Pazartesi, 23 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/05
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Para, Enflasyon ve Borç, Dünya Ekonomisini Tehdit Eder Hale mi Geldiler?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Para, Enflasyon ve Borç, Dünya Ekonomisini Tehdit Eder Hale mi Geldiler?

Dünya ekonomisinin karşı karşıya olduğu tehlike artık ani bir finansal kriz, tek bir bankanın çöküşü ya da belirli bir emtia fiyatındaki geçici bir artıştan ibaret değil; daha derin ve karmaşık bir hal almıştır: Para, borç ve enflasyonun birbiriyle o kadar iç içe geçtiği bir finansal sistem ki, bunlardan birini diğer ikisini etkilemeden ele almak zorlaşmıştır. Para, ekonominin işleyişinin temelini oluşturan araçtır; borç, yatırım ve harcamaların finansmanında en önemli araçlardan biridir; enflasyon ise para ile mal ve hizmetler arasındaki dengesizliğin en önemli göstergelerinden biridir. Ancak bu araçlar, sınırsız bir şekilde genişlediğinde veya reel ekonomiden koptuğunda, büyümenin araçlarından istikrarsızlığın kaynaklarına dönüşebilir.

Güncel uluslararası kanıtlar, artık bu risklerin teorik olmadığını teyit etmektedir. Zira Uluslararası Para Fonu’nun Nisan 2026’da yayınlanan mali gözetim raporuna göre, küresel kamu borcu 2025 yılında gayri safi yurtiçi hasılanın yaklaşık %93,9’una yükselmiş olup, mevcut eğilimlerin devam etmesi halinde 2029 yılına kadar küresel gayri safi yurtiçi hasılanın %100’üne ulaşması beklenmektedir.

Aynı zamanda Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS), 2026 yılına ait yıllık ekonomi raporunda, banka dışı finansal kuruluşların rolünün genişlemesiyle eş zamanlı olarak kamu borcunun İkinci Dünya Savaşı sonrası en yüksek seviyelere yaklaşacak düzeylere çıkmasının, mali sürdürülebilirlik ile finansal istikrar arasında, şokların yayılmasını daha hızlı ve daha kapsamlı hale getirebilecek yeni bir ilişki yaratabileceği konusunda uyarıda bulunmuştur.

Birincisi: Paranın, bir değişim aracından, serveti yeniden dağıtmaya muktedir olan bir güce dönüşmesi

En basit tanımıyla para, bir değişim aracı, bir değer ölçü birimi ve bir değer saklama aracıdır. Paranın varlığı her modern ekonomi için bir zorunluluktur; zira para olmadan mal ve hizmetlerin değişim süreci son derece karmaşık bir hale gelir.

Ancak modern para, eski emtia parası mefhumundan kökten farklıdır. Zira günümüzde dolaşımda olan paranın çoğu altın ya da gümüş değildir, aksine zorunlu kağıt paralardır; yani rejimler tarafından basılan ve yükümlülüklerin yerine getirilmesinde ana bir araç olarak yasal geçerliliğe sahip olan, ancak altın ya da gümüşle değiştirilemeyen ve bu madenlerden (altın ve gümüş) oluşan bir rezervle desteklenmeyen kağıtlardır. Ayrıca modern paralar, "banknotları" ve büyük ölçüde banka kredisi işlemleri yoluyla oluşturulan banka parasını (kaydi parayı) da kapsamaktadır. İşte burada temel bir mesele ortaya çıkmaktadır: Paranın büyümesi, reel ekonominin mal ve hizmet üretme kapasitesini ne zaman aşar?

Eğer nakit satın alma gücü hızla artarken üretim sınırlı kalırsa para, sınırlı miktardaki mal ve hizmetlerin peşinden koşmaya başlayabilir, böylece fiyatlar üzerinde baskılar ortaya çıkabilir. Bu nedenle enflasyon sadece "para basma" ibaresine indirgenmemelidir; zira enflasyon, enerji ve gıda şoklarından, tedarik zinciri aksamalarından, para biriminin değer kaybından, talep artışından, iş gücü piyasasındaki dengesizliklerden ve diğer faktörlerden de kaynaklanabilir. Ancak tehlike, parasal ve kredi genişlemenin sürekli bir hale gelip verimlilik artışından koptuğunda başlar.

İkincisi: Enflasyon, vergi kanunlarında görülmeyen bir vergidir

Enflasyon, genel fiyat düzeyinde yaşanan geniş çaplı ve sürekli bir artış, dolayısıyla paranın satın alma gücündeki bir düşüştür. Bu da enflasyonun etkisinin, sadece mağazalardaki fiyat artışlarıyla sınırlı kalmadığı, aynı zamanda toplum içinde serveti yeniden dağıttığı anlamına gelmektedir. Servetinin büyük bir kısmını nakit olarak veya düşük getirili varlıklarda tutan bir kişi, satın alma gücünün bir kısmını kaybedebilirken; bazı reel varlıklara sahip kişi ise, bu varlıkların nominal değerindeki artıştan faydalanabilir. İşte burada enflasyonun en tehlikeli etkilerinden biri olan paraya olan güvenin aşınması ortaya çıkmaktadır. Bireyler ve şirketler, para biriminin giderek daha fazla değer kaybedeceğini düşündüklerinde davranışlarını değiştirmeye başlarlar; yani nakit para tutmak yerine gayrimenkul, altın, döviz, hisse senedi veya emtia satın almaya çalışırlar. Ama bizzat bu davranışlar, para birimi ve fiyatlar üzerindeki baskıyı artıran bir faktöre dönüşebilir.

En tehlikeli olan ise enflasyonun; fiyatların yükselmesi, ücret taleplerinin artması, üretim maliyetlerinin artması, fiyatların yeniden yükselmesi, enflasyon beklentilerinin artması, daha fazla savunma amaçlı davranışlar ve daha fazla fiyat baskısı gibi tekrarlayan bir döngüye dönüşmesidir.

Bu nedenle, büyük merkez bankaları fiyat istikrarını para politikasının temel bir hedefi haline getirmişlerdir.

Uluslararası Ödemeler Bankası, 2026 yılı raporunda, enflasyonun geri dönmesi ve devam etmesi risklerine karşı uyarıda bulunarak, özellikle ekonomiler, kısıtlı bir mali alana sahip olarak krizlere girdiklerinde, büyük arz şoklarının para politikası görevini çok daha zorlaştırabileceğine dikkat çekmiştir.

Üçüncüsü: Borçlanma, büyümenin bir aracı olmaktan çıkıp hayatta kalmanın bir mekanizmasına dönüştüğünde

Borç kendi başına bir sorun değildir. Zira modern ekonominin krediden vazgeçmesi mümkün değildir. Nitekim bir fabrika kurmak için kredi alan bir şirket, bu kredi sayesinde yeni üretim ve kârlar elde edebilir. Bir elektrik şebekesi veya liman ya da yol inşa etmek için kredi alan bir devlet de üretim kapasitesini artırabilir ve gelecekte gelirler elde edebilir.

Sorun, borçların üretken yatırımlar yerine tekrarlayan bütçe açığını ve cari tüketimi finanse etmek için kullanılması durumunda ortaya çıkmaktadır. İşte o zaman şu tehlikeli denklem başlar: mali açık, borçlanma, daha büyük borç, daha yüksek faiz, daha büyük açık ve yeni borçlanma.

Böylece borç, bir araç olmaktan çıkıp kapalı bir döngüye dönüşür. Bu sadece teorik bir varsayım değildir; zira Uluslararası Para Fonu (IMF), Nisan 2026’da, küresel kamu borcunun 2025 yılında GSYİH’nın yaklaşık %94’üne ulaştığını ve 2029 yılına kadar da %100’e ulaşabileceğini açıklamıştır. Ayrıca faiz yüklerinin artmasının yanı sıra toplumsal ihtiyaçlar, savunma ve stratejik bağımsızlık ihtiyaçları için yapılan harcamaların da kamu bütçeleri üzerindeki baskıyı artırdığını belirtmiştir.

Daha da önemlisi, bu sorun sadece zayıf ülkelerle sınırlı değildir; zira Uluslararası Para Fonu (IMF), borç birikimine büyük ölçüde büyük ekonomilerin öncülük ettiğine işaret etmiştir.

Dördüncüsü: Borç, neden küresel bir tehdit haline gelmiştir?

Çünkü kamu borcu artık bir iç mesele değildir. Zira bir ülkenin ihraç ettiği devlet tahvilleri; diğer ülkelerdeki bankaların, emeklilik fonlarının, sigorta şirketlerinin, yabancı yatırımcıların, serbest fonların (hedge fund) ve finans kuruluşlarının portföylerinde yer alabilir. Dolayısıyla büyük bir ülkedeki borç krizi, küresel finans sistemine de sıçrayabilir. İşte faiz fiyatlarının yükselmesinin tehlikesi de burada yatmaktadır. Zira borçlanma maliyeti yükselirse, büyük bir borcu olan ülke daha fazla faiz ödemek zorunda kalacaktır. Eğer borcunun büyük bir kısmını sürekli olarak yeniden finanse etmek zorunda kalırsa, yeni faiz, bütçe üzerinde giderek artan bir yük haline gelebilir. Böylece elimizde kalan şudur: Yüksek borç + yüksek faiz = daha büyük borç servisi. Ardından: Daha büyük borç servisi + sürekli açık = yeni borçlanma. Sonrasında: Yeni borçlanma = daha büyük bir borç.

Ekonomistlerin korktuğu halka işte budur.

Nitekim Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS), 2026 yılı raporunda, kamu borcunun artması ve devlet tahvili piyasalarının yapısının değişmesinin, tahvillerin yeniden fiyatlandırılmasını daha sert bir hale getirebileceği ve şokların da finansman piyasalar üzerinden, sınırlar ötesine, bankalar ile banka dışı finansal kuruluşlar arasına hızla intikal edebileceği uyarısında bulunmuştur.

Beşincisi: En tehlikeli kriz, borç, para ve enflasyon bir araya geldiğinde başlar

İşte burada sorunun özüne geliyoruz. Bütçe açığı yüksek ve borcu giderek artan bir ülke düşünün; onun önünde üç temel seçenek vardır: Harcamaları kısmak, vergileri artırmak, borçlanmak ve açığı finanse etmeye devam etmek.

Ancak borçlanmaya devam ederse, borcun boyutu da yükselir. Eğer borç servisi ağırlaşırsa, borçlanma maliyetini düşük tutmak için siyasi ve ekonomik baskılar ortaya çıkar. Belirli ortamlarda, parasal ve mali genişleme enflasyonist baskıların artmasına yol açabilir. Böylece şu döngü oluşur: Mali açık, borç, artan borç servisi, para politikası üzerindeki baskılar, enflasyon riskleri, artan enflasyon beklentileri, yükselen faiz oranları ve borç servisinin daha da artması.

Bu döngü her ülke için kaçınılmaz değildir; ancak borç yüksek, büyüme zayıf ve ekonomi politikalarına olan güven düşük olduğunda çok daha tehlikeli bir hale gelir. Bu nedenle Uluslararası Ödemeler Bankası, kamu borcunun artmasının merkez bankalarının görevini daha da zorlaştırabileceği konusunda uyarıda bulunmuştur; zira para politikası, enflasyon, tahvil piyasaları ve finansal istikrar ile aynı anda başa çıkmak zorunda kalmaktadır.

Dolayısıyla istikrarlı bir ekonomi, borçtan hali olan bir ekonomi olmadığı gibi en fazla paraya sahip olan bir ekonomi de değildir; ancak istikrarlı ekonomi, para, borç ve kredinin, üretimin yerini almak yerine üretimin hizmetinde olan bir ekonomidir.

Altıncısı: Kriz için köklü bir çözüme doğru

Gerçek çözüm işte buradan başlamaktadır; yani faizin geri dönülmez bir şekilde tamamen ortadan kaldırılması, paraya olan güvenin yeniden tesis edilmesi, borca disiplinin geri getirilmesi, finansal ekonominin yeniden reel ekonomiye hizmet etmesinin sağlanması ve altın ile gümüşün ya bizzat para birimi olarak ya da iki madeni temsil eden banknotlar veya bu iki madenin belli oranı temsil eden belge şeklinde geri dönmesidir. Bu açıdan bakıldığında gelecek olan Hilafet Devleti dışında hiç kimse bu adımı atamayacaktır; çünkü altın ve gümüşle muamele etmek, yerine getirilmesi vacip olan şerî bir hüküm olması sebebiyle kaçınılmaz bir zorunluluktur; ayrıca (faiz, tekelcilik (ihtikar), garar (belirsiz satış)ve benzerleri gibi) kapitalist sistemin pek çok aracı da şer'an haram kılınmıştır.

Buna göre Hilafet Devleti'nin kurulması için çalışmak gerekir; çünkü bu devletin kurulması, kurulana kadar her Müslümanın omuzlarındaki şerî bir vaciptir; zira bu devlet, ümmeti bu karanlıklardan İslam’ın adaletine ve nuruna kavuşturacaktır.

Ey Müslümanlar; İslam’ı tam olarak uygulamamız ve yaşam tarzımızı ona göre şekillendirmemiz gerekir; çünkü bizler, İslam’ı uygulamakla yükümlüyüz ve ancak İslam hayatımızın temeli olursa zimmetimizden kurtulabiliriz.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: اَوَلَا يَرَوْنَ اَنَّهُمْ يُفْتَنُونَ ف۪ي كُلِّ عَامٍ مَرَّةً اَوْ مَرَّتَيْنِ ثُمَّ لَا يَتُوبُونَ وَلَا هُمْ يَذَّكَّرُونَ “Onlar, her yıl bir veya iki kez (çeşitli belâlarla) imtihan edildiklerini görmüyorlar mı? Sonra da ne tevbe ediyorlar ne de ibret alıyorlar.” [Tevbe 126]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

İşgalcinin Nazarında, Toprak Sahipleri Üzerinde Kaldıkları Sürece Toprağın Ele Geçirilmesi Tamamlanmış Olmaz

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

İşgalcinin Nazarında, Toprak Sahipleri Üzerinde Kaldıkları Sürece Toprağın Ele Geçirilmesi Tamamlanmış Olmaz

Haber:

Netanyahu: Gazze’nin %60’ını kontrol ediyoruz… Katz ise Filistinlileri Gazze Şeridi’nden çıkarma planlarını açıkladı (El Cezire Net)

Yorum:

Bugün yaşananlar, Gazze için arzulanan projenin doğasının açık bir ilandır. İşgal, Gazze Şeridi’nde daha fazla toprak üzerinde kontrol kurmaktan bahsederken, aynı zamanda halkını oradan çıkarmaya yönelik planlardan da söz etmektedir; dolayısıyla meselenin, toprak üzerinde kontrol sağlamak için stratejik bir plan olduğunu anlamamız gerekmektedir.

Tüm bu kan ve yıkıma rağmen, hâlâ Filistinliden topraklarından ayrılmasını ve onu gasp edenlere bırakmasını mı istiyor? Sanki sorun işgal, abluka, katliam ya da evlerin ve hastanelerin yıkılması değil de, bizzat toprağın asıl sahiplerinin varlığıymış gibi!

İnsan bombardıman, açlık ve korku altında evini terk etmeye mecbur bırakıldığında ve sahip olduğu her şey yok edildikten sonra kendisine, başka bir yerde başka bir gelecek aramalısın denildiğinde ve önündeki tüm ufuklar kapatılarak gitmek hayatta kalmanın tek yolu haline getirilip, sonra da onun kendisinin ayrılmayı seçtiği söyleniyorsa bu, gerçeği çarpıtmaktır.

1948’de evinin anahtarını yanına alanlardan, bugün sürgünde doğanlara kadar herkes bu sözleri, geçmişe uzanan bir anıyla dinliyor; yani geri dönme umuduyla kapılarını kapatan evlerin, yokluğunun uzun sürmeyeceğini zannederek halkının çıktığı köylerin ve onlarla birlikte ev sahiplerinin taşıdığı anahtarların anısıyla dinliyor; çünkü hiç kimse bu sığınma yolculuğunun sürgünde geçen koskoca bir ömre dönüşeceğini hayal bile edemezdi. Nitekim 1948 Nekbe'sinde de 700 binden fazla Filistinli tehcir edilmiş veya evinden ayrılmak zorunda bırakılmıştı. Güvenilir tahminler bu sayının 726 bin civarında olduğuna işaret ederken, BM Yakın Doğu'daki Filistinli Mültecilere Yardım ve Bayındırlık Ajansı (UNRWA) faaliyetlerine başladığında yaklaşık 750 bin Filistinli mültecinin ihtiyaçlarıyla ilgileniyordu ve hikâye 1948 yılında sona ermemiştir. Zira 1967 yılında Filistin halkı yeni bir sürgün dalgasına tanık olmuştur; nitekim tahminler, yaklaşık 300 bin Filistinlinin, Batı Şeria ve Gazze Şeridi’ndeki evlerini terk ederek başka bölgelere ya da ülke sınırları dışına gitmek zorunda kaldığına işaret etmektedir.

En acı olan ise, bunların yaklaşık 120 bininin, aslında 1948 yılında yerlerinden edilmiş Filistinlilerin olmalarıydı. O zamandan beri işgal, sürgün dalgalarını hiç durdurmamıştır; zira 1967’den sonra da, evlerin yıkılması, tahliye, toprakların müsadere edilmesi, ikametlerinin iptal edilmesi, yerleşim yerlerinin kurulması ve Filistinlileri evlerini, topraklarını veya yerleşim yerlerini kaybetmeye zorlayan diğer politikalar gibi başka türden tecrit ve yerinden edilme süreçleri devam etmiştir. Bu nedenle bugün bir Filistinli, kendisine “Gazze’den çık” diyen birini duyduğunda, bütün bir tarihin yankısını işittiği gibi bir gün yakında geri döneceğiz diyen, ama bir daha geri dönmeyen dedesinin sesini de işitmektedir!

Gazze, ilk evlerinden koparılan birçok kişinin sığındığı bir yerdir. Şimdi ise onlardan bir kez daha oradan ayrılmaları istenmektedir. Peki Nereye? Ve ne zamana kadar?

Filistin iki tarafın üzerinde rekabet ettiği bir toprak parçası olmadı gibi Gazze de, halkı boşaltılıp yeniden yatırıma açılacak bir gayrimenkul değildir; ayrıca üzerinde yaşayan, evlatlarını toprağına gömen ve kendilerine dayatılan tüm ölüm ve yıkıma rağmen ona sımsıkı sarılan asıl sahipleri hakkında konuşmadan önce, ekonomik veya turistik geleceği üzerine konuşulabilecek bir arazi hiç değildir. Sorun, Filistinlilerin Gazze’deki varlığında değildir, aksine sorun, Filistinlilerin nerede, nasıl yaşayacaklarını, ne zaman kalacaklarını ve ne zaman ayrılacaklarını belirlemek isteyen işgalin varlığındadır!

Öyleyse mesele, açıklandığı gibi hiçbir zaman ateşkes, yeniden inşa ya da insani koşulların iyileştirilmesi olmamıştır; aksine mesele, toprakların ele geçirilmesi ve sakinlerinin yerinden edilmesi olmuştur; sanki buranın geleceği hakkında karar verenler, üzerinde yaşayan, direnip ayrılmayı reddedenler değil de, burayı yok edenlermiş gibi!

En ilginç olan ise herkesin şu soruya odaklanmasıdır; Filistinliler nereye gidecek? Oysa asıl soru şu olmalıdır: Neden gitmeleri gerekiyor ki?!

Neden saldırgandan saldırmayı durdurması istenmiyor da, kurbanın başka bir yer araması isteniyor? Neden Filistinlilerin kendi topraklarında kalması bir sorun haline gelirken, işgal ise sorunun kaynağı olarak görülmüyor? Peki neden Müslüman ülkelerinden, bu halkı yerinden edilmekten koruyacak araçlar aramaları yerine, bütün bir halkı barındıracak yerler aramaları isteniyor?

Bugün Gazze’nin, halkının boşaltılmasına değil, aksine ona yapılan saldırının sona erdirilmesine ihtiyacı vardır. Yeni kamplara ya da yeni ülkelere ihtiyacı yoktur; aksine topraklarını ve halkını koruma, onurunu muhafaza etme ve işgali kökünden söküp atma gücünü yeniden kazanmış bir ümmete ihtiyacı vardır; bunun dışındaki her şey, kağıt üzerindeki çözümlerden başka bir şey değildir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: الَّذِينَ أُخْرِجُوا مِن دِيَارِهِم بِغَيْرِ حَقٍّ إِلَّا أَن يَقُولُوا رَبُّنَا اللَّهُ وَلَوْلَا دَفْعُ اللَّهِ النَّاسَ بَعْضَهُم بِبَعْضٍ لَّهُدِّمَتْ صَوَامِعُ وَبِيَعٌ وَصَلَوَاتٌ وَمَسَاجِدُ يُذْكَرُ فِيهَا اسْمُ اللَّهِ كَثِيراً وَلَيَنصُرَنَّ اللَّهُ مَن يَنصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ “Onlar, başka değil, sırf «Rabbimiz Allah'tır» dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer Allah, bir kısım insanları (kötülüklerini) diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah'ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler yıkılır giderdi. Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” [Hac 40]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Rusya, Küresel Bir Güçten Bölgesel Bir Güce Dönüştü

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Rusya, Küresel Bir Güçten Bölgesel Bir Güce Dönüştü

Haber:

ABD’nin eski Ukrayna Özel Temsilcisi Keith Kellogg, Rusya Devlet Başkanı Putin’in, ABD Başkanı Trump’ın Kiev’den Ukrayna güçlerini Donbas’tan çekmesi talebini desteklemesini umduğunu, ancak Alaska Zirvesi sırasında bu konuda Cumhurbaşkanı Zelenskiy üzerinde herhangi bir baskı uygulamayacağının ortaya çıktığını belirtti.

Kellogg şunları açıkladı: "Rusya, Ukrayna olmadan küresel bir güçten bölgesel bir güce dönüştü; uğradığı kayıplarla birlikte artık bölgesel seviyeye bile zor ulaşıyor. Örneğin Çin ile olan ilişkilerini bir bakın. Rusya bu ilişkide ikincil bir ortak olup ana ortak değildir ve aralarında eşit düzeyde hiçbir ilişki yoktur. (Kaynaklar)

Yorum:

Rusya'nın Ukrayna'yı işgali dört buçuk yıldan fazla bir süredir devam ediyor ve son bir buçuk yıl boyunca savaşın sona erdirilmesi gerektiğine dair yoğun görüşmeler yapılmasına rağmen, bu durumda herhangi bir değişiklik olmadı ve görünen o ki yakın gelecekte de herhangi bir değişiklik beklenmiyor.

Ukrayna Cumhurbaşkanı Ofisi Başkanı Kirilo Budanov, Ukrayna'nın şu anda Rusya ile savaşı durdurmaktan aciz olduğunu açıkladı. Budanov, bir bağış toplama canlı yayını sırasında şunları söyledi: “Bizim bunu istemediğimizden dolayı değil, şu anda bu gerçekçi bir şey olmadığı için.” Savaşın 2026-2027 kışında sona ermeyeceğini açıkladı. Ayrıca Ukrayna'nın Rusya ile uzun menzilli saldırıların karşılıklı olarak durdurulmasına yönelik anlaşmalara ulaşmaya çalıştığı, ancak bu girişimin başarıya ulaşmadığı eklemesinde de bulundu.

Çoğu zaman savaşın durdurulmasının imkânsızlığı, çatışmanın iki tarafı olan Ukrayna ve Rusya'nın tutumlarındaki uyuşmazlığa bağlanmaktadır.

Aslında Ukrayna; Donbas'ın kontrolü altında bulunan kısımlarından çekilmeyi, Kırım da dahil olmak üzere işgal altındaki toprakların yasal olarak Rusya'nın parçası sayılmasını tanımayı ve NATO'ya katılmayacağına dair garanti vermeyi reddetmektedir; aynı zamanda Rusya'dan tazminat talep etmekte ve herhangi bir ön şart olmaksızın ateşkes sağlanmasında ısrar etmektedir.

Minsk Anlaşmaları’nın acı deneyiminden ders çıkaran Rusya ise -ki bu anlaşmaların hedefi, kendi bakış açısına göre Ukrayna’ya savaşa hazırlanmak için zaman kazandırmaktan ibaretti- Ukrayna ve uluslararası ortaklarından, sırf savaşı dondurmak yerine, Kırım Yarımadası ve Doğu Ukrayna üzerindeki kontrolünün uluslararası düzeyde tanınmasını talep etmektedir.

Bununla birlikte, Rusya-Ukrayna krizinin ana aktörü, bu çatışmanın sürmesinden istifade eden Amerika’dır. Trump’ın Beyaz Saray’daki ikinci görev dönemi boyunca ABD, bu savaşın mali yükünü Avrupa’ya ve NATO’daki diğer müttefiklerine aktarmıştır; Rus işgalini durdurmak için çatışmanın tarafları üzerinde herhangi bir fiili etki uygulamamıştır. Geçtiğimiz yıl boyunca, 24 Ağustos 2026 Pazartesi günü, BM Güvenlik Konseyi’nin Ukrayna’daki durumu görüşmek üzere acil bir toplantı düzenlediğinde tanık olduğumuz gibi, Amerika’dan silik ateşkes çağrılarından başka bir şey görmedik. Özellikle de Amerika Birleşik Devletleri’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilci Yardımcısı Dan Negrea, Rusya ve Ukrayna’ya derhal ateşkes sağlama ve savaşı sona erdirmek için iyi niyetle müzakereler yürütme çağrısında bulunduğunda da durum aynıdır. Ukrinform haber ajansının aktardığına göre Negrea şöyle dedi: “Her iki tarafı da, sivil gemilere zarar veren veya zarar verme tehdidi oluşturan her türlü saldırıyı durdurmaya çağırıyoruz. Bu savaşın askeri bir çözümünün yokluğunun gölgesinde, masum sivillerin kanının akıtılmaya devam edilmesi anlamsızdır.”

Bununla birlikte Amerika’nın bu çatışmada ulaşmaya çalıştığı gerçek hedefler, Keith Kellogg’un da beyan ettiği üzere açıkça ortaya çıkmaktadır: Rusya’yı küresel bir güçten bölgesel bir güce dönüştürmek. Bu plan, bilhassa Rusya ile Çin arasında ekonomik, askeri ya da siyasi herhangi bir ittifakın engellenmesini de kapsamaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Fazıl Hamzaev - Ukrayna

Devamını oku...

Ümmetin Meseleleri Forumuna Katılım Daveti

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, değerli medya mensuplarını, siyasetçileri ve kamu meselelerine ilgi duyan herkesi, bu ay düzenlenecek olan “Ümmetin Meseleleri Forumu”na katılmaya ve katkıda bulunmaya davet etmekten memnuniyet duyarız. Bu ayki forumun başlığı şöyle:

Sudan Diyaloğu, Sudan Krizinden Çıkış Yolu Olabilir mi?

Konuşmacılar:

1- Üstat Nasır Rıza, Hizb–ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı.

2- Üstat Yakup İbrahim, Hizb-ut Tahrir üyesi.

Tarih: H. 23 Rabiu’l Evvel 1448 M. 05 Eylül 2026 Cumartesi Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stad Caddesi, Stadın Doğu Tarafı.

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Azerbaycan ve Özbekistan Sömürgeci Kâfirlere Hizmet Etmede Sınır Tanımıyor!

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev, 23 ve 24 Ağustos tarihlerinde Özbekistan’a gerçekleştirdiği iki günlük ziyaretin ardından Özbek haber ajansına verdiği röportajda şunları söyledi: “İki kardeş ülke olan Azerbaycan ile Özbekistan arasındaki ilişkiler; ortak tarih, kültür, dil ve ahlaki değerlerin yanı sıra halklarımızın yüzyıllar boyunca koruduğu ve nesilden nesile aktardığı derin karşılıklı dayanışma ve sempati üzerine kuruludur... Özbekistan Cumhurbaşkanı, değerli kardeşim Şevket Mirziyoyev ile aramızdaki samimi dostluk, karşılıklı saygı ve güven, Azerbaycan-Özbek kardeşliğinin güçlendirilmesinde, iki ülke arasındaki ilişkilerin bugünkü seviyeye yükseltilmesinde ve ittifakımızın geliştirilmesinde özel bir rol oynamaktadır. Bu, son beş yıl içinde ülkeye yaptığım üçüncü, bu kardeş ülkeye genel olarak yaptığım yedinci ziyarettir. Güzel ve eşsiz Özbekistan’ı ziyaret etmekten her zaman mutluluk duyuyorum ve buraya yaptığım her ziyaret benim için özel bir önem taşıyor. Ağustos 2024’te Özbekistan’a devlet ziyareti gerçekleştirdim; Özbekistan Cumhurbaşkanı da Temmuz 2025’te Azerbaycan’a resmî bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ikili ziyaretler sırasında imzalanan çok sayıdaki belge, özellikle de Stratejik Ortaklığın Derinleştirilmesi Beyannamesi ve İttifak İlişkileri Antlaşması, bağımsız, güçlü ve egemen iki devletimiz arasındaki doğal ittifakı resmi olarak pekiştirmiştir. Aynı zamanda Ağustos 2023’te kurulan Devletlerarası Yüksek Konsey, Azerbaycan ve Özbekistan arasındaki stratejik ortaklık ve ittifak ilişkilerinin derinleştirilmesi için önemli bir kurumsal mekanizma haline gelmiştir. Konseyin daha önce Taşkent ve Bakü’de gerçekleştirdiği iki toplantı, ilişkilerimizin ne kadar hızlı geliştiğini, siyasi diyaloğun tutarlılığını ve iki ülkenin kendi vizyonları doğrultusunda birlikte çalışma kararlılığını göstermektedir.” (Azerbaycan Devlet Resmî Gazetesi, 27 Ağustos 2026)

Bilindiği üzere Hazar Denizi üzerinden geçen Orta Koridor, Trump Barış ve Refah Yolu (TRIPP) olarak adlandırılan, Amerikan arabuluculuğuyla inşa edilen ve Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki barış anlaşması temelinde ortaya çıkan bir koridordur. 2025 yılındaki anlaşmalara göre Amerika; Ermenistan’ın Megri bölgesinden geçen (Zengezur Koridoru) bu stratejik öneme sahip kısa yol üzerinde 99 yıllık özel işletme hakları elde etmiştir. Dolayısıyla bu koridor yalnızca bir transit güzergâhı değildir; Orta Asya’yı Rusya ve İran’ı tamamen devre dışı bırakarak Avrupa’ya bağlayan bir Amerikan kapısıdır. Böylece Washington, burada Panama Kanalı’na benzer bir kontrol bölgesi oluşturarak bölgedeki enerji kaynakları ve madenlerin akışını ele geçirmeyi hedeflemektedir. Siyasi uzmanlar, bu koridorun Güney Kafkasya’nın haritasını yeniden çizeceğini ve bölgeyi Batı’nın, daha doğrusu Amerika’nın kalıcı askerî ve ekonomik hâkimiyeti altına sokacağını belirtmektedir.

Bununla birlikte, Özbekistan’ın katılımı olmaksızın Orta Asya’nın Rusya karşısındaki tutumunu değiştirmek ve Rusya’nın nüfuzunu mümkün olduğunca sınırlamak oldukça zor görünmektedir. Bu nedenle Amerika, Mirziyoyev’i Rusya’ya karşı daha cesur bir tavır almaya teşvik etmek amacıyla Azerbaycan ile yakın ilişkilerini sürdürmesini istemektedir. Bu bağlamda Azerbaycan, özellikle Özbekistan olmak üzere herkes için açık bir örnek teşkil edebilir. Amerika ayrıca, Putin rejiminin son zamanlarda dış politikada ciddi şekilde gerileme yaşaması ve askeri gücünün yetersiz kalması sebebiyle Rusya’nın Azerbaycan’ın Rusya’ya karşı takındığı sert tutumlara aynı kararlılıkla karşılık veremeyeceğinin de farkındadır. Bu nedenle Amerika, Özbekistan’ı kendi tarafına çekmek ve Orta Asya’da Rusya’ya karşı izlediği politikalarında Özbekistan’ın kendi yanında yer almasını sağlamak amacıyla Azerbaycan ile Özbekistan arasındaki ilişkileri güçlendirmeye çalışmaktadır. Bu çerçevede, Ağustos 2023’te kurulan Devletlerarası Yüksek Konsey, Azerbaycan ile Özbekistan arasındaki stratejik ortaklık ve ittifak ilişkilerini derinleştirmek için önemli bir kurumsal mekanizma hâline gelmiştir. Azerbaycan 2024 yılında Özbekistan’a devlet ziyareti gerçekleştirmiş, Özbekistan Cumhurbaşkanı da Temmuz 2025’te Azerbaycan’a resmî ziyarette bulunmuştur. Bu iki ikili ziyaret sırasında, özellikle Stratejik Ortaklığın Derinleştirilmesi Bildirisi ve Müttefik İlişkiler Antlaşması olmak üzere çok sayıda karşılıklı belge imzalanmıştır.

Sonuç olarak, bu ikili ziyaretin arkasında Amerika bulunmaktadır. Çünkü Azerbaycan’ın tek başına Rusya’ya karşı koyması pek mümkün değildir. Dolayısıyla Amerika’nın desteğini elde etmeye çalışan Azerbaycan’ın, Özbekistan da dâhil olmak üzere Orta Asya ülkelerini Rusya’dan uzaklaştırma görevini üstlendiği görülmektedir. Bu nedenle başta Azerbaycan ve Özbekistan halkları olmak üzere bütün Orta Asya Müslümanlarının idrak etmesi gereken gerçek şudur: Aliyev’in, “İki kardeş ülke olan Azerbaycan ile Özbekistan arasındaki ilişkiler; ortak tarih, kültür, dil ve ahlaki değerlerin yanı sıra halklarımızın yüzyıllar boyunca koruduğu ve nesilden nesile aktardığı derin karşılıklı dayanışma ve sempati üzerine kuruludur...” şeklindeki sözleri, Müslüman halkların duygularının istismar edilerek Allah’ın kendilerine lütfettiği servetlerin sömürgeci kâfirlere teslim edilmesinden başka bir şey değildir.

Ey Orta Asya Müslümanları! Yöneticilerinizin Amerika’nın ve diğer sömürgeci devletlerin çıkarlarına hizmet etmesine izin vermeyin. Zira bu durum, Orta Asya halkları ağır ekonomik sıkıntılar çekerken zenginliklerinizin kâfir sömürgecilerin eline geçmesine yol açacaktır!

Kendi tahtları ve şahsi çıkarları uğruna zenginlikleriniz sömürgeci kafirlerin hizmetine sunan bu hain yöneticilerden kurtulmanın tek yolu; İslam’a yönelmek, ona boyun eğmek, İslam temelinde birleşmek ve Hilafet Devletinin gölgesi altında onu tatbik etmektir. İşte o zaman kâfirlerin Müslümanlar üzerindeki hâkimiyeti tamamen ortadan kalkacak ve Allah’ın yardımı bizimle birlikte olacaktır.

وَلَن يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلاً “Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.” [Nisa 141]

Devamını oku...

Dava Adamı Şeyh Abdurrahman Ahmed el-Kadı’nın Vefat Duyurusu

Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَلَنَبْلُوَنَّكُمْ بِشَيْءٍ مِنَ الْخَوْفِ وَالْجُوعِ وَنَقْصٍ مِنَ الْأَمْوَالِ وَالْأَنْفُسِ وَالثَّمَرَاتِ وَبَشِّرِ الصَّابِرِينَ * الَّذِينَ إِذَا أَصَابَتْهُمْ مُصِيبَةٌ قَالُوا إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ * أُولَئِكَ عَلَيْهِمْ صَلَوَاتٌ مِنْ رَبِّهِمْ وَرَحْمَةٌ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُهْتَدُونَ “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele. Onlar; başlarına bir musibet gelince, “Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler. İşte Rableri katından rahmet ve merhamet onlaradır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır.” [Bakara 155-157]

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti, Allah’ın kazasına razı olmuş kalpler ve yaşlı gözlerle, Allah’ın izniyle bağışlanmasını dilediğimiz Hizb-ut Tahrir üyesi Şeyh Abdurrahman Ahmed el-Kadı’nın vefatını duyurur. Kardeşimiz, bugün 19 Rabiu’l Evvel 1448, M. 1 Eylül 2026 Salı günü Kuzey Vilayeti’ndeki Dongola şehrinin kuzeydoğusunda bulunan ed-Dum bölgesinde, fani dünyadan ebedi beka yurduna irtihal etmiştir.

Merhum, Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’i kurarak İslami hayatı yeniden başlatmak için daveti taşıyan ve tağuti rejimlerin eziyetlerine göğüs geren ilk nesillerden idi. Zorba Cafer Numeyri döneminde hapse atılmış, Kurtuluş Hükümeti döneminde de defalarca gözaltına alınmıştır. Buna rağmen davete sadık kalmış, altmış yılı aşkın bir süre boyunca davetin sancağını taşımış; sabretmiş, sevabını Allah’tan beklemiş, Allah’ın yardımının yakın olduğu müjdesiyle yaşamıştır. Davet taşıyıcısı olan kardeşlerini ve evlatlarını çok sever, onları her zaman kendi nefsine tercih ederdi.

Yüce Allah’tan hastalığını günahlarına kefaret kılmasını, onu engin rahmeti ve mağfiretiyle kuşatmasını, cennetin en yüksek derecesi olan Firdevs Cenneti’ni ona mekân eylemesini, bize ve ailesine sabır ve metanet ihsan etmesini niyaz ediyoruz.

Şüphesiz kalp mahzun olur, göz yaşarır. Bizler de senin ayrılığınla mahzunuz ey Abdurrahman! Ancak biz sadece Rabbimizin razı olacağı sözü söyleriz: Şüphesiz biz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Ümmetin Meseleleri Forumuna Katılım Daveti

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, değerli medya mensuplarını, siyasetçileri ve kamu meselelerine ilgi duyan herkesi, bu ay düzenlenecek olan “Ümmetin Meseleleri Forumu”na katılmaya ve katkıda bulunmaya davet etmekten memnuniyet duyarız. Bu ayki forumun başlığı şöyle:

Sudan Diyaloğu, Sudan Krizinden Çıkış Yolu Olabilir mi?

Konuşmacılar:

1- Üstat Nasır Rıza, Hizb–ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı.

2- Üstat Yakup İbrahim, Hizb-ut Tahrir üyesi.

Tarih: H. 23 Rabiu’l Evvel 1448 M. 05 Eylül 2026 Cumartesi Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stad Caddesi, Stadın Doğu Tarafı.

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Yahudiler İki Milyar Müslümana Meydan Okuyarak Mescid-i Aksa'ya Baskın Düzenliyorlar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yahudiler İki Milyar Müslümana Meydan Okuyarak Mescid-i Aksa'ya Baskın Düzenliyorlar

Haber:

Yahudi varlığının sözde Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, polis koruması altında Mescid-i Aksa'ya yönelik baskınını yineledi; dolaşıma giren görüntüler, Ben-Gvir'in Mescid-i Aksa avlusunda ibadet ettiğini ortaya koymaktadır. (Arab 48, 31/08/2026)

Yorum

Bir Müslüman, Yahudi varlığının ateşle oynadığı hususunda şüphe duymaz; zira onlar, Müslümanların, ülkelerini kasıp kavuran milliyetçi ve solcu söylemlerin arkasında uykuda olduğundaki 1967 yılında Mescid-i Aksa'yı işgal ettiklerinde dahi bu tür eylemlere girişmemişlerdi; fakat bugün, İslami uyanışın Batı için gerçek bir tehdide dönüşmesinin ardından bunu yapmaktadırlar; ancak Batı, bu uyanışa karşı silah ve işgalle savaşmış, hatta onu ortadan kaldırdığını sanmıştı.

Bugün Batı’ya ve onlarla birlikte Yahudi varlığına İslami tehlikenin ortadan kalktığını hissettiren şey, yöneticilerin artık tamamen onların saflarında yer almış olmasıdır. Bu koşullar altında Yahudi varlığı mutlak bir şekilde zorbalık yapmaktadır; zira üç yıl boyunca Gazze Şeridi’ni yerle bir etmiş, Lübnan ve Batı Şeria’da, hatta Suriye ve İran’da bile kimseden korkmadan bombalamış ve zorbalık yapmıştır.

Soru şudur; damarlarında kanların kaynadığı Müslümanlar nerede? Kendilerini akide ve dinin harekete geçirdiği ve camilerinin ve akidelerinin ihlal edilmesini kabul etmeyen Müslümanlar nerede? Peki onlar, ilk başlayanın ve ilk öne geçenin faziletini bildikleri halde, hâlâ kendileri dışındaki birini mi bekliyorlar?! Filistin’den gelen mesaj açık ve nettir; bu mesaj, Gazze Savaşı sırasında televizyon ekranlarında gösterilmiş olup, bugün de Batı Şeria’da yerleşimcilerin insanlara ve topraklara yönelik saldırıları gösterilmektedir ki bunlar, dehşetinden tüyleri ürperten görüntülerdir! Bu mesaj, artık bıçağın kemiğe dayandığını göstermektedir; peki bir Mutasım yok mu? Bu yöneticileri ortadan kaldıracak ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak, böylece Filistin’i ve tüm Müslüman ülkeleri Yahudilerden temizlemek için Hizb-ut Tahrir'e nusret verecek bir lider yok mu?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Et-Temimi

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER