Cumartesi, 09 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/22
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

-Basın Açıklaması- Türkiye Yöneticileri Söylemlerinde Sadık İseler; Azgın Yahudi Varlığını Dış Tehdit Olarak Kabul Etmelidirler!

20-24 Ağustos 2010 tarihleri arasında çeşitli medya organlarında "kırmızı kitap" olarak bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nin, AKP hükümeti tarafından yenilendiği, ilgili tarafların görüşü alınarak Başbakanlık tarafından düzenlenen taslağın 19 Ağustos 2010'daki MGK toplantısında üyelere dağıtıldığı, bu taslağa göre Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan beri alenen "İslam" denilemediği için "irtica" kelimesiyle ifade edilen iç tehdit algılamasının değiştirilerek, "dini istismar eden örgütler" tanımı getirileceği, belgenin ekler kısmında da söz konusu örgütlerin isminin belirtileceği gündeme gelmiştir. Öte yandan söz konusu haberlerde Yunanistan, Rusya, İran ve Irak'ın da dış tehdit olmaktan çıkarılacağı da ifade edildi.

MGSB'de yapılmak istenen değişikliğin kamuoyuna duyurulması, gerçekte Müslüman Türkiye halkını dinsiz demokratik laik rejimle barıştırma amacıyla topluma verilen bir mesajdır. Demokratik kimliğini her vesileyle vurgulamaktan geri durmadığı halde, yürüttüğü ikiyüzlü siyasette İslami kavramları sürekli malzeme olarak kullanan AKP'nin MGSB'deki değişiklik girişimi, akıllara RAND Corporation adlı Amerikan think-tank kuruluşunun 2003 yılında yayınladığı "Sivil Demokratik İslam" raporundaki şu ifadeleri getirmektedir: "Amerika Birleşik Devletleri'nin siyasal İslam'a ilişkin üç hedefi vardır. Birincisi, ABD, aşırılığın ve vahşetin yayılmasını önlemek istemektedir. İkincisi, bunu yaparken, Amerika Birleşik Devletleri'nin "İslamiyet'e karşı" olduğuna dair bir izlenim vermekten de kaçınmak istemektedir. Ve üçüncüsü, uzun vadede, İslami radikalliği besleyen daha derindeki ekonomik, sosyal ve siyasi nedenleri ele almaya yardımcı olacak, kalkınma ve demokratikleşmeye yönelik hareketleri teşvik edecek yolları bulması gerekmektedir."

Dış tehdit algılamalarındaki değişikliklere gelince; ABD'nin yukarıda bahsettiğimiz hedeflerine ulaşabilmesi için, Türkiye'nin komşularıyla sıfır sorun politikası yürütmesi gerekmektedir. Zira Türkiye, İkinci Raşidi Hilafet'in kuruluşunu geciktirmek üzere ABD tarafından çıkarılan "Genişletilmiş Ortadoğu Projesi"nin ılımlı İslam ülkesidir. Türkiye üzerinden İslami beldelere demokratik ve kapitalist fikirler pompalanmaktadır ki İslami beldelerdeki ABD nüfuzu pekişsin. Ayrıca İran'la yapılan uranyum takası anlaşmasının ABD tarafından talep edildiği daha önce kamuoyuna yansımıştı dolayısıyla İran'ın dış tehdit olmaktan çıkarılması ABD'ye rağmen değil, bizatihi kontrolünde gerçekleşmiştir. Yunanistan'ın dış tehdit olmaktan çıkarılması, Türkiye-AB müzakereleri nedeniyle Türkiye'den sürekli koparılan tavizlerle ilgilidir. Yine ABD'nin, Rusya'nın arka bahçesi olarak gördüğü Kafkaslar ve Orta Asya'daki hedefleri için Türkiye'yi bir truva atı olarak kullanmasından dolayı Rusya dış tehdit olmaktan çıkarılmıştır.

Ey Türkiye'deki Müslümanlar!

Başınızdaki yöneticiler söylemlerinde sadık olsalardı sürekli İslam ümmetine karşı sinsi planlar kuran, ellerinden Müslüman kanı damlayan başta ABD olmak üzere sömürgeci kafir Batı devletlerini dış tehdit olarak ilan ederlerdi. Kıbrıs'ı kendi toprağı ve Kıbrıs'ın kuzeyindeki Türk askeri varlığını işgalci sayan AB'yi, dış tehdit sayarlardı. Uluslararası karasularda Mavi Marmara gemisine saldıran azgın Yahudi varlığını devlet olarak tanımaktan vazgeçip dış tehdit sayarlardı.

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Ey Zalim Yöneticiler Artık Bir Tarafa Çekilin! Ey Güç Sahipleri Oturduğunuz Yeter Artık Hilafet Devleti'ni Kurmak İçin Kıyama Kalkınız!

Sel baskınları, Pakistan için yabancı doğal bir fenomen değil. Ancak geçen altmış yıl boyunca Pakistan yönetiminde birbirini takip eden diktatör ve demokratik farklı nizamlara rağmen hepsi de bu fenomene karşı koymak için bir sistem getirmeyi başaramadı. Zira yöneticiler, her defasında binlerce insan ölmesine rağmen görevlerinin sadece sel baskınlarından önce insanları uyarmakla sınırlı olduğuna inanmaktalar.

Bu defaki trajedi ise yöneticilerin, sel baskınları meydana gelmeden önce insanları uyarmamalarıdır. Bu da resmi istatistik verilerin göre 1200'den fazla kişinin ölümünün yanı sıra evlerin çatılarına, ağaçlara ve tepelere çıkan yüz binlerce kişinin de evsiz kalmasına yol açtı. Bazı medya raporlarına göre ise sadece Nuşira bölgesinde 10.000'in üzerinde kişi ilk sel baskınlarına karşı açıkta bırakılmıştır. İnsanların şu andaki mevcut durumu ise açlıktan ve susuzluktan ölürlerken bir şişe su 10 rupiye ve ekmek 25 rupiye satılmaktadır. Selzedeleri kurtarmak için Paşaver bölgesinde sadece iki botun bulunması Pakistan yöneticilerinin gerçekten duygusuz ve utanmaz olduğunu göstermektedir. Diğer bölgeler de daha iyi değildir.

Başbakana ve eyalet valisine bağlı helikopterler, binlerce kişiyi kurtarabilecek olmasına rağmen selzedelerin ellerini tutmaktan nefret edercesine Paşaver havalimanında yatmaktadır.

Yöneticiler, en hayırlı ümmeti yüz üstü bıraktılar, onu büsbütün terk ettiler, insanların temsilcisi denilen kimseler hiçbir yerde görünmemekteler, kazara onlardan birini görseniz bile kendi yakınlarına ve akrabalarına küçük yardım yaparken görürsünüz. Genellikle yardım yapanlar ise evlerini selzedelere açan bazı muhlis zenginlerdir.

Bu sel baskınları diktatörlüğün ve demokrasinin iktidar zümresinin kişisel çıkarlarını korumak için var olduğunu, mevcut rejimin, ümmeti rezil ettiğini, onu sefalet ve yıkım içinde yaşamaya terk ettiğini bir kez daha göstermiştir. Zira yöneticiler, siyasetin kendi çıkarlarına hizmet etmek olduğuna inanmaktalar ve bunu bu krizde uygulamak istediklerinde insanların trajedisini kendi çıkarları doğrultusunda istismar etmekteler.

Yağmur, Allahu [Subhânehu ve Te'alâ]'dandır. Ancak Halife, yeryüzünü imar etmek için halef kılınmıştır. Zira Hilafet, meydana gelmeden önce bu tür doğal fenomenleri hesaplar ve insanların işlerini güderken sorumluluğunu yüklenir.

Mevcut yöneticiler ve nizam, ümmetin hainleridir ve Müslümanlara yapılan eziyetin kaynağıdırlar. O halde ey zalim yöneticiler artık bir tarafa çekilin ve yerinizi ümmetin haklarını kendisine iade ederek insanların işlerini güdecek olan Hilafet'e terk edin. Ve siz ey kuvvet sahipleri kıyama kalkınız ki bu ajan yöneticileri alaşağı ediniz ve Hilafet Devleti'ni kurması için Hizb-ut Tahir'e nusret veriniz.

 

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Avustralya'daki Yahudi Cemaatlerinin İki Yüzlülüğü

Avustralya'daki birçok Yahudi kuruluşu, Hizb-ut Tahrir'in son zamanlarda Sidney ve Melbourne'da düzenlediği faaliyetlere karşı bir tepki olarak şiddetli rahatsızlıklarını dile getirdiler. Zira hizbi kin ve şiddeti tahrik etmek ve Siyonist "İsrail" düşmanlığı yapmakla suçladılar. Bu cemaatlerin geçmişini dikkate aldığımızda bu tür bir tepkinin verilmesi beklenmekteydi. Bizler Hizb-ut Tahrir olarak bu cemaatlerin nasıl ikiyüzlü olduğunu ve gerçekleri görmezlikten geldiğini açıklamak için bazı hakikatleri vurgulamak isteriz:

Birincisi: Hizb-ut Tahrir olarak parçası olduğumuz bir milyar Müslümanın durumunda olduğu gibi "İsrail" devletine düşman bir hizb olduğumuzu kabul ediyoruz. Zira "İsrail" devleti; zulüm, katliam ve Filistin'deki halkımızı topraklarından kovma temeli üzerine kurulmuş meşru olmayan bir varlıktır. O halde "İsrail'e" yönelik bu düşmanca tutumda bir gariplik olmadığı gibi zamanla pek çok gayrimüslim hatta bazı Yahudiler tarafından bile bu tutum benimsenmiştir.

İkincisi: "İsrail'e" düşman olmak, Yahudilere düşman olmak demek değildir. Dolayısıyla bu kampanya, meseleleri karıştırmaya ve mağdur kurban görüntüsü vermeye dönük kampanyadan öte bir şey değildir. İslam, insanlığa tek bir nazarla ve şeriatın mizanında eşit olmaları nazarıyla bakar. Aynı şekilde İslam, adaleti ve eşitliği tahakkuk ettirmek için çalışanların çabalarını onaylar ve zalimler ile küstahlara karşı çıkanların tutumlarına değer verir. Dolayısıyla Hizb-ut Tahrir, yapanların ırkına veya rengine bakmaksızın her zaman her türlü zulmün, bir kesim tarafından insanlığa zulmedilmesinin, işgalin ve zorbalığın karşısındadır.

Üçüncüsü: "İsrail'i" destekleyen bu gurupların bize yönelttiği suçlamaların hiçbir inandırıcılığı yoktur. Çünkü sürekli şiddet yöntemini benimseyen bizzat "İsrail'dir". Zira geçen yarım asırdır Filistin'deki halkımıza zulmeden bizzat "İsrail" olduğu gibi tüm etik standartları hiç sayarak yerleşim birimlerini genişletme kampanyalarını meşrulaştırmak için sürekli masum Filistinlileri kovan, evlerini yıkan ve topraklarını gasp eden de bizzat "İsrail'dir". Bu da "İsrail'in" Yahudi olmayan kimselere karşı ne denli nefret beslediğini ortaya koymaktadır.

Dördüncüsü: Devletlerarası sahnedeki gelişmeler dikkate alındığında bu suçlamalar inandırıcılığını kaybetmektedir. Zira bu guruplar, hem Katar'daki el-Mebhuh suikastı olayında sahte pasaportlar kullandığında hem küstahça yardım konvoyuna saldırarak Gazze'deki savunmasız halkımıza yardım ulaştırmak için deniz üzerinden yola çıkan yardım çalışanlarını katlettiğinde hem de Güney Lübnan'a saldırarak yerle bir ettiğinde "İsrail'i" destekleyici bir tavır takınmışlardı. Şimdi ise Filistin'deki işgal eylemlerini ifşa etmeye çağrıda bulunan herkesin konumunu zayıflatmaya çalışarak mağdur ve kurban rolüne bürünmeye cüret ettiklerini görmekteyiz.

Beşincisi: Avustralya'daki Yahudi kuşağı bilmelidir ki "İsrail'in" maddi ve askeri gücü, zati bir güç olmayıp ancak ekonomik ve siyasi gücü zayıflayamaya, sallanmaya başlayan Amerika Birleşik Devletleri gibi onun varlığından faydalanan Batı dünyasından beslenen bir güçtür. Zira tek kutuplu Amerikan düzeni, şu anda son nefeslerini aldığı gibi "İsrail" denilen varlık da şu anda yok oluş anını yaşamaktadır ve "İsrail'in" desteklenmesi siyasi olarak bir işe yaramadığında da Batılı müttefikleri onu bir çırpıda terk edecektir.

Altıncısı: İslam dünyasındaki yöneticilere gelince; istisnasız şekilde Batı dünyasının elinde birer kukladan başka bir şey değildirler. Dolayısıyla onlar, meşruiyetlerini yitirmişler ve hiçbir inandırıcılıkları kalmamıştır. "İsrail" devletini itiraf etmeleri ve onunla barış anlaşmaları yapmaya çalışmaları asla fayda vermeyecektir. Zira İslam dünyası, "İsrail" devletini asla ve kata tanımayacağı gibi Filistin'in bir bütün olarak Müslümanlara ve kovulan esas sahiplerine döndürülmesinden başka bir şeyi asla kabul etmeyecektir.

Yedincisi: Avustralya'daki Yahudiler istikbalin asla Amerika'nın ve İngiltere'nin olmayacağını ancak İslami Hilafetle temsil edilecek İslam'ın olacağını bilmelidirler. İstikbali ve asırlar boyunca İslami Hilafet'in gölgesinde kendilerine nasıl muamele edildiğini düşündüklerinde tarihe dönmeliler, İslami yönetim altında İspanya'daki durumlarına, Müslümanlar Endülüs'ü kaybettiklerinde kendilerine yapılan iğrenç muamele yöntemine, Engizisyon mahkemelerine, Osmanlı Hilafeti gölgesindeki durumlarına bir bakmalılar ve yirminci yüzyılda Avrupalıların kendilerine yaptıkları muamele ile karşılaştırmalıdırlar. Zira Müslümanlar, Nebileri [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in şu hadis-i şerifteki vasiyetini itibara almışlardır: من آذى ذمياً فأنا خصيمه يوم القيامة "Her kim bir zimmiye eziyet ederse kıyamet günü ben onun hasmıyım." Tüm bunlar ise Avrupa'nın Yahudilere yapılan muamele keyfiyetine egemen olan siyasi atmosferlere göre hareket ettiği bir zamanda olmuştur. Dolayısıyla arada engin bir fark vardır ve hakikati araştırmak isteyen her araştırmacı için nice olaylar vardır.

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Wikileaks: Birleşik Devletleri, Kuvvetleri ve Müttefik Kuvvetleri İçin Utanç Verici Vahşi Başka Bir Hikayedir

Geçenlerde Wikileaks internet sitesi, masum sivillerin vahşice katledilmesinin yanı sıra Afgan askerlerinin katledilmesini de ortaya koyan basına 91 bin belge sızdırdı. Ayrıca sızdırılan bu belgeler, Taliban ile Pakistan istihbarat birimlerinin arasında ilişki olduğunu ortaya koymaya çalışmaktadır. Aslında bu raporlarda yeni bir şey yoktur. Zira işgalcilerin işlediği vahşetler tüm dünya nezdinde bilinmektedir.

Bu tür belgelerin sızdırılması birtakım ciddi soruları ön plana çıkarmaktadır. Neden bu belgeler, Birleşik Devletleri'nin 2011 Temmuz ayından itibaren aşamalı olarak çekileceğini ilan ettiği bir sırada yayınlandı? Bu belgeler, Birleşik Devletleri'nin izni olmadan mı yayınlandı? Amerikan Başkanı Barack Obama, gizli belgelerin yayınlanmasından duyduğu kaygıyı ve olanlardan memnun olmadığını dile getirmesine rağmen basına sızdırılan belgelerde yeni bir şeyin olmadığını ifade etti.

Basına sızdırılan bu belgelerde "terörizme" yönelik meşru olmayan savaşta daha fazlasını yapması ve İslami duygulara sahip bu subayların hepsini tasfiye etmesi için Pakistan'a baskı yapılmasını sağlayacak şekilde Pakistan istihbarat teşkilatı ile Taliban arasında ilişki kuruldu. Benzer bir durumda Amerikan Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, iki hafta önce yaptığı Pakistan ziyaretinde, Amerikan işgali karşısındaki direnişi zayıflatması ve Afganistan ile Pakistan arasındaki operasyonlarına hız kazandırması için Pakistan'a daha fazla baskı yapılması amacıyla Pakistan hükümetine 500 milyon dolar verildiğini ilan etti.

Birleşik Devletleri'nin, kendi vatandaşlarına ve Amerikan işgaline direnenlere karşı daha çok şey yapması için Pakistan'a yönelik baskısı, Birleşik Devletleri'nin Pakistan'ı zayıflatmak istediğini gösteren açık bir işarettir. Çünkü onlar, Pakistan'ın gelmekte olan Hilafet'in irtikaz noktası olmaya muktedir kılacak tüm dinamiklere sahip olduğunu bilmektedirler.

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Haritadan Silinmesi Gereken "İsrail", Yani İşgaldir

Hizb-ut Tahrir / Avustralya, Melbourne şehrinde Filistin meselesi, oradaki çatışmanın tarihi ve ona ilişkin İslami çözüm çerçevesinde bir konferans düzenledi ve aşağıdaki noktalara değinildi:

Birincisi: "İsrail", Filistin halkını katletme ve zorla yerinden etme yoluyla İngiltere'nin gözetiminde inşa edilmiştir. Dolayısıyla özünde o, askeri işgalden öte bir şey değildir. Dolayısıyla da "İsrail" devleti, meşru olmayan bir devlettir.

İkincisi: Müslümanların topraklarının herhangi bir karışının herhangi zalimane askeri bir yolla işgalinin İslami çözümü ancak bu işgalin ortadan kaldırılmasıyla olur ve bu kurtarma görevi tüm Müslümanların üzerine farzdır.

Üçüncüsü: İslam'ı tatbik etmekten sorumlu olan şeri varlık bizzat İslami Hilafet'tir. Dolayısıyla ister Filistin'de ister Çeçenistan'da ister Keşmir'de isterse başka yerlerde olsun Müslümanların toprağının herhangi bir karışını gasbeden her gaspçının başını ezecek olan odur.

Dördüncüsü: Müslümanların beldelerindeki işgali kaldırmak için İslami âlemdeki tüm Müslümanların İslami Hilafeti yeniden kurmak için çalışması gerekir.

Beşincisi: İslam, renk ve ırk temelinde bir ayırım yapmaksızın tüm insanlığa yöneltilmiş bir mesajdır. Dolayısıyla antisemitizm diye bir şeyin olması veya ırkçılığın herhangi bir türünün bulunması söz konusu olamaz. Filistin'deki sözde "İsrail" devleti ile olan çatışma ise "İsraillilerle" Yahudi olmalarından dolayı olan bir çatışma olmayıp bilakis saldırgan işgalci olmalarından dolayı olan bir çatışmadır. Zira tarih şahittir ki; Yahudiler İslami Hilafette rahat bir konumda olmuşlar ve yaklaşık 13 asır boyunca Müslümanlar ve Nasraniler ile uyum ve barış içinde yaşamışlardır. Dolayısıyla antisemitizm ile "İsrail" düşmanlığını bir tutmak, aklı başında bir kimsenin aldanmaması gereken aldatmadan öte bir şey değildir.

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Tony Abbott, İslam'a ve Müslümanlara Saldırıda Howard'ın İzini Takip Ediyor

Avustralya'daki muhalefet lideri Tony Abbott, Victoria eyaletindeki seçim kampanyasında seçimleri kazanması halinde Hizb-ut Tahrir'i yasaklama yönünde harekete geçeceğini söyleyerek hizbi, terör için verimli zemin oluşturmaya yardımcı olmak, kin yaymak ve Avustralya'nın değerlerini alçaltmakla suçladı.

Bu iddialara reddiye olarak aşağıdaki hususları beyan ederiz:

1. Bu, Sayın Abbott'un takip ettiği siyasi çizgide bocalamanın klasik bir tarzıdır. Zira o, 09.07.2010 tarihinde gazeteci Alan Jones ile Radyo JP-T'de Hizb-ut Tahrir'in Avustralya'da yasaklanması ile ilgili olarak yaptığı röportajda şöyle demişti: "Bu ülkede genel ilke şudur ki siz, yasaların ihlal edilmesine tahrik etme sınırına ulaşmadıkça yanlış fikirleri hatta yanlış sözleri cezalandıramazsınız." Bu açıklamasının üzerinden daha bir ay geçmeden Sayın Abbott, takip ettiği ucuz popülist politikanın öteki yüzünü ifşa etti.

2. Aslında Sayın Abbott ve geniş bir siyasi kesimin Hizb-ut Tahrir ile değil bizzat İslam'la sorunları vardır. Ancak bunu doğru düzgün bir şekilde açıklayacak medeni cesareti bulamadıkları için İslami fikirlere, simgelere, değerlere ve örgütlere düşmanlık yapmak için gerekçeler üretmektedirler. Aslında hükümet ile muhalefet aynı olup başta Batılı devletlerin İslam dünyasına müdahalesine son vermek ve Batıdaki İslami kuşağın İslam'ın akidesi ve değerleri pahasına entegre edilmesi projelerine karşı çıkması olmak üzere Hizb-ut Tahrir'in benimsediği meselelerle sorunları vardır.

3. Sayın Abbott'un tutumunun değişmesinde Avustralya'daki Yahudi lobisinin nüfuzu olduğu açıktır. Zira Avustralya'daki bazı Yahudi cemaatleri, ağlayıp sızlanarak hedeflenen kurban görüntüsü verme hususunda Hizb-ut Tahrir'in "İsrail'e" karşı net tutumunu istismar ettiler. Çünkü bu cemaatler, artık "İsrail'in" bu korkunç cürümlerini savunacak durumda olmadıkları için bunu ifşa eden sesleri susturmaya çalışmaktadırlar. Doğrusu halkın liderliğini elde etmek için çalışan bir şahsın halkın içerisindeki bir gurubun yanında yer alması ve onun nüfuzuna boyun eğmesi yakışık alamayan bir davranıştır.

4. Sayın Abbott'un Avustralya'daki Yahudiler için kaygı duyduğunu ifade etmesi, uygulanan çifte standardı göstermektedir. Zira Avustralya'daki Müslümanlar, Irak ve Afganistan'daki kardeşlerine sempati duyunca Avustralya'ya olan bağlılıkları hakkında şüpheler gündeme getirilirken birisi "İsrail'e" saldırınca bu mesele siyasilerin tepki gösterdikleri bir durum olmasından dolayı Yahudiler güvende olmadıklarını hissedebilmektedirler. Bilindiği üzere Hizb-ut Tahrir'in karşı çıktığı şey bizzat "İsrail'in" meşruiyetidir yoksa ne Yahudiler ne de Avustralya'da yaşayan Yahudilerdir.

5. İslam, insanlar arasında etnik temelli ayrımcılık yapmaz. Bu nedenle bizler, antisemitizm iddialarını reddeder ve Yahudilere asırlardır İslami Hilafetin gölgesinde gördükleri güzel muameleyi hatırlatırız. "İsrail'e" gelince; meşru olmayan bir işgal devletidir ve yok oluş anını yaşamaktadır. Onun bu hakikatini bazı Yahudiler de dahil dünyadaki milyonlarca insan bilmekte ve bunu ifade etmektedirler. Bu ülkedeki Yahudilerin meşru olmayan bu devleti desteklemekten vazgeçmelerinin ve tarihten ders çıkarmalarının hikmetli bir davranış olacağı düşüncesindeyiz.

6. Hizb-ut Tahrir, gayesini gerçekleştirmek için şiddet kullanmayan siyasi bir hizbtir. Nitekim baskıcı otoriter rejimlerin gölgesinde çalıştığı elli küsur yıldır maruz kaldığı onca tutuklamalara, zulümlere ve baskılara rağmen bu metodunu koruyagelmiştir. Tüm tarafsız kaynaklar da bunu teyit etmektedir. Garip olanı ise Hizb-ut Tahrir'e yönelik bu suçlamaların Irak'ta, Afganistan'da ve Filistin'de milyonlarca insanı kurban eden en azılı teröristi destekleyen ve desteklemeye devam eden bu kişilerden gelmiş olmasıdır.

7. Avustralya'daki Müslümanların genelinin inandığı şeyler hakkında mesnetsiz açıklamalarda bulunmak yerine Sayın Abbott'u, Müslümanların yaşadığı sokakları ziyaret etmeye, Hilafetin geri gelmesi, Müslümanların beldelerinde şeriatın tatbik edilmesi ve "İsrail'in" varlığının meşruiyeti hakkındaki görüşlerini bizzat kendilerinden dinlemeye, Batılı devletlerin Müslümanların beldelerine müdahale etmeleri hakkındaki görüşlerinin yanı sıra Avustralya devletinin Müslümanlara yönelik dahili ve harici politikası hakkındaki görüşlerini de sormaya davet ediyoruz. Yoksa Müslümanların bu meseleler hakkındaki görüşlerini bizzat kendilerinden dinlemedikçe Sayın Abbott, hakikatleri görmezlikten gelerek mutluluk içinde yaşamaya devam edecektir!!

8. Bizler Hizb-ut Tahrir / Avustralya olarak Sayın Abbott'u, -devlet adamı cesareti varsa- ucuz popülist seçim politikalarının arkasına gizlenmek yerine bu meseleler hakkında açık tartışma yapmak için hodri meydan diyor, yer, zaman ve konu seçimini kendisine bırakıyoruz.

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Ucuz Yöntem

Ürdün güvenlik birimleri, geçen hafta sonu ucuz bir yöntemle Hizb-ut Tahrir'in tanınmış üyelerinden biri olan ve daha önce açık kalp ameliyatı geçirip kalp hastası yaklaşık 70 yaşındaki Bedreddin Sadık (Ebu Sadık'ı) tutukladı.

Söz konusu tutuklama olayı, onlardan birinin kendisiyle temas kurması, kendisinin ez-Zerkâ'daki Cebel-i Zeytun Hastanesi'nde laboratuar personeli olduğunu ve yaptırdığı test sonuçlarını alması için laboratuara gitmesini talep etmesi sonucunda gerçekleşmiştir. Zira bunun üzerine Ebu Sadık, "test sonuçlarını aldığını" söylemiş ve aralarında kısa bir tartışma yaşandıktan sonra buna icabet ederek hastaneye gitmiş ve orada hastaneden hiçbir kimsenin kendisi ile temasa geçmediği sürprizi ile karşılaşmıştır. Derken bazı sivil kıyafetli kişiler etrafına sarmışlar ve kendilerinin "özel güvenlikten" olduğunu söyleyerek onu götürmüşlerdir. Sonra er-Rasîfe'deki bürosunu çıkarak bürosunu aramışlardır. Sonra ez-Zerkâ'daki evine çıkarak evini de aramışlar ve sonra da kendisine hapse atmışlar ve halen hapishanededir.

Kendisi ile temas kuran ve yalan söyleyerek kendisinin Cebel-i Zeytun Hastanesi'nde laboratuar personeli olduğunu söyleyen bu kişinin güvenlik elemanlarından olduğu ortaya çıkmıştır. Bu kişi isminden zerre kadar nasibini almamıştır. Çünkü güvenlik elemanının görevi, emniyeti ve güvenliği sağlamak ve insanların onun varlığından dolayı güven duymasıdır. Yoksa hedefine ulaşmak için başkasının kimliğini intihal etmek, yalan söylemek, aldatmak ve hile yapmak değildir. Ancak bu durum şaşırtıcı değildir. Çünkü bu tutuklamaların maksadı sinsi bir maksattır ki o, İslami hayatı yeniden başlatmaya dönük davetin karşısında durmak ve Hilafet Devleti'nin kurulmasını engellemektir. Ancak heyhat ki heyhat... Zira Allah Celle Celeluhu, İslam'ın hayatın tüm işlerine geri dönmesi karşısında durmak isteyenlerin bütün çabalarını boşa çıkarmayı vaat etmiştir ki O'nun vaadi haktır.

Ebu Sadık'a tüm insanlar tarafından hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaksızın açıktan davet etmekle tanındığı oturma ve çalışma yerinden uzak bir yerde yaklaştılar. Zira o, sürekli olarak insanlarla temas kurmakta ve onları Hilafet Devleti'ni kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışmaya davet etmektedir. Ancak onu tutuklayan kimseler, onu doğal ortamı olan oturma ve çalışma yerinde tutuklasaydılar insanların lanetlerine ve karşı çıkışlarına maruz kalacaklarını bilmekteydiler. Bu lanetleri ve karşı çıkışları birçok yerde işittiler ve sürekli olarak da işiteceklerdir.

وَاللّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ "Şüphesiz ki Allah, emrine galiptir, muktedirdir. Velakin insanların çoğu bunu bilmezler! [Yûsuf 21]

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Hizb-ut Tahrir, Zerdari'nin Ziyaretini Protesto Etmek İçin Bir Gösteri Düzenledi Göstericiler, Bozuk Liderliklerin ve Nizamların Enkazı Üzerine Hilafetin Kurulmasını Talep Ettiler

Hizb-ut Tahrir şebabı, Londra'da Zerdari'nin ziyareti aleyhinde bir gösteri düzenledi. Göstericiler, Zerdari ile Gilani'yi kınayan ve Pakistan'da Hilafetin kurulmasına davet eden pankartlar açtıkları gibi bugünlerde Pakistan'ı kasıp kavuran felaketlerin sebebinin zavallı liderler ile kapitalizm nizamının bozukluğu ve bu felaketlerden kurtulmanın tek yolunun mevcut liderler ile nizamın enkazı üzerine Hilafet Devleti'ni kurmak olduğunu vurguladılar.

Pakistan Enfermasyon Bakanı "Kamer ez-Zaman Kâri", gösteriyi "Hizb-ut Tahrir'in demokratik hakkı" olarak değerlendirdi. Güya o, bu değerlendirmesi ile İngiliz medyasına, kendisini demokrasinin uygulanması için yarışıyormuş gibi göstermek istedi! Ancak aslında o da Pakistan'da Hizb-ut Tahrir gibi siyasi partileri yasaklayan ve şebabını hapishanelere atan diğer demokrat yöneticiler gibidir.

Zerdari'nin Londra ziyareti, Pakistan'ın sel baskınları ile boğuştuğu bir zamanda gerçekleşmiştir. Bu da diktatörler gibi demokrat yöneticilerin de Amerikalılar ile İngilizlerin ellerinde birer kukla olduğunu, hayattaki tek dertlerinin mal mülk edinmek ve fesatlarını kanunların üstüne çıkarmak olduğunu teyit etmektedir. Pakistan halkı, ister demokrasi isterse diktatörlük yoluyla olsun kendilerine kapitalizm nizamının tatbik edilmesini reddetmekte ve İslam'ın Hilafet Devleti yoluyla tatbik edilmesinden başka bir şey istememektedir. Keza ümmet de gerek yönetimde gerekse muhalefette olsunlar bu nizamın hamilerini kınamaktadır.

Kuvvet sahiplerinden tercih ettikleri bu sessizlikten vazgeçmelerini, mevcut nizamı alaşağı etmelerini ve Hilafet Devleti'ni kurması için Hizb-ut Tahrir'e nusret vermelerini talep ediyoruz. Zira İslam'ın tatbik etmenin ve ümmeti birleştirmenin tek yolu Hilafet Devleti'dir.

Şeyh Şehzad
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir

Resmi Sözcü Yardımcısı
Pakistan Vilâyeti

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER