Salı, 05 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Rejimin Çöküşünden Beş Yıl Sonra: Kaçırılan Fırsatlar ve Geride Kalan Dersler

Beş yıl önce, 15 Ağustos 2021’de, Afgan halkının Müslüman kimliğine, inancına ve değerlerine dayanmayan aksine işgalin gölgesinde şekillenmiş olan ve yirmi yıl boyunca Batı’nın siyasi ve fikri nüfuzuna, yaygın yolsuzluğa ve yabancı değerlerin hegemonyasına zemin hazırlamış olan bir rejim çökmüştür. Rejimin çöküşü, Müslüman ve mücahit Afgan halkının işgale ve kendisine dayatılan bu rejime karşı yıllarca verdiği mücadelenin, fedakârlığın, direnişin bir meyvesidir.

Hizb-ut Tahrir / Afganistan Vilayeti Medya Bürosu; bu tarihi dönüşümün beşinci yıldönümü münasebetiyle Müslüman Afgan halkını, mücahitleri, davetçileri ve işgal ile ajan rejimin karşısında duran herkesi en içten dilekleriyle tebrik eder.

Şimdi, aradan beş yıl geçmişken ciddi biçimde şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Bu rejimin devrilmesi köklü bir değişim meydana getirdi mi, yoksa önceki rejimin fikrî ve siyasi çerçevesinin önemli bir bölümü hâlâ varlığını sürdürüyor mu?

İslam’ın bazı bölgelerde uygulandığı doğrudur; ancak acı gerçek şudur ki, rejimi devirmiş olmamıza rağmen onun fikrî ve siyasi mirasını henüz tamamen ortadan kaldırabilmiş değiliz. Ulus-devlet çerçevesi, siyasi ve idari yapı, siyasi zihniyet, “ulusal çıkarlar” merkezli bakış açısı, başarıya yönelik ekonomik vizyon, sömürgeci sınırlar ve son yirmi yılın siyasi ve sosyal iklimini şekillendiren pek çok kavram, hala düşünce ve politika yapımı üzerinde etkisini sürdürmekte, gölgesini hissettirmektedir.

Kukla rejimin çöküşü, dünyanın büyük dönüşümler evresine girdiği bir döneme denk gelmiştir. Uluslararası sistem rekabet ve çatışmalardan daha fazla etkilenir hale gelmiş; süper güçlerin heybetinin arkasında uzun yıllar gizli kalan zafiyetler ve bölünmeler gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. Amerika dış politikasının ağırlık merkezini Çin’e doğru kaydırmış, Ukrayna’daki savaş Rusya’nın zayıflığını ortaya çıkarmış, Gazze ve İran’daki savaşlar ise Amerika’nın o sarsılmaz imajının bir illüzyondan ibaret olduğunu ifşa etmiştir Bu ortam, Afganistan’daki mücahitler için İkinci Raşidi Hilafet’i kurarak Afganistan’ı sadece ulus-devlet çerçevesine hapsolmuş bir coğrafya olmaktan çıkarıp, onu İslam beldelerinde büyük bir dönüşümün başlangıç noktası yapmak için tarihi bir fırsat sunabilirdi. Ne yazık ki bu fırsat değerlendirilemedi.

Evet, hazırlık ve güç sahibi olmak İslam’ın uygulanması ve yayılmasının şartlarındandır; zira ağır sanayiden ve makine üretiminden yoksun bir toprak parçası, ekonomik bağımlılığın esiri olarak kalmaya mahkumdur. Buna rağmen, geçen bu beş yıl boyunca askerî hazırlık ve sanayi bağımsızlık yönünde hiçbir ciddi adım atılmadığı gibi; bilginin üretilmesinin ve seçkin kadroların yetiştirilmesinin temeli olan eğitim, üniversite ve araştırma kurumlarının güçlendirilmesine de gereken ehemmiyet verilmemiştir!

Rejimin devrilmesinden sonra yeni yönetimin önündeki en büyük fırsat yalnızca ekonomiyi yeniden inşa etmek, gelir toplamak, yollar yapmak veya güvenliği sağlamak değildi. Asıl fırsat, tüm diğer bağımsızlık biçimlerinin temelini oluşturan fikrî bağımsızlığı gerçekleştirmekti. Ancak bu fırsat da değerlendirilememiştir!

Yirmi yıllık işgalin ardından Afganistan; İslami akideye dayalı, İslami düşünceyi devletin, siyasetin ve yöneticilerin siyasi düşüncesinin temeli kılan ve yüce İslam Ümmeti kavramını yeniden canlandıran yeni bir siyasi ve sosyal kimlik inşa edebilirdi. Böylesi bir iklimde Müslümanlar ırk, dil, milliyetçilik veya maddi çıkarlar etrafında değil, İslami akide etrafında birleşebilirdi. Halife de meşruiyetini şer’i bir biat ile İslam Ümmeti’nden alabilirdi. Ümmet de yöneticilere nasihat eder, onları İslam temelinde muhasebe edebilirdi, devlet de İslami kimliğin koruyucusu ve sancaktarı olabilirdi.

Ancak bu yönde kararlılıkla ilerlemek yerine, milliyetçi kavramların yanı sıra vatanseverlik ve etnik duygular pekiştirilmiştir. Nasihat, iyiliği emredip kötülükten nehyetme ve siyasi muhasebe için daha geniş ufuklar açmak yerine, baskı ve sansür atmosferi artmıştır. Bu yaklaşım, kimlik, yoksulluk ve işsizlik sorunlarıyla boğuşan bir toplumun bu topraklardan kolayca göç etmesine zemin hazırlarken, devlet ile halk arasındaki uçurumu da iyice genişletmiştir.

Bu nedenle iktidar ve nüfuzun kişisel ayrıcalıklar veya herhangi bir kabileye, örgüte ya da belirli bir gruba ait mülkler olmadığı anlaşılmalıdır. Bunlar, sorumluların Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın huzurunda hesabını verecekleri şer’î bir emanettir.

Şu konulardan hesaba çekilecekler: Bu iktidarı insanları İslam temelinde hidayete erdirmek için mi, yoksa mevcut düzenleri korumak için mi kullandılar? İnsanları ümmet kimliğine mi yönlendirdiler, yoksa ırksal, dilsel ve ulusal kimlikleri olduğu gibi mi bıraktılar? Toplumu yüce İslam Risâlet’ine hazırladılar mı, hazırlamadılar mı? Toplum, dost ve düşmanı İslami akide temelinde mi tanımlıyor, yoksa ulusal çıkarlar temelinde mi? İnsanlar başarıyı güvenlik, ticaret, kalkınma projeleri ve uluslararası sistem tarafından kabul edilmekle mi ölçüyorlar, yoksa başarıyı kendi İslami Risâletlerine göre mi değerlendiriyorlar?

Ajan rejimin çöküşü, ilk günden itibaren Hilafet’in kurulmasına ve toplumun köklü bir şekilde dönüşmesine yol açmamış olsa bile hiç olmazsa son beş yılın Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’in ikame edilmesine yönelik açık, hedef odaklı ve sınırları belirlenmiş bir geçiş aşamasına dönüştürülmesi gerekirdi. Bununla birlikte biz, fırsatın hâlâ mevcut olduğuna inanıyoruz. Yönetimde bulunan bazı liderlerde hayrın, umudun ve samimiyetin hâlâ var olduğunu düşünüyoruz. Yeter ki bu fırsata, ibret ve imkânlar perspektifinden bakılsın. Aksi takdirde, mücadele eden ve İslam ruhunu taşıyan o kimseler günden güne İslami Risâletlerinden uzaklaşacaklar, İslam Risâleti’nin yerini yolsuzluk alacak ve bunun sonucu olarak da bu yolda denenmek üzere başkaları o kimselerin yerine gelecektir.

وَإِن تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ ثُمَّ لا يَكُونُوا أَمْثَالَكُمْ“Eğer O’ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi de olmazlar.” [Muhammed 38]

Devamını oku...

Tunus Hükümeti Su ve Elektrik Sağlamayacak Kadar Zavallı ve Çaresiz Ama İhmalkarlığını ve Başarısızlığını Protesto Edenleri Gözaltına Almaktan da Geri Durmuyor!

Mehdiyye vilayetine bağlı Burc er-Ras bölgesi, çetin yaz koşullarıyla eş zamanlı olarak içme suyu tedarikinde ciddi bir krizle karşı karşıya. Bu durum, bölge sakinlerini protesto eylemleri düzenlemeye itmiştir. Bunların en sonu 14 Temmuz 2026 tarihinde gerçekleştirilmiştir. Yerel makamlar ise var olan sorunlara çözümler sunmak yerine, çoğunluğu reşit olmayan çocuklardan ve gençlerden oluşan protestocuları gözaltına almıştır! Gözaltına alınanlara başlangıçta “komplo kurmak”, devlet düzenini değiştirmeye teşebbüs etmek ve halkı birbirine karşı kışkırtmak gibi suçlamalar yöneltilmiş, ancak gözaltılara ilişkin geniş çaplı tepkinin oluşmasının ardından serbest bırakılmışlardır.

Tunus’ta meydana gelen bu laik saçmalık ve absürtlük karşısında, Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti olarak biz, şunları beyan ediyoruz:

1- Burc er-Ras bölgesinde ve hatta bir bütün olarak Tunus’ta yaşanan su ve elektrik krizi, laik sistemin başarısızlığı ile idari yozlaşmanın birleşiminin bir ürünüdür. Üç tarafı Akdeniz sularıyla çevrili sahil kenti Mehddiye bile sürekli bir susuzlukla ve kesintisiz elektrik kesintileriyle karşı karşıyadır. Su arıtma (desalinasyon) çözümlerinin ve alternatif enerjilerin mevcut olduğu bir çağda bunun yaşanması, yaşamın temel unsurlarına köklü çözümler bulma iradesinin eksikliğini açıkça ortaya koymaktadır.

2- Sorunların üzerine gitmek yerine sorunlardan kaçma politikası izlemek, güvenlik baskısı uygulamak, protesto eden sesleri susturmak ve krizlere etkili çözümler üretmemek, durumu daha da ağırlaştırmaktan ve toplumsal gerilimi tırmandırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Yönetimin yapması gereken, laikliği terk ederek insanların işlerini İslam’ın hükümlerine göre gütmektir. Çünkü İslam’a göre yönetici, bir çobandır ve ümmetin hizmetkârıdır. Nitekim Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

الإِمَامُ رَاعٍ وَهُوَ مَسْؤُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ“İman çobandır ve güttüklerinden sorumludur” Zira yönetici, ümmet susuzluk ve elektriksizlik çekerken ümmetin parasıyla kendi evine elektrik ve su sağlanmasına asla razı gelmez. Çünkü o, kendisine hizmet edilen bir efendi değil, Rabbinin rahmetini uman ümmetin bir hizmetkârıdır. Şayet olağanüstü bir durum söz konusuysa, bunun yükünü herkes paylaşmalıdır; hatta yönetilenlerden önce yöneticiler bunun yükünü çekmelidir. Çünkü ülkeyi bu duruma sürükleyen onların ihanetleri ve başarısızlıklarıdır. Kaldı ki elektrik ve su kaynakları kamu mülkiyetine giren mallardandır. Bunların aslında bütün insanlara ya ücretsiz ya da maliyetine ulaştırılması gerekir. Çünkü bunlar toplumun ortak hakkıdır. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثٍ؛ فِي الْكَلَإِ وَالْمَاءِ وَالنَّارِ “Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Mera, su ve ateş”

3- Biz Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti olarak iktidardan hesap soruyor ve halkın çıkarlarını gütme konusundaki ihmalkârlığı ve acziyetinin tehlikesi konusunda onu uyarıyoruz. Ayrıca Tunus halkının krizlerden kurtuluşunun geçici ve yüzeysel çözümlerle gerçekleşmeyeceğini vurguluyoruz. Kurtuluş; laik sistemin yol açtığı bu düzensizliğe son verilmesi ve yüce İslam sisteminin ikamesiyle mümkündür. İslam sistemi, gözetim ve adalet sistemidir. Bu sistemi uygulayacak olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devletinin kurulması bütün Müslümanlar üzerine farzdır. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:

وَمَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً “Kim boynunda biat halkası olmadan ölürse cahiliye ölümüyle ölmüş olur.”

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsünün “Pasta Paylaşımı ile Şer’i Sorumluluk Arasında İktidar” Başlıklı Basın Toplantısında Yaptığı Konuşma

Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam, gönderilenlerin en hayırlısı Efendimiz Muhammed’in, onun Âli’nin ve tüm ashabının üzerine olsun...

Değerli kardeşlerim ve canlı yayın üzerinden bizleri takip eden izleyiciler! Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Sömürgeci kafir Kitchener’in 1898 yılında ordularıyla Sudan’a girişinden bu yana İngilizler, Sudan’daki yönetimin dizginlerini ellerine almışlardır. Ümmetin otoritesini gasp ederek ümmetin sistem ve kanunlarını, sömürgeci kâfir Batı’nın sistem ve kanunlarıyla değiştirmişlerdir. Özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra kendi kaderini tayin hakkı dalgası esmeye başlayınca İngiltere bu fırtına karşısında geri adım atarak büyük bir kurnazlıkla kendisine vekâlet edecek bir siyasi ortam oluşturmaya çalışmıştır ve bu yüzden 1938 yılında Mezunlar Kongresi’nin kurulmasına izin vermiştir.

1944 yılında İsmail el-Azhari “Aşiqqa” (Kardeşler) Partisi’ni kurmuş, bu parti daha sonra 1952’de “Vatan el-İttihadi” ile birleşmiştir. Bütün bu partiler ve diğerleri, İngiliz sömürgeciliğinin gözetimi altında kurulmuştur. İngilizler, Gordon Koleji’ni ve Kitchener Tıp Okulu’nu kurmuş; bu partilerdeki siyasetçilerin çoğu buralardan mezun olmuş ve sömürgeci kâfir Batı’nın uygarlığını özümsemiştir.

İngiltere, 1953 yılında sözde özerklik ve kendi kaderini tayin hakkını verdikten sonra Sudan’daki siyasi çevreyi Mısır’dan ayrılmaya yönlendirmiştir. Bunun sonucunda 19 Aralık 1955’te parlamentoda sözde bağımsızlık ilan edilmiş ve bağımsızlık resmî olarak 1 Ocak 1956’da yürürlüğe girmiştir.

Sözde bağımsızlığın ardından iktidarı devralan siyasi çevre, büyük bir titizlikle oluşturulmuş bir siyasi çevreydi. Bu çevre; yapay mezhepçilik ile Gordon Memorial College mezunlarının bir karışımından oluşuyordu. Bunların tamamı, Gordon Koleji, Kitchener Tıp Okulu ve diğer İngiliz kurumlarında öğrendikleri sömürgecinin düşünce ve kültürünü taşıyordu. Dolayısıyla bu siyasi kulübün, yani siyasi çevrenin içinde İngiltere’nin izin verdiği ve razı olduğu kişilerden başkası bulunmuyordu!

II. Dünya Savaşı’ndan sonra Amerika izolasyonundan çıktığında Afrika ve Asya’nın neredeyse tamamı İngilizlerin sömürgesi altındaydı. Amerika da sömürgeciliğe dayanan aynı kapitalist sistemi taşıdığı için kendisini Avrupa sömürgeciliğinin mirasçısı olarak görüyordu. Ancak Sudan gibi sömürgeleştirilmiş ülkelerde kendi adamları bulunmuyordu. Bu nedenle Sudan’ı sömürgeleştirmek ve İngiltere’den almak için askerî darbeye başvurdu. 1969 yılında Cafer Numeyri liderliğindeki Hür Subaylar tarafından gerçekleştirilen darbe işte bunun sonucuydu.

Askerî darbeler, Amerika’nın daha önce kendi arka bahçesi olan Batı Yarımküre’de kullandığı bir yöntemdi. Amerika bunu, İngilizlerin oluşturduğu partilerin hâkimiyetini aşmak ve onların kurduğu siyasi kulübün tekelini kırmak için Sudan’a da taşıdı. O tarihten itibaren siyasi çevre, İngilizlerin adamları ile askerlerin himayesinde yetiştirilen Amerikan adamları arasındaki mücadele alanına dönüştü. 1985 yılındaki halk hareketinin ardından İngilizlerin adamları yeniden yönetime geldi. Ancak Amerika tekrar harekete geçerek 1989 yılında Ömer el-Beşir’in gerçekleştirdiği askerî darbeyi destekledi.

Ardından Nisan 2019’da Beşir’i deviren devrimci halk hareketi gerçekleşti ve İngilizlerin adamları, bu hareketten çıkan sivil güçler aracılığıyla yeniden iktidara gelmeye çalıştı. Ancak Amerika teslim olmadı; fırtınaya karşı eğildi ve askerler iktidarı ellerinde tutmaya devam etti. Ardından 17 Ağustos 2019 tarihli Anayasal Belge aracılığıyla Özgürlük ve Değişim Güçleri, fiilî askerî hâkimiyet altında askerlerle birlikte geçiş döneminin yönetimine ortak oldu.

25 Ekim 2021’de El Burhan ve yardımcısı Hamideti liderliğindeki askerler sivillere karşı darbe gerçekleştirdi. Ancak sivillerin dayandığı gösteri ve yürüyüşler, yönetimin tamamen askerlerin eline geçmesine izin vermedi. Bunun üzerine askerler, İngilizlerin adamları olan sivillerle 5 Aralık 2022’de Çerçeve Anlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. Çerçeve Anlaşması’nın nihai siyasi imzasının 1 Nisan 2023’te atılması kararlaştırıldı. Daha sonra bu tarih 6 Nisan’a ertelendi; ardından da askerî ve güvenlik reformu konusundaki anlaşmazlıklar sebebiyle süresiz olarak ertelendi. Çünkü bu reform, askerlerin yönetimine son vererek bütün yetkiyi sivillere devretmeyi hedefliyordu. Ancak Amerika bunu kabul etmedi.

Sonra 15 Nisan 2023’te bu lanetli ve anlamsız savaş patlak verdi. Savaş, ülkeyi dünyanın gördüğü en büyük felaketlerden birine sürükledi: Ölümler, tecavüzler, insanların ve ekinlerin yok oluşu, halkın ve ülkenin mallarının tahrip edilmesi... Sudan halkının büyük çoğunluğu ya komşu ülkelerde ve başka yerlerde istenmeyen mülteciler hâline geldi ya da Sudan içinde hiçbir gücü ve imkânı olmayan yerinden edilmiş kimselere dönüştü.

Böylece sömürgeci kâfirler, aparatları ile gasp edilen ümmetin otoritesi üzerinde birbirleriyle mücadele ederken ümmet de seyredip kimin galip geleceğini beklemeye başladı: Amerika ve adamları mı, yoksa İngiltere ve adamları mı? Sömürgeci kâfirin bölgesel ve uluslararası araçları da harekete geçti ve efendileri adına vesayetlerini dayattılar; bu siyasi çevrenin ipine tutunarak her şeye müdahale ettiler.

Bugünlerde “Sudanlıların kendi aralarında diyaloğu” adı altında yürütülen tartışmalar ve askerlerin Sümûd grubundaki sivillere kur yapması da “pastayı paylaşma” anlayışının bir parçasıdır. Zira iktidar, siyasetçilerin kendi aralarında paylaştıkları bir pasta hâline gelmiştir; bunu kendileri böyle adlandırmaktadır. Ulusal Güçler Koordinasyonu Başkanı Muhammed Seyyid Ahmed el-Cakûmî, bu ayın 10’unda, Egemenlik Konseyi Başkanı General Burhan’ın, Sudan dışında bulunan bazı muhalifler hakkında kamu hakkı kapsamında açılmış davaların düşürülmesini kabul ettiğini açıkladı. Bunun, Sudanlılar arasında ülke içinde gerçekleştirilecek diyalog için uygun ortamı hazırlama çerçevesinde yapıldığını belirtti.

Buna karşılık Sümûd İttifakı, af veya gündemdeki girişim konusunda kendilerine resmî ya da gayri resmî herhangi bir iletişim ulaşmadığını açıkladı. Görünen o ki bunu reddetmiyorlar; ancak bazı şartları var. Savaşın durdurulmasından ve insani felaketin giderilmesinden söz ediyorlar ve bunları siyasi sürecin başlangıç noktası olarak görüyorlar.

Bu, sömürgeci kâfire bağlı siyasi kulüp içindeki çatışmanın yeni bir turudur: Bir tarafta İngilizlerin adamları Sümûd, diğer tarafta ise Amerika’nın adamları olan Demokratik Blok ve askerler bulunmaktadır. Mücadele, iktidar pastasından kimin daha büyük payı alacağı üzerindedir.

Herhangi bir siyasi parti için, bu kapitalist-sömürgeci kulübü barışçıl yöntemlerle yıkmak büyük bir şereftir. Çünkü siyasi çevre, bizi Batı sömürgeciliğinin boyunduruğu altında tutmak için sömürgeci kâfirin en önemli araçlarından biridir. Bu nedenle inancına ve ümmetine samimi olan her parti bu mabedi yıkmalı ve yüce İslam akidesi temelinde bir siyasi çevre oluşturmak, Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya itaat içerisinde İslami hayatın yeniden tesis edilmesinin temelini atmak için çalışmalıdır.

Bugün ümmet, gasp edilmiş hâkimiyetini geri almak için çalışmalıdır. Sömürgeci kâfirden bir hayır, onun ajanlarından da bir kurtuluş beklemek saçmalıktır. Çünkü İslam, otoriteyi ümmete vermiştir. İslam, yöneticinin yani Müslümanların halifesinin seçilmesini şer’î biat yoluyla ümmete ait kılmıştır. Otorite zorla ve baskıyla alınmaz. Ubade bin Samet’ten rivayet edildiğine göre

بَايَعْنَا رَسُولَ اللهِ ﷺ عَلَى السَّمْعِ وَالطَّاعَةِ فِي الْمَنْشَطِ وَالْمَكْرَهِ“Gönlümüzün hoşuna giden şeylerde olsun, hoşuna gitmeyen şeylerde olsun işitmek ve itaat etmek üzere Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e biat ettik.” Abdullah bin Amr bin el-Âs’dan rivayet edildiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ بَايَعَ إِمَاماً فَأَعْطَاهُ صَفْقَةَ يَدِهِ وَثَمَرَةَ قَلْبِهِ فَلْيُطِعْهُ إِنْ اسْتَطَاعَ فَإِنْ جَاءَ آخَرُ يُنَازِعُهُ فَاضْرِبُوا عُنُقَ الْآخَرِ“Kim ki bir imama biat eder, eliyle musafaha ederek kalbinin sevgisini verirse gücü yettiği kadar itaat etsin. Eğer başka birisi gelip o imamla (yönetimi ele geçirmek için) mücadele ederse sonra çıkanın boynunu vurun.” Abdullah ibn Ömer’den rivayet edildiğine göre,

سمعت رسول الله ﷺ يقول: «مَنْ خَلَعَ يَداً مِنْ طَاعَةٍ لَقِيَ اللَّهَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ لَا حُجَّةَ لَهُ، وَمَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً“Ben, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i şöyle buyururken işittim: “Kim itaatten elini çekerse, Kıyamet gününde lehine hiçbir delil bulunmaksızın Allah ile karşılaşacaktır. Kim de boynunda Halifeye biat olmadan ölürse, cahiliye ölümü ile ölür” [Müslim] Ebu Hurayra’dan rivayet edildiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu:

كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمْ الْأَنْبِيَاءُ، كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ، وَإِنَّهُ لَا نَبِيَّ بَعْدِي، وَسَيَكُونُ خُلَفَاءُ فَيَكْثُرُونَ. قَالُوا: فَمَا تَأْمُرُنَا؟ قَالَ: فُوا بِبَيْعَةِ الْأَوَّلِ فَالْأَوَّلِ، أَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْ“İsrail oğullarını Nebiler yönetiyordu. Bir Nebi öldüğünde onu bir başka Nebi takip ederdi. Benden sonra Nebi yoktur. Fakat benden sonra birçok Halifeler gelecektir.” Dediler ki: “Bize ne emredersin?” Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, İlk biate ilkine vefa gösteriniz. Onlara haklarını veriniz. Çünkü Allah, onları güttüklerinden hesaba çekecektir.” [Müttefikin aleyh]

Bu ve benzeri hadisler, İslam’daki yönetici olan halifenin otoriteyi ancak insanların kendisine vereceği biat yoluyla alabileceğini göstermektedir. Biat, Allah’ın Kitabı ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetiyle amel etmek üzere verilir. Buna göre yönetici olan halife, Allah’ın şeriatını uygulayan ve ümmeti gözeten kişidir; kimsenin ücretli çalışanı veya ajanı değildir.

O halde Ümmet, kendisini Allah’ın Kitabı ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetine göre yönetecek Halifeyi seçeceği biat etme hakkını geri almak için daha acele etmeyecek mi?!

ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

Devamını oku...

Gazze’de Ailesine Bakmakla Yükümlü Kalan Kadınlar: Aile Reisi Olmakla Hayatta Kalma Mücadelesi Arasında

Filistin Siyasi Araştırmalar Merkezi, Gazze Şeridi’ne yönelik savaşın, dul kalan kadın sayısının 22 bini aşmasıyla birlikte ailenin geçimini sağlayan kadın olgusunda eşi görülmemiş bir artışa yol açtığını ortaya koydu.

Merkez, “Gazze’de Ailesine Bakmakla Yükümlü Kalan Kadınlar: Savaş Ekonomisi ve Sosyal Fakirlik” başlıklı analiz raporunda; savaş neticesinde ailenin geçimini sağlayan kişilerin hayatını kaybetmesinin, Filistin aile yapısında derin sarsıntılara yol açtığını, anne veya babasından birini kaybeden on binlerce çocuğun bulunduğunu belirtti. Raporda, dış yardımların ve desteğin tamamen yok olduğu bir ortamda, kadınların ailenin ekonomik geçimini sağlamak ve bakımını üstlenmek gibi karmaşık roller yüklenmek zorunda kaldığı, bunun da onun üzerindeki ekonomik, psikolojik ve sosyal baskıları artırdığı ifade edildi.

Saha verileri, Gazze Şeridi’ndeki kadınların yaşadığı felaketin boyutunu gözler önüne serdi. Veriler, 6.020’den fazla ailenin yok edildiğini, birçok vakada genellikle bir kadın veya çocuk olmak üzere aileden sadece tek bir kişinin hayatta kaldığını; 2.700 ailenin ise tamamen yok edildiğini gösteriyor. On binlerce eşin şehit olması veya tutuklanması, kadınları son derece ağır insani ve ekonomik koşullar altında ailelerinin tek geçim kaynağı hâline getirmiştir.

Mevcut veriler; on binlerce dul kadının olduğuna, en az 53.724 çocuğun anne babasından birini kaybettiğine ve 2.596 çocuğun ise anne ve babasını kaybettiğine işaret etmektedir.

Güncel tahminler, Gazze’deki 58.600’den fazla ailenin (ki bu toplam ailelerin yaklaşık %14’üne denk gelmektedir) artık kadınlar tarafından yönetildiğini gösteriyor. Böylece kadın, ailenin bir bireyi olmaktan çıkmış, geniş bir kesimde karar alma merkezi haline gelmiştir. Ancak bu dönüşüm, geniş çaplı göç, destek ağlarının parçalanması ve ekonomik güvensizlik gibi istikrarsız bir ortamında gerçekleşmektedir.

Veriler, ailenin geçimini üstlenen kadınların %88’inin zorunlu göçe maruz kaldığını (diğer ailelerde bu oran %77’dir) ve bu kadınların istikrarsızlığa karşı daha savunmasız olduğunu göstermektedir.

Bu rakamlar yalnızca can kayıplarını değil, geleneksel aile yapısındaki büyük çözülmeyi ve geçim sorumluluğunun zorunlu olarak kadınlara devredildiğini de göstermektedir. Böylece bu olgu, münferit vaka olmaktan çıkıp toplum genelini etkileyen yaygın bir olgu haline gelmiştir. Buna ek olarak Gazze içindeki ekonomik faaliyetlerin neredeyse çökmüş olması da cabası. Tahminlere göre 2025 yılında genel işsizlik oranları yaklaşık %68’e ulaşmış, savaş öncesinde %40 civarında olan iş gücüne katılım oranı sadece %25’e düşmüş ve ekonomi çeşitli üretim sektörlerinde “neredeyse tam bir çöküş” durumu kaydetmiştir. Bu rakamlar, piyasanın artık iş fırsatları yaratma veya yeni iş gücünü istihdam etme kapasitesine sahip olmadığını gösteriyor. Sonuç olarak, geçimini sağlayan kadının sorunu artık bir iş bulmak değildir, artık iş imkânı sağlayacak piyasa yoktur. Veriler, iş gücü piyasasının yapısında ciddi bir bozulmanın olduğunu ortaya koyuyor; kadınlarda işsizlik oranı %92’ye ulaşırken, kadınların ekonomik hayata katılım sadece %17 seviyesinde kalmıştır. Ayrıca, kadınların geçindirdiği ailelerin oranı savaş öncesi %12 iken savaş sırasında %18’e yükselmiştir. Bu durum, kadınların ekonomik sorumlulukları artarken çalışma imkânlarının aynı ölçüde azaldığını ortaya koymaktadır.

Bu rakamlar ve istatistikler, bu kadınların çektiği çilenin sadece bir kısmını yansıtıyor. Ufukta da hiçbir çözüm görünmüyor. Onlar, insana yaraşır yaşamın en temel unsurlarından mahrum, son derece ağır şartlar altında yaşamaktadırlar. Görevleri yalnızca çocuk yetiştirmek ve aileye bakmakla sınırlı olmaktan çıkmış; artık doğrudan hayatta kalma mücadelesine dönüşmüştür. Bugün kadınların çoğu, su, elektrik, gaz ve sağlık altyapısından yoksun, yıpranmış çadırlarda ya da yıkılmış evlerde yaşamaktadırlar. Hatta yas tutma “lüksünden” dahi mahrumdurlar. Şehadet veya esaret nedeniyle babalarını kaybeden çocuklarını ayakta tutabilmek için duygularını bastırmak ve acılarını belirsiz bir zamana ertelemek zorunda kalmaktadırlar. Tüm bunlar onları psikolojik, fiziksel, ekonomik ve toplumsal açıdan derinden etkilemektedir.

Bütün bunlar ve daha fazlası yaşanırken dünya kendi çatışmaları ve çıkarlarıyla meşguldür. Kadın örgütleri ise derin bir uyku ve sessizlik içindedirler, İslam’a, hükümlerine ve Şeriatına saldırmak istediklerinde ancak o derin uykularından uyanırlar.

Ey Müslümanlar! Kerim Peygamberiniz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Veda Haccı’nda ve birçok hadisinde size emanet ettiği kadınların başına daha neyin gelmesini bekliyorsunuz?!

On binlerce mağdur ve onların türlü türlü acıları sizleri hâlâ harekete geçirmiyor mu?! Taş gibi oldunuz ve hatta taştan da daha sert hâle geldiniz! Böylece şu ayeti kerimenin kendileri hakkında geçerli olduğu kimselerden oldunuz:

ثُمَّ قَسَتْ قُلُوبُكُم مِّن بَعْدِ ذَٰلِكَ فَهِيَ كَالْحِجَارَةِ أَوْ أَشَدُّ قَسْوَةً وَإِنَّ مِنَ الْحِجَارَةِ لَمَا يَتَفَجَّرُ مِنْهُ الْأَنْهَارُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَشَّقَّقُ فَيَخْرُجُ مِنْهُ الْمَاءُ وَإِنَّ مِنْهَا لَمَا يَهْبِطُ مِنْ خَشْيَةِ اللهِ وَمَا اللهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ“(Ne var ki) bunlardan sonra yine kalpleriniz katılaştı. Artık kalpleriniz taş gibi yahut daha da katıdır. Çünkü taşlardan öylesi var ki, içinden ırmaklar kaynar. Öylesi de var ki, çatlar da ondan su fışkırır. Taşlardan bir kısmı da Allah korkusuyla yukardan aşağı yuvarlanır. Allah yapmakta olduklarınızdan gafil değildir.” [Bakara 74]

Devamını oku...

Hiçbir Gerekçe, Suriye Hükümetinin Rusya’nın Müslümanlara Yaptıklarını Görmezden Gelmesini Haklı Çıkaramaz

Suriye Dışişleri Bakanlığı Pazar günü yaptığı açıklamada, Moskova ile “Rusya’nın Suriye kıyılarındaki varlığının yeniden düzenlenmesi sürecinin” başlatılmasını öngören bir mutabakat zaptına varıldığını duyurdu. Bakanlık, iki tarafın “askeri nitelikteki üs ve tesislerin işlevini yeniden düzenleme, bunları askeri üsler olmaktan çıkarıp karşılıklı çıkarları koruyan yeni düzenlemeler çerçevesinde ortak eğitim ve nitelendirme merkezlerine dönüştürme” konusunda anlaşmaya vardığını bildirdi. Bakanlık bu adımı, “yaklaşık bir buçuk yıl önce başlayan müzakerelerden bu yana en dikkat çekici adım” olarak nitelendirerek, “Suriye-Rusya ilişkilerinde farklı bir aşamanın kapısını araladığını” belirtti.

Bu, aklı başında olan herkesi hayrete düşüren bir açıklamadır!

Zira Rusya’nın genel olarak Müslümanlara, özel olarak da Şam halkına karşı işlediği suçlar tarif ve tasavvur edilemez. Rusya, devrimin başından itibaren cani Beşşar rejiminin ana ve merkezî destekçisi olmuştur. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde rejimi korumak amacıyla defalarca veto hakkını kullanmıştır. Bunun yanı sıra rejime lojistik ve dolaylı askerî destek sağlamıştır. Ardından 30 Eylül 2015’te doğrudan askerî müdahalede bulunarak rejimin yanında savaşa girmiş ve Şam halkına bombardıman, yıkım, katliam ve tehcir yoluyla büyük acılar yaşatmıştır. Durum böyleyken Suriye’nin onunla bir iş birliği ve mutabakat anlaşması imzalaması nasıl akla ve mantığa sığabilir?!

Kuşkusuz Rusya dinimiz konusunda bizimle savaşmış, bizi yurtlarımızdan çıkarmış ve çıkarılmamıza destek olmuştur. Bu nedenle Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu hükmü onun hakkında geçerlidir:

إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللَّهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَن تَوَلَّوْهُمْ وَمَن يَتَوَلَّهُمْ فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ“Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” [Mümtehine 9] Dolayısıyla hiçbir gerekçe veya mazeret, Suriye hükümetinin Rusya’nın bize karşı işlediği bu kara sicili görmezden gelmesini ve onunla bir müttefik gibi ilişki kurmasını haklı çıkaramaz. Şam’da Rusya’nın öldürdüğü eşinin ardından ağlayan kaç dul kadın var?! Rusya’nın öldürdüğü babası, amcası, dayısı veya dedesi için ağlayan kaç çocuk var?! Rusya’nın öldürdüğü veya yerlerinden ettiği evlatları için gözyaşları kuruyana kadar ağlayan kaç anne var?! Rusya’nın sakinlerinin başına yıktığı ve enkaza çevirdiği kaç ev, konut, apartman, mahalle, okul ve cami var?!

Evet, Rusya’nın bütün Müslümanlara ve özellikle Şam halkına karşı işlediği suçların sayılması neredeyse mümkün değildir. Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın razı olacağı tek ilişki biçimi; Rusya’nın topraklarımızdan kovulması, onunla bağların tamamen koparılması ve bize karşı işlediği suçların intikamının alınmasıdır.

Bunun yolu ise Şam’ı Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti’nin çekirdeği hâline getirmektir. Bu çağın en büyük tağutlarından birini deviren kahraman Şam halkı, Allah’ın izniyle bunu gerçekleştirecek güçtedir ve buna ehildir. Çünkü azim ve irade sahibidir; Bütün ümmet gözlerini onlara dikmiştir, Şam’ı da Allah’ın yeryüzündeki en hayırlı topraklarından, oradaki kullarını da Allah’ın seçkin kulları olarak görmektedir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

عَلَيْكَ بِالشَّامِ، فَإِنَّهَا خِيرَةُ اللهِ مِنْ أَرْضِهِ، يَجْتَبِي إِلَيْهَا خِيرَتَهُ مِنْ عِبَادِهِ“Sana Şam’ı tavsiye ederim. Çünkü o, Allah’ın yeryüzündeki en hayırlı beldesidir; kullarından en hayırlılarını oraya toplar.”

Devamını oku...

İslam Kadına Değer Verir, Laiklik ise Onu Aşağılar

Hizb-ut Tahrir gençleri ve Kalbiye şehrinden bir grup bölge sakini, “İslam Kadına Değer Verir, Laiklik İse Onu Aşağılar” başlığı altında, 13 Ağustos 2026 Perşembe günü şehir kaymakamlığı binası önünde bir protesto gösterisi düzenledi. Yerel makamların şehir plajında güzellik kraliçesi seçmek amacıyla edebe aykırı ve utanç verici bir gösteri düzenlenmesine izin vermesini kınamak amacıyla böyle bir gösteri düzenlenmiştir.

Eylem sırasında Üstad Nizar el-Kabji bir konuşma yaparak; hayayı zedeleyen, Müslüman kadınların onurunu lekeleyen ve kadın bedenini köle pazarında ucuz bir meta haline getiren bu münkeri kınadı.

Üstad Nizar, Kalbiye halkının Müslümanların değerlerini ve onurlarını hedef alan bu çirkin suçu reddettiğini ifade etti. Kalbiye halkının Müslüman olduğunu, dinleriyle gurur duyduklarını, İslami kimliklerine bağlı olduklarını, yozlaşmış ve düşük Batı uygarlığını reddettiklerini vurguladı.

Nizar konuşmasında; Müslüman kızların masumiyetini ve saflığını istismar eden, onları İslam’ın kadına bakışıyla bağdaşmayan ve şehir halkına yakışmayan bir görünümle ortaya çıkmaya teşvik eden bu şaibeli gösterilere izin verilmesinden yerel makamları sorumlu tuttu.

Bu protesto eyleminden önce, Hizb-ut Tahrir gençleri, bu korkunç münkeri reddetme sorumluluğunu halka hatırlatmak amacıyla şehirde geniş çaplı bir iletişim kampanyası yürütmüştür. Gençlerin bu teması, yaşam tarzlarına tamamen aykırı olan bu şüpheli faaliyetleri kınayan şehir halkından büyük bir destek gördü. Bu temaslar sırasında insanlar; kadını onurlandıran, onu bir anne ve korunması gereken bir namus olarak gören İslam’ın değerlerine olan bağlılığını ifade etti. Kadını aşağılayan ve onu ucuz bir meta haline getiren laikliği reddettiklerini vurgulayan bölge sakinleri, tek kurtuluşun İslam ve İslam’ın hükmüyle olacağını belirttiler. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurdu:

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ قَالُواْ إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ * أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَكِن لاَّ يَشْعُرُونَ “Bunlara, “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde, “Biz ancak ıslah edicileriz!” derler. İyi bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat farkında değillerdir.” [Bakara 11-12]

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Kadarif’te Nuba Mek’i ile Görüştü

H. 30 Safer el Hayır 1448 M. 13 Ağustos 2026 Perşembe günü, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti’nden bir heyet, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkezî Temas Komitesi Başkanı Üstad Nasır Rıza Muhammed Osman başkanlığında Kadarif’te Nuba Mek’i ile görüştü. Heyete, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Encümen üyesi Üstat Muhammed Muhtar ile parti üyeleri Üntasır Karar ve Abdussamed Et-Tayyib de eşlik etti. Görüşmede Nuba Mek’i Memun el-Cak’ın yanında; Kadarif eyaleti kabile Şura Konseyi Başkanı ve Nuba’nın bir kolu olan “eş-Şah”ın umdesi Kafi Kowa Doudai, “el-Kutle” kolu umdesi İbrahim Mekki ve “Abu Haşim” umdesi Muhammed Tiya Daqqaq da hazır bulundu.

Üstad Nasır Rıza, Sudan’daki mevcut durumdan, sömürgeci kafirlerin ülkeyi parçalama planları üzerinden ülkeye karşı yürüttükleri komplolardan bahsetti ve şunları söyledi: “Bugün kabilelerin açıkça mobilize edildiğini, her kabilenin bir ordu haline getirilmeye çalışıldığını, daha da kötüsü, devletin grupları silahlandırmaya ve her hareketi bir kabileye bağlamaya çalıştığını görüyoruz. Bu, kötü bir gelişmenin habercisidir. Bu nedenle Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, sizi ve Sudan’daki tüm kabileleri, sömürgeci kafirlerin projelerini boşa çıkarmaya çağırıyoruz. Kabileleri doğru yöne, yani Ensar’ın (Evs ve Hazreç) yaptığı gibi İslam devleti Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’i kurma projesine nusret vermeye yönlendiriyoruz.”

Mek’i Me’mun bu öneriyi destekleyerek heyete teşekkür etti ve “Ülkede Hizb-ut Tahrir’in projesi gibi toparlayıcı ve birleştirici bir proje ortaya koyan başka bir parti yoktur” dedi. Ardından umde Kafi Kuve söz alarak “Bu, güzel bir söz, insanları bir araya getirecek olan da budur” ifadelerini kullandı. Ebu Huşeym Umdesi de söz alarak Üstad Nasır’ın ifadelerini destekledi. Aynı şekilde Ketle Umdesi İbrahim Mekki de Üstad Nasır’ın sözlerini tasdik etti. Görüşmeye katılanların tamamı, iletişimin ve temasın sürdürülmesi gerektiği konusunda mutabık kaldı.

Devamını oku...

İslami Tutuklular Dosyası ve Zulmü Sonlandırma Konusunda İnat Etmek

Düzmece İslami tutuklular dosyasının üzerinden on yılı aşkın bir süre geçti. Gözaltılardan tutun, sorgulama ve yargılama şartlarına, avukatların seçici uygulamalardan, delillerin görmezden gelinmesine, siyasi baskıdan, siyasi tanıklıklara kadar hepsi düzmece ve kurguydu...

Genel af hakkında kamuoyunda yıllarca tartışmalar yürütüldü. Mezhepçi pazarlıklar, genel affı ardına ardına gelen yönetimlerin içine düştükleri çıkmazdan bir kurtuluş haline getirdi...

Kimin çıkıp kimin kalacağını belirlemek için kanun maddeleri, mahsuplaşma ve tutuklu sayıları hakkında aylarca tartışmalar yaşandı...

Bütün bunların ardından, mezhepçi pazarlıklar siyasetinden hâlâ kurtulamayanların, hak ve adalet pahasına dahi olsa son saatlere kadar sürdürdükleri inat, bahaneler ve engellemeler devam etti.

Bizim inandığımız adalet, Nübüvvet Minhacı üzere gelen İslam’ın adaletidir. Müslümanlar çocuklarına hâlâ, Arap Yarımadası, Şam beldeleri, Irak, İran, Orta Asya, Mısır ve Kuzey Afrika’nın yöneticisi olan Raşit Halife Ömer bin Hattab’ın kıssasını öğretmektedirler. Hilafetin tebaasından olan gayrimüslim biri ile o sırada Mısır valisi olan sahabi Amr bin el-Âs’ın oğlu arasındaki bir kavgadan dolayı kendisine bir şikâyet ulaştığında, yönetiminin ve heybetinin büyüklüğüne rağmen Amr bin As ve oğlunu başkente çağırmaktan bir an olsun bile tereddüt etmemiştir. Bizzat yargı meclisine oturan Ömer, iki tarafı da dinledikten ve İslam'ın emrettiği gibi herkes kendi aleyhine şahitlik ettikten sonra mazlumun zalimden kısas almasına hükmetmiştir. Saldırganın bir sahabenin oğlu olması, babasının Mısır ve Kuzey Afrika Valisi ve İslam fetihlerinin kahramanlarından biri olması ya da mağdurun İslam'dan başka bir dine mensup olması, onu hakkı yerine getirmekten zerre kadar alıkoymamıştır. İşte Müslümanların çocuklarına öğrettikleri adalet budur.

Bu nedenle Lübnan’daki aklıselim sahibi insanları, dar mezhepçi ufka sahip kimselere karşı tavır almaya ve Batı’nın öncülük ettiği, “azınlıklar ittifakı” olarak bilinen oluşumun İslam ümmetinin çoğunluğuna karşı zafer kazanacağına bel bağlayanlara engel olmaya çağırıyoruz. Çünkü ümmet, tam anlamıyla özgürlüğüne kavuşmaya ve hâkimiyetini yeniden ele almaya doğru ilerlemektedir. Çünkü geçtiğimiz on yıllar İslam ümmetinin ilerleme yolunda yürüdüğünü, Batı'nın projesinin ise aniden alevlenip kabarmaktan, ardından geri çekilip ricat etmekten öteye gidemediğini kanıtlamıştır. Ümmet, Batı’daki efendilerine rağmen tağutları devirmiş ve sömürgecilerin burnunu yere sürtmüştür.

Bütün bunlara rağmen, mağduriyetlerin sona ermesinden ve mazlumların özgürlüğe kavuşmasından dolayı sevinçli olduğumuzu ifade ediyoruz; Böyle bir anın gelmesi uzun zamandır bekleniyordu. Mazlumların özgürlüğüne kavuşması için uzun yıllar boyunca samimiyetle mücadele edenlerin çabalarını kutluyor; sabırlı ve değerli aileleri de evlatlarının geri dönmesi münasebetiyle tebrik ediyoruz. Evlatları henüz serbest bırakılmamış ailelere ise sabır diliyor ve onlarla birlikte “Allah bize yeter ve O ne güzel vekildir.” diyoruz.

Son olarak şunu ifade etmek isteriz ki sıkıntılar ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın, komplolar ne kadar çoğalırsa çoğalsın ve zulmün gecesi ne kadar uzarsa uzasın, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın vaadi asla değişmez ve asla geri kalmaz.

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْناً “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]

Biz, hakkın mutlaka bir kez daha galip geleceğine, zulmün eninde sonunda son bulacağına ve günlerin insanlar arasında döndürülüp durduğuna kesin olarak inanıyoruz. Allah’ın vaadi mutlaka gelecektir. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem 'in Nübüvvet metodu üzere Hilafet müjdesi, kalpleri dirilten bir umut ve Sadık ve Masduk (doğru ve doğrulanmış) olan Efendimizin haber verdiği bir vaat olarak kalacaktır; Hilafetin kuruluşu Allah'ın izniyle yakındır.

Zira hiç kimse zulümlerin parmaklıklar ardına gömüleceğini veya mazlumun sesinin sonsuza dek susturulacağını sanmasın. Çünkü izzet ve celal sahibi olan Allah mühlet verir ama asla ihmal etmez. Tarih zalimlere asla merhamet etmez ve arkasında kararlılıkla hakkı arayan Allah'ın adamları olduğu sürece hak asla ölmez.

وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Allah, işinde galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” [Yusuf 21]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER