Perşembe, 16 Ramazan 1447 | 2026/03/05
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Ülkeyi Korumayacaksanız O Makamlarda İşiniz Nedir?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ülkeyi Korumayacaksanız O Makamlarda İşiniz Nedir?!

Haber:

Gaspçı düşman ordusu, Lübnan yöneticilerinden hiçbir karşılık olmaksızın her gün öldürme, bombalama ve her şeyi tahrip etme eylemlerine devam ediyor.

Yorum:

Lübnan'da her gün, gaspçı düşmanın ordusu tarafından Lübnan genelinde işlenen suçlarla ilgili haberlerle uyanıyoruz. Gaspçı düşman Suriye'de ise bombalama ve öldürme, evleri yıkma, normal yaşamı veya yeniden inşayı engelleme gibi eylemlerle, Lübnan ve Suriye ile bir tampon bölge oluşturmak ve her yönden silahtan arındırılmış bir kuşak hayalini gerçekleştirmek için açık bir politika izliyor. Bu politika daha önce Mısır ve Ürdün ile Camp David ve Wadi Araba anlaşmaları ve Arafat ile yapılan Oslo anlaşmasıyla gerçekleştiriliyordu.Şimdi de gaspçı düşman, Lübnan ve Suriye ile güvenlik anlaşmaları, ardından da ekonomik ve siyasi anlaşmalar imzalayarak projesini tamamlamaya çalışıyor; bunun da kendisi ile halklarını veya alemlerin Rabbinin emirlerini umursamadan gaspçı düşmanı ve Amerika'yı memnun etmek için bunu ve daha fazlasını yapmaya hazır olan rejimler arasında bu projenin tamamlanması için uygun bir fırsat haline geldiğini düşünüyor.

Ancak diğer yandan gaspçı düşman varlık, bölgede doğal bir varlık olarak kabul edilmek istiyor!

Lübnan ve Suriye yöneticileri de dahil olmak üzere Müslümanların başındaki  tüm yöneticiler, gaspçı Yahudi varlığını açıkça tanımaya hazır bir hale gelmişlerdir; nitekim Lübnan'daki tüm siyasi sınıf, devlet başkanı ve başbakan başta olmak üzere, bakanlar, milletvekilleri, partiler ve gazeteciler, tüm Arap yöneticilerin oybirliğiyle kabul ettiği Arap Birliği kararını bir silah olarak kullanarak barış, yani gaspçı varlığın tanınması hakkında açıkça konuşmaya ve trajik ve yenilgiye uğramış durumun yanı sıra korkunç ekonomik durumu  protesto etmeye başlamışlardır.

Ancak Yahudi varlığı, bazen yöneticilerimizin bize sunduğu kırıntılar, aşağılama ve küçük düşürme, diğer bazı zaman da gaz zenginliklerimiz ve sanayi bölgelerimiz yoluyla ekonomik refah karşılığında halkların kendisini tanımasını ve her şeyinden vazgeçmesini istiyor.

İslam ümmetinin Yahudilerle barış yapmayı değil, onlarla savaşmayı arzuladığının tam olarak farkındayız; bunun da Allah Azze ve Celle'nin Kitabı'nda ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hadislerinde yazılı olan sabit bir gerçek olduğunun da farkındayız.

Ancak aynı zamanda bu ümmetin sesi olarak bizler, Lübnan yöneticilerinin ve diğerlerinin işgalci düşmana karşı çıkma sorumluluğunu yerine getirmemeleri konusunda sessiz kalmayacağız; aksine Lübnan, Suriye, Ürdün ve Mısır'daki insanları topraklarını, onurlarını, kanlarını ve paralarını savunmaya teşvik edeceğiz ki böylece utanç ve aşağılanmadan kurtulabilsinler.

Bu nedenle Lübnan ve Suriye halkımıza diyoruz ki: Bu korkak yöneticiler asla bizi temsil etmedikleri gibi onlar bizden değil, biz de onlardan değiliz; zira onların tek umursadıkları şey, Amerikan efendilerini memnun etmek ve koltuklarında kalmaya devam etmektir; ülke ve insanlar ise kendi çıkarlarına hizmet etmedikleri sürece onlar için hiçbir anlam ifade etmemektedir.

Gerçek bir siyasetçi, tebaasını yöneten kişidir, onların acı çekmesini izleyen kişi değil!Öyleyse ey yöneticiler; bizi yalnız bırakın ki ümmetin içinden samimi, cesur, mümin ve bilinçli bir yönetici çıksın da ümmeti iktidara doğru yönlendirsin.Ancak sadece o zaman üzerimizdeki aşağılanmayı ve utancı kaldıracak ve alemlerin Rabbinin bizden insanlara taşımamızı istediği tüm hayrı dünyaya göstereceğiz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazan
Dr. Muhammed Cabir - Lübnan

Devamını oku...

Müslümanların Kendi Elleriyle Öldürülmesine Son Vermek İçin İslami Yönetimi Kurmamız Gerekir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanların Kendi Elleriyle Öldürülmesine Son Vermek İçin İslami Yönetimi Kurmamız Gerekir

Haber:

9 Şubat 2026 Pazartesi günü, Pakistan Savunma Bakanı Havace Asif, Ulusal Meclis'in İslamabad'daki İmam Bargah saldırısını kınayan bir kararı kabul etmesinin ardından ulusal kimliğin varlığının gerekliliğini vurguladı.Asif, meclis önünde yaptığı konuşmada şunları söyledi: “Hiç kimsenin ihtilaf etmediği ulusal bir kimliğe sahip olmamız çok önemlidir…” Son dört ABD başkanının milyonlarca Müslümanın ölümünden sorumlu olduğunu belirten Asif, "Ancak biz her zaman küresel güçlerin desteğini arıyoruz" diye ekledi. Ve şöyle dedi: “Hindistan, Pakistan'da terörizmi destekliyor.” Ayrıca Hindistan'ın planını bozmak için şimdi tüm Pakistanlıların birleşmesi gerekir eklemesinde bulundu. Afgan hükümetinin daha önce Pakistan'ın tutumunu desteklediğini, ancak şu anda terörizmle mücadele konusunda herhangi bir garanti vermekte tereddüt ettiğini belirtti. Ve şöyle devam etti: “Şimdi Hindistan, Afgan teröristlerini bize karşı kullanıyor. Hindistan, Pakistan'da vekalet savaşı yürütüyor.” (El-Fecr Pakistan)

Yorum:

Pakistan'ın başkenti İslamabad'da 6 Şubat Cuma günü cuma namazı sırasında namaz kılanları hedef alan korkunç katliam, Müslümanların kalplerinde derin bir şok yarattı.Bomba taşıyan saldırgana alan açmak için, bekleyen insanlara ateş eden iki saldırgan olduğunu duydular.Bombanın patlamasıyla ölen namaz kılanların, Allah Subhanehu ve Teala'ya secde ederken çekilmiş fotoğraflarına tanık oldular.Ayrıca saldırıdan kurtulan ancak hastanenin yaralılarla dolup taşması nedeniyle hastanede saatlerce bekledikten sonra hayatını kaybeden bir genç hakkında da bir şeyler işittiler.Bu korkunç katliam, mezhepsel düşmanlığın ve Müslümanlar arasındaki diğer düşmanlık biçimlerinin sona erdirilmesi hakkında geniş çaplı bir tartışmayı tetikledi.Bu tartışmanın ortasında Savunma Bakanı bir cevap verdi ama konuşması etkili çözümler sunmamış; aksine Pakistan yöneticilerinin başarısızlığını teyit etmiştir.

Savunma bakanının “hiç kimsenin ihtilaf etmediği ulusal bir kimliğe sahip olmamız çok önemlidir” şeklindeki açıklamasına gelince; Müslümanlar için tek kimlik İslam'dır.Bu nedenle Müslümanların başındaki yöneticilerin İslam'ın dışında ya da öncesinde yeni bir kimlik aramalarına gerek olmadığı gibi Pakistan yöneticilerinin de İndus Vadisi uygarlığında ya da başka bir yerde ulusal bir kimlik aramalarına da gerek yoktur.Mısır'ın yöneticilerinin de lanetli Firavun'un medeniyeti içinde ulusal bir kimlik aramasına gerek yoktur.Ayrıca Körfez yöneticilerinin de Arap cahiliyesi içinden ulusal bir kimlik aramalarına gerek yoktur.Müslümanları elliden fazla devletçiğe bölen ve Amerika, Yahudi varlığı ve Hindu devleti gibi düşmanları karşısında zayıflatan şey, işte bu ulusal kimliklerdir.

İslami kimlik, taifecilik, mezhepçilik, kabilecilik, milliyetçilik ve vatancılık üzerine kurulu yıkıcı rekabete son vermiştir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ Müminler ancak kardeştirler.” [Hucurat 10]İmam Kurtubi tefsirinde şöyle demiştir: (Yani, kardeşlik soyda değil, din ve kutsallıktadır; bu nedenle din kardeşliğinin soy kardeşliğinden daha güçlü olduğu söylenir; çünkü soy kardeşliği din farklılıkları nedeniyle kopar; oysa din kardeşliği soy farklılıkları nedeniyle kopmaz.) Bu yüzden sadece İslami kimlik bölünmeye son verebilir ve tüm Müslümanları güçlü bir devletin altında birleştirebilir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعاً وَلَا تَفَرَّقُواHep birlikte Allah'ın ipine (İslam'a) sımsıkı yapışın; parçalanmayın.” [Al-i İmran 103] İbn-i Kesir tefsirinde şöyle demiştir: (Onlara cemaat olmalarını emretmiş ve bölünmelerini yasaklamıştır.)Ancak Pakistan'ın yöneticileri hayata laik bir bakış açısıyla yaklaşıyorlar; bu nedenle onlar İslam'ı, kimlik, medya, eğitim, anayasa, yönetim ve dış politikadan ayırıyorlar.

Savunma Bakanı'nın "Hindistan Pakistan'da vekalet savaşı yürütüyor" şeklindeki açıklaması ile son dört ABD başkanının milyonlarca Müslümanın ölümünden sorumlu olduğu yönündeki gözlemiyle ilgili olana gelince; İslam, muharib kâfirlere karşı harbi bir tutum benimsemiştir. Eğer Pakistan yöneticileri Hindu devlete karşı gerçekten harbi bir tutum benimsemiş olsalardı, Mayıs 2025'te sadece dört gün süren sınırlı savaşı sona erdirmezlerdi!Aksine savaş, işgal altındaki Keşmir'in kurtuluşuna kadar devam edecek ve bu, İslam'ın tüm Hint alt kıtası üzerindeki egemenliğini yeniden pekiştirmek için kazanılan birçok zaferin arasından ilki olacaktı.Ayrıca Pakistan'ın yöneticileri, Müslümanlarla savaşan ve hem Yahudi varlığı hem de Hindu devletinin Müslümanlara karşı savaşlarına yardım eden Amerika Birleşik Devletleri ile ticaret anlaşmaları ve askeri ittifaklar kurmaktadır.Yine Pakistan yöneticileri, Amerika ve Yahudi varlığı ile ittifak halinde olan ve Hindu devletine açık davette bulunan Trump tarafından kurulan Barış Kurulu'na da katılıyorlar.Böylece Pakistan yöneticileri ordumuzun düşmanlarımızla savaşmasını engelliyor, aksine onlarla ittifak kuruyorlar; hem de Allah Subhanehu ve Teala’nın şöyle buyurmasına rağmen: إِنَّمَا يَنْهَاكُمْ اللَّهُ عَنْ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُمْ مِنْ دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَنْ تَوَلَّوْهُمْ وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ فَأُوْلَئِكَ هُمْ الظَّالِمُونَ Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” [Mümtehine 9] 

Ey Pakistan’daki Müslümanlar ve orduları: Laik milliyetçi yöneticilerin bizi yönetmesine izin verdiğimiz sürece, mezhepçilik, kabilecilik, milliyetçilik ve vatancılık ateşiyle yanmaya devam edeceğiz.Ayrıca laik yöneticilerimiz bizi bölerek zayıflatırlarken, ittifaklar ve anlaşmalar yoluyla düşmanlarımızı güçlendiriyorlar.Bu yüzden İslam'ı, kimliğimizin, anayasamızın, yönetimimizin ve dış politikamızın temeli olarak yeniden tesis etmemizin önündeki engel bizzat onlardır. Bu yüzden zalim yöneticileri Raşidi Hilafetle değiştirebilmemiz için hepimiz çok çalışıp fedakarlıkta bulunmamız gerekir. Zira gücümüzü yeniden kazanmamızı ve Endonezya'dan Fas'a kadar tüm İslam ümmetini, Allah Subhanehu ve Teala'ya ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e itaat içinde birleştirecek olan Hilafettir. Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُواْ إِنَّ اللّهَ مَعَ الصَّابِرِينَEy iman edenler! Sabır ve namazla yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” [Bakara 153]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...

Amerikan İşgalcisini Ancak Hilafet Devleti Dizginleyebilir!

Iraklı siyasilerin öve öve bitiremediği, uğruna iğrenç mezhepçiliği körükledikleri ve “Seçim Şöleni” olarak nitelendirdikleri Irak seçimleri maskaralığının üzerinden üç aydan fazla zaman geçti, peki sonuç ne oldu?

Birincisi: Vakıa, bu şölenin, insanların iradesini temsil ettiği iddiasıyla insanlara söylenen en büyük yalan ve aldatmaca olduğunu kanıtlamıştır. Zira uzak yakın herkes, seçimlerin oyların satın almak ve saf insanları manipüle etmek için kullanılan en büyük yolsuzluk pazarlığı olduğunu bilir. Hatta sonuçlar açıklandıktan sonra bile bazı seçmenler, oylarının boşa gittiğini görünce şoka uğramışlardır. Nitekim Ninova milletvekili adayı Necm el-Cuburi yaklaşık 40 bin oy almasına rağmen “Baas’tan Arındırma Kanunu” kapsamında Yüksek Seçim Kurulu kararıyla saf dışı bırakılması, seçmenlerin oylarının nasıl havaya uçtuğunu göstermiştir.

İkincisi: Seçimlerden sonra da bloklar ve aynı ittifak içerisindeki gruplar arasında makamlar ve “anayasal hak edişler” adı verilen paylaşımlar üzerine çekişme, sürtüşme ve didişme devam etmiştir. Siyasi anlaşmazlıklar, hassas dosyaların bekle-gör ve pazarlık mantığıyla yönetildiği daimî bir tarz haline gelmiştir. Siyasetçiler, insanları sürükledikleri geçim sıkıntısını, onları soktukları o şaşkınlık ve kaybolmuşluk dairesini umursamamaktadırlar.

Üçüncüsü: Ülke hala Amerika’nın işgali altındadır ve onun iradesi ve izni olmadan hiçbir iş karara bağlanmamaktadır. Nuri el-Maliki’nin veya İran’a sadık silahlı gruplarla bağlantısı olan herhangi bir adayın adaylığına yönelik Amerika’nın tehditleri bunun açık bir göstergesidir. Bu gerçek, mevcut siyasî zümrenin Irak’ın bağımsız ve egemen bir devlet olduğu yönündeki iddialarının ne kadar sahte olduğunu ortaya koymaktadır.

Dördüncüsü: Yirmi üç yıl boyunca tekrar eden tüm bu seçim tecrübeleri, sadece ülkenin gerilemesine, dağılmasına ve daha da kötüleşmesine yol açmıştır. Yolsuzluk devleti içten içe kemirmiştir. Bu durum meselemizin her dört yılda bir bu atıkların devridaim ettirilmesi olmadığını kesin olarak kanıtlamaktadır. Sorunlarımızın çözümü yüzleri değiştirmekle değil, bilakis tüm bu sorunları üreten ve tüm bu yolsuzluğu doğuran nizamı kökünden söküp atmakla mümkündür.

Ey Müslümanlar! İşte tüm bunlardan dolayı, halkına asla yalan söylemeyen bir önder olan Hizb-ut Tahrir, sizi tüm sorunlarınızın köklü çözümüne ve tek etkili ilacına davet etmektedir. Sizin meseleniz, 1924 yılında Hilâfet’in yıkılmasından bu yana üzerinize çökmüş bulunan fasit laik sistem meselesidir. Öyle ki otoriteniz yıkılmış, devletiniz parçalanmış, kâfir düşmanınız fıtratınızı bozmak ve servetlerinizi yağmalamak için üzerinize çullanmıştır. Kendi içinizden olan ajanlarını size en kötü azabı tattırmaları için başınıza musallat etmiştir.- Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَضَرَبَ اللهُ مَثَلاً قَرْيَةً كَانَتْ آمِنَةً مُطْمَئِنَّةً يَأْتِيهَا رِزْقُهَا رَغَداً مِنْ كُلِّ مَكَانٍ فَكَفَرَتْ بِأَنْعُمِ اللَّهِ فَأَذَاقَهَا اللَّهُ لِبَاسَ الْجُوعِ وَالْخَوْفِ بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ“Allah, şöyle bir kenti misal verdi: Orası güven ve huzur içinde idi. Oraya her taraftan bolca rızık gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük ettiler; bu yüzden yaptıklarına karşılık, Allah onlara şiddetli açlık ve korku ızdırabını tattırdı.” [Nahl 112]

Artık ölüm kalım meselenizin bir nizam meselesi olduğunu idrak etmenizin zamanı gelmiştir. O halde, bu fasit nizamı kökünden söküp atmak ve enkazı üzerine İslam nizamını kurmak için Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’i ikame etmeye çalışan muhlis insanlarla birlikte olun. Ancak bu şekilde kanlarınızı, namuslarınızı ve servetlerinizi koruyabilir; işgalci kafirin elini egemenliğinizden kesip atabilirsiniz. İzzetiniz ve ihtişamınız size ancak bu şekilde geri dönecektir.

Devamını oku...

Devlet Milli Güvenlik Komitesi Başkanı Kamçıbek Taşiev’in Apar Topar Görevden Alınması

Cumhurbaşkanı Sadır Caparov, 10 Şubat’ta Devlet Ulusal Güvenlik Komitesi Başkanı Kamçıbek Taşiyev’in görevinden azledilmesini öngören bir kararnameyi imzaladı. Ayrıca üç yardımcısını da görevden alarak yerlerine başkalarını atadı.

Cumhurbaşkanlığı Basın Sözcüsü tarafından yapılan açıklamada, bu kararın “her şeyden önce devletin ali menfaatleri doğrultusunda, devlet kurumları da dahil olmak üzere toplumda bir bölünmeye mahal vermemek ve aksine birliği pekiştirmek amacıyla” alındığı ifade edildi.

Bazı medya kaynakları, Taşiyev’in görevden alındığını yurt dışındayken öğrendiğini ve bu kararın kendisi için tam bir sürpriz olduğunu bildirdi.

9 Şubat’ta, aralarında 75 eski ve yeni üst düzey yetkilinin bulunduğu bir grup tarafından imzalanan bildiride, mevcut yönetime “en kısa sürede erken cumhurbaşkanlığı seçimi” yapılması çağrısında bulunulmuştu.

Bundan kısa bir süre önce ise, özel sürücü kurslarının kapatılması meselesinde Taşiyev’e yakın milletvekilleri Meclis’te (Jogorku Keneş) Cumhurbaşkanı’nın kararına karşı çıkan açıklamalarda bulunmuşlardı.

Yukarıdakilere binaen, Hizb-ut Tahrir / Kırgızistan Medya Bürosu olarak şu hususları beyan ediyoruz:

Kırgızistan’ın sözde “bağımsızlık” tarihinde Taşiyev-Caparov ittifakı gibi birçok ikili siyasi ittifak kurulmuş; ancak bu ittifaklar, taraflardan birinin kendi menfaatini elde etmesinin ardından derin bir uçuruma sürüklenerek çökmüştür. Bunun son örneği, Atambayev’in tutuklanması ve silahlı çatışmanın patlak vermesiyle sonuçlanan Atambayev ile Ceenbekov arasındaki ittifaktır. Dolayısıyla bu tür sonuçlar, menfaat esasına dayalı kapitalist yönetimin doğal bir meyvesidir. Bu sebeple halk, siyasî aktörlerin tuzağına düşmemeli ve herhangi bir tarafı destekleyerek toplumun bölünmesine fırsat vermemelidir.

Buna ek olarak, her siyasi kriz anında bölgedeki sömürgeci güçlerin, nüfuzlarını artırmak ve ülkeyi yağmalamak için siyasi olaylara müdahale edeceği şüphe götürmez bir gerçektir. Bu yüzden Kırgızistan halkı yaşananları siyasi bir basiretle ve sükunetle değerlendirmeli, sömürgecilerin çıkarlarına hizmet edecek bir istikrarsızlığa asla geçit vermemelidir.

Devamını oku...

2026 Bangladeş Seçimlerindeki Seçim Beyannameleri, Gerçek Yapısal Değişimi Gizleyen Kozmetik Çözümlerdir

Bangladeş Milliyetçi Partisi (BNP) ve Bangladeş Cemaat-i İslami Partisi kısa süre önce detaylı seçim beyannamelerini açıkladılar. Bazı yönlerden farklılık gösterseler de her ikisi de Batılı kapitalist modelden ilham alan bir devlet vizyonu sunmaktadır. “Önce ve Her Şeyden Önce Bangladeş” başlıklı Bangladeş Milliyetçi Partisi’nin beyannamesi, demokratik bir ekonomi temelli bir devlet inşa etmeyi hedefleyen bir plan ortaya koymakta; 2034 yılına kadar Bangladeş’i üst-orta gelirli bir ülkeye ve trilyon dolarlık bir ekonomiye dönüştürmeyi amaçlamaktadır. Cemaat-i İslami’nin “Güvenli ve İnsani Bangladeş Beyannamesi” başlıklı beyannamesi ise açıkça şeffaf ve hesap verebilir bir devletin kurulmasına çağrıda bulunmakta; adalete, kurumsal reforma ve toplumsal korumaya odaklanmaktadır.

Hizb-ut Tahrir / Bangladeş Vilayeti olarak biz, bu beyannamelerin, şekilsel vaatlerden ve içi boş söylemlerden ibaret olduğunu açıkça ilan ediyoruz. Bu beyannameler, özünde gerçek bir özgürlüğü ve egemen bir kalkınmayı gerçekleştirmekten acizdirler. Zira bu beyannameler; tarım desteklerinin kesilmesi, özelleştirme ve yerli sanayiyi çökerten politikalar gibi IMF ve Dünya Bankası dayatmaları başta olmak üzere yeni sömürgeci sömürünün temel mekanizmalarına meydan okumada tamamen başarısızdır. Bu partiler doğrudan yabancı yatırım ve serbest piyasa propagandasını yaparken, enerji sektörü gibi yerli varlıkları Chevron ve ExxonMobil gibi şirketlere, stratejik limanları ise özel sektöre peşkeş çekerek ekonomik bağımlılığın devamını garanti altına almaktadırlar. Sonuç olarak bu beyannameler, bu sömürgeci kapitalist düzeni kökünden söküp atmaya ve kamu servetini yağmalayan “damlama” (trickle-down) kalkınma modelini reddetmeye yönelik gerçek bir taahhüt sunmadıkça, halkı yoksullaştıran ve gerçek kurtuluş yolunu tıkayan yolsuzluk ve yapısal zulüm karşısında gerçek bir alternatif sunmamaktadırlar.

Özünde bu beyannameler, gerçek yapısal krizi yani yalnızca yerli elitlere hizmet eden kapitalist sistemi bilinçli biçimde görmezden gelerek seçmenleri aldatma pratiğinden başka bir şey değildir. Halk, iktidar eliti değişse bile, bu zalim kapitalist sistemin, bir avuç seçkini ve onların sömürgeci müttefiklerini zengin etmek için geniş halk kitlelerine zarar vermeye devam edeceğini bilmelidir. Bu nedenle, bu sistemi kökünden söküp atmayan her vaat, gerçek bir kurtuluşa ulaştırmayan kozmetik bir değişimden ibaret olacaktır.

Ey insanlar! Yüzeysel siyasi değişikliklerin oluşturduğu bu kısır döngü, egemenliği noksan olan insana veren her nizamın temelden bozuk olduğunu kanıtlamaktadır. Bangladeş’te gerçek adalet, elitlerin çıkarlarına hizmet eden laik Kapitalist modellerle asla tesis edilemez. Tek çözüm, egemenliğin Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya ait olduğu ve tek kanun koyucunun Allah Subhânehu ve Teâlâ olduğu esasına dayalı bir yönetim kurmaktır. Ehliyetli Halifelerin Allah’ın şeriatı ile hükmettiği bu sistemde adalet, fıtrata uygun olarak kendiliğinden tecelli edecektir. Bu nedenle tüm halkı, sömürü ve bağımlılıktan kurtuluşun yegâne yolunun bu Rabbani çerçevede olduğunu kavramaya davet ediyoruz. İnsanları, Nübüvvet metodu üzere Hilâfet’in yeniden ikamesi için birlik olmaya çağırıyoruz. Zira Hilafet, adaleti teminat altına alabilecek, sanayileşmede öz yeterliliği sağlayacak ve ümmetin izzetini yeniden tesis edecek yegâne sistemdir. Hilafet Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın bir vaadidir.

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ“Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]

Devamını oku...

Afganlı Çocuklara Kol Kanat Gerecek Hilafet’in Yokluğunun Acı Bir Sonucu Olarak Bugün Binlerce Afganlı Çocuk Dondurucu Soğuklar Nedeniyle Ölümle Burun Burunadır

26 Ocak tarihinde “Save the Children” (Çocukları Kurtarın) örgütü, Afganistan’ın doğusunda etkili olan yoğun kar yağışı ve sıfırın altına düşen dondurucu soğukların, bölgeyi vuran yıkıcı depremden beş ay sonra hâlâ geçici çadırlarda yaşayan binlerce çocuk için ciddi sağlık riskleri oluşturduğunu raporladı. Birleşmiş Milletler verilerine göre, geçtiğimiz Ağustos ayında meydana gelen depremin ardından Kunar ve Nangarhar vilayetlerinde yaklaşık 5 bin 700 aile, kendilerini ağır kar yağışı, keskin rüzgarlar ve dondurucu soğuklardan korumak için sadece plastik örtülerin bulunduğu derme çatma kamplarda yaşam mücadelesi vermektedir. 22 Ocak’ta UNICEF, Afganistan’ın doğusundaki 270 bin çocuğun ciddi hastalıklara yakalanma riski altında olduğu konusunda uyarıda bulunarak; soğuğa ve neme uzun süre maruz kalmanın hipotermi, zatürre dahil solunum yolu enfeksiyonları ve önlenebilir diğer hastalıkları tetiklediğini belirtti. Ayrıca, süregelen yağışlar ve kar, gıda için tarıma bel bağlayan ailelerin durumunu kötüleştirerek halkı etkileyen yetersiz beslenme krizini de derinleştirmiştir. BM Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), hava koşullarının halkın gıda güvensizliğini muhtemelen daha da artıracağı uyarısında bulunmuştur. UNICEF’e göre Afganistan’da 3,5 milyon çocuk halihazırda akut yetersiz beslenme sorunu yaşıyor ve bunlardan 1,4 milyonu yüksek ölüm riskiyle karşı karşıya. Bu kriz, ekonomik çöküş ve uluslararası yardımların azalması sonucu milyonlarca çocuğu acil gıda yardımına muhtaç bırakmıştır.

İslam beldelerinde onlara destek ve koruma sağlayacak bolca servet, gıda ve kaynak bulunmasına rağmen, Afganistan’daki binlerce çocuğun soğuktan, milyonlarcasının ise açlıktan ölümle burun buruna gelmesi utanç verici ve affedilemez bir durumdur. Bu acı tablo; İslam beldelerini siyasi, ekonomik ve askerî açıdan tek bir güçlü devlet çatısı altında birleştiren Hilafetin yıkılması sonucu, ümmetin zayıf ulus devletçiklere parçalanmasının doğrudan bir sonucudur. Bu trajedi, İslam Ümmeti’nin vahdetini kalbinden parçalamış; Müslümanları kendi topraklarında terk edilmiş, diğer kardeşlerinden koparılmış ve doğal afetlerin sonuçlarıyla ya da soykırım, işgal ve toplu zulümlerle yapayalnız yüzleşmek zorunda bırakmıştır. Diğer İslam beldelerindeki mevcut rejimler ise, İslam’daki kardeşlik bağını reddedip onları “yabancı bir ülkedeki yabancılar” olarak görerek bu feryatlara kulak tıkamışlardır! Oysa Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ“Şüphesiz bu, tek ümmet olarak sizin ümmetinizdir. Ben de Rabbinizim. Onun için sadece bana kulluk edin.” [Enbiya 92]

Bu devletler, servetlerini ve ordularını ihtiyaç anında Müslüman kardeşlerine yardım etmek veya onları savunmak için kullanmak yerine; kaynaklarını Afganistan ve Pakistan arasındaki çatışmalarda olduğu gibi komşu Müslümanlarla savaşmak ya da Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Yemen ve Sudan’da yaptığı gibi Batılı sömürgeci güçlerin siyasi planları ve ulusal çıkarları uğruna kardeş kanı dökmek için kullanmaktadırlar. Halbuki Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ، لَا يَظْلِمُهُ وَلَا يَخْذُلُهُ وَلَا يُسْلِمُهُ“Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu teslim etmez ve onu yüz üstü bırakmaz”

Dolayısıyla Afganistan’daki ve tüm İslam coğrafyasındaki çocukların yaşadığı bu acı tecrübenin çözümü; yalnızca sadakalar vermekte ya da Batılı hükümetlerden, Birleşmiş Milletler’den veya USAID gibi kurumlarından daha fazla mali yardım talep etmekte değildir. Bu talepler, bir İslam Ümmeti olarak sorunlarımızın çözümü noktasında dış mihraklara olan bağımlılığımızı derinleştirmekte, bizi manipülasyona, yaptırımların etkisine ve onların siyasi çıkarlarına göre bizi terk etmelerine açık hale getirmektedir. Bilakis asıl çözüm; topraklarımızı, servetlerimizi, kaynaklarımızı ve ordularımızı yeniden Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet yönetimi altında birleştirmekte yatmaktadır. İslam Ümmeti’nin bu devlet gölgesinde sağladığı bu birlik, ikinci Halife Ömer bin Hattab’ın (r.a), Medine’deki kıtlığı gidermek için Mısır’dan büyük miktarda gıda sevkiyatı yapmasını, Nil Nehri’ni Kızıldeniz’e bağlayan kanalı ihya ederek yardım sevkiyatını en yüksek verimle tebaasına ulaştırmasını sağlamıştır. Gerçek şu ki, İslam nizamının tesis ettiği koruma, birlik ve refahın beldelerimize geri dönmesinin yegâne yolu, Hilafetin ikame edilmesidir.

Devamını oku...

Nuh'un Gemisi, Siyasi Çalkantılar Zamanında Hilafettir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Nuh'un Gemisi, Siyasi Çalkantılar Zamanında Hilafettir

Nuh Aleyhisselam'ın gemisi sadece tahtalar ve çivilerden ibaret değildi; aksine bir kurtuluş aracı olmaktan önce bir tavırdı. Nuh Aleyhisselam gemiyi yaptığında tufan henüz olmamıştı ancak bölünme çoktan gerçekleşmişti; zira bir grup alay ederken bir başka grup da tereddüt ediyordu ve sadece küçük bir grup suyu görmeden gemiye binmeyi tercih etmişti.

Bugün ise sahne, farklı isimlerle, farklı araçlarla ve daha aldatıcı bir tufanla tekrarlanıyor. Zira siyasi olaylar ardı ardına gelen dalgalar gibi hızlı yaşanıyor, tavırlar değişiyor, söylem çıkarlara göre şekilleniyor ve davet taşıyıcıları bazen atılgan olmakla, başka bir zaman da yavaş olmakla suçlanıyor ve onlardan, resim netleşene kadar beklemeleri, uzlaşmaları veya dalgaya binmeleri talep ediliyor.

Bugün, "barış" adına düşmana kapılar ardına kadar açılıyor, ihanet çıkar ifadeleriyle süsleniyor, davet taşıyıcılarından gerçekçi olmaları, aşamayı anlamaları ve seslerini çok fazla yükseltmemeleri talep ediliyor; ancak hak, fürudan değil de asıldan taviz verildiğinde tedricilik (aşamacılık) dilini tanımaz.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُZulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız).” [Hud 113] Burada [لكون-Rükûn], sadece suça ortak olmak değildir, aksine haklı çıkarmak, şakşakçılık yapmak ve sessiz kalmaktır.  Bugünkü zamanımızda Nuh’un gemisi, düşmana karşı net bir tavır sergilemek, hak üzere sebat etmek, Batı projesini reddetmek, işgalin meşruiyetini tanımayı reddetmek ve ekonomik barış ve bölgesel istikrar sloganlarına aldanmamaktır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارَىٰ أَوْلِيَاءَEy iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin.” [Maide 51] Dolayısıyla dost edinmek, sadece anlaşma imzalamak değildir, aksine projeye ortak olmak, anlatıyı haklı çıkarmak ve çatışmanın özünden taviz vermektir.

Bizim gerçekliğimizde Nuh’un gemisi, özellikleri açık olan hak projesidir; bu özellikler ise taviz verilmeyen bir tavır, tedriciliği, dostlukları ve kapitalizmin şemsiyesi altına girmeyi kabul etmeyen, aksine kendi başına ayakta duran, yarı çözümleri ve Allah'ın hükmü ve O'nun şeriatı kapsamı dışındaki çözümleri kabul etmeyen bir metottur. Dolayısıyla her kim siyasi gerçeklik bahanesiyle gemiye binmeyi reddeder, Batı'dan korkar veya geçici koltuklara güvenirse, daha sonra kendisini gemisiz tufanın ortasında bulacaktır. Peki tufan geldiğinde hısımlığın bir faydası olur mu? Yoksa Allah ondan, hısımlık sıfatını ret mi etmiştir?  Bu yüzden hak ehli ve onların davetleriyle alay etmek, Allah'ın gücünden başkasına sarılmak ve seyirci olarak bir kenarda durmak imandan çıkaran şeylerdir; dahası alay edenler ve kendi gücüne aldananlar değil, gemiye binenler kurtulacaktır.

Ne yazık ki bugün bizler birçok kişinin, ekonomi dağı, uluslararası koruma dağı ve siyasi gerçeklik dağı gibi Batı'nın dağlarını tercih ettiklerini görmekteyiz... Ama Allah şöyle buyurmuştur: لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ(Nuh), “Bugün Allah’ın rahmet ettikleri hariç, O’nun azabından korunacak hiç kimse yoktur” dedi.” [Hud 43] Yani tufandan, fitneciler, taviz verenler ve medya aldatması değil, hak gemisine erken binenler, yolun ağırlığını taşıyanlar, alay edenlerin eziyetine sabredenler ve gri bölgede durmayı reddedenler kurtulacaktır demektir.

Tufan gelmekte olup her kim Allah’ın gücünü değil Batı’nın gücünü tercih eder veya çıkarlar dağını tırmanırsa, sonunda kaybedenin kendisi olduğunu anlayacaktır; çünkü Nuh'un gemisi hak sancağı altında kolektif kurtuluşa doğru yol alırken, siyasi tufan ise tereddüt edenlere, ikiyüzlülere veya şakşakçılık yapanlara merhamet etmeyecektir; çünkü günümüz siyaset dünyasında kurtuluş bireyseldir.

İfşa etme tufanı, hesap sorma tufanı ve maskeleri düşüren tufan kaçınılmaz olarak gelecektir; işte o zaman insanlar, sizler hüsnü zanda mı bulunmuştunuz? diye sormayacaktır; aksine nerde durmuştunuz?  Kimin safında yer almıştınız?  Kim için haklı çıkarmıştınız? Ve neden şakşakçılık yaptınız? diye soracaktır.

Nuh Aleyhisselam'ın gemisi, sadece dalgalı denizden bir kurtuluş aracı değildir, aksine Allah'ın tedriciliğe ve çıkarlara tabi olmayan metoduna göre birleştirici bir varlık, tek bir liderlik ve net bir yöndür; bu nedenle Allah bireyleri ayrı ayrı kurtarmamıştır, aksine onları bir gemiyle kurtarmıştır.

Bugün aynı hikmet tecelli ediyor: Yani kurtuluş, bireysel tutumlar, aldatıcı açıklamalar veya yanlış sloganlarla değil, tıpkı Nuh'un gemisinin tufan zamanında tek kurtuluş projesini temsil etmesi gibi İslam'ı yönetim ve siyasette temsil eden birleştirici bir varlık aracılığıyla olacaktır.

Evet, bu zamanın gemisi Hilafet gemisidir; zira Hilafet duygusal bir slogan değildir, aksine bir yönetim sistemi, tek bir sancak ve ümmetin sorunlarıyla pazarlık etmeyip onları benimseyen bir devlettir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاصْنَعِ الْفُلْكَ بِأَعْيُنِنَا وَوَحْيِنَاGözlerimizin önünde ve vahyimiz (emrimiz) uyarınca gemiyi yap.” [Hud 37] Yani gemi, sadece insan çabasıyla değil, aksine vahiy ve bir metotla inşa edilmiştir demektir. Aynı şekilde Hilafet de arzularla kurulamaz ve siyasi gerçeklik mantığıyla yönetilemez, aksine tamamen Rabbani bir metotla yönetilir. Dolayısıyla Hilafet tıpkı gemi gibi olup tarafsızlığı kabul etmez; ya tamamen gemiye binilecek, ya da bağımlılık ve zillet tufanında kalınacaktır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذِينَ آمَنُواSizin dostunuz (veliniz) ancak Allah'tır, Rasulü’dür ve iman edenlerdir.” [Maide 55] Yani dostluk, uluslararası ittifaklar veya güvenlik anlaşmaları değil, aksine Allah'ın ve Rasulü’nün metoduna dayalı bir yönetim sistemidir demektir. Bu yüzden Nuh'un oğlunun hısımlığı ve dağ hakkındaki hüsnü zannı onu kurtaramadığı gibi, bugün de normalleşme anlaşmaları, barış projeleri ve ekonomi ve uluslararası destek dağları da kurtaramayacaktır.

Allahu Teala, Nuh’un lisanı üzerinden şöyle buyurmuştur: لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ إِلَّا مَنْ رَحِمَ(Nuh), “Bugün Allah’ın rahmet ettikleri hariç, O’nun azabından korunacak hiç kimse yoktur” dedi.” [Hud 43] Bugün rahmet edilmek, kapitalist dünya sistemine entegre olmak değildir, aksine tufan Hilafet gemisinin dışında kurtulabileceğini zanneden herkesi sürüklemeden önce Hilafet gemisine binmektir; zira bu kez tufan su değildir, aksine normalleşme, parçalama ve dine düşmanlık etmektir…

Hilafet, gerçekliği olmayan bir icat değildir; aksine tıpkı Nuh'un tufanla uzlaşmaması, suyla ateşkes yapmaması ve boğulmayla geçici bir barışı kabul etmemesi gibi ümmetin işlerini yönetmede, onun dinini korumada ve düşmana karşı konumunu muhafaza etmede nübüvvetin doğal bir siyasi uzantısıdır. Dolayısıyla Hilafet Nuh'un gemisi gibi olup normalleşmeyle veya Batı ve onun kapitalist sistemiyle bir arada yaşayamaz; çünkü Hilafet, aslına, yani Allah’ı dost edinmeye, küfrü reddetmeye ve daveti dünyaya taşımaya dayanmaktadır. Bu yüzden kurtuluş, ancak gemiyi güvenlik yurduna götüren adil bir İmamın liderliğinde olacaktır. 

Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” Dolayısıyla İmam, yani Halife, terennüm edilip durulacak bir unvan değildir, aksine tıpkı geminin tufan ve helake karşı bir kalkan olması gibi, ümmet için koruyucu bir kalkandır. Ayrıca Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: مَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةًKim de boynunda Halifeye biat olmadan ölürse cahiliye ölümü ile ölür.” Bu nassın ciddi bir anlamı vardır: Zira Sallallahu Aleyhi ve Sellem cahiliyeden kurtuluşu, tıpkı Nuh’a olan imanın gemiye binmeden yeterli olmaması gibi imani sloganlara değil, genel bir liderliğe olan biatin varlığına bağlamıştır. Yine Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: فَالْزَمْ جَمَاعَةَ الْمُسْلِمِينَ وَإِمَامَهُمْMüslümanların cemaatine ve onların İmamlarına bağlı kalın.” Dolayısıyla kendi görüşüne bağlı kal, gerçeklikten izole ol ve en güçlü olanlarla birlikte yürü dememiştir, aksine bir İmamın, yani Halife’nin liderliği altındaki bir cemaat ol demiştir. Nitekim Ebu Hureyre’den, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ الأَنْبِيَاءُ، كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبيٌّ، وَإنَّهُ لا نَبِيَّ بَعدي، وَسَيَكُونُ خُلَفَاءُ فَيَكثُرُونَİsrail oğullarını nebiler siyase ederlerdi (yönetirlerdi). Bir nebi öldüğünde onu başka bir nebi takip ederdi. Benden sonra nebi yoktur, fakat birçok Halife olacaktır.

Dolayısıyla geminin, tek bir kaptana ihtiyacı vardır; zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bize bunu, şu kavliyle açıklamıştır: إِذَا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ فَاقْتُلُوا الآخَرَ مِنْهُمَاİki Halife’ye biat edilirse, onlardan sonuncusunu öldürün.” İşte bu hadis, liderliğin parçalanmasının tehlikesini açıklamaktadır; çünkü tufanda birçok geminin batması, boğulmak anlamına gelmektedir; nitekim Allah, Nuh’un geminin dışında kalan insanlardan en yakın akrabasını bile kurtarmadığı gibi bugün de ümmet, adil bir Halife’nin liderliğindeki bir Hilafet olmadan en doğru sloganlarla bile kurtulamayacaktır; çünkü kurtuluş, sadece namaz kılmak ve oruç tutmakla olmaz, aksine Raşidi Hilafeti kurmaya davet etmek için çalışmakla olur. 

Hilafet, tercihler arasından bir tercih değildir, aksine bir farz, bir zaruret ve bir kurtuluştur. Bu yüzden tarafsızlık, sessizlik veya uzlaşmayla kurtulabileceğini zanneden bir kimse, sonunda tufanın, gri alanı ve tedricilik yolunu tanımadığını ve gerçeklik fıkhına inanmadığını anlayacaktır.

Onu yapanlara, ona bilinçli bir şekilde binenlere, alay edenlerin eziyetine sabredenlere ve herkes şakşakçılık ve ikiyüzlülük yaparken sebat edenlere ne mutlu; çünkü gemi tek olduğu gibi tufan da tektir ve kurtuluş tek gemiyle olacaktır. 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Barrack'ın Irak Hakkındaki Açıklamaları, ABD'nin Bölgedeki Politikasının Doğasını Ortaya Koyuyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Barrack'ın Irak Hakkındaki Açıklamaları, ABD'nin Bölgedeki Politikasının Doğasını Ortaya Koyuyor

Haber:

ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Irak işgalinin tekrarlanmaması gereken felaket bir model olduğunu belirterek, Irak'ın işgaline yaklaşık 3 trilyon Dolar yatırım yapan ABD'nin, bu işgalin 20 yılı aşkın bir süredir felaket ve kaosla sonuçlandığını ve yüzbinlerce insanın hayatına mal olduğunu gördüğünü söyledi.

Kürtlere gelince; Amerika'nın onlar için bir Kürt özerk bölgesi oluşturduğunu ve bunu kendisi için en kolay çözüm olduğu için yaptığını söyledi. Ancak Amerika'nın karşı karşıya kaldığı sorun, yaptığı şeyin Irak'ın balkanlaşmasına yol açması ve onu birleşik bir egemen devlet yerine kaosun hakim olduğu ve üç bileşeni arasındaki çatışmalarla parçalanmış zayıf bir merkezi devlet haline getirmesiydi.Barrack, ülkesinin artık milyarlarca Dolar harcamaya ve askerlerini yeniden Irak'a göndermeye istekli olmadığını, çünkü onların hayatlarını riske atmak istemediğini vurguladı. Ayrıca ABD tarafından tasarlanan ve Irak'a dayatılan federal sistemin, ülkenin yapısını oluşturan etnik ve mezhepsel bileşenlerin gerçekliğine uygun olmadığı için başarılı olamadığını vurguladığı gibi ülkesinin Irak'ın toprak bütünlüğüne hırs gösterdiğini de vurgulayarak, Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ni eleştirdi ve onun gerçek anlamda federal bir Irak'ın parçası olmakla ilgilenmediğini belirtti.Ayrıca bu arzunun yokluğunun, Irak'a yönelik yabancı müdahaleye ve kronik felce yol açtığını söyleyerek, Kürtlerin önce Iraklı, sonra Kürt oldukları gerçeğini itiraf edip kabullenmeleri çağrısında bulundu.

Yorum:

Amerika'nın Orta Doğu'daki en önemli temsilcisinin bu açıklamaları, Amerika'nın bugünkü çıkarlarının bölgede istikrarlı merkezi devletlerin kurulmasını gerektirdiğini gösteriyor. Çünkü Irak'ın bölünmesi konusundaki önceki deneyimi başarısızlıkla sonuçlanmış, kaos ortamı yaratmış ve İran'ın Irak'a yoğun bir şekilde müdahale etmesine imkan sağlamış olup bugün ise Amerika, İran'ın geçmişte olduğu gibi Irak'ta herhangi bir etki gücüne sahip olmasını istemiyor.

Bölge ülkelerini bölmeme yönündeki bu açık Amerikan yaklaşımı, bölmek için çalışan Yahudi varlığının yaklaşımıyla çelişmektedir; bu da ABD'nin Suriye'deki Kürtleri Ahmed Şara hükümetine entegre etmesini ve Fırat Nehri'nin doğusundaki bölgelerde ayrılmalarını engellemesini açıklamaktadır. Nitekim Barrack'ın açıklamalarına göre ABD şu anda Orta Doğu'da nispeten istikrarlı ve güçlü devletler istemektedir ki böylece kendini, Çin'in artan gücü sorunuyla karşı karşıya olduğu Uzak Doğu'daki daha önemli meselelere adayabilecektir.

Ayrıca Barrack'ın konuşmasına göre ABD, İran'ın Irak ve bölgedeki etkisinin artmaya devam etmesini istemiyor. Buna delalet eden şey ise, Trump'ın İran'a yakın bir mezhepçi figür olan Nuri Maliki'nin Irak başbakanlığı adaylığını reddetmesidir. Zira Irak'ın güçlendirilmesi, bölünmenin önlenmesi ve karar alma sürecinin merkezileştirilmesi, İran'ın Irak'taki etkisinin aşamalı olarak azalmasına yol açacaktır. Bu da bölgenin, daha önceki politikalar nedeniyle yoksun kaldığı bölgesel istikrarını sağlayacaktır; zira daha önceki politikalar, bölgesel çatışmaları körüklemeye ve ayrılıkçı eğilimleri teşvik etmek etmeye dayalıydı ve bu da Amerika'nın bölgeyi tekeline almasını engelleyen rakip dış güçlerin müdahalesine kapı aralamaktaydı.

Amerika'nın Irak, Suriye ve Afganistan'da daha önceki beyhude deneyimleri, yetkililerinin de itiraf ettiği gibi feci bir şekilde başarısızlıkla sonuçlanmış olup yeni deneyimleri de başarısız olacaktır; zira İslam Devleti'nin kurulmasıyla bölge yeniden kalkınacak ve İslam Devleti, Amerika'nın İslam topraklarındaki tahripkar ellerini koparacak ve Amerika'nın oradaki etkisini sonsuza dek kökünden söküp atacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed El-Hutvânî

Haber-Yorum

Barrack'ın Irak Hakkındaki Açıklamaları, ABD'nin Bölgedeki Politikasının Doğasını Ortaya Koyuyor

Haber:

ABD'nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, Irak işgalinin tekrarlanmaması gereken felaket bir model olduğunu belirterek, Irak'ın işgaline yaklaşık 3 trilyon Dolar yatırım yapan ABD'nin, bu işgalin 20 yılı aşkın bir süredir felaket ve kaosla sonuçlandığını ve yüzbinlerce insanın hayatına mal olduğunu gördüğünü söyledi.

Kürtlere gelince; Amerika'nın onlar için bir Kürt özerk bölgesi oluşturduğunu ve bunu kendisi için en kolay çözüm olduğu için yaptığını söyledi. Ancak Amerika'nın karşı karşıya kaldığı sorun, yaptığı şeyin Irak'ın balkanlaşmasına yol açması ve onu birleşik bir egemen devlet yerine kaosun hakim olduğu ve üç bileşeni arasındaki çatışmalarla parçalanmış zayıf bir merkezi devlet haline getirmesiydi. Barrack, ülkesinin artık milyarlarca Dolar harcamaya ve askerlerini yeniden Irak'a göndermeye istekli olmadığını, çünkü onların hayatlarını riske atmak istemediğini vurguladı. Ayrıca ABD tarafından tasarlanan ve Irak'a dayatılan federal sistemin, ülkenin yapısını oluşturan etnik ve mezhepsel bileşenlerin gerçekliğine uygun olmadığı için başarılı olamadığını vurguladığı gibi ülkesinin Irak'ın toprak bütünlüğüne hırs gösterdiğini de vurgulayarak, Kürdistan Bölgesel Yönetimi'ni eleştirdi ve onun gerçek anlamda federal bir Irak'ın parçası olmakla ilgilenmediğini belirtti. Ayrıca bu arzunun yokluğunun, Irak'a yönelik yabancı müdahaleye ve kronik felce yol açtığını söyleyerek, Kürtlerin önce Iraklı, sonra Kürt oldukları gerçeğini itiraf edip kabullenmeleri çağrısında bulundu.

Yorum:

Amerika'nın Orta Doğu'daki en önemli temsilcisinin bu açıklamaları, Amerika'nın bugünkü çıkarlarının bölgede istikrarlı merkezi devletlerin kurulmasını gerektirdiğini gösteriyor. Çünkü Irak'ın bölünmesi konusundaki önceki deneyimi başarısızlıkla sonuçlanmış, kaos ortamı yaratmış ve İran'ın Irak'a yoğun bir şekilde müdahale etmesine imkan sağlamış olup bugün ise Amerika, İran'ın geçmişte olduğu gibi Irak'ta herhangi bir etki gücüne sahip olmasını istemiyor.

Bölge ülkelerini bölmeme yönündeki bu açık Amerikan yaklaşımı, bölmek için çalışan Yahudi varlığının yaklaşımıyla çelişmektedir; bu da ABD'nin Suriye'deki Kürtleri Ahmed Şara hükümetine entegre etmesini ve Fırat Nehri'nin doğusundaki bölgelerde ayrılmalarını engellemesini açıklamaktadır. Nitekim Barrack'ın açıklamalarına göre ABD şu anda Orta Doğu'da nispeten istikrarlı ve güçlü devletler istemektedir ki böylece kendini, Çin'in artan gücü sorunuyla karşı karşıya olduğu Uzak Doğu'daki daha önemli meselelere adayabilecektir.

Ayrıca Barrack'ın konuşmasına göre ABD, İran'ın Irak ve bölgedeki etkisinin artmaya devam etmesini istemiyor. Buna delalet eden şey ise, Trump'ın İran'a yakın bir mezhepçi figür olan Nuri Maliki'nin Irak başbakanlığı adaylığını reddetmesidir. Zira Irak'ın güçlendirilmesi, bölünmenin önlenmesi ve karar alma sürecinin merkezileştirilmesi, İran'ın Irak'taki etkisinin aşamalı olarak azalmasına yol açacaktır. Bu da bölgenin, daha önceki politikalar nedeniyle yoksun kaldığı bölgesel istikrarını sağlayacaktır; zira daha önceki politikalar, bölgesel çatışmaları körüklemeye ve ayrılıkçı eğilimleri teşvik etmek etmeye dayalıydı ve bu da Amerika'nın bölgeyi tekeline almasını engelleyen rakip dış güçlerin müdahalesine kapı aralamaktaydı.

Amerika'nın Irak, Suriye ve Afganistan'da daha önceki beyhude deneyimleri, yetkililerinin de itiraf ettiği gibi feci bir şekilde başarısızlıkla sonuçlanmış olup yeni deneyimleri de başarısız olacaktır; zira İslam Devleti'nin kurulmasıyla bölge yeniden kalkınacak ve İslam Devleti, Amerika'nın İslam topraklarındaki tahripkar ellerini koparacak ve Amerika'nın oradaki etkisini sonsuza dek kökünden söküp atacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan

Ahmed El-Hutvânî

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER