Cuma, 26 Zilhicce 1447 | 2026/06/12
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hizb-ut Tahrir / Ukrayna'dan Bir Beyan

  • Kategori Ukrayna
  •   |  

Kırım yarımadasındaki Ukrayna İçişleri Bakanlığı Baş Müdürlüğü, 11 Eylül 2009'da Kirovski bölgesinde ikamet eden Hizb-ut Tahrir üyelerinin 10.09.2009'da mescit imamının izni olmaksızın Juravka köyü mescidinin arazisine sızdıkları ve orada dini bir tören yaptıklarına dair bir haber yayınladı. Köy ahalisi mescidin boşaltılmasını talep edince bu durum, karşılıklı toplu bir kavgaya yol açtı. Karşılıklı kavgadan kaynaklanan fiziksel çatışma sonucunda Kırım Tatarları sakinlerinden 8 kişi muhtelif şiddette yaralandı. Kavganın çıkmasından sorumlu olanlar tutuklandı ve haklarında soruşturma yapılmaktadır.

Kırım yarımadasındaki Ukrayna İçişleri Bakanlığı Baş Müdürlüğü, farklı gurupların yarımadaya sızmasına ve örgütler oluşturmalarına karşı hiçbir tedbir almayan, genellikle bunları destekleyen ve yarımadadaki halklar arasında barış ve uyum istikrarını sarsmaya yol açacak şekilde bu kimselere yasal özellik kazandırılmasına katkıda bulunan Ukrayna Parlamentosu ile Bakanlar Kurulunun tutumundan kaygı duymaktadır. Kırım'daki İçişleri Bakanlığı Başkanı'nın beyanı ile tüm sözlerinin alaycı yalan olduğu aşağıdaki hakikatlerden de açığa çıkmaktadır:

1. "Kirovski bölgesinde ikamet eden Hizb-ut Tahrir üyeleri mescit imamının izni olmaksızın Juravka köyü mescidinin arazisine sızmışlardır..."

Mescit Allah'ın evlerinden bir ev olup bir şahsın mülkü değildir ki bir kişi oraya sızmış olsun. O günün akşamı Juravka köyünün mescidinde köyde ikamet edenlerden biri olan Hacı İsmet Memtov'un düzenlediği hayırlı bir iftar yemeği vardı. Bundan bir hafta önce o, Din Komitesi Başkanı Hacı Asan Asanov ile iftar yemeğinin yapılacağına dair anlaştı ve bunu da Cuma salatında ilan etti. Yerel Komite Başkanı Şevket Kiyamov ve Din Komitesi Başkanı Asan Asanov'un yanı sıra erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan, mahalle sakinlerinden ve ziyaretçilerden yüzlerce kişinin iftar yemeğine katılması bu etkinliğin ne kadar tutarlı ve barışçıl bir yapıda olduğunu göstermektedir.

2. "... Köy ahalisi mescidin boşaltılmasını talep edince bu durum toplu bir kavgaya yol açtı..."

Orada kavga olmuş mudur? Görgü tanıklarının şahadetleri, Kırım yarımadasındaki Müslümanların Ramazan ayını nasıl eda ettiklerine ışık tutulması için davet edilmiş olan "Nahda" gazetesi muhabirlerinin videokaseti ve gerçekler, yaklaşık 20 kişilik bir gurubun komplocu ve planlı olarak iftarlarını yapan insanların üzerine saldırdıklarına işaret etmektedir. Yaklaşık 20 kişinin sopa, demir, hatta baltalarla yemek dağıtan 8 kişinin üzerine ani bir şekilde saldırdığında nasıl olur da bir kavgadan söz edilebilir?! O halde bunu, şiddet ve istihza yoluyla gerçekleşen darp etme eylemi şeklinde tanımlamak mümkündür. Nitekim saldırganların silahlı donanımlı olması ve "onları kesin" "onları öldürün" diye bağırmaları onların, öldürmek niyetinde olduklarını göstermektedir. Muhtemelen çığlıkları duydukları için insanların mescitten dışarı çıkmaları planlanan suikastı önlemiştir.

Acil olarak olay yerine polis ve ambulans çağrıldı. Kolluk kuvvetlerin, olay yerine ve mağdurlar ile yüzden fazla görgü tanıklarının ifadesine ulaşmalarının ardından olayla ilgili güvenilir bilgi edinen ilk kimseler onlar olmuşlardır. İkinci günün sabahı Kırım'daki Ukrayna İçişleri Bakanlığı Baş Müdürlüğü, tamamen saçma bir üslupla olayı ifade eden ve aynı zamanda yanlış bilgiler verilmesinden dolayı toplum ve kanuna karşı hiçbir sorumluluk duygusu taşımayan bir açıklama yayınladı.

3. "...Kırım yarımadasındaki Ukrayna İçişleri Bakanlığı Baş Müdürlüğü, farklı gurupların yarımadaya sızmasına ve örgütler oluşturmalarına karşı hiçbir tedbir almayan, genellikle bunları destekleyen Ukrayna Parlamentosu ile Bakanlar Kurulunun tutumundan kaygı duymaktadır..." Görünen o ki Kırım'daki Ukrayna İçişleri Bakanlığı Baş Müdürlüğü, "farklı gurupların" sözüyle Hizb-ut Tahrir'i kastetmektedir. Bizler bir kez daha hatırlatıyoruz:

Hizb-ut Tahrir, 1953'den bu yana faaliyetlerini fikri ve siyasi olarak yürüten İslami siyasi bir Hizb'tir ve o, Ukrayna da dahil olmak üzere dünyanın dört bir tarafında defalarca söylediği gibi hedefini gerçekleştirmek için kesinlikle şiddet kullanmamaktadır.

Hizb-ut Tahrir, ideolojisi İslam ve çalışması siyaset olan siyasi bir Hizb olup dünya ülkelerinin pek çoğunda bilinmektedir.

Hizb-ut Tahrir'in hedefi, içeride İslam'ı tatbik edecek ve onu bir risalet olarak dünyaya ve tüm insanlığa taşıyacak olan Hilafet Devleti'ni İslami beldelerde kurarak İslami hayatı yeniden başlatmaktır.

Hizb-ut Tahrir, içinde hiçbir şiddet eyleminin olmadığı herkesçe bilinen Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in devleti ikamesindeki metodunu, hedefini gerçekleştirmek için bir metot olarak belirlemiştir.

Hizb-ut Tahrir'in Hilafet'i kurmaya yönelik çalışması, İslami ülkeler ile fikri ve kültürel faaliyette bulunduğu Ukrayna da dahil diğer ülkelerde yoğunlaşmaktadır.

4. "...bu kimselere yasal özellik kazandırılmasına katkıda bulunan..."

Ne yazık ki kamu makamları, Hizb-ut Tahrir'e yasal özellik kazandırılmasına katkıda bulunmadıkları gibi tüm vesilelerle bunu engellemektedirler. Bu durum ise ülkede hukuksuzluğu doğurmaktadır. Oysa sivil toplum örgütleri vakıada mevcuttur ve ülkedeki hukuki alana girmeye çalışmaktadır. Devlet ise ne sorunu çözmeye yönelik bir yasal mekanizmaya sahiptir ne de bu durumdan çıkmak için bir yol oluşturmaya çalışmaktadır.

5. "...yarımadadaki halklar arasında barış ve uyum istikrarını sarsmaya yol açacak şekilde ..."

Kolluk kuvvetleri tarafından malum olması gerekir ki Hizb-ut Tahrir'in faaliyeti dünyadaki varlığı süresince fikri ve siyasi çerçevenin dışına çıkmamıştır. Ukrayna'da özellikle de Kırım'daki Hizb-ut Tahrir'in faaliyeti, Ukrayna yasasının kapsamından çıkmamış ve kesinlikle istikrarsızlaşmaya yol açmamıştır. Kanun uygulayıcıları çok iyi biliyorlar ki bazı güçler tarafından bizim örgütümüze yönelik sürekli provokasyon yapılmaktadır. Ancak buna rağmen bizler, hiçbir provokasyona karşılık vermeyeceğiz. Nitekim son provokasyon bunun en çarpıcı örneğidir. Yoksa gerçekten onlar, provokasyon amacıyla öldürme başladığında bunu beklemektedirler? Bugün polis sadece onları bundan engellememekle kalmamış bilakis onları buna teşvik etmiştir. Nitekim Jurovski köyünde gerçekleşen olayda polisin takındığı gizlemeden kaynaklanan tuhaf tutum buna ilişkin örneklerden biridir.

Yukarıdakilerden şu sonucu çıkarmak mümkündür ki mahalli polis, onlarla olan bozuk ilişkilerinin yanısıra olaydaki gerçek faili gizlemek maksadıyla ya Kırım'daki Ukrayna İçişleri Bakanlığı Baş Müdürlüğüne yalan bilgiler aktarmış yada bu, yarımadada çatışmanın patlak vermesini isteyen bazı siyasi güçler, yani Kırım'da cereyan eden pek çok provokatif senaryoları yazmış olma ihtimali olan güçlere polis tarafından verilmiş bir hizmettir. Eğer Hizb-ut Tahrir'e yönelik provokasyonlarla birlikte kontrolden çıkarsa bunun sorumluluğu Kırım'daki Ukrayna İçişleri Bakanlığı Baş Müdürlüğü'ne aittir. Çünkü polis, bu durumda ya seyirci kalmış ya da buna teşvik etmiş olacaktır.

Olup bitenlerin baş sorumlusu müftü Ali Emir Oblaev'dir. Çünkü sadece Hizb-ut Tahrir değil bilakis onun dışındaki İslami örgütler hakkındaki sorumsuz açıklamaları ve beyanatlarıyla sürekli Müslümanları ve İslami örgütleri bir birine düşürmeye çalışmaktadır. Bu gibi filler ile çağrılar ise Kırım yarımadasındaki ırklar ile dinler arasında barışın ve uyumun istikrarsızlaşmasına yol açmaktadır. Şaşırtıcı olan ise bunları, başlangıçta halkı tarafından Müslümanları birleştirmek için seçilmiş bir kişiden işitmemizdir. Bu nedenle bu mübarek Ramazan ayında darba maruz kalan Müslümanların kanı vicdanını ve takvasını yitirmiş olan Emir Ali Oblaev'in alnında bir utanç lekesi olarak kalacaktır.

Ey Kırım'daki Müslümanlar!

Bugün Hizb-ut Tahrir'in, Kırım Müslümanlarının ortamına yabancı olan bir şeyi soktuğu noktasında apaçık yalanlarla bizleri ikna etmeye çalışmaktadırlar. İslam Kırım Tatarlarına yabancı mıdır?

Bugün Hizb-ut Tahrir'in, Müslümanların ortamına fırkacılığı soktuğu noktasında apaçık yalanlarla bizleri ikna etmeye çalışmaktalar ve aynı zamanda İslam ile Müslümanlardan nefret edenler "radikalizm" ve "ılımlı" gibi ıstılahları kullanmaktalar. Oysa İslam, kendisine isnat ettiklerinden tamamen münezzehtir ve bizzat Nebi [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in getirdiği gibidir.

Bugün bizler İslam'ın, nasıl yeniden bir ivme kazandığına ve Allah'ın fazlıyla nasıl hızlı bir şekilde topraklarımızda yükseldiğine şahit olmaktayız. Yine bizler ümmetimizin, kendi köklerine ve eski izzetine dönmesini engellemeye yönelik girişimlere de şahit olmaktayız. Bunun içindir ki mevcut olayları hafife almak ve aramıza fitne sokmaya çalışanlara karşı susmak bizlere yakışmadığı gibi entrika ve komplolara da teslim olmamalıyız. Tüm dünya bilmektedir ki İslami siyasi bir Hizb olan Hizb-ut Tahrir, herhangi bir şiddet eylemi kullanmaksızın tüm dünyada Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in metoduna göre İslami hayatı yeniden başlatmaya davet etmektedir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اسْتَجِيبُواْ لِلّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُم لِمَا يُحْيِيكُمْ"Ey iman edenler! Allah ve resulü sizi, size hayat verene davet ettiği zaman icabet ediniz." [el-Enfal 24]

Devamını oku...

Bir Sorunun Cevabı

Soru: İran'ı uranyum zenginleştirmesi hususundaki tutumunu değiştirmeye sevk eden şey nedir? Nitekim uzun seneler zenginleştirmenin bir dış ülke yerine İran'da yapılması üzerinde ısrar ederken Cenevre toplantısının, özellikle de bu toplantının akabindeki ikili Amerika-İran görüşmesinin ardından bugün İranlı yetkililer, daha önce reddettikleri şeyi kabul ettiklerini açıkladılar. Bu durumun açıklığa kavuşturulmasını rica ediyoruz. Allah sizleri hayırla mükâfatlandırsın.

Cevap:

İran'ın beş sene boyunca değişmeyen tutumunun uranyum zenginleştirmesi hususunda ön bir uyarı olmaksızın ani bir şekilde değişmesi ve İran'ın ilk kez uranyum zenginleştirmesinin topraklarının dışında yapılmasına muvafakat etmesi, İran'ın nükleer politikasında dramatik temel bir taviz sayılır. Bu tavizin nedeni ise İran'a karşı somut askeri bir operasyonun yapılmasının gerekliliği hususunda Avrupa ile Yahudi varlığının Amerika'ya yönelik baskısının hat safhaya ulaşmasıdır. Dolayısıyla İran'a telkin etme, onu fırtına karşısında teslim olmaya ve uranyum zenginleştirmesini toprakları dışında yapmayı kabullenmeye icbar etme dışında bu baskıdan kurtulmasının başka yolu kalmamıştır. Böylelikle Amerika, kendisine yönelik Avrupa ile Yahudi varlığının aşırı baskısından kolayca kurtulmuş olmaktadır.

Celili ile Burns'un Cenevre'de görüşmesi ve aynı anda otuz küsur seneden sonra Muttaki'nin Washington'u ziyaret etmesi, İran'ın bu katı tutumunun değişmesinde belirleyici rol oynamıştır. Dolayısıyla bu değişim, Avrupalıların bu yeni değişimi kabul etmeye ve önümüzdeki senelerde savaş tehdidinden ve savaş sinyali vermekten uzak bir şekilde İran ile yeni müzakere turlarına başlamaya ikna olmasına neden olmuştur. Dolayısıyla da Avrupalıların elini zayıflatarak İran'a ve bu hususta Amerikan politikasına karşı en önemli baskı kozunu kaybetmelerine neden olmuştur.

Böylece Amerika, İran'ın bu ani tavizi sayesinde Avrupalıların Ortadoğu bölgesinde Amerikalılar ile olan çetin rekabetlerinde sürekli kullandığı kozu ortadan kaldırmış oldu.

Devamını oku...

Bir Sorunun Cevabı

Soru: Celselerimizin birinde ıstılah olarak bidati tartıştık. Kimimiz onu, Şâri'nin emrine yönelik her muhalefet üzerine ıtlak ederken kimimiz de sadece Şâri'nin ibadetlerdeki emrine yönelik muhalefet üzerine ıtlak etmiştir... Bu hususu açıklamanızı rica ediyoruz. Allah sizi hayırla mükafatlandırsın?

Cevap:

1. Şâri'nin emirleri iki türdür:

Birinci tür: Eda edilmesi keyfiyetinin, yani infaz edilmesine ilişkin pratik uygulamaların açıklanmasıyla birlikte içerisinde emir sigasi varit olan türdür. Mesela Allah Subhânehu'nun şu kavli:

وَأَقِيمُوا الصَّلاةَ"Salatı ikam ediniz." [el-Bakara 43]

Dolayısıyla bu, emir sigasıdır. Ancak bu, istediği şekilde kılması için insana terk edilmemiştir. Bilakis iftitah tekbiri, kıyam, kıraat, rüku ve secde gibi eda etme keyfiyetini açıklayan başka nasslar da gelmiştir... Aynı şekilde Subhânehu şöyle buyurmuştur:

وَلِلَّهِ عَلَى النَّاسِ حِجُّ الْبَيْتِ "Beyti (Kabe'yi) haccetmek Allah'ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır." [Al-İmran 97]

Dolayısıyla bu, "talep manasında bir haber olan" haccedilmesine ilişkin bir emir sigasıdır. Ardından da haccedilmesine ilişkin bu emrin eda etme keyfiyetini açıklayan nasslar varit olmuştur...

İkinci tür: Eda etme keyfiyeti yani infaz edilmesine ilişkin pratik uygulamaları beyan edilmeksizin içerisinde amm veya mutlak olarak emir sigası varit olan türdür.

Mesela [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in şu kavli gibi:

مَنْ أَسْلَفَ فِي شَيْءٍ فَفِي كَيْلٍ مَعْلُومٍ وَوَزْنٍ مَعْلُومٍ إِلَى أَجَلٍ مَعْلُومٍ "Her kim ölçeği belli, ağırlığı belli ve zamanı belli olan bir şey hakkında selef alışverişinde (para peşin mal veresiye olmak üzere alışverişte ) bulunursa." [el-Buhari tahriç etmiştir]

Burada selemi "selefi" şart cümlesi sigasıyla emretmiştir. Dolayısıyla selemin, belli ölçekte, belli ağırlıkta ve belli zamanda olmasını emretmiş ancak Şâri, eda etmeye dair uygulama keyfiyetini açıklamamıştır. Bu da; akit taraflarının birbirlerine karşı durmaları, birbirlerine Kuran'dan bir şey okumaları, ardından birer adım öne doğru ilerleyerek birbirine sarılmaları ardından da selem konusunda karşılıklı konuşmaları gibidir... Bunun ardından da icap ve kabul tamamlanmaktadır...

Mesela [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in şu kavli gibi:

الذَّهَبُ بِالذَّهَبِ رِبًا إِلا هَاءَ وَهَاءَ "Altın ile altın peşin olmadıkça riba olur." [el-Buhari ve Müslim]

الذَّهَبُ بِالذَّهَبِ مِثْلا بِمِثْلٍ وَالْوَرِقُ بِالْوَرِقِ مِثْلا بِمِثْلٍ "Altın, altın ile misli misline ve gümüş, gümüş ile misli misline olmalıdır." [el-Buhari ve Muslim]

Dolayısıyla bunlar, "talep manasında haber olan" birer emirdir. Ancak bunlarda, yukarıdaki zikrettiklerimizde olduğu üzere bu mübadeleye ilişkin pratik uygulamalar açıklanmamıştır.

Mesela Muslim'in, "إذا رأيتم الجنازة فقوموا لها" "Cenazeyi gördüğünüz zaman ayağa kalkınız." hadisinde geçtiği gibi Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in, cenaze geçtiği anda ayağa kalkılmasını emrettiği rivayet edilmiştir. Resul'ün fiili ise talep, yani emir mesabesindedir. Ancak Sallallahu Aleyhi ve Sellem, önceki misallerde açıkladığı şekilde ayağa kalkılmasına ilişkin pratik uygulamaların keyfiyetini açıklamamıştır.

Hakeza burada, eda edilmesine ilişkin pratik uygulamalarla birlikte varit olan Şâri'nin emirleri olduğu gibi eda etme keyfiyetine ilişkin tafsili pratik uygulamaları olmaksızın mutlak veya amm olarak varit olan Şâri'nin emirleri de vardır.

2- Şâri'nin, eda etme keyfiyeti varit olan emrine muhalefet edilmesi ıstılahan bidat olarak isimlendirilir. Çünkü bu, Şâri'nin açıkladığı keyfiyet üzere olmamıştır. Nitekim lügat olarak bidat, Lisan-ul Arap'ta şöyle geçmiştir: Bidatçi, olmadığı halde bir emrin benzerini getiren kimsedir... Ve bir şeyi icat etti: Benzeri olmayan bir şeyi icat etti.

Bidat, ıstılahta da böyledir. Yani şeri bir emrin eda edilmesine ilişkin olarak Şâri'nin açıkladığı şeri keyfiyete muhalefet edilmesidir. Bu mana, bizzat şu hadisin medlulüdür. "وَمَنْ عَمِلَ عَمَلا لَيْسَ عَلَيْهِ أَمْرُنَا فَهُوَ رَدٌّ" "Her kim bir amel işler de onun üzerinde bizim emrimiz yoksa o reddedilir." [el-Buhari ve Muslim] Hakeza her kim salatında iki yerine üç defa secde ederse bidat işlemiş olur. Yine her kim Mina'yı taşladığında yedi yerine sekiz taş atarsa bidat işlemiş olur. Her bidat dalalettir... Ve her dalalet ateştedir. Yani o, bu fiiliyle günah işlemiş olur.

3- Şâri'nin, eda etme keyfiyeti varit olmayan emrine muhalefet edilmesine gelince; bu, şeri hükümlerde vaki olur ve şayet hitap teklif olursa haram veya mekruh veya mubah şeklinde ve şayet hitap vaz'i olursa batıl veya fasit şeklinde ifade edilir. Bu da cezm veya tercih veya tahyir bakımından emre eşlik eden karineye göredir.

Mesela ilk verdiğimiz misaldeki; her kim Şâri'nin emrinin hilafına yani ölçüsü, ağırlığı ve vakti belli olmaksızın selef akdinde bulunursa, "yani selem akdi yaparsa" o bidat işlemiştir denilmez ancak bu akit Şâri'nin emrine muhaliftir denilir ki bu da muhalefetin türüne göre ya batıl olur yada fasit olur.

İkinci misalde ise; "Altını altın ile peşin olarak misli misline" emrine muhalefet edilirse, yani bir adam, altını altın ile Şâri'nin emrine muhalif olarak, yani misli misline ve peşin olmayarak değiştirirse ona, bu emre muhalefet etmesinden dolayı bidat işlemiştir denilmez ancak faizli muamelede bulunmasından dolayı haram işlemiştir denilir.

Aynı şekilde cenazede ayağa kalkmaya muhalefet edilip oturarak kalındığında da bu bidattir denilmez bilakis bu mübahtır denilir. Çünkü her iki hal hakkında da şeri nasslar varit olmuştur. Muslim, Ali Bin Ebi Talib [Radıyallahu Anh]'tan şöyle dediğini tahriç etmiştir:

قَامَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ ثُمَّ قَعَدَ "Resulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ayağa kalktı sonra da oturdu." [Muslim]

فَاظْفَرْ بِذَاتِ الدِّينِ تَرِبَتْ يَدَاكَ "Sen dindar olanı seç elleri kuruyasıca." [el-Buhari] hadisindeki Şâri'nin emrine muhalefet edilmesi açısından da böyledir. Buna bidattir denilmez. Bilakis dindar olmayan bir kadınla evliliğe ilişkin şeri hüküm öğrenilir. Çünkü bu emir, seçme hususundaki pratik uygulamaları açıklamamıştır. Mesela nişanlının kadının önünde durarak ayetelkürsiyi okuması, ardından bir adım ilerleyerek el-muavvezeteyni(Felak ve Nass surelerini) okuması, ardından bir adım daha ilerleyerek Allah'ın ismini zikretmesi, ardından da sağ elini uzatarak nişan teklifinde bulunması gibi.

Yine [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in, yeminlerini çoğaltmaları neticesinde tacirlere ilişkin olarak; "يَا مَعْشَرَ التُّجَّارِ إِنَّ هَذَا الْبَيْعَ يَحْضُرُهُ اللَّغْوُ وَالْحَلِفُ فَشُوبُوهُ بِالصَّدَقَةِ" "Ey tacirler topluluğu! Şüphesiz alış-verişte boş laf ve yemin karışır. O halde siz de ona sadaka karıştırınız." [Ebu Davud ve Ahmed] şeklindeki kavli de böyledir. Zira Şâri, "ona karıştırınız" emrini eda etmeye ilişkin tafsili uygulamaları açıklamamıştır. Bu nedenle alış-veriş yapan ve yemin eden kimse sadaka vermediğinde bidat işlemiştir denilmez ancak alış-veriş anında yemin eden tacirin tasaddukta bulunmadığına ilişkin şeri hüküm öğrenilir.

Hakeza Şâri'nin, eda edilmesine ilişkin tafsili keyfiyetini getirmediği tüm emirlere muhalefet etmek açısından olan da böyledir.

4- Şeri nassların istikrası sonucunda bidatin sadece Şâri'nin emrini eda etmeye ilişkin keyfiyetleri, yani Şâri'nin emrini infaz etmeye ilişkin pratik uygulamaları varit olan ibadetlerin çoğunda bulunduğu ortaya çıkar. Bunun içindir ki ibadetlerin dışındakilerde bidat vuku bulmaz. Çünkü haklarında Şâri'nin emrini infaz etmeye ilişkin pratik uygulamaların varit olduğu bizzat ibadetlerdir.

İbadetlerin çoğunda diyoruz; çünkü bazılarında infaz edilmesine ilişkin pratik uygulamalar varit olmamıştır. Mesela her ne kadar cihat bir ibadet olsa da cihada ilişkin emirler mutlak veya amm olarak varit olmuştur.

قَاتِلُوا الَّذِينَ يَلُونَكُمْ مِنَ الْكُفَّارِ "Kafirlerden size en yakın olanlarla savaşınız." [et-Tevbe 123]

جَاهِدِ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ "Kafirler ve münafıklarla cihat et, onlara karşı da sert davran." [Tahrim 9]

Bu emirlerin eda edilmesi keyfiyetine ilişkin naaslar varit olmamıştır. Mesela bir ayet okunarak ateş açılması bir adım atılarak bir daha ateş açılması ardından da sağa sola zikzak çizilmesi ve benzeri gibi nasıl savaşılacağı varit olmamıştır. Bunun içindir ki her kim kendisine cihadın terettüp ettiği vakitte cihat etmezse onun hakkında bidat işledi denilmez ancak cihattan geri kaldığı için günah işledi denilir.

5- Hülasası; Şâri'nin, eda etme keyfiyetini açıkladığı emrine muhalefet edildiğinde bu muhalefet, bidat olur. Şâri'nin, eda etme keyfiyetini açıklamadığı mutlak ve amm olan emrine muhalefet edildiğinde ise bu muhalefet, şeri hükümlerde vaki olur ve hitap "teklif olursa haram, mekruh ve mübah" olur, hitap "vazi olursa butlan ve fesat" olur

Zira istikra edilmesi sonucunda bidat, eda etme keyfiyeti varit olan ibadetlerin çoğunda bulunur. Bu nedenle bunlara muhalefetin vuku bulması bidat babına girer.

Muamelat ve cihadın delillerine gelince... Mutlak veya amm olarak varit olmuştur. Bu nedenle bunlara muhalefet edilmesinin vuku bulması şeri hükümler babına girer ki bunlar; "Teklif: Haram, mekruh ve mübah" veya "Vaz'i: Butlan ve fesat" tır.

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Mısır'ın Uzlaşma Belgesi, Filistin Meselesinin Tasfiyesi için Amerikan Yolunda Atılmış Yeni Bir Adımdır

 

Mısır, 2009.09.09 Perşembe günü, devlet başkanlığı, yasama ve vatani meclis seçimlerinin önümüzdeki senenin ilk yarısında yapılmasının yanı sıra Mısır ve Arap gözetiminde birimlerin yeniden teşkil edilmesi amacıyla bir güvenlik gücünün oluşturulmasını, her iki otoritenin elinde bulunan tutuklulara ilişkin diğer düzenlemeleri içeren Uzlaşma Belgesi'ni hem Fetih ve Hamas Hareketlerine hem de diğer guruplara teslim etti. Artık Mısır tarafı, teklif ettiği belgeye ilişkin gurupların resmi cevabını beklemektedir. Mısır yönetiminin Filistin'in farklı seçimlerinin başarısı için gösterdiği hırs, Filistin'i altın bir tepside leziz bir lokma olarak Yahudi devletine teslim etmeye hazır siyasi bir zümrenin ifrazı için Amerika'nın gösterdiği hırsın aynısıdır. Böylece Arapların ve Müslümanların yöneticilerinin tam bir normalizasyon için koşuşmalarının ardından ümmetin vücudundaki bu zehirli varlığı pekiştirmeye yönelik rüyası gerçekleşmiş olsun. Çünkü Yahudi otoritesi altında gerçekleşecek olan seçimler, ancak işgalin istediği şeyi ifraz edecektir ki bu aşikar bir husustur. Mısır tarafının güvenlik güçlerinin yeniden oluşturulmasına odaklanması, tamamen Dayton'un denetimine tabi olmayan hiçbir güvenlik gücünün kalmamasını garantilemek içindir. Böylece Ürdün yönetimiyle işbirliği içerisinde Dayton tarafından eğitilen güçlerin durumunda olduğu gibi Yahudi devletine bağlı birer etkin güvenlik kolu haline gelsinler. Tutuklular konusuna gelince; Yahudilerin güvenliği için tehdit teşkil eden veya Yahudilerin serbest bırakılmasını istemediği kimselerin hapishanelerde kalmasının Mısır açısından bir sakıncası yoktur. Nitekim Mısır belgesi şu ifadeyle bunu belirtmiştir: "Taraflardan her biri serbest bırakılmaları imkansız olanların isim listesini teslim edecektir." Bu belgeye bakan bir kimse bunun, Amerikan Başkanı Obama'nın Filistin-"İsrail" çatışmasının çözümüne ilişkin olup son günlerde ortaya çıkan ve gelecek ayın sonunda ilan edilmesi beklenen planının alt zemininden öte bir şey olmadığını fark eder ki bu vizyonun hedefi, 2011 yılı yazında Filistinlilere ait kıytırık bir devletçik karşılığında Yahudi devleti ile Amerika lehine Filistin meselesini tasfiye etmektir.

Mısır tarafının gözetiminde ve arabuluculuğunda yapılan sözde diyalog turlarını inceleyen bir kimse tarafların arasını uzlaştırma hususunda bu tarafın ciddi olmadığını fark eder. Bilakis Mısır tarafının tek derdi, zamanın uzaması, ekonomik ve ambargo koşullarının kötüleşmesiyle birlikte Yahudi varlığı lehine daha fazla taviz elde etmektir. Hatta utanmaksızın guruplardan Yahudi devletini tamamen itiraf etmelerini talep eden bizzat Mısır yönetimi olmuştur! Mısır yönetimi, otoritenin tarafları arasında bir tür siyasi hareketlilik oluşturması hususunda Amerika'nın kendisine tevdi ettiği arabuluculuk rolü oynamaktadır ki bu sırada Amerika, gerek Afganistan gerek Irak gerekse mali ve ekonomik olsun üst üste gelen krizlerden boşa çıkmış olsun. Bir tarafta gurupların diğer tarafta Yahudilerin olduğu iki taraf arasında Mısır tarafının oynadığı arabuluculuğu inceleyen bir kimse, bundan amaçlanın durumların ve atmosferlerin sakinleşmesini güvence altına almak ve bu arada da Yahudi varlığının güven ve güvenliğe ermesi olduğunu görür.

Hareketlerin ileri gelenleri, Mısır belgesini cümleten ve tafsilen reddetmeliler, Amerika'nın arabulucusu ve manevi babası Mısır yönetimini kaldırıp atmalılar ve ona Amerika ile Yahudilerin öteki yüzü nazarıyla bakmalıdırlar. İçlerindeki muhlis kimseler de işgal süngüleri altında yapılacak olan seçimlere katılmayı reddetmeliler ve Amerikan veya Mısır menşeli veya benzeri teslimiyetçi çözümlerin hepsini boykot etmelidirler. Filistin meselesinin çözümü, karar ve yetki sahibi olmayan ne kıytırık bir otorite yoluyla ne de hıyanet çözümlerine meşruiyet kazandıracak olan yasama veya vatani meclis yoluyla olması mümkündür. Filistin meselesinin çözümü, fetih alaylarını harekete geçirecek ve Filistin'i bir bütün olarak Yahudilerin pençesinden kurtaracak olan Râşidi Hilafet Devleti'ne muhtaçtır.

وَاللّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ "Şüphesiz ki Allah, emrine ğâlibdir, muktedirdir. Velâkin insanların çoğu bunu bilmezler!" [Yûsuf 21]

Devamını oku...

- Basın Açıklaması - Hizb-ut Tahrir / Pakistan Vilayeti; Karaçi, Lahor ve Paşaver'de Düzenlediği "Ramazan İslam'ın Nusret Ayıdır" Başlıklı Konferansı Ravalpindi'de de Düzenledi

 

Sonuç Bildirgesi: Amerikan sefaretini kapatınız, Amerikan Büyükelçisini kovunuz, askeri ve istihbarati ikmalleri kesiniz. Hilafet Devleti'ni kurması için silahlı kuvvetler Hizb-ut Tahrir'e nusret vermelidir.

Hizb-ut Tahrir; Karaçi, Lahor ve Paşaver'de başarılı şekilde düzenlediği konferanslarının bir benzerini Ramazanın on yedinci günündeki Bedir Savaşı'nın yıl dönümü münasebetiyle Ravalpindi'de "Ramazan İslam'ın Nusret Ayıdır" başlıklı bir konferans düzenledi. Konferansa, İslamabad ve Ravalpindi bölgesinden yüzlerce kişi katıldı. Konferansa katılanlar arasında Suheyb Saduzi, Hizb'in Resmi Sözcü Yardımcısı İmrân Yûsufzây, Cüneyd Han ve Dr. İftihar vardı. Diğer konferanslarda olduğu gibi Pakistan'ın hain yöneticileri ile tam bir anlaşma içerisine girerek Pakistan'daki Müslümanlara tamamen tahakküm etmeyi amaçlayan son Amerikan hareketliliği konusu detaylı bir şekilde ele alındı.

Konuşmacılar, Hilafet Devleti'ni kurarak Amerikan varlığından köklü şekilde kurtulmanın pratik yolunu açıklamalarının yanı sıra konferansa katılanları bu siyasi mücadeleye katılma çağrısında bulundular ve medya organlarına katılımcıların üzerinde ittifak ettiği konferans sonuç bildirgesi dağıtıldı.

Sonuç bildirgesinde şu ifadeler yer almıştır: "Pakistan'daki Müslümanlar, sadece Amerikan sefaretinin genişletilmesine karşı çıkmalarının ötesinde kapatılmasını ve Amerikan Büyükelçisinin kovulmasını da talep ediyorlar. Afganistan'ın kurtulması için atılacak ilk adım olarak Amerikan kuvvetlerinin çıkarılması, Amerikan istihbarat elamanlarının Pakistan'dan kovulması ve Afganistan'daki Amerikan kuvvetlerine yönelik tüm lojistik desteklerinin kesilmesi talep edilmektedir. İnsanlığın yeni lideri olarak İslami ümmetin tamamı yönünde ilk adım olarak Hilafet'i kurması için Pakistan Silahlı Kuvvetleri bir an evvel Hizb-ut Tahrir'e nusret vermelidir."

 

İmrân Yûsufzây

حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Resmi Sözcü Yardımcısı
Pakistan Vilâyeti

 

Devamını oku...

Artık Silahlı Kuvvetlerimizin Pakistan'daki Amerikan Askeri Üstlerini Yok Etmesinin Zamanı Gelmiştir

  • Kategori Pakistan
  •   |  

 

Pakistan'daki Amerikan Büyükelçisi Anne Patterson, 27.08.2009'da basına, Amerika'nın Pakistan içerisinde kendisi için askeri üstler inşa edeceği niyetini ortaya çıkaran pek çok rapordan bahsetti. Nitekim bu raporlardan bir de Amerika'nın herhangi bir büyükelçilik için izin verilen 350 personel sınırını aşan ve yüzlerce Amerikan silahlı askerinin bulunacağı genişlikte büyük bir büyükelçilik inşa etmek amacıyla başkent İslamabad'taki pek çok evi kiralayacağına ve bir milyar rupiye 18 hektarlık bir araziyi satın alacağına değinen rapordur. Ayrıca bu raporlarda Paşaver'de askeri bir üssü bulunan Amerikan Güvenlik Güçleri Şirketi "Blackwater'in" inşa edileceği geçmektedir. Bu şirket, Amerikan Dışişleri Bakanlığı'nın Irak'ta kullanıp Amerikan ordusunun yanı sıra oradaki Müslümanlara karşı en iğrenç suçları işleyen şirketin ta kendisidir. Bunların yanı sıra Pakistan içerisinden saldırılar düzenleyebilmek için Amerikan gözetiminde yeterli askeri personeli içerecek şekilde insansız uçaklara ait bir üssün inşa edildiğine değinen başka bir rapor daha vardır.

Amerikan yetkilileri her zaman olduğu gibi basın toplantılarında gururlanmışlar ve Müslümanları hafife almışlardır. Zira Amerikan Büyükelçisi, Büyükelçiliğin yüzlerce odalardan oluşmak üzere gerçekten büyük olacağı, inşaatının tamamlanmasının yedi yıl alacağı ve kesinlikle Amerikan deniz piyadeleri tarafından korunacağı noktasında Müslümanlara verdiği sözde "güvencelerle" onların öfkelerini körüklemiştir. Ancak Büyükelçi daha da ileri giderek başkentte yeni bir askeri üst için destek merkezi olarak Kuzey Batı ve Sind Bölgesindeki Amerikan askeri genişlemesi için bir üst teşkil etmesi amacıyla Amerika'nın Karaçi'deki Büyükelçiliği genişleteceğini ve Peşaver'de yeni bir konsolosluk inşa edeceğini ifade etmiştir. Ayrıca bu Amerikan genişlemesinin, daha önce Zerdari Hükümeti tarafından kendilerine yer verilen Amerikan kurumları ve kuruluşları yoluyla Amerikan çıkarlarının korunması amacıyla tahsis edilmiş olup harcanan milyarlarca doların denetimi için olduğunu teyit etmiştir.

Ey Pakistan'daki Müslümanlar!

Dünyanın dört bir tarafındaki Amerikan Büyükelçiliklerinin, istihbarat ve gizli operasyonların birer merkezi olarak kullanıldığını söylemekle gizli olan bir şeyi ifşa etmiş olmuyoruz. Zira Amerikan Büyükelçilikleri, trajediler çıkarmak ve insanları yaralamak için çalışan örgütlerden oluşup Güney Amerika'dan Endonezya'ya uzanan bir şebekeyi idare etmektedir. Bu elçiliklerde çalışan diplomatlar ise kendilerine ev sahipliği yapan ülkelerin içişlerine burunlarını sokmaktalar ve bunu da görev fonksiyonlarının bir parçası olarak addetmekteler. Zira onlar Amerikan çıkarlarının gerektirdiğine göre emredip yasaklamaktadırlar.

Bu Amerikan askeri genişlemesi bize Doğu Hindistan Şirketini koruma gerekçesi altında askerlerini bölgeye konuşlandırdığı zamandaki emperyalist İngilizleri hatırlatmaktadır. O zaman kalelerin inşa edilmesini ve bölgeye binlerce askerin konuşlandırılması kapsayacak şekilde bu misyon kademeli olarak genişlemiştir. Hatta kafirler, Müslümanları doğrudan yönetmeye başlamıştır.

Mevcut yöneticilere gelince; hıyanet hususunda -Müşerref gibi- geçmişteki yöneticileri kat be kat geçtiler. Zira Müslümanların en azılı düşmanı olan, Müslümanların kızlarına tecavüz eden bir orduya, Kur'an'ı kirletilmesine ve Pakistan'ın dört bir tarafında askeri üstler inşa etmesine izin verilmesi, kesinlikle bu büyük bir hıyanetin yeni bir halkasıdır. Nitekim Zerdari ve zebanileri, Amerikan'ın ülkeye nüfuz etmesini engellemek yerine, insanlara verilen yalan güvenceler kılıfı altında bu üstlerin inşa edilmesinin gerekli olduğuna destek vermişlerdir. Şüphesiz bu demokrat yöneticiler, yaptıkları bu işlerle bir kez daha demokrasinin, Pakistan'ın sorunları için bir çözüm değil bilakis bunun aksine sorunların aslının bizzat demokrasinin kendisi olduğunu kanıtlamışlardır. Doğrusu diktatör rejim gibi demokratik nizamın gölgesinde de kafir, kendi çıkarlarını korumak için kanunlar çıkarmayı ve gerekli politikaları empoze etmeyi başarmıştır.

Ey Pakistan'daki Müslümanlar!

İster Müşerref gibi diktatör yönetici olsun isterse Zerdari gibi demokrat yönetici olsun her ikisi de tek bir paranın iki yüzü gibidir. Onların tek derdi kendi tahtlarında baki kalmak adına Amerika'nın çıkarları için şu andaki ve gelecekteki güven ile güvenliğinizi ihlal etmektir. Şayet bu yöneticilere dur deyip haddini bildirmezseniz Afganistan'a yönelik işgallerini korumak için acı çeken ödlek Amerikalılar, tek bir kurşun bile atmaksızın Pakistan'ı kapsayacak şekilde işgallerini genişleteceklerdir ki böylece daha büyük zarar vermelerin imkan tanıyacak şekilde Pakistan üzerinde tam bir egemenlik kuracaklardır. Bu da ajan yöneticiler olmaksızın gerçekleştirmeyi başaracakları bir şey değildir.

Nitekim Allahu Subhanehu Te'alâ Müslümanları uyarmış, zira şöyle buyurmuştur:

إِن يَثْقَفُوكُمْ يَكُونُوا لَكُمْ أَعْدَآءً وَيَبْسُطُوا إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ وَأَلْسِنَتَهُمْ بِالسُّوءِ وَوَدُّوا لَوْ تَكْفُرُونَ "Şayet onlar sizi ele geçirirlerse, size düşman kesilecekler, size ellerini ve dillerini kötülükle uzatacaklardır. Zaten onlar inkâr edivermenizi istemektedirler." [el-Mumtehine 2]

Boynunuza binen sorumluluk, bu zilleti omuzlarınızdan kaldırıp atmak ve Pakistan'daki Amerikan askeri üstlerinin inşasını engellemek için tüm gücünüzle harekete geçmektir. Keza boynunuza binen sorumluluk, zulüm kendileri için bir yaşam biçimi haline gelmiş olan ve dinlerine hıyanet eden bu yöneticileri kaldırıp atmaktır. Şayet sorumluluğunuzu yerine getirmezseniz şüphesiz Allah sizlere azap edecektir. Zira şöyle buyurmuştur:

وَلاَ تَرْكَنُواْ إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُواْ فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ وَمَا لَكُم مِّن دُونِ اللّهِ مِنْ أَوْلِيَاء ثُمَّ لاَ تُنصَرُونَ "Sakın zulmedenlere meyletmeyin! Yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka dostlarınız yoktur. Sonra muzaffer de olamazsınız." [Hûd 113]

O halde hakkınız olan bu otoriteyi yöneticilerden çekip alınız, sömürgecilerin maşaları olan bu ruvaybida yöneticileri kaldırıp atmak için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışınız, onların enkazları üzerine Hilafet Devleti'ni ikame ediniz, sömürgeciliğin tüm şekillerini Müslümanların beldesinden yok edecek, egemenliğini ve yükselişini gerçekleştirme hususunda ümmetin tüm gücünü istihdam edecek olan adil bir Halife'ye biat ediniz.

Ey Kuvvet Ehli! Ey Silahlı Kuvvetlerin İçindeki Müslümanlar!

Şeytani girişimleri için Amerika'nın bizden yardım talebinde bulunmaya başlamasından bu yana sekiz yıl geçti. Nitekim üslerimiz ile hava koridorlarımızın kullanılmasını ve bölge savaşı için lojistik destekte bulunmamızı talep etmiştir. Ardından Pakistan İstihbarat Kurumlarının içine müdahale etmeye devam etmiş, ardından orada burada uyguladığı insansız uçaklarının saldırıları karşısında sessizce oturmanızı talep etmiş, ardından da kendi uğrunda sizden konuşlanmanızı istediği Savt'taki tertemiz Müslüman kadınların kanlarını akıtmanızı talep etmiştir. Şimdi de sekiz yıl boyunca Afganistan'da çektiği acılarının gerçek kaynağı olan Veziristan'a konuşlanmanızı talep etmektedir.

Bunca yıl sonra ve tüm bu isteklerinin ardından Amerika, sizleri gözetleme, kontrol etme, hükmetme, emretme ve sizlere yasaklama bakımından daha iyi bir konumda olmak için alt yapısının kapsamını genişletmek için çalışmaktadır!

Harekete geçmeniz ve Amerikalılara hak ettikleri cevabı vermeniz için tüm bunlar yeterli değil midir? Artık Hilafet Devleti'ni ikame etmesi için Hizb-ut Tahrir'e nusret vermenizin tam zamanı değil midir? Ümmetin durumunu zelil ve aşağılanmış bir hayattan izzetli ve zafer dolu bir hayata döndürmek için dünyadaki yedinci en büyük ordunun ve imanla dolu askerlerinin harekete geçmesi gerekmez mi? Allah Te'alâ şöyle buyurmuştur:

قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللّهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُّؤْمِنِينَ "Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onları cezalandırsın, onları rezil etsin, sizi onlara karşı muzaffer kılsın ve mümin toplumun gönüllerine şifâ versin." [Tevbe 14]

Devamını oku...

Bir Sorunun Cevabı

Soru: Sahih-il Buhari'de (Cizye Kitabı-Yahudilerin Arap Yarımadası'ndan Çıkarılması Babında) Ebi Hurayra [Radıyallahu Anh]'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Biz mescitte iken Nebi [SallAllahu Aleyhi ve Sellem] çıkageldi ve şöyle dedi:

انطلقوا إلى يهود، فخرجنا حتى جئنا بيت المدراس فقال: أسلموا تسلموا، واعلموا أن الأرض لله ورسوله، وإني أريد أن أجليكم من هذه الأرض، فمن يجد منكم بماله شيئا فليبعه، وإلا فاعلموا أن الأرض لله ورسوله "Haydi Yahudilere gidiyoruz. Bunun üzerine yola düştük. Ta ki Beyt-il Midras'a gelince şöyle dedi: Müslüman olunuz, Müslüman olunuz. Biliniz ki arz Allah'a ve resulüne aittir. Ben, sizleri bu arzdan çıkarmak istiyorum. O halde sizden kimin her neyi varsa onu satsın. Yoksa biliniz ki arz Allah'a ve resulüne aittir."

Yahudilere ait özel okullar olması şeklinde anlaşılması bakımından bu hadis hususunda kafamız karıştı. Zira kimimiz, bu hadisin Beni Kureyza veya Hayber Yahudilerinden ayrı olarak Yahudilerin varlıklarına ilişkin olduğunu anladı... Bu durumda onlara ait özel okulların olmasında bir sorun yoktur. Kimimiz de onların, Beni Kureyza ve Hayber olaylarından sonra Yahudilerden geriye kalan zimmet ehli kimseler oldukları tercihinde bulundular. Bu da zimmet ehline ait özel okulların olması caizdir demektir. O halde burada bir sorun var! Bu durumun açıklığa kavuşturulmasını rica ediyoruz.

Cevap: el-Midras Konusu:

Meseleyi zimmet ehli veya Yahudilerin varlıklarıyla ilişkilendirmekle konunun dışına çıktınız. Böylelikle de onlar zimmet ehlinden olunca hükmü de karıştırdınız. Zira bunun sonucunda zimmet ehline ait özel okullar olacağı cevazına ulaştınız.

Oysa mesele bundan daha basittir. Zira mesele, okullarla ilgili değildir. Ancak zimmet ehlinin dinlerini öğrenmeleriyle ilgilidir. Buradaki "el-Midras", ibadet mekanlarına ait müştemilattan olup içerisinde Tevratlarını ve ayinlerini öğrendikleri bir yerdir. Zimmet ehlinin kendi aralarında dinlerini öğrenmeleri ise caizdir ve bu, bilinen manadaki okullardan farklıdır.

Sorunu açıklığa kavuşturmak çerçevesinde; el-Midras'ın manası Kamus-ul Muhitte iki manada geçmektedir:

Birincisi: İçerisinde Yahudilerin Tevrat'ı okuduğu bir yerdir.

İkincisi: Bayramlarında yiyip içmek üzere içerisinde toplandıkları yerdir.

Lisan-il Arap'ta ise şu iki manada gelmiştir:

Birincisi: Bayramlarında toplanıp içerisinde dua ettikleri bir yerdir.

İkincisi: İçerisinde yiyip içtikleri bir gündür.

Görüldüğü gibi el-Midras, içerisinde kendi aralarında dinlerini öğrendikleri ibadet mekanlara ait olan müştemilattan veya içerisinde yiyip içtikleri günden öte bir şey değildir. Yani onlara ait olan divan veya bunun benzeri gibi bir yerdir. Dolayısıyla her iki halde de bunun bilenen manadaki okullarla hiçbir alakası yoktur.

Devamını oku...

Bir Sorunun Cevabı

Soru: Mucize, sadece nebilere ve resullere ait olan harikulade olaylardır. Ancak alimler, sık sık "keramet" kelimesini tekrarlıyorlar, onu pek çok şekilde tanımlıyorlar ve bir çok ayeti ve hadisi de bunlara delil olarak getirmeye çalışıyorlar. Soru şudur: Keramet diye bir şey var mıdır? Varsa nedir? Eğer varsa bu mesele hususunda yeterli bir açıklama istiyoruz. Eğer yoksa mesela Ashab-ı Kefh, Ashab-ı Uhdud, Ömer İbn-ul Hattab'ın, "Ey Seriye, dağa doğru!" sözünün yanı sıra Sa'd İbn-u Ebi Vakkas'ın Dicle Nehri'ndeki kıssasına ve bu husustaki pek çok örneklere nasıl bir cevap vereceğiz?

Cevap:

1. Allah Subhânehu, kainatı, insanı ve hayatı insanın değiştiremeyeceği veya ihlal edemeyeceği kanunlar ve özelliklerde yarattı:

لا الشَّمْسُ يَنْبَغِي لَهَا أَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ "Ne güneş aya yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yürürler." [Yasin 40]

وَفِي الأَرْضِ آَيَاتٌ لِلْمُوقِنِينَ وَفِي أَنْفُسِكُمْ أَفَلا تُبْصِرُونَ "Kesin olarak inananlar için yeryüzünde ve kendi nefislerinizde nice deliller vardır. Hiç görmüyor musunuz?" [Zariyat 20-21]

هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْسَ ضِيَاءً وَالْقَمَرَ نُورًا وَقَدَّرَهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسَابَ مَا خَلَقَ اللَّهُ ذَلِكَ إِلا بِالْحَقِّ يُفَصِّلُ الآَيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ إِنَّ فِي اخْتِلافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَمَا خَلَقَ اللَّهُ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ لآَيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَّقُونَ "Güneşi ışıklı, ayı da parlak kılan, yılların sayısını ve hesabını bilmeniz için ona bir takım yörüngeler takdir eden O'dur. Allah bunları, ancak bir hak olarak yarattı. O, bilen bir kavme ayetlerini açıklamaktadır. Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah'ın göklerde ve yerlerde yarattığı şeylerde elbette ittika eden bir kavim için nice deliller vardır." [Yunus 5-6]

إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ "Biz, yakın göğü, bir süsle, yıldızlarla süsledik." [Saffat 6]

وَلَقَدْ جَعَلْنَا فِي السَّمَاءِ بُرُوجًا وَزَيَّنَّاهَا لِلنَّاظِرِينَ "Andolsun ki biz, gökte bir takım burçlar yarattık ve seyredenler için onu süsledik." [Hicr 16] Ve benzeri ayetler.

2. Allah Subhânehu mahlukatı, kendilerine takdir ettiği fıtri imkanlara göre yaşama hazırladı. Mesela insan, kuş gibi cismiyle havada uçamaz ve deniz yaratıkları gibi cismiyle suda yürüyemez. Keza insan, karada ayakları üzerinde yaşar. Dolayısıyla bu kanunu ihlal ederek ayaklarıyla suda yürüyemez veya havada uçamaz.

وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِي الأَرْضِ وَلا طَائِرٍ يَطِيرُ بِجَنَاحَيْهِ إِلا أُمَمٌ أَمْثَالُكُمْ مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍ ثُمَّ إِلَى رَبِّهِمْ يُحْشَرُونَ "Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi bir ümmettirler. Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna getirilecekler." [el-En'âm 38]

وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِنْ مَاءٍ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاءُ إِنَّ اللَّهَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ "Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayağı üstünde yürür, kimi dört ayağı üstünde yürür... Allah dilediğini yaratır; şüphesiz Allah her şeye kadirdir." [en-Nur 45]

3. Aynı şekilde Allah Subhânehu, eşyaya da ihlal edemeyeceği özellikler yerleştirdi. Mesela ateş, yakar. Dolayısıyla ateş olduğu sürece Allah'ın onda yarattığı yakma özelliğini Allah Subhânehu kaldırmadıkça hiçbir kimse kaldıramaz. Aynen Allah Subhâneh'unun İbrahim [Aleyhi's Selam]'i ateşten kurtardığı gibi. Zira ondan yakma özelliğini kaldırmıştır ki Allahuteala şöyle buyurmuştur:

قُلْنَا يَا نَارُ كُونِي بَرْدًا وَسَلامًا عَلَى إِبْرَاهِيمَ "Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol! dedik." [Enbiya 69]

Diğer eşyalardaki özellikler de böyledir.

4. Daha sonra Allah Subhânehu, kainatın içerisinde onun tabii kanunsal gerekliklerine göre yaşamamız için bu kainatı bizlerin hizmetine verdi ve bu kanunların her iptali verilmiş olan bu hizmetle çelişir. Dolayısıyla buna muktedir olan sadece Allah Subhânehu'dur. Eğer Allah Subhânehu, bu kanunlara ilişkin bu iptali bize bildirmişse ona iman ederiz. Yok eğer Allah Subhânehu, bunu bize bildirmemişse bu, kainatın bizlerin hizmetine verilmesi kapsamına girer.

وَهُوَ الَّذِي سَخَّرَ الْبَحْرَ لِتَأْكُلُوا مِنْهُ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُوا مِنْهُ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا وَتَرَى الْفُلْكَ مَوَاخِرَ فِيهِ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِهِ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ "İçinden taze et yemeniz ve takacağınız bir süs (eşyası) çıkarmanız için denizi hizmetinize veren O'dur. Gemilerin denizde (suları) yara yara gittiklerini de görüyorsunuz. (Bütün bunlar) O'nun lütfünü aramanız içindir. Umulur ki şükredersiniz." [en-Nahl 14]

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي الأَرْضِ وَالْفُلْكَ تَجْرِي فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ وَيُمْسِكُ السَّمَاءَ أَنْ تَقَعَ عَلَى الأَرْضِ إِلا بِإِذْنِهِ إِنَّ اللَّهَ بِالنَّاسِ لَرَءُوفٌ رَحِيمٌ "Görmedin mi, Allah, yerdeki eşyayı ve emri uyarınca denizde yüzen gemileri sizin hizmetinize verdi. Göğü de, kendi izni olmadıkça yerin üzerine düşmekten korur. Çünkü Allah, insanlara çok şefkatli ve çok merhametlidir." [Hacc 64]

أَلَمْ تَرَوْا أَنَّ اللَّهَ سَخَّرَ لَكُمْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الأَرْضِ وَأَسْبَغَ عَلَيْكُمْ نِعَمَهُ ظَاهِرَةً وَبَاطِنَةً وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يُجَادِلُ فِي اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَلا هُدًى وَلا كِتَابٍ مُنِيرٍ "Allah'ın, göklerde ve yerdeki (nice varlık ve imkânları) sizin hizmetinize verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmediniz mi? Yine de, insanlar içinde, -bilgisi, rehberi ve aydınlatıcı bir kitabı yokken- Allah hakkında tartışan kimseler vardır." [Lukman 20]

وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِأَمْرِهِ أَلا لَهُ الْخَلْقُ وَالأَمْرُ تَبَارَكَ اللَّهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ "Güneş, ay ve yıldızlar emrine amade kılınmıştır. Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Alemlerin Rabbi Allah ne yücedir!" [el-Arâf 54]

وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِيَ فِي الْبَحْرِ بِأَمْرِهِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الأَنْهَارَ وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَائِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ اللَّيْلَ وَالنَّهَارَ "Denizde yüzüp gitmeleri için gemileri hizmetinize verdi; nehirleri de sizin (yararlanmanız) için akıttı. Düzenli seyreden güneşi ve ayı size faydalı kıldı." [İbrahim 32-33]

5. Allah Subhânehu, resuller gönderdi ve onları risaletlerinin doğruluğunu kanıtlayan mucizelerle, yani harikulade olaylarla destekledi. Böylece Allah Subhânehu, bazı kanunları iptal ettirmekte ve bu harikulade olaylar kimin tarafından ortaya koyulmuşsa onun gönderilmiş bir nebi olduğuna iman etmeleri için insanlara meydan okusun diye bunları resulleri tarafından gerçekleştirmektedir.

Mesela Allah Subhânehu, camit bir asayı gerçek şekilde, yani insanların gözleri önünde bir sihir şeklinde olmayan canlı bir yılana dönüştürmüştür. Bunun içindir ki sihirbazlar, asanın gerçek bir yılana dönüştüğünü gördüklerinde Musa Aleyhi's Selam'ın alemlerin Rabbi olan Allah tarafından gönderilen bir Nebi olduğuna iman edenlerin ilki olmuşlardır. Çünkü onlar, bir beşerin böylesi harikulade bir olayı gerçekleştiremeyeceğini idrak ettiler. Bu harikulade olayın bir benzeri de Musa Aleyhi's Selam ile kavminin suya doğru hareket ederek denizi yarmalarıdır... Yine İsa Aleyhi's Selam'ın ölüyü diriltmesi ve Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in Arapların güç yetiremediği bir şekilde Arapça kelamını konuşması da böyledir... Resul ve nebiler tarafından gerçekleştirilen mucizeler malum bir husus olup delilleri de malumdur.

6. İnsanların nebiler ile resullerden başkaları için isimlendirdikleri kerametlere gelince; Allah Subhânehu'nın kullarından bir kulunu herhangi bir amelde dikkat çekici bir şekilde muvaffak kılmasıdır. Bu da bazen harikulade, yani kainat kanunların aksine olan bir olay olur, bazen de harikulade bir olay olmayıp sadece bu muvaffakiyetin azametinden dolayı insanlarca böyleymiş gibi tasavvur edilen bir olay olur.

Harikulade bir olay olursa Allah Subhânehu, bunu bize bildirir. Çünkü kainatın insanın hizmetine verilmesi hakkındaki nasslar, ammdır. Yani kainat kanunları kapsamına girer. Dolayısıyla bu hizmete verilmesinin iptal edilmesi, özel bir durum içindir. Yani kainat kanunlarının ihlal edilmesi özel bir hal içindir. Dolayısıyla da özel bir nassa gerek duymaktadır.

Dolayısıyla Allah Subhânehu'nun bu kula ait kıldığı bu muvaffakiyetin harikulade bir olay olduğuna dair bir nass varit olduğunda ona iman ederiz. Harikulade olay olduğuna dair bir nass yoksa bu, Allah [Subhânehu ve Te'alâ]'nın yarattığı kainat kanunlarının kapsamında sadece Allah Subhânehu'nun bir muvaffakiyeti olur.

Bunun içindir ki beklenmedik bir anda ve bir kişi getirmeksizin Meryem Aleyhi's Selam'a gelen rızık, yani harikulade bir rızıktır. Dolayısıyla ona iman ederiz; çünkü Allah Subhânehu, onu bize haber vermiştir.

كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَابَ وَجَدَ عِنْدَهَا رِزْقًا قَالَ يَا مَرْيَمُ أَنَّى لَكِ هَذَا قَالَتْ هُوَ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ "Zekeriyya, onun yanına, mâbede her girişinde orada bir rızık bulur ve "Ey Meryem, bu sana nereden geliyor?" der; o da: Bu, Allah tarafındandır. Allah, dilediğine hesapsız olarak rızk verir, derdi." [Âl-i İmrân 37]

İşte nebiler ve resullerden başkası için olup harikulade olaylar hakkında kitap ve sünnette varit olan nasslar da böyledir. Dolayısıyla bunlara geldikleri şekilde iman ederiz. Yani bu nasslar, subuti ve delaleti kati olarak varit olmuşlarsa bunları kesin olarak tasdik ederiz. Yok eğer subuti ve delaleti kati olarak varit olmamışsa kesin olmayan bir şekilde tasdik ederiz.

Ashab-ı Kefh, Ashab-ı Uhdud ve Meryem Aleyhi's Selam kıssası gibi nasslarda zikredilen harikulade olaylar hakkında belirtilen olaylarının cevabı işte budur... Zira bunlar, Kur'an-il Kerim'de varit olmuştur dolayısıyla bunlara iman ederiz.

Ancak Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in vefatından sonra ondan işittikleri halde rivayet etmedikleri delili ifşa eden sahabenin icmaası dışında ve Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in hayatında bazı sahabeleri, Allah'ın muvaffakiyet sayesinde onlar tarafından gerçekleştirilen harikulade bir olay boyutuna ulaşan sözlerinde ve fiillerinde isimlerini belirterek metheden hadisleri dışında rivayet edilen nasslar kesilmiştir. Dolayısıyla muayyen konumlarda kendileri tarafından gerçekleşen sözler veya fiillere dair ilgili kişileri tanımlayan nasslar varsa geliş şekillerine göre, yani sabitliğine göre kesin yada kesin olmayan şekilde bunları tasdik ederiz.

Ancak kitap ve sünnette kim oldukları belirtilmeksizin bazı Müslümanların bunların dışında yapmış olduğu filler ve sözlerin hepsi harikulade olaylar değildir. Bilakis bunlar, Allah Subhânehu'nun muttaki kullarının amellerinde başarılı olmaları, düşmanlarının şerrinden kurtulmaları ve benzeri hususlarda onları muvaffak kılması olup kainat kanunları kapsamına girer.

7. Ömer [Radıyallahu Anh] tarafından "Ey seriye dağa doğru!" sözünün ifade edilmesi ve Allah Subhânhu'nun bunu bu askerlere ulaştırarak düşmanlarına karşı zafer kazanmaları hususuna gelince; Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], Ebu Davud'un Ebi Zerr [Radıyllahu Anh] kanalıyla tahriç ettiği şu hadiste şöyle buyurduğunu söylemiştir:

سَمِعْتُ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ إِنَّ اللَّهَ وَضَعَ الْحَقَّ عَلَى لِسَانِ عُمَرَ يَقُولُ بِهِ "Resulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in şöyle buyurduğunu işittim: Allah, söylesin diye hakkı Ömer'in lisanına koydu."

Yine Tirmizi, İbn-u Ömer kanalıyla Resulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in şöyle buyurduğunu tahriç etmiştir:

إِنَّ اللَّهَ جَعَلَ الْحَقَّ عَلَى لِسَانِ عُمَرَ وَقَلْبِهِ "Allah, hakkı Ömer'in lisanına ve kalbine koydu."

Ahmed, İbn-u Ömer kanalıyla Nebi [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in şöyle buyurduğunu tahriç etmiştir:

إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى جَعَلَ الْحَقَّ عَلَى لِسَانِ عُمَرَ وَقَلْبِهِ "Allahuteala, hakkı Ömer'in lisanına ve kalbine koydu."

Bunun içindir ki bizler bu hadisleri alır ve Ömer'in "Ey seriye, dağa doğru!" şeklindeki sözünü, rivayetin sabitliğine göre kesin yada kesin olamayan şekliyle tasdik ederiz. Bu da resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in mezkur hadislerine binaendir.

8. Sa'd İbn-u Ebi Vakkas [Radıyallahu Anh]'ın nehri geçmesi hususunda varit olanlara gelince; yine geliş şekline göre rivayetin kesin yada kesin olmayan sabitliğine göre bunları da tasdik ederiz. Çünkü Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], Sa'd'ın şahsını methetmiştir. Zira Ahmed'in Müsned'inde, Abdullah İbn-u Amr kanalıyla tahriç ettiği hadiste Salavatullahi ve Selamuhu Aleyh şöyle buyurmuştur:

أنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ أَوَّلُ مَنْ يَدْخُلُ مِنْ هَذَا الْبَابِ رَجُلٌ مِنْ أَهْلِ الْجَنَّةِ فَدَخَلَ سَعْدُ بْنُ أَبِي وَقَّاصٍ "Nebi [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], şöyle buyurdu: Bu kapıdan ilk giren kimse cennet ehlinden olan kişidir. Derken Sa'd İbn-u Ebi Vakkas girdi."

Yine İbn-u Hıbban, İbn-u Ömer kanalıyla şöyle dediğini tahriç etmiştir: Resulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in yanında otururken şöyle buyurdu:

يدخل عليكم من ذا الباب رجل من أهل الجنة "Sizin üzerinize şu kapıdan girecek olan cennet ehlinden olan adamdır." Derken Sa'd İbn-u Ebi Vakkas göründü.

Yine Hakim'in Müstedrik-il Sahihiyen'in'de ve Beyhaki'nin Nübüvvetin Delilleri kitabında geçtiği üzere Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellm], Sa'd'ın duasına icabet etmesi için Allah Subhânehu'ya dua etmiştir. Nitekim İbn-u Hıbban, Kays İbn-u Ebi Hazım kanalıyla şöyle demiştir: Sa'd'ın şöyle dediğini işittim: Resulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], bana şöyle dedi:

اللهم استجب له إذا دعاك "Allah'ım sana dua ettiğinde ona icabet et."

Hakim, Müstedrik'inde bu hadis hakkında, "bu hadisin isnadı sahihtir" demiştir.

Nehir geçidindeki şehirlerin fethedilmesi sırasında nehrin geçilmesi rivayetinde ise Sa'd, askeri alarma geçirerek şöyle demiştir: "Dünya sizi helak etmeden önce düşmanla cihat edilmesi görüşüne vardım. Dikkat edin! Onlara doğru bu denizi yarmaya azmettim." Ardından Allah Subhânehu'ya dua etti ve askere şöyle seslendir: "Deyiniz ki: Allah'tan yardım isteriz, ona dayanırız, Allah bize yeter, O ne güzel vekildir, muhakkak ki Allah velisine yardım eder, dinini galip kılar, düşmanını hezimete uğratır, Aliy-yul Azim olan Allah'tan başka güç ve kuvvet sahibi yoktur." Ardından harekete geçti, geçitteki insanları takip etti ve onları atlarıyla birlikte kuşattı...

Her ne kadar bazı rivayetlerde ileriye açınılmaması halinde nehirde atın sırtına ulaşacak şekilde sığ yerler olup ileriye açınılması (sığ olan yerlerin dışına çıkılması) halinde suyun oldukça yükseldiği, özellikle de nehrin Sa'dı yuttuğu sırada nehrin belirli sığ yerlerinden geçmiş olabilecekleri geçse de şehirlerin fethedilmesi rivayetinden Sa'dın ve askerilerin, nehrin suyu kabarık olduğu bir haldeyken nehre daldıkları anlaşılmaktadır.

Nitekim bazı rivayetlerde onlardan birisinin nehri geçerken boğulduğu geçmektedir. Zira İbn-ul Kelbi, Selil İbn-u Zeyd'in: "Irak'ın fethedilmesine şahit olduğunu ve Müslümanların şehirlere doğru giderken Dicle'de boğulduğunu ve ondan başka kimsenin boğulmadığını" zikretmiştir. Yine et-Taberi, Taberi Tarihi'nde Müslümanların hepsinin Dicle'yi sağ salim geçtiklerini ancak Ğargada adında Barak'tan bir adamın sarışın renkteki atının sırtından düştüğünü, bunun üzerine Gaga'a İbn-u Amr'ın atının yularını ona uzattığını onun da eliyle tutarak geçtiğini zikretmiştir.

Yani orada, boğulan kimse de vardır atının sırtından düşüp ardından Gaga'a'nın elinden tutup kurtulan kimse de vardır...

Ancak ister harikulade bir olay isterse bir maharet olsun önemli her halükarda Sa'd'ın duasına icabet edilmiş, onun da nusret ve düşmanın hezimete uğratılması için dua etmiş olmasıdır... Yine Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], Sa'dın cennet ehlinden olduğunu ve duasına icabet edilmesi için ona dua etmiş olmasıdır. Dolayısıyla bizler, bu hadisleri alır ve geliş şekliyle sabitliğine göre kesin yada kesin olmayan şekilde rivayeti tasdik ederiz.

Velhasıl:

-Kainat, kanunlarına ve özelliklerine göre insanın hizmetine verilmiştir.

-Bu kanunlardan ve özelliklerden herhangi birisinin iptal edilmesi kainatın insanın hizmetine verilmesi hakkındaki amm nasslara ilişkin bir tahsistir.

-Dolayısıyla herhangi bir harikulade olayın tasdik edilmesi bir nassı gerektirir.

-Eğer burada bir nass yoksa olaylar, Allah'ın mahlukatı üzerine yarattığı fıtrata göre cereyan eder.

-Eğer burada bir nass varsa nebilerin birer mucizesi ve nebiler dışındakilerin -haklarında nass varit olan- birer kerameti olarak geldiği şekliyle ona iman ederiz.

-Bunun dışındakiler, yani haklarında bir nass varit olmayanlara gelince; takvası her ne olursa olsun Müslüman bir kimsenin yaptığı dikkat çekici herhangi bir amel yada söz, ne harikulade bir olaydır ne de kainat kanunlarının ihlal edilmesidir. Bilakis bunlar, amellerinde başarılı olmaları veya düşmanlarının şerrinden korunmaları bakımından Allah Subhânehu'nun kullarına yönelik bir muvaffakiyetidir.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER