafından hukuka aykırı bir şekilde gözaltına alındığına da dikkat çekmek gerekir.

Yorum:

Rusya’nın 2014 yılında Kırım Yarımadası’nı ilhak etmesinin ardından, yarımadadaki Müslümanlar daha fazla zorlukla karşı karşıya kalmıştır; dolayısıyla kaçırılma operasyonları, öldürme, gözaltı ve uzun hapis cezaları onlar için sıradan bir durum haline gelmiştir.

Kremlin'deki baskıcı rejimin gerçekleştirdiği zulüm uygulamaları Kırım'daki Müslüman kadınlara da uzanmıştır. Bu uygulamalar başlangıçta idari para cezaları ve gözaltılar şeklinde gerçekleşmiş olsa da, bugün iktidarı ele geçirme suçlamalarının yöneltilmesine kadar tırmanmıştır. Şu anda Kırımlı dört Müslüman kadın yaklaşık bir yıldır cezaevinde tutulmaktadır; nitekim insan hakları aktivistleri ve avukatlara göre bu suçlamalar uydurma ve kalıplaşmış olup hiçbir denetime dayanmamaktadır. İnsan hakları aktivistleri, Federal Güvenlik Servisinin davayı güçlendirmek ve 15 ila 20 yıl arasında değişen en ağır hapis cezalarının verilmesini sağlamak amacıyla, siyasi İslami olan Hizb-ut Tahrir ile bağlantılı tüm davalara iktidarı ele geçirme suçlamasını otomatik olarak eklediğine dikkat çekmektedir.

Esma Nimetullayeva, Nesibe Saidova, Elfiza Aliyeva ve Fevziye Osmanova’nın yargılanmasına ilişkin olarak, duruşma işlemleri kasıtlı olarak kapalı kapılar ardında gerçekleştirilmektedir; zira güvenlik güçleri yakınlarının mahkeme binasına girmesini engellemektedir. Ayrıca bu kadınlar, -tutuklanmalarının ardından- zorunlu adli psikolojik değerlendirmelere tabi tutulmuşlar ve bu da ailelerinden tamamen izole edilmelerine yol açmıştır.

İnsan hakları örgütleri tarafından yayınlanan en son rakamlara göre, Eylül 2026 itibarıyla, Kırım’dan elliyi aşkın kadın, Rusya Federasyonu’nun çeşitli bölgelerinde ve işgal altındaki Kırım Yarımadası’ndaki hapishanelerde ve tutukevlerinde tutulmakta olup, siyasi veya dini nedenlerle baskıya maruz kalmaktadırlar.

Bu katı baskı ve korkutma yöntemleriyle Kremlin, Kırım Müslümanlarını korkutmaya ve onları kendi iradesine boyun eğdirmeye çalışmaktadır. Peki onların kâfir Kremlin'in zulmünden ve tiranlığından kurtulmalarına kim yardım edecek ve nasıl?!

Ne Suudi Arabistan Kralı bin Selman, ne Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, ne de İslam ülkelerinin başındaki herhangi bir yönetici Kırım Müslümanlarını kurtarmak için harekete geçmeyecektir; zira onlar, Putin ile dostane ilişkiler içindedir ve İslam'a ve Müslümanlara yönelik zulmünde, hatta bizzat İslam ülkelerinde bile ona yardım etmektedirler.

Sadece aklı başında Müslüman bir yönetici, Rus zulmünden kurtulmaya ve Müslümanların hapishanelerden kurtarılmasına katkıda bulunabilir; zira onun yokluğu, Kırım ve diğer bölgelerdeki Müslümanların çekmekte olduğu bitmek bilmeyen sıkıntı ve musibetlerin asıl nedenidir. Bu yüzden Hilafeti ikame ederek İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışmak, Müslümanları bu sıkıntı ve acılardan kurtarmanın tek yoludur. Nitekim Sahih-i Müslim’de Ebu Hureyra’dan Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.”

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Eldar Hamzin

Devamını oku...

Tasavvuf Adı Altında İslam'ın Laikleştirilmesi!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Tasavvuf Adı Altında İslam'ın Laikleştirilmesi!

Kâfir Batı, İslam'a karşı yürüttüğü haçlı medeniyet savaşında, kukla ve işbirlikçi rejimler aracılığıyla insanların dinini bozmak, dindarlıklarını tahrif edip laikleştirmek için var gücüyle çabalamaktadır; bugün de Tasavvuf ve Sufilik adı altında dini, bir folklora, bir bez parçasına ve bir boncuk kolyeye dönüştürmeye çalışmaktadır ki böylece Müslümanların akıllarını ve kalplerini çarpıtıp onları kendi küfrüne boyun eğen, düşmanlığına, Haçlı kinine, medeniyet istilasına ve maddi sömürüsüne uzlaşmacı bir tavır sergileyen laik yaratıklara dönüştürebilsin ve onları, zehirli Batı laikliğin koşullarına ve yaşamlarını şekillendirip üzerlerine tahakküm eden mevcut kukla rejimlere boyun eğen, yaşamlarındaki kötülüğü değiştirmeyen, İslam'ının iyiliklerini, yaşamlarının gerçek nedenini, kalkınmalarını, onurlarını, liderliklerini, öncülüklerini ve Rablerine itaatlerini yerine getirmeyen süklüm püklüm hareketsiz bir hale getirebilsin; bu ise kâfir ve facir laik Batı'nın ve onun hilekâr odaklarının bugün yürüttüğü bir çalışmadır, yani Batı'nın laikliğiyle ideolojikleştirilmiş, Batı'nın projelerine ve amaçlarına boyun eğdirilmiş ve azim İslam ile onun hadari projesine karşı yürütülen haçlı medeniyet savaşında bir silah olarak kullanılan Tasavvuf ve Sufilik imal etme çalışmasıdır.

Yeni Muhafazakâr (Haçlı) akımın önde gelen isimlerinden ve çağdaş Haçlı medeniyet savaşı felsefesinin en ileri gelen teorisyenlerinden biri olan Daniel Pipes'ın 1993 yılında yayımlanan "Batı'daki Müslümanlar: Çatışmadan Kaçınmak Mümkün mü?" başlıklı makalesinde; Müslümanların laikliği benimsemeye teşvik edilmesinin gerekliliğinden açıkça ve tüm çıplaklığıyla bahsetmekte ve laiklik "dinin kamusal alandan çekilmesinden başka bir anlama gelmez" diyerek laikliğin, dinin kamusal hayattan çekilmesini tam da olduğu gibi tanımlayıp ifşa etmekte ve şöyle eklemektedir: "Müslümanların laik bir bakış açısını benimsemeye teşvik edilmesi gerekir."

Amerikan West Point Askeri Akademisi'ne bağlı Terörle Mücadele Merkezi'nin internet sitesinde yayımlanan ve "Batı'da İslamcıları Sürece Dahil Etmek"; diğer bir deyişle İslam'ın Batı ile olan savaşında İslamcıları angaje etmek başlıklı araştırmada; Batılı hükümetlerin, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri'nin, "ılımlı İslamcılar" olarak adlandırdıkları kesimlere yönelik bir tercih gösterdiğini ve bunun da belirli gruplarla iletişim kurmak amacıyla fon ve programların yönlendirilmesine yol açtığı belgelenmiştir. Bundan daha da açık olanı; RAND Corporation'ın 2007 tarihli meşhur "Ilımlı Müslüman Ağları İnşa Etmek" hakkındaki araştırmasıdır; bu araştırma, Amerika Birleşik Devletleri'nin "laik ve liberal Sufi Müslümanlar ile yeni-gelenekselci Sufilerle" angajmana girmesini tavsiye etmiştir; ardından araştırma, İngiltere'deki bazı Sufi grupların Avrupa hükümetlerinin icazeti veya mali desteğiyle kurulduğunu belirtmekte olup, ayrıca ortaklar olarak seçilen bazı grupların laiklik ve liberalizmi benimsediği gözlemlenmektedir.

Ayrıca Brookings Enstitüsü de "Olumlu İmaj ve Yumuşak Güç: Terörle (İslam'la) Mücadele Kapsamında Tasavvufun Teşviki" başlıklı bir çalışma yayımlamıştır. Aynı şekilde Carnegie Merkezi de Batı'nın terörizmle (İslam'la) savaşına dahil olmasının ardından tasavvufun bir silah olarak kullanılması hususunda Fas'ı bir model olarak ele almış ve araştırmasında şu ifadelere yer vermiştir: “Reformların (2004 yılında Fas’ta din alanında yapılan reform) temel hedeflerinden biri, terörizmle (İslam) mücadele amacıyla ülkenin tarihi Sufi geleneklerine ilişkin birleşik ve ortak bir vizyon oluşturmaktı... İşte o zamandan beri rejim, sözde daha az katı, daha ılımlı ve içsel-ruhani boyuta daha fazla odaklanan bir yaklaşım olarak tasavvufun yeniden canlandırılmasına sevk etmiştir.” Böylelikle tasavvuf, İslam’a, onun ideolojisine, hadari projesine ve yaşam sistemine karşı yürütülen Haçlı medeniyet savaşının yumuşak araçlarından biri olarak teşvik edilmiştir; nitekim Brookings Enstitüsü raporu da bunu açıkça şöyle ifade etmiştir: “Tasavvuf; barışçıl ve ılımlı bir alternatif ve terörle (İslam'la) mücadele politikaları kapsamında bir araç olarak görülmeye başlanmıştır.”

Tasavvufun köklerini esaslı bir şekilde ele alıp araştırmak gerekir; zira tasavvuf, günümüzde Müslümanları laikleştirmenin, onların sefil laik hayatlarını pekiştirmenin, çökmekte olan ajan laik yönetim sistemlerine taze kan pompalamanın ve azim İslam'ı ideolojisinden, kendine özgü ayrıcalıklı hayat nizamından soyutlama ve onun ideolojik hadari projesine karşı koyma çabasının silahlarından biri hâline gelmiştir…

İlk tasavvuf, felsefi köklerini, maddi bağlardan kurtulup ruhani hayata kavuşmanın ancak beden ve arzularından özgürleşerek tam bir arınma yoluyla mümkün olduğunu düşünen Zerdüştlük gibi eski felsefe ve dinlerde bulmaktadır. Hindistan felsefeleri ise nefsi hayatın özü olarak gören, ruhun ölümsüz ve saf olduğunu ve bedenle birleştiğinde değişip bulanıklaştığını, bir bedenden diğerine geçtiğini ve bunun da onlara göre ruhların reenkarnasyonu olduğunu düşünmektedir; bu reenkarnasyondan hulûl (iki bedenden birinin diğerinin tarafı olması) ve ittihad (iki özün tek bir öz hâline gelmesi-Vahdet-i Vücud) fikirleri doğmuştur; dolayısıyla Hint felsefesi, nefsin ölümsüzlüğünün ve saflığının ancak bedenin bulanıklığından arınmakla mümkün olduğunu düşünmektedir. Ardından; teşbih (benzetme) ve tecsim (cisimleştirme) ve yaratıcıyı yaratılana kıyas etme anlayışı fikirleriyle dolu olan ve Hindistan'daki hulûl ve ittihat teorilerine paralellik gösteren Yahudilik gelmektedir; sonrasında ise Hristiyanlık ile onun ruhbanlığı, bunlarla birlikte Yunan felsefesi ve Tanrı'yı nurlardan bir nur olarak gören, bu nurun bazı nefislere ilahi bir hikmet şeklinde tecelli ettiğini düşünen Platon'un işrak (aydınlanma) fikri gelmektedir.

İslam davetini taşımak ve batıl inançları ve felsefeleri yıkmayı gerektiren fikri çatışma, Müslümanların fethedilen ülkelerin halklarının dinleri ve felsefeleriyle temas etmelerinde en büyük etkiye sahip olmuştur; Hint felsefesi ise, fethedilen ülkelerin kültürleriyle yaşanan fikri çatışma yüzünden Müslümanlar arasında tasavvuf ve zühd fikrinin oluşmasında büyük bir etkiye sahiptir; bununla birlikte felsefi ve teolojik meseleler de sızmaya başlamış ve bu da çevirilerin artmasıyla birlikte giderek büyümüştür; ayrıca bu fikirler, bu ülkelerin Müslümanları için derin mefhumların tortuları niteliğinde olup, bazı Müslümanların, zühd, ruh ve maneviyat mefhumları da dahil olmak üzere İslam mefhumlarını çarpıtarak onların nazarında İslam’ın saflığını ve berraklığını etkilemiş ve bunlarla birlikte tasavvuf olgusu ortaya çıkmıştır; Hint felsefesi, Sufilik ve zühd kavramlarının ortaya çıkmasında özel bir etkiye sahiptir; zira İslam ülkelerinde tasavvufun tohumları, Hicri ikinci yüzyılın başında, İslam ülkelerinde yaşanan kentsel genişlemeye, lüks şehir hayatına ve zevklere bir tepki olarak zühd biçiminde ortaya çıkmış, üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda gelişen bu akımla birlikte tasavvuf terimi yaygınlaşmış ve birçok alim, fakih ve tasavvufçular tarafından kullanılmış, fikirleri ve görüşleri dallanıp budaklanmış ve görüşleri çeşitlenmiştir.

Bir grup Müslümanın Hint felsefesinden etkilenmesi, yanlış anlaşılmaya ve İslam mefhumlarının çarpıtılmasına neden olmuştur; bu da bazı Müslümanların kafasını karıştırmış ve onlar, Hint çilekeşliği ile dünyadan el etek çekmeyi, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bazı hadislerinde geçen zühd olduğunu zannetmişlerdir; işte bu anlayıştan Sufilik akımı ortaya çıkmış ve bu da dünyadan yararlanma ya da ondan el etek çekme anlamının anlaşılmasını etkilemiştir. Dünya hayatında zühd, İslami bir mefhum olarak dünyayı bir gaye ve uğruna mal kazanılan en yüce ideal haline getirmemek anlamına (تَعِسَ عبدُ الدِّينارِ، والدِّرْهَمِ، والقَطِيفَةِ، والخَمِيصَةِ “Altına ve gümüşe kul olan kahrolsun, sürünsün! Kadifeye ve işlemeli kumaşlara kul olan kahrolsun, sürünsün!”) gelse de; Allah’ın helal kıldığı güzel nimetlerden yararlanmamak anlamına gelmez; وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ اللَّهُ الدَّارَ الْآخِرَةَ وَلَا تَنسَ نَصِيبَكَ مِنَ الدُّنْيَا “Allah’ın sana verdiği (nimet) ile ahiret yurdunu gözet. Dünyadan da nasibini unutma.” [Kasas 77] Hint çilekeşliği ve dünyadan el etek çekme ise farklıdır; zira elde etme gücü olduğu halde hayatın lezzetlerini ve Allah’ın helal kıldığı güzel şeyleri terk etmek, İslam ile çelişmektedir: قُلْ مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللَّهِ الَّتِي أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِ قُلْ هِيَ لِلَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيَامَةِ كَذَٰلِكَ نُفَصِّلُ الْآيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ “(Rasulüm) de ki: “Allah’ın kulları için yarattığı zinetleri, temiz ve hoş rızıkları kim haram kılabilir?” De ki: “Bunlar, dünya hayatında iman edenler içindir; kıyamet günü ise sadece müminlerin olacaktır.” İşte biz, bilen bir toplum için ayetleri böyle açık açık beyan ediyoruz.” [Araf 32] Nitekim bu hatalı anlayış, Hint felsefesinin incelenmesi sonucu bazı Müslümanların zihnini kaplayan perde yüzünden ortaya çıkmış ve gelişmiştir.

Ayrıca anlayıştaki bu hata, bazılarında önce bir anlayış bozukluğuna, ardından da gerek Hint kaynaklı hulûl ve ittihat fikirleri gerekse Yunan felsefesinin metafizik (doğa ötesi) araştırmalarıyla ilgili fikirler aracılığıyla sapmaya ve dalalete dönüşmüştür.

İslam’ın kalesi ve koruyucusu olan Hilafetin yıkılmasından ve Batı’nın Müslüman ülkelere yönelik medeniyet ve kültür istilasından sonra ise; Batı’nın laik kültürü ve dinin hayattan ayrılmasına dayanan bakış açısı, Müslümanların evlatlarının kültür ve eğitiminin bir maddesi haline gelmiş, Müslümanların zihniyet ve akliyetleri bu doğrultuda şekillenmiş, İslam’ı hayattan tecrit etmeyi kanıksamışlar ve İslam ile tamamen çelişmesine rağmen Batı fikirleri Müslümanların İslam fikirlerinin bir parçası haline gelmiştir!

Batı’nın kültürel ve medeniyet istilasının bu zehirli etkisi, dünyadan el etek çeken ve laik yaşamla ve insan yapımı sistemlerle uzlaşan tasavvuf hareketlerinde son derece derin ve yıkıcı bir iz bırakmıştır; zira laik ve haçlı ruhlu Batı, İslam’a karşı yürüttüğü laik savaşında aradığı aracı bu hareketlerde bulmuştur; bu yüzden halkın tasavvufunu laikleştirip, bu laikleştirmeyi tasavvuf, zühd ve dünyadan el etek çekme kisvesine büründürerek, daha sonra İslam’ın ideolojisine, hadari projesine ve davetinin taşıyıcılarına meydan okumak amacıyla İslami sahayı bu tür tarikatlarla boğmuştur; böylece geniş bir Müslüman sokağını laikliğe bir giriş kapısı olarak tasavvufa sevk etmiş ve İslam'ın hayattan ayrılmasını kanıksatmayı, Batı'nın laik projesini ve onun Müslüman ülkelerdeki işlevsel rejimlerini pekiştirmeyi hedeflemiştir.

Hatta Batı, tasavvuf hareketlerine sızıp onları kendi laik projesine hizmet edecek şekilde yönlendirmeye başladıktan sonra tuzağını daha da derinleştirmiştir; dahası bu hareketler türemiş, hatta bazısı tamamen Batı imalatı olarak ortaya çıkmıştır; nitekim Amerika'nın İslam'a karşı ilan ettiği fikirler savaşı ile eş zamanlı olarak 2004-2006 yıllarında Afrika'da ve dünyada uluslararası tasavvuf konferansları kampanyası başlatılmıştır; nitekim bu sürece Amerikan büyükelçiliklerinin dikkat çekici hareketliliği eşlik etmiş olup, Fas ve Mısır'daki Amerikan büyükelçileri buna birer örnektir; zira Amerikan büyükelçileri ilki Fas'taki Budşîşiyye tarikatının ibadet ve kutlamalarına katılırken, ikincisi de Mısır'ın Tanta şehrindeki Bedeviyye tarikatı kutlamalarında hazır bulunmuştur; aynı şekilde Pakistan ve Lübnan da tasavvufu kullanmaya yönelik Amerikan hamlelerine tanık olunmuştur; zira Amerikan fikirler savaşının mutfağı olan RAND Corporation'ın bir çalışmasına göre: “Pakistan'da radikal siyasal İslam, faaliyeti yeniden canlandırılmış bir tasavvuf hareketiyle karşı karşıya kalmıştır.” Ayrıca George Washington Üniversitesi, Washington D.C.'deki Amerikan Üniversitesi, Fransa'daki Strasburg Üniversitesi ile Fransa Yüksek İslam Araştırmaları Enstitüsü ve benzeri kurumlardan Amerikalı ve Avrupalı akademisyenler de uluslararası tasavvuf konferanslarına ve toplantılarına katılmıştır. ABD Dışişleri Bakanlığı’nın tasavvuf ve terörizmle (İslam’la) mücadeleye ilişkin belgelerinin yanı sıra RAND Corporation, Washington Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi ve Amerika Birleşik Devletleri Barış Enstitüsü’nün 2001-2010 yılları arasındaki belgelerinde de işaret edildiği üzere Batı’nın hedefi tektir ki o da; tasavvufun, fikirler savaşında siyasal İslam’a bir alternatif olarak kullanılmasıdır; nitekim bu husus, araştırma alanından çıkıp Amerikan dış politikasına ve onun zehirli diplomasisine intikal etmiş; nihayetinde ise İslam’a ve onun hadari projesine karşı yürütülen Haçlı medeniyet savaşında bir silaha dönüşmüştür.

Nitekim bunlar, kâfir Batı’nın hilesini ve habis tuzağını ifşa eden delillerdir; nitekim RAND Corporation’ın çalışmasına göre "Gelenekçiler ve Sufiler Batı’nın doğal müttefikleridir"; Amerika Birleşik Devletleri Barış Enstitüsü’ne göre "Sufi tarikatlar, derin tarihsel köklere sahip dini ve toplumsal ağlar olarak demokratik ve laik hükümetlerin güçlendirilmesine katkıda bulunmuştur"; Brookings Enstitüsü’ne göre ise "Tasavvuf; ılımlı, barışçıl bir alternatif ve terörizmle (İslam’la) mücadele politikalarının araçlarından biri olarak görülmeye başlanmış... tasavvuf, resmi olarak (Batı) da kabul gören bir İslam versiyonu inşa etmek için kullanılmıştır." İslam'la mücadelede bir model haline gelen ve tasavvufu bu amaçla kullanan Fas modeline gelince; Brookings Enstitüsü’nün bir raporuna göre “Fas, tasavvufa dayalı ılımlı İslam modelini yaygınlaştıran bir başka stratejik ortaktır...”; raporda ayrıca, “Fas’ın ılımlı İslam’ı, radikal İslam’a bir alternatif olarak sunulmaktadır” eklemesinde bulunulmuştur; bu da Fas rejimi tarafından zaviyelere yapılan mali ve medya desteğini açıklamaktadır; hatta Batı istihbarat çevreleriyle bağlantılı ve Batı’nın İslam’a ve projesine karşı yürüttüğü haçlı medeniyet savaşına dahil olan Sufi hareketler bile uydurulmuştur.

Ey Müslümanlar topluluğu: Batılı şeytan sizi yüce İslam’ınızın emrinden saptırmasın; o sahte dindarlık hırkası sizden, facir laiklik küfrünün hakikatini gizlemesin ve sakın bunu zühd sanmayın; çünkü dün bu, anlayış taşkınlığı ve Hint çilekeşliğiydi; ama bugün, medeni ve kültürel olarak istilaya uğramanızın ardından laik bir sapma ve sapkınlığa dönüşmüş ve bu da size bir yol, bir bakış açısı ve tasavvuf olarak sunulmuştur!

Ey azim İslam’ın evlatları: Bir uyarı ve ikazda bulunmak gerekir; aman ha sebat edin ve İslami düşüncenizin ve İslami kültürünüzün saflığını ve berraklığını korumada son derece titiz davranın ki zihniyetlerinizin saflığı ve berraklığı korunsun ve Rabbinizin emri üzere dosdoğru kalabilesiniz; şunu biliniz ki, kâfir Batı'nın kalelerinize baskın düzenleyip, merkezinizi ve koruma alanınızı ihlal etmesi, ancak sizi koruyan ve sınırlarınızı savunan koruyucunuzun ve İmamınızın ve aranızda sizin için Allah'ın kalkanı olan Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Halifesinin kaybolmasından dolayıdır.

O halde amel kesilmeden ve ecel gelmeden önce amellerinizin en hayırlısına koşun; Rabbinizin kelimesini yüceltin, Nebiniz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sancağını dalgalandırın ve ümmetinizin izzeti için bu dinin derdini taşıyarak İslami hayatı yeniden başlatmak üzere Hilafeti kurmak için çalışın; şunu biliniz ki küfrün ipi kopmakta ve Batı laikliğinin gecesi sona ermekte olup İslam’ınızın güneşi de ufukta belirmiştir; öyleyse acele edin ve hemen harekete geçin!

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Münâci Muhammed

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER