Perşembe, 07 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/20
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Parlamento Seçimleri Hakkındaki Hizb'in Tutumuna Yönelik Medya Bürosu Başkanı'nın Açıklaması

Hizb-ut Tahrir / Lübnan Medya Bürosu Başkanı Ahmed el-Kasas, Hizb'in Trablus'taki ana merkezinde yapılan genel bir buluşmada Lübnan halkını cezbeden keskin siyasî kutuplaşmalardan bağımsız bir şekilde İslâmî ideolojik itibarlara binaen Lübnan parlamentosu seçimleri hakkındaki Hizb'in tutumunu açıkladı.

Konuşmasında şöyle geçmiştir:

Seçim sürecine yönelik ideolojik tutum, bu sürece ilişkin şer'î hükmün bilinmesi için öncelikle bu sürecin vakıasının idrak edilmesini gerektirir. Bu seçimler, şeklen de olsa aslında "demokratik" nizama istinat ettiğine göre bu nizamdaki seçimlerin rolüne izahat getirilmesi kaçınılmazdır.

Demokratik nizam şu iki kaideye dayanır: Egemenlik halka aittir ve otoritenin kaynağı halktır. Birinci kaideye -ki en önemli olanı budur- gelince; devletin insanların işlerini güttüğü yasalar ile kanunların konulmasında hak sahibinin bizzat insanların olması demektir. İkinci kaideye gelince; bu da yöneticileri seçme, onları gözetme, onları muhasebe etme, dahası bazı nizamlarda onları görevden alma hakkını halka vermektedir. -Nizamların genelinde devlet başkanını seçme dışında- halkın bu yetkileri doğrudan kullanmasına imkân olmamasından dolayı bu nizam, bu yetkilerin kullanılması hususunda kendilerine vekil olmaları amacıyla milletvekillerinin insanlara vekil olmasına itimat etmiştir. Dolayısıyla seçilmiş meclis, yasamada ve kanunların konulmasında insanlara vekil olmakta ve yasama otoritesi olarak vasıflanmaktadır. Aynı şekilde yürütme otoritesinin gözetiminde ve muhasebe edilmesinde de onlara vekil olmaktadır. Bazı nizamlarda ise, devlet başkanının seçilmesi hususunda insanlara vekâlet etmektedir.

Kimilerinin insanlığın eriştiği siyasî hayatı uygulama metodunu ortaya çıkarmış olması vasfıyla tüm milletlerin ve halkların güvenine laik "modern" yönetim nizamı olarak addettiği bu nizam, gerçekte dini hayattan, yani toplumdan, devletten ve yasamadan koparma akîdesine dayanan muasır Batı hadaratının kimliğinden kaynaklanan nizamdan başka bir şey değildir. Fiilen yada şeklen olsun bu nizamın dünyanın sair devletlerinde yayılması ve tatbik edilmesi ise yaklaşık iki asırdan beri milletleri ve toplumları istila etmeye başlayan muasır Batılı hadaratının hegemonyasının sonucundan öte bir şey değildir. Fikirleriyle ve nizamlarıyla bu hadaratın istila ettiği milletlerden biri de Lübnan beldesinin de dâhil olduğu İslâmî âlemdir.

İslâmî akîdeye olan imanlarının kendilerine farz kılmasından ötürü İslâmî Ümmetin itimat etmesi gereken yönetim nizamına gelince; hem kendisinden kaynaklanan esas -ki o, İslâmî akîdedir-, hem üzerine dayandığı kaideler, dolayısıyla tafsilat bakımından bu nizamdan tamamen farklıdır.

İslâm'da yönetim nizamının üzerine dayandığı en önemli kaide: Egemenliğin şeriata ait olmasıdır. Nitekim Allahu Te'alâ'nın şu kavli gibi: [إِنِ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلّه] "Muhakkak ki hüküm ancak Allah'a aittir." [Yusuf 40]

Delaleti kat'î Kur'ân âyetleri, bu kaideye delalet etmiştir. Burada hükmün manası, yasama demektir. Yani emir, nehiy ve ibahat olup otorite ve siyasetin uygulanması demek değildir. Yine Allahu Te'alâ'nın şu kavli gibi:

وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الْكَافِرُونَ "Her kim Allah'ın indirdikleri ile hükmetmezse (yönetmezse), işte onlar kâfirlerin ta kendileridir." [el-Mâide 44]

Ve şu kavli:

وَلاَ تَقُولُواْ لِمَا تَصِفُ أَلْسِنَتُكُمُ الْكَذِبَ هَـذَا حَلاَلٌ وَهَـذَا حَرَامٌ لِّتَفْتَرُواْ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ لاَ يُفْلِحُونَ "Dillerinizin uydurduğu yalana dayanarak "Bu helâldir, şu da haramdır" demeyin. Aksi halde Allah'a karşı yalan iftirâ etmiş olursunuz. Kuşkusuz Allah'a karşı yalan iftirâ edenler asla iflâh olmazlar." [en-Nahl 116]

Aynı manaya delalet eden pek çok benzeri âyet vardır. Dolayısıyla İslâm nizamında İslâmî devletlerin genelinde şeklen tatbik edilen demokratik nizamdaki mevcut manasıyla yasama otoritesi diye bir şey yoktur. Bilakis İslâmî nizamda yasamaların kaynağı, şer'î fakihler içerisinden müçtehitlerin istinbat ettiği Kur'ân ve Sünnetten olan vahiy nasslarıdır. Hakkında müçtehitlerin ihtilaf ettiği içtihadî hükümleri benimseme yetkisi ise İslâm nizamlarının tatbiki ve işlerinin gözetilmesi hususunda Ümmetin kendisine vekil olarak seçtiği devlet başkanına aittir. Böylece bu fıkhî içtihatlardan delilini en güçlü gördüğüne itimat ederek Allahu Te'alâ'nın şu kavline binaen bu gözetimine bağlı kalır:

أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الأَمْرِ مِنْكُمْ "Allah'a, Rasulü'ne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin." [en-Nisâ' 59]

Binaenaleyh yasamada insanlara vekil olan ve yasama otoritesi diye isimlendirilen meclise İslâm nizamında yer yoktur. Çünkü İslâmî devlette egemenlik, İslâmî şeriata aittir ve devlet başkanı olan Halîfe, insanların işlerini gözetmek amacıyla şer'î hükümlerden ve idarî kanunlardan gerekli olanları benimsemekle görevlidir.

Ancak bu demek değildir ki İslâmî nizamda seçimler yoktur. İslâm'da yönetim nizamının üzerine dayandığı ikinci kaide: Otorite, Ümmete aittir. Bu kaidenin manası, Ümmetin işlerini gözetecek devlet başkanını seçmede hak sahibi Ümmettir demektir. Dolayısıyla şer'î bey'at yoluyla Ümmet tarafından görevlendirilmedikçe bir kimsenin devlet başkanı olması caiz değildir. Ayrıca Ümmet, bu bey'attan sonra da kusur gösterir, kötülük eder veya zulmederse yöneticiyi gözetmek, ona nasihat etmek ve onu muhasebe etmek yoluyla otoritedeki hakkını kullanmaktan mesul olarak kalır... Ümmetin faydalandığı bu salahiyeti yerine getirmesi ise pratik bir vesileyi gerektirir. Bu ise -özellikle Ümmetin yayılımının genişlemesi ve sayısının artması göz önüne alındığında- ancak seçimler ile gerçekleşir. Dolayısıyla seçimler, Ümmetin bey'atına müstahak olan kişinin seçilmesinin pratik vesilesidir. Aynı şekilde otoritenin muhasebesinde, devletin gözetilmesinde, taleplerini ve şikayetlerini dile getirmede Ümmete vekil olacak vekillerin seçilmesinin pratik vesilesi de seçimlerdir. İşte onlar, Ümmet Meclisi'dir ve devlet başkanı adaylarını sınırlandırmak veya devlet başkanını seçmekle yetkilendirilmeleri dahi mümkündür.

Binaenaleyh demokratik nizamdaki seçimler ile İslâmî nizamdaki seçimler arasındaki esas fark, birincisi yasamanın yürütülmesi amacıyladır ki bu, Allahu Te'alâ'nın insana haram kıldığı bir husustur. İkincisi ise, işlerini gözetmesi için devlet başkanını seçecek olan kimselere Ümmetin verdiği mücerret bir vekâlettir veya muhasebe ve görüş aktarımı hususunda kendisine vekil olacak kimseye vekâlet vermektir.

Lübnan'daki parlamento seçimlerine gelince; -teorik bile olsa- demokratik sisteme göre yasama seçimleri olmasının yanı sıra gerçek manadaki siyasî uygulamadan oldukça uzak olan Lübnan örflerine ve kanunlarına göre gerçekleşmektedir. Dolayısıyla parlamento sandalyesi için birbirleriyle rekabet edenler nezdinde gerçek siyasî bir programa yer yoktur ve birbirileriyle çatışan gurupların sunduğu siyasî programların hepsi bir kağıt parçasından ibarettir. Bu seçimlerin ortak karakteri, devletlerarası siyasetin rolü ile bağlantılı bölgesel çatışma bağlamında ülkenin aralarında taksim edildiği iki gurup arasındaki rekabettir. Bu iki guruptan biri, sandalye çoğunluğunu kazandığında zafer elde eden bu gurubun gerisinde duran bölgesel taraftır. Sandalye çoğunluğunu diğer gurup kazandığında zafer elde eden diğer bölgesel taraftır. Her iki durumda da Lübnan'daki siyasî karar, herhangi devletlerarası bir iradenin ipoteği altında kalmaktadır. Dolayısıyla Lübnan içerisinde gerçek siyasî bir karar yoktur. Bilakis onun kararları, sınır dışından gelmektedir. Binaenaleyh oy sandığına giden bir seçmenin rolü, sınırların ötesinden gelen iki siyasî karardan birinin öne çıkmasına katkıda bulunmaktan başka bir şey değildir. Oysa bu iki siyasî karardan hiç biri ne seçmene, ne onun maslahatına, ne de hayatî veya dönemsel meselelerine önem vermektedirler.

Gerek aday, gerekse seçmen olsun bu seçimler hakkındaki şer'î hükmü detaylı bir şekilde açıklamak istediğimizde deriz ki:

Madem ki seçim; seçmenin adayı vekil göstermesi -ki İslâm'da vekâlet, meşruu bir fiilde vekâlet olduğu sürece caizdir- ve siyasî hususta, yani işlerini gözetme hususunda görüşlerini ifade etmede adayın insanlara vekil olmasıdır o halde esası üzerine seçildiği ve seçilmesinden sonra da bağlı kalacağı şer'î sabitleri programına dâhil etmesi şartıyla onun aday olup seçilmesi caizdir. Bu sabitler ise şunlardır:

1. İslâmî devletin enkazı üzerine ülkede tatbik edilen ve İslâm nizamı ile değiştirilen beşerî anayasa ile kanunlara muvafakat etmemesi.

2. Beşerin yasamada bulunma hakkının olmamasından ve Müslümanların hayatında egemenliğin İslâmî şeriata ait olması gerekliliğinden dolayı yasamaya katılmaktan imtina etmesi.

3. Şu iki sebepten dolayı cumhurbaşkanı seçimine katılmaktan imtina etmesi. Birincisi: Çünkü Müslümanlara bir gayr-i müslimin hükmetmesi, Allahu Te'alâ'nın şu kavline binaen caiz değildir:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الأَمْرِ مِنْكُمْ  "Ey İmân edenler! Allah'a, Rasulü'ne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin." [en-Nisâ' 59]

İkincisi: Çünkü o, Allah'ın inzal ettiklerinden başkası ile hükmetmektedir.

4. Beşerî anayasa ile kanunları tatbik eden yürütme otoritesi olmalarından, yani yine Allah'ın inzal ettiklerinden başkasıyla hükmetmelerinden dolayı hiç bir hükümete güvenoyu vermemelidir.

5. İslâmî olmayan bir sistem esasına göre belirlenmesinden dolayı malî bütçelerin onaylanmasına katılmamalıdır. Ki o, faiz ve şeriatta haram olan diğer malî işlemlerin içine boğulmuş kapitalizm sistemi olmasının yanı sıra ülke ekonomisini, devletlerarası ekonomik örgütler ile insan servetlerini yağmalayan kapitalist şirketlere boyun büker hale getirmiştir.

6. Şeriata muhalif anayasal ve hukuksal bir esasa göre onaylanmasından dolayı otoritenin yaptığı devletlerarası anlaşmaların onaylanmasına katılmamalıdır. Ayrıca bu anlaşmalar, çoğu zaman Ümmet aleyhine büyük devletlere yol/egemenlik vermektedir. Oysa Allahu Te'alâ şöyle buyurmaktadır:

وَلَن يَجْعَلَ اللّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً  "Muhakkak ki Allah, Kâfirler için Mü'minler aleyhine asla bir yol (egemenlik) kılmayacaktır!" [en-Nîsa 141]

7. Beşerî anayasa ve kanunlar esasına göre değil, İslâmî şer'î hükümler esasına göre yürütme otoritesini muhasebe etmelidir. Çünkü Allahu Te'alâ şöyle buyurmaktadır:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الأَمْرِ مِنْكُمْ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ "Ey İmân edenler! Allah'a, Rasulü'ne ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer herhangi bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, gerçekten Allah'a ve Âhiret Günü'ne inanıyorsanız, onu Allah'a ve Rasulü'ne döndürün. Bu, hem daha hayırlı hem de netice bakımından daha güzeldir."[en-Nisâ' 59]

8. Seçim kampanyasında, siyasî programlarında ve tutumlarında İslâm hükümlerine bağlı kalmayan adaylarla işbirliği içerisine girmemelidir. Çünkü bu işbirliği ile onların çizgisini onaylamış ve seçmenini onları seçmeye davet etmiş olur. Oysa Allahu Te'alâ şöyle buyurmaktadır:

وَتَعَاوَنُواْ عَلَى الْبرِّ وَالتَّقْوَى وَلاَ تَعَاوَنُواْ عَلَى الإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ "Birr (iyilik) ve takvâ üzerine yardımlaşın! Günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın!" [el-Mâide 2]

 

Devamını oku...

- Basın Açıklaması - Terörle Mücadele Kurulu Oluşturulması Şeklindeki İngiltere'nin Habis Önerisinin Amacı, Siyasal İslâmî Akîdenin Yayılmasını Frenlemektir

Hizb-ut Tahrir / Bangladeş Resmî Sözcüsü Muhyiddîn Ahmed, Hükümetin sözde terörle mücadele için İngiltere ile ortak bir kurulun oluşturulmasına muvafakat etmesini kınadı. Muhyiddîn Ahmed, bugün yayınladığı basın açıklamasında İngiltere'nin, gerçekte İslâm'a karşı bir haçlı savaşı olan sözde terörizme karşı savaş cürümünde Amerika'nın ortağı olduğunu ifade etti ve şöyle ekledi: "Dışişleri Bakanı Diphu Moni'nin Pakistan ile Hindistan'daki teröristlerin takibatı hususunda İngiltere'nin deneyimine muhtacız, çünkü onlar terörle mücadele için ortak bir kurula sahipler şeklindeki açıklamalarına Bangladeş'teki Müslümanların kalpleri öfke ile doldu."

"Kindar İngilizlerin bu tip kurulların kılıfı altında Pakistan'daki masum Müslümanlara yaptığı işkencelere ilişkin olarak dünya gazetelerinin sayfalarında yayınlananlar Müslümanların gözünden kaçmamaktadır. Bunun içindir ki bu tür kurulların oluşturulmasından maksat, bunların kılıfı altında siyasal İslâmî akîdenin yayılmasını frenlemek için çalışmak ve Müslümanların beldelerinden sömürgeciliğin ve ajanlarının kaldırılmasını isteyen masum Müslümanlara işkence yapmaktır."

Muhyiddîn Ahmed, bu tür yöntemlerin Hilâfet Devleti'nin kurulmasına yönelik ciddî çalışmayı engelleyemeyeceğini teyit etti. Zira o, Rasulullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in müjdesi ve Allahu [Subhânehu]'nun bir vaadidir. Son olarak Muhyiddîn Ahmed, bu kurulun oluşturulmasına muvafakat verme kararını ilga etmesi noktasında Hükümete bir çağrıda bulundu.

 

 

Muhyiddîn Ahmed

حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Resmî Sözcüsü ve Genel Koordinatörü

Bangladeş

 

Devamını oku...

-Basın Açıklaması- Ebiyi Meselesinin Uluslararası Lahey Adalet Divanı'nda Ele Alınması, Sudan'da İki Devletin Varlığını Tanımaktır

Dün sabah, sözde Uluslararası Lahey Adalet Divanı binasında, Ebiyi bölgesi sınırları üzerinde Hükümet ile Halkçı Hareket arasındaki anlaşmazlığı çözmek için Daimi Tahkim Mahkemesi huzurunda sözlü yargılama oturumları başladı.

Lahey'de meydana gelenler bağlamında aşağıdaki hususları açıklamak isteriz:

1. Aynı beldenin bölgeleri içerisindeki sınırların çizilmesi idarî bir iştir. Dolayısıyla buna uluslararası bir nitelik kazandırılması ve davanın uluslararası bir mahkemeye götürülmesinin pratik manası, Sudan'ın artık aralarındaki sınırlar üzerinde çekişen iki devlet haline gelmesidir.

2. Bölünme süreci, bunun öncesinde Ebiyi protokolüne ilişkin sömürgeci Batının, özellikle Amerika'nın yürütme hedefi, bu bölgedeki servetler ile petrole ilişkin sömürgeci bir hedeftir.

3. Bölgeye "Dinka veya el-Mesîra" kabilelerinden hangisinin daha önce geldiğinin araştırılması caiz değildir. Önemli olan onların aynı beldede olmalarıdır ki o da Sudan'dır. İslâm'da arazinin mülk edinilmesi ise, kabilevî esas üzerine olmayıp ancak ferdî esas üzere olur. Nitekim SallAllahu Aleyhi ve Selem şöyle buyurmuştur:

مَنْ أَحْيَا أَرْضًا مَيْتَةً فَهِيَ لَهُ "Her kim ölü bir araziyi ihya ederse o, onundur."

Ve şöyle buyurmuştur:

مَنْ أَحَاطَ حَائِطًا عَلَى أَرْضٍ ، فَهِيَ لَهُ "Her kim bir araziyi çevirirse o, onundur."

Meralara gelince; devletin tüm tebaası için genel bir mülkiyettir. Arazileri işgal ettikleri sırada İngilizlerin Sudan'da yaptığı en tehlikeli şey, arazinin tekelcilik, yani bir kabilenin dârı olması esası üzerine verilmesidir. Nitekim bu amelin, toprağa ilişkin İslâm'ın hükümlerine muhalif olmasının ötesinde vakıa olarak da bozukluğu ortaya çıkmıştır.

4. İslâm'da yönetim, merkezidir. İdare ise, devletin yönettiği beldelerin birimlere ayrıldığı, her bir birimin vilâyet olarak isimlendirildiği ve her bir vilâyetin de âmillik olarak isimlendirilen birimlere ayrıldığı adem-i merkeziyetçilik esasına dayanır... Nebî SallAllahu Aleyhi ve Sellem'in yaptığı da işte budur. Zira o, açık bir tahdit ile yeri belirlenmiş beldelerdeki imâratlara vâli atıyordu. Nitekim Amr İbn-u Hazm'ı Yemen'e, el-Alâ İbn-u Hadramî'yi Bahreyn'e vâli olarak atadığı gibi başkalarını da vâli olarak atamıştır. İslâmî Devlet de tarihi boyunca bu minval üzere seyretmiştir; işlerini vâliler ve âmiller üstleniyor ve Hilâfet Devleti'nin yönettiği her beldede araziyi fertler mülk ediniyor, kamu mülkiyetinden olan meralar ve benzerleri devletin tüm tebaasının faydasına sunuluyordu.

İrademizin kâfir Batıya ipotek edilmesi, şeriata muhalif olmasının ötesinde ona kadim rüyası olan Sudan'ın Güneyini parçalamayı geçekleştirmesi, ardından da Ebiyi bölgesinin müdahale için bir gerekçe olacak şekilde çatışma mahalli olarak bırakmasına fırsatı vermektedir. Böylece bugün olduğu gibi kâfire üzerimizde otorite vermiş olacağız. Oysa Allahu [Azze ve Celle] şöyle buyurmaktadır:

وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً  "Şüphesiz Allah, Kâfirler için Mü'minler aleyhine asla bir yol (otorite) vermeyecektir!" [en-Nîsâ 141]

Ayrıca kâfir Batının mahkemelerine muhakeme olmak Allahu Te'alâ'nın şu kavlinden dolayı şer'an caiz değildir:

َلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آَمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُضِلَّهُمْ ضَلالا بَعِيدًا "Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmedin mi? Tâğutu küfretmekle emrolundukları halde ona muhâkeme olmak istiyorlar. Oysa şeytan, onları büsbütün saptırmak istiyor"[en-Nisâ 60]

Binaenaleyh mesele, küfrün evrensel mahkemelerinden geri çekilmeli, İslâm esası üzerine çözülerek iş nisabına iade edilmeli, ülkenin birlik üzerek kalması için çalışılmalı, parçalanmasına ve bölünmesine izin verilmemelidir. Bu da belaların başı ve musibetlerin anası olan başta Nifaşa Anlaşması olmak üzere batıl üzerine bina edilen tüm anlaşmaların reddedilmesi ile olmalıdır.

 

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]

حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Resmî Sözcüsü
Sudan Vilâyeti

 

Devamını oku...

Güvenlik Durumunun Çökmesi... İşgal Kuvvetlerini Kabullenmeye Yönelik Bir Kamuoyu Oluşturmaktır

24. 04. 2009 Pazar günü sabahı, Bağdat'ın Batısındaki "el-Tubce" yerleşim bölgesinde yedi kuyumcunun öldürüldüğü yeni bir olay gerçekleşti. Böylece Amerikan işgal kuvvetlerinin kendi üstlerine çekilmek üzere önümüzdeki Haziran ayının sonunda, Irak şehirlerinden çekileceklerinin yaklaştığının ilan edilmesinden bu yana son birkaç gün içerisinde yoğun bir şekilde artan güvenlik ihlalleri silsilesine yeni bir olay daha eklendi.

Bu ihlaller, ara sıra işgalci tarafından pek çok sayıda ülkeye sokulduğu ilan edilen bomba düzeneği, patlayıcı kemerler ve bomba yüklü araçlar şeklinde ortaya çıkmıştır. Böylece işgalcinin "kırılgan" olarak nitelendirmeyi adet edindiği başarıyla tamamlanan bir güvenlik görüntüsü verilmiştir.

Gelişen olayları dikkatle inceleyen bir kimse... neredeyse işgalci ve onun ajanlarının dairesinden çıkmayan bu korkunç olayların türetildiğini görür. Ki böylece sokaktaki sade vatandaşı bile aldatamayacak senaryolarla gizlenmiş alçaltıcı anlaşmanın bazı maddelerini uygulamayı reddedecekleri gerekçeler oluştursunlar. Bunun en çarpıcı kanıtı Obama'nın, masum vatandaşlara karşı işlenen bu cürümlerin sorumluluğunu yüklenmeleri girişimi hususunda siyasî sürecin ortakları arasındaki anlaşmazlıkları tasfiye etmek amacıyla Bağdat'a yaptığı ani ziyareti sırasındaki sözleridir... Nitekim General Odierno'nun durumlar kontrol altına alınana kadar Musul'dan çekilmeyeceği ihtimali hakkındaki açıklamaları aynı doğrultuda olmasının yanı sıra Başbakanın da güvenlik tam bir şekilde sağlanmadıkça Amerikan kuvvetlerinin Irak şehirlerinden çekilmesi tamamlanmayacaktır ve silahlı gurupların saldırılarına maruz kalan her bölgeden çekilme süreci durdurulacaktır şeklindeki 03.16 tarihli açıklamaları ve buna benzer pek açıklamaları vardır.

Ey Müslümanlar!

Bugün katliam, zulüm, hapishanelerin tıka basa dolması ve belirsizlik içerisindeki gelecek yüzünden çektiğiniz sıkıntıların sebebi; Raşidî Hilâfet'in ikame ederek İslâmî Ümmeti kalkındırmak için çalışan muhlislerin çabalarını engelleme ve bitirme amacıyla Irak'ı bir üst edinme beklentisiyle bu ülkeyi işgal eden kâfir Amerika'dır. O muhlisler ki Irak'ı sonsuza deki sömürgeciliğin hegemonyasından kurtarmayı ve Allahu [Subhânehu ve Te'alâ]'nın şu kavlindeki vaadini gerekleştirmeyi amaçlamaktadırlar:

إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الأََشْهَادُ  "Şüphesiz Rasullerimize ve îman edenlere, hem bu dünya hayatında, hem de şâhitlerin (şahitlik için) kalkacakları günde Nusret veririz." [Mu'min/Ğâfir 51]

 

Devamını oku...

Cakarta Telcomcell Şirketi Genel Müdürü'ne

Cakarta / Endonezya

H. 21 Rabî-ul Âhir 1430
M. 17 Nisan 2009

Cakarta Telcomcell Şirketi Genel Müdürü'ne;

es-Selâmu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuhu;

Sizlere, Hizb-ut Tahrir / Endonezya'nın İslâmî beldelerin ilerlemesine, selametine ve güvenliğine önem veren bir İslâmî hareket daveti olduğunu açıklamak için bu mektupla başladık. Ki kapasite olarak dünyanın en büyük beldesi olması itibarıyla buna Endonezya da dâhildir. Bildiğimiz üzere Endonezya, bizzat kendi kararını ve kendi bölgelerinin selametini koruyup kendi güvenliğine hırs göstermedikçe kalkınma ve ilerleme alanında gelişme amellerinde bulunmaya muktedir değildir. Buna göre bölgelerinin selametini, güvenliğini tehdit edecek ve bizzat kendi kararlarına etki edecek bir tehlikeye yol açan her amel veya her program engellenmelidir.

Bunun gerçekleşmesi için de sizleri, bu mektup yoluyla "Evrensel Sosyal Yükümlülük / USO", yani posta ve iletişim araçlarında evrensel toplumun yükümlülüğü adlı programınızda "Shiron" ve "Gilat" gibi "İsrail" ürünlerini kullanmamaya davet ediyoruz. Bu program yoluyla ülkenin dört bir tarafının 8000 bin noktasında şebeke kurulacaktır. Yine sizleri fiilen muharip devletlerin ürünlerini de kullanmamaya davet ediyoruz ki aslında bu devletler, tamamen Amerika ve İngiltere gibi sömürgeci devletlerdir.

Bu programda "İsrail" ve fiilen muharip olan diğer devletlerin ürünlerinin kullanılması şer'an haramdır. Ve bu, sömürgeci devletlerin Endonezya'daki birçok bölgeden oldukça kolay bir şekilde malumat elde etmelerinin önünü açmasının yanı sıra şebeke bakımında çalışan -büyük ihtimalle Yahudi güçlerdendir- sağlayıcı şirketi, şebekenin bulunduğu her yerde Endonezya'daki müteaddit bölgeleri ziyaret etme hakkına sahiptir. Yine üst fiyat sınırından oldukça uzak bir şekilde sağlayıcı şirketin ucuz tedarikine bakıldığında Yahudi devleti tarafından geniş çaplı bir müdahalenin olması da muhtemeldir. Bunun da "İsrail" ürünlerinin kullanımına yönelik teşvik yöntemi olarak algılanması mümkündür.

Tam olarak korktuğumuz şey ise "Telcomcell'in" yanında 8000 bölgede şebeke kurulduğunda ülkenin tüm bölgelerinde güvenli bir mekânın kalmayacak olmasıdır. Çünkü 8000 şebekeye ürünler tedarik edilmesiyle neredeyse "İsrail", Endonezya'daki iletişim araçları ağına sahip olacak ve bu ağ, Endonezya'daki diğer iletişim araçları ağlarının işini bitirecektir. Bu şebeke fiilen yapıldığında hayatın bütün yönleri risk altına girecektir. Yine para ve dağıtım işi risk altına gireceği gibi bölgesel hükümet, din ve eğitim makamlarının hepsi de risk altına girecektir.

Endonezya, egemenlik sahibi bir devlet olduğuna göre derhal bu tehlikeleri engellemelidir. Bunun yolu ise, ancak "İsrail" ürünlerinin ve fiilen muharip devletlerin ürünlerinin kullanılmamasıdır. Bu program tamamlandığında Endonezya artık egemen devlet vasfını kaybedecektir. Çünkü her yönüyle Endonezya, haricî gözetim altında olacak ve bunun sonucunda da kapasite olarak dünyanın en büyük İslâmî beldesi olan ülkenin istikrarını ve birliğini tehdit eden hareketler ile söylentiler ortaya çıkacaktır. Bu program sürdürülmesi halinde bu, sadece Allah'ın hurumatlarına yönelik büyük bir saldırı olmayıp bilakis büyük bir riske yol açacaktır. Buna binaen iş işten geçmeden bu programın engellenmesi gerektiğini bir kez daha yineliyoruz. Ve's Selâmu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

 

Devamını oku...

- Basın Açıklaması - Cihan Haber Ajansının Yayınladığı Bir Habere Reddiye

es-Selâmu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh,

Sayın Cihan Haber Ajansı Genel Yayın Yönetmeni'ne,

09.04.2009 tarihinde ajansınızdan yayınlanan bir haberde "Eskişehir'de düzenlenen operasyonda terör örgütü Hizb-ut Tahrir'le bağlantılı olduğu ileri sürülen 30 kişiyi gözaltına aldı." ve "Yapılan aramalarda tabancalarla çok sayıda mermi ele geçirildi." şeklinde ibareler yer almıştır. Halbuki söz konusu tarihte Hizb-ut Tahrir'in Eskişehir'deki şebabına karşı herhangi bir operasyon düzenlenmemiştir. Gerçek olmayan bu haberi ancak, Eskişehir Valisi'nin yaptığı açıklamadan sonra değiştirebildiniz. Zaten bağlı bulunduğunuz Samanyolu Grubu'nun Hizb-ut Tahrir hakkında daha önce yaptığı haberler de tıpkı bunun gibi kasıtlı ve yanıltıcı haberler sınıfındandır.

Anlaşılan o ki; bu yalan haber de öncekiler gibi Hizb'i umutsuzca karalamak isteyen, Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubeleri'ndeki kaynaklarınıza dayanmaktadır. Oysa bir Müslüman olarak bu zâlim ve fâsık şubeden aldığınız haberler hakkında Rabbimiz [Subhânehu ve Te'alâ]'nın şu kavlini göz önünde bulundurmanız gerekirdi: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن جَاءكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَأٍ فَتَبَيَّنُوا أَن تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ  "Ey îman edenler! Eğer bir fâsık size bir haber getirirse (doğruluğunu) etraflıca araştırın. Yoksa bilmeden bir topluluğa kötülük edersiniz de sonra yaptığınıza pişman olursunuz." [Hucurât 6]

Hattı zatında kesin olarak bildiğiniz bir husus vardır ki; Hizb-ut Tahrir, İslâm ideolojisine dayalı bağımsız, küresel bir siyâsî partidir. Ayrıca Hizb, Râşidî Hilâfet Devleti'ni kurarak İslâmî hayatı yeniden başlatmak gâyesiyle Allah [Subhânehu ve Te'alâ]'nın emrettiği ve Rasûlullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in üzerinde seyrettiği metoda sımsıkı sarılarak yalnızca fikrî ve siyâsî çalışmalarla kendisini sınırlandırır ve bu şer'î metot gereği İslâm'a aykırı her türlü şiddet eylemini, örgütünü ve aracını kınar ve reddeder.

Son olarak, Hizb-ut Tahrir konusunda Allah'tan korkun demiyoruz nitekim ona hiçbir şekilde zarar veremezsiniz. O, kökü sabit dalları göğe doğru yükselen tayyib bir ağaç gibidir. Ancak kendiniz ve yazdıklarınız hususunda Allah'tan korkun diyoruz. Daima Allah Teala'nın şu kavlini hatırınızda bulundurunuz: قُلْ إِنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ لاَ يُفْلِحُونَ "De ki: ‘Allah'a karşı yalan uyduranlar asla felah bulmazlar'." [Yunus 69] Ayrıca erdem ve basın etiği ilkelerine uygun hareket edip bu reddiyemizi yayınlayacağınızı da sanmıyoruz. Ancak sizleri Hizb-ut Tahrir ve Hilafet aleyhinde yürütülen umutsuz karalama kampanyalarına alet olmaktan artık vazgeçmeye çağırıyoruz.

 

Devamını oku...

- Basın Açıklaması - Doğan Haber Ajansının Yayınladığı Bir Habere Reddiye

Doğan Haber Ajansı Genel Yayın Yönetmeni'ne,

es-Selâmu Âlâ Men İttaba'l Hudâ,

09.04.2009 tarihinde ajansınızdan Saadet KEFAL imzasıyla yayınlanan bir haberde "Yapılan operasyonda Hizbul Tahrir örgütü üyesi oldukları öne sürülen aralarında kadınların da bulunduğu 30 şüpheli gözaltına alındı. Evlerde yapılan aramalarda 3 tabanca ve çok sayıda mermi ele geçirildiği iddia edildi." şeklinde ibareler yer almıştır. Halbuki söz konusu tarihte Hizb-ut Tahrir'in Eskişehir'deki şebabına karşı herhangi bir operasyon düzenlenmemiştir. Bu haberin yalan olduğu Eskişehir Valisi'nin yaptığı açıklama ile de açığa çıkmıştır.

Bu tür haberler kasıtlı ve yanıltıcı haber sınıfındandır, Hizb-ut Tahrir'i ve Hilafet fikrini karalamaya yönelik hamlelerin bir parçasıdır. Bu haberle ilgili olarak, muhabirinizin Hizb-ut Tahrir'i tanımadığını varsayarak, Hizb hakkında şüphe uyandırmak isteyen Eskişehir Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'ndeki kaynaklara itibar ettiğini düşünüyoruz.

Oysa ki muhabirinizin,  bu haberi yaparken insaf hudutları dâhilinde hareket ederek, hiç olmazsa Hizb-ut Tahrir'in nasıl bir kitleleşme olduğunu, ne tür bir temele, düşüncelere, metoda ve gayeye sahip olduğunu, internet sitelerinde nasıl yayınlar yapıldığını incelemesi gerekirdi.

Hizb-ut Tahrir, İslâm ideolojisine dayalı bağımsız, küresel bir siyâsî partidir. Râşidî Hilâfet Devleti'ni kurarak İslâmî hayatı yeniden başlatmak gâyesiyle Allah [Subhânehu ve Te'alâ]'nın emrettiği ve Rasûlullah [SallAllahu Aleyhi ve Sellem]'in üzerinde seyrettiği metoda sımsıkı sarılarak yalnızca fikrî ve siyâsî çalışmalarla kendisini sınırlandırır ve bu şer'î metot gereği İslâm'a aykırı her türlü şiddet eylemini, örgütünü ve aracını kınar ve reddeder.

Bu vesileyle tüm muhabirlerinizi böyle mugalatalı haberler üretmeme konusunda şiddetli bir şekilde uyarmanızı, her birine Hizb-ut Tahrir hakkında yazmak istediklerinde bizimle mülakatta bulunabileceklerini veya internet sitelerimizi ziyaret edebileceklerini bildirmenizi ve duyarlılık gösterip basın etik ilkelerine uygun davranarak bu reddiyemizi yayınlamanızı talep ediyoruz.

 

Devamını oku...

- Basın Açıklaması - Hüsnü Niyetle Bile Olsa Müslümanların Katilleri ve Düşmanlarıyla Bir Araya Gelmek İmkânsızdır

Hizb-ut Tahrir, Holbrooke ile Mullen'in Pakistan'ı ziyaretlerini, ülkedeki siyasiler ve diplomatlarla bir araya gelmesini şiddetle kınamasının yanı sıra Amerika'nın ülkenin geleceğiyle oynamasını da kınar. Muhalefet mensuplarının, Pakistan'daki ve Afganistan'daki Müslümanlara karşı günlük yapılan Amerikan operasyonları yüzünden ellerinden kan damlayan Holbrooke ve Mullen ile görüşmeleri Ümmete yönelik bir hıyanet olup bu siyasilerin, Amerika'nın ajanı ve kölesi olduklarına dair yeterli bir kanıttır. Hele ki Amerika, saldırılarının devam edeceğini açıklamışken bu, hükümet ile muhalefetin yüzüne atılmış bir tokat mesabesindir.

Lal Mescidi'ne bağlı Hafsa Medresesi'nde bulunan kızları imha ederken onlar tarafından egemenliği çiğnenmiş olsa bile egemenliğini koruması "hakkında" hükümet mazur görülür mü? Ardından Mullen'in, el-Kaide liderleri Belucistan bölgesinde gizlenmektedir şeklindeki açıklaması Amerika'nın, takriben Pakistan'ın yarısını oluşturduğu bilinen bu üç bölgeye; Kabileler Bölgesi ile Kuzey Batı Bölgesinden Belucistan Bölgesine ulaşacak şekilde saldırılarını genişletmek istediğini göstermektedir!

O halde Pakistan, Amerika'nın Pakistan'a karşı saldırılarını devam ettirsin diye Pakistan yollarını kullanmasına izin vermek yoluyla savaşında ona destek vermeye ve yardım etmeye devam edecek midir? Bu savaş, kendi vatandaşlarına karşı kullanılması amacıyla kendi düşmanına teçhizat temin eden bir ülke olması bakımından tarihte yaşanmış savaşların en garibidir! Gerçekten bu, sabırlı bir kimseyi dahi çileden çıkaracak kadar yöneticilerin alenî bir hıyanet ve utanç verici davranışıdır! Hatta Hükümetin, insanlardan utanmasından dolayı Amerika'dan Pakistan'ın sınır bölgelerine yönelik saldırılarını hafifletmesi talebinde bulunduğu sıradaki mantalitesi bile acayiptir! Zira Hükümet, neden Amerikan çıkarlarına hizmet etmeyen bu saldırıları durdurunuz demek yerine, senin bu saldırıların bizim egemenliğimizi zedelemekte ve bize karşı işlenmiş bir saldırı olup buna güçlü bir şekilde karşılık vereceğiz dememiştir? Yöneticiler hangi maslahat için çalışıyorlar? Pakistan'ın maslahatı için mi yoksa Amerikan'ın çıkarı için mi? Ülkelerine karşı yapılacak herhangi bir saldırıya izin vermeye hazır olmadıklarını söyleyecek kadar bu yöneticilerin zerre hayası ve kendilerine azıcık saygıları yok mudur?!

Önümüzdeki günlerin "terörizme karşı savaşında" insanların desteğini alabilmek için Pakistan'a yönelik yeni politikası gereği Amerika'nın beslediği birçok patlama ve kaos eylemlerine tanıklık edeceği noktasında Ümmeti uyarmak isteriz. Dolayısıyla Müslümanları bu habis tuzağa düşmekten de sakındırırız.

Hain yöneticiler bir kez daha, Pakistan'ın zayıf bir ülke olduğu ve önünde Amerika'ya itaat etmekten başka bir seçeneğinin olmadığı şeklindeki çirkin yalanlarının altına gizlenmektedirler. Ancak hakikat, bu yalanları ifşa etmektedir. Zira Pakistan, nükleer güce sahip bir tarım ülkesi olup gaddarca savaşında Amerika'ya uşaklığından kolayca kurtulabilir. Zira kendisini kasıp kavuran ekonomik kriz yüzünden kan kaybeden Amerika, Pakistan gibi güçlü bir ülke ile savaşa girmeye hazır bir konumda değildir. Kaldı ki şu ana kadar Amerikan kuvvetlerinin kullandığı toplam yakıtın %80'nini Pakistan temin etmektedir. Dolayıyla basit bir şekilde bu tedariklerin kesilmesi bile Amerika'yı boyun büktürmek için yeterli olacağı gibi Amerikan kuvvetlerine giden yiyecek tedariklerinin kesilmesi de birkaç hafta içerisinde ödlek Amerikan askerleri arasında açlığa yol açacaktır.

Lakin kendilerini getirerek yönetime diken Amerikalılara karşı bu hain yöneticilerin böylesi adımları atmaları ne mümkündür? Diğer yandan muhalefet, Amerikan saldırılarını protesto etmek için yürüyüşler düzenlemeyi aklının ucundan dahi geçirmemektedir. Zira muhalefet mensupları, Amerika ile bir anlaşma yapılmadıkça Pakistan'a geri dönmeye bile muktedir değillerdir.

Artık Ümmetin, bu fasitlerden kurtulmasının, Hilâfet Devleti'nin ikamesi için Hizb-ut Tahrir'in liderliği gibi bu Ümmet içerisinden olan muhlislere nusret ve destek verilmesinin zamanı gelmiştir. Zira o, Amerika'dan kurtulmanın ve bölgede emniyet ile güvenin gerçekleşmesinin biricik metodudur.

Ya sizler ey kuvvet ehli! Duvara dayanmış kütük gibi ne zamana kadar sessiz kalmaya devam edeceksiniz?

 

 

Nâvid Butt

حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir

Resmi Sözcüsü
Pakistan Vilâyeti

 

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER