Pazartesi, 29 Zilhicce 1447 | 2026/06/15
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Trump’ın İmparatorluk Hezeyanları

Donald Trump, Paskalya Pazarı’nda yayınladığı çılgınca bir mesajda şu ifadeleri kullandı: “Salı günü İran’da hem enerji santrali günü hem de köprü günü olacak. Bunun bir benzeri olmayacak! Şu boğazı açın artık! Yoksa cehennemde yaşayacaksınız. Görüyorsunuz, Allah’a hamdolsun.” - ABD Başkanı Donald Trump-. Trump daha önce de İran için “Onları ait oldukları yere, taş devrine geri götüreceğiz” tehdidinde bulunmuş, bu ifade Savaş Bakanı Pete Hegseth tarafından da tekrarlanmıştı.

Evet kuşkusuz hamd; itaat ettiğimiz ve merhametini dilediğimiz Allah’a mahsustur. Evet hamd; Firavunu ve onun gibileri helak eden Allah’a mahsustur. Evet hamd, kibirleri sebebiyle imparatorlukları yerle yeksan Allah’a mahsustur.

Doğrusu, çağımızın Firavunları, nefret dolu emperyal küstahlıklarıyla taş devrinden söz ederken bile tarihin verdiği derslerden bîhaberdirler. Trump’ın İran’a karşı kullandığı bu dil, siyasi hedeflere ulaşmak için ezici bir gücün ve topyekûn yıkım tehdidinin kullanıldığı ABD askerî tarihinde uzun süredir var olan bir yaklaşımın yansımasıdır.

Irak’ta ABD, 1991 Körfez Savaşı’ndan 2003’teki “şok ve dehşet” bombardımanına, işgal ve sonrasındaki süreçlere kadar sivil altyapıyı ağır şekilde tahrip eden çok sayıda operasyon yürütmüştür. Okullar, hastaneler, enerji santralleri ve su sistemleri dahil olmak üzere tüm şehirler ağır hasar görmüş, milyonlarca Iraklı yerinden edilmiş ve uzun vadeli insani krizlere neden olunmuştur. Benzer şekilde Afganistan’da, 2001 yılında ABD öncülüğündeki işgalin ardından onlarca yıl süren çatışmalar, bombardımanlar ve ayrım gözetmeyen saldırılar, sayısız sivilin ölümüne ve köylerin, eğitim ve sağlık altyapısının geniş çapta yıkımına yol açmıştır.

Bu vahşet sicili tarihin derinliklerine kadar uzanmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika; Tokyo, Osaka ve Toyama gibi Japon şehirlerinde geniş çaplı yangın bombası saldırıları düzenlemiş, ardından Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombaları atarak yüz binlerce insanın ölümüne neden olmuş ve şehir merkezlerini yerle bir etmiştir. Vietnam’da “Rolling Thunder Operasyonu” gibi saldırılarla alt yapı hedef alınmış, ekolojik yıkıma ve devasa sivil kayıplarına yol açmıştır. Asya ve Orta Doğu’nun ötesinde, Latin Amerika’da da Şili ve Guatemala’daki darbeler gibi gizli müdahaleler ve paramiliter gruplara verilen destek, uzun süreli toplumsal ve ekonomik istikrarsızlıklara yol açmıştır. Tüm bu bölgelerde, aşırı askeri güç kullanma ve sivil hayatı felç etme stratejisi, ABD’nin jeopolitik amaçlarını dayatmak için kullandığı tutarlı bir araç olmuş ve çatışmalar sona erdikten çok sonra bile devam eden insani felaketlere yol açmıştır.

ABD’nin sivilleri koruma, demokrasiyi yayma veya tiranlığı sona erdirme gibi söylemlerle maskelediği geçmişteki askeri tehditlerinin aksine, İran’a yönelik mevcut uyarılar tüm maskeleri indirmiştir. Bugün kullandığı dil her şeyi net bir şekilde ortaya koymuştur. Trump’ın İran’ı taş devrine döndüreceğiz tehdidi, yıkımı bizzat öven bir dil taşımakta; bir zamanlar ahlaki gerekçelerin arkasına gizlenen şiddet ve yıkım aşkını gün yüzüne çıkarmaktadır. ABD artık gücünü, toplumları yok edecek şekilde kullanabileceğini gizleme gereği dahi duymamaktadır; Trump’ın bu söylemi, onun sertliğinin ve vahşetinin açık bir göstergesidir.

Sonuç olarak her geçen gün daha fazla dünya; kaba kuvvete veya kâra değil, adalete, refaha ve gerçek merhamete dayalı bir nizama hasret duymaktadır; mevcut kapitalist sistem bunları sağlayamaz. Küresel elitler güçleriyle gösteriş yapıp yıkımı yüceltirken, sıradan insanlar acı çekmekte; insan onurunu, şerefini ve hayatın kutsallığını her şeyin üstünde tutan bir yönetime özlem duymaktadırlar.

Kalıcı istikrar ve gerçek barış ancak Allah’ın indirdiği esaslara dayanan, hayatı koruyan, adaleti tesis eden ve merhameti esas alan bir sistemle mümkündür. Bu alternatif, Hilafet düzenidir. İslam, ayrım gözetmeden ve çifte standart uygulamadan tüm insanları adil bir şekilde yönetecektir. Raşidi Hilafet, insanlığı kapitalizmin zulmünden ve karanlığından kurtarıp İslam’ın aydınlığına ve adaletine çıkaracak olan yegâne sistemdir.

أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ كَانُوا مِن قَبْلِهِمْ كَانُوا۟ هُمْ أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَآثَاراً فِي الْأَرْضِ فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ وَمَا كَانَ لَهُم مِّنَ اللَّهِ مِن وَاقٍ “Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden daha güçlü ve yeryüzündeki eserleri daha üstündü. Böyle iken Allah, günahları sebebiyle onları yakaladı. Onları Allah’ın azabından koruyacak hiç kimse olmadı.” [Mümin 21]

Devamını oku...

Suriye Halkının Esirler ve Mescid-i Aksa’ya Destek İçin Düzenlediği Gösteriler, İslam’ın Onların Nefislerinde Ne Kadar Kökleştiğinin Bir Göstergesidir

Şam diyarı halkı, Yahudi parlamentosu Knesset’in, zindanlarında bulunan yaklaşık 9500 Filistinli esir hakkında idam cezasını onayladığı haberini duyar duymaz kardeşlerine destek olmak amacıyla ayağa kalktı. Suriye’nin pek çok şehir ve kasabasında, kardeşlerine yardım olunması çağrısında bulunan kitlesel halk gösterileri düzenlendi. Gösterilerde, esirleri ve Mescidi Aksa’yı kurtarmak için cihat ilan edilmesi ve orduların harekete geçirilmesi çağrısında bulunuldu. Göstericiler, Müslümanların büyük çoğunluğunun gaflet uykusunda bulunduğu ve yöneticilerinin iş birliği yaptığı bir dönemde, esaret altında bulunan kardeşlerine ve bir aydan uzun süredir Yahudi varlığı tarafından kapatılan, içinde namaz kılınması engellenen Peygamber Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in mukaddes mekânı Mescid-i Aksa’ya destek olmak için canlarını feda etmeye hazır olduklarını ifade ettiler.

Suriye halkının bu kıyamı, düşmanları ve onların kiralık yöneticileri, yapay sınırlarla veya değersiz milliyetçi çağrılarla İslam Ümmetini ne kadar parçalamaya çalışırlarsa çalışsınlar, İslam ümmetinin tek bir vücut olduğunu kanıtlamıştır.

Ey Müslümanlar! Bizim Yahudi varlığıyla olan mücadelemiz, bir çıkar ya da sınır mücadelesi değildir; varoluşsal bir mücadeledir. Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu vaadi gerçekleşene kadar bu varoluşsal mücadele sona ermeyecektir:

فَإِذَا جَاءَ وَعْدُ الْآخِرَةِ لِيَسُوءُوا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْبِيراً “İki vaatten ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid’e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” [İsra 7]

لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يُقَاتِلَ الْمُسْلِمُونَ الْيَهُودَ، فَيَقْتُلُهُمْ الْمُسْلِمُونَ، حَتَّى يَخْتَبِئَ الْيَهُودِيُّ مِنْ وَرَاءِ الْحَجَرِ وَالشَّجَرِ، فَيَقُولُ الْحَجَرُ أَوْ الشَّجَرُ يَا مُسْلِمُ يَا عَبْدَ اللَّهِ، هَذَا يَهُودِيٌّ خَلْفِي فَتَعَالَ فَاقْتُلْهُ، إِلَّا الْغَرْقَدَ فَإِنَّهُ مِنْ شَجَرِ الْيَهُودِ “Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. O harpte Müslümanlar Yahudileri öldürecekler. Öyle ki, Yahudi, taşın ve ağacın arkasına saklanacak da, taş veya ağaç; “Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu! İşte arkamda bir Yahudi. Gel, onu öldür” der. Yalnızca Garkad bir şey söylemez. Zira o, Yahudilerin ağaçlarındandır.” Yöneticiler, bu savaşın kaçınılmaz olduğu gerçeğini ne kadar görmezden gelirlerse gelsinler; Yahudi varlığı ile güvenlik anlaşmaları imzalamaya ne kadar hevesli olurlarsa olsunlar; Filistin halkına yardım etmeyi, hatta Yahudilerin Suriye topraklarına ve halkına düzenlediği saldırıları ne kadar umursamazlarsa umursasınlar; onların bu durumu çatışmanın özünü ve kaçınılmazlığını asla değiştirmeyecektir.

Yahudi varlığı, Müslümanlarla olan mücadelesini bir varlık mücadelesi olarak görmektedir; bu yüzden onların güç kaynaklarını yok etmek ve toprakları üzerinde hâkimiyet kurmak için elinden geleni yapmaktadır. Fırat’tan Nil’e uzanan emellerini açıkça dile getirmekte, Mescid-i Aksa’yı yıkıp yerine sözde mabedini kurmayı hedeflemekte ve ülkeyi parçalamak için her türlü ayrılıkçı unsuru ve mezhepçi yapıları desteklemektedir. Tüm bunlara rağmen hala bu gaspçı varlıkla olan çatışmanın hakikatinden gaflet içinde olmak ve bu çatışmanın kaçınılmazlığı görmezden gelmemiz akıl kârı mıdır?

Sonuçları ne olursa olsun, Filistin’deki kardeşlerimize yardım edilmesi farzdır. Bu nedenle Şam diyarı halkı, kardeşlerine yardım etmek için kararlılıkla ve azimle seferber olmuştur. İslam’ın ana yurdu olan Şam’a yakışan da budur.

Ancak asıl büyük sorumluluk, genel olarak Müslüman beldelerindeki ordulardadır. Ey askerler! Nureddin Zengi ve Selahaddin gibi kurtarıcıların siretini yeniden canlandırmaya, Yahudi varlığına karşı kazanılan zaferi müjdeleyen ve gökleri çınlatan tekbir seslerine ortak olmaya hiç mi özlem duymuyor musunuz?

Yahudi varlığı aslında zayıf bir varlıktır; Müslüman ordularının tek bir samimi hamlesine bakar. Aksa Tufanı operasyonu hem bu varlığın hem de destekçisi Amerika’nın ne kadar kırılgan olduklarını kanıtlamıştır. Onlar, Allah’ın hükmünü yerine getiren, dinine yardım etmek için savaşan, evlatları cihada ve Allah yolunda şehadete âşık olan ideolojik bir devletin karşısında asla tutunamazlar.

Ey ordular! Hizb-ut Tahrir’li kardeşleriniz olarak biz, size Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisini hatırlatıyoruz:

الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لَا يَظْلِمُهُ وَلَا يَحْقِرُهُ وَلَا يَخْذُلُهُ “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu hor görmez ve onu yüz üstü bırakmaz” Sizi dininize sahip çıkmaya, esir kardeşlerinize yardım etmeye ve Müslümanların ilk kıblesi, Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in İsra yurdu Mescid-i Aksa’yı kurtarmaya çağırıyoruz.

Allah’ın vaadini, yeryüzünde Allah’ın hükmünü uygulayan sadık ve ihlaslı müminler ancak gerçekleştirecektir. Allah’ın vaadini gerçekleştirmenin yolu da Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafettir. Hilafet, adaleti yayacak, Allah’ın kullarına yardım etmek ve ülkeyi kurtarmak için orduları harekete geçirecektir. Öyleyse gelin o devletin yardımcıları ve askerlerinden olun; kurtuluşumuz, zaferimiz ve hem dünyada hem de ahiretteki izzetimiz ancak bundadır.

Devamını oku...

Bir Yandan İslam Ülkelerinde Yüzlercesini Yıkarken Diğer Yandan Bangladeş’te Bir Camiyi Finanse Etmesi Haçlı Amerika’nın İkiyüzlülüğünden Başka Bir Şey Değildir

ABD Büyükelçiliği, Dakka’da bulunan Babür dönemine ait Musa Han Camii’nin restorasyonu için 235.000 dolarlık bir hibe vereceğini duyurdu. Soruyoruz, Ortadoğu’da camileri yerle bir eden ve Müslümanların oluk oluk kanını akıtan haçlı Amerika neden aniden Bangladeş’teki tek bir camiye ilgi duymaya başladı? Bunun bir hayırseverlik işi olmadığı aşikar. Tam aksine planlı bir aldatmacadır. Bu, “kültürel mirası koruma” maskesi altında, kan emici Amerika’nın ellerindeki masum Müslüman kanını yıkamak için başvurduğu kurnazca bir girişimdir. Bu ikiyüzlülüğün zamanlaması da manidardır. Bu adım, Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü yeni Haçlı seferiyle aynı döneme denk geliyor; ABD Savunma Bakanı Hegseth, Amerika’nın bu haçlı seferine önderlik ettiğini söyledi.

Mescid-i Aksa’nın dokunulmazlığının ihlaline aktif biçimde katılan, Gazze ile ilgili Birleşmiş Milletler kararlarının uygulanmasını engelleyen Amerika’nın birdenbire Dakka’daki bir caminin restorasyonunu finanse etmesi Bangladeşli Müslümanları kandırmaktan, onlarla ilgileniyormuş gibi görünmekten başka bir şey değildir. Zira Amerikan savaş makinesinin, dünya genelindeki İslami mirası yerle bir ettiği çok iyi biliniyor. ABD öncülüğündeki güçler, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Halep Ulu Camii’ni yerle bir etmişlerdir. Desteklediği hava saldırıları, bir zamanlar İslam medeniyetinin yeryüzündeki incisi olan Rakka şehrini dümdüz etmiş, kurtuluş bahanesiyle camileri, kültür merkezlerini harabeye çevirmiştir!

Bu finansman, Amerika’nın İslam’a karşı yürüttüğü kültürel sömürgeciliğin bir uzantısından başka bir şey değildir. Amerika, Bangladeş’teki bir miras alanını finanse ederek, Bangladeşli Müslümanların Amerika nezdinde özel bir yere sahip olduklarını hissettirmeye çalışmakta, böylece bizi Filistinli ve İranlı Müslümanlarla olan dayanışmamızdan ve kardeşlik bağımızdan koparmayı hedeflemektedir. Adeta “sizin mirasınız önemli, onlarınki değil” mesajını vererek, kardeşlerimize yönelik saldırılarını meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bu, klasik bir böl ve yönet siyasetidir.

Ancak Amerika, bu kadar bariz tiyatro oyunlarıyla Bangladeşli Müslümanları kandırabileceğini sanıyorsa, yanılıyor. Çünkü Bangladeşli Müslümanlar, İslam ümmetinin küresel mücadelesine gönülden bağlıdırlar. Bizler Filistin’de dökülen kanları, İran’a yönelik saldırganlığı ve Amerika’nın Orta Doğu’daki İslami mirası nasıl yok ettiğini görüyoruz. Katliamlarını örtbas etmek için mirasımızı bir kılıf olarak kullanma çabasını tamamen reddediyoruz. Amerika’nın Bangladeş’te bir caminin restorasyonunu finanse etmesi; Amerika ve müttefiklerinin Gazze’de işlediği katliamları ve savaş makinesiyle yıllardır İslam’ın mukaddesatına verdiği zararı ve tahribatı asla silemez.

Amerika ister finansman ister sahte diplomasi yoluyla olsun ne kadar aldatmacaya başvurursa vursun, Bangladeşli Müslümanların aklıyla alay edemeyeceğini, ferasetlerini asla köreltemeyeceğini bilmelidir. Bizler Filistinli ve İranlı mazlum Müslümanların yanındayız ve bu Haçlı devletinin ikiyüzlülüğünü şiddetle reddediyoruz. Son olarak Hizb-ut Tahrir / Bangladeş Vilayeti olarak biz; Bangladeş hükümetini, Amerika’nın İslam ülkelerinde insanlığa karşı işlediği suçları aklamak için siyasi bir araç olarak kullandığı her türlü yabancı finansmanı reddetmeye çağırıyoruz.

Devamını oku...

Orta Doğu, Enerji Konusunda Bir Dönüm Noktasında Suriye, Hürmüz Boğazı'nın Yerini Doldurabilir Mi?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Orta Doğu, Enerji Konusunda Bir Dönüm Noktasında Suriye, Hürmüz Boğazı'nın Yerini Doldurabilir Mi?

Tom Barrack ve Rüyalara Dalmak

Hürmüz Boğazı’nda sıcak gelişmelerin hız kazanmasının, iç içe geçmesinin ve belki de kesişmesinin ortasında, Orta Doğu haritası, dev bir satranç tahtası ve tahtadaki her bir ülke, diğerinden bağımsız olarak hareket etmesi imkansız olan bir taş gibi görünmektedir. Doğudan ve batıdan boyunların uzandığı satranç tahtası üzerinde öne çıkan Tom Barrack’ın açıklamaları, eğer ulaşılması zor bir Amerikan hayali olduğu ortaya çıkmazsa yüzyılın enerji projesine dönüşebilecek bir pencere açacaktır; zira yıllardır sükûnet bulamayan Suriye’yi Barrack, geleneksel darboğaz noktalarından uzak, Hürmüz Boğazı ve Bab el-Mendeb Boğazı’nın işlevlerini taklit eden alternatif bir enerji koridorunun merkezi hâline gelebilecek “en büyük jeopolitik fırsat” ve “Orta Doğu’nun en istikrarlı ülkesi” olarak nitelendirdi. Bu da yetmezmiş gibi, konuşmasının başka bir bölümünde, Esad rejiminin miraslarından biri olan “Dört Deniz Projesi”ne de değinerek (ilk kez 2009 yılında bölgeyi küresel bir enerji merkezine dönüştürme planı olarak ortaya atılmıştı) bunun artık Körfez, Hazar Denizi, Akdeniz ve Karadeniz arasında bir bağlantı noktası haline geleceğini vurguladı. Zira şöyle dedi: “Türkiye ve Suriye, tüm dünya için enerjinin ana dağıtım merkezi olacak.”

Barrack’ın bu sözleri, (karar alma çevrelerine yakın olan) Amerikan Atlantik Konseyi ile Amerikan-Suriye İş Konseyi’nin ABD’nin başkenti Washington’da 26 Mart 2026 Perşembe günü düzenlediği bir diyalog konferansı sırasında geldi. Konferansa Amerikan enerji, petrol ve teknoloji şirketleri ile Suriye Petrol Şirketi CEO’su Yusuf Kablavi’nin katılması ve Suriye’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi İbrahim Alabi ve ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Jacob McGhee’nin de hazır bulunması, konferansa resmi bir nitelik kazandırmıştır.

İşte böylece Tom Barrack, Ahmed Şara’nın yönetimi altında kendisini avutuyor; ancak siyasi gerçeklik, Barrack’ın sözlerinin melodisinden daha zor ve daha karmaşıktır: Zira stratejik coğrafyasıyla Suriye, bazı Amerikalı karar vericiler için çözümün anahtarı gibi görünse de ancak mevcut rejimin gölgesinde içeride ateşkesi sağlamak ve özdenetim kapasitesini test etmekten başlayıp, Süveyda’daki çatışmaların veya Halep’teki Suriye Demokratik Güçleri ile savaşların tekrarını önlemeye kadar uzanan ciddi zorluklarla çevrili kırılgan bir halka durumunda olup bu zorluklar, İran ve onun Irak, Lübnan ve Suriye’de yayılmış kolları ile sona ermektedir; ama artık açıkça görülmektedir ki İran, herhangi bir alternatif projeyi devre dışı bırakma ve enerji hatlarını kalkınma aracı olmaktan çıkarıp onun güvenliğini füzeler ve insansız hava araçlarıyla bozan açık bir çatışma alanına dönüştürme gücüne sahiptir.

Ortadoğu satranç tahtasındaki oyuncular:

Barrack daha önce de Lübnanlı politikacıların "tavla zarı oyunu" oynadıklarını, oysa Amerikan başkanının onlara karşı "satranç" oynadığını belirtmişti . Bu tasvir, farklı yaklaşımlar açısından isabetli görünmektedir: Zira yerel nüfuz, Lübnan’daki İran Partisi örneğinde olduğu gibi kısa vadeli müzakere ve bahislere ve yerel aktörlere odaklanmaya dayanmaktadır; oysa ABD’nin yaklaşımı, uzun vadeli güç dengesini ve stratejilerini yeniden düzenlemeyi hedeflemektedir; bu da İran’a karşı Efsanevi Öfke operasyonunun ilan zamanlamasının seçilmesini açıklayabilir.

Bu mantığa göre, Şam ve Lübnan üzerinden geçen herhangi bir kara koridoru veya boru hattı ağı kurma girişimi, İran’ın bu sürekli baskı yapma kapasitesini, manevra taktiğini, bölgesel rol paylaşımını, zaman ve fırsatlar üzerine oynamasını hesaba katmalıdır; zira herhangi bir stratejik plan, yerel, bölgesel ve uluslararası aktörler arasındaki çok katmanlı bir çatışmanın yönetiminin bir parçası haline gelebilir; bu ise başlangıçta İran'a karşı askeri müdahale planı olgunlaştığında, savaş gemilerinin seferber edilip Hark Adası'nın ele geçirilmesi fikrinin gündeme getirilerek bunun sonucunda bölgedeki petrol tesisleri hedef alındığında gerçekleşmemiştir; bu da temelde bir Fars oyunu olan satranç oyununda Trump'ın yeteneği konusunda birtakım soru işaretleri uyandırmaktadır.

Buna ek olarak Barrack, ateşkes anlaşmasının pekiştirilmesinin ardından Suriye Demokratik Güçleri ile Suriye ordusunun entegrasyon sürecini yönetmektedir ki bu, yıllarca sürecek askeri ve siyasi koordinasyon gerektiren karmaşık bir projedir. Bu entegrasyondaki herhangi bir hata, SDG unsurlarını bir baskı gücü haline getirebilir, enerji geçişini güvence altına almayı daha da zorlaştıran başka bir değişkenlik ekleyebilir ve Washington'un bölgedeki stratejisini ne kadar hızlı uygulayabileceği konusunda soru işaretleri gündeme getirebilir; özellikle de Yahudi varlığının Hamas ile yaşadığı deneyimden sonra; zira Hamas, ABD destekli büyük baskıya ve Netanyahu'nun İran destekli silahlı hareketin varlığını sona erdireceğine dair tüm vaatlerine rağmen direnmeye devam etmektedir. Bu ders, Trump’ın 26/03/2026’da İran’ın etkisini altı hafta içinde sona erdirebileceğine dair yaptığı açıklamayı doğru bir perspektife oturtmaktadır; zira kolları ve ağlarıyla birlikte İran, hızla ortadan kaldırılabilecek bir hedef değildir ve herhangi bir girişim, özellikle Yüksek Dini Lider Hamaney’in hedef alınmasından sonra uzun ve karmaşık bir yüzleşme olacaktır.

Buna rağmen, hatta ABD yönetiminin yarattığı en iyi hayali zafer senaryosunda bile, Türkiye ya da başka bir ülkeyle olsun kara yoluyla olan herhangi bir güzergâh, (yıllık küresel ticaret edilen ham petrolün yaklaşık %20’si, yani Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) ve Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) verilerine göre günde yaklaşık 20 milyon varil ve sıvılaştırılmış doğalgazın %30’u) gibi Hürmüz Boğazı’ndan geçen devasa petrol miktarını ve en uygun maliyetli ve kapsamlı kesintiler riskine en az maruz kalan küresel deniz taşımacılığının esnekliğini telafi edemez.

Öte yandan Türkiye, sözde alternatif projenin lojistik aklını temsil etmektedir. Kuru Kanal Projesi sadece mühendislik açısından bir hayal değil, aynı zamanda Ankara’yı Doğu ile Batı arasında bir enerji dağıtım merkezine ve Asya ile Avrupa’yı bağlayan bir ticaret koridoruna dönüştürmek için stratejik bir araçtır. Bu rolün başarısı, hem Suriye’nin hem de Irak’ın istikrarıyla yakından bağlantılı olduğu gibi Türkiye’nin, uluslararası ve bölgesel çıkarların kesiştiği ve Kürt kartının da devreye girebileceği karmaşık bir koridorlar ağını yönetme kabiliyetiyle de bağlantılıdır. Şam'daki herhangi bir aksaklık veya İran'ın doğrudan müdahalesi, Türkiye'yi bir güç merkezi olmaktan çatışmaya açık bir halka haline getirebilir ve yatırımı çeken projenin ekonomik ve siyasi faydasını zayıflatabilir; bu da onun bölgedeki gelişmelere karşı daha temkinli davranmasına ve barışın sağlanması için çabaların yoğunlaştırılması çağrısında bulunmasına neden olabilir.

Güneyde Suudi Arabistan ve Irak alternatif koridorun omurgasını oluşturmaktadır. Zira Suudi Arabistan'ın, devasa üretim kapasitesi ve Hürmüz'ü geçmeden ihracat yapabilme imkânı göz önüne alındığında, herhangi bir küresel acil durum planının temel dayanağını temsil ederken Irak ise, hayati öneme sahip kara yolunu temsil etmektedir; ancak İran’ın etkisi bir düğmeye basmakla sona ermeyecek, bu da herhangi bir kara boru hattını, siyasi veya askeri olarak devre dışı bırakmaya yönelik olası bir hedef haline getirecektir. Deniz yönüne gelince; Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki Füceyra, ihracat kapısı olarak önemli olmasına rağmen, artan İran tehditleriyle karşı karşıya olup bu da ona güvenmeyi riskli bir hale getirmektedir ki bu ise Birleşik Arap Emirlikleri önümüzdeki dönemde refah ve ekonomik canlanma durumunu sürdürebilirse, ona büyük ölçüde güvenen herhangi bir deniz koridorunun güvenliğini azaltacaktır.

Uluslararası düzeye gelince; resim daha karmaşık görünmektedir. Zira Hürmüz Boğazı'ndan gelen petrole büyük ölçüde bağımlı olan Çin, ABD'nin şoklarına ve şantajlarına en çok maruz kalan ülke gibi görünmektedir; bu nedenle Çin, Pakistan üzerinden geçen boru hatları, stratejik stoklar ve Orta Asya'daki enerji nakil ağına yapılan yatırımlar gibi alternatifler geliştirmeye odaklanmıştır. Aynı zamanda Rusya, Ukrayna ile savaşından önceki gibi artık geleneksel Avrupa pazarına bağımlı değildir; bunun yerine Asya'ya (Çin ve Hindistan) gaz ihracatına odaklanmakta olup Sibirya'nın Gücü (Power of Siberia) gibi yeni boru hatları ile Türkiye ve Orta Doğu'ya uzanan başka hatları inşa ederek, ABD ve İran'ın etkisini dengeleyebilecek bağımsız bir aktör haline gelmektedir. Buna karşılık enerji ve ekonomi alanlarında birçok krizle boğuşan Avrupa Birliği, sıvılaştırılmış doğal gaz, yenilenebilir enerji kaynakları, nükleer enerji alanında Fransa ile işbirliği ve başta Afrika ile Avrupa'yı birbirine bağlayan Nijerya gaz hattı olmak üzere Kuzey Afrika ile Kafkasya'dan gelen alternatif boru hatlarına yapılan yatırımlar gibi çeşitlendirme yoluyla stratejik darboğazlara maruz kalma riskini azaltmaya çalışmaktadır.

Bu bağlamda Cezayir ve Tunus, gelecekteki Avrupa enerji stratejisinde temel iki dayanak olarak öne çıkmaktadır; zira Kuzey Afrika’dan İtalya, Avusturya ve Almanya’ya yeşil hidrojen taşımak için Güney Hidrojen Koridoru (SoutH2 Corridor) projesi geliştirilmektedir. Yaklaşık 4000 km uzunluğundaki bu proje, 2030 yılına kadar üretime ve ihracata başlamayı ve Cezayir’in güneş enerjisi potansiyelini kullanarak yılda en az 4 milyon ton yeşil hidrojen taşımayı hedeflemektedir.

Bu karmaşık sahnenin ortasında Amerika, sahada doğrudan müdahaleye gerek kalmadan oyunun kurallarını belirlemeye çalışan stratejik bir aktör olarak görünmeye çalışmakta ancak İran gibi büyük bir bölgesel devletle doğrudan çatışmanın bataklığına saplanması, kısa sürede küresel itibarının büyük bir kısmını yitirmesine neden olmuştur; bu yüzden NATO müttefiklerinden ve diğerlerinden yardım istemek için acele etti, ancak bir sonuç alamadı. Sonuç olarak enerji hatlarını Hürmüz’den uzaklaştırmak (eğer Barrack’ın vizyonu doğruysa) şüphesiz İran’ın nüfuzunu zayıflatır ve Amerika’ya küresel enerji akışlarını yönetme yeteneği sağlar; ancak aynı zamanda Amerika’ya, uluslararası sistemi tek başına yönetmeye çalışırken iç ve dış baskılara katlanmak ve yerel ve uluslararası dengeleri yönetmek gibi muazzam bir yük de yükler; bu da Amerika’yı, ölümcül bir darbe almadan yaraları ve izleri altında sendeleyen dev bir canavara benzer bile hale getirecektir.

İki kritik hafta: Trump’ın İran’ın nüfuzunu test etmesi

28/02/2026 tarihinde İran’a yönelik saldırının başlamasıyla birlikte, zaman çizelgesi son derece sıkışık bir hal aldı: Trump'ın hedeflerini gerçekleştirebilme gücünü görmek için geriye sadece iki hafta kaldı. Suriye’de SDG’nin entegrasyonundan Lübnan’daki İran nüfuzunun yönetilmesine kadar her adım, Türkiye’nin, Suudi Arabistan’ın, Birleşik Arap Emirlikleri’nin ve hatta Mısır’ın her hamlesi mercek altında olacaktır; oysa tüm dünya Gazze’de olup bitenleri görmezden geliyordu. Bu kısa süre, ABD’nin alternatif enerji koridoru vizyonunun sadece stratejik bir teori mi olduğunu, yoksa bölgesel nüfuz haritasında gerçek bir dönüşümün başlangıcı mı olduğunu ortaya çıkaracaktır.

Bu zaman krizinin tam kalbinde Ortadoğu, yerel ve uluslararası tarafların çekiştiği canlı bir çatışma tablosu gibi görünüyor; zira Suriye ve onun arkasında yer alan Türkiye, ABD’nin sihirli çözümünün anahtarı ancak bu iki ülke, enerji hırsları ile henüz tüm kozlarını oynamamış İran’ın iradesi arasında gidip geliyorlar; örneğin Husiler hâlâ oyunun dışında kalmaya devam ediyorlar; Lübnan birden fazla masada oynuyor, Fucayra tehdit altında ve Suudi Arabistan tek başına savaşa ve çatışmaya giremediği gibi ABD'nin çıkarlarını ve hedef alınan askeri üslerini koruyan tüm Körfez ülkeleri de aynı şekildedir. Bu arada Çin, Rusya ve Avrupa Birliği ise Hürmüz Boğazı'ndaki şoklardan uzak alternatiflerini güvence altına almak için acele ederlerken, Amerika ile yenilgiyi paylaşmayı ya da kendilerinin başlatmadığı bir savaşın sonuçlarını üstlenmeyi reddediyorlar. Her oyuncu taşını dikkatle hareket ettiriyor; nihai sonuç, önümüzdeki on yıllar boyunca bölgedeki enerji ve nüfuzun geleceğini belirleyecektir; bu arada borçları giderek katlanan zayıf ülkeler, Ortadoğu’daki siyasi borsada kazanan tarafın safında yer almaya hazırlanıyor; çünkü bağımlılık, yöneticileri için bir alışkanlık haline gelmiştir; bu da İbn Haldun’un Mukaddime'sinde yer alan şu sözü doğrulamaktadır: “Mağlup olan he zaman galip geleni taklit etme eğilimindedir.”

Bununla birlikte ufukta, bölgedeki güç dengelerini altüst edebilecek ve tüm oyunun kurallarını değiştirebilecek yeni bir uluslararası aktörün ortaya çıkma ihtimali belirmektedir; zira bazı Amerikalı analistler, John Shea'nın Obama'ya yazdığı mektupta olduğu gibi İslam ümmetinin güvenlik ve siyasi boşluğu değerlendirip, bu zorlu sancıların ardından Raşidi Hilafetin kurulduğunu ilan ederek stratejik boşluğu doldurabileceğini ima ediyorlar; böylece tüm dünyaya, Çin atasözünde de söylendiği gibi, Amerika'nın sadece kağıttan bir kaplandan ibaret olduğunu teyit edecektir.

Sonuçta, Barrack Projesi sadece bir enerji planı ya da bir deniz koridorunu kara koridoruyla değiştirme girişimi değildir; aksine karmaşık bir yerel ve uluslararası nüfuz ağı ile her an dengeleri altüst edebilecek acil olayların ortasında Amerika’nın sözde stratejik vizyonunu somut bir gerçekliğe dönüştürme yeteneğinin kapsamlı bir sınamasıdır; böylece Barrack, Şam'dan kovulmadan önce karmakarışık rüyalarla uyanacaktır.

Peki enerji savaşı, Trump'ın ima ettiği gibi doğrudan kontrolün sağlandığı Hürmüz Boğazı ve Hark Adası'ndan mı yoksa Tom Barrack’ın propagandasını yaptığı alternatif yollar aracılığıyla Suriye topraklarında mı sonuçlanacak? Yoksa gerçek, bu iki yoldan birinin diğerini gizleyen stratejik bir gölge olarak kullanıldığı ikisinin arasındaki bir yerde mi yatıyor?

Her halükarda Suriye’ye komplo kuran ve devrimine karşı savaşan Amerika; Savaş Bakanının “İslam Peygamberinin yanılgılarına inananlar” diye hakaret edip alay konusu eden Amerika, artık bunlarda, kendi sorunlarına bir çözüm, nüfuzunu sürdürmek için bir alternatif ve Kur'an ümmeti aleyhine yürüttüğü haçlı seferinin dayanağı görmeye başladı; biz ise onda, tek olan yaratıcının izniyle peygamberlerin vahyinin gerçekleşmesi ve bu ümmetin ihtişamının inşa edilmesi imkânını görüyoruz.

Önümüzdeki iki hafta içinde, İran karşısında ABD stratejisinin gücü ve bölgesel ve uluslararası aktörlerin Ortadoğu’daki büyük satranç tahtasında oyunun gidişatını değiştirme kabiliyeti açığa çıkacaktır; bu ise Haçlı kapitalizm ile azim İslam ideolojisi arasındaki kapsamlı hadarat çatışmasının bir hamlesi niteliğinde olacaktır; bu arada sürpriz bir aktörün yükselmesi olasılığı da göz ardı edilemeyecek bir faktör olmaya devam etmektedir; hatta biz bunu, Allah'ın vaadine olan güvenimiz ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesinin gerçekleşeceğine dair umudumuzla bizzat görüyoruz. ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ “Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.” Ve Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: أَلَا إِنَّ عُقْرَ دَارِ الْمُؤْمِنِينَ الشَّامُ “Dikkat edin! Müminlerin yurdunun merkezi Şam’dır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş

Devamını oku...

Tunus Vilayeti: Mescid-i Aksa ve Esirler İçin Destek Yürüyüşü

  • Kategori Tunus
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti:
Mescid-i Aksa ve Esirler İçin Destek Yürüyüşü

3 Nisan 2026 Cuma günü, Hizb-ut Tahrir Tunus Vilayeti tarafından düzenlenen bir yürüyüş, başkent Tunus’taki El-Feth Camii’nden, Cuma namazının ardından yola çıktı. Mescid-i Aksa ve esirlerle dayanışma amacıyla düzenlenen yürüyüş şu başlığı taşıyordu:

“Orduları Seferber Etmek, Tahtları Yıkmak ve Cihadı İlan Etmek: Esirleri Kurtarmanın ve İsra’yı Özgürleştirmenin Tek Yoludur!”

“Yeşil Şehir” (Tunus) halkından büyük bir kalabalığın katıldığı yürüyüş, şu sloganlarla başladı:
“Lebbeyke ya Aksa!”
“Çağrına icabet ediyoruz! Çağrına icabet ediyoruz! Ey Aksa, çağrına icabet ediyoruz!”
“Ey Aksa, çağrına icabet ettik; Tunus halkının tamamı seninle beraberdir!”

Katılımcılar pankartlar taşıdı; ana pankart yürüyüşün başlığını taşırken, diğer iki pankartta şu ifadeler yer aldı:

“Ey Müslümanlar: Onlar için darağaçları kurulmuşken, esirlerin yanında kim duracak?”

Başkentin ana caddelerinde ilerleyen yürüyüş boyunca kalabalık, ümmetin ruhunu ve güç sahibi samimi kimseleri harekete geçirmeyi amaçlayan sloganlar attı. Bunlardan bazıları şunlardı:

“Mescid-i Aksa Müslümanlara sesleniyor… Gayretiniz nerede? İmanınız nerede?”
“Yazıklar olsun! Yazıklar olsun! Esirlerin idamı Allah’a yemin olsun ki bu bir rezalettir!”
“Ey subaylar! Ey genelkurmay! Aksa cihad çağrısı yapıyor!”
“Mescid-i Aksa özgür insanlara sesleniyor… Bu kuşatmayı kim kıracak?”
“Ey ordular! Ey özgür insanlar! Esirleri savunmak için kim ayağa kalkacak?”
“Ey Müslümanların orduları… Esirler sizin din kardeşlerinizdir!”
“Ey Müslümanların orduları… Yol Filistin’de cihaddır!”
“Ey cihad orduları… İnsanların Rabbi size zafer versin!”
“Ey ordular… Tahtlar yıkılmadan özgürlük olmaz!”

Yürüyüş, Belediye Tiyatrosu önünde, Devrim Caddesi’nde düzenlenen bir mitingle sona erdi. Burada Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti’nden bir üye konuşma yaparak, İslam ümmetinin bugünkü görevinin geçmişte olduğu gibi aynı olduğunu vurguladı: Sadece kınamak ve protesto etmek değil; orduları iman coşkusuyla harekete geçirmek, Allah yolunda cihad ateşini yakmak ve yöneticilerin tahtlarını yıkmak; ardından kararlı bir şekilde Mescid-i Aksa’ya yürüyerek onu özgürleştirmek ve Allah’ın büyüklüğünü ilan etmek.

[وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْبِيراً]

“İki vaadden ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid'e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” (İsra 7)

Şüphesiz bu görevin dışında kalan her türlü eylem; Allah’a, Resulüne, İsra mekânına ve Filistin halkının kanına ve esirlerine ihanet sayılır.

Yahudi varlığı -elebaşları ile birlikte- Mescid-i Aksa’yı işgal edebilecek kadar ne güçlü ne de önemlidir.

Bu, Zeytin Diyarı’ndaki Hizb-ut Tahrir’in çalışmasıdır; bu, ümmetine karşı görevidir. Özellikle de güç ve kuvvet sahibi olanlara karşı ki; onları harekete geçirmek, üzerlerine farz olan şer’i hükmü açıklamak ve gözlerindeki perdeyi kaldırmak içindir ki bu görevi gerçekten kavrasınlar, onu bütünüyle benimsesinler ve tek bir vücut gibi ayağa kalksınlar. Bunun için İslam Devleti’ni kurmak, esirleri ve İsra mekânını kurtarmak, Yahudi varlığını ortadan kaldırmak ve İslam mesajını —hidayet ve nur olarak— dünyanın her köşesine ulaştırmak gerekir.

[وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَىٰ لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا ۚيَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا ۚوَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَٰلِكَ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ]

"Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir." (Nur 55)

Cuma, 16 Şevval 1447 H - 3 Nisan 2026 M

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Temsilcisi

İlgili Linkler:

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Resmi Websitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Resmi Sitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Facebook Sayfası

Devamını oku...

El-Burhan Ordudaki Görevleri Kaldırıyor ve Genelkurmay Başkanlığı'nı Yeniden Yapılandırıyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

El-Burhan Ordudaki Görevleri Kaldırıyor ve Genelkurmay Başkanlığı'nı Yeniden Yapılandırıyor!

Haber:

Sudan Silahlı Kuvvetleri tarafından yayınlanan bir açıklamaya göre el-Burhan, genel komutanlık yardımcısı ve genel komutanlık yardımcılarının atanmasına ilişkin 2023 tarihli 164 sayılı kararı iptal eden bir karar yayınladı. Karar, genel komutanlık yardımcısı ve genel komutanlık yardımcılarının görevlerinin kaldırılmasını öngörüyor... (El Cezire Net, 06/04/2026)

Yorum:

Sudan halkının, Darfur bölgesini geri alınması ve bölünmesinin önlenmesini özlemle beklediği bir zamanda ve Mavi Nil'de çatışmaların alevlendiği, ayrılıkçı Hızlı Destek Milisleri'nin, Kurmuk şehrini işgal ederek askeri operasyonlarını genişlettiği, Mavi Nil eyaletindeki Makca, El-Barka ve Kili bölgelerini kontrol altına aldığı ve Darfur bölgesindeki hakimiyetini sürdürdüğü bir zamanda; evet tam da böyle bir zamanda el-Burhan, Silahlı Kuvvetler Genel Komutan Yardımcısı ve yardımcılarının görevlerini feshetmiştir; bu da askeri kararların yalnızca Genel Komutana ait olacağı ve bu kararların alınmasında başka hiç kimsenin söz hakkı olmayacağı anlamına gelmektedir.

Bu değişiklikler, yeniden transferler ve atamalar olarak adlandırabilir; çünkü Korgeneral Şemseddin Kabaşi İnşaat ve Stratejik Planlama İşleri Yardımcısı olarak, Tümgeneral Mirgini İdris Askeri Sanayi İşleri Yardımcısı olarak ve Denizcilik Danışmanı Mühendis İbrahim Cabir ise Uluslararası İlişkiler ve Askeri İşbirliği İşleri Yardımcısı olarak atanmıştır!! El-Burhan’ın aldığı bu kararlar, çatışmaların gidişatında kayda değer bir değişiklik yaratmayacaktır; zira bazıları, bu kararların uzun süredir devam eden bu savaşın özüne dokunmadığını düşünmektedir; zira askeri bir çözüm olmadan, lanet olası Amerikan savaşı nedeniyle Sudan halkının başına gelen insani felaketleri kınayarak, eleştirerek ve sahte gözyaşları dökerek iki yüzlülükte yetinen Massad Boulos dörtlüsü aracılığıyla bu dosyayı elinde tutan Amerika'dan bir işaret beklenmektedir.

El-Burhan'ın kararları savaşın gidişatını değiştirmeyecektir; aksine yeni atanan Genelkurmay Başkanı Tümgeneral El-Atta, bu kararları “askeri hiyerarşiye göre her yıl rutin olarak alınan önlemler” olarak nitelendirmiştir. Bazıları ise bunun, bir anayasa değişikliği yoluyla iktidarın tepesinin yeniden yapılandırılmasına ya da son nefesini veren Egemenlik Konseyi'nin feshine işaret ettiğini düşünüyor; zira Silahlı Kuvvetler Kanunu, siyasi ve askeri görevlerin aynı anda yürütülmesine izin vermemektedir. Bu değişikliklerin ardından ülkedeki yönetim şeklinin değişmesinin artık an meselesi olduğu söylenebilir. Bazı analistler ve gözlemciler de bu görüşü desteklemektedir.

İslam beldelerinin geçitlerinden birinde yer alan Sudan halkı, kâfir ve sömürgeci Batı’nın Sudan’ı birbiriyle çatışan zayıf devletçiklere bölmeyi amaçlayan planlarının boyutunun ve bu savaşları sona erdirmenin ordu komutanlığındaki muhlislerin omuzlarında olduğunun farkında oldukları gibi bunu başarmanın tek yolunun da, ümmetin ordularını, sömürgeci devletlerin isteklerini ve komplolarını uygulamak için değil, İslam'ı ve onun hükümlerine yardım emek için seferber edecek olan Raşidi Hilafetin kurulması olduğunun da farkındadırlar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yakup İbrahim – Sudan

Devamını oku...

Cezayir Tarihi Bir Anın Eşiğinde Peki Enerji Nasıl Egemenliğe Dönüşür?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Cezayir Tarihi Bir Anın Eşiğinde Peki Enerji Nasıl Egemenliğe Dönüşür?!

Haber:

Cezayir’in adı, İran ile bağlantılı gerilimlerin sürmesinin ve buna eşlik eden tedarik aksaklıklarının, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının gölgesinde, küresel enerji piyasalarının gündeminde yeniden öne çıkmıştır; bu gelişmeler dünya genelinde petrol ve gaz hareketleri üzerinde ağır bir gölge bırakmıştır.

Bu dönüşümlerin ortasında, birçok ülke daha istikrarlı alternatifler aramaya yönelirken, Cezayir ise, son günlerde yaşanan dikkat çekici diplomatik hareketliliğin de desteğiyle, ortaya atılan güçlü seçeneklerden biri olarak öne çıkıyor.

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni Cezayir'i ziyaret etti ve Roma'nın gaz arzını artırmak ve enerji sektöründeki ortaklığı genişletmek amacıyla işbirliğini güçlendirme niyetini açıkladı. Bunu ise Cezayir'den geçen “Medgaz” boru hattı üzerinden doğal gaz arzının %10'a varan oranda artırılmasına yönelik görüşmelerin yapıldığına dair artan söylentiler eşliğinde, İspanya Dışişleri Bakanı José Manuel Albares'in ziyareti izlemiştir; bu, Başbakan Pedro Sánchez'in de dahil olabileceği daha geniş kapsamlı adımların ön hazırlığı niteliğinde olmasının yanı sıra Portekiz'in işbirliğini güçlendirme çabaları sürerken, Cumhurbaşkanı António José Seguro'nun yakında Cezayir'i ziyaret edebileceğine dair haberler de vardır. (El Cezire, 06/04/2026)

Yorum:

Büyük çalkantılar zamanında, devletlerin gücü yalnızca sahip olduklarıyla değil, anı okuyabilme ve onu değerlendirme yetenekleriyle de ölçülür. Bugün Cezayir'in, Avrupa Birliği’nin acil ve giderek artan ihtiyaçlarının, enerjideki potansiyeliyle kesiştiği nadir bir fırsatla karşı karşıya olduğu görünüyor; bu ise enerjinin bir egemenlik aracı olarak konumunu yeniden ortaya çıkaran çalkantılı bir uluslararası bağlamda gerçekleşmektedir.

Arka arkaya patlak veren jeopolitik krizlerin (önce Ukrayna'ya, ardından İran'a yönelik savaş) başlamasından bu yana, Avrupa'da arz güvenliği konusundaki endişeler giderek artmıştır. Nitekim resmi Avrupa verilerine göre birliğin, birkaç yıl önce enerji ihtiyacının %55'inden fazlasının dış ithalata bağımlı olduğuna işaret etmektedir; nitekim enerji fiyatlarındaki belirgin artış, 2022-2023 yıllarında bazı ülkelerde enflasyon oranlarının %8'in üzerine çıkmasına sebep olmuştu. Kaynakları çeşitlendirmek için gösterilen yoğun çabalara rağmen, Avrupa hâlâ siyasi risklerin yüksek olmadığı, coğrafi olarak yakın ve talebi karşılayabilecek istikrarlı tedarikçiler aramaktadır.

Burada Cezayir, Avrupa için gerçek bir stratejik hazine olarak öne çıkıyor. OPEC verilerine göre, Cezayir'in yaklaşık 4,5 trilyon metreküp olarak tahmin edilen doğal gaz rezervleri bulunmakta olup ülke her yıl 50 ila 55 milyar metreküp arasında gaz ihraç etmektedir; bunun önemli bir kısmı doğrudan boru hatları aracılığıyla Avrupa'ya gönderilmektedir. Bu rakamlar sadece üretim kapasitesini yansıtmakla kalmamakta, aksine kısa vadede kolayca telafi edilmesi zor olan stratejik bir konumu da ortaya koymaktadır.

Ancak, bu verilere rağmen, kaynaklara sahip olmak otomatik olarak güce sahip olmak anlamına gelmemektedir. Zira modern tarih, zenginliklere sahip olan ancak bunları kalıcı bir nüfuza dönüştürmekte aciz olan ülkelerle doludur; bizim için Venezuela, bunun en iyi kanıtı ve örneğidir. İşte Cezayir için gerçek meydan okuma da burada yatmaktadır; yani güvenilir bir tedarikçiden, göz ardı edilemeyecek bir aktöre nasıl dönüşebilir?

Cevap, gerçekten fiilen neyin gerçekleştiğini anlamakla başlar ama aynı zamanda neyin gerçekleştirilebileceğini de öngörmek gerekir: Avrupa Birliği ile Ortaklık Anlaşması'nın gözden geçirilmesi konusu, artık sadece Cezayir'in tek taraflı bir talebi değil, aksine Avrupa'nın da kabul ettiği bir süreç haline gelmiştir. Brüksel'in 2002 yılında imzalanan anlaşmayı yeniden gözden geçirme ilkesini kabul etmesi, pratikte müzakere kapılarını yeniden açmak anlamına geldiği için niteliksel bir dönüşümü temsil etmektedir; zira şu anda enerji ihtiyacının kefesi açıkça Cezayir lehine eğilimlidir.

Bu dönüşüm, Cezayir’e daha geniş bir müzakere marjı sağlamakta ve onu, eşit bir ortaklık temelinde asgari düzeyde egemenliği garanti altına alacak şartlar öne sürmesine olanak tanıyan bir güç konumuna getirmektedir. Bu yüzden anlaşma, Avrupa mallarının Cezayir pazarına akışını kolaylaştıran bir çerçeve olarak kalmaya devam etmesi yerine, Cezayir ürünlerinin Avrupa pazarlarına erişimini iyileştirmeyi, gerçek sanayi yatırımlarını çekmeyi ve enerji dosyalarını ticaret ve kişilerin hareketleriyle ilişkilendirmeyi de içeren, karşılıklı kazanç sağlayan bir araç haline getirilmek üzere yeniden düzenlenebilir.

Bu bağlamda, sınırlı yüzölçümü ve nüfusu ile askeri açıdan zayıf olmasına rağmen enerji kapısından uluslararası siyasete giren Katar'a da değinilebilir; zira pazarlarını çeşitlendirmesi ve sıvılaştırılmış doğal gaz alanındaki kapasitesini geliştirmesi, bu ülkeye büyük devletlerle müzakere etme imkânı sağlayabilir; ancak pusulanın kaybolması sonucunda siyasi kararlarını almaya sahip olmadığı gibi uluslararası gündemlerin de bir parçası haline gelmiştir.

Bununla birlikte siyasi ve ekonomik bağımlılıktan çıkmak mümkündür ve burada Cezayir, siyasi irade sağlandığı takdirde Batı’dan kısa sürede fiili bağımsızlığını kazanabilecek en uygun ülkelerden biridir; zira egemen bir devletin sahip olması gereken tüm unsurlara sahiptir.

Bundan dolayı mesele, anlık ekonomik kazanç elde etmek için değil, bu dünyada ve ahirette kazanabilmek için zamana karşı bir yarış haline gelmiştir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ * الَّذِينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ “Rabbinizin mağfiretine mazhar olmak ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup gökler ve yer kadar geniş olan cennete girmek için yarışın! Onlar (takvâ sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar.” [Al-i İmran 133-134]

Eğer Cezayir, bu uluslararası durumu kalıcı bir stratejik kazanca dönüştürmek istiyorsa, onun yapması gereken enerji gelirlerini halkın evlatları pahasına ordunun generallerinin servetini artırmak için kullanma mantığından vazgeçip, egemenliğini yaşamın her alanında azim İslam ideolojisinden alan güçlü bir devlet inşa etme mantığına geçmelidir. Burada hepimizin şunu hatırlaması gerekir; bugün Hürmüz Boğazı üzerinde nüfuz savaşı veren Amerika, George Washington döneminde 1796 tarihli anlaşma gereği Osmanlı Cezayir Eyaleti'ne haraç ödüyordu.

Bu nedenle güç, servetlere sahip olmakta değil, onun nasıl, ne zaman ve hangi koşullarda kullanılacağını belirleme yeteneğinde yatmaktadır; en önemlisi de, bu hangi çatı altında gerçekleşecektir? Zalim kapitalizmin çatısı altında mı, yoksa vaat edilen Raşidi Hilafetin çatısı altında mı?

Sonuç olarak Cezayir bugün, doğal olarak ümmetin bağrına geri dönerek İslami kimliğiyle barışmak ve ilişkilerini sadece Avrupa Birliği ile değil, aksine diğer büyük devletlerle de yeniden şekillendirmek için gerçek bir fırsatla karşı karşıyadır; bu fırsat ise, ihtiyaç ile imkânın kesiştiği ve insanlığın kapitalizmin cehenneminden kurtulmak için bir kurtarıcı aradığı uluslararası anın avantajından yararlanarak gerçekleşebilir; bu da Müslümanlar için, ancak İslam'ı, Siyonist-Haçlı kampanyasına karşı koyabilecek ve Trump'ın çılgınlıklarına son verebilecek hadari bir alternatif ve bir kalkınma projesi olarak benimsemekle mümkün olabilir. Buradaki soru artık şu değildir: Cezayir güç kartlarına sahip midir? Aksine bu kartları, fiili bir egemenliğe dönüştürmeyi başarabilecek mi? Peki onun, gücünün nedenlerini İslam’dan almasının zamanı geldi mi; yani İslam Devleti’ni kurup otoritesinin parlaklığını yeniden mi elde edecek, yoksa bağımsızlık ve kurtuluş mücadelesinde sadece bir tur kazanmakla mı yetinecek?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş – Tunus

Devamını oku...

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları - Otuz Yedinci ve Son Bölüm

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları

Otuz Yedinci ve Son Bölüm

1924 Hilafetin Ortadan Kalktığı Bir Yıldır; Peki Siyaset ve Kimlik Yeniden Nasıl Şekillendirilir?

1924 yılı, sadece siyaset kitaplarında anılan bir tarih değildir; aksine ümmetin gidişatında büyük bir dönüm noktası olmuştur. Zira bu yılda Hilafetin kaldırıldığı ilan edilmiş; böylece Müslümanları birleştiren son siyasi yapı da çökmüş ve İslam beldeleri, içinde bulunduğu zayıflığa rağmen siyasi bir birlikten bir avuç parçalanmış varlıklara dönüşmüştür. Yani olay, otoritenin piramidinin tepesindeki idari bir değişiklik değildi, aksine bölgenin yapısının, sınırlarının, sistemlerinin ve siyasi kimliğinin tamamen yeniden şekillendirilmesiydi.

O tarihten önce, bölgelerinin farklılığına rağmen ümmet, birbirine tek bir siyasi bağla bağlıydı; dolayısıyla savaş ve barış işleri, dış ilişkiler, yargı ve sınırların korunması bu bağ üzerinden yürütülüyordu. Evet, zayıflık vardı ve hatalar vardı, ancak birleştirici çerçeve ayakta kalmaya devam ediyordu. Hilafetin kaldırılmasıyla yalnızca bir yönetim biçimi başka bir yönetim biçimiyle değiştirilmemiştir; aksine siyasi birlik fikri de kökünden kaldırılmış ve bunun yerine, sınırları sömürgeci güçler tarafından, ümmetin birliği ya da maslahatına göre değil kendi çıkarlarına göre çizilmiş ulus devletlerden oluşan bir sistem getirilmiştir.

O günden itibaren, ümmetin mafsallarının ve beldesinin devletlere parçalandığı, yapay varlıkların ekildiği ve İslam'ın bağı pahasına milliyetçi ve bölgesel eğilimlerin körüklendiği yeni bir aşama başlamıştır. Sonra Batı’nın sistemleri ve beşerî yasaları girdirilmiş, şeriat siyasi karar alma merkezinden uzaklaştırılmış ve devlet, tek bir ümmetin parçası olarak değil, ondan ayrı ulusal bir varlık olarak yeniden tanımlanmıştır. Böylece ümmet, hasta da olsa tek bir siyasi varlıktan, her birinin bayrağı, sınırları, ordusu ve dış politikası olan ve çoğu zaman komşularıyla çıkarları çatışan rekabetçi varlıklara intikal etmiştir.

Sonuç ortaya çıkmakta gecikmedi. Zira ümmetin büyük davaları merkeziyetini ve karar birliğini kaybetti. Dolayısıyla artık işgale karşı ortak bir karar kalmadığı gibi savaş ve barış konularında tek bir tutum ve ümmet düzeyinde yürütülen bir ekonomik politika da kalmadı. Böylece her devlet artık kendi dar çıkarları doğrultusunda hareket etmeye, Batı'nın dengelerine boyun eğmeye, çatışmalara tek başına girmeye, hatta birbirleriyle ve diğerleriyle savaşmaya ve Batı'nın çıkarlarına hizmet etmek için kendi evlatlarının kanını dökmeye başladı.

Çağdaş gerçeklik, bu dönüşümün izlerine dair canlı bir tanıktır. Zira İslam beldesinin bir parçasında bir kriz yaşandığında, ümmet tek bir vücut gibi hareket etmemekte, aksine her ülke, kendi anlık çıkarlarına ya da Batı'daki efendilerinin çıkarlarına göre hareket etmektedir. Ayrıca muazzam servetler ülkeler arasında dağılmış durumda ancak bunlar, sadece tek bir güç olarak yönetilmemekte, aksine Batı'ya karşılıksız hibe edilmektedir. Çok sayıda ve güçlü ordular var ama tek bir askeri akidenin parçası değildir. Siyasi kararlar dağınık ve çoğu zaman da çelişkili olarak alınmakta ve sadece Batı'nın çıkarına göre formüle edilmektedir. Böylece ümmet, dini duyguda birlik içinde kalmaya ama siyasi kararda birlikten uzak durmaya başladı.

Bu dönüşüm geçici tarihi bir olay olmamış, aksine süregelen siyasi bir krizin kaynağı olmuştur. Çünkü İslam, bireysel ibadetle sınırlı değildir; aksine yönetim, siyaset ve uluslararası ilişkiler konusunda kapsamlı bir vizyon ortaya koymakta ve ümmetin siyasi birliğini temel bir ideoloji haline getirmektedir. Bu nedenle birleştirici bir varlığın yokluğu, ümmeti sadece bir sembolden mahrum bırakmamış, aynı zamanda siyasi sistemini kapsamlı bir düzeyde uygulama konusunda pratik aracını da kaybettirmiştir.

Ramazan, birleştirici şiarlarıyla birlikte dikkat çekici bir paradoksu da ortaya koymaktadır. Zira ümmet, birlikte oruç tutuyor, birlikte iftar ediyor, tek bir kıbleye yöneliyor, tek bir kitabı okuyor ve derin bir vicdani ve ruhani bir birlik hissediyor ancak bu ruhani birlik, siyasi karar alma düzeyine yansımıyor. İşte burada şu temel soru ortaya çıkıyor: Kendisini akide ve ibadetlerin birleştirdiği bir ümmet, bu birliği ifade eden birleştirici bir siyasi çerçeve olmadan sonsuza dek bu şekilde kalmaya devam edebilir mi?

1924 yılından sonraki dönem okunduğunda, İslami beldelerin, doğrudan işgaller, ekonomik bağımlılık, iç çatışmalar, sınır anlaşmazlıkları, siyasi baskılar, büyük güçlerin çıkarlarına göre bölgenin sürekli yeniden şekillendirilmesi gibi arka arkaya gelen krizler sarmalından çıkamadığı görülecektir... İşte tüm bunlar, güçleri birleştirip tek bir proje çerçevesinde yönlendirecek tek bir siyasi referansın yokluğunda meydana gelmektedir.

Bu, tarihin olduğu gibi kopyalanması veya geri dönüşün, herhangi bir değerlendirme yapılmaksızın aynı şeklin tekrarı olacağı anlamına gelmemekte; ancak bu, siyasi birlik sorusunun fikri bir lüks değil, ümmetin kendini koruma, kaynaklarını yönetme, dış politikasını şekillendirme ve büyük davalarını savunma kapasitesiyle ilgili bir soru olduğu anlamına gelmektedir. Yani birleştirici bir araç olmadığında, enerjiler ne kadar muazzam olursa olsun dağınık bir şekilde kalmaya devam edecektir.

1924 yılı sadece bir aşamanın sonu değil, aksine siyasi bölünme ve parçalanmanın yeni bir aşamasının başlangıcı olmuştur. Bugün akla gelen soru şudur; yüz beş yıl sonra ümmet, sanki kalıcı bir kadermiş gibi bu bölünmenin esiri olarak kalmaya devam mı edecek? Yoksa ümmetin birliği fikri hem şer'an vacip bir hüküm hem de gerçek bir ihtiyaç olarak, süregelen krize köklü bir çözüm olarak kendini kabul ettirmeye geri mi dönecek?

Tarih, boş yere hareket etmez. Hilafetin kaldırılması sadece yönetim şeklini değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda çevremizdeki dünyanın şeklini de değiştirmiştir. Bu yüzden o anı yeniden düşünmek, geçmişe duyulan bir özlem değildir; aksine mevcut çalkantılı durumu anlamanın ve ümmetin, sadece ortak duygulardan ziyade İslam akidesiyle birbirine bağlı tek bir ümmet olma gücünü yeniden kazanacağı bir geleceği öngörmenin anahtarlarını aramaktır.

Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER