Cuma, 18 Muharrem 1448 | 2026/07/03
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Yemen Halkı İçin Gerçek Kurtuluş Mücadelesi, Sömürgeciliği Kovmakla, Onun Sistemlerini Ortadan Kaldırmakla ve Yüz yılı Aşkın Süredir Yok Olan İslam Sistemini Yeniden Kurmakla Başlar

Hicri 1448 yılına girilmesiyle birlikte, Sana’a hükümetindeki Başbakan Vekili Muhammed Miftah ve Savunma ve Güvenlikten Sorumlu Yardımcısı Celal el-Ruveyşan, 24 Haziran 2026 Çarşamba günü İçişleri Bakanlığı’nın Hicri eğitim yılının açılışına katıldılar. Etkinlikte yaptıkları açıklamalarında “kurtuluş savaşı ve işgali sona erdirme mücadelesi” için hazır olduklarını ilan ettiler. Sana’da bulunan Hadramut, Şebve, Lahic ve el-Mehra valileri de onlara katıldı.

Ey yetkililer! Kurtuluş; elçilikleri, temsilcileri ve onun nizamlarını tatbik eden yöneticilerden oluşan maşaları aracılığıyla ülkemizde gece gündüz faaliyet gösteren sömürgeciliği kovmakla olur. Zira bugün yönetildiğimiz cumhuriyet sisteminin İslam’la uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur. Nasıl ilgisi olabilir ki? Cumhuriyet sistemi yasama yetkisini insanlara, yani parlamentoya vermiştir.

فَلاَ وَرَبِّكَ لاَ يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ “Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılmadıkça iman etmiş olmazlar.” [Nisa 65] Bu sistem, Yemen halkını birbirine bağlayan bağı düşük bağ olan vatanperverlik olarak belirlemiş ve Yemen dışındaki bir Müslümanı yabancı saymıştır!

إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ “Müminler ancak kardeştir.” [Hucurat 10] Yargıda İslam hükümlerinin yerini Batılı kanunlar almış; iktisatta vergiler ve gümrüklerle halk soyulmuş, faiz yasallaştırılıp yürürlüğe konmuştur!

وَأَحَلَّ اللهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا “Oysa Allah, alışverişi helâl, faizi haram kılmıştır” [Bakara 275] Uluslararası ilişkilerde devlet, BM yasalarını referans almış ve yöneticiler Allah’ın Kitabı Kur’an’dan yüz çevirmişlerdir! Daha nicesi...

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاءَ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ وَمَن يَتَوَلَّهُم مِّنكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ إِنَّ اللهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet etmez.” [Maide 51]

Yemen halkı; Husilerin de, devrik rejimin de, kendilerine “meşruiyet” diyenlerin de bu laik Cumhuriyet rejimini koruma, uygulama ve sürdürme konusundaki ısrarlarını ve İslam’ın uygulanması çağrısı yapanlara karşı yürüttükleri savaşı asla unutmayacaktır. İşin acı yanı şudur ki; dün İslam sloganını yükselten, halkın açlığından ve fiyat artışlarından şikâyet ederek dağlarda rejimle savaşan Husiler, bugün düne kadar eleştirdikleri yetkililerin sürdüğü lüks hayatı yaşamaktadırlar. Halkın geri kalanı ise şiddetli bir sefalet, yoksulluk ve bitmek bilmeyen bir çile içinde kıvranmaktadır! İslam hükümlerinden tamamen uzaktırlar. Herkes bunların gerçekliğini çok iyi bilmektedir; hiçbir vizyonları veya projeleri yoktur. Sadece Batı’nın sistemlerini uygulamaktadırlar. Tıpkı El-Alimi hükümeti gibi, halkın çobanı da değillerdir, halka karşı sorumlu da değillerdir. Her birinin halka zulmetmek için kendine has bir yöntemi vardır. Başbakan Miftah’ın iki gün önce açlıktan haykıran birine söyledikleri, onların halkın çobanı olmadıklarının kanıtıdır.

Kapitalist ekonomi sistemi Yemen halkına hâkim olmuş, yıllardır onları açlık ve fakirlikle ezmektedir. Bankalarda faiz ve gayrişahsi muameleler dönerken; Dünya Bankası, IMF ve “ortakları” da Yemen’den çıkmamıştır. Buna ek olarak yöneticiler, Dünya Gıda Programı ve halkı katleden devletlerin organizasyonlarına bel bağlamışlardır! Basit çiftçileri sermaye sahiplerinin ve kooperatiflerin kölesi haline getiren sözleşmeli tarım ve dışarıdan gelen genetiği değiştirilmiş buğday tohumları ile ne tür bir “kendi kendine yetme”den bahsedilebilir!

Uluslararası ilişkilerde de aynı kontrol mekanizmasının izinden gidilerek, sömürgecilik, uluslararası hukuk kavramını dayatmış ve sizleri ona kul köle etmiştir. Birleşmiş Milletler; tarım, sağlık ve eğitim programları kisvesi altında yeryüzünde fesat çıkarmak için uluslararası hukuku kullanmıştır. Elinizdeki 73 casusun varlığı ve Antonio Guterres ile BM temsilcisi Hans Grundberg’in onları serbest bırakmanız için kurduğu baskı buna en iyi delildir! İngiliz ve Amerikan istihbarat adamları, “uluslararası ilişkiler ve uluslararası hukuk” kisvesi altında Husilerin sözcüsü Muhammed Abdüsselam’ın etrafına çember örerek ona tavsiye ve danışmanlık hizmeti sunmakta, o da onların gözetimi olmadan hiçbir açıklama yapamamaktadır!

Ey Yemenli yöneticiler! Ey Husiler! Ey Alimi hükümeti! Yolsuzluğunuz çok büyüktür; göklere ulaşmış, her eve girmiştir. Ülkede yayılan uyuşturucular, bu işlere bulaşmış güvenlik birimleri, Güney sahillerinin “Kaptagon” girişine açılması ve ülkeyi boğan Metamfetamin bu fesadın son halkalarıdır!

Alimi hükümeti; ülkeyi Suudi Arabistan ile onun yöneldiği Washington’un ve Birleşik Arap Emirlikleri ile onun yöneldiği Londra’nın çatışma alanına dönüştürmüştür. Onların yolsuzlukları o kadar uzundur ki kalemler bile bunu yazmaktan aciz kalır.

Husilere gelince; halka yaptıkları zulümler yetmezmiş gibi bir de kansere neden olan “Metil Bromür” içerikli tarım ilaçlarını ülkeye sokmuşlardır. Buna rağmen “Yolsuzlukla Mücadele Heyeti” bugüne kadar tek bir gerçek yolsuzluk yapanı bile yargı önüne çıkarmamıştır!

İçişleri Bakanlığı’nın eğitim yılı açılışı da neyin nesi?! “Kurani Yürüyüşünüzün” nefesi tükenmiş, sesi kısılmış ve nihayet tamamen kesilmiştir! Sizler sadece Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e bağlılık türküleri söylemekte ve slogan atmakta mahirsiniz. Sizin için İslam; Hicret ve Mevlit gibi yıl boyu süren kutlamalardan ibarettir. Hangi kurtuluştan bahsediyorsunuz?! Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bir kul idi, siz ise kendinizi “efendiler” olarak görüyorsunuz!

سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ “Kulunu bir gece Mescidi Haram’dan, kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir.” [İsra 1] Sizinle onun arasında dağlar kadar fark vardır! Kendinizi Batı sistemlerinin ve fikirlerinin kölelik prangalarından kurtarın!

Sizler en kolay yolu seçip “Miladi takvim” duvarının üzerinden atladınız; ancak yıkılması ve dümdüz edilmesi gereken asıl yüksek duvarları; yani yönetim nizamını, iktisat nizamını ve uluslararası ilişkiler düzenini olduğu gibi bıraktınız! Oysa yıkılması gereken asıl bunlardır. Bu enkazın üzerinde Hilafet Devleti kurulmalı; ganimetin, fey’in, öşrün, haracın, kamu mülkiyeti mallarının ve zekâtın toplandığı Beytülmal tesis edilmelidir. Dünya; Dâru’l İslam ve Dâru’l Harb olarak ikiye bölünmelidir ki Müslümanlar Allah Subhânehu ve Teâlâ ’nın şu vaadiyle nimetlensinler:

إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ “Şüphesiz ki, Rasûllerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.” [Mümin 51] Ve Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu müjdesi gerçekleşsin:

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ “Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.”

Devamını oku...

İran ve ABD Arasında Arabuluculuk: Küresel Güçlerin Çıkarlarını Korumaya Dayalı Dar Görüşlü Zihniyet, Siyasi, Askeri ve Ekonomik Tavizler Karşılığında Pakistan’ın Büyük Bir Güç Olmasını Engellemektedir

Pakistan hükümeti ve medyası, İran ile Amerika arasındaki savaşta Pakistan’ın yürüttüğü arabuluculuğu büyük bir başarı olarak pazarlamaktadır. Ancak gerçekte bu arabuluculuk; krizlerle boğuşan ve kesin bir yenilgiyle karşı karşıya kalan Amerika’ya bir çıkış yolu sağlama amacı taşımaktadır. Bunun yolu ise İran’ı müzakere masasına oturtarak Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını ve nükleer silah elde etme kapasitesinden vazgeçmesini sağlamaktır. Buna karşılık Amerika ve Yahudi varlığına benzer şartlar dayatılmamaktadır.

Pakistan’ın Amerika adına yürüttüğü bu arabuluculuk, bölgedeki Amerikan askeri üslerinin ve bunların en büyüğü olan Yahudi varlığının mevcudiyetini uzatacaktır. Ayrıca bu arabuluculuk, Yahudi varlığının güvenliğini garanti altına alan Abraham Anlaşmaları’na giden yolu da açacaktır. Buna karşılık İran; dondurulmuş bazı mal varlıklarının serbest bırakılmasını ve kendisine uygulanan yaptırımların kaldırılmasını elde edecektir. Öte yandan Pakistan ise, Batı pazarlarına erişim, mali yardımlar, yabancı yatırımların artırılması, teknoloji transferi, IMF şartlarının hafifletilmesi, uygun şartlı krediler, askerî teçhizat alımı, Birleşmiş Milletler’de destek ve Hindistan’a karşı siyasi destek elde etmeyi ummaktadır. Pakistan’daki askeri ve siyasi liderliğin üzerinde mutabık kaldığı yönetici elitin vizyonu işte budur! Fakat bu anlayışın özü; Amerikan uluslararası düzenine tam güven, ona itaat ve ona hizmet karşılığında bazı tavizler elde etmeye dayanmaktadır. Bu vizyon, Pakistan’daki siyasi ve ekonomik hayatı ve orada yaşayan Müslümanları bu düzenin hâkimiyetine ve kararlarına boyun eğdirmektedir.

Hint alt kıtasının bölünmesinden ve 1947’de sınırlı bağımsızlığın elde edilmesinden bu yana Batı’da yetişmiş olan Pakistan yönetici eliti, eksen siyasetine dayalı dar bir düşüncenin esiri olmuştur. Bugünkü Pakistan’ın durumu, bu bağımlı zihniyetin sonucudur. Çünkü bu zihniyet, Pakistan’ın gerçek potansiyelini ortaya çıkarmasını ve büyük bir güç hâline gelmesini engellemiştir. Oysa askerî gücü ve nükleer kapasitesi, onu dünya çapında öncü devletlerden biri olmaya elverişli kılmaktadır.

Amerikan bloğuna veya sosyalist bloğa yakınlaşma tartışması dışında başka hiçbir yolun ortaya çıkmasına izin verilmemiştir. Bunun sonucunda son yetmiş yıl boyunca Amerika’nın çıkarlarına hizmet etmek karşılığında belirli ekonomik ve askerî tavizler elde etmek, Pakistan’ın stratejik düşüncesinin temel taşı ve yönünü belirleyen ana unsur hâline gelmiştir. Her yöneticinin başarısı veya başarısızlığı, küresel bir güce hizmet karşılığında ne kadar iyi ekonomik ve askerî taviz kopardığıyla ölçülür hâle gelmiştir. Aynı zihniyet, Amerika ve Çin’in bu tavizleri Pakistan’ın ekonomik, siyasi, askerî ve dış politikalarını doğrudan etkilemek için araç olarak kullanmasına imkân vermiştir. Neticede Pakistan; Amerika ve Çin gibi iki büyük güce hizmet etme ve onlar arasındaki ilişkileri dengeleme çıkmazına hapsolmuştur.

İran’ın Amerika gibi büyük bir güce karşı boyun eğmeye zorlanması ve ona askerî olarak üstün gelmesi; nükleer güce sahip, modern silahlarla donatılmış Pakistan gibi bir devletin herhangi bir küresel bloğa katılmak yerine bölgenin işlerini kendi başına üstlenmesi gerektiğini göstermektedir. Pakistan’ın ilerleme yolu, küresel güçlerle ve Amerikan uluslararası düzeniyle yüzleşmekten geçmektedir.

İran-Amerika arasındaki son savaştan önce İran da aynı sınırlı zihniyete sahipti. Yani Amerikan uluslararası düzeniyle mücadele etmek yerine onunla çalışmak gerektiğini düşünüyordu. Geçmişte İran, bölgedeki Amerikan çıkarlarına hizmet etmek uğruna Irak ve Suriye’de kan dökülmesine ortak olmuştu. Ayrıca Afganistan, Irak, Suriye, Yemen, Lübnan ve başka bölgelerde Amerika’nın çıkarlarını güçlendirmek için mümkün olan her türlü iş birliğini sağlamıştır. Ancak Amerika ve Yahudi varlığı İran’a saldırıp Amerikan uluslararası düzeniyle iş birliğine inanan İran liderliğini öldürdüğünde, ordu içinde yeni bir askerî liderlik ortaya çıkmıştır. Bu yeni liderlik, Amerika ile karşı karşıya gelme politikasını benimsemiş ve saldırgan askeri operasyon yoluyla İran’ı ve bölgedeki çıkarlarını savunmuştur.

Amerika ile yüzleşme siyaseti; savaş sırasında uğradığı ekonomik, askeri ve insani kayıplara rağmen İran’ı, bölge politikalarını kendi iradesiyle şekillendiren Orta Doğu’nun en güçlü devleti haline getirmiştir. Sadece birkaç ay içinde İran’ın bu saldırgan askeri ve siyasi tutumu, ülkeyi büyük bir bölgesel güce dönüştürmüştür. Eğer İran, Amerika ile bir anlaşmaya vardıktan sonra yeniden o Amerikan dünya nizamıyla uzlaşma siyasetine geri dönmez ve kararlarını bu nizamın diktelerinden bağımsız olarak alırsa; o zaman Amerika Orta Doğu’daki nüfuzunu korumakta oldukça zorlanacaktır.

Ey Pakistan Silahlı Kuvvetleri! Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Medine-i Münevvere’de İslam Devleti’ni kurduğunda, o dönemde küçük bir devlet olmasına rağmen, dönemin iki süper gücü olan Bizans (Rum) veya Sasani (Fars) ile ittifak kurmayı değil, her ikisine birden meydan okumayı seçmiştir. Nihayetinde O’ndan sonra gelen halifeler; Yermük, Kadisiye, Nihavend ve Ecnâdeyn savaşlarında bu iki gücü ağır bir yenilgiye uğratmışlardır. Böylece Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem bize hangi yolu izlememiz gerektiğini açıkça göstermiştir. Biz, dünyada büyük bir sorumluluk yüklenmiş bir ümmetiz. Görevimiz; bazı ekonomik veya askerî tavizler karşılığında büyük güçlere itaat etmek ve onların hizmetinde olmak değildir! Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “O, kendisine ortak koşanlar hoşlanmasa da, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidayet ve hak din ile gönderendir.” [Saff 9] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur:

لَا تَسْتَضِيئُوا بِنَارِ الْمُشْرِكِينَ “Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayın” Bu hadis; Müslümanların bir devlet olarak, kendi bağımsız varlıklarını korurken kâfirlerden askeri yardım talep etmelerinin caiz olmadığına dair şer’î bir hükümdür.

Taliban veya Gazze mücahitleri gibi nispeten zayıf askeri gruplar kafirlerin büyük askeri güçleriyle savaşabiliyorsa ve İran savaş meydanında Amerika’yı aşağılayabiliyorsa, ey Pakistan’ın Silahlı Kuvvetleri, Amerika’yı bu bölgeden kovmanıza engel olan nedir? Şüphesiz ki bu, sizi büyük güçlere hizmet etmeye mahkûm eden, ehil ve muktedir olduğunuz halde Allah’ın size farz kıldığı o yüce görevi yerine getirmenize engel olan liderlerinizin sığ vizyonundan kaynaklanmaktadır. Bunun gerçekleşmesi ise ancak Hizb-ut Tahrir’e nusret vererek Hilafet’in kurulmasıyla mümkündür. Çünkü bu hedefe ulaşmanın temel halkası budur. Öyleyse hemen ayağa kalkın ve Hilafeti kurun! Zira küresel şartlar değişime tamamen hazırdır ve her şeyden öte Allah’ın yardımı sizinledir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَكَانَ حَقّاً عَلَيْنَا نَصْرُ الْمُؤْمِنِينَ “Müminlere yardım etmek ise üzerimizde bir haktır.” [Rum 47]

Devamını oku...

Yolsuzluğu Yok Etmek, Ancak Yolsuzları Üreten Sistemi Ortadan Kaldırmakla Mümkündür

Irak hükümeti, 28 Haziran 2026 Pazar günü şafak vaktinde, yolsuzluk ve kamu malını gasp etme suçlamalarıyla aralarında parlamento üyelerinin de bulunduğu onlarca yetkiliye yönelik “Şafak Operasyonu” olarak adlandırdığı bir gözaltı dalgası başlattı. Operasyon sonucunda şu ana kadar onlarca milyon dolara, onlarca milyar Irak dinarına, çok sayıda gayrimenkule, lüks araçlara ve yüklü miktarda altına el konuldu. Bu operasyon, halk tarafından geniş ölçüde destek gördü. 23 yıldır Iraklıların üzerine çökmüş olan büyük balinaları (büyük yolsuzları) da kapsayacak şekilde genişletilmesi çağrıları yapıldı.

Peki, Irak’ın sorunlarına karşı bu gerçekten etkili ve kesin bir çözüm mü?

Meseleyi dikkatle inceleyen herkes, Irak’taki sorunun sistemi yamamak, bazı yolsuzları tutuklayıp onları günah keçisi ilan etmek olmadığını açıkça görür. Bu kişiler, bozuk bir sistemin kaçınılmaz birer sonucudur. Ülkede yuvalanan, çoğalan ve bu denli yolsuzluk üreten bu şeytani sistem yok edilmedikçe, yolsuzların peşine düşerek yolsuzluğu ortadan kaldırma girişimlerinin tümü başarısız olmaya mahkûmdur. Bu ayak takımını üreten siyasal sistem devam ettiği sürece sadece yüzlerin değişmesi ve şahısların yer değiştirmesi hiçbir gerçek değişim yaratmayacaktır. Aksine bu tür operasyonlar, hükümeti parlatmaktan ve özellikle Irak Başbakanı Ali ez-Zeydî’nin yaklaşan Washington ziyaretinden önce Amerikan desteğini pazarlayan bir medya malzemesi olmaktan öteye geçmeyecektir.

Irak kamuoyunun; işgalci Amerika’nın yolsuzluğu bitirmek istediğini düşünmesi ve kendisini Iraklıların çektiği çilelerin kurtarıcısı olarak sunmasına inanması büyük bir yüzeyselliktir. Ülkenin sürüklendiği bu vahim durumun; işgalci Amerika ve onun bize dayattığı, desteklediği, temellerini sağlamlaştırdığı, mezhepsel/etnik kota sistemini kökleştirdiği ve kendi adamı olan yolsuzları koruduğu o bozuk rejim yüzünden olduğunu bilmeyen var mıdır? O halde sorunun kaynağı olanın, sorunun çözümü olması akla mantığa sığar mı?!

Ey Irak Müslümanları! Bir hastalığın belirtileriyle uğraşarak o hastalığı yok demezsiniz. Aksine semptomlarının yok olması için o hastalığın kendisi yok edilmesi ve tedavi edilmesi gerekir. Irak’ın gerçek problemi, bozuk siyasi sistemdir. Müslümanların üzerine düşen şer’î görev ise Allah’ın emrine uyarak bu bozuk düzeni ortadan kaldırmak ve Allah’ın hükmünü hâkim kılacak bir yönetimi kurmak için çalışmaktır. Tüm sorunların yegâne çözümü ve tüm yaraların şifalı merhemi ancak budur.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

 

Devamını oku...

Müslüman Bir Kadın Adayın New York’taki Ön Seçimleri Kazanması ve Bunun Siyasi Anlamları Üzerine Bir Değerlendirme

Yamanyoon sitesi, “Filistin kökenli Müslüman bir kadın, New York Eyalet Senatosu için Demokrat Parti’nin adaylığını kazandı” başlığı altında şu haberi yayımladı: “Filistin asıllı Amerikalı Abeer Qawas, Queens’teki 12. bölgeden New York Eyalet Senatosu koltuğu için Demokrat Parti’nin ön seçimlerini kazanarak, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Arap ve Filistin toplumu mensupları için yeni bir siyasi başarıya imza attı. New York şehrindeki toplumsal faaliyetleriyle tanınan Qawas, bu galibiyetle önümüzdeki Kasım ayında yapılacak genel seçimlerin eşiğine gelmiş oldu.”

Bu haber ve söz konusu olay; ancak Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in at izinin it izine karıştığı ve ölçülerin tersyüz olduğu o aldatıcı yıllar hakkında söyledikleriyle açıklanabilecek pek çok çelişkiyi barındırmaktadır. Meseleyi doğru bir zemine oturtmak ve Amerika’daki Müslümanların zihninde bu konuda oluşan bulanıklığı gidermek adına şu hususları vurguluyoruz:

Birincisi: Haber “Müslüman” ifadesiyle başladığına göre; söz konusu adayın, Allah’a ve ahiret gününe iman ettiğini anlıyoruz. Bu imanın gerekliliklerinden biri de tebliğdir; yani İslam’ın mesajını tüm insanlara ulaştırmaktır. Çünkü Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın Nebisi Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e hitabı aynı zamanda onun ümmetine de bir hitaptır:

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا كَافَّةً لِلنَّاسِ بَشِيراً وَنَذِيراً وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Biz, seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler.” [Sebe 28] Dolayısıyla Müslümanlar, insanlığı beşerî sistemlerin ve kanunların karanlığından ve zulmünden İslam’ın aydınlığına ve adaletine çıkarmak için onurlu bir Risâlet’in taşıyıcıları ve yüce İslam’ın davetçileridirler. Çünkü Allah’ın cennetteki nimetlerine nail olmanın ve cehennem azabından kurtulmanın yolu budur. İşte bir Müslümanın bu hayattaki görevi budur. Özellikle de İslam dışı bir çevrede yaşayan Batı’daki Müslümanların görevi budur. Müslümanın görevi, kâfirlerin yaşam tarzına dâhil olmak ve onların beşerî düzenlerin ve haksız kanunların acısını çektiği hayat tarzını benimsemek değildir. Gayrimüslimlerin arasında yaşayan Müslümanlar, bu topraklarda iyi bir şekilde ikamet etmenin, oranın halkına sahip oldukları en iyi şeyi, yani yüce İslam’ı sunmayı gerektirdiğini bilmelidirler. Müslüman bu şekilde toplumda pozitif bir rol oynar; bazılarının sandığı gibi içine kapanık veya pasif biri olmaz. Müslüman, onların dinlerini, yaşam tarzlarını, insan yapımı kanunlarını ve güçlü kapitalist çevrelerin çıkarlarını koruyan anayasalarını ve kanunlarını asla onaylayamaz.

İkincisi: Haberde kazanan kişinin Filistinli bir Müslüman olduğu belirtiliyor ki bu, garip bir çelişkidir. Çünkü dünya âlem, Filistinli Müslümanları Filistin’den göçe ve Amerika’da yaşamaya iten şeyin, başta Amerika ve İngiltere olmak üzere Batı’nın onlara karşı kurduğu komplolar ve o mübarek toprakla hiçbir bağı ve hakkı olmayan bir topluluğun oraya yerleştirilmesi olduğunu bilir. Amerika’nın Filistin meselesindeki tutumu, onun hem kendi topraklarında hem de Mübarek Toprak Filistin ve İslam dünyası dahi olmak üzere dünyanın dört bir yanında sömürgecilik üzerine kurulu bir devlet olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Buna ek olarak Gazze’deki Müslümanların kanı henüz kurumamışken ve Amerika, o tertemiz topraklardaki masum halkımızı katleden her türlü öldürücü silahı Yahudi varlığına sağlamaya devam ederken; bir Müslümanın, sömürgecinin anayasasını, yasalarını ve sömürgeci politikalarını benimseyerek kendi topraklarının sömürülmesine ortak olması nasıl kabul edilebilir?!

Üçüncüsü: Bir Müslümanın herhangi bir hükümet makamına gelmesini kutlamak ve bunu haberde geçtiği üzere “Amerika’daki Arap ve Filistin toplumunun yeni bir siyasi başarısı” olarak görmek batıl bir yaklaşımdır. Sömürgeci siyasi sistemlere katılmak bir siyasi başarı değil; aksine, dost edinmekle emrolunmadığımız kimselere tabi olmak ve onlara sadakat (vela) göstermektir. Habeşistan’a hicret eden değerli Sahabelerin davranışlarında bizim için güzel bir örnek vardır. Onlar, Kureyş kâfirlerinin zulmünden kaçıp hiç kimseye zulmetmeyen bir kralın ülkesine, Habeşistan’a sığındıklarında, krala veya onun rahiplerine sadakat göstermediler. Aksine, Cafer bin Ebi Talib RadıyAllahu Anh’ın onlarla yaptığı tartışma, Sahabelerin mesaj taşıyıcıları olduklarının ve Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadıklarının en büyük kanıtıdır. Kendilerini koruyan kralın huzurunda olmalarına rağmen, kralın inancına aykırı olsa bile İsa Aleyhisselam hakkında hak sözü söylemekten asla geri durmamışlardır.

Dördüncüsü: Bu beldelerdeki her Müslüman özellikle de aktivistler, âlimler ve kanaat önderleri, Yüce İslam’ın tebliğ edilmesi görevi gereğince, İslam Risâlet’ini bir uygarlık alternatifi olarak taşımalıdır. Nitekim Allah Subhânehu ve Teala şöyle buyurmuştur:

ادْعُ إِلَى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ وَالْمَوْعِظَةِ الْحَسَنَةِ وَجَادِلْهُم بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَمُ بِمَن ضَلَّ عَن سَبِيلِهِ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel, en inandırıcı yöntemlerle tartış. Şüphe yok ki Rabbin, kendi yolundan sapanları da, doğru yolu tutanları da en iyi bilendir.” [Nahl 125] Habeşistan’da ikamet eden sahabeleri örnek almalıdır. Ancak unutulmamalıdır ki; yanında kimseye zulmedilmeyen o adil Habeş Kralı ile hiçbir İslam ülkesini sömürüsünden mahrum bırakmayan kapitalist sömürgeci Amerikan yöneticileri arasında dağlar kadar fark vardır. Bir Müslümanın insanları çağıracağı en hayırlı şey; yüce İslam’a iman etmeleri ve onun hükümlerini kapsamlı bir yaşam biçimi olarak uygulamalarıdır. Bu ise Allah’ın indirdiğiyle hükmeden siyasi bir varlıkla mümkündür. Zira insanlar arasında ırkçılık ve sınıf farkı gözetmeksizin gerçek adaleti ve eşitliği sağlayacak tek nizam İslam’ın yönetim nizamıdır.

 

 

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER