Salı, 05 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/18
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Ceuta’daki Olaylar: Halklar ile Yöneticileri Arasındaki Derin Uçurumu Yansıtan Bir Aynadır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ceuta’daki Olaylar: Halklar ile Yöneticileri Arasındaki Derin Uçurumu Yansıtan Bir Aynadır

Haber:

İspanya, Kuzey Afrika'daki toprağı Ceuta'ya (Sebte) göçmenlerin geçişlerinin gece boyunca durduğunu açıkladı; zira Cumartesi günü, en az 67 kişinin hayatını kaybettiği kitlesel bir akının ardından polis, Fas sınırına 500 metre uzunluğunda bir yüzer bariyer kurmaya başladı. İspanyol yetkililer, Perşembe gününden bu yana yaklaşık 50 bin kişinin, Avrupa Birliği'nin Afrika ile olan kara sınırlarından birinde yaşanan eşi benzeri görülmemiş bir dalga ile karadan ve denizden Ceuta'ya geçtiklerini tahmin ediyor. (Nessma TV)

Yorum:

Ceuta, Kuzey Afrika'da bulunan bir şehirdir. Fas, bağımsızlığını kazandığından beri bu şehri ve Melilla'yı geri almak ve bu bölgeler üzerinde egemenlik kurmak istemiş ancak İspanya bunu reddetmiş ve her ikisini de kendi topraklarının bir parçası olarak kabul etmiştir.

Bu şehir, son günlerde dikkatleri üzerine çeken ve soru işaretleri uyandıran toplu bir göç kapsamında Faslıların kitlesel akınına sahne olmuştur.

Yüzbinlerce Faslı, “Taht” Günü’nde, (Taht Sahibi’nin) gölgesinde yitirdikleri daha iyi bir yaşamı güvence altına almak için bir sığınak olarak gördükleri Ceuta’ya doğru denize yönelmişlerdir.

Halkların, kendilerine bir hayat ve onurlu bir yaşam sağlamak yerine vatandaşlarını ölüme sürükleyen yöneticilere dayalı rejimlerin gölgesinde yaşamaları ne kadar da üzücü!

İnsanların, en temel yaşam unsurlarının bile bulunmadığı kendi ülkelerinde kalmak yerine, denizde hayatlarını tehlikeye atmayı tercih etmeleri ne kadar da üzücü!

Müslümanların, başlarındaki yöneticilerinin gölgesinde bu kadar bölünmüş durumda olmaları ne kadar da üzücü; zira halklar, şaşkınlığa, kaybolmuşluğa ve açlığa sürüklendiği bir vadide, yöneticileri ise taht hırsı ile düşmanlara sadakate ve vahşiliğe sürüklendiği başka bir vadidedir.

Müslüman halklar ile yöneticileri arasındaki bu derin uçurum, ancak her iki taraf birbiriyle uyum sağladığında ve Allah'ın kullarına Kendisine itaat edip O'nun şeriatıyla hükmettiklerinde vaat ettiği onurlu bir yaşamı güvence altına alacak hususlar üzerinde birleştiklerinde kapanacaktır.

Fas’ta, diğer Müslüman ülkelerde ve hatta Müslüman olmayan ülkelerde yaşananlar, insanlara felaketler tattıran, onları ve hayatlarını tehlikeye sürükleyen küresel bir sistemin başarısızlığını yansıtmaktadır; o halde insanlık ne zaman bu sistemin yozlaşmışlığını fark edip, Rabbinin sistemini talep ederek hayatta mutlu olacak?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Zinet es-Sâmit

Devamını oku...

Füzenin Namlusundan Müzakereler Masasına... Farklı Araçlarla Tek Bir Amerikan Politikası

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Füzenin Namlusundan Müzakereler Masasına... Farklı Araçlarla Tek Bir Amerikan Politikası

Haber:

Trump, cumartesi geç saatlerde yaptığı açıklamada; İran'ın nükleer hırslarını durduracak ve Hürmüz Boğazı'nı yeniden trafiğe açacak hızlı bir anlaşmaya varıldığı sürece ABD'nin İran'a yönelik yeni bir saldırıyı erteleyeceğini söyledi. Truth Social platformunda yaptığı paylaşımda, İran ve Orta Doğu’daki diğer ülkelerin, “hayati öneme sahip boğazın derhal, tam ve eksiksiz olarak yeniden açılmasına” ve “İran’ın nükleer tehdidinin sona erdirilmesine” yol açacak bir anlaşmanın tamamlanması için süre talep ettiklerini yazdı. (Reuters)

Yorum:

ABD yönetiminin askeri tırmanış tehdidinden müzakere söylemine geçmesi, Amerika’nın hedefinde bir değişiklik olduğu anlamına gelmemekte; aksine aynı amacı gerçekleştirmek için farklı araçların kullanılmasına dayanan politikanın doğasını yansıtmaktadır. Çünkü büyük devletler çatışmalara, bizzat savaş ya da barış hedefiyle girmezler; aksine kendileri için siyasi kazançlar gerçekleştirmesi durumunda savaşa başvururlar; bu kazançları pekiştirmede daha güçlü bir hale geldiklerinde ise müzakereye geçerler.

ABD, bölgede tam bir askeri zafer elde etmenin kolay bir iş olmadığının ve özellikle bölgesel ve uluslararası güçlerin iç içe geçmiş olması nedeniyle geniş çaplı bir çatışmanın, kontrol edilemeyecek sonuçlara yol açabileceğinin farkındadır. Bu nedenle müzakere, askeri baskının kullanılmasının ardından, onun alternatifi değil, aksine siyasi gerçekliği yeniden düzenlemenin bir aracı haline gelmektedir.

Bu gelişmeler, Orta Doğu’nun hâlâ uluslararası çatışmanın temel sahnesini oluşturduğunu ortaya koymaktadır; zira bu çatışma tek bir meseleye odaklanmamakta, bölgenin konumu, zenginlikleri ve stratejik geçitleriyle ve büyük güçlerin bölgedeki nüfuzlarını korumaya yönelik çabalarıyla bağlantılıdır. Bu nedenle ABD, İran’ı ayrı bir mesele olarak değil, küresel konumuyla ve diğer uluslararası rakiplerle karşı karşıya kaldığında önceliklerini belirlemeyle ilgili daha geniş hesaplamaların bir parçası olarak görmektedir.

Öte yandan gerginlik ve sükûnet arasında gidip gelmenin tekrarlanması, mevcut uluslararası düzenin krizini ortaya koymaktadır; zira büyük güçler, krizlerin köklerini çözmeye çalışmaktan ziyade, krizleri yönetmek için rekabet etmektedirler; çünkü krizlerin devam etmesi, onlara nüfuzlarını ve müdahalelerini sürdürmek için bir gerekçe sağlamaktadır.

Müslüman ülkeler, konumları ve zenginlikleri nedeniyle bu çatışmaların kalbinde yer almaya devam etmekte ancak parçalanmışlık gerçekliği bu ülkeleri, siyasi kararlarına sahip olan ve imkânlarını ümmetin çıkarı için kullanan bağımsız bir güç olmak yerine, uluslararası güçlerin çıkarları doğrultusunda hareket ettikleri bir arena haline getirmiştir.

Dünya, mevcut uluslararası sistemin istikrarı sağlama gücünün gerilediği ve büyük devletler arasındaki çıkar çatışmasından farklı bir vizyon taşıyan ve İslam ümmetine rolünü ve konumunu geri kazandıracak bir proje olan siyasi bir projenin gerekliliğinin arttığı bir geçiş dönemine tanık olmaktadır.

Bu gerçekliğin devam etmesinden en büyük zararı gören ise İslam ümmetidir; zira onun ülkeleri, konumu, servetleri ve insan kapasiteleri gibi dünyada etkili bir aktör olabilecek güç unsurlarına sahiptir; ancak siyasi birliğin yokluğu ve Batı’ya bağlı rejimlerin varlığı onları, olayları yöneten bağımsız bir güç olmak yerine büyük devletlerin çatıştığı bir arena haline getirmiştir.

Bu gerçeklikten kurtuluş, ittifakları değiştirmekle ya da uluslararası güçlerin ürettiği çözümleri beklemekle olmaz; aksine ümmetin siyasi kararını geri kazanmakla ve Müslüman ülkeleri birleştirecek, İslam risaletini dünyaya taşıyacak, böylece insanlığı çıkarlar çatışmasından İslam'ın adaletine ve merhametine kavuşturacak Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurarak İslami hayatı yeniden başlatmakla olur.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَىٰ لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْناًAllah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dareyn Eş-Şanti

Devamını oku...

Güney Sudan’ın Bölünmesinin Fikir Babası IGAD, Kirli Rolünü Oynamak İçin Yeniden Sahneye Çıkıyor

Doğu Afrika Hükûmetlerarası Kalkınma Otoritesi (IGAD), 30 Temmuz 2026 Perşembe günü Hartum’daki ofisini yeniden açtığını duyurdu. Örgütün Genel Sekreteri Workneh Gebeyehu, ofisin faaliyetlerinin sadece barış süreçlerini desteklemekle sınırlı kalmayacağını, aynı zamanda yeniden imar projelerine de katkı sağlayacağını ifade etti. IGAD, 1996 yılında kurulan, merkezi Cibuti’de bulunan; Sudan, Güney Sudan, Etiyopya, Kenya, Uganda, Somali, Cibuti ve Eritre’yi kapsayan Afrika alt bölgesel hükümetlerarası bir örgüt olarak bilinmektedir. Aslen 1986 yılında Hükümetlerarası Kalkınma ve Kuraklıkla Mücadele Otoritesi adıyla kalkınma, çölleşme ve kuraklıkla mücadeleyle ilgilenen bir örgüt olarak kurulmuş; 1996 yılında ise yeniden yapılandırılarak iddia ettiklerine göre(!) güvenlik ve barışı da kapsayan daha geniş bir yetkiyle Hükümetlerarası Kalkınma Otoritesi haline gelmiştir.

Şüphesiz bu tür örgütler, büyük sömürgeci devletlerin ülkemiz üzerindeki planlarını uygulamak için kurdukları araçlardan başka bir şey değildir. Nitekim IGAD, Güney Sudan’ın Sudan’dan koparılması sürecinde etkin bir rol üstlenmiştir. Güney Sudan’a kendi kaderini tayin hakkını tanıyan Machakos Protokolü, IGAD’ın himayesinde hazırlanmıştır. Yine bu örgüt, Güney Sudan’ın ayrılmasının doğrudan zeminini oluşturan uğursuz Naivasha Anlaşması sürecinde de önemli rol oynamıştır.

Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri arasında patlak veren mevcut savaştan sonra da bu örgütün oynadığı rol açıkça görülmüştür. IGAD, Sudan ordusu ile Hızlı Destek Kuvvetleri’ni eşit taraflar olarak değerlendirmiş, hatta Ocak 2024’te Kampala’da düzenlenen olağanüstü liderler zirvesine HDK lideri Muhammed Hamdan Daklu da (Hamideti) katılmıştır. Bunun üzerine Sudan hükûmeti, 20 Ocak 2024 tarihinde örgütteki üyeliğini askıya almıştır. Ne yazık ki bugün aynı örgütün yeniden Sudan’a dönmesine ve kirli rolünü oynamasına izin verilmektedir.

Ey Sudan halkı! Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyuruyor:

لَا يُلْدَغُ الْمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ وَاحِدٍ مَرَّتَيْنِ “Mümin bir delikten iki kez ısırılmaz.” O halde Amerika’nın çıkarları doğrultusunda Güney Sudan’ın ayrılmasına aracılık eden bu örgütün, şimdi de yine Amerika’nın planı doğrultusunda Darfur’u Sudan’dan koparmak için aynı rolü oynamasına nasıl izin veriyorsunuz?

Ey Sudan halkı! Şunu iyi bilin ki, bizi sömürgecilikten ve onun bölgesel ve yerel araçlarından kurtaracak tek güç, Nübüvvet metodu üzere kurulacak Raşidi Hilafet Devletidir. Hilafet, bu tür örgütlerin ülkenin iç işlerine müdahale etmesine asla izin vermeyeceği gibi, onları kurup yönlendiren büyük sömürgeci devletlerin de işlerimize karışmasına müsaade etmeyecektir.

Hilafet, sömürgeci kâfir Batı’nın nüfuzunu topraklarımızdan ve hatta tüm yeryüzünden söküp atacak olan balyozdur. Haydi, Allah’a ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’e itaat içinde onurlu bir yaşam sürmek için Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet uğrunda çalışın.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Amerikalıların Dimyat'taki Varlığı Komisyonları ve Soruşturmaları Gerektiriyor mu?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerikalıların Dimyat'taki Varlığı Komisyonları ve Soruşturmaları Gerektiriyor mu?!

Haber:

Mısır Enformasyon Devlet Bakanı Ziya Raşvan, Mısır’ın egemenliğinden ödün verilmeyeceğini ve Dimyat Limanı’ndaki iki doğal gaz gemisiyle ilgili olayın göz ardı edilmeyeceğini veya dosyasının kapatılmayacağını vurguladı. Devletin bu dosyayı, son derece sorumlu bir şekilde ele aldığına ve gerçeğe tam olarak ulaşmak için soruşturmaların halen devam ettiğine dikkat çekti. Raşvan, bazı tarafların, kargaşa çıkarmak ve sosyal medya üzerinden söylentiler yaymak için olayı istismar etmeye çalıştıkları konusunda uyarıda bulunarak, vatandaşlara hassas davranma ve resmî bilgilere güvenme çağrısında bulundu. Petrol Bakanlığı’nın başlangıçta olayın nedeni hakkında herhangi bir bilgiye sahip olmadığı; çünkü gemilere çıkıp inceleme yapmanın zaman aldığı eklemesinde bulunarak, gerekli bilgiler elde edildikten sonra gemilerin bir insansız hava aracı saldırısına uğradığının duyurulduğunu belirtti.

Yorum:

Raşvan, Dimyat Limanı’na düzenlenen ve iki doğal gaz gemisinin alev almasına yol açan saldırı karşısında Mısır’ın egemenliğinden bahsediyor; hem de hükümetin başlangıçta bir veya birden fazla insansız hava araçları saldırısını reddetmesine ve olayın sadece iki geminin eskimesi nedeniyle alev almasından kaynaklandığını söylemelerine rağmen; ancak medya kuruluşları meseleyi ifşa edip inkar ya da örtbas etmeye yönelik bir alan kalmayınca, gerçeğe ulaşmak için soruşturmalar anlatısına geri dönmüşlerdir!

Burada deriz ki; hükümet bu soruşturmalardan ne bekliyor? Eğer olayın İran tarafından gerçekleştirilen bir ya da birkaç insansız hava araçları saldırısı sonucunda olduğu ortaya çıkarsa ondan, ABD ve Yahudi varlığının İran’a karşı yürüttüğü savaşa dahil olmasını mı bekleyeceğiz?! Yoksa İran Devrim Muhafızları'na, Mısır'daki Amerikan çıkarlarına zarar vermemesi uyarısında bulunduğu bir kınama ve uyarı mesajı mı gönderecek?! Ya da her zaman olduğu gibi, soruşturma komisyonları tiyatrosu yoluyla olayı unutturmak ve hakikati örtbas etmek mi istiyor?!

Peki ama gerçeğe ulaşmak için, soruşturmaları ve komisyonları beklemeyen kesin olan bir şey yok mudur ki bu da; ister ekonomik ortaklıklar ve enerji altyapısı olsun, ister Amerikan enerji şirketlerine ait yüzer sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) depolama ve yeniden gazlaştırma üniteleri olsun, isterse de limandaki Amerikan üssü olsun, Dimyat Limanı'ndaki Amerikan varlığıdır; peki bu Amerikan varlığı, Mısır'ın egemenliğini ihlal etmiyor mu?!

Peki hangi mantıkla ve hangi hakla rejim, Mısır limanının bir kısmı ve Mısır gazı üzerindeki egemenliğini, Müslümanların en büyük düşmanı olan kibirli tiran Amerika’nın lehine ihlal edebiliyor; oysa Amerika, Yahudi varlığının müttefiki ve onun Filistin’deki kardeşlerimize karşı işlediği suçlarının ve vahşetinin destekçisi değil midir?!

Mısır rejiminin, topraklarında ABD varlığını barındırması bir suç ve devletin egemenliğinin gerçek anlamda ihmal edilmesidir; zira ABD’nin tüm bölgedeki varlığı, bölgeye sadece savaşlar, kötülükler ve felaketler getirmiş olup, tüm bölge bunun tanığı haline gelmiştir.

Mısır rejiminin yapması gereken, Amerikalıları derhal ülkemizden çıkarması, ülkeyi onların kötülüklerinden ve ülkenin kaynaklarını, Mısır halkının kazanımlarını ve servetlerini sömürmelerinden kurtarması ve rejimin, Amerika ile ortaklığı ve ona hizmet etmesi sebebiyle ülkeyi içine düşürdüğü felaket ve musibetin hakikatinden dikkatleri başka yöne çekmeyi ve pusulayı saptırmayı hedefleyen soruşturmalar oyunu ve tiyatrosundan vazgeçmesidir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...

Filistin Halkı, İşgal ve Yerleşimci Sürülerinin Vahşet Çemberi Arasında Sıkışıp Kalmıştır, Peki, Ümmet ve Orduları Ne Zaman Birleşip Onları Kurtarmak İçin Harekete Geçecek?!

İşgal güçleri, 24 Temmuz 2026 Cuma gününden bu yana Batı Şeria’nın kuzeyindeki farklı bölgeleri ağır bir askerî kuşatma altına almış durumda. Bir yandan sabit ve seyyar askerî kontrol noktalarındaki uygulamalar büyük ölçüde sıkılaştırılırken, diğer yandan köy ve kentlere aralıksız baskınlar düzenlenmekte, halkın günlük yaşamı felce uğratılmaktadır. Özellikle Nablus, 24 Temmuz 2026 Cuma günü yerleşimcilerin kentin güneybatısındaki Tell köyüne düzenlediği kanlı saldırının ardından daha ağır bir askerî baskıyla karşı karşıya kalmıştır. Tell köyünde yaşanan katliamdan yalnızca saatler sonra başlayan uygulamalar; kontrol noktaları, ev baskınları ve tutuklamalarla önce Nablus çevresinde yoğunlaşmış, ardından temas hattındaki köylere yayılan geniş çaplı operasyonlara, ev ve çeşitli yapıların yıkımına dönüşmüştür.

İşgal ordusunun koruması altında hareket eden yerleşimci çeteleri, mübarek toprağın halkına karşı organize ve vahşi bir saldırı kampanyası yürütmektedirler. İnsanları öldürüyorlar, evleri ve malları ateşe veriyorlar, aileleri yurtlarından zorla çıkarıp evlerine el koyuyorlar, arazilerini yerle bir edip ağaçları ve mahsulleri söküyorlar, bu araziler üzerinde yerleşim birimleri kuruyorlar, hayvanları çalıyor veya öldürüyorlar, camileri yakıp duvarlarına ırkçı sloganlar yazıyorlar. Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra mekânı olan Mescid-i Aksa’yı her fırsatta kirletiyorlar, avlularında ayinler düzenleyip dans ediyorlar, şarkı söylüyorlar. Mübarek toprağın halkını yerinden etmeyi amaçlayan bu adımlar, aşırı sağcı Netanyahu hükümeti tarafından da destekleniyor. Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi (OCHA) verilerine göre, 2026 yılının başından itibaren Batı Şeria’da yerleşimcilerin karıştığı 1.330’dan fazla saldırı olayı kayda geçirilmiştir. OCHA’nın verilerine göre, bu yılın başından geçen cumartesi gününe kadar işgal güçleri veya yerleşimciler tarafından 18’i çocuk olmak üzere 77 Filistinli şehit edilmiştir. Geçtiğimiz Perşembe gününden bu yana ise aralarında bir çocuğun da bulunduğu en az 8 Filistinli şehit olmuştur. OCHA ayrıca; evlerin, camilerin, ağaçların ve tarımsal tesislerin yakıldığını veya tahrip edildiğini, bazılarının tamamen yok edildiğini, son şiddet dalgası nedeniyle ise en az 10 ailenin evlerini terk etmek zorunda bırakıldığını açıklamıştır. Suç işlemeleri için yerleşimcilere sınırsız hareket alanı tanıyan bu hükümet, diğer yandan da Batı Şeria, Gazze ve Kudüs’teki mübarek toprak halkına karşı ırkçı ve adaletsiz yasalar çıkarmaya; öldürme, esir alma, arazilere el koyma, kontrol noktaları kurma, ev ve tesis yıkımları gibi vahşi katliamlar işlemeye devam etmektedir. Filistin Duvar ve Yerleşim Direniş Komisyonunun 9 Temmuz’da yayımladığı rapora göre, Yahudi varlığı yılın ilk altı ayında 341 yıkım operasyonu gerçekleştirmiş; bunun sonucunda 740 Filistin yapısı yıkılmış, 923 Filistinli zarar görmüş, ayrıca ruhsatsız yapı gerekçesiyle 254 yeni yıkım kararı çıkarılmıştır. (El Cezire net)

Toplu cezalandırma önlemleri ve vahşi suçlar ile saldırılar, mübarek toprağın halkı üzerindeki boğucu çemberi artırmış, onlara türlü türlü acı ve eziyetler tattırmıştır. Yüzlerce aile evlerinin yıkılmasıyla evsiz kalmıştır. Bir kısmı dükkanlarının, sanayi ve ticaret tesislerinin yıkılması ve tarım arazilerine el konulması ya da mahsullerinin yakılması sebebiyle geçim kaynaklarını kaybetmiştir. Özellikle Müsâfir Yatta ve Ürdün Vadisi bölgelerinde çok sayıda çocuk okullarına ulaşamaz hâle gelmiştir. Kontrol noktaları ve askerî kapılar sebebiyle insanlar adeta büyük bir açık hava hapishanesinde yaşamaya mahkum edilmiştir. Şehirler ve köyler birbirinden koparılmış, halk bu kontrol noktalarında ve kapılarda aşağılanma ve eziyetle karşı karşıya bırakılmıştır. Batı Şeria’nın kuzeyine, özellikle de Nablus ve çevresine uygulanan kuşatma hakkında Nablus İl Sağlık Yardım Kuruluşu Müdürü Gassan Hamdan şu ifadeleri kullanmıştır: “Sağlık görevlilerinin ve refakatçilerin anlattıkları korkunç verici.” Hamdan, işgal askerlerinin artık ambulansları birkaç dakika geciktirmekle yetinmediğini; saatlerce alıkoyduklarını, hastalara hakaret ettiklerini, araçları didik didik aradıklarını, hamile kadınlar dâhil hastaları ambulanstan indirmeye zorladıklarını, hatta zaman zaman araç anahtarlarına el koyduklarını belirterek şu değerlendirmeyi yapmıştır: “7 Ekim 2023’ten sonraki ilk aylarda bile böylesi uygulamalara tanık olmadık.”

Sorun yalnızca hamile kadınlarla da sınırlı değil. Hamdan, askeri kısıtlamaların diyaliz hastaları ve acil durumlar dahil onlarca hastanın hastaneye ulaşmasını engellediğini belirtiyor. Basında yer alan haberlere göre, Nablus’tan beş hamile kadın, askerî kontrol noktaları ve kuşatma nedeniyle son derece olağanüstü şartlarda doğum yapmak zorunda kalmıştır. Bunlardan biri bebeğini otomobil içerisinde dünyaya getirirken, diğerleri işgal güçlerinin kontrol noktalarından geçmelerine izin vermemesi nedeniyle ambulanslarda veya yeterli donanıma sahip olmayan sağlık merkezlerinde doğum yapmıştır. Nablus’un güneyindeki Karyut beldesinden bir kadın ise, Avarta askerî kontrol noktasında işgal ordusu tarafından alıkonulması ve ambulansın kendisine ulaşmasının engellenmesi nedeniyle bebeğini kaybetmiştir. Altı aylık hamile olan ve şiddetli kanama geçiren kadın, kritik sağlık durumuna rağmen uzun süre ayrıntılı aramaya tabi tutulmuştur. İşgal güçleri ambulansın geçişine ancak yarım saatten fazla bir süre sonra izin vermiş; doktorlar hastanenin yolunu tuttuğunda annenin hayatını kurtarmayı başarmış, ancak doğmasına üç ay kala anne karnındaki bebeği kurtarmak için artık çok geç kalınmıştır.

Ey İslam ümmeti! Yahudiler büyük bir kibir ve azgınlığa kapılmışlardır; Batı Şeria’da, Gazze’de ve Kudüs’te mübarek toprak halkına karşı katliamlar ve vahşi suçlar işlemektedirler. Siz ise bunların hepsini sesli ve görüntülü olarak gözlerinizle görmektesiniz. Kuşatma her geçen gün ağırlaşmış, korkudan gözler donmuş, yürekler boğaza dayanmıştır. Peki, daha ne zamana kadar sessiz kalacak ve onları yüzüstü bırakacaksınız?! Peygamberiniz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra yurdunun yıkılmasını ve yerine o sözde tapınaklarının inşa edilmesini mi bekliyorsunuz?! Mübarek toprak halkının tamamen yok edilmesini mi bekliyorsunuz? Yoksa Yahudilerin zorunlu göç planlarını başarıyla uygulamalarını mı bekliyorsunuz?

Ey Rabbimiz! Filistin halkının imdadına yetiş. Ey Rabbimiz, bize Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i Ensar’ı gibi, kendileriyle dinin yüceleceği, beldelerin özgürleşeceği ve mazlumların zafere ulaşacağı yardımcılar gönder! Allah’ım! Ensar’ın efendisi Sad b. Muaz’ın şu duasıyla Sana dua ediyoruz: “Allah’ım, Kurayzaoğulları (helak olup) gözüm aydın oluncaya kadar canımı alma.” Ey Rabbimiz, Kurayzaoğulları’nın torunlarının, onların yardımcılarının ve efendilerinin helak oluşuyla gözümüz aydın oluncaya kadar bizim de canımızı alma!

Devamını oku...

El-Halil Valisi İsyanıyla Allah’a Meydan Okuyor ve Fütursuzca Konuşuyor!

Halil halkının, El-Hüseyin Stadyumu’nda belediye meclisinin düzenlediği kadın-erkek karma etkinliği ve işlenen büyük günahı reddetmek üzere Temîm Ailesi Divanı’nda onurlu bir duruş sergilemesi üzerine Halil Valisi Halid Dûdîn, Allah’a karşı büyük bir cüret ve Halil’in köklü İslami değerlerine meydan okuma anlamı taşıyan şu sözleri sarf etti. “Kimse gelip bize karma etkinlik serbesttir veya yasaktır diyemez.” Bu sözleriyle vali, insanların iyiliği emredip kötülükten sakındırmasını istemediğini açıkça ortaya koyuyor. Aksine karma ortamı ve ahlaksızlığı himaye etmek, insanların fesat ve yozlaşma hakkında konuşmasını bile engellemek istiyor. Vali bu sözleriyle, İslam’ın hükümlerine karşı açıkça savaş ilan ediyor. Yetmezmiş gibi, insanların bu kötülüğü reddetmesini ve işlenen suça engel olmasını da yasaklamak istiyor. Ülkeyi, ahlakı ve iffeti bozmak, rezaletle arasındaki engelleri yıkmak ve sonra da insanların buna tek bir söz bile etmemesini istiyor!

Ardından bu ahmak, sözlerine şöyle devam ediyor: “Kimse Halil halkının ahlakına ve şerefine dil uzatamaz.” Böylece vali, kadın-erkek karışıklığını reddetmeyi ve buna engel olmayı Halil halkının şerefine saldırı olarak görüyor! Demek ki onun anlayışına göre şeref; kadınlarla erkeklerin iç içe olması, birlikte eğlenmesi ve kaynaşmasıdır. Oysa bu şereften nasibini almamış kimselerin şeref anlayışı, ahlaktan yoksun insanların ahlakıdır. Karma ortamdan sakındıran biri nasıl olur da kendi ailesinin, aşiretinin ve ülkesinin evlatlarının şerefine dil uzatmış olabilir? Karma ortama ve tesettürsüzlüğe çağıran kimse mi şerefi koruyan kimsedir? Ne var ki bu, Filistin Yönetimi’nin ve onun mensuplarının alışılmış tavrıdır. Onlar ülkeye ve halka ihanet ettikten sonra, kendilerini hesaba çekenleri işgalin gündemine hizmet etmekle suçlamaktadırlar.

Sonra bu ahmak yine ısrarla şöyle diyor: “Biz kutlamalar yapacağız, yaşayacağız... El-Hüseyin Stadyumu’na gideceğiz ve her yerde olacağız.” Böylece vali, işlediği suçu gizleme gereği bile duymadan, herkesin gözü önünde Allah’a isyan ederek meydan okuyor. Toplumda bozgunculuğu ve fıskı yaymak istiyor. Adeta Filistinli kızların şort giymesini isteyen Cibrîl Recûb ile yarışıyor. Onun “Yaşamak istiyoruz” sözüne gelince; bu ifadenin dili ve hâli şunu söylemektedir: Filistin Yönetimi’nin adamları ve fasıkları, Filistin halkının yaraları üzerinde dans etmek, hatta Filistin halkını kendi acıları üzerinde dans etmeye zorlamak istiyor. Üstelik nasıl bir dans? Allah’a isyan içinde, namusu ve iffeti çiğneyen bir dans... Şehitler her gün toprağa düşerken kutlama yapmak istiyor. Evler her gün yıkılırken eğlenmek istiyor. Gazze ve Batı Şeria sabah akşam ateş altında yanarken festivaller düzenlemek istiyor.

Daha sonra sözlerini çok daha şiddetli ve iğrenç bir noktaya taşıyarak şöyle diyor: “Eğer kadın-erkek karışıklığı haram olsaydı, Allah bunu Kâbe’nin avlusunda da yasaklardı.” Vali bu fikri, sosyal medyada Allah’ın ayetleriyle alay eden ve Kabe yakınındaki durumu en büyük “karma” örneği olarak gösteren bir yorumcudan kapmıştır. Vali, Allah için öfkelenmek yerine, bu sapkınlıkta teselli bulmuş, Allah’ın ayetlerini bir oyun ve eğlence aracı haline getirmiştir. Ağızlarından çıkan bu söz ne kadar da büyüktür! Allah’ın kutsallıklarının yüceltildiği; Allah’ın erkeklerle kadınların bir arada bulunmasına izin verdiği, fakat namazda saflarını ayırdığı Beytullah’ı, bir futbol kutlaması veya eğlence programındaki karma ortamla nasıl bir tutabilirsiniz? Yoksa karma ortamlara ve eğlencelere meftun olan bu beyinsiz vali, faizi helal sayanların;

إِنَّمَاالْبَيْعُمِثْلُالرِّبَا “Alışveriş de faiz gibidir” [Bakara 275] dedikleri gibi mi demek istiyor?

وَأَحَلَّ اللَّهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبَا “Oysa Allah alışverişi helal, faizi haram kıldı.” [Bakara 275] Allah’ın dinine karşı bundan daha büyük bir cüret olabilir mi? Allah’ın gazabının ve elem verici azabının, kendisine ve işlediği suçları destekleyenlere isabet etmeyeceğinden nasıl emin olabiliyor?

Filistin yönetimi, yandaşları, sosyal medya trolleri ve adamları; El-Halil’in asilzade ve erdemli ailelerinin ve aşiretlerinin oluşturduğu, “Hüseyin Stadyumu’ndaki suç cezasız kalmayacak” diyen o büyük birliği yıkmaya çalışmıştır.

Mücrimler ve münafıklar, El-Halil halkını iyiliği emretmekten ve kötülükten nehyetmekten vazgeçirmek için her türlü hileye başvurmuşlardır ama Allah onların tuzaklarını boyunlarına dolamıştır. Toplantıyı provoke etmeye çalışmışlar ve düzenleyenlere suçlamalar yağdırmışlardır. Bu işin arkasında bir parti veya bir tarafın olduğunu iddia etmişlerdir. Sanki iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak için çalışan siyasi oluşumların bulunması suçmuş gibi... Sanki Halil halkının aklı yokmuş da başkalarının peşinden sorgulamadan gidiyorlarmış gibi...

Sonra da insanları yan meselelerle meşgul olmakla suçlamışlar ve karma ortam hakkında konuşmak yerine gidip Harem-i İbrahim’i korumalarını ve işgalciye karşı koymalarını söylemişlerdir. Sanki El-Halil’i teslim eden, şehri ikiye bölen ve Eski Şehir ile Harem-i İbrahim üzerindeki güvenlik kontrolünü işgalciye bırakan anlaşmayı El-Halil halkı imzalamış gibi! Sanki Vali, Yahudilerin saldırılarını sadece kendisine ihtilat ve açık saçıklığı yaydığı için karşı çıkıldığında hatırlamış gibi! Sanki El Halil’i peşkeş çekenlerin, silah sahibi olanların ve sözde yetki sahiplerinin ise hiçbir ilgisi, görevi veya vebali yokmuş gibi...Oysa cürmün failleri, taviz ve teslimiyetin asıl kaynağı kendileridir!

Mübarek toprak; halkıyla ve yiğitleriyle Allah’ın izniyle hakkın feneri, İslam’ın sığınağı; Otoritenin, adamlarının ve onların arkasındakilerin boğazında bir düğüm olmaya devam edecektir.

Muhakkak ki suçlular için Ümmetin onlardan her kelimenin hesabını soracağı bir gün gelecektir. Allah katındaki hesap günü ise çok daha ağır ve çetindir. O gün vali ve onun peşinden gidenler Allah’ın huzuruna çıkarılacak, çetin bir hesaba çekileceklerdir. İşte o zaman sonucun ve güzel akıbetin kime ait olduğunu anlayacaklardır.

وَسَيَعْلَمُ الَّذِينَ ظَلَمُوا أَيَّ مُنْقَلَبٍ يَنْقَلِبُونَ “Zulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER