Salı, 05 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Nefsin Lügat ve Istılahi Olarak Tanımı ve Nefsin Uyku Sırasında Ölmesiyle Kastedilen

(Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Âlim Ata İbn Halil Ebu Raşta Tarafından Facebook Sayfası Takipçilerinin “Fıkhî” Sorularına Verilen Cevaplar Silsilesi)

Soru-Cevap

Nefsin Lügat ve Istılahi Olarak Tanımı ve Nefsin Uyku Sırasında Ölmesiyle Kastedilen

Abi Arif’e

Soru:

Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Şeyh Ata İbn Halil Ebu Raşta’ya (Allahu Teala onu korusun);

Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuhu;

Celil Şeyhimiz, üstadımız ve Allah’ın kendisine ikramda bulunduğu emirimiz; Allahu Teala'dan, siz ve değerli ailenizin daima sağlık, esenlik ve bereket içinde ve Allah Subhanehu ve Teala'nın koruması ve gözetiminde olmanızı diliyoruz. Amin.

Öncelikle özür dileyerek bir konuda soru sormak istiyorum ki o da aşağıdaki şekildedir:

Alimul Allame Şeyh Takiyyuddîn Nebhani’nin (Allah ona rahmet etsin) kitaplarında, özellikle de İslamî Şahsiyet konularında akıl ve akliyet/zihniyet ıstılahlarının kullanıldığını gördüm. Nitekim Şeyh Takiyyuddîn Nebhani her iki ıstılahı da açık bir şekilde tanımlamış; hatta akliyetin tanımından önce aklı tanımlamıştır.

Ancak Şeyh Takiyyuddîn Nebhani’nin kitaplarında, özellikle de İslamî Şahsiyet konularında, nefsin tanımını bulamadım; aksine onun doğrudan nefsiyeti tanımladığını gördüm.

Soru şudur: Şeyh Takiyyuddîn Nebhani’ye göre -eğer varsa- nefsin tanımı nedir? Ya da zatıalinizin nazarında nefsin tanımı ve hakikati nedir? "Nefsin hayatiyet enerjisi olarak anlaşılması doğru olur mu?"

Cevabınızdan dolayı Allah sizi hayırla mükâfatlandırsın; Allah Subhanehu ve Teala’dan sizi, tüm salih amellerinizden dolayı dünyada ve ahirette en güzel mükâfatla ödüllendirmesini dileriz. Amin ey âlemlerin Rabbi.

Vesselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berekâtuhu;

Kardeşiniz: Muhammed Arif Billeh (Bogor - Endonezya).

Özür dilerim, bir sorum daha var:

Allah Subhanehu ve Teala, Kerim Kur’an’da, nefisleri/canları uyku sırasında öldürdüğünü zikretmiştir. Uyku sırasında nefsin ölmesinden kastedilen nedir? Peki bu, nefsin, insanın uykusu sırasında devre dışı kalıyor ya da “ölüyor” gibi görünen akıl enerjisini, uzvî ihtiyaçları ve içgüdüleri kapsadığı anlamına mı gelmektedir? Allah sizi büyük bir hayırla mükâfatlandırsın!

Cevap:

Ve Aleykumselam ve Rahmetullahi ve Berekâtuh.

Birincisi: Evet, kitaplarımızda nefis için belirli bir tanım yoktur; çünkü o, müşterek (çok anlamlı) bir lafızdır; dolayısıyla onun anlamları, kullanılmasına eşlik eden karineye göre değişiklik gösterir... Nefsiyet ise, kullanımda kendisi için belirli anlam konulan bir ıstılahtır...

Bunu, müşterek lafız açısından açıklamak gerekirse; Şahsiyet kitabının 3. cildinin 148 ve 149. sayfalarındaki “iştirak babında” şöyle geçmektedir:

[İştirak/ortaklık lafzın ilk konuluşta öyle olmaları bakımından iki farklı hakikat için konulmuş olmasıdır. Müşterek iki ve daha fazla manadan her biri için konulan lafızdır. Mesela [العين] “ayn” lafzının “göz”, “cariye”, “altın” için konulması gibi, [الروح] “rûh” lafzının “hayatın sırrı”, “Allah’la bağlantının idraki”, “Cebrail” vb. için konulması gibi. Bunlara benzer birçok müşterek lafız vardır… Müşterek, Arap dilinde mevcuttur. Ebu Hasan el-Basri şöyle demiştir: “Lügat koyucunun iki zıt olan hayz ve temizlenmeye [القرء] “Kur’u” ismini vermesi, dilde müşterek ismin vuku bulmasına delalet eder.” Nitekim Kur’an-ı Azim’de Allahu Teâlâ’nın şu sözlerinde olduğu gibi müşterek isim geçmektedir: ثَلَاثَةَ قُرُوءٍ “Üç kur’u” [Bakara 228] وَاللَّيْلِ إِذَا عَسْعَسَGeri geldiği zaman/dönüp gittiği zaman geceye.” [Tekvir 17] [عَسْعَسَ] Yüzünü dönmek” ve “sırtını dönmek” yani “geri gelmek” ve “dönüp gitmek” anlamındadır. Bu gecenin geri gelmesi ya da dönüp gitmesinde müşterek bir lafızdır ve müşterekin Arap dilinde vuku bulduğuna delalet etmektedir…

Bunun için müşterek lafzın manasını belirleyip bir manasına tahsis etmek bir karineye ihtiyaç duyar. Şu hâlde kastedilen manayı açıklayan bir karine kaçınılmazdır.]

Karine, müşterek anlamların belirlenmesinde zaruridir… Hakeza, (nefis) kelimesi de karineye göre anlamlar taşımaktadır ki bu anlamlardan bazıları şunlardır:

Birincisi: Ebu Hureyra’nın hadisi şöyle demektedir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: أَلَمْ تَرَوْا الْإِنْسَانَ إِذَا مَاتَ شَخَصَ بَصَرُهُ؟ قَالُوا: بَلَى، قَالَ: فَذَلِكَ حِينَ يَتْبَعُ بَصَرُهُ نَفْسَهُ “Sizler insan öldü mü gözlerinin dikilip baktığını görmediniz mi?" Ashab: Gördük, deyince (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "İşte bu gözünün ruhunu takip ettiği zamandır." Bu hadiste göz, nefsi takip etmektedir; dolayısıyla buradaki nefis kelimesinin anlamını açıklığa kavuşturmak için bir karineye ihtiyaç vardır; karine ise şöyle diyen Ümmü Seleme’nin hadisinde geçmektedir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Ebu Seleme'nin yanına girdi, gözleri dikili (yani açık) kalmıştı; onları kapadı. Sonra şöyle buyurdu; إِنَّ الرُّوحَ إِذَا قُبِضَ تَبِعَهُ الْبَصَرُŞüphesiz ki ruh kabzedildiği vakit göz onu takip eder.” Bu hadiste göz, ruhu/canı takip etmektedir; bu iki hadisi Müslim rivayet etmiştir... Bu da, ölüm anında gözün takip ettiği nefsin, Ümmü Seleme’nin hadisinde geçtiği gibi ruh-can olduğu anlamına gelmektedir; zira hadiste gözün ruhu takip ettiği belirtilmiştir, yani ruh ve nefis aynı anlama gelmektedir.

İkincisi: Lisanu’l Arab’da (6/233) nefsin anlamı şöyle geçmektedir:

[1- Nefis kelimesi ile insanın tamamı ifade edilmektedir; tıpkı yanımda üç nefis/kişi var dedikleri gibi ve Allahu Teala'nın şu kavli gibi: أَنْ تَقُولَ نَفْسٌ يَا حَسْرَتَا عَلَى مَا فَرَّطْتُ فِي جَنْبِ اللَّهِ(Kıyamet günü geldiğinde) kişi: ‘Allah’a karşı işlediğim günahlardan dolayı yazıklar olsun bana!’ der.” [Zümer 56]

Nefis kan demektir; nefis göz (nazar, göz değmesi) demektir; [النَّافِس العائن] “kem gözlü ve kıskanç kimse” demektir; [النَّافِس العائن] “Gözü olan veya kıskanç gözlü kişi” demektir; [النَّفُوس] nefisler, zarar vermek için insanların mallarını takip eden kıskanç ve gözü değen kişi demektir; [ما أنفسه - Mâ enfasehu] “Gözü/nazarı ne kadar da şiddetlidir” demektir; (bu Lihyâni’de geçmiştir). Ayrıca filan kişiye nefes değdi denilir ve birine göz değdiğinde ise sana nefesim değdi denilir…

3- Bu konuda birbirimizi kıskandık, birbirimizle yarıştık ve birbirimizle rekabet ettik denilir; zira Tenzilul Aziz’de şöyle geçmiştir: وَفِي ذَلِكَ فَلْيَتَنَافَسِ الْمُتَنَافِسُونَYarışanlar işte bunun için yarışsınlar!” [Mutaffifîn 26] Yani bu konuda istekli olanlar birbiriyle yarışsınlar demektir. Mugire’nin hadisinde geçen [سَقِيم النِّفاسِ - Sakımu'n-nifâs] ise; yani bir şey için yarışması ve galip gelme hırsı onu hasta etti demektir.

...فَوَاللَّهِ لَا الْفَقْرَ أَخْشَى عَلَيْكُمْ وَلَكِنْ أَخَشَى عَلَيْكُمْ أَنْ تُبْسَطَ عَلَيْكُمْ الدُّنْيَا كَمَا بُسِطَتْ عَلَى مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ فَتَنَافَسُوهَا كَمَا تَنَافَسُوهَا وَتُهْلِكَكُمْ كَمَا أَهْلَكَتْهُمْ…Vallahi, sizin hakkınızda beni korkutan şey fakirlik değildir. Ancak dünyanın sizden öncekilere olduğu gibi size de olanca genişliği ile açılmasından, onların bu dünyalığı elde etmek için birbirleriyle kıran kırana yarıştıkları gibi sizin de yarışmanızdan ve dünyanın onları helak ettiği gibi sizi de helak etmesinden korkuyorum.” Hadisi ise; bir şeyi tek başına arzuladığı için yarışmak demektir.] Lisanu’l Arab’dan aktarılan bitti.

Gördüğünüz gibi nefis kelimesinin anlamı nassta geçen bir karineye ihtiyaç duymaktadır... Nitekim nefsin ve türevlerinin daha başka anlamları da vardır ve bunların her biri bir karineye muhtaçtır.

İşte bu yüzden nefsin anlamını belirli bir şekilde zikretmedik; çünkü o karineye göredir; dolayısıyla anlam, aynı nassta veya başka bir nassta geçen karineye göre farklılık göstermektedir.

Üçüncüsü: Şu ayet-i kerimenin anlamı hakkındaki sorunuza gelince: اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْأُخْرَى إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ “Allah, ölümleri anında ruhları bedenlerden çekip alır. Henüz ölüm vakti gelmemiş olanların ruhlarını ise uyudukları sırada alır; sonra ölümüne hükmettiği kimselerin ruhlarını berzah âleminde tutar; diğerlerini de belirlenmiş bir süreye kadar yaşamaları için serbest bırakır. Elbette bunda, etraflıca ve sistemlice düşünen bir toplum için nice dersler ve ibretler vardır.” [Zümer 42] Benim için racih olan anlam şudur; Allah Subhanehu ve Teala, nefisler (ruhlar) öldüğünde nefsi hayatın tüm işlerinden çekip alır (vefat ettirir); aynı şekilde uykusunda olan nefislerden (ruhlar) de hareket etme, ayırt etme, davranma ve benzeri özgürlüğünü çekip alır (vefat ettirir).

Daha fazla açıklık getirmek için bazı tefsir kitaplarında ve bazı lügat kitaplarında geçenleri aktarıyorum:

1- Kurtubi’nin Zümer Sûresi (39) 42. ayet hakkındaki tefsirinde şöyle geçmiştir: اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْأُخْرَى إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ “Allah, ölümleri anında ruhları bedenlerden çekip alır. Henüz ölüm vakti gelmemiş olanların ruhlarını ise uyudukları sırada alır; sonra ölümüne hükmettiği kimselerin ruhlarını berzah âleminde tutar; diğerlerini de belirlenmiş bir süreye kadar yaşamaları için serbest bırakır. Elbette bunda, etraflıca ve sistemlice düşünen bir toplum için nice dersler ve ibretler vardır.” [Zümer 42]

Burada dört mesele vardır: Birincisi Allahu Teala’nın şu kavli: اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَاAllah, ölümleri anında ruhları bedenlerden çekip alır.” Yani ecelleri (ömürleri) sona erdiğinde onları kabzeder / ruhlarını alır demektir. وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَاHenüz ölüm vakti gelmemiş olanların ruhlarını ise uyudukları sırada alır.” Bu konuda ihtilaf vardır. Şöyle denilmiştir: Ruhları bedenlerinde kalmaya devam etmekle birlikte, onların tasarrufta bulunmasını (hareket etmesini) kabzeder yani çekip alır. فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْأُخْرَىSonra ölümüne hükmettiği kimselerin ruhlarını berzah âleminde tutar; diğerlerini de yaşamaları için serbest bırakır.” Bu ise; uyuyan kişiyi, ölüm vakti gelinceye kadar tasarrufta bulunması yani hareket etmesi için serbest bırakır demektir, bunu İbn İsa demiştir… Said İbn Cübeyr de şöyle demiştir: Şüphesiz Allah, ölülerin ruhlarını öldükleri zaman, dirilerin ruhlarını da uyudukları zaman alır (kabzeder). Böylece Allah’ın birbirlerini tanımalarını istediği kişiler birbirlerini tanır. فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْأُخْرَىSonra ölümüne hükmettiği kimselerin ruhlarını berzah âleminde tutar; diğerlerini de yaşamaları için serbest bırakır.” Yani ruhları geri iade eder demektir… Nitekim Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: كَمَا تَنَامُونَ فَكَذَلِكَ تَمُوتُونَ وَكَمَا تُوقَظُونَ فَكَذَلِكَ تُبْعَثُونَNasıl uyuyorsanız öyle ölürsünüz ve nasıl uyanıyorsanız öyle diriltilirsiniz.” Ömer şöyle demiştir: Uyku, ölümün kardeşidir. Cabir ibn Abdullah’tan merfu olarak rivayet edilen hadiste şöyle denilmiştir: Ey Allah’ın Rasulü, cennet ehli uyur mu?” Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur: لَا، النَّوْمُ أَخُو الْمَوْتِ وَالْجَنَّةُ لَا مَوْتَ فِيهَاHayır, uyku ölümün kardeşidir; cennette ise ölüm yoktur.” Bunu Kurtubi tahric etmiştir]

Sonuç olarak:

A- İşte bu yüzden nefsin anlamını belirli bir şekilde zikretmedik; çünkü o karineye göredir; dolayısıyla anlam, aynı nassta veya başka bir nassta geçen karineye göre farklılık göstermektedir…

B- اللَّهُ يَتَوَفَّى الْأَنْفُسَ حِينَ مَوْتِهَا وَالَّتِي لَمْ تَمُتْ فِي مَنَامِهَا فَيُمْسِكُ الَّتِي قَضَى عَلَيْهَا الْمَوْتَ وَيُرْسِلُ الْأُخْرَى إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ “Allah, ölümleri anında ruhları bedenlerden çekip alır. Henüz ölüm vakti gelmemiş olanların ruhlarını ise uyudukları sırada alır; sonra ölümüne hükmettiği kimselerin ruhlarını berzah âleminde tutar; diğerlerini de belirlenmiş bir süreye kadar yaşamaları için serbest bırakır. Elbette bunda, etraflıca ve sistemlice düşünen bir toplum için nice dersler ve ibretler vardır.” [Zümer 42] ayet-i kerimenin anlamı hakkında Benim için racih olan anlam şudur; Allah Subhanehu ve Teala, nefisle (ruhlar) öldüğünde nefsi hayatın tüm işlerinden çekip alır (vefat ettirir); aynı şekilde uykusunda olan nefislerden (ruhlar) de hareket etme, ayırt etme, davranma ve benzeri özgürlüğünü çekip alır (vefat ettirir).

Benim için bu meselede racih olan budur; en iyi bilen ve hüküm veren Allah’tır.

Kardeşiniz

Ata İbn Halil Ebu Raşta

H. 14 Saferu’l Hayr 1448

M. 28/07/2026

Cevaba, Emir’in (Allah onu korusun) web sitesinden bağlanabilirsiniz:

https://www.facebook.com/AtaAboAlrashtah/posts/122145858927129051

Devamını oku...

Ahmed Şara, Yahudi Varlığına Yönelik Projesinin Özelliklerini Açıkladı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ahmed Şara, Yahudi Varlığına Yönelik Projesinin Özelliklerini Açıkladı

Haber:

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara, ülkesinin, bir dizi ülkenin katılımıyla işgal ile bir güvenlik anlaşmasına varmak için çalıştıklarını belirterek şunları ekledi: “Bu anlaşmanın, Suriye'nin işgal altındaki Golan Tepeleri üzerindeki hakkından vazgeçmeden kapsamlı bir barışa zemin hazırlamasını umuyoruz.” Şam’ın “İsrail ile çatışmaktan kaçındığını ve onunla herhangi bir çatışmaya girmekte bir çıkar görmediğini” söyleyerek, devam eden güvenlik düzenlemelerinin başarılı olmasının daha geniş kapsamlı bir uzlaşmanın önünü açabileceğine işaret etti. (Arabi21, 26/7/2026)

Yorum:

Yapılan her açıklamanın ardından ve gün geçtikçe Ahmet Şara'nın, Yahudi varlığına yönelik projesinin özellikleri ortaya çıkmaktadır; nitekim onunla çatışmaktan kaçınmaktan, bir grup ülkenin gözetiminde bir güvenlik anlaşmasına varmaya çalışmaktan ve Suriye'nin işgal altındaki Golan üzerindeki hakkından taviz verilmeyeceğine dair şekli vurgusuyla birlikte bu anlaşmanın kapsamlı bir barışa kapı aralamasından bahsetmesi, evet tüm bunlar, onun izlediği yolu ortaya koymaktadır.

Bu adam boşuna getirilmemiş olup onun iktidara yükselişi ise sadece Beşar Esad rejiminin çöküşünün doğal bir sonucu değildir; aksine o suçlu rejimin başarmaktan aciz kaldığı belirli bir görevi yerine getirmek üzere gelmiştir.

Dolayısıyla bugün üzerinde müzakere edilen konunun özü, Filistin halkına destek olmak yerine, Yahudi varlığına güvenlik garantileri sağlamaktır; zira yeni Suriye’den, Yahudi varlığının güvenliği için güvenilir bir koruyucu olması istenmektedir. Bugün mesele, değişen siyasi tutumlar meselesi değildir; aksine kimlik ve hayati bir mesele olmasının yanı sıra bu ümmetin birikiminden ve akidesinden ödetilmek istenen bir bedel meselesidir. Nitekim Allah Azze ve Celle, ne kadar cazip olursa olsun, din ve ilkelerin satılması konusunda uyarmıştır; zira Subhanehu şöyle buyurmuştur: فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ وَاخْشَوْنِ وَلَا تَشْتَرُوا بِآيَاتِي ثَمَناً قَلِيلاًÖyleyse siz insanlardan korkmayın da yalnız Benden korkun. Ayetlerimi azıcık bir dünya menfaati karşılığında satmayın!” [Maide 44]

Akide konusunda taviz vermeye bir yer yoktur; Suriye halkının kanını normalleşme ve teslimiyete giden bir köprü haline getirmek isteyenlere karşı da bir hoşgörü yoktur. Kararlılık, Şam halkının fedakarlıklarına yakışan tek yoldur ve bu yolu reddetmek sadece siyasi bir tutum değildir; aksine dinimizin bize emrettiği bir vaciptir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ethem Abdulkerim

Devamını oku...

Yerleşimci Yayılmacılığı ve Devam Eden Sessizlik ve İşbirliği

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yerleşimci Yayılmacılığı ve Devam Eden Sessizlik ve İşbirliği

Haber:

Birçok kuruluş, işgal altındaki Filistin topraklarında, özellikle de Batı Şeria’da, silahlı yerleşimci milisler tarafından Tel ve Sarra kasabası ile Nablus ilindeki bu iki yerleşim biriminin çevresindeki köyler ile diğer şehir ve köylerdeki savunmasız sivillere yönelik düzenlenen saldırıların ardından yaşanan tehlikeli gerginlik artışına ilişkin kınama ve derin endişelerini dile getirdi. Bunu ise cinayetler, tutuklamalar, hastanelere yapılan baskınlar, toplu cezalandırmalar ve Filistin köylerine ve mülklerine yönelik geniş çaplı saldırılar izlemiştir.

Yorum:

İşgal güçlerinin himayesi ve koruması altında, yerleşimcilerin Filistin köylerine ve kasabalarına yönelik saldırıları büyük oranda artış göstermiştir; bu ise Batı Şeria’nın geniş bölgelerinde yaşanan baskınlar, gözaltılar ve askeri önlemlerin sıkılaştırılmasıyla aynı zamana denk gelmiştir. Bu da birçok kişinin şehit olmasına veya yaralanmasına, onlarca kişinin tutuklanmasına, çok sayıda ev, araç, ibadethane ve tarım arazilerinin yakılmasına ve çok sayıda koyun sürüsünün öldürülüp çalınmasına yol açmıştır. Tüm bu saldırılar, cezasızlık politikasının sürmesinin ve şiddeti kışkırtıp destekleyen Yahudi yetkililerden hesap sorulmamasının gölgesinde, bir bütün olarak sistematik bir savaş suçunun yanı sıra insanlığa karşı işlenen bir suç örüntüsü oluşturmaktadır.

İslam İşbirliği Teşkilatı’nın Filistinlilere karşı işlenen Yahudi suçlarını izleyen Medya Gözlemevi’nin kayıtlarına göre, 2020’den 2026 yılına kadar yerleşimcilerin gerçekleştirdiği saldırıların sayısı 10.431’e ulaşmıştır.

Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA), 2026 yılının başından bu yana işgal altındaki Batı Şeria’da Yahudi yerleşimcilerin karıştığı ve Filistinlilerin can kaybına ve mallarının zarar görmesine yol açan 1.330’dan fazla olayın belgelendiğini duyurmuştur; zira işgal güçleri ve yerleşimciler tarafından 18’i çocuk olmak üzere 77 Filistinli şehit düşerken yüzlerce kişi de yaralanmıştır. Ayrıca evlerin, camilerin, ağaçların ve tarımsal tesislerin yakıldığını veya tahrip edildiğini, bazılarının ise tamamen yıkıldığını ve en az 10 Filistinli ailenin yerinden edilmeye zorlandığını ve yeni yerleşim birimlerinin kurulduğunu da eklemiştir.

Bu gerginliğin tırmanması, özellikle Filistinli kadınların karşı karşıya olduğu tehlikeleri daha da kötüleştirmiştir; zira bu kadınlar, aile fertlerini kaybetmenin, zorla yerinden edilmenin, evlerinin yıkılmasının, güvensizliğin ve ailelerin geçim kaynaklarından mahrum kalmasının doğrudan yükünü omuzlamalarının yanı sıra işgalin ve yerleşimci şiddetinin devamından kaynaklanan psikolojik, sosyal ve ekonomik yüklerin de giderek artmasıyla karşı karşıya kalmaktadırlar.

Tüm bunlar, boyun eğen ajan Dayton otoritesinin gözü ve kulağı önünde gerçekleştiği halde otorite, yerleşim projesine karşı kılını dahi kıpırdatmamaktadır. Otoritenin yaptıklarının çoğu, yerleşim faaliyetlerinin durdurulması ve insanların korunmasının yanı sıra ihlalleri izlemeye ve meralara kurulan yerleşim karakollarının ve zorla yerinden edilmenin tehlikelerini öne çıkarmaya önem göstermesi amacıyla Yahudi varlığına baskı uygulaması için Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi’nden yardım dilenmekten ibarettir. Aman silah kaldırmayın ve bu yerleşimci yayılmacılığın karşısında durmayın; zira silah, ancak kendi cildinden olanlara ve görüş olarak ona karşı çıkanlara ve onun yozlaşmış ve yıkıcı projelerinin karşısında duranlara yönelir öyle mi!

Karanlık, Mübarek Toprak (Filistin) halkını her yönden kuşatmış durumdadır; zira işgalci ve otorite tarafından işlenen cinayetler, yağma, talan, yakma, hapsetme, işkence ve zulüm her yerde hüküm sürmektedir. Bu yüzden onlar için tek kurtuluş, Allah yolunda cihad eden Müslüman bir ordu tarafından işgalin, onun avenelerinin ve kuyruklarının kökünden sökülüp atılmasıdır; ancak o zaman İsra ve esirler kurtulacak ve adalet ile hayır yayılacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müslime Şâmî (Ümmü Suheyb)

Devamını oku...

Ahmed Şara, İhanet İşleyeceğini Açıklıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ahmed Şara, İhanet İşleyeceğini Açıklıyor

Haber:

Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara şöyle dedi: “Bir dizi ülkenin katılımıyla İsrail ile bir güvenlik anlaşmasına varmak için çalışıyoruz; bu anlaşmanın, Suriye'nin işgal altındaki Golan Tepeleri üzerindeki hakkından vazgeçmeden kapsamlı bir barışa zemin hazırlamasını umuyoruz; İsrail ile çatışmaktan kaçınıyoruz ve onunla herhangi bir çatışmaya girmekte bir çıkar görmüyoruz ve (İsrail ile) devam eden güvenlik düzenlemelerinin başarılı olmasının daha geniş kapsamlı bir uzlaşmanın önünü açabilir.” (El Cezire, 26/7/2026)

Yorum:

Bu, Ahmed Şara'nın yaptığı ilk açıklama değildir; aksine bunun öncesinde, iktidara geldiği ilk günden itibaren hem kendisinin hem de dışişleri bakanı ve hükümetindeki diğer yetkililerin yaptığı birçok açıklama vardır.

Sanki onun iktidara gelmesinin şartı, Yahudi varlığıyla savaşmamak, ona boyun eğmek ve onunla kapsamlı bir barış anlaşması imzalamaktır. Yani Amerika’nın bölgedeki tüm yöneticilerden talep ettiği şeydir.

Eski yöneticiler de, Ahmet Şara ve beraberindekilerin içine düştüğü bu kirli bataklığa batıncaya kadar, sahte olduğu hâlde sanki kahramanca işler yapıyormuş gibi görünmüşler ve yıllarca insanları aldattıkları hamasi söylemlerde bulunmuşlardı. “İsrail ile çatışmaktan kaçınıyoruz ve onunla herhangi bir çatışmaya girmekte bir çıkar görmüyoruz” dediğinde, artık Filistin onu ilgilendirmeyen ve umurunda bile olmayan bir hale gelmiştir. Dolayısıyla Şara'nın da İslam beldelerinin başına dikilmiş diğer ajan yöneticilerden bir farkı yoktur. Nitekim ulusal zihniyete göre sadece Golan'ı önemsiyor ama onu geri almak için de ciddi bir eylemde bulunmak istemiyor; aksine tıpkı Suriye'nin eski yöneticileri gibi, onun Suriye'ye ait olduğunu söylemeye devam ediyor!

Mısır’da Abdünnâsır, yönetiminin yaklaşık 16. yılının ardından Yahudi varlığıyla barışa hazır olduğunu ima etmeye başlamış ve Haziran 1970’te açıklanan, Mısır ile Yahudi varlığı arasında ateşkesin sağlanmasını ve barışın gerçekleşmesi için taraflar arasında müzakerelerin başlatılmasını öngören ABD Dışişleri Bakanı Rogers’ın girişimini kabul ettiğini duyurmuştu. Onun ardından gelen Sedat, 6 Ekim 1973’te bir zafer kazandığını iddia ederek sahte bir kahramanlık sergilemiş; ardından Yahudi varlığıyla barış yapmaya hazır olduğunu söylemeye başlamış ve bunu da, 1977’deki meşum Kudüs ziyareti ve ardından da 1979 yılında Yahudi varlığıyla imzaladığı Camp David Barış Anlaşması izlemişti.

Filistin’deki Arafat ise; 1993’te Oslo’da olduğu gibi ihanet işlemeye, Yahudi varlığını tanımaya ve onunla barış anlaşması imzalamaya hazır olduğunu söyleyebilecek duruma gelene kadar 20 yıl boyunca medyada sahte kahramanlık gösterileri sergilemişti. İhanet soyundan gelen Ürdün Kralı Hüseyin ise; kendisinden önce Arafat ve ondan da önce Sedat edinceye kadar buna cüret edememişti; nitekim o da 1994 yılında Yahudi varlığı ile Vadi Araba Barış Antlaşması'nı imzalamıştı.

Hafız Esad, Yahudi varlığıyla barış yapacağına dair imalarda bulunmuş ve ölünceye kadar Amerikalı arabulucu aracılığıyla Yahudilerle gizli temaslar kurmuştu; oğlu Beşar Esad da Suriye’den firar edinceye kadar babasının izinden gitmiş ve aralarındaki müzakerelerin vaftiz babası ise Erdoğan olmuştu. Ancak 1994 yılında Yahudi varlığının başbakanı İshak Rabin’in öldürülmesi ve 2008 yılının sonunda Yahudi varlığının Gazze’ye yönelik saldırısı gibi bazı koşullar ise bunu engellemişti. Ahmed Şara’nın, efendisi Trump’ın kendisine sağladığı mevcut koşullar değişmeden önce, ihanet bataklığına saplanmak için hızlı adım attığını görüyoruz!

Ahmed Şara'nın lisanı hali, şairin şu sözleri gibidir: “Ben, her ne kadar zamanımın sonuncusu olsam da *** öncekilerin başaramadıklarını başaracağım.”

Ahmet Şara, ajan devşirme ve bu ajanları Amerika'ya sunup ona bağlılıklarını pekiştirme görevini üstlenen Türk İstihbarat Teşkilatı'nın mutfaklarında pişirilmiştir.

ABD, gerek bu kurumu gerekse Türkiye’deki tüm devlet kurumlarını elinde tutan Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’a güvenmektedir; zira Erdoğan, yirmi yılı aşkın bir süredir ABD’ye sadakatini kanıtlamıştır. Nitekim Amerika’yı müttefik ve dost olarak nitelendirmiş ve Başkan Trump’ın da açıkladığı gibi onu sevdiğini ve Erdoğan’ın da kendisini sevdiğini söylemiştir. Erdoğan, 7-8 /7/2026 tarihlerinde Ankara'da düzenlenen Haçlı NATO ittifakı için gelen suçlu Trump'ı havaalanında karşılayarak toplantının marjında ona gösterdiği hüsnükabul ile tüm bunları ifade etmiş oldu.

O yani Erdoğan, 23/12/2021 tarihinde cumhurbaşkanlığı sarayında Türkiye ve İslam beldelerindeki Yahudi hahamlar anlaşması üyeleriyle yaptığı toplantıda, Yahudi varlığıyla olan ilişkiyi bölgenin istikrarı ve güvenliği için hayati olarak nitelendirmişti. O zaman onlara şöyle demişti: “Filistin konusunda İsrail ile görüş ayrılıklarına rağmen ekonomi, ticaret ve turizm ilişkileri kendi mecrasında ilerlemektedir.” Bu nedenle, suçlu varlığın Gazze’de gerçekleştirdiği ve Batı Şeria’da hâlâ uygulayıp körüklediği soykırıma rağmen bu ilişkileri kesmemiştir. Erdoğan, ikiyüzlülük, yalan ve aldatmacaya başvurarak Filistin halkının yanında olduğunu ve onlara destek olacağını iddia etmiştir. Ama sadece kınamakla ve Netanyahu ile bazı bakanlarına karşı birtakım açıklamalar yapmakla yetinmiş; fakat Yahudi varlığının varlığına kesinlikle dokunmamıştır; en ileri düzeyde söylediği şey ise, bir Amerikan planı olan ve klinik olarak ölmüş iki devletli çözüm projesi uyarınca, 1967 sınırlarında Yahudi varlığının yanı başında bir Filistin devletinin kurulmasını istemesidir.

Bu nedenle Türkiye, Amerika hesabına ajanlar toplarken, bu ajanlar Yahudi varlığına dokunmayacaklarına, onunla bir barış anlaşması imzalamaya çalışacaklarına ve onların Filistin’den gasp ettikleri toprakları tanıyacaklarına söz vermektedirler.

Ahmed Şara'nın işlediği en büyük günahlardan ilki, Allah’a, Rasulü'ne ve müminlere ihanet etmesidir zira Hilafet ve Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek istediğini iddia etmesine rağmen Allah’ın indirdiklerinden başkasıyla hükmetmiştir; hatta Suriye devletinin, Esad ailesinden iki tiran döneminde olduğu gibi laik kalmasını sağlamak için çalışmaktadır. Bu da Türk rejiminin, İdlib bölgesinin idaresini kendisine verdikten sonra Suriye'de yönetimi devralması ve ajanlık yapması için devşirdiği Ahmet Şara'ya laik rejimi benimsettiğini ve Allah'ın şeriatıyla hükmedilmesi talebinden vazgeçirttiğini teyit etmektedir.

Nitekim Erdoğan'ın 12/09/2011 tarihinde Mısır'ın Dream TV kanalına verdiği röportajda Mısır halkından laikliği uygulamasını talep etmesi ve yalan söyleyerek laikliğin "dinsizlik anlamına gelmediğini, aksine devleti tüm dinlere eşit mesafede tuttuğunu" iddia etmesi de bunu doğrulamaktadır. Yani bu da onun, laikliğin dini devletten ayırdığını kabul ettiğini, İslam'ı Hristiyanlık, Yahudilik, Budizm ve Hinduizm gibi küfrün ruhbanlık dinleriyle eşit tuttuğunu ve İslam'ı yaşam, devlet ve toplum düzeninden soyutlanmış bir din haline getirdiğini göstermektedir. Onun bu açıklamaları, Mısır halkının 2011 yılında tiran Hüsnü Mübarek'i devirmesinden ve İslam şeriatının uygulanmasını talep etmesinden sonra gelmişti. Ayrıca Erdoğan; 2012 yılında iktidara gelen Müslüman Kardeşlerin liderleriyle bir araya geldiğini, onları laikliğe ve İslam'ı uygulamamaya ikna ettiğini söylemişti.

Böylece ümmet; insanların dinlerini karıştıran, hiç utanmadan ihanet eden, kafirleri dost edinen, cihadı terk eden ve küfürle yöneten ajan yöneticilerle imtihan olmaktadır. Bu yüzden ümmet için, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak amacıyla Hizb-ut Tahrir ile birlikte yürümekten başka bir kurtuluş yoktur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esad Mansur

Devamını oku...

Dava Maddesi Düzmece Bir Şekilde Değiştirilerek Hizb-ut Tahrir Genci Nasruddin’in Yargılanmasında Israr Ediliyor!

Facebook sayfasında iyiliği emredip kötülükten nehyeden bir paylaşım yapması üzerine Nasruddin Muhammed Sâmin Âdem kardeşimiz, 19 Temmuz 2026 Pazar günü eş Şevâk şehrinde Askeri İstihbarat tarafından gözaltına alınmış, ardından 20 Temmuz 2026 Pazartesi günü de eş Şevak Emniyeti’ne sevk edilerek hakkında Sudan Ceza Kanunu’nun 69. Maddesi uyarınca 1057 numaralı soruşturma dosyası açılmıştı. Ancak bu maddenin kendilerini komik duruma düşüreceğini ve suçlamanın siyasi saiklerle hazırlandığının açıkça anlaşılacağını fark eden yetkililer, dosyadaki suçlama maddesini Bilişim Suçları Kanunu’nun 25. maddesiyle değiştirmişlerdir. Söz konusu madde şöyledir: “Her kim, bir kimsenin itibarını zedelemek amacıyla bilgi ve iletişim ağını yahut herhangi bir bilgi aracını ve uygulamasını hazırlar veya kullanırsa, üç yılı geçmeyen hapis, kırbaç veya her iki ceza ile birden cezalandırılır.” Yetkililer, soruşturma dosyasına delil olarak da Nasreddin’in Facebook paylaşımının şu son bölümü eklemişlerdir: “Eş Şevaklı Hizb-ut Tahrir mensubu aziz kardeşim! Bu sistem altında güven de yoktur, emniyet de. Üzerimize musallat olan bu rejim; bir utanç, yolsuzluk, yağma ve hırsızlık rejimidir. Bu rejim ne karıncayı koruyabilir ne de eşeği. Aksine insanı kurtulunması gereken bir karınca gibi görür. Bu anlamsız ve lanetli savaşta insanların nasıl öldürüldüğünü hepimiz tanık olduk. Bu yüzden yüce İslam’ın hükümlerini uygulayan, ülkeyi ve kulları koruyan, Müslümanlar arasındaki kin ve nefreti söküp atan, toplumu yozlaştırmak için çalışanlarla mücadele eden, Allah’a, Rasûlü’ne ve müminlere karşı savaşanlardan hesap soran Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti kurulmadıkça emniyet ve güvenlikten bahsedilemez. Allah’ım! Bize Nübüvvet Minhacı üzere bir Hilafet nasip et ki o topluluk bozguna uğrasın ve arkalarını dönüp kaçsınlar! Bilakis onlara vaat edilen vakit kıyamettir; kıyamet ise daha dehşetli ve daha acıdır.

Rabbimiz Allah’tan ölenleri kabul buyurmasını, onları cennetinin en geniş yerine yerleştirmesini, ailelerine ve yakınlarına sabır ve metanet vermesini niyaz ederiz. Şüphesiz biz Allah’tan geldik ve O’na döneceğiz.” (Paylaşım, üzerinde herhangi bir düzeltme yapılmadan olduğu gibi aktarılmıştır.)

Bu rejime bağlı güvenlik birimlerinin tutumundan; ülkenin ve halkın hayrını isteyen, hakkı söyleyen, bu bozuk gerçekliği İslam temelinde değiştirmeye çalışan bu ümmetin samimi evlatlarına karşı dalalet yolunda yürümek, suç uydurmak ve kumpas davaları açmak konusunda kararlı ve ısrarcı oldukları açıkça anlaşılıyor.

Gözaltılar ve hapishaneler Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak bizim ancak hakkı haykırma gücümüzü ve yüce İslam ideolojisi üzerindeki kararlılığımızı artıracaktır. Bu yolun yolcuları az olsa bile bu yoldan asla sapmayacağız. Ümmetin çıkarlarını savunmaya, sömürgeci kâfirlerin ve uşaklarının planlarını ifşa etmeye; Sevgili Peygamberimiz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu buyruğuna icabet ederek iyiliği emretmeye ve kötülükten nehyetmeye devam edeceğiz:

وَالَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ أو لَيوشِكَنَّ اللهُ أَنْ يبْعَثَ عَلَيكُمْ عِقَاباً من عِنْدِهِ ثًمَّ لَتَدْعُنَّهُ فَلاَ يسْتَجِيبُ لَكُمْ  “Nefsim elinde olana yemin derim ki ya marufu emreder, münkerden nehyedersiniz ya da Allah katından size bir ceza gönderir de sonra O’na dua edersiniz ama size icabet edilmez.” [Ahmed, Tirmizi, Beyhaki]

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

25 Temmuz, Modern Ulus-Devletin Başarısızlığının Bir Göstergesidir; Kurtuluş Ancak Raşidi Hilâfet’in Kurulmasıyla Mümkündür

25 Temmuz tarihi, Tunus’un sömürge döneminden bu yana yaşadığı derin krizi gözler önüne seren önemli bir dönüm noktasıdır. Diktatörlük ile demokrasi arasında gidip gelen modern ulus devlet modeli, Hilafetin yıkılmasından sonra sömürgeciliğin kurduğu düzenin bir uzantısı olduğunu kanıtlamıştır. Bu devlet, İslam’ı yönetimden ve yasamadan dışlamanın yanı sıra, sömürgeciliğin çıkarlarına ve yağmacı şirketlerine göbekten bağlanmıştır.

Hayat pahalılığı, elektrik ve su kesintileri, Yeşil Tunus’un sahip olduğu gizli hazinelere, büyük servetlere ve devasa potansiyele rağmen bu stratejik başarısızlığın birer tanığıdır. Bu zenginlikler, ülke halkının hizmetine sunulup bağımsız kararlar alınması ve kalkınmanın sağlanması için kullanılacağına, kafirlerin yağmasına terk edilmiştir.

Ey Tunus halkı! Bugün devlet başkanı ile muhalifleri arasında cereyan eden çatışma, ülkenin gerçekliğini değiştirmek veya krizlerin köklerini kurutmak üzerine değil, sadece aynı sistem içinde kimin yöneteceğine dair bir güç mücadelesidir. Bu yüzden krizler tekrarlanmış, halkın durumu kötüleşmeye devam etmiştir. Çünkü şekilleri ne olursa olsun beşerî sistemler; temel hizmetlerdeki sürekli gerilemenin yanı sıra yoksulluk, zulüm ve yolsuzluktan başka bir şey üretmemiştir. Dolayısıyla, sistemin dayandığı temeller aynı kaldığı sürece sadece yöneticilerin değiştirilmesi ülkenin gerçekliğini kesinlikle değiştirmeyecektir.

Bu anlayıştan hareketle, gerçek ve üretken değişim; ancak devrimin hedeflerine bağlı kalmakla, beşerî sistemi tüm şekilleriyle, sütunlarıyla ve sembolleriyle yıkmakla, bunun enkazı üzerinde İslam yönetimini kurmakla, devlet ve toplumu İslami akide temelinde inşa etmekle, insanların işlerini İslam şeriatına göre yönetmekle, ümmetin servetlerini geri almak ve onun iradesini özgürleştirmekle mümkündür.

Ey yeşil ülkenin halkı! Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti, İslam şeriatını uygulamak üzere Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’i kurmak için enerjinizi seferber etmeye ve ümmeti kendi liderliği altında toplamaya çağırıyor ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine-i Münevvere’de ilk İslam devletini kurmasını örnek alarak, Tunus’u Hilafet devletinin dayanak noktası haline getirmek için güç ve kuvvet sahiplerinden nusret talep ediyor.

Allah’ın zafer ve hakimiyet vaadini yerine getirmek, Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İmam Ahmed’in rivayet ettiği hadis-i şerifte geçen müjdesini gerçekleştirmek üzere, güçlü ve kuvvet ehlinden kendisine nusret verecek kimselerin hazırlayacağına konusunda Allah’a olan güveni ve inancı tamdır.

ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ “Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.”

Devamını oku...

Trump’ın liderliğindeki Amerika, Küresel Benzersizlik Takıntısı Yüzünden Kendi Başını Yaktı

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Trump’ın liderliğindeki Amerika, Küresel Benzersizlik Takıntısı Yüzünden Kendi Başını Yaktı

Haber:

Çatışma senaryoları: İran savaşı, ABD’nin güç hesaplarını nasıl yeniden şekillendiriyor? (El Cezire Net, 25/07/2026)

Yorum:

Üç analitik rapor; ABD ile İran arasında tırmanan çatışmanın karmaşıklığını ortaya çıkarırken, askeri, siyasi ve stratejik sorular, çatışmanın geleceği ve ABD'nin hedeflerini gerçekleştirmek için güç kullanma kapasitesinin sınırları etrafında kesişmektedir:

1- Foreign Policy dergisi, ABD’nin karşı karşıya kalacağı askeri ve coğrafi zorlukların büyüklüğünü göz önünde bulundurarak mevcut koşullarda İran’a yönelik bir ABD kara işgali olasılığını dışlamıştır; zira İran’ın sahip olduğu askeri ve insan kapasitesi, geniş yüzölçümü, arazilerinin doğası ve karmaşık tedarik hatları, ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgalindeki askeri deneyimiyle karşılaştırıldığında, bu ülkede geniş çaplı bir kara harekâtı yürütmesini zor bir hale getirmektedir. Bu nedenle en gerçekçi senaryonun stratejik yerleri veya askeri ve ekonomik öneme sahip adaları hedef alan sınırlı kara operasyonlarının yürütülmesi olduğunu düşündüğü gibi, İran’ın petrol ihracatındaki rolü nedeniyle Hark Adası’nın da olası bir hedef olduğunu düşünmektedir; aynı zamanda füze ve insansız hava araçlarıyla saldırıya uğrama gibi ABD kuvvetlerinin maruz kalabileceği tehlikelere dikkat çekmiştir; bu da onları uzun vadeli bir askeri angajmanın içine sürükleyebilir. Nitekim eski askeri yetkililer ve uzmanların tanıklığı, komuta merkezlerine karşı nitelikli operasyonlar yürütebilen ABD ordusunun, bunları askeri bir zafere dönüştürme konusunda zorlukla karşı karşıya kalacağını göstermektedir.

2- Newsweek dergisi raporunda, küresel enerji ticaretinin büyük bir oranının geçtiği Hürmüz Boğazı krizine (çatışmanın kalbi) odaklanmıştır; zira bu boğaz, İran’ın uluslararası deniz trafiğini etkilemek için kullandığı stratejik bir baskı aracı haline gelmiştir. Nitekim yazar, Trump yönetiminin dört seçenekle karşı karşıya olduğunu, ancak bunların hepsinin büyük riskler ve maliyetler taşıdığını düşünmektedir:

Birincisi: İran’ın askeri mevzilerine yönelik hava saldırılarının genişletilmesi, İran’ın tutumunu değiştirmesini sağlamada başaralı olamamıştır; zira İran, deniz trafiği üzerinde baskı uygulayabilecek araçlara sahiptir.

İkincisi: Ticari tankerleri korumak için geniş çaplı bir ABD deniz gücünün konuşlanması; ancak bu konuşlanma, tehditlerle dolu bir ortamın gölgesinde çeşitli zorluklarla karşı karşıya kalacaktır.

Üçüncüsü: Adaları veya kıyı bölgelerini kontrol altına almak için sınırlı bir kara operasyonunun yürütülmesi; bu, büyük güçleri ve geniş askeri bir desteği gerektirmektedir ki bu da yüksek insan ve maddi kayıplara yol açabilir.

Dördüncüsü: Müzakerelere geri dönmek en az maliyetli seçenek ancak boğazın yönetimi ve bölgesel dosyalar konusunda iki ülke arasındaki derin anlaşmazlıklar nedeniyle uygulanması zordur.

3- Foreign Affairs dergisi ise savaşın ortaya çıkardığı dönüşümlerin niteliğine dair daha geniş bir okuma sunmuştur; dergiye göre İran'la yaşanan çatışma, ABD'nin çatışmaları hızla sonuçlandırmak için askeri üstünlüğüne güvenmeye alışkın olduğu aşamanın sonuna gelindiğine dair bir işareti temsil etmektedir. Ayrıca 1991 Körfez Savaşı ile mevcut savaş arasında bir karşılaştırma yaparak; özellikle insansız hava araçları ve düşük maliyetli hassas füzeler gibi modern askeri teknolojilerin yaygınlaştığını ve artık büyük güçlerin tekelinde olmadığını ve bunun da daha az güçlü devletlerin çatışmaları uzatabilmesine ve daha fazla kayıp ile hasara yol açabilmesine imkan tanıdığını vurgulamaktadır. Aynı şekilde İran'ın bölgesel müttefik ağlarına ve küresel deniz taşımacılığı ile enerjiyi etkilemek amacıyla Hürmüz Boğazı gibi geleneksel olmayan harp araçlarına sahip olduğuna odaklanılmıştır.

Bu üç rapor, bir ana fikir üzerinde birleşmektedir ki o da şudur; ABD ile İran arasındaki çatışma, doğrudan askeri harekatın sınırlarını aşmış olup ABD artık askeri üstünlüğünü istikrarlı siyasi sonuçlara dönüştürememekte ve çatışmanın geleceği artık, taraflardan birinin sonuçları yönetebilme ve bunların uzun vadeli açık bir krize dönüşmesini engelleyebilme gücüyle belirlenmektedir.

Buna rağmen Trump, hâlâ sadece kendi açgözlü ve kibirli çağrısını dinlemekte ve İran’ı Amerika’nın yörüngesinde dönen bir devlet değil, ona tabi bir devlet haline getirme konusunda ısrar etmektedir.

Son olarak: Devletler arasındaki egemenlik çatışmaları, genel olarak halkların, özel olarak da İslam ümmetinin üzerinde yol açtığı tüm felaketlerle birlikte devam edecektir; ta ki Allah Subhanehu ve Teala'nın vaadi ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yeryüzünde istihlaf, yani Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet müjdesi gerçekleşene kadar; umulur ki onun zamanı çok ama çok yaklaşmıştır. Allah’tan bize, onu görmeyi ve bizleri onun şahitleri ve sadık askerleri olmayı ikram etmesini diliyoruz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Raziye Abdullah

Devamını oku...

ABD ile Türkiye Arasında Rus S-400 Füzeleri Krizi

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

ABD ile Türkiye Arasında Rus S-400 Füzeleri Krizi

Üstad Hasan Hamdan’ın Kaleminden

Bu kriz bizi Şam Devrimi’ne geri götürüyor; zira Rusya, Amerika’nın kendisine ödüller ve ayrıcalıklar sunacağını, üzerinden yaptırımları kaldıracağını ve belki de Kırım Yarımadası’nı ele geçirmesine göz yumacağını zannederek Amerika’nın çıkarlarını güvence altına almak için Suriye’ye müdahale etmişti;

Devrim uzayıp Rusya’nın bir bataklığa saplandığı ortaya çıkınca Amerika, Rusya’nın bu tehlikeyi artık fark ettiğini anladı; bu nedenle Rusya'nın, Amerika'nın hesap edemediği eylemlerde bulunma konusunda acele etmesinden korkmuştu. Bunun üzerine ABD, Rusya'nın çizilen sınırları aşmayacak şekilde saldırılarının ritmini kontrol altında tutması için Türkiye’ye Rusya ile ittifaka benzer bir ortaklık kurmasını telkin etti; çizilen bu sınır ise, Suriye krizine ilişkin ABD'nin nihai çözüm projesi tamamlanmadan önce İdlib'de toplanan muhalefetin ortadan kaldırılmamasıydı; çünkü ABD, nihai çözüm şekillendirilirken rejimle müzakere edebilmesi için muhalefetin varlığını sürdürmesini istiyordu. Zahiri olarak Türkiye devrimin dostu gibi görünürken, Rusya da rejimin dostu gibi görünüyordu.

Nitekim Rus uçağının düşürülmesi olayının ardından Rusya ile Türkiye arasındaki ilişkiler krize girmişti. Amerika, tarafların uzlaşmasına önem verdiğinden dolayı Türkiye’nin özür dilemesini ve Rusya ile yakınlaşmasını düşünmüştü ki bizzat öyle de oldu. Nitekim Türkiye, Rus uçağının kendi hava sahasını ihlal ettiğini ve özrü hak etmediğini vurgulamasının ardından geri adım atarak 27 Haziran 2016'da özür dilemişti.

Kremlin sözcüsü Dmitri Peskov o zaman şunları açıklamıştı: “Türkiye Cumhurbaşkanı, düşürülen Rus uçağı nedeniyle öldürülen pilotun ailesine taziyelerini ve içten başsağlığı dileklerini iletti ve özür diledi.” Ayrıca Erdoğan'ın, “Türkiye ile Rusya arasındaki geleneksel dostane ilişkileri düzeltmek için elinden geleni yapacağını” vurguladığı eklemesinde bulundu. (El-Arabiya, 27/6/2016).

Bunun ardından ilişkiler oldukça iyi bir hal almış ve Erdoğan ile Putin, sürekli anlaşmalara ve görüşmelere girmişti; zira Erdoğan, Türkiye Cumhurbaşkanlığı kaynaklarına göre 29/6/2016 tarihinde Putin’i telefonla aramıştı: (Konuşma son derece dostane bir atmosferde gerçekleşmişti). Ardından Türkiye ve Rusya iki dost gibi görünmeye ve Erdoğan Putin’e “dostum” diye hitap etmeye başlamıştı; nitekim Suriye konusunda aralarındaki iş birliği ve tuzaklar en üst düzeye ulaşmıştı; böylece, Müslümanları öldüren ve evleri füzelerle bombalayan, yakın bir dost sanılan kişi ile, apaçık bir düşmanla yakınlaşmıştı.

Bu durum, Rusya'nın konumunun kötüleştiği ve İdlib'deki muhalefeti ortadan kaldırmakla tehdit etmeye başladığı 2017 yılının sonlarına kadar devam etmişti. Bu o kadar hassas bir konuydu ki ABD, Rusya’nın kendi başına hareket edip kendi isteğinin dışına çıkmasından ve Amerika'nın Suriye krizine yönelik siyasi çözümü olgunlaşmadan önce İdlib’e kasıtlı olarak nihai bir saldırı başlatmasından korkmuştu. Bu aşamada Türkiye'nin Rusya ile ittifaka benzer güçlü bir yakınlaşma kurması gerekiyordu ki böylece İdlib'e yönelik kapsamlı bir saldırı ancak her iki tarafın onayıyla gerçekleşebilsin.

Böylece 2,5 milyar Dolarlık S-400 sistemi anlaşması ortaya çıkmıştı; bu ise, özellikle Rusya’nın ekonomik krizinin ve Batı’nın üzerine uyguladığı yaptırımların gölgesinde Rusya için cazip bir anlaşmaydı. Erdoğan ise bunu; 2016 Temmuz ortasındaki başarısız askeri darbe girişiminin ardından Türk pilotların yarısından fazlasının tutuklanması ve bu nedenle Türk Hava Kuvvetlerinin elindeki tüm F-16 savaş uçaklarını kullanacak yeterli sayıda kalifiye pilota sahip olmamasıyla gerekçelendirmişti; o zaman savaş uçaklarını kullanan pilotlardaki bu eksikliği telafi etmek ve ülkenin hava savunmasını sağlamak için gelişmiş Rus S-400 sistemine ihtiyacı vardı.

Rusya bu anlaşmadan dolayı sevinmişti ancak Türkiye başlangıçta sistemin ortak üretimi konusunda iş birliği yapılmasını şart koşmuştu ki Rusya bunu reddetmişti; bunun üzerine Türkiye bundan vazgeçerek, bu şart olmadan anlaşmayı kabul etmişti ki ancak bu sayede o dönemde Rusya’nın İdlib’e yönelik saldırısını durdurmayı başarabilmişti. Amerika bu anlaşmadan haberdardı ve başlangıçta bu konuda sert bir tutum sergilememiş; aksine işleri sakin bir şekilde ilerlemeye terk etmiştir; ancak istediğini elde edince, dosyayı yeniden gündeme getirip baskı uygulamaya başlamıştır. Türkiye bu krizin tehlikelerinin farkında olduğu için, özellikle ABD'nin “Düşmanlarına Yaptırımlar Yoluyla Karşı Koyma Yasası” (CAATSA) kapsamındaki yaptırımlarının ardından bu sistemi depoda tutmuş, kullanmamış veya konuşlandırmamıştır; 2017 yılında yürürlüğe giren bu ABD projesi, Rusya ile büyük askeri anlaşmalar yapan ülkelere yaptırım uygulanmasını öngörüyor ve bu durumun en göze çarpan sonuçlarından biri de Türkiye'nin F-35 beşinci nesil savaş uçağı programından tamamen uzaklaştırılması olmuştur.

Kısa süre önce Türkiye’de düzenlenen NATO Zirvesi’nde Trump ve Erdoğan’ın görüşmesinin ardından birçok konuda anlaşmaya varılmış olup bunlardan biri de S-400 sisteminden vazgeçilmesi karşılığında Türkiye’ye uygulanan yaptırımların kaldırılması olup öneri, bu sistemin bir Körfez ülkesine satılmasını da içeriyordu. Daha net bir ifadeyle: Sistemin satın alınması, Şam devrimiyle bağlantılı siyasi gerekçelerle ve ABD'nin yeşil ışık yakmasıyla gerçekleşmişti; sistemden vazgeçilmesi ve satılması da yine ABD-İran savaşıyla ilişkili bir Amerikan yeşil ışığıyla olmuştur; yani her iki durumda da Erdoğan Türkiye’si bu adımları ABD'nin çıkarlarına hizmet etmek amacıyla atmıştır.

Bu da Erdoğan’ın bir şekilde savaşa katılmayı kabul ettiği anlamına gelmektedir; ancak buradaki katılım, İran’a doğrudan bir saldırı ya da savaşa fiilen katılma şeklinde olmayabilir; daha ziyade askeri üslerin açılması, Türk topraklarının kullanılması ve Türkiye ile Körfez ülkeleri arasındaki savunma anlaşmalarının aktifleştirilmesi şeklinde olabilir.

Bu durum, Trump ile Erdoğan arasındaki ilişkinin sağlamlığını, Trump’ın Erdoğan’a yönelttiği büyük övgülerinin boyutunu ve Erdoğan’ın Trump ile olan ilişkisi nedeniyle Yahudi varlığına karşı savaşa katılmaktan kaçındığını söylediğini teyit etmektedir; bu ilişki ise mukaddesatlar, kan, namus ve Gazze pahasına kurulmuştur. Ancak bazı zihinler, batıl ile süslenmiş olduğundan artık gerçeği görememekte ve sırf başkalarıyla karşılaştırıldığı için batılı yüceltmeye başlamaktadır… La havle vela kuvvete illa billah.

Kaynak:El-Raye Gazetesi-610. Sayı-29/07/2026

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER