Salı, 01 Muharrem 1448 | 2026/06/16
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Mısır’da Benzin Zamları: Ümmetin Serveti Nasıl da Onu Yoksullaştıran Bir Araca Dönüştürülmektedir?

Mısır’da benzin fiyatlarına yapılan zamlar artık sıradan bir ekonomik karar ya da rejimin tasvir etmeye çalıştığı gibi bütçe açığını kapatmaya yönelik mali bir tedbir olmaktan çıkmıştır. Bilakis bu zamlar, ülkenin yönetildiği politikaların doğasını deşifre eden, Ümmete dayatılan ekonomik sistemin gerçek yüzünü ortaya koyan, onun servetlerini alacaklıların ve Batı’nın çıkarlarına amade kılan, halkı ise günlük geçim derdiyle baş başa bırakan sistematik bir olgu haline gelmiştir.

Mısır, son yıllarda akaryakıt fiyatlarında ardı arkası kesilmeyen bir zam dalgasına tanıklık etmiştir. Öyle ki, bazı benzin türlerinde son on yıldaki artış oranı %100’leri bulmuştur. Birkaç yıl öncesine kadar litresi birkaç cüneyh olan benzin, bugün 20 cüneyh sınırına dayanmıştır. Bu zamlar aniden ortaya çıkmış değildir; aksine bu zamlar, hükümetin “Ekonomik Reform” adı altında pazarladığı, enerji üzerindeki sözde desteklerin (sübvansiyonların) kaldırılmasını ve fiyatların küresel piyasalara endekslenmesini öngören programın bir parçasıdır.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken gerçek şudur ki, Mısır’daki benzin meselesi sadece bir hükümet desteği meselesi değildir, aksine ülkenin sahip olduğu devasa servetlerle ilgili bir meseledir. Mısır büyük petrol ve gaz rezervlerine sahiptir ve petrol türevlerine olan ihtiyacının büyük bir kısmını kendisi üretmektedir. Buna rağmen halk, sanki Mısır’ın hiçbir enerji kaynağı yokmuşçasına sürekli zamların ağırlığı altında ezilmektedir!

İşte burada, insanların işlerini güden bir devletteki servet yönetimi ile ülkeyi pençesine alan kapitalist ekonomik sistemin uygulamaları arasındaki bariz çelişki ve uçurum gün yüzüne çıkmaktadır. Kapitalizm; enerji ve doğal kaynakları kâr-zarar hesabına dayalı bir ticari mal olarak görürken; İslam bu kaynakları, tekelleştirilmesi veya bir vergi toplama aracına dönüştürülmesi caiz olmayan, Ümmete ait bir kamu mülkiyeti olarak görmektedir.

Şeriat, madenler ve büyük enerji kaynakları gibi genel menfaat sağlayan unsurları kamu mülkiyeti babından saymış ve bütün Müslümanların bu mülkiyete ortak olduğunu ortaya koymuştur. Dolayısıyla devletin, bu kaynakları bir kâr veya vergi toplama kapısı olarak görmesi caiz değildir; aksine bunları tüm Ümmetin maslahatını gözetecek ve halkın işlerini kolaylaştıracak şekilde yönetmek zorundadır.

Bu bağlamda rejimin zamları meşrulaştırmak için kullandığı “destek” (sübvansiyon) kavramı aslında siyasi bir hiledir. Zira rejim, zamları haklı çıkarmak için her seferinde “desteğin azaltılması” sloganına sarılmaktadır. Sanki devlet, kendi cebinden halka lütufta bulunuyormuş gibi bir algı yaratılmaktadır. Oysa bu anlatı büyük bir aldatmacadır. “Destek” kavramı özünde, ekonomik politikaların yükünü insanların sırtına yüklemek için kullanılan siyasi bir hiledir.

Eğer bu servetler, İslam’ın emrettiği gibi kamu mülkiyeti esasına dayalı olarak doğru bir şekilde yönetilmiş olsaydı, halkın sözde bu desteğe bile ihtiyacı kalmazdı. Zira bu kaynaklar, toplumun ihtiyaçlarını karşılamaya ve insanların üzerindeki yükleri hafifletmeye yeter de artar bile. Ancak servetler, kamu kaynaklarını birer haraç ve kar kapısına dönüştüren kapitalist sisteme göre yönetilince, insanlar kendi haklarının küçük bir kısmını bile “destek” adı altında adeta dilenir hâle getirilmektedir.

Buradan hareketle, tekrarlanan zam dalgalarının arkasındaki asıl sebep anlaşılabilir. Dolayısıyla zamların arkasındaki asıl saik ulusal egemenlik kararları değil, uluslararası kredi programlarına (IMF) verilen taahhütlerdir. Bu programlar “enerji sübvansiyonlarının azaltılması” ve fiyatların kademeli olarak “gerçek fiyat”a yükseltilmesini şart koşmaktadır.

Bu noktada akıllara şu soru geliyor: Peki bu “gerçek fiyat” nedir? Bu kaynaklara sahip bir ülkede, enerjinin gerçek fiyatının; büyük şirketlerin ve sanayileşmiş devletlerin kontrolündeki küresel piyasaya endeksli olması akıl kârı mıdır? Bu fikir bile Mısır’a dayatılan ekonomik sistemin kölece mahiyetini yansıtmaktadır. Çünkü akaryakıt fiyatlarını küresel piyasaya ve dolara bağlamak; halkın hayatını, ülkenin imkanları yerine uluslararası piyasaların dalgalanmalarına rehin bırakmak demektir.

Bunun doğal sonucu ise peş peşe gelen enflasyon dalgalarıdır. Zira benzin zammı sadece akaryakıtla sınırlı kalmaz, hayatın her alanına sirayet eder. Ulaşım maliyetleri artar, üretim maliyetleri yükselir ve neticede tüm mal ve hizmetler zamlanır. Böylece insanlar her akaryakıt zammında kendilerini yeni bir pahalılık girdabının içinde bulurlar. Zamanla bu politika kısır bir döngüye dönüşür: Fiyatlar yükselir, fakirlik artar; mali açık büyür, yeni zamlar yapılır. Ve bu döngü hep halkın aleyhine işler.

Sorunun özü benzin fiyatları değil, ekonomiyi yöneten sistemin doğasıdır. Ülke borçlara, faizli kredilere ve Batılı finans kuruluşlarına göbekten bağlı kapitalist modelle yönetildiği sürece krizler tekerrür edecek ve bedeli hep halk ödeyecektir.

Gerçek çözüm; pansuman tedbirlerde değil, ümmetin servetlerinin yönetim biçiminin kökten değiştirilmesinde yatmaktadır. Bu servetler, ümmetin tamamına ait olduğu asıl konumuna geri dönmeli ve adil dağılımı, adil dağıtımını garanti altına alan, insanların maslahatlarını gerçekleştiren ve işlerini güden şer’i hükümlere göre yönetilmelidir.

Ey Kinane halkı! Yaşadığınız bu geçim sıkıntısı ve artan fiyatlar, kaynak yetersizliğinin bir sonucu değildir; bilakis ülkenin yönetildiği yanlış ekonomik politikaların doğrudan bir sonucudur. Mısır yoksul bir ülke değildir; aksine servetleri, konumu ve imkânlarıyla zengin bir ülkedir. Ancak bugün bu servetler, sizin işlerinizi güdecek şekilde yönetilmemektedir. İşte bu gerçeği idrak etmek, servetlerinizin size geri dönmesi ve aranızda adalet ve rahmeti tesis edecek şekilde yönetilmesi için değişim yolunda atılacak ilk adım olacaktır.

Ey Kinane askerleri! Sizler de bu politikaların yükünü taşıyan halkın bir parçasısınız. İslam Ümmeti’nin tarihinde ordular, adaletin dayanağı ve halkın haklarının hamisi olmuştur; Ümmeti yoran ve belini büken politikaların aracı değil. Sorumluluğunuz, ülkenin kaynaklarını korumak, ümmetin maslahatına zarara veren ve mukadderatını (kaynaklarını) heba eden her türlü girişime karşı kalkan olmaktır. O halde Ümmetinizden yana saf tutun, onun dertlerini yüklenin ve işlerini İslam ile gözeten Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet altında yeniden ümmetin otoritesini tesis edin. Ümmetin meselelerinin tartılacağı yegâne mizan, Allah’ın indirdiği hak mizandır:

وَمَا لَكُمْ لاَ تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَـذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ وَلِيّاً وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ نَصِيراً “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?” [Nisa 75]

Devamını oku...

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları | Dokuzuncu Bölüm | Devletin Merkezi Olan Caminin İnşa Edilmesi

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları

Dokuzuncu Bölüm

Devletin Merkezi Olan Caminin İnşa Edilmesi

Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem Medine'ye geldiğinde, yönetim için bir saray veya kendine ait geniş bir ev inşa etmekle başlamamış, aksine cami inşa etmekle başlamıştır. Bu sahne, siret kitaplarında hızla geçip gidebilir ancak gerçekte devletin merkezinin saraylar ya da kapalı divanlar değil, aksine Allah ile olan bağın kurulduğu ve aynı zamanda insanların işlerinin yürütüldüğü bir yer olduğuna dair bir beyandır. Dolayısıyla cami, hayatın kenarlarında yer alan ruhani bir köşe değil, aksine yeni siyasi bir varlığın kalbi olmuştur.

Kerpiç ve hurma gövdelerinden yapılmış bu basit yapıda livalar bağlanıyor, ordular sevk ediliyor, heyetler kabul ediliyor, elçiler gönderiliyor, askeri istişareler yönetiliyor, anlaşmazlıklar çözülüyor, Kur'an ayetleri okunuyor ve insanlara dinleri öğretiliyordu. Yani cami bir üniversite, bir konsey, bir liderlik karargâhı ve bir mahkeme salonuydu. Zira din ve siyaset arasında bir ayrım yoktu; çünkü doğası gereği İslam, böyle bir ayrımı tanımaz.Zira ibadet, yönetimden ayrı bir ritüel değildir, aksine devletin tüm gidişatını kontrol eden bir ruhtur.

Bu tesis, açık bir mesaj taşımaktadır: Herhangi bir kalkınma projesinin, kendisinden kaynaklandığı akideyle, akideden kaynaklanan egemenlikle ve yönelim ve değerlerin kaynağını belirlemekle başlamasıdır. Dolayısıyla cami bir merkez olduğunda bu, yasamanın, kararların ve siyasetin, insanın kaprislerinden ve nüfuz sahibi güçlerin baskısından değil, vahiy mizanından kaynaklandığı anlamına gelmektedir. Yani cami sadece bir sembol değildir, aksine devlet işlerinin İslam temelinde yürütüldüğü pratik bir merkez ve karargâhtır.

Öte yandan çağdaş gerçekliğimize baktığımızda, resmin tam tersi olduğunu görürüz. Zira yüksek başkanlık sarayları, devasa hükümet binaları ve geniş alana yayılmış bakanlıklar ve karar merkezleri vardır. Camiler ise genellikle vaaz ve ibadet işleviyle sınırlandırılmıştır. Dolayısıyla camide bireysel ahlak hakkında konuşulmasına izin verilir ancak yönetim, ekonomi ve genel siyaset konularına yaklaşmak yasaklanır. Böylece din, hayat için bir yönlendirici değil, Batı'nın istediği gibi hayat için bir “ek” haline gelmiştir.

Bu ayrım tesadüfen gerçekleşmemiştir, aksine devlet yönetimini, vahiyle ilgisi olmayan, tamamen insani bir mesele olarak gören bir felsefenin sonucunda ortaya çıkmıştır. Ancak Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Medine'de yaptığı şey bunun tam tersiydi: Zira cami devletin merkezi olduğunda, bu bir kaosa yol açmamış, aksine temellerini bilen, egemenliğinin tadını çıkaran ve adaletine güvenen uyumlu bir toplumun inşasına yol açmıştır. Nitekim yönetici, sınıf ayrımı yapmadan insanlara doğrudan hitap eder ve onların karşısında muhasebe edilir. Yani sultan ile ümmet arasında bir ayrım yoktur.

Basitçe caminin kendisi, siyasi bir mesajdır. Yani İslam'da yönetim, insanların dikkatini çeken görüntülere değil, adaletin sağlanmasına ve işlerin gözetilmesine dayanmaktadır. Bugün ise lüks genel merkezler ve gösterişli projeler için milyarlarca Dolar harcanırken, insanlar boğucu yaşam krizlerinin acısını çekmektedirler. Yani öncelikler bozulmuştur; çünkü merkez, artık değerler değil, gösteriş olmuştur.

Din yönetimden ayrıldığında cami, ibadetlerin eda edildiği bir binadan öteye geçemez ve devlet de sırf maddi çıkar hesaplamalarıyla yönetilen idari bir yapıya dönüşür. İşte o zaman kanunlar piyasa dengelerine göre çıkarılır, servetler kâr mantığına göre yönetilir ve insanların işlerinin gözetilmesi, gerçekten aşınmış olsa bile başarı sadece büyüme rakamlarıyla ölçülür. Bu bağlamda zulüm, “yasal” olduğu sürece mümkün, hatta haklı bir hale gelir.

Cami merkez olduğunda, o zaman siyasi kararlar sadece kâr ve zarar yoluyla değil, haram ve helal, adalet ve zulüm dengesi yoluyla geçmektedir. Bu ise planlama veya modern bir yönetim olmadığı anlamına gelmemekte, aksine bu yönetimin aşılamayacak ahlaki bir sınırı olduğu anlamına gelmektedir.

Burada caminin inşasının, sırf sembolik bir adım değil, aksine Muhacir ve Ensar arasında kardeşlik, Medine Vesikası aracılığıyla dahili ilişkilerin düzenlenmesi, ordunun hazırlanması ve bağımsız bir pazarın inşa edilmesi gibi kapsamlı bir projenin parçası olduğunu anlamak önemlidir.

Bizim gerçekliğimiz, şu soruyu dayatmaktadır: Bugün İslam'ın konumu, hayatı yönetmenin neresindedir? İslam, yasama, siyaset ve ekonomide gerçek bir temel mi, yoksa sadece özel münasebetlerde başvurulan kültürel bir kimlik midir? Büyük kararlarımız şeriatın terazisinde mi, yoksa uluslararası finans kurumlarının ve kredi derecelendirme raporlarının terazisinde mi tartılmaktadır?

Caminin inşası sahnesini hatırlamak, sadece onun şeklini yeniden canlandırmakla yetinmeye ya da çözümü daha büyük binalar inşa etmekle sınırlamaya davet etmek değildir. Aksine mesele bundan daha derindir ki o da; merkezin yeniden düzenlenmesidir.Peki devleti yönlendiren nedir? Onun önceliklerini belirleyen nedir?Anlaşmazlık olduğunda, siyasi anlaşmalara, değişen örflere veya insan yapımı kanunlara değil, tafsili delillerden istinbat edilmiş şerî hükümlere başvurulur; çünkü egemenlik sadece Allah'a aittir ve her anlaşmazlıkta nihai karar Allah'ın indirdikleriyle hükmetmektir.

Medine'de cevap ilk andan itibaren beri açıktı; o da camiden, şeriatın egemenliğinden, değerleri siyasetin kalbi kılmaktan başlamaktır. Belki de bu ders, bugün en acil olanıdır; çünkü dünyamızda tekrarlanan krizler sadece yönetim krizleri değildir, aksine pusula krizleridir. Zira pusula doğru olduğunda, tüm rota, daha adil ve istikrarlı bir temelde yeniden çizilebilir.

Pusulanın yönü, Allah'ın izniyle yakında kurulacak olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'nde Halife ile doğru bir şekilde belirlenecektir.

Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu

DİĞER BÖLÜMLER
<< İLK BÖLÜM ||  ÖNCEKİ BÖLÜM || SONRAKİ BÖLÜM >>
Devamını oku...

Nükleer Silahlara Sahip Pakistan, Şimdi Mescid-i Aksa'yı Kurtarmaya Muktedirdir!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Nükleer Silahlara Sahip Pakistan, Şimdi Mescid-i Aksa'yı Kurtarmaya Muktedirdir!

Ey Pakistan Silahlı Kuvvetlerinin subayları: Bölgede en güçlü bir şekilde eğitilen ve en çok finanse edilen şüphesiz sizlersiniz.

Ey Evrengzib'in evlatları: 7 Mayıs 2025'teki askeri harekat, bölgedeki hava üstünlüğünü sağlamakla birlikte çok alanlı modern savaştaki ustalığınızı da kanıtlamıştır.

Uluslararası koşulların elverişliliği: Yerel fiyatların yükselmesi, küresel ticaret çatışmaları ve İran'ın Hürmüz Boğazı'ndaki hakimiyeti, uluslararası yaptırımları devre dışı bırakmıştır.

İran'ın füze ve insansız hava aracı güçleri, -ister kara birlikleri, ister deniz gemileri, ister hava üsleri, ister radar merkezleri olsun- sömürgeci askeri varlıkların tamamını etkisiz hale getirmiştir.

Ey Selahaddin'in evlatları: Yahudi varlığının askeri gücü efsanesi ve Gazze'de çok az sayıdaki yetersiz silahlı savaşçılar karşısındaki başarısızlıkları ortaya çıkmıştır. Şimdi Yahudiler, korku içerisinde sığınaklarda saklanmış sizin “Allahu Ekber” haykırışlarınızı bekliyorlar.

Ey Halid bin Velid Radıyallahu Anh'ın evlatları: Mescid-i Aksa ve mübarek Filistin topraklarını kurtarmak amacıyla bir kara ulaşım hattı sağlamak için İran ve bölge üzerinde derhal bir nükleer caydırıcılık şemsiyesi oluşturmanız gerekir.

Ey Sa'd bin Muaz Radıyallahu Anh'ın evlatları: Raşidi Hilafeti kurmak için nusret verin. Ümmetin ordularını ve mücahitlerini, kâfirleri yenilgiye zorlayacak kesin bir zafere doğru yönlendirin.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: قُلْ هَلْ تَرَبَّصُونَ بِنَا إِلاَّ إِحْدَى الْحُسْنَيَيْنِ وَنَحْنُ نَتَرَبَّصُ بِكُمْ أَن يُصِيبَكُمُ اللهُ بِعَذَابٍ مِّنْ عِندِهِ أَوْ بِأَيْدِينَا فَتَرَبَّصُواْ إِنَّا مَعَكُم مُّتَرَبِّصُونَ “Münafıklara şunu söyle: “Siz bizim hakkımızda ancak şu iki güzellikten; zafer veya şehadetten birinin gelmesini gözetip duruyorsunuz. Biz ise sizin hakkınızda, ya Allah'ın kendi tarafından veya bizim elimizle sizi cezalandırmasını bekliyoruz. Öyleyse bekleyin, biz de sizinle beraber beklemekteyiz.” [Tevbe 52]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ömer Nasruddin – Pakistan

Devamını oku...

İslami Cemaatler, Zafer ve İktidarı Elde Etme Çabalarında Samimi Olsunlar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

İslami Cemaatler, Zafer ve İktidarı Elde Etme Çabalarında Samimi Olsunlar

Haber:

Egemenlik Konseyi Başkanı ve Sudan Ordusu Genel Komutanı Abdulfettah el-Burhan, hiçbir tarafın Silahlı Kuvvetler veya Sudan Devleti adına konuşmasına izin verilmeyeceğini vurgulayarak, İran’ın Körfez ülkelerine karşı yürüttüğü savaşta İran’ı savunmaya hazır olduğunu açıklayan gruplara karşı sert önlemler alınacağı uyarısında bulundu.

El-Burhan'ın açıklamaları, ordu sözcüsünün, İslamcı akıma yakın gruplara karşı yasal işlem başlatılacağını duyurmasından bir gün sonra geldi. Bu gruplar, bir Ramazan etkinliğinde, İran'ın ABD ve Yahudi devleti tarafından kara saldırısına maruz kalması halinde onu savunmaya hazır olduklarını açıklamışlardı.

Ordunun yanında, İslamcı akıma mensup unsurlar da savaşıyor; bunların arasında ABD’nin yaptırımlarına maruz kalan gruplar da bulunmaktadır; zira ABD, İran’la bağlantıları olduğu iddiaları üzerine Bera bin Malik Tugayı’na yaptırımlar uygulamıştı. (Sudan Tribune, 5 Mart 2026)

Yorum:

İslam adını taşıyan, ancak İslam’ı egemen kılmak için net bir proje veya programı olmayan güçler, içsel bir değişim gerçekleştirmek amacıyla yerel kargaşaları kışkırtmaya yaramaktadırlar; bu ise yönetime tutunmak için onlara yalakalık yapan ajanların amaçlarına hizmet edebilir; İslam ile hiçbir ilgisi olmayan saçma bir oyunda başrol oynamak için bu cemaatler her zaman bölgeyi bölünmüş tutmaya ve parçalanmış küçük devletçikler arasındaki gerilimleri körüklemeye yaramaktadırlar ki böylece bölünmüş olanın daha fazla bölünmesini sağlamaktadırlar. Örneğin geçen yüzyılın 50'li ve 60'lı yıllarında Müslüman Kardeşler, Batı'nın desteğiyle Mısır ve Suriye'deki milliyetçi hareketleri baltalayarak daha sıkı bir ittifak kurmaya çalışmış ve bölgede yükselen laik milliyetçilik güçlerine karşı Ürdün ve Suudi Arabistan gibi muhafazakâr rejimleri desteklemeye yardımcı olmuşlardı.

Kesin olan şey kargaşadan istifade edilerek silah satışlarının her geçen gün artmasıdır; bu ise Orta Doğu'daki gerilimleri sürekli alevlendiren ve iç çatışma meselelerinde İslam’a veya Müslümanlara hizmet etmeyen savaş malzemeleri ve teçhizatın başlıca tüketicisi olarak bundan yararlanan eski bir sömürgeci politikadır.

Mazluma yardım etmek ve yeryüzünde Allah’ın sözünü yüceltmek isteyenler, öncelikle İslam akidesine dayalı İslam bir cemaat kurmaları, Hilafetin kurulmasını hayati meseleleri haline getirmeleri ve bu konuyu ölüm kalım meselesi olarak benimsemeleri gerekir.Ayrıca İslam Devleti'ni kurmak için çalışırlarken, Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in devleti kurduğu metoda bağlı kalmaları gerekir. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: قُلْ هَذِهِ سَبِيلِي أَدْعُواْ إِلَى اللَّهِ عَلَى بَصِيرَةٍ أَنَا وَمَنِ اتَّبَعَنِي وَسُبْحَانَ اللَّهِ وَمَا أَنَا مِنَ الْمُشْرِكِينَ “(Resulüm!) De ki: İşte bu, benim yolumdur. Ben Allah'a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. Allah'ı (ortaklardan) tenzih ederim! Ve ben ortak koşanlardan değilim.” [Yusuf 108]Bu, tek ve bir olan Allah’ın, Nebisi Mustafa'ya ve onun izinden gidenlere yönelik hitabı olup bu hitapta, belirli bir yolda ve açık ve doğru bir metoda göre hareket etmesi, Allah’a davetinde basiret üzere olması, yani davetin ayın on dördü gibi açık ve net ve hiçbir muğlaklık veya belirsizlik barındırmayan bir davet olması vacip kılınmıştır.

Kurtuluşun yolu, bir milim bile sapmadan bu adımlara tabi olmaktır; bizler tüm Müslümanların, ümmetin “لا إله إلا الله محمد رسول الله" sancağı altında birleşeceği o büyük günü görmeyi arzuladıklarını düşünüyoruz; işte çalışanlar, asıl bunun için çalışmalıdırlar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Gâde Abdulcabbar (Ümmü Evâb) - Sudan

Devamını oku...

İngiltere, İslam Nizamının Kendi Sisteminden Daha İyi Olduğuna İnandıkları İçin Müslümanlara Suçlular Gibi Davranıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

İngiltere, İslam Nizamının Kendi Sisteminden Daha İyi Olduğuna İnandıkları İçin Müslümanlara Suçlular Gibi Davranıyor

Haber:

9 Mart 2026’da İngiltere, “Önemli Olanı Koruma” planını açıkladı; bu plan, 2024 yılı aşırıcılık tanımını tüm hükümet kurumlarına ve saha kuruluşlarına entegre etmektedir; ayrıca “Aşırılığın Durumu” başlıklı yıllık bir rapor yayımlama sözü verildi; bu rapor İslamcılık, aşırı sağ ve aşırı sol üzerine odaklanacak olup ayrıca plan, Hayır Kurumları Komisyonu’nun mütevelli üyeliklerini askıya alma ve hayır kurumlarını kapatma yetkilerini genişletmeyi, üniversiteler üzerindeki denetimi yeni “Uyum Şartı” aracılığıyla sıkılaştırmayı ve hatta “şiddet içermeyen aşırıcılık” ile terörle bağlantılı olduğu düşünülen “bölücü veya bağnaz söylemleri” izlemeyi öngörmektedir.

Yorum:

İngiltere, toplumsal uyumu savunduğunu iddia ediyor ancak gerçekte pekiştirdiği şey dini sansürdür.Zira İngiltere ve Galler, 2008 yılında eski küfür ve dinî hakaret suçlarını yürürlükten kaldırdı ancak şu anda, öncelikle Müslümanları hedef alan yeni bir tür laik küfür ortaya çıkarılmaktadır.Eskiden devlet, kutsal inancı ihlal eden suçları cezalandırıyordu; oysa şimdi toplumda alışılmışın dışında görülen inançları çarpıtmak, dışlamak ve bastırmak için idari kurumlar kurulmaktadır.Bu nedenle sapkınlık yasasıyla karşılaştırma yapmak yerinde olacaktır.Artık hedef Hristiyan inancı değil, aksine İslami inançlardan tehdit hisseden liberal devletin ideolojik sınırlarıdır.

Yeni planın en dikkat çekici yanı, sadece şiddetle sınırlı olmamasıdır.Özellikle üniversitelerden, “terörle makul bir şekilde ilişkilendirilebilecek” “bölücü veya fanatik söylemler” de dahil olmak üzere “şiddet içermeyen aşırıcılığı” izlemeleri talep edilmiştir. Üniversite içindeki uyumu destekleyen veya zedeleyen unsurlar üzerine tasarlanan Uyum Şartı, öğrencilerin davranışlarını ve katılımlarını belirleyecektir.İçişleri Bakanlığı da, üniversiteleri, öğrenci birliklerini, hayır kurumlarını, kiralanabilir mekanları ve toplumsal alanları kapsayan “Ufuk Taraması” işlevini ekleyecektir. Böylece düşünce suçuna bürokratik bir nitelik kazandırılmaktadır: Bu da tek bir cümleyi kesin biçimde yasaklamakla değil, aksine tehlikeli ortamları, şüpheli bağlantıları ve kabul edilemez inanç kalıplarını belirlemek üzere kurumları eğitmekle olacaktır.

Resmi bütçe metnindeki ifadeler, bu sistemin yükünü kimin üstleneceği konusunda bir değişiklik getirmiyor. Ayrıca strateji, birkaç ideolojik tehdide işaret etse de, açıkça “İslamcı aşırılıkçılığın başlıca bir tehdit oluşturduğunu” belirtmekte ve siyasi İslam’ı, devlet otoritesi yoluyla şeriatı dayatma ve küresel Hilafet kurma çabası olarak tanımlamaktadır.Pratikte bu çerçeveleme, İslami siyasal bilinci sürekli bir şüphe konusuna dönüştürmektedir. Sorun yalnızca şiddette yatmamakta; aksine meşru İslami faaliyetlerin, hayır kurumlarının, öğrenci gruplarının ve genel muhalefetin sürekli olarak yakında yasadışı hâle gelecekmiş gibi muamele görmesinde yatmaktadır. Bu da 14 Mart 2024 tarihinde Michael Gove'un bakanlığının aşırılıkçılık için hukuka aykırı yeni bir tanım açıklaması ve özellikle İslami eğilim ve görüşlerin tehlikesine karşı uyarıda bulunmasıyla bizzat ortaya çıkmıştır.Hükümet, bunun 7 Ekim 2023 olaylarının ardından ortaya çıkan ortama bir yanıt niteliğinde geldiğini ve 2011 tarihli eski önlem programının tanımından daha sıkı bir çalışma çerçevesi için çaba gösterdiğini söylemiştir.2024 tarihli tanımda aşırılıkçılık, başkalarının haklarını ortadan kaldırmak, liberal parlamenter demokrasiyi değiştirmek ya da başkalarının bunu yapmasına elverişli bir ortam yaratmak hedefiyle şiddet, nefret veya bağnazlığa dayalı bir ideolojinin propagandasını yapmak olarak tanımlanmıştır.2011 tarihli eski önleme programının tanımına gelince; bu program aşırıcılığı, daha geniş bir kapsamda, yani temel İngiliz değerlerine açık veya fiili bir muhalefet olarak tanımlamıştır.

Zamanlamada bariz bir ikiyüzlülük vardır. Aynı pakette, bakanlar, Mart 2025'te sona eren yılda Müslümanlara karşı 4478 nefret suçu -ki bu sayı, İngiltere ve Galler'deki dini nefret suçlarının yaklaşık yarısına denk gelmektedir- bildirildikten sonra Müslümanlara yönelik düşmanlık için hukuki olmayan bir tanım benimsediler.Ancak devletin tepkisi bölünmüş durumdadır: Zira bir yandan Müslümanlara karşı düşmanlığı kabul ederken diğer yandan ise onların sivil yaşamları üzerinde ağır gölgesini sürdürmeye devam edecek olan aşırıcılık yapısını derinleştirmektedir. Böylece Müslümanlar zayıf tebaalar olarak görülürken, aynı zamanda da şüpheli siyasi bireyler olarak muamele görmektedirler.

On yıl önce, aşırılıkla mücadele programından sorumlu bir polis yetkilisi, bu tür planların, insanların ne söyleyip ne söyleyemeyeceğini yargılama mesabesinde olan bir düşünce polisinin kurulması tehlikesini barındırdığı konusunda uyarıda bulunmuştu.Bu hafta, Müslümanlara karşı yeni düşmanlık tanımını eleştiren Muhafazakâr Parti'nin önde gelen bir üyesi bile, örtülü küfür yasası konusunda uyarıda bulunmuştur. Bu münferit sesler şu tehlikeye dikkat çekmektedir: Devlet, eylemleri cezalandırmaktan inançları sınıflandırmaya geçtiği anda, özgürlük ve demokrasiyi iddia eden İngiltere, laikliği resmi bir dine dönüştürmekte ve ona şüpheyle bakan herkesi yeni bir kafir haline getirmektedir.

Böylece İngiltere, Orta Çağ mantığını, yani Ortodoksluğun tanımını canlandırmaktadır. Böylece de muhalif eğilimleri tehlikeli olarak sınıflandırmaktadır. Ayrıca ihbar etmeleri, dışlamaları ve görünür olmalarının engellenmesi için hayır kurumları, üniversiteler ve kamu kurumları üzerinde baskı kurmaktadır.Tüm bunlar ise ılımlılık olarak sunulmaktadır.Müslümanlar, bu yoğun akidevi incelemenin ilk hedefi haline gelen gruptur; çünkü İngiltere’de “aşırıcılık” konusundaki tartışmalar, Müslümanlar medya kuruluşlarında sürekli olarak çarpıtmaya maruz kalıp giderek artan nefret suçlarının hedefi haline geldiği zamanda bile, yıllardır orantısız bir şekilde İslam’a odaklanmaya devam etmiştir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Abdullah Rubin

Devamını oku...

El-Vakiye TV: Anayasa Müzakereleri Programı -Halaka 12- [Hilafet, Adil ve Merhametli Bir Devlettir]

  • Kategori El Vakiye TV
  •   |  
El-Vakiye Televizyonu
Anayasa Müzakereleri Programı
 
-Halaka 12-
[Hilafet, Adil ve Merhametli Bir Devlettir]
İslami Anayasa İle İnsan Yapımı Anayasalar Arasındaki Anayasal Ayrılıklar
 
Müh. Usame Es-Suveynî ile Üstad Ahmed El-Kasas Arasında “Anayasa Mukaddimesi veya Esbab-ı Mucibesi” Kitabı Hakkındaki Diyalog Programı
 
Bu Bölümde Anayasa Mukaddimesi’nin 12. Maddesi Ele Alınmıştır:
Madde-13: Asıl olan, beraat-i zimmettir. Bir kimse ancak mahkeme kararıyla cezalandırılır. Kim olursa olsun, herhangi bir kimseye işkence yapmak kesinlikle caiz değildir. Her kim bunu yaparsa cezalandırılır.

H. 29 Cumade’l Ûla 1441 El-Muvafık M. 24 Ocak 2020

El Vakiye sitesindeki diğer bölümler için TIKLAYINIZ
Websitemizdeki diğer bölümler için TIKLAYINIZ

 

Devamını oku...

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları | Sekizinci Bölüm | Medine Vesikası: Bir Devlet Nasıl İnşa Edilir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları

Sekizinci Bölüm

Medine Vesikası: Bir Devlet Nasıl İnşa Edilir?

Medine Vesikasını düşündüğümüzde, sadece siret kitaplarında geçen tarihi bir belgeyle değil, aksine kendini tanıyan, referansını belirleyen ve tebaası ve diğerleriyle olan ilişkisini açık ve net bir şekilde düzenleyen bir devletin bilinçli olarak tesis edildiği bir anla karşı karşıya olduğumuzu görürüz. Medine'de kurulan devlet, geçici bir coşkudan ortaya çıkmadığı gibi siyasi boşluğun sonucu da değildi; aksine belirli kaideler üzerine kurulmuştu, bu yüzden bu yeni varlığın kendini tanımlaması gerekiyordu: Kim yönetecek? Egemenlik kime ait ve referans ne olacak? Toplum içindeki ilişkiler nasıl yönetilecek?

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem geldiğinde Medine, boş bir arazi değildi. Aksine geçmişten beri aralarında çatışmalar yaşayan Evs ve Hazrec kabilelerinin yanı sıra ekonomik ve askeri nüfuza sahip olan Yahudi kabilelerini de içeriyordu. Bu çeşitlilik, işler nezaket kurallarına veya geçici dengelere bırakılsaydı, kaosa yol açan bir reçete olabilirdi. Ancak meydana gelen şey bunun tam tersiydi: Zira toplumun bileşenleri arasındaki ilişkileri düzenleyen, liderliğin konumunu belirleyen ve egemenlik mefhumunu tesis eden bir belge hazırlanmıştı.

Medine Vesikası, yönetim çerçevesi olmayan “sembolik bir arada yaşama” olmamış, aksine egemenliğin şeriata ait olduğunu ve anlaşmazlık durumlarında referansın Allah ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in olduğunu açıkça belirtmiştir. Bu da egemenliğin sayısal çoğunluğa veya kabile ittifaklarına değil, aksine belirli bir referansa ait olduğu anlamına gelmektedir. Aynı zamanda vesika, devlet sözleşmesine bağlı kaldıkları sürece Yahudilerin din ve mal konusundaki haklarını garanti ediyordu. Yani şerî egemenlikte netlik ve gözetimde de adalet mevcuttu.

Bir devlet, duygularla veya “birlikte yaşama” gibi genel sloganlarla inşa edilmez. İşte vesika, Medine'yi ortak olarak savunma, düşmanlara yardım etmeme ve genel nizama bağlı kalmak gibi hakları belirlediği gibi görevleri de belirlemiştir. Dolayısıyla vesikada, her bir tarafın “maslahatı” istediği şekilde yorumlamasına izin veren yasal bir boşluk yoktu. Aksine netlik, istikrarın bir unsuru olmuştu.

Çağdaş gerçekliğimize baktığımızda, birçok siyasi krizin, egemenliğin ortadan kalkması, bağımlılığın varlığı ve referansın belirsizliğinden kaynaklandığını görürüz. Anayasalar genellikle gevşek, dahası yanıltıcı bir dille yazılmış olup sanki gerçekten yöneten halkmış ve sanki kapitalistler ve elitler gerçek yöneticiler, karar vericiler ve kanun ve yasaları formüle edenler değillermiş gibi, “halkın otoritenin kaynağı olduğunu” ilan etmektedir. Dolayısıyla uluslararası dengelerin değişmesi ve ekonomik baskılarla birlikte yasalar da değişmektedir. Sonuç; sürekli kargaşa durumunun ve devletin sabit bir pusulası olmadığına dair genel hislerin ortaya çıkmasıdır.

Medine Vesikası, esnek bir şekilde idari olarak bir arada yaşama modeli olarak sunulmamıştır, aksine belirli bir kimliğe sahip olan ve açık bir akideden kaynaklanan bir devletin kuruluş bildirgesi olarak sunulmuştur. Vesikadan çıkarılacak temel ders, istikrarın geçici dengelere veya dahili güçleri ya da harici tarafları razı etmeye dayalı olmadığı, aksine ilk andan itibaren egemenlik meselesinin çözülmesine dayalı olduğudur. Medine'de, devletin kimliği belirsiz bırakılmadığı gibi tarafsız idari bir varlık olarak da sunulmamıştır; aksine İslam'a dayalı, iç ve dış ilişkileri şerî hükümlere göre düzenleyen tek bir liderlik tarafından yönetilen bir devlet olarak sunulmuştur.

Nitekim liderlik, hakkında tartışma olmayacak şekilde belirlenmiş olup egemenlik ise, kaprislere veya değişen geleneklere değil, şeriata aittir. Ayrıca siyasi, güvenlik ve mali yükümlülükler, genel akide çerçevesinde tanımlanmıştır. Dolayısıyla bu açıklık sayesinde devlet çevresinden ayrışmış ve geçici uzlaşmalara dayalı kırılgan bir istikrar değil, gerçek bir istikrar inşa edebilmiştir. Zira siyasi kimliğin netliği, istikrarlı bir devletin kurulmasının ilk şartıdır; çünkü belirsizlik çatışmalara kapı aralar ve kararı hak ve batıl ölçütüne göre değil, güç dengesine bağlı bir hale getirir. Dolayısıyla kimin yönettiği ve egemenliğin kime ait olduğu sorusunu çözmek, herhangi bir gerçek kalkınma projesinin başlangıç noktasıdır.

Aynı şekilde vesika, devlet içindeki ırkların ve mezheplerin çeşitliliğinin otoritenin zayıflaması anlamına gelmediğini de ortaya koymaktadır. Nitekim Yahudiler ilk İslam Devleti’nin gölgesinde inançlarını koruyarak yaşamışlar ancak devletin egemenliğiyle çatışan paralel bir varlık olmamışlardır. Ama bugün birçok ülke, iç çatışmaların acısını çekmektedir; zira egemenlik mefhumu sarsılmıştır; çünkü dış güçler kararları etkilemekte, iç güç merkezleri hukukun üstündeymiş gibi davranmakta ve uluslararası anlaşmalar siyasi iradeyi kısıtlamaktadır.

İdeolojik bir devlet, kimliğini açıklamaktan korkmaz. Nitekim belirsizlik, çatışmadan kaçınmak için bazen uygun görünebilir ama uzun vadede daha büyük çatışmalara kapı aralar. Medine'de, egemenliğin şeriata ait olması meselesinin çözümü, “aşamanın hassasiyeti” gerekçesiyle ertelenebilirdi ancak bu olmamıştır; çünkü ilk andan itibaren beri hedef, geçici bir krizi aşmak değil, uzun vadeli istikrarı sağlamak olmuştur.

Başka bir açıdan vesika, adaletin atılan bir slogan değil, uygulanan bir sistem olduğunu göstermektedir. Nitekim bazı Yahudi kabileleri antlaşmayı bozup kritik zamanlarda devletin düşmanlarıyla ittifak kurduğunda, bu durum bir görüş ayrılığı olarak değil, aksine siyasi bir antlaşmanın ihlali olarak değerlendirilmiştir. Zira sözleşmeye saygı duymak, devlet içinde kalmanın temeli olup sözleşmeyi ihlal etmenin net sonuçları vardı. Bu da devletin, yükümlülükleri olmayan açık bir alan değil, aksine kaidelerin yönettiği siyasi bir bağ olduğunu yansıtmaktadır.

Bugün dünyada, ülkelerin egemenlik ilkelerini ilan ettiklerini ancak kararlarını dış odakların ipoteği hale getiren ekonomik veya askeri anlaşmalarla bağlantılı olduklarını görmekteyiz. Yani anayasalar yazılıyor ancak istisnai yasalar veya mali baskılar yoluyla içerikleri boşaltılıyor. Burada, imajı süslemek için yazılmış bir metin ile yönetim için gerçek bir temel olması istenen bir metin arasındaki fark ortaya çıkmaktadır.

Medine Vesikası, genel ilişkiler vesikası değil, fiili egemenliğe sahip devletin kurulduğuna dair bir beyan olmuştur. İstikrar arayan her ümmetin ihtiyacı olan şey şudur: Egemenlik mefhumunda netlik, uygulamada adalet ve bağlılıkta kararlılık. Zira kaos, sloganların yokluğundan dolayı değil, sabit bir temele dayanmadan hak ve görevleri açıkça tanımlayan bir yönetim çerçevesinin yokluğundan dolayı başlar.

Bugün Medine Vesikasını hatırlamak, geçmişe dair bir nostalji değildir, aksine standart hakkındaki bir arayıştır. Yani açık temele dayalı bir devlet nasıl inşa edilebilir? Cinsiyet, mezhep, ırk, hatta inançlar açısından çeşitlilik, kimlik çatışmasına dönüşmeden bir devlet içinde nasıl korunabilir? Egemenlik, ipotek olmadan nasıl korunabilir? Cevap, tarihi kelimesi kelimesine kopyalamakta değil, aksine onun ruhunu anlamakta ve şeriatın vacip kıldığı ve sünnetin açıkladığı hususlara bağlı kalmakta; yani temelinin ne olduğunu, meşruiyetini nereden aldığını, kimin çıkarları için çalıştığını ve hangi standarda göre yönettiğini bilen bir devlette yatmaktadır. İşte ancak o zaman gerçek istikrar başlayabilir ve devlet, çatışma alanından toplumu koruyan ve ona huzur sağlayan birleştirici bir çerçeveye dönüşebilir.

Allah'tan bize, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti bir an önce geri vermesini diliyoruz.

Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu

DİĞER BÖLÜMLER
<< İLK BÖLÜM ||  ÖNCEKİ BÖLÜM || SONRAKİ BÖLÜM >>
Devamını oku...

Yahudi Varlığı İle Barış Yoktur, Ey Selam!

Haber-Yorum

Yahudi Varlığı İle Barış Yoktur, Ey Selam!

 

Haber:

Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, Lübnan'a karşı şiddetli bir savaşın ve Yahudi varlığı tarafından aşağılayıcı bir teslimiyet talep edildiği koşulların gölgesinde Lübnan'ın Yahudi varlığıyla doğrudan müzakerelere hazır olduğunu açıkladı.

Yorum:

Nevvaf Selam’ın, gâsıp Yahudi varlığının saldırılarının, ülkenin tamamen ihlal edilmesinin, halkının katledilmesinin ve korkutulmasının ve onları aşağılamaya çalışılmasının gölgesinde yaptığı açıklama, adam gibi yöneticilerin yokluğunu açıkça ortaya koymaktadır; zira mevcut yöneticiler, Lübnan halkının aşağılanmasına, küçük düşürülmesine, katledilmesine, yerinden edilmesine ve aç bırakılmasına razı gelmektedirler. Bundan önce Gazze ve Batı Şeria'daki halkımıza, ondan önce de Suriye, Mısır ve Irak'taki halkımıza aynı şeyi yaptıkları gibi şimdi de İran'daki halkımıza aynı şeyi yapmaktadırlar.

İslam'ın ve Müslümanların düşmanı olan Amerika, hiçbir hesap verme ve gözetim olmaksızın her yerde Müslümanları öldürmekte; hatta bazı Müslümanların başındaki yöneticilerin destek vermesi ya da en iyi haliyle diğer bazılarının sessiz kalması sayesinde bunu yapmaktadır.

Ey Nevvaf Selam, Lübnan'daki Müslümanların gaspçı Yahudi varlığını kabul edip tanıyabileceklerini nasıl düşünebilirsin?! Dahası yeryüzündeki tüm Müslümanların bunu kabul edebileceğini nasıl aklına getirebilirsin?!

Şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki; Acem olan (Arap olmayan) Müslümanlar, yöneticileri ne kadar uğraşırsa uğraşsın bu mutant varlığı tanımayı reddetme konusunda Arap Müslümanlardan daha az değillerdir; ama sizler onlara, Yahudi varlığıyla normalleşmenin barış içinde yaşamak için gerekli olduğu yanılsamasını aşılamaya çalışıyorsunuz.

Eğer düşmana karşı bu teslimiyet ve boyun eğmeyi reddedenler, sizin yerinizde olsaydı ne yaparlardı diye soruyorsanız biz de deriz ki:

Birincisi: Eğer sizin yerinizde biz olsaydık, bizden tüm dünyayı yönetmemiz talep edilmiş olsaydı bile Allah'ın indirdiğinden başkasıyla yönetmeyi kabul etmez ve razı olmazdık; çünkü bu, alemlerin Rabbinin her Müslümandan talep ettiği şeylere aykırıdır.

İkincisi: Buna rağmen iktidarda senin yerinde olsaydım, zayıflığımızın nedenlerini araştırmakla başlardım ki bu nedenlerin en önemlisi, çok sayıda varlıkların olması ve Amerika'nın, Allah'ın dışında emrettiğinde itaat edilen bir Rabb olarak benimsenmesidir.

Üçüncüsü: Eğer sizin yerinizde olsaydım, ordudan tüm imkanlarıyla düşmana karşı koymasını ve sadece Lübnan’da değil, aksine Suriye, Ürdün, Irak ve Mısır’da ülkeyi savunmak için halkı silahlandırmasını talep ederdim ki böylece Amerika’nın karar alma bağımsızlığını engelleyen tek bir cephe olsun.

Lübnan, Filistin ve İran’daki ümmetimize karşı yürütülen bu şiddetli savaşı, Müslümanların, aralarında ayrım gözetmeden topraklarını, kanlarını ve namuslarını koruyacak, gasp edilmiş toprakları geri alacak ve ümmetin izzetini geri kazandıracak tek bir siyasi varlık altında birleşmelerini engellemek için Amerika’nın planladığı ve istediği şeylerden bağımsız bir şekilde düşünmemiz caiz değildir; Kaviy ve Aziz olan Allah'ın izniyle bu yakında gerçekleşecektir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed Cabir - Lübnan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER