Pazar, 22 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/04
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Yöneticilerin Başları Ne Kadar Çok Eğilirse, Yahudi Varlığının Küstahlığı da O Kadar Artıyor

Politik küstahlığın ve askeri azgınlığın sınırlarını aşan, Müslümanların yöneticilerini hiçe sayan bir tabloyla karşı karşıyız. Şeyh Dağı’na çıkan suçlu Benjamin Netanyahu, tüm bölgeyi hafife almakta; dünyaya, o stratejik tepeden Şam üzerindeki hegemonyasını ilan etmekte, saldırgan iştahını öve öve bitirememekte, Lübnan, Suriye ile Ürdün’deki Yermük Nehri’nin hepsinin kendi kontrolü altında bulunduğunu belirmektedir.

Bu utanç verici görüntü, Yahudi varlığı ordusunun Güney Lübnan’daki işgal alanını genişletmeyi sürdürdüğü ve güneydeki köy ve kasabalara karşı adeta “yakıp yıkılmış toprak”, hatta “patlayıcılarla döşenmiş toprak” politikası uyguladığı, insanları katlettiği, göç ettirdiği ve köy ile kasabaları yerle bir ettiği bir dönemde gerçekleşmektedir. En son Yahudi varlığı, patlama depreminin bölgenin dört bir yanına ulaştığı Nebatiye’deki Ali el-Tahir tepesinin gösterişli bir biçimde patlattı.

Gazze’de de durum aynı; Yahudi varlığı, taşlarını öğütmeye ve halkını yok etmeye devam etmektedir. Suriye’yi de her fırsatta bombalamaktadır. Batı Şeria’da toprakları gasp etmeyi, halka zulmedip onları aşağılamayı sürdürmekte, Mescid-i Aksa’nın mahremiyetini ayaklar altına almaktadır. Bunlar yetmezmiş gibi bir de Türkiye ve Mısır’a tehditler savurmaktadır... Bu manzara karşısında Müslümanların yöneticilerinin tutumlarının ise açık bir acziyet, apaçık bir tavizkarlık ve utangaç bir kınama arasında gidip geldiğini görüyoruz!

Lübnan yönetimi ise Yahudi varlığının kibrini artıran ve katliam, işgal, yıkım, patlatma ve yerinden etme cüretini daha da şiddetlendiren zillet müzakerelerinde diz çökmeye devam etmektedir! Peki Müslüman beldelerindeki mevcut rejimlerin başımızı ağrıttığı o meşhur “egemenlik” nerede?! Biz bu sözde egemenliğin, ancak ve ancak Müslüman ülkeleri arasındaki sınırları sağlamlaştırmak ve Müslümanların boğazındaki ilmeği sıkmak söz konusu olduğunda ortaya çıktığını görüyoruz. Bunun da elbette tek bir amacı vardır: Onların düşmanlarına karşı birleşmesini engellemek.

Yahudi varlığı ordusu, Nebatiye’deki Ali et-Tahir Tepesi’ni 1100 ton patlayıcıyla havaya uçurduğunda ve bu patlamanın şiddeti uzak bölgelerden bile hissedildiğinde ise o egemenliğin buhar olup uçtuğunu görüyoruz. O zaman bu egemenlik sahiplerinin, yiğitlik ve gurur dolu nutuklarını bir kenara bırakıp acziyet, çaresizlik ve düşman karşısında direnişi hafife alan söylemlere sığındıklarını görüyoruz! Oysa Yahudi varlığı göründüğünden çok daha zayıftır; son olaylar, onun sahip olduğu o hayali gücün sebebinin Müslümanların yöneticileri olduğunu kanıtlamıştır. Yahudi varlığı bu yöneticilerin gölgesidir ve onlar yok olduğunda o da yok olacaktır.

Allah Azze ve Celle’yi gazaplandıran bu utanç verici tutumlar, yöneticilerin tahtlarını korumaya yetmeyecek, aksine Yahudi varlığının genişlemeci hırsları karşısında yok olup gideceklerdir.

Bizler, şer’i sorumluluğumuzun bir gereği olarak önemle şu hususların altını çiziyoruz:

- Bu varlık bölgede kötü huylu bir hastalıktır ve Müslüman ordularının cihadıyla sökülüp atılmalıdır.

- Lübnan yönetiminin Yahudi varlığıyla müzakerelere devam etmesi büyük bir ihanettir.

- Yahudi varlığının küstahlığı ve nobranlığı onun gücünün bir kanıtı değildir, aksine Müslümanların yöneticilerinin suç ortaklığının ve İslam ordularının ihmalkârlığının doğrudan bir sonucudur.

- İslam; yöneticilere orduları seferber etmeyi, düşmanlarla cihat etmeyi ve mustazaflara yardım etmeyi farz kılmıştır. Yöneticilerimiz bizden ve doğru yolda olduklarında, ülkeleri fetheder, düşmanları hezimete uğratır ve Allah’ın şeriatını tatbik ederdik. Nerede Râşit Halifeler Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali’ler? Nerede Müslümanların sancağını dünyanın her yerinde dalgalandıran Harun Reşit, Mutasım ve Süleyman Kanuni gibiler...? Onlar nerede, bugünkü yöneticiler nerede?!

- Günümüzün yöneticileri, Ümmetin düşman karşısında birleşmesini engellemek için çırpınmaktadırlar. Hatta onlar, Batı’nın beldelerimiz ve servetlerimiz üzerindeki tahakkümünün devam etmesinin asıl sebebidirler. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

فَإِذَا جَاءَ وَعْدُ الْآخِرَةِ لِيَسُوءُوا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْبِيراً “İki vaatten ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid’e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” [İsra 7]

Devamını oku...

Yalnızca İslam Müslümanları Birleştirebilir ve Sömürgeciliği Yenilgiye Uğratarak Libya’dan Kovabilir

Erken dönem fetihlerinin ve işgalcilere karşı direnişin sembolü olan, büyük âlimlerin yetiştiği ve Kur’an-ı Kerim’i ezberletme konusunda öncülük eden bir ülkenin; Ömer Muhtâr’ın ve bir milyon Kur’an hâfızı ülkesi Libya’nın, 2011’in sonlarında Muammer Kaddafi’nin fiilen devrilmesinden bugüne kadar sömürgeci güçler arasındaki çatışmanın bir sahası olarak kalması gerçekten üzüntü verici. Bu çatışmaların yakıtı ise Müslümanların evlatları, servetleri ve topraklarıdır. İktidar mücadelesi verenler hâlâ ülkeyi sömürgecilerin çıkarları doğrultusunda altüst etmeye devam etmektedir.

İktidar mücadelesi verenler, bir yanda Trablus merkezli Abdülhamid Dibeybe başkanlığındaki hükümet, diğer yanda Bingazi merkezli Usame Hammad başkanlığındaki hükümet olmak üzere ülkeyi hâlâ Doğu ve Batı olarak iki hükümete bölmüş durumdalar. Ayrıca biri Batı’da, Abdülhamid Dibeybe başkanlığındaki sözde Ulusal Birlik Hükümeti’ne bağlı; diğeri ise ülkenin doğusunda Halife Hafter’in komutasında olmak üzere iki ayrı ordu bulunmaktadır. Bu taraflar, en iyi ihtimalle, iktidarın paylaşılması ve birlik sağlanması adına çeşitli uzlaşma biçimlerine yönelik görüşmelerden söz ediyorlar. Sanki Müslümanların birliği meselesi, aziz dinimizde kesin bir hükme bağlanmamış da üzerinde pazarlık yapılabilecek ihtilaflı bir meseleymiş gibi davranıyorlar!

Libya’nın batısındaki (Ulusal) Birlik Hükümeti’ne bağlı hava, deniz ve hava savunma kuvvetleri genelkurmay başkanları ile Libya’nın doğusundaki güçler, çeşitli askerî alanlarda iş birliğini ve bütünleşmeyi güçlendirmek amacıyla ortak bir çalışma programı ve uygulama planları üzerinde anlaşmaya vardıklarını belirttiler. Askeri kurumun bu diyaloğu Birleşmiş Milletler misyonunun himayesinde ve Ekim 2020’de Cenevre’de taraflar arasında imzalanan ateşkes anlaşması çerçevesinde yürütüyor olması, bu çabaların ne denli saçma olduğunu ve bu görüşmelerin ülkeye hayır getireceğine kanıtlar niteliktedir.

Müslümanların birleşmesinin farz olması meselesi, şer’an kesin hükme bağlanmış bir meseledir. Çünkü Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللَّهِ جَمِيعاً وَلَا تَفَرَّقُوا “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin.” [Ali İmran 103] Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur:

مَنْ أَتَاكُمْ وَأَمْرُكُمْ جَمِيعٌ عَلَى رَجُلٍ وَاحِدٍ يُرِيدُ أَنْ يَشُقَّ عَصَاكُمْ أَوْ يُفَرِّقَ جَمَاعَتَكُمْ فَاقْتُلُوهُ “Siz yönetim işinde bir adam üzerinde birleşmiş iken, birisi gelip sizin asanızı kırmak ya da cemaatınızı parçalamak isterse onu öldürün.”

إِذَا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ فَاقْتُلُوا الْآخَرَ مِنْهُمَا “İki Halife için biat edildiğinde ikincisini öldürün.” Müslümanların ihtilaf etmesinden, bölünmesinden ve birbirleriyle savaşmasından tek yararlanan, ülkenin servetlerini yağmalamaya devam edebilmesi için ülkenin kendi adamları arasında bölünmüş ve parça parça kalmasını isteyen sömürgecidir.

İngiltere’nin ajanları ile Amerika’nın ajanları arasındaki bu çatışma, ülkeyi bölünme ve kan dökme girdabında tutmaya devam etmektedir. Bu çatışmanın tek kaybedeni ise Müslümanlardır. Bu nedenle Libya’daki samimi kişilerin; kabilelerdeki ehl-i hal ve’l akd kimselerin ve rabbani âlimlerin, ülkeyi sömürgeciliğin pençesinden kurtarmak ve sömürgeciliğin sancağı altında değil, “Lâ ilâhe illallah Muhammed’un Rasûlullah” sancağı altında birleştirmek için çatışmanın liderlerine ve taraflarına engel olmaları elzemdir. Evs ile Hazrec’i bir araya getirebilen İslam, Libya’da Doğu ile Batı’yı; hatta bütün dünyadaki Müslümanları bir araya getirebilecek güçte ve yetenektedir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعاً وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَاناً وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ “Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size ayetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” [Ali İmran 103]

Gelin, Libya’yı Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafetin dayanak noktası yapalım. Zira dünya ve ahiretin hayrı bundadır.

Devamını oku...

Hindistan’daki Mazlum Müslümanlar, Müslüman Orduların İçinden Muhammed b. Kasım’ın Çıkmasını Bekliyorlar

6 Eylül 2026 tarihinde Pakistan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Hindistan’ın Saharanpur şehrinde 5 Eylül’de, yaklaşık bir asırlık geçmişe sahip tarihî bir caminin yıkılmasını kınadı. Sözcü yaptığı açıklamada “Pakistan, Müslümanlara yönelik sistematik zulüm karşısında uluslararası toplumu derhâl harekete geçmeye çağırıyor.” ifadelerini kullandı. Görüldüğü gibi İslam beldelerinin nükleer silaha sahip en büyük ordusuna sahip olmasına rağmen Pakistan rejimi, sorumluluk üstlenmekten kaçınarak meseleyi, İslam’a ve Müslümanlara savaş açan, İslam’a karşı savaşında Hindu devletini destekleyen Batılı sömürgeci güçlerin egemenliğindeki uluslararası sisteme havale etmiştir. Hindistan’da, Myanmar’da, Doğu Türkistan’da ve Filistin’deki Müslümanlar dinleri uğruna kendilerinden yardım istediklerinde Müslümanların yöneticilerinin sergilediği sefil tepki işte budur...

Ey Hindistan Müslümanları! Ey İslam Ümmeti!

Birincisi: Dini uğruna sizden yardım isteyen mustazaf kardeşlerinize yardım etmeniz şeran üzerinize farzdır. Çünkü Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَإِنِ اسْتَنْصَرُوكُمْ فِي الدِّينِ فَعَلَيْكُمُ النَّصْرُ “Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, yardım etmek üzerinize borçtur.” [Enfal 72]

Haydi ümmetinize ve ordularınıza, Raja Dahir’in zulmüne onu ortadan kaldırarak cevap veren ve Hint Yarımadası’nı fetheden Muhammed bin Kasım’ı hatırlatın. Bu alt kıta Dar’ul İslâm iken halkı asırlarca güvenlik içinde yaşamışlardır. Ancak İngiliz sömürgesi Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın hükmünü ilga edip yerine laik küfür kanunlarını koyduğundan beri, Pakistan ve Bangladeş de dâhil olmak üzere Hint alt kıtasının hiçbir bölgesi huzur yüzü görmemiştir. Bu yüzden, dininiz uğruna destek talep edin ve Ümmetinizden Hilafet’i kurmasını isteyin.

İkincisi: İktidardaki aşırılıkçı Hindu partisi, iktidarda kalabilmek için İslam’a ve onun sembollerine, camilerine karşı savaş açmaktadır. Bunu yapmaya mecburdur zira İslam’ın yönetimi altında yüzyıllarca refah içinde yaşayan Hindistan halkının bugün çektiği aşırı yoksulluğu ortadan kaldırmakta başarısız olmuştur. 2004 yılındaki “Parlayan Hindistan, Yükselen Hindistan” seçim sloganı artık yok olup gitmiştir!

Bunun yanında, Alt Kıta’daki iktidar ve muhalefette bulunan bütün siyasi elitler, bilgisizlikleri sebebiyle bölgeye yıkım getiren aynı Batı uygarlığını benimsemişlerdir. Bunun sonucunda da laik küfür kanunları altında Hindistan’ın içinde bulunduğu duruma karşı hem Müslümanlar hem de gayrimüslimler arasında yaygın bir hoşnutsuzluk hâkim olmuştur. Toplumda güven bakımından bir boşluk oluşmuş ve birçok insan bir çıkış yolu arayışı içerisine girmiştir.

Sovyet Rusya halkına on yıllarca acı çektiren kokuşmuş ideolojileriyle sakın komünistlerin bu boşluğu doldurmasına izin vermeyin. Aksine, onları Dar’ul İslam’a dönmeye hazırlamak için etrafınızdaki gayrimüslimleri güçlü bir şekilde İslam’a davet edin. Onlara İslam’ın yönetimi altındayken zimmiler olduklarını hatırlatın. Onlara bölgenin İslam’ın yönetimi altındayken büyük bir refah içinde yaşadığını ve dünya üretiminin %23’üne katkıda bulunduğunu anımsatın. Onlara, atalarının, 1857 yılında Müslümanların önderliğinde İngiliz işgaline karşı, İslami yönetimi yeniden tesis etme gayesiyle nasıl mücadele ettiklerini hatırlatın. Hindistan Alt Kıtası’nın her tarafında İslam’ın mesajını yayan salih davetçilerin asil yolunu izleyin.

Üçüncüsü: Şer’an sahip olduğunuz hakkı ihmal etmeleri sebebiyle Müslümanların yöneticilerini ifşa edin. Müslüman ordularının dinlerine yardım etmesini engelleyen Bangladeş ve Pakistan yöneticilerinden hesap sorun. İslam ümmetinin servetlerinin ve pazarlarının kapılarını Hindu zalimlere açan Körfez yöneticilerini hesaba çekin. Hindistan’ın bağımlı olduğu kara ve deniz yollarını kontrol altında tuttukları halde Müslüman orduları ile Modi’ye destek veren yöneticileri hesaba çekin. Müslümanların hain yöneticilerinin görevden uzaklaştırılmasını ve onların yerine Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafetin yeniden kurulmasını talep edin. Afganistan, Pakistan ve Bangladeşli âlimleri arasında nüfuz ve itibar sahibi oldukları için alimleriniz bu talebin en ön saflarında yer almalıdır; zira Müslüman âlimlerin Müslüman ordular arasında nüfuz ve bağları vardır. Umulur ki bu güzel sözleriniz, asrımızın Muhammed bin Kasım’larının kulaklarına ulaşır.

Devamını oku...

Ciddiyete Ciddiyetle Karşılık Verilir, Kınama ve Lanetleme Bildirileriyle Değil!

Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Ürdün, Endonezya ve Pakistan dışişleri bakanları, pazar günü yayımladıkları ortak bildiride Filistinlilerin Gazze’den zorla göç ettirilmesine yönelik her türlü girişimi reddettiklerini vurguladılar. Yahudi varlığının sözde Ulusal Güvenlik Bakanı Ben-Gvir ile sözde Savunma Bakanı Katz’ın tehcire ilişkin açıklamalarını “en şiddetli ifadelerle” kınadıklarını belirttiler. Her zaman olduğu gibi Yahudilerin bu kışkırtıcı açıklamalarını, uluslararası insancıl hukuk dahil olmak üzere uluslararası hukuk ilkelerinin açık bir ihlali ve Filistin halkının meşru haklarına yönelik doğrudan bir tehdit olarak değerlendirdiler. Meseleyi, Müslümanların maslahatları söz konusu olduğunda yazıldığı kağıttaki mürekkep kadar bile değeri olmayan şekli kanunlara ve uluslararası kuruluşlara havale etme alışkanlıklarını her zaman olduğu gibi sürdürmüşlerdir.

Allah’ın düşmanı Ben-Gvir, kurulacak özel bir bakanlık aracılığıyla 7 yıl içinde 1,86 milyon Gazzelinin tehcir edilmesini öngören bir etnik temizlik planından bahsetmektedir. Katz da bu planın varlığını kabul etmiş ancak Arap ülkelerinin ABD Başkanı Trump’a yaptığı baskılar ve sunduğu yatırım teklifleri nedeniyle planın geçici olarak dondurulduğunu itiraf etmiştir. Tüm bunlara karşılık sekiz İslam ülkesinin dışişleri bakanları ise sadece kınamak ve telin etmekle yetinmektedir. Yahudi varlığının ciddiyetine ve sahada her gün uyguladığı saldırgan eylemlerine ve uygulamaya hazır planlarına; sadece kınama ve telin ifadeleriyle karşılık vererek tam bir ciddiyetsizlik sergilemekte ve Müslümanların gözlerini boyama siyasetini sürdürmektedirler!

Yahudilerin suikastlar, patlamalar, tutuklamalar, işgaller ve yerleşim yerlerinin genişletilmesi gibi Filistin’deki halkımıza yönelik gerçekleştirdiği saldırganlık ve vahşet artık günlük bir manzara hâline gelmiştir. Bunlara paralel olarak Yahudi varlığı, Batı Şeria’nın parçalayarak ve halkın geçim kaynaklarını daraltarak hayatı cehenneme çevirmeyi ve böylece insanları göçe zorlamayı hedeflemektedir. Böylelikle Allah düşmanı Yahudiler; “Filistin halkının %80’i Filistin dışında kendilerini kabul edecek bir yer bulursa gitmeye hazırdır” iddiasını hayata geçirmek istenmektedir.

Tüm bu saldırganlık, planlama ve uygulamalar karşısında Müslümanların yöneticilerden toplanmaktan, kınama bildirileri yayımlamaktan ve meseleyi sömürgeciliğin ve büyük güçlerin arka bahçesi olan Birleşmiş Milletler ile uluslararası hukuk bataklığına havale etmekten başka bir şey yapmadıklarını görüyoruz.

Oysa Filistin halkına yardım etmek, onları göç ettirme girişimlerini engellemek ve Filistin’in tamamını kurtarmak, son derece basit ve kolaydır. Sekiz devletin ya da bir kısmının, hatta bunlardan sadece bir tanesinin bile buna azmetmesi yeterlidir. Zira yöneticilerin Yahudilerle savaşmaktan alıkoyduğu Müslüman orduları, bunu yapabilecek güçtedirler, bundan sorumlu ve yükümlüdürler. Ümmet artık bu gerçeğin farkındadır, gözü açılmıştır ve yöneticilerin tiyatrolarına, zayıf tutumlarına artık kanmamaktadır.

Yöneticiler, Allah’ın çağrısına ve Filistin halkının feryatlarına kulaklarını tıkadıklarına göre; geriye Ümmetin orduları içindeki samimi kişilerin, Müslümanları birleştirecek ve Filistin’i kurtaracak olan Raşidi Hilafeti kurması için Hizb-ut Tahrir’e nusret vermekten başka seçenekleri kalmamıştır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَا لَكُمْ لاَ تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَـذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ وَلِيّاً وَاجْعَل لَّنَا مِن لَّدُنكَ نَصِيراً “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve “Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver” diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?” [Nisa 75]

Devamını oku...

ABD Afrika Komutanlığı’nın (AFRICOM) Önderliğinde Gerçekleşecek Olan “PHOENIX EXPRESS 2026” Askeri Tatbikatı Bağımlılığı Perçinlemenin Yeni Bir Halkasıdır

Savunma Bakanlığı, Tunus’un 6-18 Eylül tarihleri arasında, ABD Afrika Komutanlığı ile iş birliği içerisinde ve 13 kardeş ve dost ülkeyi temsilen yaklaşık 400 asker ve gözlemcinin katılımıyla çok taraflı deniz tatbikatı PHOENIX EXPRESS 26’ya ev sahipliği yapacağını açıkladı.

Bu ev sahipliği, Bizerte şehrinde savaş botları için bir liman ve helikopter pisti barındıran ve inşasına 2024 yılında başlanan “Deniz Mükemmeliyet Merkezi” adı verilen ABD askeri tesisinin genişletilmesi için açılan Amerikan ihalesinden neredeyse bir ay sonra gerçekleşmektedir. Biz, Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti olarak Tunus halkımıza aşağıdaki hususları açıklıyoruz:

Birincisi: Amerika, İslam ve Müslümanlar düşmanı bir devlettir. Irak ve Afganistan’da işlediği suçları herkes bilmektedir. Yahudi varlığının Gazze, Batı Şeria, Lübnan, Suriye, Yemen ve İran’da Müslümanlara yönelik saldırganlığını desteklediği de herkesçe bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla Amerika ile askerî iş birliği yapmak şer’an haramdır. Çünkü bu, savaş hâlindeki bir düşmanla iş birliği yapmak demektir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلا تَعَاوَنُوا عَلَى الإثْمِ وَالْعُدْوَانِ “Birr ve takva üzerine yardımlaşın. Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın.” [Maide 2]

İkincisi: “Suçla ve düzensiz göçle mücadele”, “deniz sınırlarının güvenliğini sağlama ve gemileri denetleme” gibi sloganlar altında düzenlenen bu askeri tatbikatlar ne İslam Ümmeti’nin ne de Tunus halkının yararına değildir. Aksine bu tatbikatlar, temel olarak yerel orduları Amerikan güvenlik ve askeri sistemine entegre etmeyi, Akdeniz havzası ve Kuzey Afrika bölgesindeki Amerikan çıkarlarını koruyan bir araç haline getirmeyi amaçlamaktadır. Hürmüz Boğazı’nda yaşananlar bunun canlı bir örneğidir.

Üçüncüsü: İslam Ümmeti, büyük zorluklarla ve meydan okumalarla karşı karşıyadır. Bunlar, kendisine ve topraklarına pusu kuran düşmanla yüzleşebilmek için enerjisini ve ordularını Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’in gölgesinde İslam sancağı altında birleştirilmesini gerektirir. Allah Subhânehu ve Teâlâ, O’na yardım etmemiz, Devleti’ni kurmamız ve şeriatıyla hükmetmemiz hâlinde bize zafer ve hakimiyet vaat edeceğini söylemiştir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَيَنصُرَنَّ اللهُ مَنْ يَنصُرُهُ إِنَّ اللهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ “Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” [Hac 40]

Sonuç olarak Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti olarak biz, gençlerimizin maruz kaldığı askeri yargılamalara ve Amerikan düşmanıyla yapılan askeri tatbikatları reddettiği için yaklaşık iki yıldır Mornaguia (Murnakiye) Hapishanesi’nde yatan Medya Bürosu Üyesi Üstad Muhammed Nasır Şuveyha başta olmak üzere tüm baskılara rağmen, başta Amerika olmak üzere sinsi Batı ile yapılan askeri anlaşmaların iptal edilmesi çağrımızı bir kez daha yineliyoruz. Bağımlılığın her türlüsünü kesip atmak için çalışmaya ve Yüce Allah’ın, kurulması için çalışmayı tüm Müslümanlara farz kıldığı Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’in gölgesinde, yüce İslam’a dayalı gerçek bir bağımsızlığı gerçekleştirmeye çağırıyoruz. Nitekim Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً “Kim boynunda biat halkası olmadan ölürse cahiliye ölümüyle ölmüş olur.”

Devamını oku...

Amerika ve İran: Kesin Sonuç Savaşı Değil İradeleri Kırma Savaşı

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Amerika ve İran: Kesin Sonuç Savaşı Değil İradeleri Kırma Savaşı

Görünen o ki Amerika ve İran, çatışmanın yeni bir aşamasına girmiştir; bu aşama, iradeleri kırmaya yönelik uzun soluklu bir savaş gibi görünmekte olup her iki taraf da, mutlaka sonu belli olmayan kapsamlı bir savaşa girmek zorunda kalmadan karşı tarafı geri adım atma noktasına itmeye çalışmaktadır.

Amerika, muazzam bir askeri üstünlüğe ve geniş çaplı hava saldırıları düzenleme kapasitesine sahip olmasının yanı sıra, İran ekonomisini çökertmeye muktedir ekonomik ve mali baskı araçlarına da sahiptir. Ancak askeri üstünlüğe sahip olmak, kesinlikle İran büyüklüğündeki bir devlete -ki İran geniş bir coğrafyaya, füze kapasitesine, bölgesel kozlardan oluşan bir ağa ve çatışmanın bedelini ödemeye yönelik açık bir hazırlığa sahiptir- siyasi teslimiyeti dayatabilme kapasitesine sahip olmak anlamına gelmez.

Buna karşılık İran, ABD ile doğrudan ve açık bir askeri çatışmaya girmenin kendi çıkarına olmadığının farkındadır. Bu nedenle onun stratejisi, askeri bir zafer elde etmeye çalışmak yerine, çatışma süresini uzatmaya ve maliyetini artırmaya dayalı gibi görünmektedir. Çünkü çatışmaya eklenen her bir gün, ABD ve müttefikleri için siyasi, ekonomik ve askeri bir maliyet anlamına gelmekte olup, bu da İran’a kartlarını yeniden düzenlemek için daha büyük bir fırsat verebilir. İşte burada, zaman faktörü başlı başına bir silaha dönüşmektedir.

ABD, askeri ve ekonomik baskının sürdürülmesinin nihayetinde İran’ın devam etme gücünü zayıflatmaya ve onu başta nükleer program, bölgesel nüfuz ve Körfez’deki deniz ulaşım güvenliği olmak üzere kendisinin hayati olarak kabul ettiği dosyalarda tavizler vermeye zorlamaya yol açacağına inanmaktadır. İran ise tam tersine inanmaktadır; zira İran, savaşın devam etmesinin ABD için siyasi ve ekonomik bir yük haline geleceğine ve ABD’li karar alıcıların bir noktada, gerginliğin tırmanmasının maliyetinin beklenen getiriden daha fazla olduğuna ikna olacağına inanmaktadır.

Böylece mesele artık sadece füzeler, uçaklar ve yaptırımlardan ibaret değildir; aksine her iki tarafın da dayanma gücü üzerindeki bir savaş haline gelmiştir.

Bu çatışmanın ortasında, Hürmüz Boğazı istisnai bir konuma sahiptir; zira burası sadece bir su yolu değil, aynı zamanda dünyanın en önemli enerji arterlerinden biridir. Bu nedenle Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğine yönelik herhangi bir gerçek tehdit, sınır ötesi bir ekonomik krize dönüşebilir. İran, bu kozun kendisine sınırları ötesinde savaşın maliyetini artırma gücü verdiğinin farkındadır; bu nedenle Hürmüz, kesin bir zafer elde etmek için bir silahtan daha çok bir baskı aracı olarak kalmaya devam etmektedir.

Sorun şu ki, her iki taraf da yüz suyunu koruyacak bir sonuca ihtiyaç duymaktadır; çünkü ABD çatışmayı, İran’ın kendi zaferi olarak sunabileceği bir şekilde sona erdirmek istememektedir. İran ise, içeride ABD’nin baskısına teslim olmuş gibi görünecek bir anlaşmayı kolaylıkla kabul etmeyecektir. İşte iradeleri kırmaya yönelik savaşın tehlikesi de burada yatmaktadır; nitekim her iki taraf da müzakereye hazır olabilir, ancak her ikisi de geri adım atmaya zorlanmadığını hissetmelerinin ardından müzakerelerin başlamasını istemektedirler. Bu nedenle bir yandan askeri gerginlik, diğer yandan da siyasi temaslar gibi açık bir çelişki görebiliriz. Belki de bu bir çelişki değildir; aksine bizzat müzakere stratejisinin bir parçası da olabilir.

Sonuç mutlaka askeri bir zafer olmak zorunda değildir; belki de en gerçekçi sonuç, bir tarafın diğerine galip gelmemesi, aksine her bir tarafın da hedeflerine ulaştığını iddia ederek bir uzlaşmaya varmasıdır. Bu nedenle bugünkü çatışma, askeri bir zafer arayan geleneksel bir savaştan ziyade, irade ve dayanma kapasitesine dayalı uzun bir çatışmaya daha yakın gibi görünmektedir. Bu tür savaşlarda galip gelen, en güçlü darbeyi vuran taraf değil; aksine doğru bir anda karşı tarafa şunu söyleyebilen taraf olabilir: Devam etmenin maliyeti, geri adım atmanın maliyetinden daha büyük bir hale gelmiştir. İşte tam da burada iradeler savaşı sonuçlanacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

İngiltere ve En Kötü Krizleri

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İngiltere ve En Kötü Krizleri

Haber:

Birleşik Krallık yarın çökmeyebilir ve sınırları yakın gelecekte değişmeyebilir; ancak İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda liderlerini Cardiff'te bir araya getiren toplantı, üç liderin aynı masa etrafında oturduğu görüntünün çok ötesinde bir anlam taşıyor. İlk kez üç bölgedeki anayasal statünün değiştirilmesini destekleyen milliyetçi güçler, elverişli bir siyasi anda buluşarak Londra’ya ortak bir mesaj veriyor: İngiltere Birliği’nin geleceği artık sadece Westminster’ın karar vereceği bir mesele değildir. (Elaph)

Yorum:

Yüzyıllar boyunca varlığını sürdüren İngiltere İmparatorluğu, güneş batmayan imparatorluk olarak tanımlanmış ve uzun süre bu unvanla gurur duymuştu; zira nüfuzu dünya kıtalarının çoğunu kapsamaktaydı; bunların başında ise Hindistan’ın büyük bir kısmı, Afrika’nın geniş bölgeleri ile Kuzey ve Güney Afrika gelmekteydi; ayrıca Avrupa’daki rolünün yanı sıra denizaşırı Asya ve Amerika kıtalarına da genişlemişti.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından İngiltere dünya liderliğinden çekilmiş ve onun yerini birinci sıradaki Amerika Birleşik Devletleri almış ve onu da Sovyetler Birliği izlemişti. İşte o zamandan beri özellikle de o dönemin iki devinin, İngiltere ve Fransa’yı sömürgelerinden çıkarmak üzere anlaşmalarının ardından İngiltere'ye, yavaş yavaş zayıflık ve gerileme sızmaya başlamıştır.

Bu zayıflığın pek çok nedeni olduğu doğrudur; ister iç ister dış meseleler ve faktörlerle ilgili olsun, ancak bu zayıflık ve bölünmenin, bağımsızlıktan, ayrılmadan ve Britanya'nın kendisinin bölünmesinden söz edilmesine kadar varması –her ne kadar bunun gerçekleşmesi, halk oylaması şartı ve süresi gibi mevcut engellerin yanı sıra Britanya'nın uzlaşma ve esneklik gösterme kapasitesi nedeniyle zaman ve çaba gerektirse de– gerçekten dikkat çekici bir durumdur.

Ancak İngiltere'yi zayıflatmak ve ona darbe indirmek için çalışan uluslararası odakların olduğu bilinmektedir; tıpkı onun Avrupa Birliği’nden ayrılması sırasında olduğu gibi; bu da Trump’ın ilk ve mevcut görev dönemlerinden bu yana ABD’nin izlediği politikada açıkça görülmektedir; zira şöyle demişti: “Kuzey İrlanda'nın İrlanda Cumhuriyeti'ne katılması harika bir şey olacaktır.” Ve şunu sordu: “Bu nasıl kötü olabilir ki?” Ve şöyle dedi: “Herhangi bir soruna neden olmak istemem, ama şunu söyleyeyim ki, onun birleşik olmasını seviyorum.”

Dünya ülkelerine acı çektiren “böl ve yönet” politikasının sahibi olan İngiltere, bugün bu politikasının ve ülkeleri işgal edip halkları aşağılayan sömürgeci zihniyetin ateşiyle yanıp tutuşmaktadır. Bugün, tarihinde hiç tanık olmadığı ciddi bir iç bölünmenin acısını çeken İngiltere, işgal ettiği ülkelere uyguladığı muamelenin aynısının kendisine de uygulanması tehdidiyle karşı karşıyadır. Bugün ise ayrılıkçı eğilimlere sahip gruplar, Birleşik Krallık'ı oluşturan dört bölgeden üçünün, yani Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda liderliğini elinde tutmaktadır; öyle ki İngiltere'nin sadece İngiltere'den ibaret sıradan bir bölgeye dönüşmesi için bizzat kendi merkezinde bağımsızlık hakkında konuşulmaktadır; zira -engellere rağmen- bölünme faktörleri, güçlü ve tarihsel köklere sahiptir.

Son olarak: Dünyanın en kötü sömürgecilik tarihine ve İslam topraklarındaki Yahudilere Balfour Deklarasyonu'nu veren kurnaz bir zihniyete sahip olan İngiltere, bugün hizmet ettiği, kurduğu ve korumak için tüm para ve planlar sunduğu kimse tarafından küçümsenmektedir; zira bu iğrenç kuyruk ve sömürgeci proje, bugün X platformunda İspanyolca yayınlanan bir gönderide Ben-Gvir'in lisanı üzerinden ona şöyle diyor: “İsrail devletinin, Malvinas Adaları'nın işgal altındaki Arjantin toprakları olduğunu ve İngilizlerin bunları Arjantin halkından zorla çaldıklarını açıkça kabul etmesinin zamanı gelmiştir.”

Böylece güneş, mevcut durumun karanlığını yaşasın ve diğer halklara tattırdığı şeyin acısını çeksin diye İngiltere'nin gündüzünde batmıştır; bu ise aziz olan Allah'a hiç de zor değildir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hasan Hamdan

Devamını oku...

Belçika’daki Tarafsızlık Tartışması, Müslüman Kadını Yeniden Sanık Sandalyesine Oturtuyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Belçika’daki Tarafsızlık Tartışması, Müslüman Kadını Yeniden Sanık Sandalyesine Oturtuyor!

Haber:

1 Nisan 2026'da, Fransızca konuşan Valonya-Brüksel Federasyonu Parlamentosu eğitimde tarafsızlığa ilişkin yeni kuralları kabul etti. 2 Nisan 2026 tarihli kararname, resmî eğitim sisteminde çalışanların görünür olarak herhangi bir siyasi, felsefi veya dini semboller takmasını yasaklıyor. Bu da başörtüsü takan Müslüman kadınların, kararnamenin kapsadığı birçok öğretim ve eğitim görevinde, başörtüsünü çıkarmadıkları sürece artık çalışamayacakları anlamına geliyor.

Bu önlem, Belçika'daki Fransızca eğitim veren okulların, ciddi şekilde nitelikli öğretmen eksikliğinden muzdarip olduğu bir dönemde gelmiştir. 2025 yılında hükümet, Valonya ve Brüksel’deki bu eksikliği gidermek için çalışma grupları oluşturmuştu. Bununla birlikte okullar daha fazla öğretmene ihtiyaç duyarken, nitelikli ve başörtülü Müslüman kadınların, bazı kamusal eğitim sektörlerinde iş imkânlarından mahrum kaldıkları görülmüştür.

Yeni kararname, Belçika'da görünür İslami kıyafetler konusundaki süregelen tartışmada, bir başka adımı temsil ediyor. Belçika'nın kamusal alanlarda yüzü tamamen veya kısmen örten kıyafetleri zaten yasakladığını ve bu uygulamanın peçeyle yakından bağlantılı olduğunu belirtmek gerekir. Ayrıca Belçika mahkemeleri de bazı durumlarda kamu ve eğitim kurumlarında görünür dinî sembolleri yasaklayan kuralları kabul etmiştir.

Yorum:

Bir kez daha Müslüman kadın kendisini, Avrupa'daki siyasi ve ideolojik bir tartışmanın merkezinde bulmuştur. Tarafsızlık terimi bir gerekçe olarak kullanılmakta ancak sonuç açıktır. Müslüman bir kadın nitelikli, deneyimli ve öğretmenlik yapmaya istekli olabilir; ancak başörtüsü takmanın Allah tarafından farz kılındığına inanıyorsa, başörtüsünü çıkarmadığı sürece hoş karşılanmadığı söylenebilir!

Bu durum, okulların zaten öğretmen eksikliğinden muzdarip olmasının gölgesinde özellikle öne çıkmaktadır. Belçika, Fransızca konuşulan eğitim sistemi de dahil olmak üzere yıllardır öğretmen eksikliğiyle karşı karşıya kalmıştır. Bazen sınıflar öğretmensiz bırakılıyor, okullar boş kadroları doldurmanın zorluğuyla karşı karşıya kalıyor ve hükümetler öğretmenlik mesleğine daha fazla kişiyi çekmenin yollarını arıyor. Ancak aynı zamanda bir grup nitelikli kadın, giyim tarzları nedeniyle meslekten uzaklaştırılıyor.

Bu, bir çelişkiyi ortaya koymaktadır. Zira Avrupa hükümetleri sürekli olarak fırsat eşitliği, kadınların işgücü piyasasına katılımı, çeşitlilik ve kapsayıcılıktan söz ediyorlar. Ancak Müslüman bir kadın, İslami kıyafetini koruyarak çalışmak istediğinde, bu ilkeler birdenbire sınırlı bir hale geliyor. Böylece mesaj şu oluyor: Katılabilirsin, ancak İslami görünümünü gizlemen şartıyla!

Bu nedenle başörtüsü, Avrupa’da hâlâ tartışma konusu olmaya devam ediyor. Çünkü başörtüsü, hiçbir zaman sadece bir kumaş parçası olmamıştır. Başörtüsü, Müslüman bir kadının kimliğine bağlı kalarak Avrupa'da yaşayabileceğinin, eğitim görebileceğinin ve çalışabileceğinin görünür bir işaretidir. Dolayısıyla bir kadın, Allahu Teala'nın emrettiğine inandığı şeylerden ödün vermeden öğretmen, doktor, avukat ya da devlet memuru olabilir. Dinin giderek daha fazla özel ve görünmez kalmasını bekleyen laik bakış açısında bu durum, rahatsız edici bir hale gelmiştir.

Fransa laiklikten bahsediyor. Belçika tarafsızlıktan bahsediyor. Diğer ülkelerde ise politikacılar entegrasyon, güvenlik, özgürlük ve toplumsal uyum gibi terimler kullanıyorlar. Nitekim terimler değişebilir, ancak Müslüman bir kadından, görünür İslami kimliği gibi defalarca aynı şeyin değiştirilmesi isteniyor.

Belçika'nın durumu, tarafsızlığın gerçek anlamı konusunda önemli bir soruyu gündeme getiriyor; devlet, Müslümanlara, Hıristiyanlara, Yahudilere, ateistlere ve diğerlerine eşit muamele edebilir ama hepsini tek bir tip görünüme bürünmeye zorlamadan. Bir öğretmenin başörtüsü takması, okulu İslami bir okula dönüştürmez. Tarafsızlık, kurumun insanlara adil ve ayrım gözetmeksizin davranması anlamına gelmekte olup, bireyin topluma hizmet edebilmek için dinini gizlemesi anlamına gelmemektedir!

Kadınların özgürlüğü konusundaki söylemde bariz bir çelişki vardır. Zira laik toplumlar, kadınların giyim tarzını ve yaşam biçimini seçme hakkına sahip oldukları konusunda ısrar etmektedirler. Bununla birlikte Müslüman bir kadın Allah'a itaat etmek için başörtüsü takmayı seçtiğinde, devlet bu seçimin bazı okullarda, iş yerlerinde veya kamu kurumlarında kabul edilemez olduğuna karar verebiliyor. Kadına özgür olduğu söyleniyor ama bu özgürlük, laik politikaların dayattığı sınırlar içinde kalıyor!

Bu nedenle başörtüsü hakkındaki tartışma, tekrar tekrar gündeme geliyor. Dolayısıyla bu, birçok Avrupa ülkesinin henüz bir çözüm bulamadığı daha derin bir soruyu gündeme getiriyor: Müslümanlar, kademeli olarak taviz vermeye ve İslam'ın görünür tezahürlerini gizlemeye zorlanmadan topluma tam anlamıyla katılabilir mi? Başörtüsü, bu sorunun göz ardı edilmesini imkânsız kılıyor; zira bu, okullar, iş yerleri, sokaklar ve kamu kurumlarında her gün görülüyor.

Bu nedenle Müslüman bir kadının, İslami kıyafetinin bir sorun olduğu fikrini kabul etmemesi gerekir. Çünkü başörtüsü ne bir seçim sloganı, ne bir siyasi kıyafet, ne de aşırılığın bir işaretidir. Müslüman bir kadın için başörtüsü, Allah’a itaatinin bir parçasıdır; bu nedenle onu, dini ile eğitimi arasında, dini ile mesleği arasında ya da dini ile topluma hizmet etmesi arasında bir seçim yapmaya zorlamamak gerekir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ إِذَا قَضَى اللَّهُ وَرَسُولُهُ أَمْراً أَن يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ أَمْرِهِمْ “Allah ve Rasulü bir konuda hüküm verince, ne bir mümin erkeğin ve ne de bir mümin kadının (o konuda) muhayyerlikleri (tercihleri) olamaz.” [Ahzab 36]

Bu nedenle Belçika'daki mesele, tek bir karardan ya da tek bir meslekten çok daha geniştir. Zira bu, laik rejimin, sürekli olarak özgürlük ve eşitlikten söz ederken, özellikle Müslüman bir kadını, dini inançlarına göre açık bir yaşam sürmelerinden dolayı nasıl kısıtlayabildiğini ortaya koymaktadır. Bu, okulların öğretmen aradığı bir dönemde meydana geldiğinde, bu çelişkiyi gizlemek çok daha da zor bir hale gelmektedir.

Asıl soru, Müslüman kadınların neden hâlâ başörtüsü takmaya devam ettikleri değildir; bilakis asıl soru, Avrupa siyasetinin neden kadınların Allah Subhanehu ve Teala'ya itaat etmelerini, kontrol altına alınması, sınırlandırılması ya da kamusal yaşamdan uzaklaştırılması gereken bir sorun olarak görmeye devam ettiğidir?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yasmin Malik

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER