Pazartesi, 23 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/05
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Raporlar Üstüne Raporlar… Değişimin Tek Yolunu Ne Zaman İdrak Edeceksiniz Ey İslam Ümmeti?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Raporlar Üstüne Raporlar… Değişimin Tek Yolunu Ne Zaman İdrak Edeceksiniz Ey İslam Ümmeti?!

Haber:

Dünya Sağlık Örgütü Salı günü yaptığı açıklamada, yaklaşan yağmur mevsiminin, nüfusun çoğunluğunun hâlâ elverişsiz koşullarda yaşadığı Gazze Şeridi'ndeki sağlık risklerini kötüleştireceği yönündeki endişeleri artırdığı konusunda uyarıda bulundu.

İşgal altındaki Filistin topraklarında Dünya Sağlık Örgütü temsilcisi Reinhilde Van de Weerdt, “Halkın ihtiyaç duyduğu asgari su miktarını hâlâ karşılanmıyorken, su kalitesi ve kirliliği ise hâlâ ana bir sorunu temsil etmektedir” dedi. (Mosaique FM, 01/09/2026)

Yorum:

Birleşmiş Milletler İnsani İşler Koordinasyon Ofisi İşgal Altındaki Filistin Toprakları Ofisi (OCHA oPt), 3 Temmuz 2026 tarihinde yayınladığı bir raporda şunları teyit etti: “Sadece iki hafta içinde, Gazze'deki 130 sağlık kuruluşunda 9.000'den fazla suçiçeği vakası bildirildi ve bu vakaların yarısı Han Yunus'ta görüldü.”

Bunu, daha önce 21 Mayıs 2026 tarihli açıklamasında net bir şekilde dile getirmişti: "Gazze'deki sağlık sektörü, doğrudan bombardıman, yakıt ve tıbbi malzemenin tükenmesi nedeniyle onlarca hastane ve tıp merkezinin hizmet dışı kalmasıyla birlikte, “İsrail'in” Ekim 2023'te Gazze Şeridi'ne başlattığı savaştan bu yana eşi benzeri görülmemiş koşullardan geçmektedir."

Kelimeler, gaspçı varlığın Ekim 2023’te Gazze halkına karşı savaşı başlatmasından bu yana onların çektiği acıları tarif etmekten aciz kalır, hatta bunları yazacak olsan kalemlerin mürekkebi bile kurur. Hayatın en temel ihtiyaçlarından bile yoksundurlar; zira ne yiyecek ne de su var; bu yüzden toprağı yatak, gökyüzünü de yorgan yapıyorlar. Dolayısıyla yaşadıkları trajik durum giderek daha da kötüleşmekte olup, sağır ve dilsiz dünyaya yalvarıp nida ediyorlar ama çığlıklarına icabet eden ve çağrılarına cevap veren birini bulamıyorlar. Allah'ın her canlı şeyi kendisinden yarattığı sudan mahrum bir halde yaşıyorlar; böylece suyun kıtlığından dolayı susuzluktan ölüyorlar, az bir su bulabildiklerinde onu kirli olarak içiyorlar ve bu da ölümlerine yol açabilecek hastalıklara neden oluyor.

(Dünya Sağlık Örgütü, 6700'den fazla su örneğini analiz ettikten sonra, mikrobiyolojik kirliliğin bu yılın Ocak ve Ağustos ayları arasında yaklaşık üç kat arttığını ve oranının Ocak ayında %6'nın altından Ağustos ayında %18'in üzerine çıktığını belirtti; Gazze'den bir sözcü olan Van de Weerdt ise, “Bu durum, aynı dönemde şiddetli ishal vakalarında belirgin bir artışa yol açmış olup vaka sayısı Mart ayındaki yaklaşık 27.000'den Ağustos ayında 48.000'in üzerine çıkarak neredeyse iki katına ulaşmıştır” dedi.) (Mosaique FM)

Önümüzdeki günlerde durum daha da kötüleşecektir; zira yağmur yağma olasılığı vardır ve özellikle Gazze Şeridi’nin içinde yaşadığı kötüleşen koşulların gölgesinde buna uyum sağlamak zor olacaktır; nitekim nüfusun çoğu, atıkların biriktiği aşırı kalabalık kamplarda uyumakta olup, yağmur yağmasıyla birlikte kanalizasyon suları, çöp ve kirli sular yayılacak, bu da halkın, özellikle de çocukların hastalanma riskini daha da artıracak ve Gazze Şeridi’nin tanık olduğu yorgun ve çökmüş bir sağlık sisteminin gölgesinde salgın hastalıklar ve bakteriler daha da çoğalacaktır.

Sanki masumlarmış gibi Gazze Şeridi’nin tanık olduğu şeyleri kınayan raporlar sunuyor ve açıklamalar yayınlıyorlar! Sanki bu örgütleri, bu suçlu varlığı destekleyen ve ona arka çıkan kendi ülkelerine bağlı değillermiş gibi!!

Buna karşılık İslam ümmetinin, evlatlarının başına gelenleri izlediğini ve harekete geçmediğini görmekteyiz! Acılarının içinde boğulmuş bir halde kendisini satan, ihanet eden ve bir lokma ekmek peşinde koşmaya terk eden yöneticilerinin elinde debeleniyorlar; böylece ne bedenini kemiren şeylere dönüp bakabiliyor ne de çektiği acılardan kendisini kurtaracak köklü bir çözüm arıyorlar!

Parçalanmış bir bedenin azaları birer birer inlemekte olup, bedenin diğer uzuvları hastalığa tutulmuş bir şekilde, şifa bulup güçlenmeyi ve kendisini savunmayı beklemektedir. İslam ümmetinin başına gelenler ve her yerdeki ümmetin evlatlarının çektiği acılar gizli bir mesele değildir; zira yaralar çoktur ve bunun tek çözümü ise, Peygamberi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in onlara öğütlediği şeyin etrafında birleşmek ve ona sımsıkı sarılmaktır; dikkat edin o, Allah’ın Kitabı ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetidir.

Ümmet, kurtuluşunun ancak Rabbinin şeriatına geri dönüp ona göre yaşamaktan ve onu yolunu aydınlatan bir anayasa haline getirmekten geçtiğini ve bu insanlara vaat edilen her şeyin gözlere kum serpmekten ve artık net bir şekilde açığa çıkmış olan gerçekleri örtbas etmekten başka bir şey olmadığını ne zaman anlayacak?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Zinet es-Sâmit

Devamını oku...

Sudanlılar Arası Diyalog Hangi Temele Dayanmaktadır?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Sudanlılar Arası Diyalog Hangi Temele Dayanmaktadır?!

Haber:

Sudanlılar Arası Diyalog Hazırlık Komitesi'nin 30/08/2026 Pazar günü Hartum'daki Al Salam Rotana Otel'de düzenlediği basın toplantısında komite şunları söyledi: “Tarafları dinlemeye çalışıyoruz; böylece, hazır bir yol haritası ya da önceden belirlenmiş bir gündem dayatmadan, uzlaşmacı bir gündemin oluşturulmasının zeminini hazırlıyoruz.” (El Cezire Sudan, 30/08/2026)

Yorum:

“Sudanlılar arası diyalog” olarak adlandırılan bu diyalogdan, Sudan'da barış ve istikrarı sağlaması talep edildiğine göre; haberde geçtiği gibi uzlaşmacı gündemlere, yani orta yol çözümlerine değil, net bir temele dayanması gerekir; zira en sonuncusu Beşir rejimi dönemindeki sıçrama diyaloğunun (Hivâru'l-Vesbe) olduğu geçmiş tecrübelerin de kanıtladığı üzere, orta yol çözümleri hiçbir zaman sorunu çözmemiş, barış veya istikrar da getirmemiştir; nitekim farklı eğilimlerine rağmen kendilerinden diyaloğa girmeleri talep edilen kişiler sonuçta Müslümandırlar ve İslam'da asıl olan ise bir anlaşmazlık olduğunda meseleyi Allah Subhanehu'nun Kitabı'na ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetine götürmektir; nitekim Allah Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآَخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Rasul’e ve sizden olan ülülemre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız- onu Allah’a ve Rasul’e götürün; bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” [Nisa 59] Ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَمَا اخْتَلَفْتُمْ فِيهِ مِن شَيْءٍ فَحُكْمُهُ إِلَى اللَّهِ ذَٰلِكُمُ اللَّهُ رَبِّي عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَإِلَيْهِ أُنِيبُ “Herhangi bir konuda ihtilafa düşerseniz, onun hükmü Allah'a aittir. İşte bu, Rabbim olan Allah'tır. Yalnızca O'na tevekkül ettim ve yalnızca O'na yönelirim.” [Şûra 10]

Sudan’daki anlaşmazlık aslında devletin şekli ve yönetim biçimi ile ilgilidir; ey Sudan halkı ve ey siyasetçiler, eğer sizler bu sorunu çözme konusunda ciddiyseniz, bakın işte İslam, devletin şeklini ve anayasasını belirlemiştir: bu devlet ise, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet ve anayasası da Allah Azze ve Celle'nin Kitabı’ndan, Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetinden ve bu ikisinin irşat ettiklerinden çıkarılan şerî hükümleridir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İbrahim Osman (Ebu Halil) - Sudan

Devamını oku...

Şanghay İşbirliği Örgütü: Güvenlik Maskesi Altında Oynanan Jeopolitik Bir Oyundur

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Şanghay İşbirliği Örgütü: Güvenlik Maskesi Altında Oynanan Jeopolitik Bir Oyundur

Haber:

Şanghay İşbirliği Örgütü Devlet Başkanları Konseyi toplantısı, 31 Ağustos ve 1 Eylül tarihlerinde Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te gerçekleştirildi. Bu yıl, örgütün kuruluşunun yirmi beşinci yıldönümüne denk geldi. Zirveye Özbekistan, Rusya ve Çin başkanları ile diğer üye ülkelerin başkanları, gözlemci ülkeler ve diyalog ortaklarının temsilcileri katıldı. Gündem maddeleri; bölgesel güvenlik konularını, terör ve aşırılıkla mücadeleyi, ekonomik işbirliğini, ulaşım ve lojistik koridorlarını, ulusal para birimleriyle yapılan finansal işlemlerin kapsamının genişletilmesi ile Afganistan’daki durumu kapsamaktadır.

Yorum:

Şanghay İşbirliği Örgütü, 2001 yılında Rusya, Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Özbekistan'ın katılımıyla kurulmuştur. Özbekistan'ın katılımı; bölgesel güvenlik gereksinimleri, Afganistan faktörü ve Rusya ile Çin ile ilişkilerin pekiştirilmesi arzusuyla gerçekleşmiştir.

Daha sonra, örgütün terörle mücadele bölgesel yapısının merkezi Taşkent olarak belirlenmiş ve terörizm, ayrılıkçılık ve aşırıcılıkla mücadelede iş birliğinin temel mekanizmalarından biri haline gelmiştir. Tabii ki bu, tiran Kerimov’un İslam’a karşı düşmanlığından kaynaklanan bir girişimdi. Kerimov’un 1999 yılında, sadece Hizb-ut Tahrir'e mensup oldukları için Özbekistan’ın en hayırlı ve en muhlis gençlerini terörle suçladığını, onları gözaltına alıp hapishanelere attığını ve burada maruz kaldıkları vahşi işkencenin, onlardan bazılarının şehit olmasına yol açtığını da belirtmek gerekir. Onlardan hâlâ hayatta kalanlar, 27 yıldır Özbekistan zindanlarında çürümeye devam ediyor!

Örgütün tüzüğünde yer alan işbirliğinin ana eksenlerinden biri olan “terörle mücadele” sloganı, şu soruyu akla getiriyor: Bu slogan, kime karşıdır ve kimin lehine bir araya getirmektedir?! “Terörizm ve aşırılıkla mücadele” terimleri, gerçekten şiddeti durdurmak için mi kullanılıyor, yoksa Müslüman halkların dini ve siyasi beklentilerini kısıtlamak için siyasi araçlara mı dönüşmüştür? Oysa gerçekten terörle mücadele etmek için çalışan biri varsa, o halde üç yıldır Gazze’de katliamlar işleyen Yahudi varlığıyla ve ona silah tedarik eden 51 ülkeyle savaşsın!

Doğu Türkistan’da güvenlik ve radikalleşmeyle mücadele gerekçesi altında Uygur Müslümanlarının dini ve sosyal haklarını ihlal eden politikalara yönelik uluslararası eleştirilerin gölgesinde bu sorular daha da aciliyet kazanmaktadır. Buna rağmen Çin’in, gözaltı kamplarında ve hatta evlerinin içinde Uygur Müslümanlarına uyguladığı zulme karşı kimse ciddi önlemler almıyor!

Ayrıca Özbekistan’ın 2001 yılında Şanghay İşbirliği Örgütü’ne katılması, bu jeopolitik denge politikasıyla bağlantılıydı; zira Kerimov, Rusya ve Çin ile işbirliğini güçlendirdiği bir zamanda Batı ile ilişkilerinde de manevra yapmaya çalışmıştı. Bununla birlikte örgüte şu anda üye olan ülkelerin çoğu Amerika'ya boyun eğmiştir; bu nedenle Şanghay İşbirliği Örgütü’nün yalnızca Rusya ve Çin’in oluşturduğu bir ittifak olduğu şeklindeki basit bir tanım, tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır.

Ekonomik entegrasyon alanında ise örgüt, bugün ulaşım, ticaret, yatırım ve enerji koridorlarını güçlendirmeye ve ulusal para birimleriyle yapılan finansal işlemleri genişletmeye çalışmaktadır. Bu projeler ekonomik fırsatlar açabilir ancak asıl soru şudur: Bunlar kimin lehine olacaktır? Bu işbirliği, Özbekistan ve bölgedeki diğer ülkelerin bağımsız ekonomik kapasitelerini güçlendiriyor mu, yoksa onları Rusya ve Çin gibi büyük ekonomik merkezlere daha da bağımlı bir hale mi getiriyor?!

Şanghay İşbirliği Örgütü’nün barış, güvenlik ve kalkınma konusundaki sloganlarını kabul etmeden önce, bunların pratikteki sonuçlarını değerlendirmek ve hangi çıkarlara hizmet ettiğini bilmek gerekir. Müslümanlar için ölçü, herhangi bir büyük gücün kucağına atılmak değildir; bilakis ölçü, İslam’ın adaleti, ümmetin maslahatı, insan onuru, Müslümanların şiarlarını ve haklarının korunması ve ülkenin servetlerinin muhafaza edilmesidir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلا تَرْكَنُوا إِلَى الَّذِينَ ظَلَمُوا فَتَمَسَّكُمُ النَّارُ “Zulmedenlere meyletmeyin; sonra size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız).” [Hud 113]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

Müslümanların Ortak Savunma Anlaşmalarına Değil, Nübüvvet Minhacı Üzere Tek Bir Devlete İhtiyacı Vardır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Müslümanların Ortak Savunma Anlaşmalarına Değil, Nübüvvet Minhacı Üzere Tek Bir Devlete İhtiyacı Vardır

Haber:

Kuveyt ve Pakistan Perşembe günü, koordinasyonu güçlendirmek, deneyim alışverişinde bulunmak ve iki ülkenin silahlı kuvvetleri arasındaki hazırlık düzeyini ve entegrasyonu artırmak amacıyla bir savunma ve ortak askeri işbirliği anlaşması imzaladı. Kuveyt Ordusu yaptığı açıklamada, anlaşmanın Savunma Bakanı Şeyh Abdullah Ali Abdullah Al-Salem Al-Sabah’ın Pakistan’a yaptığı resmi ziyaret sırasında imzalandığını ve Bakan’ın başkent İslamabad’da mevkidaşı Havace Muhammed Asif ile bir araya geldiğini söyledi. İki bakan, iki ülke arasındaki ilişkileri, askeri ve savunma alanındaki iş birliğini geliştirme imkânlarının yanı sıra bölgesel ve uluslararası gelişmeleri ve ortak ilgi alanı teşkil eden konuları ele aldılar… (Anadolu Ajansı, 27/8/2026)

Yorum:

Bu anlaşma, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan Krallığı arasında Mekke Anlaşması’nın imzalanmasından birkaç hafta sonra geldi; bu anlaşmanın gerçek hedefi, ABD’nin bölgedeki projelerine hizmet etmek ve Trump’ın yaklaşan seçimlerdeki çıkmazı da dahil olmak üzere onu içinde bulunduğu çıkmazdan kurtarmaktır. Nitekim Hizb-ut Tahrir'in Emiri Celil Alim Ata bin Halil Ebu Raşta ’nın H, 5 Rabi’ül Eevvel 1448 M. 18/8/2026 tarihinde “Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan Üçlü İttifakı” başlıklı yayınladığı soru-cevapta şöyle geçmiştir: “Amerika, ABD yanlısı bu üç ülkenin bölgede, özellikle de İran’a ve bölgenin Müslüman halklarına karşı belirli bir rol üstlenmesini istemektedir... İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ile Amerikalı mevkidaşı Trump arasında 18 Haziran 2026 tarihinde video konferans yoluyla çevrim içi olarak bir mutabakat zaptı imzalandığı duyurulmuş olsa da Amerika henüz istediğini elde edememiş ve müzakereler çıkmaza girmiştir... Bu nedenle ABD, bölgedeki bu büyük devletleri İran üzerinde bir baskı aracı olarak kullanmak istemektedir! Dolayısıyla İran’ı, Amerika ile müttefik olan komşu devletlerle kuşatmaktadır. Böylece İran’ın yumuşayacağını, şartlarını kabul edeceğini ve böylelikle yaklaşan ara seçimlerde partisinin başarısızlığa uğramasını engelleyeceğini düşünmektedir.”

Şimdi ise Amerika, Devrim Muhafızları’na diz çöktürmekte başarısız olduktan sonra, rejimlerin son dönemde imzaladığı ortak savunma anlaşmaları ve bunların yararı konusundaki sorular yeniden gündeme gelmiştir. Peki bu durum ona ya da ülke halkına gerçek bir güvenlik sağlıyor mu? Nitekim olaylar, Amerika'nın ona hiçbir güvenlik sağlamadığını; aksine askeri varlığının başlı başına bir güvenlik tehdidi oluşturarak onu insani ve ekonomik kayıplara maruz bıraktığını kanıtlamıştır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَانظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِمِينَ “De ki: Yeryüzünde dolaşın da suçluların sonunun nasıl olduğuna bir bakın.” [Neml 69]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nizar Cemal

Devamını oku...

Müslüman Ülkeleri Arasında Arakanlı Müslümanlar İçin Güvenli ve Onurlu Bir Sığınak ve Liman Olabilecek Merhametli Bir Ülke Yok mu?!

25 Ağustos 2026 tarihinde Prothom Alo gazetesi; Bangladeş Dışişleri Bakanı Esed Alem Siyam’ın, Bangladeş’in Rohingyalı mülteci krizini çözmek için Myanmar ile görüşmelere ve diplomatik çabalara devam ettiğini, Rohingyalıların ülkelerine güvenli ve onurlu bir şekilde geri dönmelerini sağlayacak koşulları oluşturmaya çalıştığını belirttiğini aktardı.

Peki Myanmar, Rohingya Müslümanları için nasıl güvenli ve onurlu bir sığınak olabilir?! Aynı gün, 25 Ağustos 2026’da, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği, “Myanmar’da Rohingya Müslümanlarının ve Diğer Azınlıkların İnsan Hakları Durumu” başlıklı bir rapor yayımladı. Raporda, Arakan Ordusu ve Myanmar ordusunun Rohingyalara karşı gerçekleştirdiği yaygın ve sistematik ihlal ve saldırılar incelenmiş ve bu topluluğun karşı karşıya bulunduğu kırılgan koşullar ayrıntılı biçimde ele alınmıştır.

Budist yöneticiler, kapitalist sistemi uygulayarak Myanmar halkını yoksullaştırdıktan sonra başarısızlıklarını örtbas etmek için Rohingyalı Müslümanlara karşı nefret ateşini körüklemişlerdir. Ağustos 2017’de Myanmar ordusu, ülkenin batısındaki Arakan Eyaleti’nde Rohingyalı Müslümanlara karşı vahşi bir baskı kampanyası başlatmıştır. Bu saldırılar nedeniyle 740 binden fazla Rohingyalı, sınırı geçerek Bangladeş’e kaçmak zorunda kalmıştır. Bu insanların büyük çoğunluğu hala oradadır. Hayvanlara bile reva görülmeyecek koşullarda, güvenlik ve onurdan yoksun birer mülteci olarak yaşamaktadırlar.

Hal böyleyken Bangladeş de dâhil olmak üzere İslam beldeleri, Rohingyalı Müslümanları için nasıl güvenli ve onurlu bir ülke olabilir?! Bu ülkelerin yöneticileri; kapitalizmi uygulayarak, serveti yozlaşmış bir azınlığın elinde toplayarak, kaynakları ve pazarları sömürgeci güçlerin şirketlerinin yağmasına açarak kendi halklarını yoksullaştırmışlardır.

Bu yöneticiler kokuşmuş milliyetçilik mefhumunu kullanarak suçu başkalarına atmakta, göçmenlere ve mültecilere karşı nefreti kışkırtarak kendi başarısızlıklarını gizlemektedirler. Halk, şeriatın kendisine tanıdığı hakları talep etmek için sesini yükselttiğinde ise bu yöneticiler, Müslümanların işlerinden sorumlu olan Hilafet Devleti’ni kurmak yerine “baskıcı devlet” tutumunu takınmaktadırlar.

Ey Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ümmeti! Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” [Enbiya 107] Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in dininin uygulanması, İslam Devletini şefkatli, güvenli ve onurlu bir sığınak kılmış; onun refahını güvence altına almıştır. Bu sayede ırkı veya dini ne olursa olsun tüm tebaa bu refahtan payını almış, zayıf ve çaresiz olanlara merhamet eli uzatılmıştır.

Ebû Yusuf, Kitâbü’l-Harâc isimli eserinde şunu aktarmaktadır: “Ebû Bekir (r.a.)’ın hilafeti döneminde Halid bin Velid (r.a.), Irak’ın Hîre halkından olan Hristiyanlar ile yaptığı zimmet antlaşmasında şöyle yazmıştır: “Çalışmaktan aciz düşen, herhangi bir afete uğrayan veya zenginken fakirleşip kendi din kardeşlerinin sadakasına muhtaç hale gelen her yaşlıdan cizye kaldırılmıştır. Kendisinin ve ailesinin geçimi Müslümanların Beytulmâlı’ndan (devlet hazinesinden) sağlanacaktır.”

Hilafet asırlar boyunca, 1492 yılında Kraliçe Isabella ve Kral Ferdinand’ın emriyle İspanya’dan sürülen Sefarad Yahudileri de dahil olmak üzere, zulümden kaçan mülteciler için her zaman şefkatli, güvenli ve onurlu bir liman olmuştur. Sultan II. Bayezid’in donanması onları tahliye etmiş ve onları Dar’ul İslam’da koruma altına almıştır.

Ey Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ümmeti! Dinimiz ve İslami tarihimiz ne kadar da güzeldir! O halde göçmen, mülteci veya yerleşik olsunlar Müslümanların kendi topraklarında güvenlik ve onur bulamamalarını nasıl kabul edebiliriz? Müslümanların mevcut yöneticilerinin zulmü, gaddarlığı, cimriliği, ihmalkârlığı ve taassubu karşısında nasıl sessiz kalabiliriz? Artık zulüm devletlerini yerle bir etmenin ve yerlerine merhamet devleti olan Raşidi Hilafet’i kurmanın zamanı gelmedi mi?

Devamını oku...

Son Amerikan Askerinin Afganistan’dan Çekilmesinin Beşinci Yıl Dönümü: Gerçek Bağımsızlık Ancak Raşidi Hilafet’in Kurulmasıyla Mümkün

Hizb-ut Tahrir / Afganistan Vilayeti Medya Bürosu, Amerika’nın yenilgiye uğratılması ve son Amerikan askerinin Afganistan’dan çekilmesinin beşinci yıl dönümü münasebetiyle başta Afganistan’daki mücahitler, davetçiler ve savaşçılar olmak üzere tüm Müslümanlara en içten tebriklerini sunar. Bu gün, Afganistan’daki ve bölgedeki mücahitlerin tarihinde büyük bir zafer ve mübarek bir gün olarak kabul edilmektedir.

Kuşkusuz Amerika’nın Afganistan’daki yenilgisi sadece askeri bir yenilgi değil; aynı zamanda derin bir fikri, siyasi ve stratejik yenilgidir. Amerikan askerlerinin Afganistan’dan alelacele çekilmesi ve onları destekleyen siyasi/güvenlik yapılarının hızla çökmesi; sadece Amerikan gücünün imajına zarar vermekle kalmamış, aynı zamanda Amerika’nın gerilemesini ve liberal uluslararası düzenin çöküşünü hızlandırarak onu yeni bir aşamaya iten bir dönüm noktası olmuştur.

Bu anlamlı yıldönümünde gerçek bağımsızlığın ancak Raşidi Hilafet’in kurulmasıyla gerçekleşeceğini hatırlatırız. İngiltere ve Sovyetler Birliği’nin yenilgisinden sonra ve şimdi de Amerika ile NATO’nun çekilmesiyle topraklarımız askeri işgalden üçüncü kez kurtulmuş ve Hilafet’i kurma fırsatı doğmuştur. Ancak her defasında aynı başarısız deneyimler tekrarlanmaktadır: Yöneticiler, en önemli ve en yüce farzlardan biri kabul edilen Hilâfet’i kurmak yerine ulus-devletlere ve pragmatik politikalara yönelmişlerdir!

Afganistan’ın İngiltere’den elde ettiği ilk bağımsızlık sırasında Afganistan’ın bağımsızlık sonrası büyük bir dönüşümün merkezi haline geleceği beklentisiyle ve destek elde etme umuduyla Hindistan’dan alimler, mücahitler ve muhacirler Afganistan’a gelmişlerdir. Fakat hiçbir karşılık bulamamışlardır; aksine dengeli ve tarafsız bir siyaset izlemek ve İngiliz Hindistan’ın rızasını elde etmek için Hintli mücahitlere baskı uygulanmış ve Afganistan’da zorlu bir hayat yaşamaya mahkûm edilmişlerdir.

1924 yılında Pagman’daki Loya Cirga’da Afganistan âlimleri, iki gün boyunca Hilâfet’in yıkılışını tartışmışlar ve Emanullah Han’dan resmen Hilâfet’i ilan etmesini talep etmişlerdir. Ancak realist /vakıacı düşüncenin etkisi altında kalan Emanullah Han şu cevabı vermiştir: “Senin ve başkalarının sözlerine karşılık olarak şunu söylüyorum: Ben bu ağır yükü -Hilafet’i- omuzlarımda taşıyamam; çünkü bu yolda uzun vadeli büyük zorlukları açıkça görüyorum. Daha önce de söylediğim gibi, Hilafet’in varlığının veya yokluğunun zararları ve faydaları iyice bir tartışılmalıdır.”

Sovyetler Birliği’nin Afganistan’da mağlup edildiği ikinci bağımsızlık sırasında da Hilafet’i ikame ederek gerçek bağımsızlığa ulaşmak için bir fırsat daha doğmuştu. Ancak mücahitlerin iktidar hırsı ve dış komplolar nedeniyle bu fırsat da değerlendirilememiş ve cihadın meyveleri talan edilmiştir.

Şubat 1989 başında, Hizb-ut Tahrir’e bağlı el-Waie dergisinin muhabiri, o dönem Afgan Mücahitleri Birliği’nin dönem başkanı olan ve daha sonra Mücahitler hükümetinin başkanı olan Profesör Burhaneddin Rabbani ile bir röportaj gerçekleştirmiştir. O röportajda Profesör Rabbani’ye, Sovyetler Birliği’nin yenilgisinden sonra Hilafet’in kurulması hakkında ve niye “diğer ülkelerin iç işlerine karışmayacaklarına” dair bir açıklama yaptığı sorulduğunda o da benzer bir cevap vererek “Evet, bu şartlar altında realist olmalıyız; çünkü İslam’ın mevcut durumunda, tek bir İslam devleti tek başına ayakta duramaz ve mesajını hemen icra edemez!” demişti.

Amerika’nın yenilgisinden sonra üçüncü bağımsızlık sırasında da dünyadaki pek çok İslami grup ve Müslüman gözlerini Afganistan’a dikmiştiler. Afganistan’ı dinin ikamesi, sömürgeci sınırların parçalanması ve Hilafet devletinin kurulması için bir başlangıç noktası olarak görmüşlerdir. Ancak mevcut rejim de geçmişte söylenenleri tekrar etmekten öteye geçememiştir. Öncekiler gibi realizm/gerçekçilik, kısa vadeli maslahat, hazırlıksızlık gibi gerekçelerle Hilafet talebinden uzak durmuşlar; siyasi varlıklarını sürdürmenin yolunun ulus-devlet sistemiyle ilişki kurmaktan ve Hilafet’i kurmaktan kaçınmaktan geçtiğini düşünmüşlerdir. Böylece gerçek bağımsızlığı gerçekleştirmek için doğan bu fırsat da gerektiği şekilde değerlendirilememiştir. Ulus-devleti kabul etme, gerçekçilik siyaseti ve laik yönetim çerçeveleri gibi sömürgeci kavram ve düşünce biçimleri varlığını sürdürmüştür.

Oysa tarihi tecrübe, birinci ve ikinci bağımsızlık sonrası Hilafet çağrısına icabet etmeyenlerin ve iktidarı dinin ikamesi için kullanmayanların; ummadıkları dönüşümlerle ve güçlerle karşılaştıklarını, varlığını dahi hayal etmedikleri kimselerin eliyle yönetim sahnesinden uzaklaştırıldıklarını kanıtlamıştır. Bu ilahi bir sünnettir: Eğer bir kavim iktidarı Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın bir emaneti olarak görmez ve onu İslam’ı tatbik etmek ve dinini yüceltmek için kullanmazsa, Allah onların yerine başka bir kavmi getirir.

Bu nedenle, başarısız deneyimleri tekrarlamak yerine dersler çıkarılmalıdır. Aynı hatalar tekrar tekrar yapılmamalıdır. Fırsatlar elden gitmeden önce değerlendirilmeli ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet kurulmalıdır. Allah’ın bize bahşettiği bağımsızlık nimetine şükretmenin ve onu kutlamanın en yüce ifadesi budur.

الَّذِينَ إِن مَّكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ أَقَامُوا الصَّلَاةَ وَآتَوُا الزَّكَاةَ وَأَمَرُوا بِالْمَعْرُوفِ وَنَهَوْا عَنِ الْمُنكَرِ وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ “Onlar ki, eğer kendilerine yeryüzünde iktidar verirsek namazı kılar, zekâtı verirler, iyiliği emreder ve kötülükten nehyederler. İşlerin sonu Allah’a varır.” [Hac 41]

Devamını oku...

Bağımsızlık Bize Dinimizi Geri Verdi mi? Ve 35 Yıldır Kimden Bağımsızız?!

28 Ağustos 2026 tarihinde Özbekistan Cumhurbaşkanı Şevket Mirziyoyev, ülkenin bağımsızlığının 35. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen kapanış töreninde yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Bağımsızlık; her şeyden önce bize şanımızı ve şerefimizi, mukaddes dinimizi, ana dilimizi ve unutturulmaya yüz tutmuş milli değerlerimizi geri vermiştir.”

Bağımsızlıktan sonra dinî hayatta meydana gelen bazı olumlu değişiklikleri inkâr etmiyoruz. Ayrıca İslam’ın bu topraklara 1991 yılında gelmediğini de çok iyi biliyoruz. Bilakis bu topraklar yüzyıllar boyunca İslam’ın ilim ve uygarlık merkezlerinden biri olmuştur. Cumhurbaşkanının da zikrettiği Buhari, Tirmizi, Mâtürîdî ve Burhaneddin el-Mergînânî gibi güzide âlimler, İslam’ın hâkim olduğu bir toplumda yetişmiş ve ortaya çıkmışlardır.

Dolayısıyla, İslam’ı, bağımsızlığın halka lütfettiği bir hediye olarak tasvir etmek, tarihi ve şer’i bir izaha muhtaçtır. İslam, belirli bir siyasi sistemle veya bağımsızlığın elde edilmesiyle ortaya çıkan bir din değildir. Bilakis İslam, Allah’ın insanlığa gönderdiği tek hak dindir ve insan hayatını düzenleyen kapsamlı bir nizamdır.

Buna göre bağımsızlık; sadece dini alanda değil, aynı zamanda siyasi, ekonomik ve askeri bağımsızlık ile dış güçlere bağımlılığın derecesi açısından da değerlendirilmelidir.

Peki, 35 yıl boyunca Özbekistan iç ve dış siyasi kararlarını ne ölçüde bağımsız olarak almıştır? Yabancı devletlerin ve büyük jeopolitik güçlerin Özbekistan üzerindeki etkisi ne dereceye kadar devam etmiştir? Özbekistan doğal kaynakları, stratejik sektörleri, dış ticareti, yatırım ve kredi politikaları üzerinde ne kadar bağımsız bir egemenliğe sahiptir? Eğer önemli ekonomik kararlarda dış kaynaklar ve çıkarlar belirleyici bir rol oynuyorsa, buna tam anlamıyla ekonomik bağımsızlık denebilir mi? Devletin dış borcunun 40 milyar dolara ulaşmasının İslam’la hiçbir ilgisi yoktur.

Özbekistan’ın savunma ve güvenlik politikası, askeri iş birliği, silahlanma meseleleri ve askeri standartlar dış güçlerle ne derece bağlantılıdır?! Rus askerî standartlarından vazgeçip NATO standartlarına geçilmesi, halkın sırtına ilave olarak kaç milyarlarca dolarlık borç yükü bindirecektir?!

Biz, 1991 yılında Sovyetler Birliği’nden bağımsızlığımızı kazandık. Ancak 35 yıl içinde Rusya’ya, Batı’ya veya diğer dış güçlere yönelik yeni siyasi, ekonomik ve askeri bağımlılıklar oluşmadı mı?! “Milli Proje” adı altında pazarlanan planların temel gerçeği, Batılı kapitalistlere bağımlılığın ta kendisi değil midir?!

Büyük bir gururla bahsettiğimiz “bağımsızlığımız”; milyonlarca göçmen işçiyi yurt dışına ihraç etmekle övünmek mi? Yoksa onur ve vakarı hak eden, evlerimizin sarsılmaz direği olan ve İslam’ın cenneti ayaklarının altına serdiği kadınlarımızı, gurbet ellerde hayâ dışı işlerde çalışmaya göndermekle mi gurur duyuyoruz?! Bunlar övünç kaynağı olmak yerine utanılması gereken fiiller değil midir?!

Bir dış gücün diğeriyle değiştirilmesini halkımız için bir başarı olarak değerlendirilmesini kesin bir dille reddediyoruz! Buna karşılık gerçek ve fiili bağımsızlığın ne anlama geldiğini açıklamanın da üzerimize bir görev olduğuna inanıyoruz.

Bağımsızlık sadece devletin bayrağında, ambleminde, marşında ve uluslararası kuruluşlara üyeliğinde tezahür etmez. Gerçek bağımsızlık; siyasi kararları bağımsız alabilme iradesinde, servetleri halkın tarihi düşmanlarına ucuza satmak zorunda kalmadan yönetebilme becerisinde, savunma politikasında ağır sanayiyi bizzat yönetebilme ve gerekirse saldırganı durdurabilme gücünde ortaya çıkar.

Sadece İslam sistemi hem doğudaki hem de batıdaki tüm kapitalizm koruyucularının tir tir titrediği bir orduya ve dünyanın en güçlü ve en istikrarlı ekonomisine sahip olacaktır ve dış politikadaki duruşunu bağımsız olarak belirleyecektir.

İslam hükümleriyle eksiksiz bir şekilde tatbik edildiğinde ancak şanımızı, izzetimizi ve onurumuzu geri kazanabiliriz! O zaman ancak sizin zikrettiğiniz gibi dünya çapında âlimler yeniden yetişecektir. Zira izzet sadece bağımsızlıktan doğmaz; aksine Allah’ın dininden gelir. Bağımsızlık ise ismine göre değil, gerçek özüne göre ölçülmelidir. Âlemlerin Rabbi şöyle buyurmaktadır:

وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ“Halbuki asıl üstünlük, ancak Allah’ın, Peygamberinin ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.” [Münafikun 8]

Devamını oku...

Rebiulevvel, Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Doğduğu, Peygamber Olarak Gönderildiği, Hicret Ettiği ve Vefat Ettiği Aydır

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Rebiulevvel, Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Doğduğu, Peygamber Olarak Gönderildiği, Hicret Ettiği ve Vefat Ettiği Aydır

Rebiulevvel ayı, Efendimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ümmeti için büyük bir öneme sahiptir; zira bu ay, Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in doğumuna şahitlik ettiği gibi onun son nebi, rasul ve alemlere rahmet olarak gönderilmesine de şahitlik etmiştir. Ayrıca Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek için Medine’ye hicret etmesine de şahitlik etmiştir. Rebiulevvel aynı şekilde Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in, Rabbi Subhanehu ve Teala'nın yanına intikal etmesine de şahitlik etmiştir.

Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in biseti, Rebiulevvel ayında tüm alemlere rahmet olmuştur. Nitekim Ebu’l-Hasan Ali bin Hüseyin bin Ali el-Mes‘ûdî (Ö. H. 346) et-Tenbîh ve’l-İşrâf adlı eserinde şöyle rivayet etmiştir: “Kırk yaşına ulaştığında Allah Azze ve Celle onu bütün insanlara, Rebiulevvel ayının onuncu günü olan pazartesi peygamber olarak gönderdi... Sallallahu Aleyhi ve Sellem o sırada kırk yaşındaydı ve ona kadınlardan ilk iman eden Hatice idi.”

Ahmed bin Muhammed bin Ebû Bekir bin Abdülmelik el-Kastallânî el-Kuteybî el-Mısrî Ebü’l-Abbas Şihâbüddin (Ö. H. 923) el-Mevâhibü’l-ledünniyye bi’l-minahi’l-Muhammediyye adlı eserinde şöyle rivayet etmiştir: “Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem kırk yaşına ulaştığında... İbn Abdilberr şöyle dedi: Fil vakıasının kırk birinci yılı Rebiulevvel ayının sekizi olan Pazartesi günüydü. Ve şöyle denildi: Rebiulevvel ayının başında Allah Onu, alemlere rahmet, tüm insan ve cin topluluklarına peygamber olarak göndermiştir.”

Bu peygamberlik görevi, peygamberlerin şanlı tarihinde eşsiz bir yere sahiptir; zira Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e, bütün peygamberler Aleyhimusselam arasında yüce bir makam bahşedilmişti. Zira Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Âd, Semûd, Lût kavmi veya İsrailoğulları'na gönderilen önceki peygamberler gibi sadece belirli bir zamanda belirli bir kavme gönderilmiş bir peygamber değildi. Aksine Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem, mübarek peygamberlik görevinin başladığı o ilk andan zamanın sonuna kadar tüm ırklara ve bütün çağlara gönderilmiş bir peygamberdi. Nitekim Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ “Biz seni ancak âlemlere rahmet olsun diye gönderdik.” [Enbiya 107]

Rebiulevvel ayı, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in Medine-i Münevvere'de ilk İslam Devleti’ni kurmak üzere gerçekleştirdiği hicretine de tanıklık etmiştir. Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Evs ve Hazreç kabilelerinden nusret aldıktan sonra; Mekke'nin zulmünden Medine'de İslam ile hükmetmeye geçmek için hicret şartları oluşmuştu. Buhari Sahih’inde, İbn Şihab’tan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Urve ibn Zübeyr bana şöyle haber verdi: “Medine’deki Müslümanlar, Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Mekke’den hicret ettiğini işitince... Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i Harre'nin sırtlarında karşıladılar; nitekim onlarla birlikte sağ tarafa yöneldi ve Rebiulevvel ayının Pazartesi gününde Amr b. Avf oğullarının yanında konakladı...”

İbn Hibban Sahih’inde, el-Bera’dan şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Medine'ye gelişi, Rebiulevvel ayının on ikinci gecesi Pazartesi günüydü.” Taberi, Peygamberler ve Kralların Tarihi (Târiḫu’l-Rusûl ve’l-Mulûk) adlı eserinde şöyle demiştir: “Bize İbn Humeyd rivayet etti ve dedi ki: Bize Seleme, İbn İshak'tan, o da ez-Zührî'den rivayet etti ve dedi ki: Allah'ın Rasulü Sallalahu Aleyhi ve Sellem Medine'ye, Rebiulevvel ayının on ikinci gecesi Pazartesi günü ulaşmıştır.”

Böylece Rebiulevvel; Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e peygamberlik bahşedildikten sonra aynı zamanda yönetimin de bahşedildiği bir ay olmuştur. Böylece İslam Devleti kurulmuş; bu da İslam'ın tüm ihtişamı ve rahmetiyle tatbik edilmesini sağlamıştır. Nitekim Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem bölgelere idareciler atamış, kadılar tayin edip yargının temellerini atmış, Beytülmâl'i kurmuş, gelirleri toplayıp bunları tebaaya harcamıştır.

Ayrıca diğer kabilelere ve milletlere çağrıda bulunmuş ve krallara ve imparatorlara mektuplar göndermiştir. Nitekim İslam Devleti'ni genişletmiştir; zira onun görevi İslam'ı âlemlere bir rahmet olarak taşımaktı; böylece insanlar akın akın İslam'a girmiştir.

Rebiulevvel ayı ve bu ayda tanıklık edilen nimetler ile lütuflar; İslam risaletini taşımamız ve onu tatbik etmek amacıyla çaba göstermemiz için bizlere ilham kaynağı olmalıdır ki böylece mazlumlar için bir teselli ve tüm insanlık için de bir rahmet olsun.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER