Pazartesi, 23 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/05
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Bahar Bir Ümmetin Doğuşu Olduğunda!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Bahar Bir Ümmetin Doğuşu Olduğunda!

Üzerimize bir bahar ayı doğuyor ve hafızada, tarihteki diğer mevsimler gibi olmayan bir mevsimi uyandırıyor. Zira bu bahar ayında Muhammedî risaletin güneşi doğmuştur; dolayısıyla Peygamber Efendimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in doğumu yeni bir ümmetin doğuşunun habercisi olmuştur; nitekim ümmet, dünya malından çok azına sahip olsa da, ancak iman, azimet ve risalet gibi kralların hazinelerinden daha yüce bir şeye sahip olmuştur.

Nitekim Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem geldi, çöl çobanlarını ümmetlere rehberlik eden kişilere dönüştürdü, zaman onlara boyun eğdi ve onları Kisra ile Kayser’in saraylarının tanımadığı adamlardan, Arap Yarımadası’nın sınırlarını aşarak dünyanın dört bir yanına nuru taşıyan önderler yaptı.

İslam, mustazaf köleler olan insanları izzet sahibi kılmış; böylece daha dün Mekke’nin kızgın çöllerinde işkence gören Bilal-i Habeşi insanlığın sembollerinden biri haline gelmiş ve Selman, Suheyb, Ammar ve diğerleri de tarihin akışını değiştiren risaleti taşıyan neslin birer parçası olmuşlardır.

İslam'ın mucizesi, sadece silahla güçlü bir ümmet inşa etmemiş; aksine onurunu malında, kabilesinde, renginde ya da makamında değil, Allah'a kulluğunda ve insanlar arasındaki adaletinde gören yeni bir insan inşa etmiştir.

İşte bu ruhla ümmet, yağmalama ve köleleştirmek için bir proje taşımak için değil, aksine insanı bir kardeş, adaleti bir temel ve insanı beşere kulluktan kurtarmayı gayelerinden biri olarak gören bir risaleti taşımak için küçük yarımadasının dışına çıkmıştır.

Bir zamanlar bir su kaynağı için birbirleriyle çatışan bir kavim, artık bir medeniyet inşa etmeyi arzular bir hale gelmiş ve asabiyetlerin paramparça ettiği bir ümmet ise tek bir akidenin etrafında birleşmiştir. Sonra yıllar geçmiş, nesiller birbirini izlemiş ve bu ümmet öyle bir muhteşem seviyeye ulaşmıştır ki başkentleri ilmin ve medeniyetin fenerleri haline gelmiş ve böylece Bağdat, Şam, Kahire, Kurtuba ve diğerleri ilmin, düşüncenin, tıbbın ve astronominin merkezleri olmuşlardır... Böylece de dünya, öğrenmek ve okumak için Müslümanların diyarlarına yönelmeye başlamıştır.

Bir insan nefsine hakim, gayesinde ihlaslı ve terazisi istikamet üzere olduğu zaman, kabile, coğrafya ve ırkın sınırlarını aşarak bir risaleti taşımayı başarabilir. İşte ilk baharında İslam ümmeti tam olarak böyleydi; dolayısıyla onun bu ihtişamı, tarihin sayfalarında tesadüfen yer almış geçici bir durum değildi.

Bu ihtişamın arkasında, içerisinden değişen ve niçin yaşadığını, ne uğruna öleceğini ve neyin en değerli şeyleri feda etmeye değer olduğunu bilen bir insan vardı.

Şimdi bugünkü durumumuza, yani en yüce risaleti, en zengin kültürü, en geniş coğrafyayı ve muazzam bir nüfusu miras alan ümmete bir bakın... Bunların durumuna bir bakın; işte o zaman yaranın imkânların azlığından değil, Allah’ın şeriatından ve Allahu Teala'nın ümmet için koyduğu doğru metodundan uzaklaşmasından kaynaklandığını göreceksiniz.

Atalarımızın şanlı tarihinden o kadar çok bahsediyoruz ki, sanki sahip olmadığımız bir itibarı ölülerimizden ödünç almaya çalışıyormuş gibiyiz!

Fakat o şanlı geçmişi anarken bugün kendisini dayatan soru şudur: Biz o ümmetin neresindeyiz?

Dolayısıyla sorun; kaybettiğimiz topraklar, gerileyen gücümüz ya da düşmanlarımızın çokluğunda değildir; çünkü milletler sadece düşmanlarının güçlü olması nedeniyle çökmezler, aksine yeniden kalkınma güçlerini kaybettiklerinde çökerler.

Bizler o büyük insanların isimlerini miras aldık; bu yüzden Halid'in, Selahaddin'in ve Ömer bin Abdülaziz'in adlarını tekrarlayıp duruyoruz... Fakat içimizde onların azminden tek bir kırıntı dahi kaldı mı acaba? Reşid'in Bağdat'ının, ilmin başkenti olduğu zamanki günleri terennüm edip duruyoruz, peki ama biz bugün ne sunduk?

İslam’ın getirdiği insan onurundan bahsediyoruz ama tüm ülkelerimizdeki insanların onuru hâlâ despotizmin, yoksulluğun ve cehaletin rehinesi olmaya devam etmektedir!

Sorun tarihi olmayan bir ümmet olmamız değildir; aksine belki de felaketimiz, şanlı bir tarihe sahip olmamıza rağmen sadece onunla gurur duymakla yetinmemizdir. Zira bugününü inşa etmeyen bir tarih, bizi ileriye taşıyan bir güce değil, sadece terennüm edip durduğumuz bir kasideye dönüşür.

Risalet bize; milletlerin soy sopla, sloganlarla, söz ve lafla inşa edilmeyeceğini, aksine adaletle, ilimle, çalışmayla ve insana duyulan saygıyla inşa edileceğini öğretmiştir.

Bu yüzden Nebi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in doğum gününü anmak, geçmişteki görkeme ağlamanın, güzel sözleri tekrar edip ardından da her zaman yaptığımız gibi gerçekliğimize geri döndüğümüz bir sevinç vesilesi değildir. Bu da kulaklarımızda şu soruyu çınlatmaktadır: Bu risaletin inşa ettiği insanı yeniden keşfetmeyi başarabilecek miyiz?

Çölden çıkıp medeniyetin kapılarını açan adamları hatırladığımızda, sadece şu soruyu sormamalıyız: Atalarımız ne yaptı? Aksine şu soruyu sormalıyız: Biz ne yapacağız? Belki de ihtiyacımız olan bahar, zihinlerin ve duyguların baharıdır; yani ümmete kendine olan güvenini, vahdetini ve gücünü geri kazandıran bir bahardır.

Ey Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ümmeti! Başlangıcınızda dünyada imanlarından başka hiçbir şeye sahip olmayan adamlar vardı; ama onlar bu imanla kalpleri, akılları ve milletleri fethettiler. Öyleyse geçmişin azametini, senden bugünün zayıflığını örten bir perde hâline getirmeyin ve ecdadın isimlerini de evlatların amellerinin bir alternatifi kılmayın; zira şan, malların miras alındığı gibi miras alınmaz, aksine her nesilde yeniden inşa edilir.

Belki de risalet sahibi Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'i yeniden anarken baharın bize hatırlattığı en büyük şey şudur; bir zamanlar tarihin akışını değiştirmek üzere çölün kalbinden ayağa kalkmayı başaran ümmet, bugün de kendi gerçekliğinin enkazı arasından ayağa kalkma gücüne hâlâ sahiptir.

Bu yüzden soru şu değildir: Bizim hiç ihtişamımız oldu mu? Aksine soru şudur: Yeniden ihtişam sahibi olmayı hak ediyor muyuz?

Allahu Teala'dan, İslam’ın kelimesini yüceltmek için çalışanları, ümmetin ihtişamını geri kazanmak için çaba gösterenleri başarılı kılmasını, onları sebatla rızıklandırmasını ve Müslümanların kalplerini hak ve hayır etrafında birleştirmesini temenni ediyoruz.

Ayrıca Allahu Teala'dan bizi, geçmişteki ihtişamları anmakla yetinip kendi zamanlarında emaneti taşımaktan aciz kalanlardan kılmamasını ve bizi başka bir toplulukla değiştirmemesini temenni ediyoruz. Allahu Teala'nın dinine hizmet etmek üzere seçtiği kişilerden olmamız ne kadar şerefli bir konumdur; tarihin bizim için şifa olacağını zannederek bu fırsatı kaçırmamız ise ne büyük bir kayıp ve gaflettir!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Munis Hamid – Irak

Devamını oku...

Fabrikaya Sahip Olan Kimse, Onun Kararlarına da Sahip Olur

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Fabrikaya Sahip Olan Kimse, Onun Kararlarına da Sahip Olur

Haber:

Hükümet ve şirket yetkilileri, Polonya’nın, Avrupa’nın en büyük ordusunu kurduğu bir zamanda, teslimat operasyonlarını hızlı bir şekilde artıramayan uzak tedarikçilere olan bağımlılığını azaltmak için yerel savunma şirketlerine ve Orta Avrupa’daki diğer savunma şirketlerine yöneldiğini belirtiyorlar.

Silahlanma Ajansı’nın analiz ettiği verilere göre; Polonya'nın, Orta Avrupa'daki diğer şirketlerle yapılan ortak girişimler de dâhil olmak üzere yerel şirketlerden yaptığı savunma alımlarına yönelik harcamaları, 2022'den bu yana yaklaşık dört kat artarak geçen yıl 30,4 milyar Zlotiye (8,15 milyar Dolar) ulaşmıştır; Ukrayna'daki çatışma tüm Avrupa genelinde savunma harcamalarının artmasına yol açarken, ancak bu Polonya'da en yüksek önceliği temsil etmektedir. (Reuters)

Yorum:

Görünen o ki Polonya, basitçe daha büyük bir orduya ve daha fazla silah fabrikasına sahip olmak istiyor; ancak haberin önemi, bu yönelimin arkasında duran soruda yatmaktadır: Devlet, silahları daha ucuz olan yerlerden satın almak yerine, neden kendi sınırları içinde üretmek için daha yüksek bir maliyet ödemeye hazır bir hale geldi?

Cevap, Ukrayna Savaşı’nın ardından Avrupa’da yaşanan dönüşümün bir yönünü ortaya koymaktadır. Zira Avrupa ülkeleri, paraya sahip olmanın mutlaka güce sahip olmak anlamına gelmediğini fark ettiler; çünkü bir devlet, normal koşullarda ihtiyaç duyduğu şeyleri satın alabilir; ama sonra bir savaş ya da kriz patlak verdiğinde, kendisine dayandığı üretim hatlarının, malzemelerin ya da ulaşım yollarının kendi kontrolü dışında olduğunu fark edecektir.

Bu nedenle büyük ülkeler için fabrika artık sadece kâr getiren ve istihdam sağlayan bir proje olmaktan çıkmış, siyasi ve askeri karar alma yeteneklerinin bir parçası haline gelmiştir. Polonya'nın durumunda ortaya çıkan şey de tam olarak budur; zira Varşova sadece daha fazla silah satın almakla kalmayıp, aynı zamanda silah üretim kapasitesinin daha büyük bir kısmına da sahip olmak istemektedir.

Ancak bu eğilimin bir bedeli vardır. Nitekim orduya ve savunma sanayisine giden devasa miktardaki fonlar, Avrupa ekonomilerinin zaten çok sayıda baskı altında acısını çektiği bir zamanda gerçekleşmiştir. Askeri harcamalar arttıkça, hükümetlerin karşı karşıya kaldığı ikilem de artmaktadır: Peki asıl olarak bu güvenliği finanse etmesi gereken ekonomiyi tüketmeden, güvenlik nasıl finanse edebilir ki?

İşte burada bir çelişki yatmaktadır: Zira Avrupa bugün, krizlerin ortaya çıkardığı bir zayıflığı tedavi etmeye çalışmaktadır; ancak bu zayıflığı tedavi etmek, ona yeni yükler getirmektedir.

En önemlisi de Polonya münferit bir vaka değildir. Zira yaşananlar, devletlerin kendi ekonomik ilişkilerine bakışında bir değişim olduğunu ortaya koymaktadır. Yıllar boyunca temel soru şuydu: En düşük maliyetle nerede üretim yapabiliriz? Ama uluslararası çatışmaların şiddetlenmesiyle birlikte, bazen maliyet sorusundan önce gelen başka bir soru da ortaya çıkmaktadır: Bir kriz patlak verdiğinde, bu kaynağa güvenebilir miyiz?

Bu nedenle ülkelerin, bazı sanayileri kendi topraklarına geri getirdiklerine, daha önce piyasaya bıraktıkları sektörleri desteklediklerine ve hassas olarak gördükleri alanlarda dışa bağımlılığı azaltmaya çalıştıklarına tanık olmaktayız. Zira açık ticaretin geliştiği ve fabrikalar ile pazarların iç içe geçtiği dünya; bu iç içe geçmişliğin bizzat çatışma anında bir baskı aracına dönüştüğünü keşfetmeye başlamıştır.

Bundan dolayı Polonya’daki bir silah fabrikasıyla ilgili haber, Polonya’nın kendisinden bile daha büyük bir öneme sahip hale gelmektedir; zira bu haber, ülkelerin bir çatışma olasılığına hazırlandığı ve her gücün elinde bulundurduğu araçlardan mümkün olduğunca daha büyük bir kısmına sahip olmaya çalıştığı bir dünyayı yansıtmaktadır.

Ey Müslümanlar: Polonya gibi bir devlet, bağımsız kararların, devletin kontrol edebileceği sanayi, güç ve kaynaklara ihtiyaç duyduğunu idrak ettiğine göre, sizlerin de elinizde dağınık halde bulunan gücün boyutunu idrak etmeniz daha evladır.

Sizin ülkeleriniz zenginliklerden, coğrafi konumdan, adamlardan ve zihinlerden yoksun değildir; ancak bu imkânlar, sömürgecilerin belirlediği sınırlarla birbirinden ayrılmış varlıklar arasında dağılmıştır; öyle ki tek bir ümmetin gücü, hiçbirinin tek başına birleşik ümmetin ağırlığına sahip olmadığı onlarca küçük bir güce dönüşmüştür!

Bu nedenle bu uluslararası dönüşümlere bir seyirci gözüyle değil, aksine dünyaya ideoloji taşıyan bir ümmetin gözüyle bakmalıyız. Güç dengelerindeki değişimi ve eski yöntemlerin çatırdaması hakkında gördüğümüz şeyler, ne kadar köklü görünürse görünsün gerçekliğin değişime açık olduğuna dair inancımızı artırması gerekir; zira bizim görevimizin, Amerika, Çin veya Avrupa’nın belirleyeceği yeni uluslararası düzeni beklemek değildir; aksine Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak için ciddi bir şekilde çalışmaktır; böylece gücümüzü, servetimizi ve siyasi kararlarımızı tek bir varlık altında birleştirip, milletler arasındaki konumumuzu geri kazanabiliriz.

Bu yüzden talep edilen, gelecekteki uluslararası sistemde yerimizin nerede olacağını sormak değildir? Aksine uluslararası sistemi şekillendirebilecek bir devlete sahip olup, İslam’ı dünyaya hidayet ve adalet risaleti olarak taşımak için çalışmamızdır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dareyn Eş-Şanti

Devamını oku...

Yeni Bir Dünya Düzeni mi Şekillenmeye Başlıyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Yeni Bir Dünya Düzeni mi Şekillenmeye Başlıyor?

Üstad Esad Mansur’un Kaleminden

Tarih boyunca uluslararası ilişkilerde doğal olan şey, birinci devlet konumuna ulaşmak için rekabet etmektir; bu konuma ulaşan devlet ise, onu ele geçirmek isteyen diğer devletlerin rekabetine maruz kalır.

Bu durum, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın bir numaralı gücü konumuna yükselen ve uluslararası arenada tek başına söz sahibi olan Amerika’nın başlıca rakibi olan Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında dağılmasına kadar bu şekilde devam etti. Sovyetler Birliği’nin mirasçısı olan ve Yeltsin’in liderliğindeki Rusya, rakibi ile rekabet etmedi; aksine onun ortağı olmaya ve Sovyet etki alanlarını koruyan bir süper güç olarak kalmaya çalıştı. 1999 yılında Putin başa geldiğinde bu politikayı sürdürdü; Fransa ve Almanya’nın kendisine yakınlaşmasıyla Avrupa ile işbirliği yaparken, İngiltere’nin gizli teşvikiyle 2003 yılında Amerika’nın Irak işgaline karşı bir muhalefet ekseni oluşturdu.

Nitekim Avrupa, Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra, bunun için çalışmış olmasına rağmen Amerika ile rekabet edememiş; dolayısıyla 1991’de Avrupa Birliği’ni kurmuş, Balkanlar ve Orta Doğu krizlerinde aktif bir rol oynamaya çalışmış, ardından da 2001’de ABD dolarıyla rekabet etmek amacıyla Avro para birimini çıkarmıştır.

Ancak Putin, ABD’nin Rusya’nın nüfuz alanlarında NATO’nun genişlememesi yönündeki mutabakatlara uymadığını görünce, 2008 yılında hem küresel mali kriz nedeniyle hem de Irak ve Afganistan’da zafer kazanamaması ve bu ülkelerden çekilmeye hazırlanması nedeniyle sarsılan ABD’nin durumundan faydalanmıştır. Zira Abhazya ve Güney Osetya’yı işgal etmiş ve bu bölgeleri, Amerika’nın nüfuzunu genişletip Rusya’nın nüfuzunu düşürmeyi başardığı Gürcistan’ın elinden çekip almıştır. Amerika’nın Ukrayna’daki Rus ajanlarını düşürdükten sonra da 2014 yılında Kırım’ı işgal etmiştir.

Bununla birlikte Rusya, ABD’ye rakip olamamış ve politikasını onun ortağı olarak sürdürmüştür. 2015 yılında, Suriye devrimine darbe indirmek ve bir alternatif bulana kadar ajanı Beşar’ı korumak isteyen ABD ile varılan mutabakatlara binaen Suriye’ye müdahale etmiştir.

Aynı zamanda Rusya, 2015 yılındaki Minsk Anlaşması ile Doğu Ukrayna konusunda mutabakata vardığı ve Kırım'ı görmezden geldiği Avrupa ile çalışmaya devam etmiştir. Zira her iki taraf da ABD'nin tekelci konumuna karşı uluslararası alandaki durumlarını güçlendirmek için çalışmıştır.

Rusya ve Avrupa, her biri kendi yöntemiyle, ABD'nin kontrolüne alıp Japonya gibi kendi ekseninde dönen bir ülkeye dönüştüremediği Çin ile mutabakata vararak uluslararası konumunu güçlendirmeye çalışmıştır. Böylece her biri diğerleriyle iş birliği yaparak uluslararası konumunu pekiştirmeye çalışan üç bağımsız bir güç haline gelmiştir.

Amerika bunu görünce, bu güçlerin işbirliğini parçalamak ve her birini tek başına bırakmak için onları birbirinden uzaklaştırmıştır; bu nedenle Amerika, 2022’de Ukrayna’nın doğusunu işgal etmesini sağlamak için Rusya’yı kışkırtarak Ukrayna savaşını alevlendirmiştir; böylece Rusya ile Avrupa’yı birbirinden uzaklaştırmayı başarmış, Rusya ile Çin arasında bir ittifak kurulmasını engellemiş, Çin’in kendi bölgesindeki ülkelerle olan sorunlarını alevlendirmiş, bu ülkelerle güvenlik anlaşmaları imzalayıp askeri üslerini güçlendirmiş, Çin’e ekonomik savaş ilan etmiş ve Tayvan’ı ilhak etmeye kalkışması halinde onu doğrudan ve Japonya aracılığıyla tehdit etmiştir.

Böylece Amerika, uluslararası arenadaki benzersizliğini korumuş; bunu pekiştirmek için de Panama ve Venezuela üzerinde hegemonyasını dayatmış ve bu ülkelerde Rusya ile Çin’in faaliyetlerini sınırlamıştır. Ayrıca Kanada’ya karşı bir kampanya başlatmış ve bu ülkeyi kendisine ilhak etmeyi talep etmiştir; yine Grönland Adası’nı ele geçirmek için de Avrupa’ya karşı bir kampanya başlatmıştır.

28/2/2026'dan bu yana, kendi yörüngesinde dönen İran'ı tabi bir devlet haline getirmek ve İran'ın yanında durmaya cesaret edemeyen Rusya'ya ve kendisine karşı çıkma cesaretine sahip olmayan Çin'e meydan okuduğunu göstermek için İran'a karşı bir savaş başlatmıştır; İran ise bu iki ülkeyle ilişkilerini güçlendirmiş ve onların BRICS ekonomik organizasyonuna katılmıştır.

Eğer Amerika, İran’a yönelik hedefini gerçekleştirmiş olsaydı, konumunu güçlü bir şekilde pekiştirecek, uluslararası arenadaki tekelini teyit edecek, Rusya ve Çin’e saldırmaya başlayacak ve Grönland ile Kanada üzerinde hegemonyasını dayatmak için harekete geçecekti. Ancak İran’ın direnişi, tüm çabalarını engellemiş; dahası onun uluslararası konumunu sarsmış ve Rusya, Çin ve Avrupa’yı kendisine karşı cesaretlendirmiştir.

Bu nedenle Rusya, Dışişleri Bakanı Lavrov’un lisanı üzerinden 18/8/2026 tarihinde Kuzey Koreli mevkidaşı Choe Sun ile yaptığı görüşmede, “iki ülkenin yeni ve adil bir dünya düzeni kurulması için çalıştığını” açıklamıştır; Pyongyang, iki ülke arasındaki stratejik ittifak kapsamında geçen yıl Ukrayna güçlerinin bir Rus bölgesinden kovulmasında Moskova’ya yardım etmiştir. Nitekim Rusya, kendisini, müttefikleri olan bir küresel kutup olarak göstermek için bu ittifakı güçlendirmeye çalışmış ve Kuzey Kore’den daha fazla destek istemiştir. Bu nedenle Ukrayna istihbaratı, 22/8/2026 tarihinde Amerikan CNN ağına şunları açıklamıştır: “Kuzey Kore, Rusya’ya yaklaşık 8.500 askerden oluşan yeni takviye güçler sevk etmiştir; bunların arasında Ukrayna’nın derinliklerindeki hedefleri vurabilen insansız hava araçları konusunda uzmanlaşmış bir birim de bulunmaktadır.”

Nitekim Rusya, küresel bir rol oynamaktan oldukça uzak olan Kuzey Kore'nin desteğine muhtaç kalmış ve ondan başka bir müttefik bulamamıştır. Ukrayna'da acı çeken ve zafer elde edemeyen Rusya Devlet Başkanı Putin, 27/07/2026 tarihinde Rus Parlamentosu "Duma" önünde yaptığı konuşmada buna şöyle işaret etmiştir: “Rusya, yeni bir dünya düzeninin ortaya çıkmasının gölgesinde hayati ve kritik bir süreçten geçmektedir.” Eğer yeni bir dünya düzeni kurmak konusunda kendine güvenseydi, İran’a doğrudan desteğini ilan eder ve Panama ile Venezuela’da Amerika’ya karşı çıkardı.

Fransa ve Avrupa, şu ana kadar küresel bir kutup oluşturmayı başaramamıştır; zira Fransa Cumhurbaşkanı Macron, 13/6/2026 tarihinde şöyle demiştir: “Dünya, ortak uluslararası kurallara bağlılığın gerilemesine ve zorlama politikaları ile bilgi çatışmalarının artmasına tanık olmaktadır; bu da uluslararası düzeni zorlu bir sınavla karşı karşıya bırakmaktadır.”

Almanya Şansölyesi Merz, 13/02/2026 tarihinde Münih Güvenlik Konferansı'nda yaptığı konuşmada bu konuya değinerek şöyle demiştir: “Bu dünya düzeni, artık bildiğimiz haliyle mevcut değildir... ABD’nin liderlik rolü bir meydan okumayla ve belki de gerilemeyle karşı karşıyadır”; “Büyük güçler arasındaki çatışmanın geri dönmesi”, “Rusya'nın şiddetli revizyonist eğilimi ve Çin'in dünya düzeninin şekillenmesinde liderlik kurma çabası” ve “Almanya'nın Fransa ile birlikte Avrupa'da bir nükleer caydırıcılık mekanizması oluşturma ve Avrupa'nın askeri, siyasi, ekonomik ve teknolojik gücünü pekiştirme yönündeki hamlesi” hakkında da konuşmuş ve şöyle demiştir: “Avrupa, tarihin uzun bir tatilinden geri döndü.” Ve şöyle demiştir: “Bu yeni dünya düzeninde gücümüzü ve hikmetimizi kullanma sorumluluğu bize aittir.”

Almanya, yeni bir düzenin şekillenmeye başladığını düşünmektedir. Avrupa, Rusya ve Çin, bu dünya düzeninin kurallarını belirlemek için her biri kendi yolunda hareket etmektedir. Ancak Almanya, uluslararası arenada tekelci konumuna sıkı sıkıya sarılan, bu güçlerle onun arasında engel teşkil eden ve bu güçler üzerinde hakimiyet kurmak isteyen ABD’ye rakip olmak için cesur adımlar atamamıştır.

Görünen o ki mevcut durum şu ana kadar olduğu gibi devam etmektedir; ancak yeni dünya düzenini şekillendirmek üzere hareket eden bir diğer güç daha vardır ki o da; her ne kadar devletini yeniden kurmasını engellemek için yoğun komplolara maruz da İslam ümmetinin gücüdür; zira İslam ümmeti, rakipsiz olarak 9 yüzyıl, rakiplerinin varlığında ise 4 yüzyıl boyunca lider devlet koltuğuna oturmuştur. Ancak İslam ümmetinin samimi evlatları, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti yeniden kurmak için ciddiyetle çalışmaktadır.

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 615. Sayı - 02/09/202

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER