Cumartesi, 09 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/22
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

-Basın Açıklaması- Afganistan, NATO'ya Mezar Olacaktır

Afganistan'daki ABD ve NATO Güçlerinin Komutanı General Stanley McChrystal'in istifası, dünyaya Afganistan'daki Amerikan hakimiyetinin çöktüğünü ve Afganistan'ın lanetini göstermiştir. Zira dokuzuncu yılına giren ve bu ay Vietnam savaşının süresini geçen Afganistan'daki savaş bu gidişle Vietnam'ın lanetini unutturacaktır. Görünen o ki Afganistan'daki Kanada Kuvvetlerinin eski Komutanı Kanadalı General Rick Helih'in uyarıları çıktı çıkmak üzere. Zira o, 2009 Ocak ayında Afganistan'ın NATO'ya mezar olacağını açıklamış ve NATO ile generalleri, bir türlü acısını unutamadıkları ağır hezimetlerinin hala acılı yaralarını saramayan Rus subayların alay ve şamata konusu olmuştu.

Doğrusu ajan Karzai'nin, kendisine Amerikan savaş mızraklarının gölgesinde Müslümanların cesetleri ve kanları üzerinden "güvenlik ve barış" vadinde bulunan dayanağı McChrystal'i kaybettiği için ağlaması dikkat çekicidir.

Aslında Taliban'ın, NATO kuvvetlerine topyekun karşı koyması, bu güçlerin aralarında Ürdün ve Türkiye'nin de bulunduğu 42 devletten oluşan devletlerarası bir ittifakı içermesi, 140 bin askerden oluşan devası bir ordu hazırlaması, siyasi ve askeri olmak üzere Batılı liderlerin acı hezimeti önlemeye yönelik karamsarlıkları; işte tüm bunlar, açık bir şekilde İslami ümmet Allahuteala'nın, وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعًا وَلاَ تَفَرَّقُواْ "Hepiniz toptan sımsıkı Allah'ın ipine [dinine] sarılınız, sakın ayrılığa düşmeyiniz." [Âl-i İmrân 103] kavlinde olduğu gibi O'nun ipine (dinine) sımsıkı sarıldıklarında Afganistan'daki, Irak'taki Amerikan işgalini ve Filistin'deki Yahudi pisliğini kökünden söküp atmaya muktedir olacağını göstermektedir.

Önümüzdeki günlerde 18.07.2010'da Beyrut'ta yapılacak olan küresel konferansımızda Allahuteala'nın yardımıyla bunu gerçekleştirmenin keyfiyetine dönük pratik metodu ümmete açıklayacağız.

Osman Bahâş
Hizb-ut Tahrir
Merkezî Medya Bürosu Müdürü

 

Devamını oku...

- Basın Açıklaması - Sizler, Sürdürülebilir Bir Gelişmeyi Asla Gerçekleştiremezsiniz Aksine Sizler, Sürekli Engelsiniz!!

Güvenlik ve Savunma İşlerinden Sorumlu Başbakan Yardımcısı, Dünya Turizm Örgütü'nün Ortadoğu'ya yönelik 34. Genel Kurulu Toplantısı'nda şöyle dedi: "Yemen, nesillerin kaynaklardaki haklarını koruyacak, iş imkanı oluşturmaya ve fakirliği azaltmaya yardımcı olacak sürdürülebilir turizm gelişimi gerçekleştirmeyi arzulamaktadır." [es-Sevre Gazetesi/Sayı 16660 /23.06.2010]

Kırılgan nizamın rüveybidaları, sık sık "sürdürülebilir bir gelişme, gelişme çarkını döndürmek, iyi bir yönetişim..." içi boş benzeri isimlendirmeler ve tanımları gerçekleştirmeyi arzuladıklarını dile getirmekteler. Ancak sürdürülebilir turizm gelişmesi kavramı, bu ruveybidaların nereden getirdiklerini bilmediğimiz bir kavramdır!!

Peki şimdi ahlak bozucu oteller, Müslümanların ırzlarını pazarlayan gece kulüpleri ile diskoların yayılması, sıkı bir güvenlik koruması ve saltanat alimlerinin kutlamaları altında günahın ve ahlaki yozlaşmanın yaygınlaşması sürdürülebilir bir gelişme midir?!

İktidar Nizamının turizm adı altında ticaretini yaptığı atalarımızın maddi şekilleri ve mirası, atalarımızın kendi zatlarına güvenerek büyüklükte azimlerinin gücünü gösteren bu muazzam simgeleri bina etmeleri bakımından nizamın kendisine lanet okumaktadır. Onlar ki mütevazi imkanlarına rağmen yüksek yüksek kaleler inşa etmişler, kayaları oymuşlar ve setler kurmuşlardır. Onların yaptıkları bu işler ile bu kör çapulcu nizamın politikası, sorumluluk almaktan kaçmaya yönelik ahmakça açıklamaları kıyaslandığında gerçekten bu kişilerin ümmettin tarihinde süregelen bir engel ve büyük bir zarar oldukları görünmektedir.

Bu konferansların ve açıklamaların arkasındaki asıl maksat, nizamın alışageldiğimiz kazanım ve nemalanma politikasıdır. Dahası "terörizmle savaş, fakirliği bitirmek, kalkınma ve işsizlik..." gibi inandırıcı olamayan gerekçelerle ülkenin ve insanların sırtından nemalanmaktır. Oysa terör, fakirlik ve işsizlik bunların hepsi nizamın icadıdır. Ardından bunları; cürümlerine, uşaklığına ve ülkeyi sarmalayan sorunlar ve krizler karşısındaki çaresizliğine kılıf yapmaktadır.

Bundan dolayı onlar, yanlış bir nizamın içinde yer aldıklarını ve yanlış yerde durduklarının farkında olmalarına rağmen ayak diretiyorlar ve inat ediyorlar. Keşke şu iki husustan dolayı azgınlıklarının ve dalaletlerinin akıbetlerini bilmiş olsalardı:

1. Onlar, tarihin çöplüğüne atılacaklar ve ölünceye kadar nesillerin laneti peşlerinden gelecektir.

2. Eninde sonunda Allah'a selim bir kalp ile gelen kimse dışında ne malın ne de evladın insanlara hiçbir faydası dokunmayacağı o gün Allah'ın onlara olan gazabı, öfkesi ve intikamı yetecektir.

Bundan dolayı Müslüman Yemen halkı şunu bilmelidir ki Hizb-ut Tahrir'in çalıştığı İslami hayatı yeniden başlatarak doğru ideolojik bir kalkınmanın gölgesi dışında kalkınmanın ve şerefli bir yaşamın gerçekleşmesi imkansızdır.

Allahuteala şöyle buyurmuştur: لِمِثْلِ هَذَا فَلْيَعْمَلْ الْعَامِلُونَ "Çalışanlar işte böylesi (bir kurtuluş) için çalışsınlar!" [es-Saffât 61]

Devamını oku...

Soru-Cevap

Soru-1: İktisat Nizamı kitabının 96. sayfasında şu ibare geçmektedir; Ebu Yusuf, Harac kitabında Saîd İbn-u el-Museyyeb'den Ömer İbn-u el-Hattab'ın şöyle dediğini rivayet etmiştir:

... وليس لمحتجر حق بعد ثلاث سنين "Muhtecirin (araziye sınır çeken kimsenin) üç seneden sonra(arazi üzerinde) bir hakkı yoktur."

Müşrif halakada, Ömer'in bu sözünün üzerinde sahabenin icmâsının gerçekleşmiş olmasından dolayı şeri delil olduğu, dolayısıyla ister satın alma ister miras ister hibe isterse de herhangi başka meşru bir sebep yoluyla olsun bir araziyi mülk edinen kimsenin bu araziyi kullanabileceğini ve üç yıl işletmediği taktirde ise arazinin bu kişiden alınacağı değerlendirmesinde bulundu.

Burada şebabın biri şunları sordu:

1- Delalet bakımından Ömer'in sözüne, Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in hadisine muamele edildiği gibi muamele edilir mi?

2- Sahabenin hiç birisinin karşı çıkmamasından dolayı Ömer'in sözüne şeri delil olarak itibar edilir mi? Yani bu, Ömer'in sözü üzerinde sahabenin icmâsı hasıl olduğu anlamına mı gelmektedir?

Burada konu hakkında kesin bir cevap yoktur. Dolayısıyla bunun hakkındaki cevabı rica ediyor size şükran ve taktirlerimizi sunuyoruz.

Cevap-1:

-Ömer'in sözünün delil olmasına gelince; bu doğru değildir. Bilakis delil, Ömer [RadıyAllahu Anh]'ın sözünden çıkarılan hüküm üzerindeki sahabenin icmâsıdır.

-Delalet bakımından Ömer'in sözüne hadise muamele edildiği gibi muamele edilmesine gelince; bu doğrudur.

Birincisine, yani Ömer'in sözünün delil olmayıp bilakis icmânın delil olmasına gelince; bu, karışık olmayan açık bir husustur. Zira icmâ-us sahabe, rivayet etmedikleri bir delili açığa çıkarmış olup dahası hükmü delil olmaksızın zikretmeleridir. Çünkü bu delil onlar nezdin meşhur ve çok açık olan bir husustu. Yani sanki delil onlar tarafından besbelli ve malum olan bir husustu. Dolayısıyla hükmü zikretmekle yetinmişlerdir.

İkincisine, yani delalet bakımından Ömer'in sözüne hadise muamele edildiği gibi muamele edilmesine gelince; bu doğrudur, gereklidir de. Çünkü Ömer, hükmü metinsel olarak zikretmiş olup kendisi lügat ehlinden biridir. Hatta Ömer'in sözünden çıkarılan hükmün anlaşılması için lafızların hadisin lügatteki delaletlerine göre incelendiği gibi onun sözünün de incelenmesi kaçınılmazdır. Aksi takdirde lügatsal bir incelemeyle hadis gibi bu söz de incelenmez ise özellikle de Ömer lügat ehlinden iken Ömer'in sözünden çıkarılan hüküm nasıl anlaşılır?

Meselenin daha çok açıklığa kavuşması için Ömer'in aşağıdaki sözüne daha iyi bakmalısınız:

Ömer şöyle demiştir:

من أحيا أرضاً ميتة فهي له، وليس لمحتجر حق بعد ثلاث سنين "Kim bir ölü araziyi ihya ederse o arazi onundur. Muhtecirin (araziyi taşla çeviren kimsenin) üç seneden sonra (arazi üzerinde) bir hakkı yoktur. "

Böylece o, ihya edene ait olan mülkiyeti zikrederken muhtecire ait olan mülkiyeti zikretmemiştir. Dolayısıyla o şöyle demiştir: من أحيا أرضاً فهي له "Kim bir ölü araziyi ihya ederse o arazi onundur." Şöyle dememiştir:من احتجر أرضاً فهي له "Kim bir araziyi ihticar ederse (taşla çevirirse) o arazi onundur." O halde ölü arazi, sadece ihya ederek, yani ekerek ve benzerleri ile imar ederek mülk edinilirken etrafını taşla çevirmekle mülk edinilmez mi? Yani ihya eden için mülkiyet olurken muhtecir için mülkiyet yok mudur? Ardından arazi ihya edilip (üç yıl boş bırakıldığında) mülkiyetin alınması muhtecir için olup ihya eden için değildir demek; her kim bir araziyi ihticar eder sonra da onu üç yıl boş bırakırsa bu arazinin ondan alınacağı ve bunun, Ömer, "muhtecirin üç seneden sonra bir hakkı yoktur" deyip "ihya edenin üç seneden sonra bir hakkı yoktur" dememiş olmasından dolayı araziyi ihya eden kimseye intibak etmeyeceği anlamına mı gelmektedir?

Yani mülkiyet, "kim ihya ederse" sözündeki ihya eden kimse için olup "Muhtecirin bir hakkı yoktur" sözündeki muhtecirin elinden alınır demek olup şimdi mesele bu şekilde midir? Şayet hüküm, mülkiyet ve onun alınması hususunda hem ihya edeni hem de muhteciri kapsıyorsa bu nasıl olacak? Hatta her hangi bir hadisi lügatteki lafızların delaletleri bakımından incelediğimiz gibi lügatsal olarak Ömer'in sözünün delaletini de incelemedikçe bunun anlaşılması mümkün değildir.

Bunun incelenmesi sonucunda deriz ki; Ömer'in bu sözü, icaz-ı hazf [İcaz-ı Hazf: Manaya zarar gelmemesi şartı ile lafzi veya akli karine delaleti ile cümleyi tamamlayanlardan birinin hazfıdır] babına girer. İcaz-ı hazf ise fıkh-ul lügada bilinen bir husustur. Sanki Ömer şöyle demiştir: "Kim ölü bir araziyi ihya ederse o arazi onundur. Üç seneden sonra onun bir hakkı yoktur. Kim ölü bir araziyi ihticar ederse o arazi onundur. Üç seneden sonra muhtecirin bir hakkı yoktur." Böylece Ömer; [من أحيا... kim ihya ederse] ifadesini, yani birinci hükmün yarısını ispat etmiş ve aczi, yani [وليس له حق بعد ثلاث سنين... Üç seneden sonra onun bir hakkı yoktur] ifadesini hazfetmiştir. Yine Ömer, ikinci hükmün yarısını, yani [ومن احتجر أرضاً... Kim bir araziyi ihticar ederse...] ifadesini hazfetmiş ve aczi, yani [وليس لمحتجر حق... Muhtecirin bir hakkı yoktur] ifadesini ispat etmiştir. Hakeza mülkiyet hakkı hususunda arazinin ihya ve ihticar edilmesine ilişkin hükmün aynı olduğu anlaşılmaktadır. Aynı şekilde arazinin boş bırakılması üzerine mülkiyetin alınmasının hükmü de her ikisi için aynıdır. İster bu ihya edenin hakkı isterse muhtecirin hakkı hususunda olsun fark etmez.

Birinci açıdan böyledir.

İkinci açıdan ise şöyledir: Şayet Ömer'in sözünün delaleti, lügatsal delalet olarak incelenmez ise delalet olarak ihya etmenin arazi mülkiyetinin illeti olduğunu nasıl anlayacağız? Ömer'in sözü lügatsal olarak incelendiğinde hükmün vasıf üzerine takip ve sebep fe'si ile tertip edilmesi, ister fe hükme dahil edilsin isterse vasfa dahil edilsin delalet olarak illeti ifade ettiği ortaya çıkar. Bu ise fe'nin delalet şartlarının, yani fe'yi delalet olarak illeti ifade etmesini sağlayan üç şartın bu doğrultuda gerçekleşmesi durumunda geçerlidir. Bu ise Ömer'in [من أحيا... Kim ihya ederse] sözünde gerçekleşmiştir [Tefsir-ul Vusûl İlâ'l Usûl'e bakınız]. Hakeza ihya etmek, mülkiyetin illeti olmaktadır. Dolayısıyla kim (araziyi) ihya ederse, yani nasıl ihya ederse etsin araziye sahip olmuş olur...

Ve hakeza.

Velhasıl:

Ömer'in sözü delil değildir. Bilakis delil, Ömer'in sözünden çıkarılan hüküm üzerinde sahabenin icmâ etmesidir.

Çünkü Ömer, lügat ehlinden biri olmasından dolayı çıkarılan hükmü Arapça metin ile ifade etmiştir. Dolayısıyla Ömer'in sözündeki lafızların delaleti mantuk, mefhum ve lügat üslupları bakımından hadisin lafızlarının lügatsal olarak incelendiği gibi lügatsal olarak incelenmedikçe Ömer'in sözünden çıkarılan hükmün bilinmesi imkansızdır.

Soru-2: Şahsiye kitabının üçüncü cüzünün:

- 471. sayfasının aşağıdan 9. satırında: "...İllet mesabesinde bir manayı içermektedir."

- 476. sayfasının 8. satırında: "...Sanki onun ondaki sübutu illet mesabesi manasındadır."

- 482. sayfasının 6. satırında:  "...Sanki o bir illettir."

- 483. sayfasının 13. satırında: "...Sanki o bir illettir. Dolayısıyla o, bir illet mesabesindedir."

ifadeleri geçmiştir.

Bizler biliyoruz ki illetin delilleri şu dördüdür: "Sarih, delalet, istinbat ve kıyas." O halde illet mesabesinde olan şey bu dördünün dışında mıdır? Yoksa illet, sadece sarih illet olup bunun dışındakiler illet mesabesinde midir? Şu halde "illet mesabesindedir" ifadesini açıklamanızı rica ediyorum. Allah sizi ve sizinle birlikte olanları mübarek kılsın.

Cevap-2: İllet, teşriinin sebebidir. Dolayısıyla illet kıyasın mahallidir. Zira "sarahaten, delaleten, istinbaten ve kıyasen" illet bulunduğunda illeti içeren başka fer'î bir hüküm asıl hükme kıyas edilir.

Mesela:

Allahuteala şöyle buyurmuştur:  إِذَا نُودِيَ للصَّلاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ "Cuma günü salâh için çağrıldığı zaman alış-verişi bırakıp Allah'ın zikrine koşunuz." [Cuma 9] Burada salâh için çağrı anında alış-veriş yapılmamasının illetinin salâhtan alıkoyma olduğu istinbat edilir. Böylece nassta geçen "alış-verişin terk edilmesi" hükmü, illeti içeren başka bir hükme ilişkin kıyasın mahalli olur. Bu da mesela salâha çağrı anında icâra akdinin yapılmasının terk edilmesidir... Alıkoyma illetini içeren diğer hükümler de böyledir.

Ve hakeza.

Delillere göre illet çeşitleri araştırılmış olup illet çeşitleri, "sarahaten, delaleten, istinbaten ve kıyasen" olmak üzere dörttür. Bunların dışındakiler ise teşriinin sebebi olan illet ve bu illeti içermesinden ötürü kıyasın bulunması anlamında olan illet değildir.

İlletin varlığını ifade eden nasslardaki lügat kullanımları açıklanmış olup bu, Şahsiye kitabının üçüncü cüzünde kendi babında açıklanmıştır.

Ancak lügatte nassta geçen hüküm ile bu hükme ilişkin başka bir husus arasındaki ilişkinin istinbat edildiği bir takım kullanımlar vardır. Fakat bu ilişkiye kıyas yapılmaz ve bu, illet çeşitlerinden de değildir. İşte bu lügatsal kullanıma, illet mesabesinde veya sanki bir illettir denilir. Yani bu kullanımda hüküm ile nasstaki diğer bir şey arasında ilişki manası vardır. Ancak bu ne sarahaten ne delaleten ne istinbaten ne de kıyasen bir illettir.

Bu açıklamaya ek olarak derim ki:

[إذا زالت الشمس فصلوا] "Güneş zail olduğunda salâhı kılın" cümlesindeki fe harfi, salâhın sebebidir. Ancak güneşin zevali ile sâlah arasında bir ilişki yoktur. Zira burada sadece bir sebep vardır.

Ancak Allahuteala'nın, وَلا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ فَيَسُبُّوا اللَّهَ عَدْوًا بِغَيْرِ "Allah'tan başka tapanlara sövmeyin. Sonra onlar da bilgisizce, düşmanca Allah'a söverler." [el-Enam 108]" kavlindeki fe harfi, fe-i sebebiyye olmasına rağmen [ولا تسبوا] "sövmeyin" hükmü ile [فيسبوا] "Sonra onlar da söverler" arasında bir ilişki vardır. Zira kafirlerin ilahlarına sövmekten nehyedilmesi onların Allahu Subhânehu'ya sövmelerinden korkulmasından dolayıdır. Ancak buna kıyas edilmez. Dolayısıyla mesela, "Seni tutuklamasından korkarak yöneticinin zulmüne karşı çıkma" denilmez... Bilakis bu, sadece nassta belirtilen durum için geçerlidir. Lakin hüküm ile hükmün sebebi arasındaki ilişki müçtehidin, kendi kapsamına giren durumları kapsayan külli bir hüküm çıkarmasına imkan verir. Dolayısıyla kafirlerin ilahlarına sövmek mubahtır denilir. Harama götürmesinden -ki o, Allahu Subhânehu'ya sövülmesidir- dolayı ise bu mubah yasaklanmıştır. Bunun içindir ki şu küllî hüküm çıkarılmıştır: [الوسيلة إلى الحرام حرام] "Harama götüren vesile de haramdır."

Yani bu ilişki, cüzlerin kendi kapsamına girdiği külli bir hükmün çıkarılmasına imkan verir... Böylece bu külli hüküm gereği harama götüren her vesile yasaklanır.

Buradaki farkı mülahaza ediniz ki ben, sebep ilişkisinden cüzlerin kendi kapsamına girdiği külli şeri bir hüküm istinbat ettim. Lakin ben, fer'î hükmü asıl hükme kıyas etmedim.

Mesela: [سافِرْ إلى الخرطوم] "Hartum'a git" ifadesindeki "İlâ" harfinin kullanılması bir gaye içindir. Ancak gitmek ile gaye, yani Hartum arasında bir ilişki yoktur.

Lakin Allahuteala'nın, ثُمَّ أَتِمُّوا الصِّيَامَ إِلَى اللَّيْلِ "Sonra da geceye kadar orucu tamamlayın." [el-Bakara 187] kavlindeki "İlâ" harfinin kullanılması gaye için olmasına rağmen oruç ile gecenin girmesi arasında bir ilişki vardır. Yani geceden bir parça girmediği müddetçe oruç kabul olmaz. Bundan da "Vacip olan oruç, muayyen bir gayeye uzayıncaya kadar sahih olmaz ve ayetin nassında geçen vacip hüküm kendisi ile sahih olduğu sürece bu gayeye uzanması vacip hale dönüşür" şeklinde bir külli hüküm istinbat edebilirim. Böylece şu külli hükme ulaşırız: [ما لا يتم الواجب إلا به فهو واجب] "Kendisi olmadıkça vacibin tamamlanmayacağı husus da vaciptir." Dolayısıyla bir Halifenin çıkarılması vacip olur. Çünkü vacip olan hadlerin ikamesi ancak Halife ile mümkündür. Farkı mülahaza ediniz ki Halifeye biat edilmesini oruca kıyas etmedik. Çünkü oruç ile Halifeye biat edilmesini bir araya getiren bir illet bulunmamaktadır... Ancak vacip olan hadlerin ikamesinin sıhhati için Halifeye biat edilmesi vacibiyitinin kapsamına girdiği külli bir hüküm bulunmaktadır.

İstishabın istinbatında da bunun bir benzerini söylemek mümkündür. Zira usul alimleri istishabı, "bir hususun birinci zamandaki sübutuna binaen onun ikinci zamandaki sübutuna hükmetmekten ibarettir" şeklinde tarif ettiler. Yani bir hususun geçmişteki sübutuna binaen onun mevcut zamanda sübut bulmasıdır. Dolayısıyla varlığı sabit olan her hususun daha sonra yokluğu hakkında şüphe oluşması halinde aslolan onun baki olmasıdır. Onun yokluğunu gösteren husus, daha sonra varlığı hakkında şüphenin oluşmasıdır. Dolayısıyla yokluğu halinde de aslolan onun devamlılığıdır. Yani asıldaki hükmün sübutu ile daha sonra onun devamlılığı arasında bir ilişki vardır. Dolayısıyla sanki hükmün geçmişteki sübutu, mevcut zamandaki sübutu hususunda bir illet mesabesindedir. Bu da külli bir hüküm olan "istishabın" çıkarılmasına götürür. Yani bir hususun geçmişteki sübutuna binaen mevcut zamandaki sübutuna götürmesi demektir.

Mesela şöyle rivayet edilmiştir: أَنَّ رسولَ اللَّهِ أقامَ بِتَبُوك بِضْعَ عَشْرَةَ ليلةً لَمْ يُجاوِزْها، ثـُمَّ انصرَفَ قافِلاً إلى المدينة، وكانَ في الطريق ماءٌ يَخْرُجُ من وَشَلٍ، ما يُروي الراكبَ والراكبين والثلاثة، بِوادٍ يُقالُ له وادي الْمُشَقَّقِ، فقالَ رسولُ اللَّهِ: مَنْ سَبَقَنا إلى ذلكَ الوادي فلا يَسْتَقِيَنَّ منه شيئاً حتى نَأْتِيَهُ، قالَ: فَسَبَقَهُ إليه نَفَرٌ من المنافقين، فَاسْتَقَوْا ما فيه، فلمّا أتاهُ رسولُ اللَّهِ وَقَفَ عليه، فَلَمْ يَرَ فيه شيئاً، فقالَ: مَنْ سَبَقَنا إلى هذا الماء؟ فَقِيلَ له: يا رسولَ اللَّهِ، فُلانٌ وفُلان، فقالَ: أَوَلَمْ أَنْهَهُمْ أنْ يَسْتَقُوا منه شيئاً حتى آتِيَهُ، ثـُمَّ لَعَنَهُمْ رسولُ اللَّهِ ودَعا عليهم "Resulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], Tebuk'ta on küsur gece ikame ettikten sonra kafileyi Medine'ye doğru hareket ettirdi. Yolda Vadi Muşakkak denilen vadide kayalardan damlayan bir su sızıntısı vardı ki bu su, bir, iki veya üç süvarinin susuzluğunu ancak giderirdi. Bunun üzerine Resulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem] şöyle dedi: "Bu vadiye bizden önce kim varırsa biz oraya gelinceye kadar ondan bir damla dahi almasın." Birisi dedi ki: "Oraya daha önce münafıklardan bir gurup gelerek ondaki suyun hepsini aldılar." Resulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], oraya gelip yanında durduğunda onda hiç su kalmadığını gördü. Bunun üzerine dedi ki: "Bu suya bizden önce kim geldi?" Ona denildi ki: "Ey Allah'ın Resulü! Falan ve filan kişiler geldiler." Dedi ki: "Ben ona gelinceye kadar onların bu sudan bir damla dahi almalarını yasaklamamış mıydım?" Ardından Resulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], onlara lanet edip bedduada bulundu." [İbn-u Hişam sîretinde rivayet etti] Dolayısıyla Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem], bu hadiste az miktarda olan bu suyun içilmesini haram kılmıştır. Çünkü bu, ordunun susuz kalmasına yol açmaktadır. Zira o, şöyle demiştir: مَنْ سَبَقَنا إلى ذلكَ الوادي فلا يَسْتَقِيَنَّ منه شيئاً حتى نَأْتِيَهُ "Bu vadiye bizden önce kim varırsa biz oraya gelinceye kadar ondan bir damla dahi almasın." Ondan su alanları da lanetlemiştir... Oysa başka hallerde bu vadideki o sudan almak caizdir. Ancak Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem] gelmeden önce ondan almak ve ordunun arasında paylaştırılması ordunun mahrum edilmesine, yani bir zarara yol açmaktadır. Dolayısıyla Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem] gelinceye kadar bu vadiden su alınması haram kılınmıştır. Dolayısıyla Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem] gelmeden önce su alınması ile ordunun susuz kalması -ki bu onu zarara maruz bırakacaktır- arasında bir ilişki vardır. Dolayısıyla da sanki bu ilişki, zarara yol açacak olması halinde bu vadiden su alınmamasının illeti veya illeti mesabesinde olmaktadır. Ancak bu halin dışında su almak mubah olarak devam eder. Bu da "Mubahın kollarından her hangi bir kol zarara yol açarsa bu kol haram kılınır ve şey ise mubah olarak kalmaya devam eder" şeklindeki külli hükmün çıkarılmasına götürmektedir.

Hakeza nasstaki hüküm ile ondaki diğer bir şey arasındaki lügatsal kullanımdaki bu ilişki, külli hükümlerin çıkarılmasına imkan vermiştir. Çünkü külli hüküm, ister bir delilden isterse birçok delilden olsun herhangi bir şeri hükmün istinbat edildiği gibi tamamen şeri nasstan istinbat edilmektedir. Ancak kendisinden külli hüküm istinbat edilen delilin, nasstaki hüküm ile onunla ilgili diğer bir şey arasındaki ilişkiyi kapsaması gerekir. İşte kendisine illet mesabesinde veya illeti kapsayan dediğimiz şey budur. Onu tüm cüzlerinin üzerine uygulanabilir kılan da bizzat budur.

Külli hüküm, kıyas gibi şeri delil olmadığı gibi şeriatın asılarından bir asıl da değildir. Ancak o, diğer şeri hükümler gibi istinbat edilen bir şeri hükümdür. Dolayısıyla bir delil olmaz; mesele sadece nasstaki hüküm ile diğer bir şey arasında illete benzer bir ilişkinin bulunduğu delillerden istinbatın yapılmasıdır.

Velhasıl; nasstaki lügatsal kullanım, şayet illeti ifade eden lügatsal kullanımların, yani illetin dört halinin dışında hüküm ile diğer bir şey arasındaki ilişkiyi ifade ediyorsa bu ilişki hakkında sanki o, bir illet veya illet mesabesinde denilir.

Yani şayet lügatsal kullanım bir ilişkiyi ifade ediyorsa,

Bu ilişki, illete ait lügatsal kullanımların dışındaysa,

Bu ilişki, asıl hükmün üzerine yeni bir hükmün bina edildiği kıyas mahalli değilse,

Bu ilişkinden ancak cüzlerin kendi kapsamına girdiği külli bir hüküm çıkarılıyorsa...

İşte bu haller, "sanki illet" veya "illet mesabesinde" olarak isimlendirilir.

 

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti'nden Bir Heyet, Hartum Valisi İle Görüştü

2011 Ocak ayında yapılaması planlanan referandum yoluyla Güney Sudan'ın ayrılmasının tehlikelerini ve bu referandumun şeri yönden haramlılığını anlatma, ülkenin birliği karşısında siyasi güçlerin tamamına düşen sorumluluklarını hatırlatma, Amerika ile kafir Batının Sudan'ı parçalamaya dönük planlarını hayata geçirmelerine izin verilmemesine yönelik çaba çerçevesinde Temas Lecnesi üyeleri Mühendis Hasbullah en-Nûr, Üstaz Abdullah Hüseyin ve Üstaz Isâm Etîm eşliğinde Merkezî Temas Lecnesi Başkanı Üstaz Nâsır Rıza önderliğinde Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti'nden bir heyet, Hartum Vilayeti Valisi D. Abdurrahman el-Hadar ile görüşerek birkaç ay sonra yapılacak olan referandum yoluyla Sudan'ı parçalamayı hedefleyen Batının planının tehlikesi anlatıldı.

Heyet, bu tehlikeli durum karşısında hükümeti sorumlu olmaya davet etti.

Diğer yönden Vali, Hizb-ut Tahrir'in Sudan'ın birliği ve İslami ümmetin vahdeti için gösterdiği çaba ve gayreti takdir ederek hizbin çalışmasını Müslümanların özlemlerine tercüman olmakla nitelendirdi ve kendilerinin de ülkenin birliği için çalıştıklarını ifade etti.

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir

Resmî Sözcüsü
Sudan Vilâyeti

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Koalisyon Hükümeti, Dr. Zakir Naik'in İngiltere'ye Girişini Yasaklayarak Aşırılığını ve İkiyüzlülüğünü Gösterdi

Yeni İngiltere İçişleri Bakanı Theresa May, bugün bir dizi konferans turu düzenlemek için gelen Dr. Zakir Naik'e, "kabul edilemez davranışta bulunduğu" suçlaması ile İngiltere'ye girişini yasakladı.

Hizb-ut Tahrir'in İngiltere'deki Medya Temsilcisi Tâci Mustafa, bu yasaklamaya ilişkin olarak şu değerlendirmede bulundu: "Bu yasaklama, bu hükümetin Avrupa'da İslam'a karşı nasıl aşırı ve düşmanca bir politika yürüttüğünü göstermektedir. Dr. Zakir, tartışma ve diyalog alanında uzman, güçlü, saygın ve tüm katılımcılardan sorular alması ile ünlü Müslüman bir konuşmacıdır. Geniş ölçüde kendisine siyasi olmayan ve barış yanlılığı ile tanınan bir kimse olarak bakılmaktadır. Bu nedenle Dr. Naik'in İslam'ı sunmasının engellenmesi büyük bir hoşgörüsüzlüğün ve nefretin göstergesidir."

"Bu karar, ikiyüzlü bir karardır. Çünkü İngiltere, Dr. Naik gibi insanları engellerken Geert Wilders gibi İslam düşmanı ve nefret yayan insanların avam kamerasında konuşmasına izin vermektedir."

"Hükümetin bu kararı, Batılı hükümetlerin karşıt ve rakip görüşleri susturmadan insanları kendi değerlerine ikna etmeye muktedir olamadıklarının başka bir kanıtıdır. Bu (yasaklama kararı), İslam'a yönelik saldırılarını meşrulaştırmak için genellikle bir kılıf olarak kullandıkları ‘fikir özgürlüğü' hakkındaki gururlu konuşmalarına çürütmektedir."

"Özelde Batıdaki İslami jenerasyona mesajımız şudur ki bu çirkin eylemin karşısında cesarete bürünmelidirler. Genelde de tüm Müslümanları Batıda İslam için ve İslam risaletini topluma taşımak için kıyama kalkmaya davet ediyoruz. Zira Resulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in döneminden bu yana İslam'ın fikrilerini engelleme girişimleri İslami risaletinin gelişimini durdurmada başarısız olmuştur. Nitekim İngiltere Hükümeti ne yaparsa yapsın şunun veya bunun şu anda yaşanan ‘İslam risaletinin gelişimini durdurduğunu' gösteren hiçbir emare göremiyoruz."

Devamını oku...

- Basın Açıklaması - Nizamın Bekası ve Sürdürebilirliliği İçin Yamalar!!

Yemen Devlet Başkanı, Temsilciler Meclisi ve Şura Konseyi başkanları ile bazı cumhurbaşkanlığı danışmanlarının katıldığı 15.06.2010 salgı günkü Bakanlar Kurulu Toplantısına başkanlık yaptığı sırada, "Ekonomik ve idari çabaların devam edeceğini, harcamaya yönlendirmek, gelirleri arttırmak, petrol, maden, balık ve tarım alanlarına yatırım yapılması için çalışılacağını...şu anda senelik 510 milyar riyali geçen petrol ürünlerini destekleme politikası hakkında entegral bilimsel bir çalışmanın yapıldığını" vurguladı.

Yemen'deki iktidar nizamı, kendi bekası ve sürdürebilirliliği için yama ve reform politikasını alışkanlık haline getirdi. Bugün Yemen, dini hayattan ayırma akidesine dayanan en kötü bir nizamın gölgesinde en kötü bir hayat yaşıyor. Bu nizamın başındakiler ise bu bayağı hayvani yaşamı hazırlayan kaideler ve esaslara göre yaşamaktalar ki bunlar şu dört özgürlüktür: İnanç, , fikir, mülkiyet ve şahsi özgürlük.

Dünya Bankası ile IMF'in belirlediği reform programlarını sürdürmek Yemen halkını daha da fakirleştirecek ve işsizliği daha çok arttıracak ve kötüleşen sorunları halletmeyecektir. Zira bu kuruluş, köle Yemen halkının hesabına olmak koşuluyla "ekonomik reforma" ilişkin bir takım koşullar ve tedbirler dayatmaktadır ki bunlar şunlardır: Vergilerin arttırılması, birçok gerekli malzemeler üzerindeki sübvansiyonların kaldırılması, fiyatların yükseltilmesi, satış vergisi gibi ek vergilerin getirilmesi, yerel paranın fiyatının düşürülmesi ve birçok diğer önlemlerin alınmasıdır. Dolayısıyla bu nizam, (ferdi, kamu ve devlet mülkiyetlerini) birbirine karıştırdı, (özelleştirme) adı altında kamu mülkiyetlerini şahısların veya şirketlerin mülkü haline dönüştürdü ve servetlerimizi yağmalaması için stratejik ortaklık adı altında (sömürgecileri) ülkemize soktu. Dolayısıyla halka ait kamu mülkiyetlerine daha fazla yatırımcı çekmek ve yöneticiler, akrabaları ve etrafında dönenlerin onlara ortak olmaları ölüm döşeğindeki Yemen halkının son nefesini de alacaktır!!

Yemen halkının tüm sorunlarını çözecek olan doğru bilimsel bir araştırma ancak İslam'ın gölgesinde mümkündür. Bu sorunların köklü, kesin ve doğru bir şekilde çözülmesi ancak İslam ve onun azim iktisat nizamı ile mümkündür. O iktisat nizamı ki mülkiyetleri belirlemiş, malların mülk edinilmesindeki eşitsizliği tedavi etmiş, parayı tedavüle etmek ve kenzi yasaklayarak toplumda ekonomik bir denge oluşturmuş, servetin dağılımı ve harcama hususunda tebaanın fertlerin arasında fahiş bir eşitsizlik meydana gelmesi halinde çözümler koymuş, arazi hükümleri, tarım politikası, projeleri finanse etmeye yönelik ideal yol ve benzerleri ile de ekonomik büyümeyi halletmiştir.

El-Hak Subhânehu ve Te'alâ şöyle buyurmuştur:

كَيْ لا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الأَغْنِيَاء مِنكُمْ وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ "Resul size neyi getirdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan kaçının. Allah'tan ittikâ edin. Çünkü Allah'ın azabı çetindir.Ta ki (o mallar) içinizden yalnız zenginler arasında (dolaşan) bir devlet olmasın." [el-Haşr 7]

 

Devamını oku...

- Basın Açıklaması - Akıtılan Kanlar, Yemen Halkının Dikkatini Değişimden Başka Bir Yöne Çekmeye Dönük Organize Bir Cürümdür!!

Kurunun yanında yaşı da yakan altı senedir süren savaşın ardından 11.02.2010'da Husiler ile Yemenli yetkililer arasında Kuzey Yemen'de ateşkes üzerinde anlaşma sağlandı. Ancak felaket şudur ki devletin çözemediği savaşın sonuçlarıdır. Zira Husi tarafları ile iktidar yanlısı kabileler arasında onlarca kişinin canına kıyan süregelen intikamlaşmalar, kurulan pusular, yol kesmeler ve ihanetler bir türlü dur durmak bilmedi.

Öte yandan Güney Yemen'de "ordu ile Halk Hareketi" denilen gurubun tarafları arasındaki katliam ve savaşın devam etmekte olduğunu görmekteyiz. Nitekim bunların sonuncusu onlarca kişinin katledilmesi, evlerin ve ticaret mahallerinin yıkılması ile sonuçlanan Dali şehrinde dönen savaştır.

Üçüncü bir yönden ise korkuya, açlığa, çocukların ve kadınların terörize edilmesine, Müslümanın Müslüman kardeşini savaşlarda ve pusularda katletmesine yol açan kabileler arasındaki süregelen savaşlar ve intikamlaşmalardır. O kadar ki insan, sanki cahiliye döneminde yaşıyormuşuzcasına iman ve hikmet beldesinde Müslümanların evlatlarının arasında yaşananlar karşısında hayretler içerisinde kalmaktadır!!

Dördüncü bir yönden ise ülkenin egemenliğini çiğneyerek ve sözde terörizme karşı savaş gerekçesi altında Pakistan'ın Veziristan ve Belucistan bölgelerinde uyguladığı senaryoyu yeniden kurmak üzere Amerikan uçaklarının (küme bombaları ve homatok füzelerinin olduğu) yasak silahları kullanarak düzenlediği hava saldırılarıdır!!

 

Bizler Hizb-ut Tahrir / Yemen Vilayeti olarak aşağıdaki noktaları vurgulamak isteriz:

-Doğrudan veya dolaylı şekilde olsun bu vahşi eylemlerin arkasında iktidar nizamı vardır. Çünkü iktidar nizamı, sahip olduğu ve çatışan taraflara karşı kullandığı imkanlar, araçlar ve yöntemler sayesinde sorunları çözebilir. Keza köklü çözümler getirebilir veya kendisine sunulan çözümleri de benimseyebilir. Ancak iktidar nizamının politikası, kuvvet sahipleri tarafından muhasebe edilmekten ve değiştirilmekten kurtulmak için insanları oyalama ve onları fitnenin, savaşın ve çatışmaların içine sürükleme esasına dayanmaktadır.

-Yemen'in Müslüman evlatları arasında akıtılan ve akıtılacak olan her damla kanın günahı ve vebali iktidar nizamına aittir. Çünkü o, çobandır ve güttüğünden mesuldür.

-Allahu [Subhânehu ve Te'alâ]'nın kendisinden soracağı devletin şeri görevi, kabileler arasındaki intikam duygularını ve savaşları tahrik etmek yerine Yemen halkını korumak ve güvenliklerini sağlamak amacıyla orduyu harekete geçirmedir!!

-Hem Yemen halkı hem de zalim iktidar nizamı, Müslümanların kanının kutsiyeti Allahu Subhânehu katında Beyt-il Haram'ın kutsiyetinden daha büyük olduğunu bilmelidirler. El-Hak Teberake ve Te'alâ şöyle buyurmuştur: وَمَن يَقْتُلْ مُؤْمِناً مُّتَعَمِّداً فَجَزَآؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِداً فِيهَا وَغَضِبَ اللّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَاباً عَظِيماً "Her kim bir mümini kasten öldürürse cezası, içerisinde ebediyen kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiş ve onun için azim bir azap hazırlamıştır." [en-Nisâ 93]

İbn-u Mâce, Resul [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in Kabe'yi tavaf ettiğini ve tavaf esnasında şöyle dediğini rivayet etti: ما أطيبك وأطيب ريحك، ما أعظمك وأعظم حرمتك، والذي نفس محمد بيده لحرمة المؤمن أعظم عند الله حرمة منك ماله ودمه، وأن لا نظن به إلا خيرا "(Ey Kabe!) Sen ne güzelsin, senin kokun ne güzeldir, sen ve senin kutsiyetin ne büyüktür. Muhammed'in nefsini elinde tutan (Allah'a) yemin olsun ki, müminin Allah katındaki kutsiyeti senin kutsiyetinden daha büyüktür. Müminin malı ve kanı da böyledir. Biz mümin hakkında ancak hayır zannında bulunuruz."

El-Buhari, SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in şu kavlini rivayet etti: ... فَإِنَّ دِمَاءَكُمْ وَأَمْوَالَكُمْ عَلَيْكُمْ حَرَامٌ كَحُرْمَةِ يَوْمِكُمْ هَذَا فِي شَهْرِكُمْ هَذَا فِي بَلَدِكُمْ هَذَا إِلَى يَوْمِ تَلْقَوْنَ رَبَّكُمْ أَلا هَلْ بَلَّغْتُ قَالُوا نَعَمْ قَالَ اللَّهُمَّ اشْهَدْ فَلْيُبَلِّغْ الشَّاهِدُ الْغَائِبَ فَرُبَّ مُبَلَّغٍ أَوْعَى مِنْ سَامِعٍ فَلا تَرْجِعُوا بَعْدِي كُفَّارًا يَضْرِبُ بَعْضُكُمْ رِقَابَ بَعْضٍ... "Bilin ki, kanlarınız, mallarınız ve ırzlarınız birbirinize kesinlikle haramdır, tıpkı Rabbinize kavuşacağınız güne kadar şu yerde, bu ayda şu gününüzün haram olması gibi. Haberiniz olsun! Tebliğ ettim mi. Dediler ki: "Evet." Dedi ki: "Allahım şahit ol! Şahit olan olmayana ulaştırsın. Zira kendisine söz ulaştırılan nice kimse vardır ki sözü dinleyenden daha kavrayışlıdır. Sakın Benden sonra birbirlerinizin boynunu vurarak Kâfirler olarak gerisin geriye dönmeyin!"

Bundan dolayı Müslümanların kanının günahı ve kutsiyeti; sesiz kalan veya plan kuran veya destekleyen veya destek veren veya işaret eden veya öldür kelimesinin "öl..." harfini söyleyen her sorumluyu kapsayacaktır!

Ey Müslümanlar! Ey Yemen Halkı! Dünyada ve ahirette kurtulmanız için Allah'ın sizlere emrettiği şeyle meşgul olmalısınız, bu nizamın sizleri kendisiyle oyaladığı oyalama politikası bir cürümdür ve bu politika karşısında sessiz kalmanız Allahu [Subhânehu ve Te'alâ]'nın öfkelenmesine neden olur. O halde masum kanlarınızı enjekte edecek, işlerinizi hak ve adaletle güdecek, sizleri yakıtı insan ve taş olan cehennem yerine genişliği arz ve semevat kadar olan cennete götürecek olan Hilafeti kurmak için çalışınız.

 

فَسَتَذْكُرُونَ مَا أَقُولُ لَكُمْ وَأُفَوِّضُ أَمْرِي إِلَى اللَّهِ إِنَّ اللَّهَ بَصِيرٌ بِالْعِبَادِ "Size söylediklerimi yakında hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını çok iyi görendir." [Mümin 44]

 

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsünün, 2011 Ocak Ayında Güney Sudan'ın Ayrılmasına Yönelik Yapılacak Olan Referandumu Reddetmeye Dönük İmza Kampanyasının ve Protesto Mitinginin Tanıtımı Hakkında Sudan Haber Ajansı Platfo

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti'nin ülkemizin içerisinden geçtiği Hilafetin yıkılışının 89. yıldönümüne denk gelen H. 1431 Receb-il Ferd ayında yapacağı faaliyetlerini ilan etmek üzere çağrıda bulunduğu bu basın toplantısına katılan gazeteci, medya mensubu ve katılımcı kardeşlerimiz hoş geldiniz. Nitekim önce Güney Sudan'ı ayırmak ardından Sudan'ın geriye kalan yerlerini parçalara ayırmak için 2011 yılında yapılması planlanan referandum yoluyla Sudan'ı parçalamaya çalışan kafir Batı, ülkemize karşı komplolar kurdu.

Bizler Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak ümmetin enerjisini, bu referandumun yapılmasına karşı seferber ve kanalize edecek siyasi çalışma yoluyla bu cürüme karşı durmak için önceki kampanyamıza aşağıdaki şekilde iki yeni üslup daha eklemekteyiz:

Birincisi: H. Receb 1431 el-muvafık M. 13 Haziran ayının ilk pazar gününden itibaren ülkenin dört bit tarafında önümüzdeki sene yapılması planlanan referandumun iptal edilmesinin talep edileceği geniş çaplı bir imza toplama kampanyası başlatacağız.

İkincisi: Önümüzdeki sene yapılacak olan referandumu reddetmek ve Allah'ın izniyle yakında kurulacak olan Raşidi Hilafeti anmak amacıyla ümmetin tüm muhlis evlatlarını, H. 27 Receb el-muvafık 09.07.2010 cuma günü Hartum'daki el-Mulid Meydanı'nda düzenlenecek mitinge katılmaya seferber edeceğiz.

Referandumu reddetmemiz:

-Alemlerin Rabbi ile kerim resulünü razı etmemiz ve kafirler ile onların komplocu kuyruklarını öfkelendirmemiz demektir.

-2011 Ocak ayında yapılması planlanan referandum gölgesi dışında asla gerçekleşmeyecek olan ayrılmayı reddetmemiz demektir.

-Önce Güney Sudan'ı ayırmayı ardından Sudan'ın geri kalan yerlerini parçalamayı amaçlayan Amerika'nın planlarını hayata geçirmek üzere ülkemizin kendi ellerimizle parçalanmasını reddetmemiz demektir.

-Kaynaklarımıza ve servetlerimize kolaylıkla hakim olmak için ülkeyi ve insanları parçalamayı amaçlayan kafir Batının planına göre hareket etmeyi reddetmemiz demektir.

-Akıllarını başlarına toplamaları ve hakka dönmeleri -ki hakka dönmek fazilettir- için iktidar ortaklarını hakka yöneltmek ve hakla yetinmelerini sağlamamız demektir.

-Ülkenin birliğini korumakla görevli (silahlı kuvvetlerin ve diğer düzenli birliklerin) güçlerin ülkenin birliğini koruma karşısındaki sorumluluklarını, şartlar ve koşullar her ne olursa olsun ülkenin herhangi bir karışında ifrata kaçmamalarını hatırlatmamız demektir. Dolayısıyla bu referandumu reddetmemiz dünyada izzet ve ahirette onur demektir. Aksi takdirde dünyada zillet, aşağılanma, alçalma ve ahirette rezillik ve günah demektir.

وَاتَّقُواْ فِتْنَةً لاَّ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُواْ مِنكُمْ خَآصَّةً وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ "İçinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmayacak bir fitneden sakının. Muhakkak ki Allah, ikabı şedid olandır." [el-Enfâl 28]


İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir

Resmî Sözcüsü
Sudan Vilâyeti

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER