Pazartesi, 29 Zilhicce 1447 | 2026/06/15
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

İslam Dünyasının Yeniden Şekillendirilmesinde Bir Sonraki Aşama Pakistan ve Türkiye'dir!

Haber - Yorum

İslam Dünyasının Yeniden Şekillendirilmesinde Bir Sonraki Aşama Pakistan ve Türkiye'dir!

Haber:

ABD, 2004 yılında Pakistan'ı NATO dışı bir ana müttefik olarak sınıflandırmıştı; ancak Tulsi Gabbard'ın 2026 yılında yayınlanan bir istihbarat raporunda Pakistan'ı gelecekte potansiyel bir füze tehdidi olarak nitelendirmesi üzerine gerginlikler yeniden tırmanmıştı; buna rağmen Pakistan, nükleer kapasiteye sahip olan önemli bir bölgesel müttefik olmaya devam etmektedir.

Yorum:

Tulsi Gabbard'ın Pakistan'ı son zamanlarda “gelişmekte olan bir füze tehdidi” olarak nitelendirmesi, münferit bir açıklama değil, aksine daha geniş bir jeopolitik gidişatın açık bir göstergesidir. Yahudi varlığının Türkiye üzerindeki artan baskısının, bu bağlamda anlaşılması gerekir. Bugün yaşananlar geçici bir olay değil, aksine on yıllardır gelişen, yani mevcut devletleri parçalayıp zayıflatmak yoluyla Müslüman ülkelerinin özelliklerinin yeniden şekillendirmesine yönelik bir eğilimin devamıdır.

İslam beldelerindeki mevcut sınırları ve siyasi sistemleri şekillendiren sömürgeci yapı, farklı bir çağa, yani doğrudan egemenliğin temelini oluşturan bir çağa göre tasarlanmıştır. Bugün bu şekil değişiyor ama hedef hala aynıdır. Strateji basittir: İslam beldelerini daha fazla parçalayıp zayıflatmak, böylece onların gelecekte potansiyellerini geliştirmesine veya bağımsız güçler olarak ortaya çıkmasına imkân vermemektir. Bu ise iç temellere dayalı olarak parçalanan bir devlet olan Irak'ta, dış çıkarların çatışma alanına dönüşen Suriye'de ve bölünen ve hala istikrarsızlığın acısını çeken Sudan'da açıkça görülmektedir. Aynı zamanda İran da, yıllardır sürekli baskılara ve iç istikrarını sarsmaya yönelik açık girişimlere maruz kalmaktadır.

Bu devam eden eğilimin gölgesinde, yeni hedefler ortaya çıkmaya başlamıştır. Zira Pakistan, mevcut eylemlerine binaen değil, aksine potansiyellerine ve gelecekte neye dönüşebileceğine binaen suçlanmaktadır. Bunun en belirgin örneklerinden biri, Başbakan İmran Han'ın görevden alınmasından kısa bir süre sonra, yani Ekim 2022'de Biden'ın yaptığı şu açıklamadır: “Belki de Pakistan, dünyanın en tehlikeli ülkelerinden biridir. Zira hiçbir denetimin olmadığı nükleer silahlara sahiptir.” Böylece Biden, siyasi istikrarsızlık ve merkezi uyum eksikliği bağlamında Pakistan'ın nükleer cephaneliğine yönelik algılanan tehlikesine ışık tutmakta ve bu tehdidin kontrolünü sağlamak için dolaylı olarak ABD etkisinin acil gerekliliğine dikkat çekmektedir. Bundan kısa bir süre sonra, ABD Dışişleri Bakanlığı bunu şu şekilde açıklamıştır: “ABD, Pakistan'ın taahhütlerine ve nükleer varlıklarını güvence altına alma kapasitesine güveniyor. ABD, Pakistan'ın güvenli ve refah içinde olmasını kendi çıkarları açısından her zaman son derece önemli bir konu olarak görmüştür.” Bu da açıkça, özellikle Pakistan’ın Amerika için taşıdığı önemi yansıtmaktadır; zira eğer ülkenin nükleer kapasitesi kontrol altına alınmazsa potansiyel bir tehlikeyi temsil etmektedir; bu ise daha geniş çaplı nükleer yayılma ve istikrarsızlık endişelerinin kök salmış şeklidir.

Türkiye de bağımsız bir yol izleyebilme kapasitesine sahip bir İslam beldesi olması nedeniyle bu çerçeve içinde yer almaktadır. Her iki ülke de şu ana kadar ABD’nin yanında yer almış olsa da ABD, İslam’ın birleştirici bir güç olma potansiyelinin yanı sıra bu ülkelerin askeri güçleri ve stratejik ağırlıkları nedeniyle aynı zamanda onlara şüpheyle bakmaktadır.

Bu gelişmeler, bölgedeki Yahudi varlığının rolünden ayrı düşünülemez. Bir nükleer güç olarak Yahudi varlığının, herhangi bir komşu ülkenin güçlü ve bağımsız bir karşıt güç haline dönüşmemesinin sağlanması konusunda kesin bir çıkarı vardır. Zira parçalanmış ve zayıf İslam ülkeleri, bu hegemonyanın sürdürülmesinin temelini oluşturmaktadır. Bu durum, güçlü ve bağımsız güçlerin yükselişini engellemek amacıyla bölgesel dinamiklerin formüle edildiği ABD’nin stratejik çıkarlarıyla doğrudan örtüşmektedir.

Tüm bunların gözlerimizin önünde ortaya çıktığına tanık oluyoruz. Şu anda en acil soru şudur: Amerika ülkemizi bölmeye ve yapısal olarak zayıflatmaya devam ederken, bizler ellerimizi bağlayıp bekleyecek miyiz, yoksa bu zincirlerden kurtulacak mıyız? İlerlemenin tek yolu, İslam beldelerini İslam’ı ve Müslümanları dost edinen tek bir liderlik altında birleştirmek ve parçalanmayı sürdüren dış güçlere hiçbir taviz vermeden onların kolektif çıkarlarını savunmaktır.

Mevcut siyasi sistem sorununun özünü temsil eden şudur: Hiçbir güç gerçekleştirmeyen ayrı ayrı laik ulus devletlere bölünmesi, dahası bölünmenin ve zayıflığın artırılmasıdır. Zira bu yapı, herhangi bir ortak direnişle karşılaşmadan tek tek ülkelere baskı uygulanmasına imkan tanımaktadır. Bu gerçeklik kabul edilip kırılmadığı sürece, parçalanmışlık sarmalı devam edecektir. Pakistan ve Türkiye ise bir istisna değillerdir; aksine her ikisi de, on yıllardır süren bir sürecin yeni halkalarıdır. Bugün buna seyirci kalan, yarın bir sonraki kurban olacaktır. Sadece bu eğilimi fark edip reddetmek ve İslam ülkelerini tek bir Halifenin liderliği altında birleştirmek için ciddi olarak çalışmak yoluyla, daha fazla parçalanmayı ve yapısal zayıflığı önleyebiliriz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Okay Pala - Hollanda

Devamını oku...

Zorluklar Onları Şekillendirdi, Şimdi Merhamet Bekliyorlar!

Haber - Yorum

Zorluklar Onları Şekillendirdi, Şimdi Merhamet Bekliyorlar!

Haber:

Kolombiya Devlet Başkan Gustavo Petro, ABD'de uyuşturucu ticaretiyle bağlantılı olduğu suçlamasıyla soruşturmaya tabi tutuluyor.

Yorum:

Gustavo Petro, ABD makamlarının soruşturmasıyla karşı karşıyadır; zira New York'taki federal savcılar, onun siyasi çevresi ile uyuşturucu kaçakçılığı şebekeleri arasında iddia edilen bağlantılar hakkında bir ön soruşturma başlatmıştır. Bununla birlikte soruşturma hala başlangıç aşamasında olup kendisine henüz resmi bir suçlama yöneltilmemiştir. Raporlara göre soruşturma, Petro’nun veya yakın çevresinin uyuşturucu ticaretiyle bağlantısı olup olmadığına, 2022 başkanlık kampanyasına yasadışı para aktarımı yapılıp yapılmadığına ve aracıların, hapisteki uyuşturucu tacirlerinden, onların ABD'ye teslim edilmemesi gibi vaatler karşılığında rüşvet almaya çalışıp çalışmadıklarına işaret etektedir. Başka bir deyişle bu, gizli dürtülerle yöneltilen suçlama girişimlerinin bir başka durumu gibi görünmektedir.

Bu soruşturma, özellikle uyuşturucu ile mücadele politikası konusundaki anlaşmazlıkların ve kokain üretiminin artmasının gölgesinde, Washington ile Bogota arasında zaten gergin olan ilişkileri daha da derinleştirmektedir. Buna rağmen bunun, suçlamalara yol açıp açmayacağı veya sadece bir dizi zorlayıcı politikayı meşrulaştırmak için kullanılan kanıtlanmamış iddialar olarak kalıp kalmayacağı hâlâ belirsizliğini korumaktadır.

Daha önce Birleşmiş Milletler’de yaptığı bir konuşma sırasında Petro ile Washington arasındaki gerilimler öne çıkmıştı; zira burada Petro, ABD’nin dış politikasını şiddetle eleştirmiş, Donald Trump’a saldırmış ve ABD’yi Gazze’deki soykırım, iklim değişikliği ve küresel eşitsizlik gibi konularda ikiyüzlülükle suçlamıştı. Nitekim Petro’nun açıklamaları, kısa bir süre sonra vizesinin reddedilmesi veya kısıtlanması da dahil olmak üzere hızla diplomatik tepkilerle karşılanmıştı; bu da ABD-Kolombiya ilişkilerindeki gerginliği ve çatışmanın artan şiddetini teyit etmektedir.

Bu önlemler, Batı Yarımküre’deki dış etkilerin sınırlandırılmasını vurgulayan Monroe Doktrini'ne dayanan daha geniş kapsamlı stratejik tutumun bir parçası olarak kabul edilmektedir. Trump döneminde bu doktrin yeniden canlandırılmış ve ekonomik baskı, siyasi izolasyon ve bölgedeki ABD hegemonyasına yönelik yenilenen odaklanma yoluyla Latin Amerika’ya karşı daha kararlı bir yaklaşım benimsenmiştir.

Nitekim Amerika, kendi topraklarına yakın bölgelerde jeopolitik nüfuzunu güçlendirme arzusundadır. Kolombiya’ya yönelik bu sert lehçe, kaynaklar açısından zengin ve stratejik konuma sahip olan ve Washington’un ittifakını güçlendirmek için bir can damarı olarak gördüğü bu bölgedeki ekonomik ve siyasi nüfuzunu korumaya yönelik bir girişim olarak yorumlanabilir; hatta gerekirse, küresel çalkantılar yaşansa bile Latin Amerika’daki sağlam nüfuzunu korumak için daha doğrudan kontrol ve etki biçimlerini dayatması olarak da yorumlanabilir.

Sonuç olarak bu, ABD'nin zayıf devletlere karşı siyasi, ekonomik ve hukuki açıdan süregelen bir güç suistimali olarak görülen durumu yansıtmaktadır; aslında bu durum sadece Latin Amerika ile sınırlı değildir; aksine dünyanın diğer bölgelerine de uzanmakta ve İran’a yönelik haksız saldırı ile Gazze’de süregelen soykırımda da açıkça görülmektedir. Dolayısıyla bu paralel yargılamalar, adalet, egemenlik ve küresel düzen hakkında daha geniş çaplı soruları gündeme getirmektedir; bu da dünyanın daha iyisini hak ettiği fikrini güçlendirmektedir. Yani samimi bir liderliğe, gerçek bir sorgulamaya ve ayrıcalıklı elitlere değil halklara hizmet eden bir düzene duyulan özlemi güçlendirmektedir.

İslam ümmeti, Amerika'nın karşısında durmaya muktedirdir. Eksik olan tek şey, otoritelerini sömürgeci güçlere ipotek eden hain yöneticilerin heder ettiği siyasi iradedir. Şimdi ümmetin ordularının önünde, seleflerinin yaptığı gibi kalkınmak, insanlığa yardım etmek ve İslam'ı yaymak için uygun bir fırsat bulunmaktadır; o halde gelin bu fırsatı kaçırmayın. وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ “Biz seni ancak âlemlere rahmet olsun diye gönderdik.” [Enbiya 107]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Heysem İbn Sabit - Amerika

Devamını oku...

Rakip, Radikalleri Otoriteye İtiyor!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Rakip, Radikalleri Otoriteye İtiyor!

Büyük siyasi çatışmalarda yüzleşme, her zaman askeri ve doğrudan olmaz. Zira çatışan güçler çoğu zaman daha karmaşık yöntemlere başvurur; bu yöntemlerden biri de rakibin, en radikal olan rakiplerini iktidara itmesidir.

Bu strateji basit bir fikre dayanıyor: En radikal olan akım devletin liderliğine geldiğinde, genellikle ülkeyi arka arkaya gelen sarsıntılar ve siyasi izolasyonun yoluna sürükler; bu da ülkenin içten içe yıpranmasını hızlandırır.

Başlangıçta radikal olan akımın yükselişi hareket içinde bir zafer gibi görünür; zira bu akım genellikle sert bir söyleme sahip olup en coşkulu taban ortamlarında popülerdir. Ancak sorun, bu söylem bir yönetim politikasına veya devlet idaresine dönüştüğünde ortaya çıkmaktadır. İşte o zaman siyasi uzlaşma alanı daralmakta ve özellikle proje ve sabit bir ideolojinin yokluğunda kararlar daha dürtüsel bir hâle gelmektedir. Ve işte o zaman devlet, çevresiyle sürekli bir çatışma halinde yaşayan bir varlığa dönüşmektedir. Zamanla baskı ve kısıtlamaların artmasıyla birlikte bu çatışma, katlanılması zor bir siyasi, ekonomik ve güvenlik yüküne dönüşür. O zaman karar verici, önceden farkında olmadan siyasetin dehlizlerine girer; böylece karar, her ikisi de acı olan iki seçenek arasında sıkışıp kalır ve bu dehlizler içinde, ajanlık ve ihanet durumlarını göz ardı ederek arzuladığı şeyin dışına sürüklenir.

Bu nedenle birçok siyasi deneyimde, büyük projelerin başarısızlığının sadece rakiplerin gücü nedeniyle değil, aksine aynı zamanda en radikal akımların liderliğe yükseldiğindeki iç tercihleri nedeniyle de gerçekleştiğini görmekteyiz. İşte o anda -farkında olsun ya da olmasın- radikal olan kişi, savunduğu projenin çöküşünü hızlandıran bir araç haline gelir. Böylece hareketin siyasi tabanını genişletmek yerine onu daraltmakta ve çatışmaları hafifletmek yerine onları daha da artırmaktadır.

Eğer radikal rakibi iktidara itme teorisi siyasi analizde yer alıyorsa, o zaman bölgedeki bazı deneyimler bazen bu gidişatın bir örneği olarak öne sürülmektedir.

Burada ajanlık ya da ihanet suçlamalarından uzak bir şekilde bu analize uygun olabilecek üç durumu arz edeceğim.

Hamas hareketi:

Hamas hareketi, bölgedeki silahlı grupların tarihindeki en karmaşık deneyimlerden biridir. Hareket, Yahudi işgaline karşı Filistin direnişinin bir parçası olarak başlamıştır; zira 1987 yılında, birinci Filistin intifadası sırasında geniş bir halk hareketi bağlamında kurulmuştur. O aşamada söylemi silahlı direnişe ve İslami kimliğe dayalıydı ve Filistin’de geniş bir halk tabanı kazanmayı başarmıştı.

Ancak asıl büyük dönüşüm, 2006 yılında Filistin parlamento seçimlerine katılıp bu seçimleri sürpriz bir şekilde kazanmasının ardından gerçekleşmiştir. Bu başarı onu, Fetih hareketi ile iç siyasi bir çatışmanın içine sürüklemiş ve 2007 yılında Gazze Şeridi'nin kontrolünü ele geçirmesiyle sonuçlanmıştı. İşte o andan itibaren Hamas hareketin doğası kökten değişmiştir; zira bir direniş hareketinden iktidar gücüne dönüşmüştür. Dolayısıyla karşılaştığı zorlukların niteliği de değişmiştir. Böylece artık sadece askeri eyleme odaklanmak yerine, kuşatma altındaki bir ekonomiyi yöneten, insanlara hizmet sunan, iç istikrarı koruyan ve uluslararası baskılarla muamele etmenin sorumluluğunu üstlenen bir duruma gelmiştir... Yani son derece zorlu koşullar altında çalışmaya başlamıştır.

Burada açık stratejik bir ikilem ortaya çıkmıştır: Direniş hareketi sürekli savaşan bir yapı olarak kalmalı mı? Yoksa istikrar için çalışan bir otoriteye mi dönüşmeli? Bu durumda – dolaylı olarak – bu gerçeklik rakiplerine hizmet etmektedir; zira rakip, kuşatmanın sürdürülmesini meşrulaştırmak, Gazze’nin ekonomik yapısını zayıflatmak ve Filistin davasına yönelik uluslararası desteği azaltmak ve benzerleri için her zaman onun iktidardaki varlığına güvenmiştir...

Temel olarak işgale direnmek için ortaya çıkan hareket, kuşatma altındaki bir bölgeyi yönetir bir hale gelmiş, bu da çeşitli faktörlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur ki bu faktörlerden bazıları şunlardır: Gazze içinde güvenlik aygıtlarının şişirilmesi, iç siyasi alanın daralması ve yönetim gereklilikleri ile direniş gereklilikleri arasındaki gerilimin artması. Burada, bir hareket otoriteye dönüştüğünde, kendisini ortaya çıkaran projenin doğasıyla çelişebilecek kararlar almaya başladığını gözlemliyoruz.

Burada soru şudur: Hamas, kendisini iktidara iten stratejisinin kurbanı mı olmuştur?

Bugün karşımızdaki gerçeklik, onun fedakarlıklarını takdir ettiğimizi vurgulamakla birlikte bu soruyu güçlü bir şekilde cevaplamaktadır.

Heyet Tahrir Şam:

Heyet Tahrir Şam, Suriye savaşı yıllarında cihatçı bir ortamda ortaya çıkan bir örgütten, kendisini siyasi ve örgütsel olarak yeniden şekillendirdiği birkaç aşamadan geçen bir varlığa dönüşmüştür. Nitekim zamanla İdlib ilinde en önde gelen askeri bir güç haline gelmiş; bu da onu bölgeyi yönetmek için sivil ve idari kurumlar oluşturmasına yol açmıştır.

Savaşçı bir örgütten yerel bir otoriteye geçiş, siyasi ve etnik açıdan çeşitlilik gösteren bir toplumu yönetmek, bölgesel ve uluslararası baskılarla başa çıkmak ve bölge içindeki diğer silahlı grupları kontrol altında tutmak da dahil olmak üzere karmaşık zorluklar doğurmuştur.

Olayların gelişmesi ve eski rejimin düşmesinin ardından iktidar konumuna intikal etmesiyle birlikte kendisini, ilk söylemiyle çelişen pragmatik kararlar almak zorunda kalır bir halde bulmuştur.

İşte burada temel bir sorun ortaya çıkmaktadır: En radikal olan akım otoriteye dönüştüğünde, ister iç çatışmalar yoluyla olsun isterse toplumu yeni bir otorite altında yeniden düzenleme girişimleri yoluyla olsun, ortaya çıkan devrimci ortamı aşamalı olarak parçalamaya başlamaktadır.

Bugün Suriye’deki durum önümüzde olup bu durum yüreği kanatıyor.

İran'ın durumu:

İran'ın durumuna gelince; 1979'da kurulan rejim, dini, siyasi ve askeri kurumların karmaşık bir karışımı üzerine kurulmuştu. Onlarca yıl boyunca Ali Hamaney, özellikle Devrim Muhafızları ile olan ilişkisinde bu güçler arasındaki denge merkezini temsil etmiştir.

Yönetimin, sadece istisnai koşullarda gerçekleşebilecek bir durumda Müçteba Hamaney’e geçmesiyle birlikte kendimizi, radikal olan birinin iktidara itilme fikri çerçevesinde okunabilecek başka bir durumun karşısında bulmaktayız. Zira Müçteba Hamaney, Devrim Muhafızları'na yakın biri olarak görülmekte olup bu da rejimin yapısı içinde bu akımın etkisini güçlendiren bir durumdur.

Bu dönüşüm, özellikle devam eden gerginliklerin gölgesinde bölgesel ve uluslararası düzeyde daha çatışmacı politikaların benimsenmesine sevk edebilir. Ancak daha derin olan sorun, sadece dış politikayla ilgili değildir, aksine ülkenin karşı karşıya olduğu iç zorluklarla da ilgilidir. Örneğin; ekonomik baskılar, uluslararası yaptırımlar, halkçı gerilimler, muhafazakar, reformcu ve radikal akımlar arasındaki çatışma gibi.

İstikrarını korumak için güvenlik ve askeri güce giderek daha fazla güvenen bir rejim, zamanla kendini daha derin krizlerle karşı karşıya bulabilir; zira rejimi korumayı hedefleyen radikallik, aşama aşama onu yıpratan faktörlerden birine dönüşebilir.

Çoğu çatışmada yenilgi, tek bir dış darbenin sonucu değil, aksine hataların ve seçimlerin biriktiği uzun bir sürecin sonucudur. En radikal akım (ki bu akımın net bir ideolojik projesi yoktur) iktidara geldiğinde, projeyi koruduğunu zannederken gerçekte onu daha çok çatışmacı ve izole edici yollara itiyor olabilir.

Bu yüzden bazen rakibin, bizzat projenizi çökertmesine gerek kalmaz; aksine en radikal akımlarınızın, projeye sonuna kadar liderlik etmeye bırakması yeterlidir.

Eğer onlar, Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in metoduna tabi olsalar ve şerî hükme bağlı kalsalardı, bugün ödediğimiz bedel çok daha az olurdu. Allah'a hamd olsun ki, Kur'an ve sünnetten istinbat edilmiş bir proje hazırlayan ve İslam'ın yönetimini yeniden tesis etmek ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in metoduna bağlı kalan Hizb-ut Tahrir gibi bir parti vardır.

Hilebazların hilesine ve tuzak kuranların tuzağına rağmen Allah’ın izniyle zafer gelecektir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يُرِيدُونَ أَن يُطْفِئُوا نُورَ اللَّهِ بِأَفْوَاهِهِمْ وَيَأْبَى اللَّهُ إِلَّا أَن يُتِمَّ نُورَهُ وَلَوْ كَرِهَ الْكَافِرُونَ “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Kâfirler istemese de Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır.” [Tevbe 32]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Körfez'in Askerlerine: Cahiliye Şeyhlerinin Mesajlarına Aykırı Olan Bir Mesaj O Halde Dinleyin!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Körfez'in Askerlerine: Cahiliye Şeyhlerinin Mesajlarına Aykırı Olan Bir Mesaj O Halde Dinleyin!

Ümmetin çok ciddi bir bocalama ve kaybolma içinde olduğu ve Rabbimizin rızasını kazanacak doğru yola rehberlik edecek birine ihtiyaç durulduğu bir zamanda, hala önde gelen şeyhlerin hak bir tutum sergilemediklerini, cehaleti ayırt edip ona karşı mücadele etmediklerini, aksine rejimlerin yanında yer almakta ısrar ettiklerini, onların yasaklarının sınırlarını aşmadıklarını, hatta onlardan bazılarının bu rejimlere boyun eğmeye ve onların güvenli alanlarında dolanmaya devam ettiklerini görmekteyiz.

Ümmetin alimlerinden bazıları, son on yıllarda Batı ve Yahudi varlığının ümmete karşı yürüttüğü büyük savaşlara tanıklık etmişler ve herkes için olduğu gibi onlar için de, Müslüman ülkelerdeki mevcut rejimlerin Müslüman beldelerde kâfirlerin ajanı oldukları sabit olmuştur. Zira Müslüman ülkeleri yabancı askerlerin üsleri için otlaklar haline getiren, Müslüman ülkelerin hava sahasını kâfirler için açan, Yahudileri destekleyip onların balonlarını şişiren, Müslüman halklardan binlerce kişiyi öldüren, onları yeryüzüne dağıtan ve düşmanlarına teslim eden işte bu rejimlerdir; sonra bu rejimlerin Allah'a, Rasulü'ne ve müminlere yönelik düşmanlığını ve ihanetini gösteren tüm bu bariz gerçekliklere rağmen önde gelen bazı alimlerin hâlâ Allah için onların zulümlerinin karşısında durmadıklarını, aksine onların zina ilişkisine karşı evlilik hükümlerini düşürenlerden daha çirkin bir şekilde İslam'ın itaat ve dostluk konusundaki siyasi hükümlerini düşürdüklerini görmekteyiz!

Şeyh Osman el-Hamis, Körfez'de savaşan askerlere yönelik bir videoda onlara dua etmekte, onlara övgüde bulunmakta ve onların cihatlarını “Allah yolunda bir cihat” olarak nitelendirmektedir! Ancak açık olan gerçek şu ki, Körfez ülkelerinin ordularında ümmetin evlatlarını görevlendirdiği bu savaş, bölgedeki Amerika’nın stratejik çıkarları için olan bir savaş olduğu gibi utançtan başka hiçbir şey getirmeyen Patriot şemsiyesi altında yürütülen bir savaş olup Allah yolunda cihatla hiçbir ilgisi yoktur.

Allah yolunda savaş ve Allah yolunda ribat (İslam topraklarını ve Müslümanları düşman saldırılarına karşı korumak amacıyla sınır boylarında veya stratejik noktalarda nöbet tutmak), şerefli ve asil anlamlar olup şeyhlerin ve rejimlerin diğer kuyruklarının bunları lekelemeleri caiz değildir; çünkü bu cihadî anlamlar, kindar kâfir Batı’nın izinden giderek ya da Batı’ya bağlılık ve bağlantı gereği rejimlerin dikte ettiği şeylerle gerçekleşmez; aksine Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bize haber verdiği gibi sadece tek bir anlamla gerçekleşir: مَنْ قَاتَلَ لِتَكُونَ كَلِمَةُ اللَّهِ هِيَ الْعُلْيَا فَهُوَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ “Kim yalnız kelimetullah yüce olsun diye savaşırsa işte o Allah yolundadır.” Dolayısıyla gayesi küfrün kelimesinin üstüne Allah'ın kelimesini yüceltmek için olmadıkça Körfez askerlerinin cihadının Allah yolunda olması mümkün değildir.

Körfez askerleri de dahil olmak üzere Müslüman askerlerden talep edilen cihat, İslam’a yardım etme için olan savaştır; bu yüzden hiç kimse İran'ın savaşının İslam'a yardım etmek için olduğuna aldanmasın; aksine hakikatinde bu savaş, Müslüman ülkeleri zayıflatmak için Batı'nın nüfuzunu genişletme ve ister İran'da isterse başka yerlerde olsun bölgeyi güçten soyutlama planlarını pekiştirmek içindir; ayrıca bu savaş, Amerika'nın bölgedeki bazı rejimleri içine çektiği uydurma mezhep savaşlarını pekiştirmek için olup bu mezhep savaşından kazançlı çıkan ise fırsat kollayıp duran Batı'dır.

-Tartışma konusu olan- bu söz, Körfez askerlerinin hareke geçirilmesinin, Amerikan askeri üslerini korumakla yetinilmeyip İran ile savaşmak için olduğu varsayımına dayanmaktadır!

Körfez’deki Müslüman askerlerin, yabancı askeri üslerin ve Batı ile yapılan ortak güvenlik ittifaklarının ve anlaşmalarının sömürgecilik şekillerinden biri olduğu gibi İslam beldelerine uzanan kâfir elin dayanak noktaları olduğunu anlamaları gerekir; zira Irak, Yemen ve Suriye'de siyasi hedefleri gerçekleştirmek, Müslüman ülkeleri yıkmak ve buralardaki Müslümanları öldürmek için bu ortak anlaşmalar uyarınca bu üslerden kaç askeri operasyon başlatılmıştır?!

Mevcut gerçeklik bağlamında Allah yolunda savaşa gelince; bu, Batı’nın nüfuzunu ve Yahudi varlığını Müslüman ülkelerden temizlemeye yönelik bir savaş olmalıdır. Yahudiler ve Amerikalılar, Müslümanların başındaki yöneticilerin kirli güvenlik ve lojistik örtüsü ve desteğiyle Müslümanların semalarında uçaklarını uçururken, kalbinde Allah’ı birleyen, elinde silah ya da emrinde bir tabur bulunan herkesin, ülkeyi kurtarmak ve onu tüm bu kirlerden arındırmak için harekete geçmesi gerekir; ayrıca özellikle Körfez, Mısır, Ürdün ve Suriye askerlerinden Yahudi varlığına komşu olanların Batı askeri üslerine ve Yahudi varlığına karşı savaşması gerektiği gibi bu savaştan, İslam'a ve Allah'ın kelimesine yardım etmenin hedeflenmesi gerektiği gibi birçok kişinin, hatta hatırı sayılır sayıda şeyhin kulaklarını tıkadığı küfrün kelimesini küçük düşürmenin de hedeflenmesi gerekir.

İşte biz burada, Sykes-Picot sınırlarını, ulusal haritaları ve rejimlerin kanunlarını aşarak sizlere sesleniyoruz ey Körfez askerleri ve sizlere tek bir akideyle sesleniyoruz; bizler, -rejimler, sınırlar ve anlaşmalar- gibi gerçekliğin putlarını kırıyoruz... bunları sizin önünüzde kırıyoruz ve onları zihinlerinizden çıkarıyoruz ki böylece gayeniz sadece Allah ve O’nun Firdevsül Âla'sı olsun.

Allah yolunda cihat işte budur ve Allah yolunda ribat işte budur; ama Allah’ın kelimesini yüceltmeye yönelik olmayan hiçbir şey, Allah yolunda bir cihat değildir; aksine tağutlar yolunda bir cihat olup bu da Müslümanların sorunlarını karmaşık hale getirmekte ve bu sorunları pekiştirmektedir. Bunun için Körfez ordusuna diyoruz ki; Allahu Teala’nın size emrettiği şu kavlini dinleyin: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَابْتَغُواْ إِلَيهِ الْوَسِيلَةَ وَجَاهِدُواْ فِي سَبِيلِهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ey iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” [Maide 35]

Sizlere “Emirlerinizi ve yöneticilerinizi dinleyin” diyenlere sakın kulak asmayın. Ey Körfez askerleri şunu biliniz ki; sizler emirlerinize ve yöneticilerinize muhtaç değilsiniz, aksine onlar size muhtaçtır ve sizler, size ihtiyaç duyanlar karşısında daha güçlüsünüz ve onlara muhtaç değilsiniz! Her şeyden önce şunu biliniz ki, şüphesiz Allah da size muhtaç değildir: وَمَن جَاهَدَ فَإِنَّمَا يُجَاهِدُ لِنَفْسِهِ إِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ عَنِ الْعَالَمِينَ “Her kim cihad ederse, ancak kendisi için cihad etmiş olur. Şüphesiz Allah, âlemlere muhtaç değildir.” [Ankebut 6] Yani sizler, damarlarınızdaki kanları dolaştıran ve ruhlarınız sadece O’nun elinde olan Allah’a muhtaçsınız demektir; haydi o zaman Allah’ın safı ile tiranların safı arasındaki güç dengelerini düşünün, sonra da Allah'ın huzuruna neyle karşılanacağınızı siz seçin. Esselamu Aleykum.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Saba Ali – Mübarek Toprak (Filistin)

Devamını oku...

Orta Asya Ülkelerinde 2026 Yılı İçin Ramazan Bayramının İlanı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Orta Asya Ülkelerinde 2026 Yılı İçin Ramazan Bayramının İlanı

Haber:

10 Mart 2026 tarihinde, Kırgızistan Müslümanları Dini İdaresi, Ramazan Bayramı'nın 20 Mart 2026 Cuma günü kutlanacağını resmen duyurdu. Bu duyuru, idarenin resmi web sitesi ve medya kanalları aracılığıyla yayınlandı.

Yönetim, bu tarihin belirlenmesinin Türk Devletleri Örgütü'ne bağlı Fetva Kurulu'nun kararları ve hassas astronomik hesaplamalara dayandığını açıkladı; ayrıca bir dizi İslam ülkesiyle koordinasyon içinde, Orta Asya ülkeleri aralarında mutabık kalarak bayramı ilan ettiler. (Zamon.uz - 24 kg)

Yorum:

Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından Orta Asya ülkeleri Rusya'dan bağımsız bir hale gelmesine ve nüfuslarının çoğunluğu Müslüman olmasına rağmen, din işleri resmi olarak hâlâ devletten ayrı tutulmaktadır.

Denetimli bir laik sistemde devlet, cami inşaatı gibi dini faaliyetler için herhangi bir bütçe ayırmamasına ve dini kurumları devletten ayrı olarak tanımlamasına rağmen ancak pratikte bayram günlerinin belirlenmesi, dini kurumlara zorunlu talimatlar verilmesi ve faaliyetlerinin Orta Asya ülkelerindeki resmi politikalara göre düzenlenmesi gibi tüm önemli dini faaliyetlere doğrudan müdahale etmektedir.

Ramazan ayının başlangıcına ve Ramazan Bayramı'nın gününün belirlenmesine dair açık şerî deliller bulunmasına rağmen, ancak âlimler çoğu zaman, şerî delillerle çelişse bile yöneticilerin emirlerine ve kararlarına boyun eğmektedirler.

Aslında Orta Asya ülkelerindeki alimler kendilerini yanılttıkları gibi Müslümanları da yanıltmaktadırlar. Yöneticiler ise Ramazan ayının başlangıcını ve Ramazan Bayramı'nın gününü belirlerken çoğunlukla Batı ve Rusya'daki yöneticilerin talimatlarını yakından takip etmektedirler; zira onlar, Müslümanların tek bir mesele üzerinde birleşmesini istememekte ve dini konularda herhangi bir birleşme veya ittifaka teşvik etmemektedirler.

Ey Orta Asya'nın alimleri ve yöneticileri, dini bayramlarınızı belirleme konusunda daha ne zamana kadar kâfir yöneticilerin emirlerine boyun eğmeye devam edeceksiniz? Artık Allah ve Resulünün hükümlerine geri dönüp, sahih İslam şeriatına güvenmenin zamanı gelmedi mi?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Hadi

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER