Salı, 05 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Tunus: Kriz Bir Yönetim Sistemi Haline Geldiğinde, Çözüm Nedir?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Tunus: Kriz Bir Yönetim Sistemi Haline Geldiğinde, Çözüm Nedir?

Milletlerin hayatlarında, sessizliğin bir suç, görmezden gelmenin bir ihanet, kaçamak davranmanın ise gerçeğin örtbas edilmek sayıldığı anlar vardır; zira hak karşısında susan dilsiz bir şeytan olmakta ve tarafsızlık batılı pekiştiren ve onun ömrünü uzatan bir suç ortaklığı kabul edilmektedir.

Krizlerin sadece geçici bir tökezleme, resmi bir açıklama ya da resmi bir bildiri veya süslü bir söylemle üstü örtülecek geçici bir zayıflık olmadığı; aksine devletin en çıplak biçimde ortaya çıktığı en sert anlarda onun yüzünü yansıtan bir aynaya dönüştüğü anlar da vardır; işte bu, devletin, toplumunun nabzını anlama ve toplumun acılarıyla süslü sözlerle değil, eyleme geçme iradesiyle yüzleşme kabiliyetinin sınandığı anlardır. Bu anlarda kriz, devleti ansızın basan olağanüstü bir tehlike olarak ortaya çıkmaz; aksine bizzat krizin bu rejimin gölgesinde sabit bir asıl haline geldiğini ve tek istisnanın krizin yokluğu olduğunu gözler önüne serer.

İşte bugün Tunus, tam da bu sınavın eşiğinde sendelemektedir.

Tunus’ta yaşayan biri, krizi artık soğuk rakamlarda ya da rutin raporlarda okumuyor; aksine krizi, ekmeğinin her bir diliminde, elektriğinin faturasında, bakkalın önünde tereddüt eden bir annenin bakışında, hayatın en temel gereksinimlerini aramak için kuyruklar arasında mekik dokuyan bir babada ve tabii uyuşturucu belasından kurtulabilmişse hayatta kalma hayali ile gitme zorunluluğu arasında gidip gelen bir gencin gözünde yudumlamaktadır; öyle ki bu ülkede bir insan, artık suyu, elektriği ve insanca bir yaşamı, bir hak değil de sanki bir ayrıcalık istiyormuş gibi arar hale gelmiştir!

Kriz artık haber bültenlerindeki bir başlık ya da ekonomik raporlarda bir madde değildir; aksine insanların yaşamlarının en ince ayrıntılarına kadar kendini dayatan, mevcut durumlarını ağırlaştıran ve geleceklerine endişe ve korku tohumları eken günlük bir gerçeklik haline gelmiştir.

Bir yetkilinin hata yapması ayıp değildir; buna rağmen Faruk Ömer ibn Hattab, Irak’ta tökezleyen bir katır hakkında sorgulanmaktan korkardı. Asıl ayıp, hatanın bir siyaset, aksaklığın bir yaklaşım ve kaçınılmaz başarısızlığın stratejik bir tercih haline gelmesidir; işte o zaman kendini bile yönetmekten aciz olan biri insanları yönetme görevine layık görülüp, halkına da susuzluk günleri ile zifiri karanlık geceler arasında felaketler tattırabilir.

Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِذَا ضُيِّعَتْ الْأَمَانَةُ فَانْتَظِرْ السَّاعَةَEmanet zayi edildiği zaman kıyameti bekle!” (Birisi) dedi ki: Emaneti zayi etmek nası olur ey Allah’ın rasulü! (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi: إِذَا أُسْنِدَ الْأَمْرُ إِلَى غَيْرِ أَهْلِهِ فَانْتَظِرْ السَّاعَةَİş ehli olmayan kimseye havale edilip verildiğinde kıyameti bekle!” Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: سَيَأْتِي عَلَى النَّاسِ سَنَوَاتٌ خَدَّاعَاتٌ؛ يُصَدَّقُ فِيهَا الْكَاذِبُ وَيُكَذَّبُ فِيهَا الصَّادِقُ، وَيُؤْتَمَنُ فِيهَا الْخَائِنُ وَيُخَوَّنُ فِيهَا الْأَمِينُ، وَيَنْطِقُ فِيهَا الرُّوَيْبِضَةُ»، قِيلَ: وَمَا الرُّوَيْبِضَةُ؟ قَالَ: «الرَّجُلُ التَّافِهُ يَتَكَلَّمُ فِي أَمْرِ الْعَامَّةِ».İnsanlara öyle aldatıcı seneler gelecek ki o zaman yalancılar doğrulanacak, doğru sözlüler de yalanlanacaklardır. O zaman hainlere itimat edilecek, emin olanlar da ihanetle suçlanacaklardır. İşte o zaman Ruveybida konuşacaktır.” Denildi ki: “Ruveybida da nedir?” Buyurdu ki: “Kamunun işleri hakkında (söz sahibi olan) değersiz adamdır!” [İbn Mace ve Ahmed rivayet etti]

İşte burada bizzat Tunus’la ilgili acil bir soru kendini dayatmaktadır: Bu, gelip geçici bir kriz mi, yoksa yapısal bir kriz mi? Bu, yönetimdeki bir kusur mu, yoksa özündeki bir çürüme mi? Bu, idari bir tökezleme ve su ile elektriğin kasıtsız kesintisi mi, yoksa hatalarını düzeltme yeteneğini yitirmiş bir yönetim sisteminin bozulması mı?

Tunus, on yıllardır büyük dönüşümler tanımış; yüzler ve sloganlar birbirini izlemiş, maskelerin değiştiği gibi vitrinler ve renkler değişmiş, ancak rejim saf bir laik cumhuriyet sistemi olarak kalmaya devam ettiği gibi ekonomik çözümler de, İslam’ı tamamen yönetimden dışlamak amacıyla liberal kapitalist olarak kalmaya devam etmiştir; bu da her alanda ve her düzeyde bir felaketle sonuçlanmıştır; ancak resmi söylem, son yıllarda yaşanan tökezlemenin büyük bir kısmını, sözde “devletin içten patlatılmasının” bir sonucu olarak yorumlamayı ve yönetimi yolsuzluk, işleri aksatma ve halka eziyet etme gibi görüntülerden temizlemeye çağrıda bulunmayı, başarısızlığını “kara on yıl” ve onun kalıntılarına yüklemeyi ve bu on yılın yöneticilerinin uyguladığı yamalı çözümleri, başta borçlanma politikası olmak üzere kendisi için bir gerekçe olarak göstermeyi alışkanlık edinmiştir.

Ancak sorulması gereken asıl derin soru, yalnızca devletin işleyişini kimin engellediğiyle ilgili değildir; aksine bu aksaklıkların en baştan birikmesine izin veren sistemin doğasıyla ilgilidir: Otorite nasıl yönetilmektedir? Yeterlilikler hangi kritere göre seçilmektedir? Genel politikalar nasıl şekillendirilmektedir? Seçenekler başarısız olduğunda hesap verebilirlik neden buhar olup uçmaktadır? İmkânsız bir zaferi beklemek uğruna, yenilgiye mahkûm kararları evirip çevirmedeki tüm bu ısrar niye? Tüm bunlardan daha da şaşırtıcı olan ise, çözümlerin yanı sıra cevapları da sunması gereken kişilerin, insanlar adına sorular sorduğu bu ani ziyaretlerdir; belki de bu, bir günah keçisi aramak ve yamanın yırtığı genişlediğinde halkın patlama anını ertelemek amacıyladır.

Devlet, yalnızca kaynakları sağlamaktan aciz kaldığında değil, aksine hatasını kabul etme yeteneğini yitirdiğinde zayıflar. Tehlike, sorunun varlığında değil; aksine sorunu, sanki bağırıp çağırarak buhar olup uçacakmış gibi hafife almakta, halkı cehalet içinde tutmaya ve onu “kapalı odalar” teorisiyle ikna etmeye çalışmakta yatmaktadır; oysa bu açık umursamazlığın içerdiği şey, Allah’ın Kitabı’na saygısızlık ve O'nun ayetlerini tahrif etmektir. En büyük tehlike ise, demokrasi ve onun insan yapımı anayasalarıyla, ümmetin otoritesini açıkça gasp etmelerine rağmen sanki vahiy yoluyla sabitmiş gibi muamele etmektir; oysa İslam ve onun hükümleri, bu halkın kimliğinin ve zafer ve iktidarla vaat edilmiş köklü bir ümmetin tarihinin bir parçası olmasına rağmen, bir kenara itilmiştir.

Bu da bize tam olarak Firavun’un kavmiyle olanları hatırlatmaktadır; zira Firavun, onlara hükmetmek için akıllarını küçümsemiş ve onları cahil bırakmıştı; onlar da kavrayışlarının zayıflığından ve Allah’ın metodundan uzaklaşmalarından dolayı ona boyun eğmişlerdir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ إِنَّهُمْ كَانُوا قَوْمًا فَاسِقِينَFiravun kavmini aldattı; onlar da kendisine boyun eğdiler. Onlar fasık (yoldan çıkmış) bir kavimdir.” [Zuhruf 54]

Herhangi bir yönetim sisteminin başına gelebilecek en korkunç şey, başarısızlığını önlemekten daha çok onu yorumlamakta ustalaşmış olmasıdır. Her krizin kendi nedenleri, her tökezlemenin kendi gerekçeleri vardır; ancak halklar gerekçelerle değil, aksine sonuçlarla yaşamaktadır. Bir vizyona sahip bir devlet ile sadece zamanı idare etmekle yetinen bir devlet arasında çok büyük bir fark vardır; ilki krizleri ehlileştirir ve onları reformu dizginleyen unsurlara dönüştürür; ikincisi ise patlamayı erteler ve felaketi süsler.

Tunus'taki karmaşanın belki de en belirgin göstergelerinden biri de, hükümetlerin, sanki rüzgârlı bir masaya atılan oyun kartlarıymış gibi kurulma biçimidir. Oysa hükümet, her fırtınada değiştirilen ve rejimin krizini pekiştiren bir isim listesi değildir; aksine bir vizyona, net standartlara, çalışma ve muhasebe alanına ihtiyaç duyan siyasi bir projedir; bu yüzden asıl olan, yönetimin İslam temelinde olması, dahası İslam’ın bir yaşam, toplum ve devlet için bir sistem olmasıdır. Ancak yetkililerin değişimi, politikaların değişiminden daha hızlı hale geldiğinde, o zaman soru artık kişilerle ilgili değildir, aksine tıpkı çıkış yolu olmayan bir labirentte dolaşan biri gibi bu kısır döngüyü üreten model ile ilgilidir.

İşte bu, halkın en pahalı vergi ve en kolay bir av olmaya devam ettiği kokuşmuş kapitalist sistemin labirentidir. Tunus halkına dayatılan büyük krizler, sadece bütçe tablolarında değil, aksine hayatın anlamını oluşturan küçük ayrıntılarda okunmalıdır; bu ayrıntıların her biri bize, Tunus'ta onurun en basit tezahürlerinin dahi birer lüks haline geldiğini; insanca bir yaşamın ise sadece boyun eğmeye, pısırıklığa, zulme ve baskıya karşı susmaya ve ağızların kapatılmasına razı olan kimseye verilen bir refaha dönüştüğünü göstermektedir; bu da devrimi yüzünden bu halka verilen bir ceza ve tiran Bin Ali rejiminin bir intikamıdır. Bu yol, sloganları ve başlıkları ne olursa olsun halkı, sömürgeciliğin boyunduruğundan kurtulup bu aşağılanma ve zilleti üzerinden atmadıkça yapay sınırlar içinde ömür boyu hapis cezasına mahkûm etmiş demektir. Peki devrim günlerinde insanların sloganı attığı onur hani nerede? Peki müminlerin annelerine dil uzatmanın, modernizm savunucuları nezdinde artık bir gelenek ve kültür haline geldiği bir zamanda, maddeyi ruhla meczeden ve ümmeti eski şanlı günlerine döndüren İslam hani nerede?!

İşte burada, Tunus’taki yıpranmış siyasi söylemin en zorlu sınavı ortaya çıkmaktadır. Zira halklar, sorunların çokluğundan dolayı güvenlerini kaybetmezler; aksine sorunlar sanki birer oyunmuş gibi yönetilirken gerçekliğin ise yıprandığı ve söylemin de, sanki sahne artık bir savaş alanı değil de kötü yönetilmiş bir tiyatronun sahnesiymiş gibi her fırsatta kendini yeniden üretmek için süslendiği zaman güvenlerini kaybederler; zira bu tiyatroda yöneticiler, Batı’nın elinde hareket eden kuklalar haline gelirler ve ümmeti paramparça etmek ve yeniden ayağa kalkmasını engellemek için ulusal kurtuluş savaşına girdiklerini iddia ederler.

Hangi iktidar olursa olsun bir iktidar, gücünü sadece kurumlardan ya da konuşma ve sloganlardan değil, aksine insanların hayatını koruma ve onurlarını muhafaza etme gücünden alır. Devlet en temel görevlerini yerine getiremediğinde, o zaman sorun artık lobilerde ya da komplolarda değil, aksine ülkenin yönetilme biçiminin tam kalbinde yatmaktadır.

Ancak Tunus’taki iktidar, sanki sesleri susturmak birikmiş krizleri çözebilirmiş gibi açıkça baskı, aşağılama ve evcilleştirme yolunu seçmiştir! Ancak tarih bize, halkların öfkesinin, kendini ifade etmeleri engellendiğinde gizli kalmadığını öğretmiştir. İnsanlar korkudan sessiz kalabilir, protestolar geçici olarak gerileyebilir; ancak çözüme kavuşturulamayan krizler biriken bir gerginliğe dönüşür ve bu biriken gerginlik de bir anda hiçbir iktidarın kontrol altına alamayacağı kadar büyük bir krize dönüşür; çünkü halklar zorluklara katlanabilir, ancak her gün yaşadıkları hususlarla çelişen bir gerçekliği kabul edilmesinin istenmesine katlanamazlar.

Buna göre yarının sorumluluğu sadece yöneticilerin omuzlarında değildir; çünkü halkların, gafletlerinden uyanması ve yöneticilerini, İslam’a dayalı olarak muhasebe etmesi gerektiği gibi Rablerinin şeriatını ikame etme ve O'nun dininin sancağını yüceltme çağrısına icabet ederek İslam’a göre ve onun için yaşaması da gerekir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْEy iman edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasulü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Bugün Tunus’un daha fazla gürültüye ya da daha fazla göz alıcı vaade ihtiyacı yoktur; aksine krizi yönetmeye ve bu krizden kurtulmaya yönelik bir projeye ihtiyacı vardır ki böylece zeytin ülkesi, insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmet içinde doğal konumuna geri dönebilsin. Dahası Tunus, İslami hadaratın inşası ve geliştirilmesi davetinin bir başlangıç noktası ve merkezi olabilsin; işte bu davete ümmet içinde Hizb-ut Tahrir öncülük etmektedir; tıpkı yakın geçmişte Tunus, ümmetin devriminin kıvılcımının ve değişim arzusunun başlangıç noktası olduğu gibi.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş

Devamını oku...

Müslümanların Sessizliği, Bu Gaspçıyı Daha Da Cüretkâr Hale Getirmektedir

Haber-Yorum

Müslümanların Sessizliği, Bu Gaspçıyı Daha Da Cüretkâr Hale Getirmektedir

Haber:

Ultra Filistin haber sitesi, “Soykırıma Eş Zamanlı Olarak Batı Şeria ve Kudüs'te 24 bin 600 Tutuklama Vakası” başlıklı bir rapor aktardı.

Yorum:

Gazze’deki savaş, dahası soykırım, bir an bile durmamıştır. Her gün şehitler, yaralılar ve kayıplar olduğu gibi yangınlar çıkmakta, evler yıkılmakta, camiler havaya uçurulmakta… ve varlık, varlığını katliam, terör ve zulümden beslemektedir.

Müslümanların Gazze’deki soykırıma karşı üç yıl boyunca sessiz kalması, bu gaspçıyı daha da cüretkâr bir hale getirmiştir; oysa İslam ümmetinin önünde 7 Ekim 2023 tarihinde, hatta tam üç yıl boyunca, askeri olarak harekete geçmek, cihat ilan etmek ve Filistin’i kurtarmak için altın bir fırsat varken herkes, gerçek bir çatışmadan korkan bir ordudan ve ihanet ve aşağılanmada onunla suç ortaklığı yapan yöneticilerden korktuğu için sessiz kalmıştır.

Bu durum hâlâ devam etmekte olup, görünen o ki Müslüman ordularının sessizliğini bir işaret olarak gören Yahudi varlığı, tüm gücünü Batı Şeria ve komşu ülkelere yönelik vahşi operasyonlarını genişletmek için kullanmaktadır.

Her gün Batı Şeria’da şehitler, tutuklamalar ve ev yıkımları yaşanmakta, yerleşimci sürüleri ve çeteleri ise eşi benzeri görülmemiş bir şekilde hadlerini aşmaktadır; hatta bu durum, onların sokaklarda kadınları durdurup taciz etmelerine, evlerin mahremiyetini ihlal etmelerine, sakinlerini her gün korkutmalarına ve hiç utanmadan alenen hırsızlık yapmaya çalışmalarına kadar ulaşmıştır.

Buna karşılık, Otorite Başkanı ve onunla birlikte İslam ümmetinin ve İslam ülkelerinin birliği konusunda alimlerden oluşan yalancı şahitler korosu, Birleşmiş Milletler Konseyi’ne kınama raporları sunmakla yetinmektedir!

Hepimiz çözümün, orduları cihat için hareke geçirmek olduğunu bildiğimiz gibi Filistin’in kurtarılmasının mutlaka gerçekleşecek olan bir emri vaki olduğunu da kesin olarak biliyoruz. Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bizlere müjdelediği gibi Hilafet kurulacak ve özellikle çevre ülkelerdeki siz ey Müslüman orduları, kaçınılmaz olarak Yahudilerle fiili bir askeri çatışmaya gireceksiniz. O halde neden bekliyorsunuz?!

Sessiz kaldığınız her dakika, yeni bir şehit, yaslı bir anne, hıçkıran bir eş ve ağlayan çocuklar anlamına geldiği gibi hiçbir yardımcısı olmayan gözaltı merkezlerindeki çocuklar ve kadınlar anlamına gelmektedir.

Geçen her dakika, Allah’ın sizden hesap soracağı bir yüzüstü bırakma ve şehitlerin kanıyla ve yaralıların iniltileriyle yazılan bir ihanettir.

Peki Allah’a tövbe edip O’ndan af dilemeyecek misiniz? İman edenlerin, Allah'ı anmak ve Hak'tan inen hususlar için kalplerinin ürpermesinin zamanı gelmedi mi?

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَا لَكُمْ إِذَا قِيلَ لَكُمُ انْفِرُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ اثَّاقَلْتُمْ إِلَى الْأَرْضِ أَرَضِيتُمْ بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا مِنَ الْآخِرَةِ فَمَا مَتَاعُ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا فِي الْآخِرَةِ إِلَّا قَلِيلٌ * إِلَّا تَنْفِرُوا يُعَذِّبْكُمْ عَذَااباً أَلِيماً وَيَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ وَلَا تَضُرُّوهُ شَيْئاً وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ
Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size “Allah yolunda sefere çıkın” denilince, yere çakılıp kaldınız. Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir. Eğer Allah, yolunda sefere çıkmazsanız, sizi elem dolu bir azap ile cezalandırır ve yerinize sizden başka bir toplum getirir. Siz ise O’na hiçbir zarar veremezsiniz. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” [Tevbe 38-39]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Şam Abdullah

Devamını oku...

Ağ Devleti: Bir İnovasyon mu Yoksa Egemenliğe Yönelik Bir Meydan Okuma mı?

Haber-Yorum

Ağ Devleti: Bir İnovasyon mu Yoksa Egemenliğe Yönelik Bir Meydan Okuma mı?

Haber:

Johor eyaletinin Forest City kentinde kurulan Ağ Okulu, Balaji Srinivasan’ın “Ağ Devleti” adlı kitabında yer alan fikirlerle bağlantılı olduğu yönündeki endişeler nedeniyle kamuoyunda geniş çaplı bir tartışma yaratmıştır. Proje, girişimciler, yapay zeka geliştiricileri, dijital gezginler ve start-up kurucularından oluşan bir topluluk olarak pazarlanmakta ve başlangıçta yabancı yatırımları ve yetenekleri çekmek üzere tasarlanmış bir başka teknoloji ve inovasyon merkezi gibi görünmektedir. Malezya makamları tarafından göçmenlik kanunlarına ve ulusal güvenliğe bağlı kalma konusunda yürütülen son soruşturmalar, kamuoyundaki tartışmaları daha da alevlendirmiştir. Bu topluluğun şu anda herhangi bir egemenlik yetkisine sahip olduğuna dair bir kanıt bulunmazken, “ağ devleti”nin ardında yatan felsefe, bu tür projelerin uzun vadeli fikri etkileri konusunda önemli soruları gündeme getirmektedir.

Yorum:

İlk bakışta, ağ okulu zararsız gibi görünmektedir. Zira ekonomik büyüme, doğrudan yabancı yatırım, teknoloji transferi, girişimlerin geliştirilmesi ve yüksek değere sahip istihdam olanaklarının yaratılmasını vaat etmektedir. Bu hedefler, Malezya’nın bölgesel bir teknoloji merkezi olma arzusuyla de uyumludur. Ancak tartışmayı sadece ekonomik faydalarıyla sınırlamak, ağ devleti mefhumunun daha derin ilkesel temellerini göz ardı etmek anlamına gelmektedir.

Geleneksel üniversite, iş inkübatörü veya teknoloji yerleşkesinden farklı olarak ağ devleti, ayrıcalıklı aşamalar aracılığıyla gelişen bir topluluk olarak tasvir edilmektedir. Ortak değerleri paylaşan bir sanal topluluk olarak başlayıp, ardından kendi ekonomik sistemini geliştirecek, fiziksel topraklar ele geçirecek, iç kurumlar inşa edecek ve nihayetinde yeni bir siyasi varlık olarak tanınmaya çalışacaktır. Bu nedenle endişe, bugünkü ağ okullarının gerçekliğinde değil, aksine bu toplulukların arkasında yatan felsefenin hedeflediği şeyde yatmaktadır.

Devletin egemenliği açısından bakıldığında, Malezya’nın endişesi son derece anlaşılabilir. Çünkü devletin sorumluluğu sadece bölgesel sınırlarını korumakla sınırlı değildir; aynı zamanda siyasi iktidarın tekelini korumaya da kapsamaktadır. Asıl endişe, özel bir topluluğun kendi kimliğini, idari yapılarını, ekonomik ağlarını ve onun anayasal devletle rekabet etmeye başlayan iç bağlılıklarını kademeli olarak geliştirdiğinde ortaya çıkacaktır. Nitekim tarih, eğitim, bilim veya ticaret maksatlarıyla inşa edilen kurumların, nihayetinde yeni siyasi kimliklerin şekillendiği merkezlere dönüşebileceğini göstermektedir. Dolayısıyla hükümetler bu tür projeleri yalnızca doğrudan ekonomik katkıları temelinde değerlendiremez; aynı zamanda uzun vadeli kurumsal gidişatını da göz önünde bulundurması gerekir.

Yabancıların stratejik nüfuzuyla ilgili bir başka meşru endişe daha bulunmaktadır. Nitekim Batı'daki modern teknolojik gelişme büyük ölçüde yatırım sermayesi tarafından yönlendirilmektedir; zira özel sektör yatırımcıları, mülkiyet ve stratejik nüfuz karşılığında yeni ortaya çıkan şirketlere (start-up'lara) finansman sağlamaktadır. Teknoloji şirketlerinin büyümesiyle birlikte, fikri mülkiyet, veriler, yetenekler ve karar alma süreçleri genellikle dış yatırımcıların çıkarlarıyla yakından bağlantılı hale gelecektir. Ağ devleti modelinden ilham alan toplumlar yabancı sermayeye bağımlı hale gelirse, o zaman mali nüfuzun kademeli olarak kurumsal bir nüfuza, sonra nihayetinde siyasi bir nüfuza dönüşmesi muhtemeldir. Bu tür koşullarda yabancı yatırım, sırf bir ekonomik faaliyet olmaktan öteye geçerek, dış aktörlerin yerel kurumlar ve kamu politikaları üzerinde nüfuz kazanmalarını sağlayan bir mekanizmaya dönüşür.

İslami siyaset fikri açısından bakıldığında, bu mesele daha da temel bir öneme sahiptir. Zira İslam, teknolojik ilerlemeye, girişimciliğe ya da uluslararası işbirliğine karşı değildir. Tarih boyunca İslam hadaratı, dünyanın pek çok bölgesinden aktif bir şekilde bilim ve teknoloji kazanmıştır. İslam, ilim kazanmak ile stratejik bağımlılığı terk etmek arasında net bir ayrım yapmaktadır. Zira teknoloji, İslam ümmeti için sırf ticari bir fırsat değil, stratejik bir güç olarak kabul edilmektedir. Bu yüzden İslam Devleti’nin bağımsızlığını güçlendirmek amacıyla stratejik sektörler geliştirmek gerekir; bu ise, yabancı yatırımcılara veya dış güç merkezlerine olan bağımlılığı artırmak için olmamalıdır.

Bundan da önemlisi İslam, kendi toprakları içinde rakip siyasi otorite merkezlerinin ortaya çıkmasına izin vermemektedir. Özel kurumlar, şeriatın sınırları dahilinde eğitim verebilir, faaliyetlerini yürütebilir ve araştırmalar yapabilirken; ancak egemenlik, İslam’ın otoritesine boyun eğen devlete aittir. Bu yüzden herhangi özel kuruluşun, mali gücü veya teknolojik gelişmişliği nereye ulaşırsa ulaşsın, devlete paralel bir yönetim sistemi inşa etmesi, devletten ayrı bir siyasi bağlılık geliştirmesi veya topraklarının bir kısmı üzerinde bağımsız bir otorite kurması caiz değildir. Çünkü zenginlik, mülk satın alabilir ancak egemenlik satın alamaz.

Bu nedenle ağ devletiyle ilgili endişeler göç ve yatırım meselelerinin ötesine geçmektedir; zira bu endişeler, finansal sermayenin nihayetinde kurumsal bir bağımsızlık üretip üretmeyeceği ve bu kurumsal bağımsızlığın nihayetinde rakip bir siyasi iktidara dönüşüp dönüşmeyeceği ile ilgilidir. Bu gelişme, ağ devleti mefhumunun ortaya koyduğu temel ideolojik meydan okumayı temsil etmektedir.

Sonuç olarak İslami bakış açısına göre, bilimin ithal edilmesi caiz olup, uygun koşullar altında yatırım yapılması memnuniyetle karşılanmaktadır; ancak egemenlik, siyasi otorite ve toplumun bağlılığı, mali güçle kazanılan bir meta haline gelemez. Hilafetin gölgesinde teknolojik ilerleme, devlet içinde bir devletin ortaya çıkmasına değil, ümmetin bağımsızlığına hizmet etmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed - Malezya

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER