Pazartesi, 23 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/05
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Kazakistan’da İslam’a Karşı Savaş Devam Ediyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kazakistan’da İslam’a Karşı Savaş Devam Ediyor

Haber:

Kazakistan Ulusal Güvenlik Komitesi Basın Bürosu şunları ifade etti: “2026 yılının Haziran-Ağustos döneminde, Ulusal Güvenlik Komitesi tarafından soruşturulan ceza davalarında, 19 kişi terör ve aşırılık yanlısı suçlar işledikleri gerekçesiyle farklı sürelerde hapis cezalarına çarptırıldı.”

Komiteye göre, Almatı'da ikamet eden mahkumlardan biri, uluslararası terör örgütlerinin faaliyetlerine katıldığı gerekçesiyle 2017 yılından beri aranıyordu. Nitekim kendisi Türkiye'de yakalanmış, 2025 yılında buradan Kazakistan'a sınır dışı edilmiş ve bir ceza davası kapsamında gözaltına alınmıştır. Mahkeme, sanığa sekiz yıl hapis cezası vermiştir. Ayrıca Çikment'te ikamet eden bir başka sanığın, sosyal medyada terör fikrini yaydığı ve tanıdıklarını şiddet eylemlerine kışkırttığı bildirildi ve bu sanığa dokuz yıl hapis cezası verildi.

Aynı dönemde Astana, Almatı ve Çimkent’in yanı sıra Akmola, Aktobe, Almatı, Jambıl, Mangistau ve Türkistan bölgelerinde de, güvenlik arama operasyonları sonucunda 28 kişi gözaltına alındı.

Ulusal Güvenlik Komitesi’ne göre, gözaltına alınan kişilerin terör propagandası yaptıklarından, dinci fitneyi kışkırttıklarından, internette ve tanıdıkları arasında yasaklanmış materyaller yaydıklarından ve ayrıca aşırıcı bir örgütün faaliyetlerine katıldıklarından şüpheleniliyor. Ceza Kanunu’nun ilgili maddeleri uyarınca ön soruşturma yürütülmektedir.

Yorum:

Kısa bir süre önce Nazarbayev rejiminin yerini alan Tokayev rejimi, İslam’a ve Müslümanlara karşı mücadele yaklaşımını sürdürmektedir. Bunun nedeni Sovyetler Birliği'nin çöküşünden bu yana Orta Asya ülkelerinde iktidara gelen rejimlerin, başlangıçlarından itibaren İslam'ın bu ülkelere geri dönmesini engellemek amacıyla özel olarak kurulmuş olmalarıdır.

Tam da bu nedenle, İslam'ın hükümlerine uymasını engellemek için halkın üzerindeki baskı düzeyi, bu ülkelerde dünyadaki en yüksek baskı düzeylerinden biri olarak kabul edilmektedir. Sakalları uzatmanın ve başörtüsü takmanın yasaklanması, gençlerin camilere gitmesinin engellenmesi, ileri yaşa gelmeden hac ibadetinin yerine getirilmesinin yasaklanması ve herhangi bir dini törenin düzenlenmesinin yasaklanması; evet tüm bunlar ve daha fazlası, Müslümanların dinlerine dönmelerini engellemeyi hedeflemektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Mansur

Devamını oku...

Eski Bir Planın Taslak Maddeleri, Amerika’nın Zayıflığını ve Güçsüzlüğünü Teyit Etmektedir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Eski Bir Planın Taslak Maddeleri, Amerika’nın Zayıflığını ve Güçsüzlüğünü Teyit Etmektedir

Haber:

Trump yönetimi, savaş sonrası Orta Doğu için eski bir plan taslağı hazırladı; taslakta şunlar geçmektedir:

1- İran’ı kontrol altına almak amacıyla ABD’nin müttefikleri arasında bölgesel bir ittifak kurulması ve ABD’nin bu ittifakın garantörü olması.

2- 7 Ekim 2023 olaylarının bölgesel yansımalarını sona erdirmek için koordineli çabalar gösterilmesi.

3- İbrahim Anlaşmalarının Suriye, Suudi Arabistan ve diğerlerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi. (El Cezire Net)

Yorum:

Amerika’nın yaşadığı büyük başarısızlık ve İran’a karşı savaşında ilan ettiği hedefleri gerçekleştirememesi, İran’la ilişkilerinde izlediği politikayı değiştirme konusundaki zayıflığı ve kararsızlığının ortaya çıkmasının ardından; başarısız askeri saldırılar, bozguna uğrayan kara harekatı, askeri liderlik değişiklikleri, görevden almalar ve istifalar, sonuç getirmeyen bir deniz ablukası, şu ana kadar pek bir şey başaramayan ekonomik yaptırımlar ve kendisini bu bataklıktan çıkaracak bir sonuç elde etmek ve Cumhuriyetçi Parti’ye iki ay sonra yapılacak ve sonuçları gelecek başkanlık seçimlerini etkileyecek ara seçimlerde kullanabileceği bir koz sağlamak amacıyla dünya ülkelerini ablukasına dahil etmeye yönelik sürekli çabaları...

İşte buradan hareketle, Amerika’nın hayalini kurduğu plan taslağının bazı maddelerinin sızdırılma zamanlaması anlaşılabilir; zira bu, birden fazla ABD başkanının, Ortadoğu’daki ajanları ve yandaşlarının kontrolünü ele geçirip onları arka plandan yönetecekleri, böylece Çin’e odaklanarak tartışmasız birincil devlet olarak kalmaya çalışırken öldürme, yıkma ve yağmalama faaliyetlerine devam edebilecekleri “yeni bir Ortadoğu” oluşturmak için uygulamaya koymaya çalıştıkları eski bir plandır. Ancak İran’a karşı savaşında, iki gözü olan herkes için zayıflığının, ciddi bölünmüşlüğünün ve güçsüzlüğünün boyutu ortaya çıkmıştır; bunun üzerine dünya ülkeleri ona yardım etmeyi veya yanında durmayı reddetmek için harekete geçmiş ve Amerika’da ve başka yerlerde bu anlamsız savaşın durdurulmasını talep eden gösteriler ve yürüyüşler düzenlenmiş, hatta olaylar Çin’i, Trump’ın onu ziyaretinde kendisini karşılaması ve uğurlaması sırasında ve ona yönelttiği sözlerle onu aşağılamaya cüret ettirmiştir.

Amerika’nın bölgede bir bölgesel ittifak kurma çabası, Allah’ın izniyle onun canlanmasını uzatmaya yönelik bir başka başarısız girişimden ibarettir; zira Amerika yıllardır canlanma odasında bulunmaktadır. Dolayısıyla kendisini İran bataklığından çıkarmak için ajanlarını ve alçaklarını seferber ettikleri gibi onlar da Gazze’yi yok etme konusunda Amerika ve üvey evladı olan Yahudi varlığına da destek verdiler ki bu da Müslümanların duygularına ve beklentilerine yönelik açık bir meydan okumadır.

Bu, ajanların ve tabiilerin bir alışkanlığıdır; zira onlar, kâfir Batı’nın Müslüman ülkeler üzerindeki hakimiyetini korumak, Müslümanların kanını ve zenginliklerini bu hakimiyetin yakıtı haline getirmek, Müslümanların uyanışını engellemek, eski izzetlerine geri dönmesini ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurarak İslami hayatı yeniden başlatmalarını engellemek için var olmuşlardır.

Amerika şunu bilsin ki, artık onun güneşi batmış ve karanlığı herkes için açığa çıkmıştır ve bu çağın köle ruhlu ajanları da şunu bilsinler ki, İslam ümmetinin gafleti sayesinde Müslüman ordularını, Rabbimin merhametine sığınan hariç, hain, ajan ve boyun eğen liderlerin emrine sokmayı başarsalar bile, Müslüman ordularında, Allah'a hamd olsun ki, sadık ve sizin iplerinizi ve sizi tahta çıkaranların iplerini kesmeyi arzulayan çok sayıda asker olduğunu bilsinler.

Ey insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetin askerleri, kararınızı verin ve halkına asla yalan söylemeyen Hizb-ut Tahrir'e yardım edin ki, Müslümanların kafir Batı'nın kini ve zulmüyle yanıp kavruldukları yüz yıllık kıtlık dönemi sona ersin. Hizb-ut Tahrir'e yardım edin; zira Allah'a yemin olsun bunda, eğer sırf Allah rızası için olursa dünya ve ahiretin izzeti vardır. Yarışanlar işte bunun için yarışsınlar!

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَإِن تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُونُوا أَمْثَالَكُم “Eğer O'ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi de olmazlar.” [Muhammed 38]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Abdulilah Muhammed – Ürdün

Devamını oku...

Özbek Askerin Silahı, Namaz Kıldığında İşlevsiz mi Kalıyor?!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Özbek Askerin Silahı, Namaz Kıldığında İşlevsiz mi Kalıyor?!

Özbekistan’da askerlik görevini yapan bir Müslümanın namaz kılmasına izin veriliyor mu? Askerî itaat nerede bitiyor, Allah'ın emirleri nerede başlıyor? Namaz, âlemlerin Rabbinin her bir erkek ve kadına farz kılmış olduğu bir emirdir, kulların zimmetinde olan bir vaciptir ve devletin ve tüm insan yapımı kanunların da üstündedir.

Peki insanın koyduğu yasa bu konuda ne diyor? 29 Kasım 2024 tarihinde, O'RQ-1008 sayılı Kanunun 45-1. maddesi uyarınca askeri personele bir dizi kısıtlama getirildi; bu kısıtlamalar kapsamında, askerlik hizmeti süresince dini ritüellerin ve törenlerin uygulanması sınırlandırıldı. Yasanın metninde “namaz” kelimesi açıkça geçmemesine rağmen, ancak temel bir ibadet olan namaz, bu ritüellerin kapsamına girmekte ve bu da hizmet sırasında namazın eda edilmesini doğrudan etkilemektedir. Sonuç olarak Silahlı Kuvvetler saflarındaki bazı kişiler, şu anda bu yasal metne dayanarak askerlerin Rablerine ibadet etmelerini engellemektedirler!

Burada şu soru akla geliyor: Eğer Özbekistan anayasası insanların düşünce ve inanç özgürlüğünü güvence altına alıyorsa, o halde neden askeri üniforma giyenlerin dini ibadetlerine ya da kadınların başörtüsüyle, erkeklerin de sakalıyla ulusal kimlik kartı ve kişisel kimlik kartı fotoğraflarının çekilmesine kısıtlamalar getiriliyor? Asker de bu ülkenin evladı değil mi? Bir fikir, askeri kışlanın kapısından içeri girer girmez devletin mülkiyetine mi dönüşüyor? Peki ülke dışardan bir saldırıya maruz kalsa, dinimizin hükümlerini hatırlayacak mısınız ve bazı şeyhlerin sık sık dile getirdiği gibi, “sınırlarda ribat ve cihat” adı altında ülkeyi savunmayı talep edecek misiniz?

Görünen o ki işbirliği yapılan bazı Batılı veya Rus tarafların sunduğu tavsiyeler, “silahlı kuvvetler içinde ibadetlere veya dini gösterilere izin verilmemesini” öngörmektedir. Aksi takdirde Müslümanların namaz kılmasının ve başörtüsü takmasının, yani ibadetlerin yasaklanması nasıl açıklanabilir ki? Şunu biliniz ki namaz, tercihe bağlı bir husus değildir; aksine bir farz-ı ayn’dır.

Nitekim Allahu Teala, Kur'an-ı Kerim'de korku ve çatışma durumlarında bile namazın eda edilmesinin keyfiyetini açıklamıştır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ الصَّلَاةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَاباً مَوْقُوتاً “Şüphesiz ki, namaz müminler üzerine vakitleri belirlenmiş olarak farz kılınmıştır.” [Nisa 103]

İslam, korku ve savaş koşullarında bile namazı düşürmemiş; aksine “korku namazını” koymuştur. Bu da savaşın namazı düşürmeyeceği, korkunun namazı düşürmeyeceği ve askerlik hizmetinin namazı düşürmeyeceği; aksine namazın kılınış şeklinin ve zamanının koşullara göre değişebileceği anlamına gelmektedir. Buna göre Müslüman bir askerin namaz kılabilmesi için uygun bir ortam sağlanması gerekir ki bu, askeri disiplinle çelişmez, aksine övgüye değer bir durumdur.

Diğer Müslüman ülkeleri bu konuyu nasıl ele alıyor? Modern ordu ile namazın arasını birleştirmek imkânsız mı? Gerçeklik bunun aksini kanıtlamaktadır:

Suudi Arabistan Silahlı Kuvvetleri: Askerî birimler içinde manevi ve bilinçlendirme ihtiyaçları ile dinî yönlendirmeyle ilgilenen özel bir din işleri birimi bulunmaktadır.

Mısır Silahlı Kuvvetleri: Askeri kurumlarda camiler bulunmakta olup Savunma Bakanlığı’nın resmi verilerine göre, subaylar, astsubaylar ve askerlerin katılımıyla Cuma namazının kılındığı kaydedilmiştir.

Pakistan Ordusu: İslami ibadet, askeri yaşamın temel bir parçasıdır ve askeri akademilerde ve birimlerde namaz ve Cuma namazı kılmak için gerekli kolaylıklar sağlanmaktadır.

Endonezya Silahlı Kuvvetleri: Askeri üslerde Cuma namazı ve Ramazan ayında teravih namazı gibi cemaat namazlarının kılınmasına ilişkin resmi raporlar yayınlanmaktadır.

Türk Ordusu: Çok daha da ilgi çekici bir örnek; uzun süredir devam eden laik geleneklerine rağmen, bugün askeri üslerde camiler bulunmakta ve namaz kılmak yasak bir emir sayılmamaktadır; zira düzenlenen yönetmeliklere göre askeri görev ile ibadetin arası uzlaştırılmaktadır.

Bu Müslüman ülkelerindeki deneyim, askeri disiplinin askerin namazını kılmasıyla çelişmediğini göstermektedir. Dolayısıyla orduya katılmak, bir Müslümanın kışlanın kapısında İslam’ını terk etmesi anlamına gelmemektedir! Peki Özbek askerin silahı, namaz kıldığında işlevsiz mi kalıyor? Tabii ki hayır. Zira mesele silahta değildir; aksine devletin kul ile Rabbi arasındaki ilişkiye müdahale etme boyutundadır.

Siyasi açıdan bakıldığında, bu Müslüman ülkelerindeki mevcut rejimlerin tamamı, Batı’ya ve onun ajanlarına boyun eğme konusunda bir adım öndedir. Bununla birlikte kendi silahlı kuvvetlerinin saflarında namaz kılınmasına yönelik herhangi bir yasak da bulunmamaktadır. O halde onlara karşı neyi tercih ediyorsunuz?! Özbekistan’daki sorun nerede yatmaktadır?

Sorun, Kerimov döneminden kalma eski zalim rejimin kalıntılarında yatmaktadır; zira onlar, mahkumların namaz kılmasının ve Ramazan orucunu tutmasının yasaklandığı, bazılarının ise eziyet gördüğü o iğrenç eylemlerini tekrarlamaya çalışmaktadırlar. Bu nedenle devlet kurumlarının bu kalıntılardan temizlenmesi ve bunların izlerinin tamamen ortadan kaldırılması gerekir. İşte o zaman işler, mevcut hükümetin göreve gelmesiyle ordu içerisindeki ibadetlere kolaylık sağlanması gibi bir düzene girecek ve Müslüman askerlerimiz Rablerine olan ibadetlerini tam bir huzur içinde yerine getirebileceklerdir; bu da kesinlikle ordunun gücünü artıracaktır. Bir Müslüman, Allah’ın emrini insanların emrinden üstün görmeli ve şeriata muhalif olmadığı sürece, mübah olan konularda ve yasal emirlerde yetkililere itaat etmelidir; ancak Allah’a isyanda hiç kimseye itaat yoktur. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لَا طَاعَةَ لِمَخْلُوقٍ فِي مَعْصِيَةِ اللَّه “Allah’a isyanda mahluka itaat yoktur.”

Namaz, İslam’ın en azim farzlarından biridir ve namazın engellenmesi vahim sonuçlara yol açar. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنقَلَبٍ يَنقَلِبُونَ “Zulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

Askeri Darbeden, Devleti İçeriden Devirme Girişimine!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Askeri Darbeden, Devleti İçeriden Devirme Girişimine!

İran’a karşı savaş artık sadece iki ülke arasındaki askeri bir çatışma ya da nükleer program veya bölgesel nüfuz üzerine bir mücadele değildir. ABD ve müttefiki Yahudi varlığının saldırılarının kapsamının genişlemesi, ekonomik baskının artması, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin çökmesi ve Pakistan’ın arabuluculuk sürecine dahil olmasıyla birlikte, bölge çok katmanlı bir çatışmanın eşiğinde görünüyor. Bu çatışmada askeri güç ile mali silahlar, ekonomik baskı ile psikolojik savaş, dış operasyonlar ile İran’ın iç cephesinin bütünlüğünü sarsma girişimleri iç içe geçmiştir. Peki, mevcut strateji, İran devletini dışarıdan o kadar zayıflatmayı mı hedefliyor ki, iç krizi onun direniş gücünü çökertme görevini üstlensin?

Bu varsayım, İran rejimini devirmek için kesinlikle nihai bir karar alındığı anlamına gelmediği gibi sadece sonuçları yoluyla ülkelerin niyetlerini kanıtlamak da mümkün değildir. Ancak bu varsayım incelenmeye değerdir; çünkü olayların seyri, askeri kapasitelerin vurulması, bazı iç güvenlik organlarının hedef alınması, mali kaynakların boğulması, petrol ihracatına baskı yapılması ve zaten derin dengesizliklerin acısını çeken bir ülkede sosyo-ekonomik bir krizin kışkırtılması gibi daha önce birbirinden ayrı olan unsurları bir araya getirmeye başlamıştır.

2026 yılının Şubat ayında ABD ve Yahudi varlığı tarafından İran’a yönelik başlatılan savaşın başlangıcından bu yana, hedeflerin kapsamı nükleer ve askeri tesislerden, kademeli olarak devletin savaşı yönetme ve iç istikrarı koruma kapasitesinin temelini oluşturan altyapıya doğru genişlemiştir. Reuters'ın haberlerine göre Yahudi varlığı, Mart ayında Tahran'daki Besic kontrol noktalarını hedef almış ve işgal ordusu da hedefin İran liderliğinin yönetimini zayıflatmak olduğunu söylemişti.

Besic, sadece geleneksel bir askeri oluşum değildir; aksine devletin iç güvenliğini sağlama ve protestolara karşı koyma araçlarından birini temsil etmektedir. Bu nedenle Besic’i hedef alan bir saldırı, bir askeri üsse veya füze tesisine yönelik bir saldırıdan farklı bir anlam taşımaktadır.

İç güvenlik sistemine yönelik saldırılar, sadece İran’ın savaşma kapasitesini hedef almamaktadır; aynı zamanda -saldırıların yoğunlaşması durumunda- devletin iç krizlerini yönetme kabiliyetini de etkileyebilir. Çünkü bir devlet, siyasi ve güvenlik kurumları sağlam kalırsa büyük ölçüde askeri yıkıma dayanabilir; ancak ekonomik çöküşle eşzamanlı olarak düzeni koruma, kaynakları dağıtma, şehirleri yönetme ve protestoları kontrol etme yetenekleri zayıflamaya başladığında çok daha kırılgan bir hale gelir.

Buradan hareketle şu denklem tasavvur edilebilir: Askeri gücün zayıflatılması + iç güvenliğin sarsılması + ekonominin boğulması = devletin yönetme kapasitesine yönelik baskı. Bu da rejimin düşeceği anlamına gelmemekte; ancak bu, geleneksel savaştan tamamen farklı bir senaryoya kapı açacağı anlamına gelmektedir.

İran ekonomisi: Dışarıyı içeriye bağlayabilecek bir halka

Sorun, İran’ın bu aşamaya girerken normal bir ekonomik durumda olmamasıdır. Zira savaş, güçlü ve istikrarlı bir ekonomiyle başlamamış; aksine yıllarca süren yaptırımlar, enflasyon, para biriminin değer kaybı ve mali dengesizliklerin ardından gelmiştir.

Ağustos 2026'da Washington, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent'in "tarihin en ağır yaptırımları" olarak tanımladığı yaptırımları uygulamaya hazırlanıyordu; üstelik bu önlemlerin İran'ın ticari ortaklarını da etkileyebileceği tehditleriyle birlikte. Reuters’e göre hedef, zaten savaşın ve yaptırımların yol açtığı zararlardan muzdarip olduğu bir zamanda İran ekonomisini daha da izole etmek ve Tahran’a baskı uygulamaktır. İşte finansal savaşın önemi de burada yatmaktadır.

Zira Amerika Birleşik Devletleri, ekonomisini boğmak için İran'ı işgal etmek zorunda değildir; aksine diğer şirketleri ve ülkeleri İran ile iş yapmak ya da küresel finans sistemine erişimlerini korumak arasında bir seçim yapmaya zorlamak için Doların gücünü, bankacılık sistemini, ikincil yaptırımları, sigorta ve taşımacılık sektörünü ve enerji ağlarını kullanabilir. Böylece savaş; askeri olarak İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında, ekonomik olarak da İran ile ABD liderliğindeki küresel finans sistemi arasındaki bir savaş olabilir.

Ancak Washington açısından sorun, yaptırımların iki ucu keskin bir kılıç olmasıdır; zira İran’ın petrol ihracatına uygulanan baskı arttıkça, enerji piyasalarındaki istikrarsızlık olasılıkları da artmaktadır. Petrol, nakliye ve sigorta maliyetleri yükseldikçe, savaşın maliyetinin belirli bir oranı bizzat küresel ekonomiye yansımaktadır. Nitekim bu çelişki piyasalarda fiilen ortaya çıkmıştır; zira petrol fiyatları savaş öncesi seviyelerin üzerine çıkarken, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği son derece çalkantılı bir hale gelmiştir. Nitekim 24 Ağustos’taki gemi izleme verileri, boğazdaki trafik hacminin savaş öncesi seviyelere kıyasla yaklaşık %90 azaldığını göstermektedir.

Eğer Washington İran ekonomisini boğma üzerine bahse giriyorsa, İran da, Hürmüz Boğazı gibi bu boğmanın maliyetini tüm dünya için artırabilecek bir koza sahiptir. Çünkü boğaz, sadece İran ile Körfez ülkeleri arasındaki bir su yolu değildir; aynı zamanda küresel enerji açısından en önemli stratejik darboğazlardan da biridir. Nitekim seyrüseferdeki aksaklıklar, Asya'daki bazı petrol ürünlerinin tedarikinde fiilen ciddi bir kıtlığa yol açmıştır. Reuters'a göre, Asya'nın hafif ve orta distilat (türev) ithalatı Ağustos ayında savaş öncesi ortalamalara kıyasla yaklaşık %21 oranında düşerken, buna karşılık motorin (dizel) rafinaj marjları tarihi seviyelere yükselmiştir.

İşte burada büyük bir paradoks ortaya çıkmaktadır: Eğer Amerika Birleşik Devletleri İran'ı boğmayı başarırsa, o zaman İran'ı bu boğmanın maliyetini tüm dünya için artırmaya itebilir. Eğer İran Hürmüz Boğazı'nı kapatır ya da geniş kapsamlı devre dışı bırakırsa, kriz artık İran'a özgü kalmayıp küresel bir enerji krizine dönüşecektir; böylece savaş, ‘Washington Tahran'a karşı’ denkleminden, Washington ve Tahran bizzat küresel ekonomiye karşı denklemine kayabilir.

Bir sonraki saldırı, İran'ın içine olabilir mi?

İşte burada, sahnenin en hassas varsayımı ortaya çıkmaktadır; ya öncelik artık sadece askeri tesisleri yok etmek değil de, iç kontrol araçlarını zayıflatmak olursa?

Yahudi varlığının Mart ayında açıkladığı Besic’i hedef alması, bu varsayıma gerçekçi bir temel sağlamaktadır; ancak bu, rejimi devirme planının varlığını kanıtlamak için tek başına yeterli değildir. Ancak olası bir senaryo şu şekilde gerçekleşebilir: Askeri yapının vurulması, güvenlik güçlerinde kafa karışıklığı, ekonomik baskıların artması, protestolar ve ayaklanmalar, devletin kontrol gücünün gerilemesi, seçkinler arasında bölünme, rejimin meşruiyetinde ve yönetme gücünde bir kriz.

Burada hedef, İran ordusunu yenilgiye uğratmaktan İran devletini zayıflatmaya doğru kaymaktadır; işte bu, muazzam bir stratejik farktır. Askeri bir tesisin yok edilmesi, bir devletin çöküşü anlamına gelmez; ancak askeri kapasitelerin yok edilmesiyle birlikte güvenlik kontrolünün de kaybedilmesi, ekonomik çöküş ve siyasi bölünmeyle eş zamanlı gerçekleşirse, o zaman devlet, yönetme kapasitesinin aşınması aşaması gibi farklı bir aşamaya girer.

İran’da rejimin tehlikeye girmesi için kapsamlı bir devrime tanık olması zorunlu değildir; nitekim kriz daha sakin bir şekilde de başlayabilir: Örneğin fiyat artışları, mal kıtlığı, para biriminin değer kaybı, grevler, piyasalarda kargaşa, sermaye kaçışı, üretimdeki düşüş, hizmetlerdeki aksaklıklar ve ardından yerel protestolar gibi.

Savaş ve yaptırımlardan muzdarip olan bir ülkede, bu unsurların her biri diğerini besleyebilir. Zira ekonomik kriz protestoları doğurur, protestolar güvenlik üzerinde baskı oluşturur, güvenlikteki istikrarsızlık ekonomiye zarar verir ve ardından da ekonominin zayıflaması protestoların artmasına yol açar... İşte bu, kısır bir döngüdür.

Ancak en önemli halka sadece sokak değildir; aksine yönetici seçkinlerin birbirine tutunmasıdır. Eğer siyasi kurumlar, Devrim Muhafızları ve güvenlik teşkilatları birbirine tutunur bir şekilde kalmaya devam ederse, rejim yüksek düzeydeki baskıları absorbe edebilir. Ama güç merkezlerinin içinde bir bölünme başlarsa, o zaman kriz daha tehlikeli bir hale gelebilir. Bu nedenle rejimin çöküşünün yaklaştığına dair gerçek gösterge, sadece protestoların sayısı olmayacaktır; dolayısıyla asıl soru şudur: İran'ın güç kurumları hâlen tek bir vücut olarak işliyor mu?

Sahneyi okumadaki hata, güvenlik kurumlarının vurulmasının otomatik olarak rejimin düşmesine yol açacağını varsaymak olacaktır. Zira siyasi tarih, dış savaşların ters sonuçlar doğurabileceğini kanıtlamaktadır. Nitekim ABD ve Yahudi varlığının saldırıları, İran içinde ulusalcı duyguların güçlenmesine ve iç muhalefetin bir kısmının “dış saldırı” karşısında devleti savunma pozisyonuna dönüşmesine yol açabilir. Bu durumda, Besic’e yönelik saldırı, iç cepheyi parçalamak yerine birleştiren bir faktör haline gelebilir.

Bu nedenle askeri ve ekonomik baskı yoluyla rejimi devirme girişimi büyük riskler taşımaktadır. Nitekim baskı devrim üretebileceği gibi, daha fazla baskı, milli seferberlik ve bir sertleşme de üretebilir. Bu iki sonuç arasındaki belirleyici faktör ise devlet kurumlarının bütünlüğüdür.

Amerika stratejik bir ikilemle karşı karşıyadır:

ABD muazzam bir mali ve askeri güce sahiptir; ancak bu, baskı uygulama kapasitesinin sınırsız olduğu anlamına gelmemektedir. Zaten ABD ekonomisi de borç yükü, faiz maliyetleri ve siyasi kutuplaşma yüküyle karşı karşıya olup, Washington’un savaşın uzun süreli bir küresel enerji krizine dönüşmesini önlemesi gerekmektedir. Bundan dolayı yeni yaptırımların neden özel bir önem taşıdığını anlayabiliyoruz. Zira ABD Hazine Bakanı, ekonomik baskıların İran’a karşı yeni bir büyük çaplı ABD askeri harekâtına duyulan ihtiyacı azaltabileceğini söylemiştir. Başka bir deyişle Washington, mali gücün bir kısmını askeri güçle değiştirmeye yönelik bir girişimle karşı karşıya olabilir. Ancak mali gücün, dünyanın işbirliğine ihtiyacı vardır. Eğer Çin veya diğer ülkeler yaptırımlara tam olarak uymayı reddederse ve İran petrol satışı, döviz ve mal temini için alternatif kanallar geliştirmeyi başarırsa, yaptırımlar kesin bir darbe olma yerine uzun soluklu bir yıpratma sürecine dönüşebilir. İşte o zaman İran’a karşı savaş, küresel finans sisteminin geleceği üzerine yaşanan daha büyük çatışmanın bir parçası haline gelecektir.

Çin: Savaşın devam etmesi halinde göz ardı edilemeyecek bir değişkendir; peki Çin, Washington'ın Tahran'ın ortaklarına karşı ikincil yaptırımları kullanmasına ne kadar tahammül gösterecektir?

Eğer İran, Çin, Rusya ve bölgesel ticaret ağları Amerikan finans sistemini kısmen baypas etmeyi başarabilirse, o zaman savaş daha çok kutuplu bir ticari ve finansal sistemin ortaya çıkışını hızlandırabilir. Washington, ortaklarının çoğunu boyun eğmeye zorlayabilirse bu, Dolara dayalı finansal sistemin gücünün devam ettiğine dair yeni bir teyit olacaktır. Ancak kriz uzun süreli bir savaşa dönüşürse, o zaman etkileri İran sınırlarında durmayacaktır.

Körfez: Körfez ülkeleri zor bir ikilemle karşı karşıya kalacaktır: Yani bir yandan ABD ile güvenlik ittifaklarını korumakla, diğer yandan da topraklarının ve petrol tesislerinin savaş alanına dönüşmesini önlemekle karşı karşıya kalacaktır.

Türkiye: Türkiye, enerji, ticaret ve ulaşım alanlarında baskılarla karşı karşıya kalacak ama aynı zamanda taraflar arasında önemli bir siyasi iletişim kanalına da dönüşebilir.

Irak: Coğrafi konumu ve ülke içindeki silahlı güçlerin yanı sıra İran ve ABD’nin çıkarlarının iç içe geçmiş olmasının sonucunda, güvenlik ve siyasi dalgalanmalara en çok maruz kalan ülkelerden biri olabilir.

Yemen ve Kızıldeniz: Herhangi bir bölgesel gerginlik, diğer deniz ulaşım yolları üzerindeki baskıyı artırabilir; bu da Kızıldeniz’de gemi trafiğindeki aksaklıklar ve saldırılarda fiilen görülmektedir.

Küresel ekonomi: Enerji fiyatlarındaki artış, nakliye ve üretim maliyetlerinin yükselmesi, dolayısıyla dünya ekonomisinin faiz oranlarına ve borçlara karşı hâlâ hassas olduğu bir dönemde enflasyonun geri dönüşü anlamına gelmektedir.

İran kurumları bir bütün olarak kalmaya devam ederse, savaş uzun soluklu bir yıpratma savaşına dönüşebilir; iç cephe ise ekonomik ve güvenlik açısından çökerse, o zaman son derece tehlikeli bir geçiş aşaması başlayabilir. Ancak seçkinler ve iktidar kurumların arasında bir bölünme yaşanırsa, şu en kargaşalı senaryo da mümkün hale gelir: Savaş dışarıda sonuçlanmadan önce rejimin içeriden aşınması.

Şüphesiz bölge, değirmen taşının çakılları öğütmesi gibi öğütülmektedir; eğer bölgedeki bu yıpranmayı (tüketimi) durdurmazsak, Batı, özellikle de Yahudi varlığı, beldelerimize, namuslarımıza ve mallarımıza egemen olmayı başaracaktır. Eğer bu gafletimizden uyanmazsak, gelecek çok daha kötü olacaktır!

Bizim kendi işlerimizin dizginlerine, siyasi, ekonomik ve her alandaki kararlarımıza sahip olmamız için eksik olan tek şey; Allah'ın Kitabı'na ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetine bağlanmaya karar vermemiz, Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in izinden gitmemiz ve İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışmamızdır; işte bizim için tek kurtuluş yolu budur, bizim için bundan başka bir kurtuluş da yoktur. Nitekim Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bize müjdelediği Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti'ni kurarak, bu ümmetin konumunu ve izzetini geri kazanması için çalışanlar da vardır. O halde onun adamlarından olun; bu ümmetin bağrından çıkardığı Sa'dlar ve Halidler olun; omuzlarınızdaki tozu silkeleyin, kolları sıvayın ve Allah'ın dinini aziz kılmak için hep birlikte harekete geçelim! Bizi kesin olarak bekleyen şey, iki güzellikten biridir: Ya şehadet ya da zafer. Böylece Allah'a, bizden razı olmuş bir halde kavuşuruz; kim zaferle taçlanırsa, Allah onu bu dini ikame etmek için egemen kılar.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Özbekistan Neden Çin Yapımı J-10CE Savaş Uçaklarını Satın Aldı?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Özbekistan Neden Çin Yapımı J-10CE Savaş Uçaklarını Satın Aldı?

Haber:

Çin yapımı çok amaçlı J-10CE savaş uçaklarının Özbekistan Hava Kuvvetleri saflarına katıldığı ortaya çıkarıldı; zira 28 Ağustos'ta bağımsızlığın 35. yıldönümü vesilesiyle bir televizyon programında ilk kez gösterildi. 30 Ağustos'ta Savunma Bakanlığı, bu savaş uçaklarını gösteren bir video klip yayınladı. Şu ana kadar en az 6 uçak alenen ortaya çıkarılırken; bazı haberlerde ise 24 uçaktan oluşan bir siparişten söz edilmekte ancak bu rakam, Taşkent ve Pekin tarafından resmi olarak teyit edilmedi.

Yorum:

Bu olayı yalnızca Özbek ordusunun modernizasyonu olarak yorumlamak, meselenin siyasi özünü göz ardı etmek anlamına gelir.

Birincisi: Özbek Hava Kuvvetleri uzun yıllar boyunca MiG-29, Su-27, Su-24 ve Su-25 gibi Sovyet döneminden kalma savaş uçaklarına güvenmiştir. Bu da yedek parça, bakım, teknik destek ve uzmanların eğitimi alanlarında Rusya’ya şiddetli bir bağımlılık olduğu anlamına gelmektedir. Rusya, bu imkânları zaman zaman siyasi baskı aracı olarak da kullanmaktadır. Bu nedenle Taşkent’in Çin uçağını tercih etmesi, sadece yeni bir silah satın almaktan ibaret değildir; aynı zamanda askeri-teknik bağımlılığın kaynağında bir değişiklik olduğu anlamına gelmekte olup bu da Orta Asya’da on yıllardır süren Rus askeri-teknolojik üstünlüğe yönelik ciddi bir darbenin başlangıcını temsil etmektedir.

İkincisi:Son yıllarda Çin’in Özbekistan’daki varlığı ticaret, yatırım, enerji ve ulaştırma alanlarıyla sınırlı kalmıştı. Şimdi askeri savunma alanına da nüfuz etmektedir. J-10CE, gelişmiş radarlar, havadan havaya füzeler ve elektronik harp yetenekleriyle donatılabilen modern, çok amaçlı bir savaş uçağıdır. Bu nedenle bunun Özbekistan'da ortaya çıkması, Çin'in Orta Asya'daki stratejik nüfuzunun derinleştiğinin göstergelerinden biri olarak kabul edilmektedir. Kayda değerdir ki Bangladeş de aynı uçağı satın almak için müzakerelere başlamış olup, iki ülkenin jeopolitik koşulları farklı olsa da aynı uçağın tercih edilmesi, neden özellikle J-10CE sorusunu güçlendirmektedir? Bu durum sadece uçağın fiyatının ucuz olmasıyla açıklanamaz.

Üçüncüsü: Özbekistan Dışişleri Bakanlığı, politikalarında, “çok yönlülük” mefhumunu kullanmaktadır. Ancak asıl soru şudur: Özbekistan askeri kapasitesini bağımsız bir şekilde mi inşa ediyor, yoksa Rusya’ya olan bağımlılıktan çıkıp Çin’e bağımlı hale gelmeyi tamamen bağımsız stratejik bir politika olarak mı görüyor? Burada mesele, uçağın satın alındığı tarafla sınırlı değildir; aksine mesele, silahlandırma, yedek parçalar, yazılımlar, eğitim ve rehberlik, bakım ve geliştirme konularında satıcı tarafa bağımlılık durumuna kadar uzanmaktadır.

İşte en tehlikeli nokta da burada yatmaktadır: Bu uçaklar kimi koruyacak? Kesinlikle Özbekistan'ın güçlü bir savunma kapasitesine sahip olması ve hava sahasını koruma gücü olması gerekir. Ancak uçağın yeni olması, onun otomatik olarak doğru yolda kullanılacağı anlamına gelmez. Peki onu kim yönetecek? Hangi siyasi amaç için kullanılacak? Ve hangi düşmana karşı yöneltilecek? Bu soruların şu ana kadar hâlâ cevapları yok. Ancak yarın -Allah korusun- düşmanı bir kenara bırakıp silahların Müslüman kardeşlerimize yöneltilmesine asla izin verilmemelidir!

Eğer silah, Müslümanları ve ülkelerini korumaya hizmet ediyorsa ve gerçek düşmana doğru yöneltiliyorsa, bu hayırlı bir şeydir. Ama yok Müslümanlara karşı, sömürgeci çıkarları korumak için ya da dış güçlerin siyasi amaçlarını gerçekleştirmek için kullanılırsa, o zaman ne kadar modern olursa olsun, bu teknolojinin olmaması, olmasından daha hayırlıdır! Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ “Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız).” [Hud 113]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER