Cuma, 15 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/28
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

-Basın Açıklaması- Canzuri Hükümeti Gerçek Yüzünü İfşa Etmekte ve Yahudi Varlığı İle Normalleşmeyi Aktifleştirmek İçin Çalışmaktadır

01.04'de elektronik web sitelerinin, "Canzuri, Ekonominin Normalleşme Süreçlerinin Gelişmesi İçin Tel-Aviv'e Bir Heyet Gönderiyor" başlığı altında yayınladıklarına göre Canzuri hükümetinin Dışişleri Bakanlığından bir heyet, Kudüs'te işgalci Yahudi devletinin Dışişleri Bakanlığı yetkilileri ile ekonomik alanların normalleşmesi ve dokuma ile tekstille ilgili QIZ (Nitelikli Organize Sanayi Bölgesi) çizgisinde iki ülkenin ortak sanayi bölgesi kurmasına imkan tanınması hakkında görüşmeler gerçekleştirmek için Yahudi devletine gitmiştir.

Canzuri hükümetinin bu adımıyla Canzuri, hükümetinin tabutuna bir çivi daha çakmış olmaktadır. Zira, Askerî Konsey'in onu parlatmasına ve onun rejime karşı ayaklananlardan olduğunu göstermeye çalışmasına rağmen o, helak olmuş Mübarek rejiminin simgelerinden olmasından dolayı zanlıdır.

Dr. Canzuri ve hükümeti, sanki Mısır'da ayaklanma olmamış yada sanki ayaklanma sadece Mübarek'i devirmek için olmuş gibi davranmaktadırlar.  Dolayısıyla hala olduğu üzere ülkeye egemen olan zihniyet, en çok ilgilendiği ve tek bildiği Amerika'nın ve üvey çocuğu Yahudi devletinin bölgedeki çıkarlarını nasıl koruyabilirim düzlemindeki bir zihniyettir. Zira Amerikan Büyükelçisi hala ülkenin dört bir tarafında gezip dolaşmakta, hala  iğrenç Camp David Anlaşması'nın saygınlığı korunmakta, hala mücrim terörist Yahudi varlığı Filistin'in her tarafında Müslüman kardeşlerimizi katletmekte, hala Mısır Yahudi varlığına doğalgaz ihraç etmekte ve hala QIZ Anlaşması uygulanmaktadır. Hatta bu ve benzeri hususların tamamı, insanların Amerika ile Yahudi devletinin bölgedeki simsarı helak olmuş Mübarek rejimine karşı ayaklanmalarının nedenlerinden olmasına rağmen.

Hizb-ut Tahrir / Mısır Vilayeti olarak bizler, belki düşünür yada korkar diye Dr. Canzuriye aşağıdaki hususları söylemek isteriz:

1- Mısır'ın acısını çektiği ekonomik sorunların çözümü, iman edenlere düşmanlıkta insanların en şiddetlisi olanlarla ekonomik anlaşmaların onaylanmasıyla gerçekleşmez.

2- QIZ (Nitelikli Organize Sanayi Bölgesi) Anlaşması feshedilmeksizin sözlerde ve eylemlerde şeri hükümlere gerçek bağlılık olmayacaktır. Çünkü İslam, toprakları işgal eden, namusları çiğneyen ve mübarek Mescid-il Aksa'yı kirleten "İsrail gibi" fiilen muharip bir devletle bu tür anlaşmaların onaylanmasını haram kılmıştır. Dolayısıyla Müslümanlar için zorunlu olan şeri vacip, "Yahudileri" İsra ve Mirac topraklarından kaldırıp atmak için hazırlık yapmalarıdır. Yoksa külliyeti ve cüziyyetiyle İslam'a aykırı olan ve Allah'ın hakkında bir Sultan indirmediği anlaşmaları onaylamak ve onlara saygı göstermek değildir.

3- Bizler Dr. Canzuri'ye deriz ki; başta Mısır ve dünyanın bütün ekonomik sorunlarını tek başına çözecek olan Raşidi Hilafet Devleti yoluyla Allah'ın şeriatını tatbik etmek olmak üzere davranışlarının ölçüsünü şeri hükümlerle mukayyet kılmalısın.

4- Mısır'ın acısını çektiği yoksulluk ve açlığın, ekonomi ve sanayide geri kalmışlığın, tarımın, sanayinin ve ticaretin geleceğinin yok olmasının nedenleri, Mısır'ın her gün Mısır'daki tarımı, sanayiyi ve ticareti nasıl tahrip ettiğini ifşa ettiğimiz Yahudi devleti ile olan ilişkisidir.

5- Askerî Konseye ve hükümetine de deriz ki; Allah ihmal etmez mühlet verir. Dolayısıyla Mısır halkının zulümden, zilletten ve yoksulluktan kurtuluşu, şeriatın tatbik edilmesidir. Amerika ve Yahudileri razı etmenin akıbeti ise dünya hayatında rezillik ve ahirette de büyük bir azaptır.

لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِّلَّذِينَ آمَنُواْ الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُواْ "İman edenlere düşmanlıkta insanların en şiddetlisinin, Yahudiler ve şirk koşanlar olduğunu görürsün." [el-Mâide 82]

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Hizb-ut Tahrir / Afganistan, Başkentte Fesat, Fesadın Sebepleri ve Çözümleri Hakkında Bir Konferans Düzenlemiştir

Hizb-ut Tahrir / Afganistan, Afganistan'da yayılan fesat hakkında bir konferans düzenlemiştir. Konuşmacılar konferansta, vakıaya, bu olgunun nedenlerine ve Afgan toplumundaki fesat zulmünün sorgulanmasına ışık tutmuşlardır. Aynı şekilde fesat olgusunun çözümleri ve bununla ilgili diğer sorunları da tartışmışlardır. Ayrıca Afgan toplumunun merkezî değerlerini yok eden tüm bu sorunları çözmeye muktedir olan İslam'ın bakış açısını da sunmuşlardır. Yine konuşmacılar, fesadı geride bırakmaya tek muktedir olanın İslam'ın mütekamil bir şekilde tatbik edilmesi olduğunu da açıklamışlardır.

Konferans iki bölümden oluşmuştur. Birinci bölümde; iki konuşma yapılmış olup bunları ise "Fesadın Temel Nedeni Demokrasidir" ve "İslam Ümmetinin Uyanışı" başlıklı iki belgesel filmin gösterimi takip etmiştir. İkinci bölümde ise; katılımcıların sorularına cevap verilmiştir.

İlk konuşmada, fesadın temel nedeni tartışılmış ve hayatın refahını çevreleyen fesadın gerçek nedeninin demokratik küfür rejimi ile fikirlerinin olduğuna odaklanılmıştır. Zira kukla yöneticilerin fesatlarıyla bağlantılı olanlar tarafından propagandasının yapıldığı kapitalist rejimden kaynaklanan bu tür fikirler ile rejimin vatandaşların temel sorunlarını çözmekten aciz kalması, fesadın yayılmasına neden olmaktadır. Dolayısıyla vatandaşların rejime dönük güven eksikliğinin nedeni, kapitalist demokratik rejim ve değerleriyle İslam Nizamı ve insanların inandığı değerlerinin çelişkili olmasıdır. Çünkü insanlar, akidelerine dayanmayan rejimin hükümleri ile kanunlarını reddetmektedirler.

Hükümet içerisindeki idari fesat meselesinin çözümü hakkında ise fesadın kapitalizmin bir sonucu olduğu, İran ve körfez ülkeleriyle Pakistan ve Afganistan arasındaki çatışmalar ile jeopolitik gerilimlerin, kapitalist ülkeler tarafından jeopolitik laboratuarda hazırlanarak üretilmiş bir sorun olduğu söylenmiştir. Ayrıca sırf kapitalist rejim ile Müslüman ülkelerin yönetimindeki demokratik rejiminin sökülüp atılmasıyla sadece fesadın değil bilakis kapitalist rejimin neden olduğu tüm sorunların yok olacağı da söylenmiştir.

İkinci konuşmacı, özelleştirme ve özellikle mülk edinme özgürlüğü olmak üzere mutlak özgürlüğün bir sonucu olan fesadın hakikatine dikkat çekmiştir. (Askerî ve siyasî olarak) kapitalist ideoloji sahiplerinin egemenliğine boyun eğen devletler, ekonomi, toplumsal özgürlükler ve laiklik gibi bu tür kapitalist fikirlerin baskısı altında olumsuz etkilenmektedirler. Zira Irak, Afganistan ve Somali buna dair açık örneklerdir.

İkinci konuşmada, bütün mezkur sorunlara dönük kapsamlı bir çözüm tartışılmış ve amellerin ölçüsünün helal ve haram olması, servet dağılımı, servetlerin sömürülmesi ve İslam ümmetinin İslam dünyasındaki servet ve ticaretle ilgili güçlerini birleştirmesi gibi hususlarda İslam'dan alınmış olan ilkelerin ve mekanizmaların, ekonomik gelişim ve refahın oluşması için hayatî önem taşıyan pratik mekanizmalar niteliğinde olduğu zikredilmiştir. Ancak ümmet, Birinci Dünya Savaşı'ndan ve yirminci asrın başlarında Hilafet Devleti'nin Türkiye'de kaldırılmasının ardından sömürgeci kafirin ortaya çıkardığı jeopolitik rejimi tarihin çöplüğüne atmadıkça bunun pek olası olmadığı söylenmiştir. Nitekim bu hedeflerin gerçekleşmesi için Hilafet Devleti'nin kurulmasının önemli olduğuna defalarca vurgu yapılmıştır.

Konferansa; hükümet yetkilileri, kabile liderleri, analistler, siyasiler, talebeler ve ülkenin farklı bölgelerinden profesörler katılmışlardır. Katılımcılar, Hizb-ut Tahrir'in Afganlılar arasında öfke ve bölünmeye neden olan bir mesele hakkında konferans düzenleme çabalarını sıcak karşılamışlardır.

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- "İsrail'in" Ajanı Cezaevinden Çıkarken Yüzlerce Müslüman Yargılanmaksızın Haksız Yere Cezaevlerinde Yatmaktadırlar تِلْكَ إِذاً قِسْمَةٌ ضِيزَىٰ "Doğrusu bu, insafsızca bir taksim!" [Necm 22]

"İsrailli" düşman ile işbirliği yapmaktan dolayı siyasi hükümlü olan Feyaz Keram, cezaevinde sadece yirmi ay kalmasının ardından dün serbest bırakılmıştır. Nitekim kendisi, iki yıl hapse mahkum edilmiş ancak o, verilen karardan dört ay daha önce çıkmak için -ki bu ülkede çıkarılan kanunların genelinin aksine son derece hızlı bir şekilde uygulanmasının yolu açılmıştır- günler önce yürürlüğe giren kanundan yararlanmıştır.

Konuya akli selim yaklaşan ve insaflı düşünen herkes, bu ajan ve diğer benzerlerinin karşılaştıkları muamele ile yüzlerce (Müslüman) genç ve diğer birçok mahkumun karşılaştıkları muamelenin arasında iğrenç ve rezil büyük bir ayrımcılığın olduğunu mülahaza etmekte zorlanmayacaktır. İşte sizlere, bu ayrımcılık ve karşılaştırmalardan buz dağının görünen kısmı:

1- Söz konusu ajan, casusluk ve düşmanla işbirliği yapmaktan suçlanırken bir çok genç ise Irak veya Afganistan'da işgale karşı savaşan kişilerle bir veya iki kez telefon bağlantısı yapmak yada bu bağlantıdan dolayı herhangi maddi bir eylemin sonuçlanmadığı benzeri hususlardan dolayı suçlu muamelesiyle muamele edilip tutuklanmaktadırlar.

2- Mahkum olan ajan hakkında maksimim hızla kanun çıkarılıp bu kanun da (merhamet, şefkat ve hoşgörü) maksadıyla olurken yüzlerce Müslüman yıllardan beridir -ki bunlardan bazılarının süresi beş yıla ulaşmıştır- yargılanmaksızın cezaevlerinde yatmaktadırlar. Buda herhangi bir suçtan dolayı mahkum olan ve üzerindeki suçu da kanıtlanan kişinin imdadına bu ülkedeki kanununun yetiştiği ve bu kişinin de suçu kanıtlanmayan kişiden daha şanslı olduğu anlamına gelmektedir. Çünkü sonuncusu, basitçe yargılanmaksızın hapsedilmektedir. Dahası bazı tutuklu Müslümanlar, tutuklanmalarından yıllar sonra yargılanmışlardır! Dolayısıyla kendisine, hapis, işkence, aşağılanma ve bireysel, ailevî, toplumsal ve maddî hayatının yıkılması zulmüne neden olan kimse hakkında dava açma hakkı verilmeksizin ya beraat kararı verilmekte yada cezaevinde geçirdiği yıllardan çok daha az bir mahkumiyete çarptırılmaktadır... Dolayısıyla kaç tutuklunun, suçsuz ve günahsız yere tutuklandıklarını -şayet görebilirsek!- önümüzdeki günler bize gösterecektir. Bu resmî uygulamada, adalet denen bir şey var mı Allah aşkına?! Dahası o, vallahi insafsızca bir taksim!.

3- Geçen yılın Aralık ayında, düşman "İsraillilerle" işbirliğiyle suçlanan dört kişi yargılanmaları sona ermeden serbest bırakılmışlardır. Biz bu kişilerin gerçekten bir suç işleyip işlemediklerini bilmiyoruz. Ancak neden "İsrailli" düşmanla komplo kurmak gibi büyük bir ihanetle suçlanan(!) kişiler serbest bırakılırlarken aranan bir takım kişilerle bağlantı kuran yada insanlardan herhangi birine kullanmaksızın bireysel silah edinmek isteyen bir kimse mahkeme kararı olmadan beş yıl tutuklu olarak kalabiliyor?! Cevap bellidir. Zira ellerinde serbest bırakılma kararı olanlardan birinin söylediğine göre; "Amerikan Büyükelçiliği, buna izin vermemektedir!" Neden, o bir devlet mi ki?!

4- Bu zulme karışmış olan birimlerin, günahlarında devam etmeye izin veren şey, muayyen suçlamalarla tutuklananlar için bir zaman sınırı koymayan kanunlardır. Bu kanunların yürürlüğe girmesi ve değiştirilmesi ise günler önce kendisine bir yıl hapsi dokuz aya düşürme izni veren temsilciler meclisi yetkisindeki Lübnan anayasasına göre olmuştur ki böylece Feyaz Keram ile diğer cürüm ve cinayet işleyenler bundan yararlanabilsinler! Dolayısıyla bu meclis, insanları hiçbir süre belirtmeksizin rastgele hapseden ve hala zalimlerin insanları haksız yere hapsetmek için istismar ettiği kanunları değiştirmeyi hiç düşünmemektedir. Çünkü bu meclis, kendisi için konulan kırmızı çizgileri aşma riskine girmekten daha aşağılıktır. O halde bu meclis, halkın temsilcisi olmaya layık mı acaba?

Aslında bu ülkedeki milletvekilleri, insanların vekilleri değildirler. Bilakis ölçüyü, hakkı ve adaleti gözetmeyen liderlerin vekilleridirler. Bu zalim kanunlar karşısında susmaları da bunun kanıtıdır. Ayrıca parlamentodaki en büyük bloklardan bir kısmının, dindarlık sıfatına büründüğü  ve şeriata saygı gösterdiği bilinmektedir. Ancak dinin ve şeriatın, bu zalim uygulamaları benimsediği nerede görülmüş ki? Zira Allahuteala, azim kitabında şöyle buyurmaktadır:

وَالَّذِينَ يُؤْذُونَ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ بِغَيْرِ مَا اكْتَسَبُوا فَقَدِ احْتَمَلُوا بُهْتَانًا وَإِثْمًا مُبِينًا "Mümin erkeklere ve mümin kadınlara, yapmadıkları bir şeyden dolayı eziyet edenler, şüphesiz bir iftira ve apaçık bir günah yüklenmişlerdir." [Ahzab 58]

Ve kutsî hadiste şöyle buyurmuştur:

يا عبادي إني حرمت الظلم على نفسي وجعلته بينكم محرَّمًا فلا تَظالموا "Ey kullarım, Ben zulmü kendime haram kıldım; onu sizin aranızda da haram kıldım; öyleyse birbirinize zulmetmeyiniz"

Dolayısıyla şeriat fakihlerinin tamamı, davacıya beyyine [kanıt] gerektiği üzerinde ittifak etmişlerdir. Zira Aleyhi's Salatu ve's Selam şöyle buyurmuştur:

البينة على المدّعي "(Muddaî) davacıya beyyine (kanıt) gerekir."

Beyyinenin ise ancak Kadâ Meclisi'nde kanıtlanabileceği ise bilinen bir durumdur. Zira Aleyhi's Salatu ve's Selam, hakkında şüphe olan bir kadın için şöyle demiştir:

لو كنت راجمًا أحدًا بغير بيّنة لرجمتها "Eğer ben bir kimseyi, kanıtsız olarak recmetseydim o (kadını) recmederdim."

O halde ey parlamentodaki en büyük blok içerisinde dindar olduğunu iddia eden şu veya bu guruptan olanlar, soruşturmada insanlara işkence edilmesini ardından da kanıtsız olarak yıllarca hapis yatmasını nasıl kabul edebilirsiniz?! Vallahi bu, azim bir zulüm olup kıyamet gününde bundan sorulacaksınız. İşte o gün kendinize şöyle diyeceksiniz:

مَا أَغْنَى عَنِّي مَالِيَهْ  هَلَكَ عَنِّي سُلْطَانِيَهْ  "Malım bana hiç fayda sağlamadı. Saltanatım da benden yok olup gitti" [Hakka 28 29]

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Kudüs'e Destek Vermek İçin Şam Ülkeleri Alimleri Konferansı: Hem Dırar Konferansı Hem de Allah ve Resulüne Savaş Açanların Gözetilmesidir

Dün, yani 10.04.2012 Salı günü Şam'da, Beşar Esad gözetiminde Kudüs'e destek vermek için "El-Aksa, Ümmetin Vicdanına Karşı Ağlamaktadır" başlığı altında Şam Ülkeleri Alimleri Konferansı yapılmıştır. Bu konferansı, Suriye Vakıflar Bakanlığı Lübnan Müslüman Alimler Birliği ile işbirliği içerisinde düzenlemiştir. Nitekim konferansa, Beşar'ın çocuk, kadın ve yaşlı ayırt etmeksizin katlederek, doğrayarak ve yakarak ve din için bir kutsallık bırakmayıp onu mubah sayarak işlediği benzeri görülmemiş vahşî cürüm operasyonunun ortasında Suriye'deki emsalleriyle bir araya gelen Lübnan, Suriye, Ürdün ve Filistin din alimleri katılmışlardır... Bu nasıl din adına bir konferans Allah aşkına?!

Ey Ahir Zamandaki Ruveybidaların Tabileri Olan Sahte Alimler!

Uzak yakın herkes bilmektedir ki bu rejim, tüm kötülükleri ve günahları işlemesinin ardından bunların üzerini sizinle ört bas etmek istemektedir. O halde Şeytan arzularınıza nasıl bir şüphe karıştırdı da ona icabet edebildiniz?! Zira rejim sizleri, kendini düşmekten korumak için dayanmış kütükler gibi kullanmaktadır. Ancak o neyse sizde osunuz?! Haydi siz dünya hayatında bu rejime taraf çıkıp savundunuz, ya kıyamet günü Allah'a karşı onu ve sizi kim savunacak yada size kim vekil olacak?! Zira cürümlerinde bu rejime ortak oldunuz, ondan bunu kabul ettiniz ve ona övgüler yağdırdınız. O halde Allah karşısında vah halinize, vay halinize!

Ey Suriye'deki Sabırlı ve Sebatkar Müslümanlar!

Kudüs'ü, Aksa'sı ve mübarek topraklarıyla sevgili Filistin, bütün Müslümanların boyunlarında bir emanettir. Dolayısıyla onu, kesinlikle babası Kolon'u satan bunun gibi bir yalancı kurtaramayacaktır. Bilakis Allahuteala'nın izniyle onu, burayı fetheden Ömer İbn-u Hattab [Radıyallahu Te'âla Anh] gibi olan ve Filistin ile [diğer işgal edilmiş Müslüman ülkelerin] nusret kapısının anahtarını Allahuteala'nın izniyle Suriye'den açacak olan Müslümanların Raşid bir Halifesi kurtaracaktır. Bu da Sallallahu Aleyhi ve Âlihi ve Sellem'in şu kavline itaatle olacaktır:

...تُقَاتِلُونَ الْيَهُودَ حَتَّى يَخْتَبِيَ أَحَدُهُمْ وَرَاءَ الْحَجَرِ فَيَقُولُ يَا عَبْدَ اللَّهِ هَذَا يَهُودِيٌّ وَرَائِي فَاقْتُلْهُ "...Yahudilerle savaşacaksınız. Hatta onlardan biri taşın arkasına saklanacak da taş diyecek ki: "Ey Allah'ın kulu arkamda bir Yahudi var gel onu öldür." [Buhari rivayet etti]

Allahu [Subhânehu ve Te'âla]'dan, Suriye'deki halkımızın ayaklarını sabit kılmasını, dinine nusret vermesini, muhlis Müslüman alimlerin, onların ileri gelenlerinin ve onlardan kuvvet ehlinden olan muhlislerin çabalarıyla dostlarını güçlendirmesini ve onlara çok yakından kokusunu aldığımız vaat edilmiş Raşidi Hilafet'in kurulması ihsanında bulunmasını temenni ediyoruz. Bizim yardımcımız Allah'tır. Zira Allahuteala, şöyle buyurmuştur:

وَاذْكُرُوا إِذْ أَنْتُمْ قَلِيلٌ مُسْتَضْعَفُونَ فِي الأَرْضِ تَخَافُونَ أَنْ يَتَخَطَّفَكُمُ النَّاسُ فَآَوَاكُمْ وَأَيَّدَكُمْ بِنَصْرِهِ وَرَزَقَكُمْ مِنَ الطَّيِّبَاتِ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ "Hatırlayın ki hani siz yeryüzünde az bir mustazaf topluluk idiniz. (Öyle ki) insanların sizi kapıp götürmelerinden korkuyordunuz da Allah sizleri barındırdı, sizi nusreti ile destekledi ve belki şükredersiniz diye de size temiz rızıklar verdi." [el-Enfâl 26 ]

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Neden Kendilerini Kaybediyorlar ki?! Halbuki Cahilliğin Şifası Sorudur

06.04 el-Muvafık 14 Cumâde'l Ulâ Cuma günü, Cuma namazının ardından Dr. Hâzım Ebu İsmail'in Cumhurbaşkanlığı adaylığını destekleyenlerin Tahrir Meydanı'na doğru düzenledikleri bir yürüyüş olmuştur. Hizb-ut Tahrir şebabı da Subhânehu ve Te'âla'nın hak sözü olan, " أَتَخْشَوْنَهُمْ فَاللّهُ أَحَقُّ أَن تَخْشَوْهُ إِن كُنتُم مُّؤُمِنِينَ "Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer (gerçek) müminler iseniz, bilin ki Allah, kendisinden korkmanıza daha layıktır." [Tevbe 13] " başlıklı bir beyan dağıtmışlardır. Nitekim Sözcü Muhammed Abdulkavî de yürüyüşçülere bu beyandan dağıtırken Ebu İsmail'in kampanyasındaki gençlerin büyük bir kısmı onun yaşlı olmasına bakmaksızın "sert bir şekilde" üzerine saldırmışlardır. Halbuki [Allah onu korusun ve elli küsur yıldan beri Hizb-ut Tahrir ile birlikte davet içerisinde geçirdiği ömrünü uzatsın] bu adam, Raşidi Hilafet'i kurarak İslamî hayatın yeniden başlatılması için özenle ve titizlikle çalışmış olup tutuklanmaya, hapse, işkenceye ve sonuncusu 2002 yılında olmak üzere birçok kez de takibata maruz kalmıştır. Ayrıca Dr. Hazım'ın bizzat kendisinin, hizbin şebabı hakkında davacı olduğu da meşhur bir meseledir. Ancak şaşırtıcı olan, Müslüman gençlerin, bütün Müslümanlar için farzların tacı olan İslamî Hilafet'i kurarak İslamî hayatın yeniden başlatılmasına davet eden birini nasıl bu şekilde yargıladıklarıdır.

Onlardan öfkeli olanlar, Üstad Abdulkavî'nin üzerine vurarak saldırdıkları gibi onun yanında olan beyanları kaçırmışlar, parçalaşmışlar ve yakmışlardır. İçlerinden bazıları da gözleri ve kalpleri dönmüş bir şekilde, ellerinde bulunan beyanları okuma zahmetinde bulunmaksızın "Şia, Şia.. bunlar İran ajanlarıdır" şeklinde bağırmışlardır. Fesubhânallah, bunların içerisinde aklı başında bir adam yok mu acaba?!

Hizb-ut Tahrir / Mısır Vilayeti olarak bizler, Üstad Abdulkavî'ye yönelik bu saldırıyı şiddetle kınar ve onlara deriz ki:

1- Hala Hizb-ut Tahrir hakkında sormayacaklar mı? Halbuki cahilliğin şifası sorudur! Hizb-ut Tahrir, Raşidi İslamî Hilafet'i kurarak İslamî hayatı yeniden başlatmak için çalışan küresel bir partidir. Zira hizbi tüm dünya işitip duymuş olup o, cahil kalmanın çok ötesindedir. Ancak onlar, cahil bir kavimdir.

2- Hizb-ut Tahrir, ne Şia ne Sûfi bir partidir. Ancak Hizb-ut Tahir, ideolojisi İslam olan siyasî bir partidir. Dolayısıyla onlar, içgüdülerinin arkasında sürükleneceklerine akıllarını kullanarak başkalarına yönelik olan her türlü fikri yönelimlerinde delil gösterebilselerdi daha iyi olurdu.

3- Bizler, Dr. Ebu İsmail'in şahsen özür dilemesi dışında yapılacak hiçbir özrü kabul etmeyeceğiz. Ayrıca onlar, bunu yapmakla sadece kendilerine kötülük etmemekteler bilakis Dr. Hâzım'a da kötülük etmektedirler.

"Ey halkımız, Allah'a davet edene icabet ediniz."

Devamını oku...

Zulüm, Kıyamet Gününün Karanlıklarıdır

  • Kategori Kuveyt
  •   |  

Sözde vatansızlık sorununun sebebi, yöneticilerin ihmalidir. Zira onların Kuveyt'teki varlıkları garip yada anormal bir şey değildir. Nitekim geçen asrın ellilerinin sonlarında vatandaşlık için kayıtlar başladığında yöneticiler onların kayıtlarını ihmal etmiş ve kayıt olmayanlar da bunu umursamamıştır. Böylece askerî bireyler olarak kullanılmasında onların isimleri kaydedilmeyerek istismar edilmiştir. Bu durum uzun bir zaman devam etmiş ve böylece kayıt olmayanların sayıları kabarmış ve sorun daha da artıp derinleşmiştir. Ancak bu sorunun oluşmasında insanların elinde bir şey olmayıp bilakis sebep, devletin ifsadı ve ihmalidir. Geçen asrın seksenlerinin yarısına gelindiğinde ekonomik şartların değişmesinin yanı sıra -petrol fiyatlarının yükselmesi gibi- siyasî şartlar da değişmiş -İran devrimi ve İran-Irak savaşı gibi- ve o zaman da yöneticiler, vatandaş olmayan guruplardan kurtulma kararı almışlardır. Ancak onlar, sorunun gerçek boyutuyla çarpışmışlar ve onların geçimlerini kısıtlamaktan başka bir şey de yapamamışlardır. Dolayısıyla günümüze kadar sorun yerinde saymaya ve siyasî şartlar değişmeye devam etmiştir.

Yerel vatansızlık yada devletin ıtlak ettiği -yasadışı bir şekilde ikamet eden gurup- yada uluslararasında -vatansızlık- şeklindeki bir adlandırma şeri olmayan bir ıstılah olup Resul [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]'in 14 asır önce İslam Devleti'ni kurmasından bu yana da Müslümanlar böyle bir şeyi bilmemişlerdir. Zira Müslüman ülkelere yerleşen herkes -ister Müslüman ister gayrimüslim olsun- devletin tebaasındandır ve onun tabiiyetini taşır. (Ki burası onun oturmaya razı olduğu bir dârdır.) Ancak Müslüman ülkelerin dışına yerleşen herkes, -ister Müslüman ister gayrimüslim olsun- devletin tebaası olmayı hak edemez ve onun tabiiyetini de taşıyamaz. Dolayısıyla İslam'da vatansızlık adında bir şey yoktur. Dolayısıyla da devletin tebası için, temel ihtiyaçların doyurulmasının garantilenmesiyle temeyyüz eden haklar vardır ki bu da; bütün herkesin tek tek yiyecek, giyecek ve konut ihtiyaçlarının karşılanması ve mümkün olduğunca lüks ihtiyaçlarının karşılanmasına da imkân verilmesidir. Ayrıca güvenlik, sağlık ve öğretim gibi ümmetin temel hizmetlerini sağlamakta devlete ait olup bu, bütün tebaalar için geçerlidir. Zira bunlar, devletin tebaasının şeri olan haklarıdır. Temel ihtiyaçların karşılanmasını devlet, ya iş bulma, arazi ikta etme, tarım ve sanayiye destek verme ve ticarî kolaylık sağlamak yoluyla dolaylı bir şekilde yerine getirir yada çalışamayan ve nafakasını karşılayacak biri olmayan kişilere bağışlarda bulunmak ve konutlar dağıtmak yoluyla doğrudan yerine getirir.

Vatansızların devletin tebaasından sayılarak haklarının verilmesi geçim savaşına neden olmaktadır şeklindeki bir inanç, şeran batıl bir inanç olup Allah hakkında da su-i zanda bulunmak demektir. Zira Allahuteala, şöyle buyurmuştur:

وَفِي السَّمَاء رِزْقُكُمْ وَمَا تُوعَدُونَ "Semada rızkınız ve size vaat edilen başka şeyler vardır." [Zâriyât 22]

Nitekim Allah, her nefsin rızkına ve eceline kefil olmuştur. Dolayısıyla Allah'ın kendileri için meşru saydığı haklarının verilmesi yoluyla vatansızlardan zulmün kaldırılması, geçimimizi sıkıntıya sokar zannına kapılmak yada Allah ile olan güvenin zayıflamasına yol açan ve O'nun hakkında su-i zan olan başka zanlara kapılmak caiz değildir. Zira Allahuteala, şöyle buyurmuştur:

قُلْ لَوْ أَنْتُمْ تَمْلِكُونَ خَزَائِنَ رَحْمَةِ رَبِّي إِذًا لَأَمْسَكْتُمْ خَشْيَةَ الْإِنْفَاقِ وَكَانَ الْإِنْسَانُ قَتُورًا "De ki: Eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine sahip olsaydınız, o zaman da tükenir korkusuyla cimrilik ederdiniz. Zaten insan çok cimridir." [İsrâ 100]

Ey Müslümanlar!

Allah, zulmü Kendisine haram kıldığı gibi onu insanlar arasında da haram kılmıştır. Zira Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Rabbinden rivayet ettiği hadiste şöyle buyurmuştur:

إني حرمت الظلم على نفسي، وجعلته بينكم محرماً، فلا تظالموا "Ben zulmü kendime haram kıldım; onu sizin aranızda da haram kıldım; öyleyse birbirinize zulmetmeyiniz." [Müslim rivayet etti]

Ve bir sahih hadiste Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

إن الظلم ظلمات يوم القيامة "Zulüm, kıyamet gününün karanlıklarıdır." [Muttefikun Aleyh]

Dolayısıyla Nebi [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], canı yada malı hususunda insana zulmetmekten nehyetmiştir. Dolayısıyla da Müslüman Müslümana asla zulmetmez. Bu zulümlerden biri de; Müslümanların ülkelerinden bir ülkeye yerleşmiş olan Müslüman bir gurubun, İslam'la hiçbir ilgisi yok gibi boş gerekçeler altında meşru haklarının engellenmesidir. Zira bir devletin altına yerleşmiş olan herkes, ister Müslüman ister gayrimüslim olsun tabiiyet hakkına sahiptir. Dolayısıyla devletin en önemli görevlerinden biri de; ister Müslüman ister zimmi olsun gözetim haklarının tümünde tebaası arasında eşit davranmasıdır. Zira gözetimde herhangi bir ayrımcılığın gerçekleşmesi caiz değildir. Nitekim Allahuteala, şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ "Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizi tanıyasınız diye sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok ittika edeninizdir. Şüphesiz Allah Alîm ve Habîrdir." [Hucurât 13]

Ey Müslümanlar!

İslam'ın dışında sizin için onurlu bir hayat yoktur. Dolayısıyla Allah [Subhânehu ve Te'alâ]'nın şeriatı tatbik edilmedikçe üzerinizdeki ayrımcılık ve nefret kalkmayacaktır. Nitekim sizler, demokrasiyi, kapitalizmi, kavmiyetçiliği ve vatancılığı denediniz. İşte insanların hali parçalanmışlık içerisinde olup hayatın tüm yönlerinde de ayrılıklar olmuştur. O halde Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem]'in rayesini kaldırın ve tek kurtuluşunuz olan İslamî Raşidi Hilafet Devleti yoluyla Allah [Subhânehu ve Te'alâ]'nın şeriatını ikame etmek için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışın. Allah [Subhânehu ve Te'alâ] sizinle beraberdir ve asla amellerinizi eksiltmeyecektir.

 

Devamını oku...

وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكًا "Her kim de zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olur." [Tâ-hâ 124]

  • Kategori Pakistan
  •   |  

2012 Mayıs ayının sonunda öngörülen Pakistan ulusal bütçesiyle ilgili olarak Cumhurbaşkanlığı sözcüsü Ferhatullah Bâbâr 08. Şubat'ta şöyle demiştir: "Normal vatandaşlara sübvansiyonların sunulması politikasında nitelikli bir değişim olmalıdır." Bu hükümetin, insanların acılarıyla ilgilenmediğini bilmemiz bizim açımızdan yeterli değildir. Bilakis mevcut kapitalist rejimin altındaki her hükümetin, geçmişte de yapamadığı gibi refahı gerçekleştirmesinin imkansız olduğu yada bir 60 yıl daha geçse dahi en küçük bir rahatlığı bile gerçekleştiremeyeceğinin anlaşılması gerekmektedir.

Pakistan'ın kurulmasında bu yana; ister askerî isterse de siyasî liderliktekiler olsun bir biri ardına gelen yöneticiler, sadece Batılı sömürgecilerin çıkarlarına hizmet eden kapitalist sömürgeci rejimi tatbik etmişlerdir. Nitekim bugüne kadar hainler ve Batılı efendileri, geçen on yıllar boyunca ümmetin servetlerinden milyarlarca dolar gasbetmişlerdir. Buda Batı dünyası da dahil her yerde olduğu gibi insanlardan küçük bir azınlığın elindeki servetin pekiştirilmesi için tasarlanmış mevcut kapitalist rejimin kullanılması yoluyla olmuştur. Nitekim nüfusun temel ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli olandan daha fazla olan bu servet güzel bir şekilde kullanılsaydı, Pakistan'ı yoksulluktan yada herhangi bir kredi ihtiyacından hali zengin bir devlete dönüştürebilirdi. Gelecek açısından olana gelince; mevcut yöneticilerin yerine yeni yöneticilerin geçmesi, gerek siyasi tabakanın ifraz ettiği seçimler gerekse askeriyedeki emeklilik ve terfi yoluyla olsun Washington yada Londra tarafından onaylanmaktadır. Dolayısıyla bu hain yöneticilerin tutumu hakim olmaya devam ettiği ve kapitalist küfür rejimi aynen uygulandığı sürece acılar daha da artacaktır.

Ama Hizb-ut Tahrir'in gerçek muhlis siyasileri, Hilafet Devleti'ni kurmak için Silahlı Kuvvetler içerisindeki muhlis subaylardan nusreti aldıklarında; işte sadece o zaman Müslümanlar, İslam'ın tatbik edilmesi ve ekonomik sisteminin uygulanması yoluyla rahat bir nefes alabilecekler ve ekonomik refahın keyfini çıkarabileceklerdir.

Ey Pakistan'daki Müslümanlar!

Herkese verilmesi gereken kamu kaynaklarını, bireysel karların gerçekleşmesi için istismar etmeleri amacıyla hainlerden, tabilerinden ve akrabalarından oluşan birtakım kapitalistlere teslim eden kapitalist rejimin altında elektrik, doğalgaz, dizel, gazyağı ve benzin eksikliğinden dolayı katlanılmaz acılarınız asla hafiflemeyecektir. Bu nedenle enerji fiyatları, bol miktarda oldukları halde birkaç yıl içerisinde birçok kez katlanmıştır. Buda sanayiyi felce uğratmış, işsizlik oranlarının yükselmesine yol açmış ve milyonlarca genci, geleceğinden umutsuz işsiz bir şekilde sokaklarda dolaşmaya terk etmiştir. Ancak Hizb-ut Tahrir Hilafet'i kurduğunda, rahat bir nefes alacak ve enerjiyi makul ve uygun fiyatlarla elde edeceksiniz. Çünkü Hilafet Sistemi'nde, kamu mülkiyetleri özelleştirmeye, özel mülkiyetler de kamulaştırmaya tabi tutulmayacaktır. Dolayısıyla kamu mülkiyetlerinin gerçek sahipleri insanlar olacağı gibi devlet de halk adına sadece onun işlerini gözetecektir. Zira Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], şöyle buyurmuştur:

الناس شركاء في ثلاث: الماء والكلأ والنار "İnsanlar şu üç şeyde ortaktırlar: Su, ateş ve mera." [Ahmed]

Buna göre petrol kuyuları, doğalgaz, kömür madenleri ve tüm enerji santralleri de dahil enerji kaynakları, özelleştirmeye tabi tutulamazlar. Zira Hilafet, bu kamu mülkiyetlerini kesinlikle siyasî bir tabaka ve nüfuz sahiplerinin çıkarları için istismar etmeyecek bilakis toplumun tamamının faydalanmasını sağlayacaktır. Buda enerji ve yakıt fiyatlarındaki yükselişi önemli ölçüde azaltacak, insanların ihtiyaçları karşılanacak ve felce uğrayan sanayi ile tarım sektörüne yeni bir soluk aldıracaktır. Ayrıca İslam, bu kaynaklarının ihracat gelirlerinin Hilafet'in hazinelerine konulmasını ve bunların ırkına veya diline veya cinsine veya dinine bakılmaksızın Hilafet Devleti'nin tüm tebasına harcanmasını vacip kılmıştır. Dolayısıyla şu anda sizler, Hizb-ut Tahrir'in bu tür konuları idrak ettiğini ve bunların uygulanmaları için ciddi bir şekilde çalıştığını bilmektesiniz.

Ey Pakistan'daki Müslümanlar!

Şüphesiz sizler, mevcut rejim ile kapitalizmin altında size dayatılan vergilerden dolayı çektiğiniz acının hafiflemesine asla tanık olamayacaksınız. Zira yetki sahibi zalim yöneticiler, istedikleri gibi ve diledikleri şekilde vergiler koymaktadırlar. Aslında geçen altmış yıl boyunca ordu ve siyasî tabaka içerisindeki yöneticiler ve sömürgecilerin ajanları, devletin toplam gelirinin yarısından fazlasına ulaşacak derecede satış vergisi ve diğer dolaylı vergileri artırmışlardır. Buda on milyonlarca insanın sefaletine yol açmıştır. Ancak Hizb-ut Tahrir Hilafet'i kurduğunda, vergilerden dolayı acılar çekmeyeceksiniz. Zira bu, şeran haramdır. Nitekim Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], şöyle buyurmuştur:

لا يدخل الجنة صاحب مكس "Meks (gümrük vergisi) sahibi cennete giremez." [Ahmed]

Bu nedenle devletin, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'nun taleplerine icabet ederek insanlara vergi koymasına izin verilmeyecektir. Nitekim Hilafet Devleti'nin hazine gelirleri, sadece Allahu [Subhânehu ve Te'âla] tarafından belirlenmiştir. Zira İslam'da, halkın mülkiyetinin özel bir kutsallığı vardır ve Hilafet Devleti bunları, "vergi" gerekçesi altında vatandaşlardan çalamaz. Çünkü adil bir devletin gelirlerini belirleyen sadece Allahu [Subhânehu ve Te'âla] olup bunları yalnızca harcamaya muktedir olanlara tevdi etmektedir. Ayrıca İslam, doğalgaz, petrol, bakır, altın, tarımsal üretim, öşür ve harac gibi kamu mülkiyetleriyle ticaret malları üzerindeki zekat yoluyla elde edilen sanayi gelirleri de dahil gelirlerin harcanması hususunda nevine münhasır bir sistemdir. Dolayısıyla bu gelirleri devlet, baskı ve kısıtlama yapmaksızın insanların işlerinin gözetimi için harcamalıdır. Nitekim şu anda sizler, Hizb-ut Tahrir'in bu tür konuları idrak ettiğini ve bunları uygulamaya hazır olduğunu bilmektesiniz.

Sizler, mevcut rejimin altında gıda, giyim ve barınak fiyatlarının yüksekliğinden dolayı çektiğiniz acıların hafiflemesine asla tanık olamayacaksınız.  Zira mevcut yöneticiler, kağıt para ve bunların daha fazla basılmasını benimseyen kapitalist bir politikayı tatbik etmektedirler. Buda bunların değerlerinin azalmasına ve fiyatlarının katlanılamaz boyutlara yükselmesine yol açmaktadır. Nitekim İngiliz işgali öncesinde 11 gram altından daha fazlasına denk düşen Rupi, kapitalist rejimin tatbik edilmesinden ikiz yüz (200) küsur yıl sonra, yani şu anda bir gram gümüşün %9'dan daha azına denk düşer bir hale gelmiştir! Küfür yönetiminin altındaki her geçen ayla birlikte onun değeri daha da düşecektir. Ancak Hizb-ut Tahrir'in Hilafet'i kurmasının ardından, fiyat artışının bertaraf edilmesiyle birlikte rahat bir nefes alacaksınız. Çünkü İslam, paranın altın ve gümüşle desteklenmesini farz kılmıştır. Zira Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem] Müslümanlara, devletin parası olarak 4.25 grama denk düşen altın dinar ile 2.975 gram ağırlığındaki gümüş dirhemler oluşturmalarını emretmiştir. Zaten Hilafet'in bin küsur yıl sabit fiyatların keyfini çıkarmasının nedeni de budur. İşte şu anda sizler, Hizb-ut Tahrir'in bu tür konuları idrak ettiğini ve bunların uygulanması için muhlis bir şekilde çalıştığını bilmektesiniz.

Ey Pakistan'daki Müslümanlar!

Sizler, mevcut rejimin altında kitlesel işsizlikten kaynaklanan sefaletin ve ümitsizliğin hafiflemesinin keyfini çıkaramayacaksınız. Zira Pakistan nüfusunun büyük çoğunluğunun kırsal bölgelerde olmasına ve onlardan bir kısmının da mükemmel tarımsal kaynaklara sahip olmasına rağmen sömürgeci rejiminin altındaki toprak mülkiyeti, onları buraları ekmekten yoksun bırakmaktadır. Hatta onlar, sahibi olmadıkları toprakları ekmekteler dahası çiftçiler buraları kiralamaktadırlar. Dolayısıyla onlar, nafakalarını karşılayamadıklarından dolayı şehirlerde iş aramak zorunda kalmışlardır. Ancak Hilafet kurulduğunda sizler, tarımsal üretimde büyük artış göreceksiniz. Zira İslam, tarım arazilerinin mülkiyeti ile bunların ekilmesinin arasını rapdetmiştir. Zira Resulullah [Sallallahu Aleyhi ve Sellem], şöyle buyurmuştur:

مَنْ عَمَّرَ أَرْضًا لَيْسَتْ لأَحَدٍ فَهُوَ أَحَقُّ "Her kim birine ait olmayan bir araziyi imar ederse o ona daha müstahaktır." [Buhari rivayet etti]

Ayrıca İslam, art arda üç yıl ekilmeyen tarım arazilerinin sahibinden alınmasını belirtmiştir. Buda tarım arazilerinden tam bir şekilde istifade edilmesini sağlayacağı gibi tarım üretimini de artıracaktır. Bunun yanı sıra Hilafet Devleti, topraklarını ekmeye muktedir olamayanlara faizsiz hibe yada krediler verecektir. Böylece aylar içerisinde, bütün toprakların işlenmesinde bir artış olacağı gibi kırsal alanlarda yaşayanların girişinde de bir artış olacaktır. İşte şu anda sizler, Hizb-ut Tahrir'in bu tür konuları idrak ettiğini ve bunların uygulanmasında samimi olduğunu bilmektesiniz.

Ey Pakistan'daki Müslümanlar!

Dünyanın, kapitalizmin zulmünden dolayı yanıp tutuştuğu bir sırada burada sizlere, Hizb-ut Tahrir'in Allah'ın izniyle yakında kurulacak Hilafet Devleti'nin altında pratik olarak uygulamayı taahhüt ettiği İslam'ın bazı mübarek çözümlerini sunduk. O halde Hizb-ut Tahrir'in muhlis siyasetçilerinin etrafında toplanın ve Pakistan Silahlı Kuvvetleri içerisindeki babalarınızdan ve evlatlarınızdan acilen Hilafet Devleti'ni kurması amacıyla Hizb-ut Tahrir'e nusret vermelerini talep edin. İşte sadece o zaman petrol, doğalgaz,  altın ve ziraat arazileri gibi muazzam servetler ümmetin olacak, yakıtlarda ekonomik bir devrim gerçekleşecek ve daha önce bin küsur yıl olduğu gibi Hilafet Devleti ekonomide lider bir hale gelecektir. Nitekim Subhânehu ve Te'âla hak kavlinde şöyle buyurmaktadır:

كَيْ لا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الأَغْنِيَاء مِنكُمْ "İçinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir güç olmasın diye." [el-Haşr 7]

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Esad Rejimi'nin, Lübnan'daki Yeni Cürmünü Yeniden Bu Rejim İçin Bir Gerekçe Yada Aklanma Olarak mı Göreceğiz?!

İşte mücrim Beşar'ın kurbanlarından yeni bir kurbanda, Suriye ile Lübnan arasını ayıran sınırlar içerisinde düşmüştür. Zira bir Kameraman, kendilerini selamlamaları ve sınırdan uzaklaşmakla ilgili emirlerine uymalarının ardından Esad'ın askerlerinin kurşun hedefinden kurtulan arkadaşlarıyla birlikte uzaklaşmaya çalışırken arabasının içerisinde soğukkanlılıkla kurşun yağmuruna tutularak öldürülmüştür.

Biz, sınırların içerisinde yada dışarısında akıtılan kanların arasını ayırmıyoruz. Zira kanın kutsallığı, burada veya orada birdir. Dahası biz, bir tek ümmetin evlatlarını ayıran Gavro sınırlarını tanımıyoruz. Ancak bu olay, insanlara karşı işlediği vahşetlere rağmen hala küstahça mücrim rejimi destekleyen siyasilerin ve güvenlikçilerin kavraması gereken bir mesaj vermektedir.

Mücrim Esad rejimi yanlıları; kendilerine verilen sınırlar içerisinde, yani Lübnan'da, sınırların çakıştığı yada hedef alınan kişilerin silahlı oldukları veya kaçakçı oldukları yada Suriye ordusunun güvenliğini korumak için hareket ettiği gerekçesiyle işlenen cürümleri kasıtlı olarak örtbas etmektedirler... Ancak bu olay, herhangi bir belirsizlik içermediğinden onlar için bir talihsizlik olmuştur. Zira iki devlet arasını ayıran Güney'deki büyük nehrin sınırları çakışmadığı gibi el-Cedid kanalı muhabirlerinin -ki bu kanal, Suriye rejimi karşıtı değildir-, herhangi bir güvenlik ve benzeri düşmanlık eylemleri işledikleri şeklindeki suçlamalara da bir yer yoktur. Nitekim bu muhabirlerin taşıdıkları tek şey kamera olduğu halde kurşun yağmuruyla karşı karşıya kalarak bu masum genç öldürülmüştür.

O halde bunu, yeniden bu barbar rejim için bir gerekçe yada aklanma olarak mı göreceğiz?!

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER