Çarşamba, 24 Zilhicce 1447 | 2026/06/10
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Bugünkü Suriye, Hikâyenin Başlangıcı Değil, Sonucudur

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Bugünkü Suriye, Hikâyenin Başlangıcı Değil, Sonucudur

 

Tarihte trajediler, patlak verdikleri anda değil, milletlerin etraflarında olup bitenleri anlama yetilerini kaybettikleri daha önceki bir anda başlar; bu nedenle bugün Suriye’de gördüğümüz şey, ayrı bir olay olarak değil, aksine tüm nesiller doğmadan önce başlamış uzun bir sürecin birikiminin sonucu olarak okunmalıdır. Nitekim Esad ailesi düştüğünde, bir yönetim sistemi olarak değil, bir aile olarak düşmüştür.

Yönetici yüzler değişmiş, sloganlar yenilenmiş, ancak yönetimin özü değişmemiştir; zira otorite, kendisinden itaat etmesi talep edilen yukarıdan yönetilmektedir; çünkü otorite dış müdahalenin rehinesi olup, özgür iradeye ya da bağımsız siyasi bir karara sahip değildir; üstelik kayırmacılıkla beslenen ve insan yapımı kanunlara göre hükmeden yozlaşmış bir sistemin üzerine kurulmuştur.

İşte burada, bu devrimin hedeflerini gerçekleştirmedeki kusurun en önemli nedenlerinden biri yatmaktadır; çünkü değişim genellikle sistemlerin değil, isimlerin değişmesi, yani birinin bir başkasıyla değişmesi şeklinde olmuş ve kurallar olduğu gibi kalmaya devam etmiştir. Bu yüzden ne kadar değişim iddiasında bulunurlarsa bulunsunlar değişim, yozlaşmış sistemin derin yapısına dokunmamış, aksine sahada hiçbir etkisi olmayan, parlak ve yeni bir dile sahip bir değişim olmuştur. Dolayısıyla büyük kararlar hâlâ halkların iradesini yansıtmayan dengelere göre büyük güçlerin çıkarları tarafından yönlendirilen dış faktörlerin rehinesi olarak kalmaya devam etmektedir.

Bugün Suriye’de, siyasi ve güvenlik açısından yeniden düzenlenen bir ülke görüyoruz; zira ülke, Suriye’nin çatışmanın devam etmesinin acısını çekmesine neden olan ve “çözümsüzlük” durumunun pekişmesi için çalışan geçiş aşaması mefhumunu benimsemiştir; diğer bir deyişle rejim, gerçek bir geçiş olmaksızın kalmaya devam etmekte ve ülke de istikrar ve sürdürülebilir barış gerçekleşmeksizin fiilen sona ermiş bir savaşın ortasında asılı kalmaya devam etmektedir.

İşte bugün bizler, bu kusurun sonuçlarından biriyle karşı karşıyayız; zira kısa bir süre önce geçmiş sayfayı kapatma çabası kapsamında “genel af” adı altında bir karar yayınlanmıştır. İşte burada, şu hakkı haykırmak gerekir: Genel af mı?!! Peki ya unutulamayan kan ne olacak? Hangi hakla, velisine başvurulmadan kan hakkı affediliyor? Oğlunu kaybeden bir anneden, çocuklarını toprağa veren bir babadan ya da binlerce şehit veren bir halktan, nasıl genel af fikrini kabul etmesi talep edilebilir?! Sanki kanlı olaylara karışmak, siyasi bağlamın değişmesi ya da çıkarların farklılaşması sonucu sadece bir kararla kapatılan bir dosyaya dönüşmüş gibi; oysa kabirler tanıklık etmeye ve gözyaşları canlı kalmaya devam etmekte olup hafıza da silinmemiştir!

Mesele intikam değil, aksine adalettir. Zira insani mantıkta ve aynı şekilde dini nasslarda kan, hesap sorulmadan heder edilmez; zira Kur'an, kasten öldürme için, hoşgörü ya da sulandırmaya değil, kısasa dayalı açık bir hüküm getirmiştir.

Ancak büyük davaların, gerçek bir geçiş dönemi adaleti veya şeffaf bir hesap sorma süreci olmaksızın tekrarlanan aflarla kapatılan dosyalara dönüştürülmesi göz ardı edilemeyecek bir durumdur. Ayrıca geçiş dönemi adaletini, genel bir affa veya kısmi uzlaşmalara indirgemek, onun gerçek içeriğini boşaltmaya çalışmaktan başka bir şey değildir; çünkü adalet, sayfaları okumadan kapatmaya ya da acıyı kabul etmeden üstesinden gelmeye dayalı değildir. Dahası açık bir hesap sormaya dayalı olmayan herhangi bir atlatma, çatışmanın nedenlerini çözmek yerine onu yeniden üretmeye yol açabilir. Peki geçiş dönemi adaleti mefhumu nasıl iki kelimeye indirgenebilir ki! Oysa bu mefhum, ihlallerin belgelenmesini, sorumluların göstermelik değil de gerçek yargılamalarla hesap vermesini, gerçeğin ortaya çıkarılmasını, hesap sorulmasını, tazminatı ve kurumların reformunu içermesi gerekmez mi?

Bu mefhumun Suriye siyasi söyleminde mevcut olup gerçekliğe indirgenmiş gibi görünmesi üzücüdür; nasıl olmasın ki; zira Suriye hükümeti hâlâ Batı’nın kararlarının ve dış müdahalelerin rehinesi olmaya devam etmektedir.

Ama soru şudur; krizi yaratan aynı araçlarla farklı bir gelecek inşa etmek mümkün müdür?

Binlerce şehidin kanına mal olan yozlaşmış sistemin yapısı değişmediği sürece, hiçbir reformun bir kıymeti kalmaz, herhangi bir istikrar kırılgan kalmaya devam ettiği gibi herhangi bir uzlaşma da geçici olmaya devam eder. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: أَفَمَنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَى تَقْوَى مِنَ اللَّهِ وَرِضْوَانٍ خَيْرٌ أَم مَّنْ أَسَّسَ بُنْيَانَهُ عَلَىٰ شَفَا جُرُفٍ هَارٍ فَانْهَارَ بِهِ فِي نَارِ جَهَنَّمَ وَاللَّهُ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ “Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kuran kimse mi daha hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yarın kenarına kurup, onunla beraber kendisi de çöküp cehennem ateşine giden kimse mi? Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” [Tevbe 109]

İbn Haldun’un sözleri bugün de güçlü bir şekilde geçerliliğini korumaya devam etmektedir: “Devletler ancak ortak bir bağ üzerine kurulur”, dışarıdan dayatılan dengeler üzerine kurulmaz; bu yüzden genel olarak Arap ülkelerinde, özel olarak da Suriye’de sorun, yönetim yapısında gerçek bir değişim gerçekleştirme iradesinin yokluğunda ortaya çıkmaktadır; çünkü her devrimde başlıkları değiştirip söylemi çok daha modern araçlarla formüle etmeyi alışkanlık haline getirdik ancak sorunun köküne hiç yaklaşamadık! Bu nedenle bugün Suriye’de gördüklerimiz, hikâyenin başlangıcı değil, aksine onun doğal bir sonucudur; yani bir asır süren bir parçalanmanın, özüne dokunmayan reform girişimlerinin ve sadece yüzleri değiştirmekle yetinip yapıyı olduğu gibi bırakan rejimlerin bir sonucudur. Dolayısıyla gerçek bir değişim konusundaki herhangi bir umudun, aynı araçların yeniden dolaşıma sokulmasına ya da isimlerin başkalarıyla değiştirilmesine dayanması imkansızdır; aksine, basit ama belirleyici bir farkındalıkla başlar: Yani bizim geçici çözümlere ihtiyacımız yoktur; aksine tüm yapıları, kurumları ve benzerleriyle birlikte mevcut rejimi ortadan kaldırmayı hedefleyen bilinçli bir iç iradeye dayanan gerçek bir yeniden inşaya ve safları birleştirecek, adaleti gerçekleştirecek, istikrarı yeniden sağlayacak bir yönetim sistemi olarak Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin yeniden tesis edilmesine ihtiyacımız vardır; bunun dışındaki diğer çözümler ise sadece zaman kaybından ve Batı ve Yahudi varlığı için, egemenliğimizden ve topraklarımızdan geriye kalanları ihlal etmeleri için yeni fırsatlar yaratmaktan başka bir şey değildir.

Allah’ın bize bir fırsat verdiğini ve bizim onu kaçırdığımızı unutmamalıyız; ancak لَا يُلْدَغُ الْمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ وَاحِدٍ مَرَّتَيْنِ “Mümin, bir (yılan) deliğinden iki defa ısırılmaz (aldatılmaz).” Bu nedenle sahnenin yeniden düzenlenmesi, safların ve liderliklerin gözden geçirilmesi, Allah’a tevekkül edilmesi ve Allah’ın bizimle birlikte olduğuna kesin iman edilmesi gerekir. وَمَا النَّصْرُ إِلاَّ مِنْ عِندِ اللّهِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ "Zafer ancak Aziz ve Hakim olan Allah'ın katındadır." [Al-i İmran 126] İşte bunlar sizin için ey Halid bin Velid'in torunları; Allah şahittir ki sizler, cesaretinizi ve sabrınızı kanıtladınız. Artık bir kez daha uyanmanın vakti gelmiştir; ama bu kez Esad’ı düşürmek için değil, aksine tek ve kahhar olan Allah için O’nun şeriatıyla hükmetmek ve O’nun kutsallarını kurtarmak için olsun.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Açık Yaradan Karar Anına

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Açık Yaradan Karar Anına

Felaketler son dakika haberleri arasında yer alsa bile trajedi, akşam bültenleriyle birlikte kapanıp giden geçici bir haber değildir. Hilafetin, geçen yüzyılın başlarında asrın mücrimi Mustafa Kemal’in eliyle kaldırılmasından ve hançerlerle parçalanmış ümmetin bedenine isimler ve yerlerle yenilenmesinden bu yana hafızadan silinmesi mümkün olmayan acı duraklar oluşmuş; dahası bunlar, hafızadan silinemeyecek acı dolu anlar oluşturmuş. Hatta bu acı dolu anlar, İslam beldelerinin dört bir yanında farklı şekillerde ve birbirinden uzak yerlerde kendini yeniden yazan ve Gazze'de yaşananların da sonuncusu olmadığı kanlı bölümlerle uzayıp giden bir silsile haline gelmiştir.

Çünkü küfür milleti tek millet olup, ümmetin yaraları ise birbirinden ayrı olaylar olmamış; aksine kendini yeniden üreten ve sınırlar onu bölse de tek bir hadari topluluğu hedef alan tek bir sömürgeci gerçekliğin özellikleri olmuştur: bu ise onurun kanının akıtıldığı, halkların iradesinin sınandığı ve ümmetin, bir sahada birleşip bağımlılığın yöntem ve şekillerini yenilemek amacıyla Amerikalıların ayakkabılarını yalamak için yarışan farklı isimler ve birçok yüzlerle tekrarlanan ağır bir yükün karşısında terk edildiği hadari bir savaş gerçekliğidir! Dolayısıyla her yeni durakla birlikte bizim için, hafızanın artık sadece geçmişi saklamadığını, aksine henüz sona ermemiş olanı da taşıdığını teyit etmektedir.

Filistin Nekbesi’nden bu yana ümmetin yaraları iyileşmemiş, aksine nesilden nesle kanamaya devam etmiştir. Görüntüler değişmiş, yüzler farklılaşmış, ama sahnenin kendisi tekrar etmiştir; zira topraklar ve kutsallar gasp edilmiş, kanlar akıtılmış, iktidarda yalancı şahitler yer almış ve ümmet, sanki kendisini çevreleyen sınırları kırmaktan acizmiş gibi seyretmiştir! On yıllar geçmesine rağmen yenilgiler, kırılmalar ve acılar geldiği gibi ardından da ayaklanmalar, hayaller ve umutlar gelmiş; sonra da güç mantığının hüküm sürdüğü ve ölüm kokularının yayıldığı daha sert bir gerçekliğe geri dönülmüştür. Zorluk, her gün yapay zekâ algoritmaları tarafından yönetilip pompalanan bilgilerin kıtlığında değil, duyguların körelmesinde yatmaktadır.

Görüyoruz, işitiyoruz, sonra da devam ediyoruz! Sanki görüntü ile kalp arasındaki mesafe o kadar genişlemiş ki korkunç bir boşluğa dönüşmüş, dahası soru bile acı verici bir hale gelmiştir: Acıya mı alıştık yoksa onu fiile dönüştürme gücünü mü yitirdik?!

Her aşamada kalpler, sömürgecinin gözleri önünde üretilmiş olsa da insanların kurtuluşlarını taşıdığını zannettiği bir kişi, bir eksen veya bir proje gibi yeni bir umuda bağlanmıştır. Kitleler bir zamanlar Arap onurunun sesi olarak Cemal Abdunnasır’ın etrafında toplanmış, ardından hegemonyanın karşısına bir set olarak Saddam Hüseyin’in etrafında toplanmış, sonra İslam çözüm olduğu sürece ılımlı İslam ve sembolleri etrafında toplanmış, daha sonraki aşamalarda direniş bayrağını dalgalandıran güçlerin etrafında toplanmış, sonra da İran'ın liderlik ettiği büyük bölgesel projelerin etrafında toplanmıştır; yani insanlar her aşamada, sömürgecinin boyunduruğundan kurtulmanın bir yolu olduğunu zannederek bunun ya da şunun peşinden gitmişler ancak daha sonra (yani sömürgecinin) derisini değiştirmeye muktedir olduğu ortaya çıkmıştır.

Takriben her seferinde, duygu vizyondan önce gelmiş ve umut, kararlı bir anı bekleyen ideolojik bir fikre ya da birleştirici kalkınma projesine değil, sembollere ya da eksenlere bağlanmıştır. Sonrasında deneyimler, hatalı değerlendirmeler, rakibi hafife alma, gerçekliğin baskısı, alternatifin yokluğu, iç çelişkiler ve bazen destek ve finansman için dışa bağlanma gibi fikir ve metotla bağlantılı sınırlarına çarpmış; böylece hayal kırıklığı eskisinden daha şiddetli bir şekilde geri dönmüştür.

Buna karşılık Müslümanların işlerini gözetmesi gereken birçok Müslüman ülkedeki yönetim sistemleri, ümmetin iradesini ifade etmeyen ve onun hadari kaygısını taşımayan tabilik yörüngesinde dönmeye devam etmiştir. Bu da birçokları için, krizlerin çözülmesi yerine idare edildiği, ruhun canlandırılması yerine söndürüldüğü, dahası boyun eğdirmek kastıyla halklarının boğazlarının sıkıldığı artı bir yük haline gelmiştir; öyle ki bir Müslüman artık kendisini, kendi ülkesinde, iradesi çalınmış ve içerdeki boğucu gerçeklik ile dışarıdaki kanlı manzara arasında kuşatılmış bir yabancı gibi hissetmeye başlamıştır.

İşte gerçek ikilem tam da burada ortaya çıkmaktadır; zira ikilem, cesaret eksikliğinde ya da fedakarlıkların yokluğunda değil; aksine bu enerjilerin, denklemi İslam ve Müslümanlar lehine çevirmeye muktedir etkili bir güce dönüştürecek birleştirici bir çerçeveyi bulamamasında yatmaktadır. Zira canlı bir akideye, köklü bir tarihe, devasa insan kaynaklarına ve sayısız servetlere sahip olan bir ümmet, kalkınmaktan aciz değildir; ancak ümmetin, açık bir pusulaya ve tepkisel değil, aksine Kur’an ve sünnetten elde edilmiş kapsamlı ve mütekamil bir vizyon üzerine inşa edilmiş bir projeye ihtiyacı vardır.

Ne kadar samimi olursa olsun duygusal tepkilerle yetinmek, bir kalkınma gerçekleştiremeyeceği gibi geçici liderliklere veya bölgesel eksenlere bel bağlamak da istenen dönüşümü gerçekleştiremez. Ayrıca başarı yolunda yürümeden başarısızlığın nedenlerine dair bir bilinç biriktirmek, sahiplerinin lehine değil, aleyhine bir delildir; buna göre talep edilen bundan daha derindir; yani talep edilen, İslam’ın sadece atılan bir slogan değil, aksine kurulması gereken bir hayat nizamı olduğu, ümmetin vahdetinin ütopik bir hayal değil, varoluşsal bir zorunluluk olduğu, onurun geri kazanılmasının, gerçekliği yama yapmakla ya da onun dayattığı kırmızı çizgiler içinde hareket etmekle değil, aksine Allah’a ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e icabet ederek gerçekliği kökünden değiştirmek temelinde bilincin yeniden inşa edilmesidir.

Bu anlam ortaya atıldığında zihinlere, Müslümanların vicdanında kök salmış büyük bir vaat ve müjde gelmektedir: yani zihinlere, tarihsel bir anı olarak değil, aksine adaleti somutlaştıran, safları birleştiren, iradeyi özgürleştiren ve sömürgeciliğin elini kesen canlı bir gerçeklik olarak Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin ümmete geri dönüşü gelmektedir. Bu ise ütopik bir fikir değil, aksine kökleri ve dayanakları olduğu gibi köklü İslam tarihinde tanıklıkları da olan bir tasavvurdur; dolayısıyla -eğer irade, bilinç ve çalışma mevcut olursa- bu tasavvur, kendisini bu gayeye adamış siyasi parti olan Hizb-ut Tahrir liderliğinde, gerçekleştirilebilir hadari bir projeye dönüşebilir.

Buna giden yol kolay değildir; ancak yolu samimiyetle izlemek isteyenler için işaretler açıktır. Yani bu, ihsası uykusundan uyandırmakla, izleyici olma halini kırmakla, sempati duymaktan bağlılığa, gafletten sorumluluk duygusuna ve dağınıklıktan düzenli çalışmaya geçmekle başlar. Nitekim ümmette, ihlas eksikliği yoktur, aksine onun yönlendirilmeye ihtiyacı vardır; ayrıca ümmetin coşkusunda eksiklik yoktur; aksine coşkunun, şeriatın hükmü altında gölgelenmeyi isteyen kapsayıcı ve bütüncül bir proje içinde çerçevelendirmeye ihtiyacı vardır.

Artık ümmetin, bekleme döngüsünden çıkıp kurtuluşunun, dışarıdan gelmediğini, olayların kıyısında türetilmediğini, aksine kendi içinden, akidesinden ve dininin hükümlerine dair bilincinden ve gerçekten kendisini temsil eden bir projenin etrafında birleşebilme gücünden kaynaklandığını idrak etmesinin zamanı gelmiştir. Bugün ümmet içinde, Allah’a verdikleri sözü yerine getiren, bu kaygıyı taşıyan ve bu birleştirici varlığı yeniden inşa etmek için çalışan erkekler ve kadınlar vardır; zira onlar, yeryüzünde istihlafın-Hilafetin, Rabbani bir vaat ve nebevi bir müjde olduğuna ve bunun gerçekleşmesinin, gayretli bir çalışmaya, uzun bir soluğa ve güzel bir sabra ihtiyacı olduğuna inanmaktadırlar.

Başta güç ve kuvvet ehlinden oluşan muhlis grup olmak üzere herkesin, yaraları sarmanın ve hadari savaşı ümmetin lehine sonuçlandırmanın mümkün olduğundan emin olması gerekir; yeter ki meselenin coğrafi değil de bir akide ve ardından da insan onuru, kanın kutsallığı ve yardımın vacip olması gibi anlamların geldiği bir mesele olduğunu kabul edelim. Zira bu mefhumlar yeniden elde edilip bunların resmi zihinlerde netleştiğinde, o zaman soru, “Orada neler oluyor?”dan “Benim burada ne yapmam gerekir?”e dönüşecektir. Peki kalpler, tekrarlanan hayallere takılı kalmaya devam mı edecek, yoksa gerçek değişime doğru iten bir güce mi dönüşecek? Peki acı, sadece anlatılan bir haber olarak kalmaya devam mı edecek, yoksa tüm ümmeti uyandıran bir kıvılcım mı olacak?

Bu an geçici değil, aksine bir dönüm noktasıdır; ya aynı çember içinde dönülmeye devam edilecek, ya da ümmete vahdetini, insana onurunu ve risalete hayatın gerçekliğindeki anlamını geri kazandıracak yeni bir yolun başlangıcı olacaktır. Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ “Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” [Hac 40]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş – Tunus

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER