Pazartesi, 23 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/05
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Sudan Vilayeti: Ağustos 2026 Ayı Faaliyet ve Etkinlikleri

  • Kategori Sudan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti:
Ağustos 2026 Ayı Faaliyet ve Etkinlikleri

Ümmeti İslam'ın fikirleri ve hayatla ilgili hükümleriyle beslemeye devam eden Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti, Ağustos 2026 ayı boyunca yoğun faaliyetlerde bulundu. Bu kapsamda toplumun ileri gelenlerine, kabile liderlerine ve toplum önderlerine heyetler gönderdi; camilerde, çarşılarda ve diğer halka açık alanlarda siyasi hitaplar gerçekleştirdi. İnsanların yaşadığı sorunları forumlarda ele aldı; düşünürlere, medya mensuplarına ve kanaat önderlerine siyasi salonunu açtı.

Ayrıca Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü Üstad İbrahim Osman (Ebu Halil), yaptığı açıklamalarda ve düzenlediği basın toplantısında Sudan halkının karşı karşıya bulunduğu sorunları ele aldı. Bütün bu faaliyetler genel olarak hayırlı çalışmalar oldu. Bunlar şöyledir:

1. Heyetler

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezî İrtibat Komitesi, Komite Başkanı Üstad Nasır Rıza'nın başkanlığında çok sayıda ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyaretlerde çeşitli kabile liderleri hedef alındı. Bunlar arasında şunlar bulunmaktadır:

  • - Nâzır Ali İbrahim Dakal, Beni Âmir kabilesinin nâzırı; ayrıca Genel Helenga Nâzırı. Kendisiyle Kesela şehrindeki evinde görüşüldü.
  • - Mühendis Ali Abdülkadir Şekilay, Kesela'daki evinde ziyaret edildi. Görüşmede nâzır vekili Abdülkadir Seyyid Ahmed, Şeyh Hasan İsmail ve başkaları da hazır bulundu.
  • - Müslimeyye Nâzırı Şeyh Muhammed Mustafa Abdülkerim Mübarek, Kadaref kırsalındaki Ad et-Tine köyünde bulunan evinde ziyaret edildi.
  • - Beni Âmir kabilesinin kollarından Beyt Mualla'nın Umde'si Şeyh Hasbullah et-Tahir, beraberindeki Umde'nin sekreteri Üstad Muhammed Hüseyin ile birlikte Kadaref şehrindeki parti ofisinde ziyaret edildi.
  • - Habab kabilesinin Nâzırı Şeyh Muhammed Ali Muhammed Said, Kadaref'teki evinde ziyaret edildi.
  • - Kadaref'teki Sufi mescidinde heyet, şeyhler Osman Abdurrahman el-Ezrak, Hamad Abdurrahman el-Ezrak ve Ahmed Osman Abdurrahman el-Ezrak ile görüştü.
  • - Genel Dabâine Kabilesi Nâzırı ve Sudan Yerel Yönetim Başkan Yardımcısı Nâzır Avdülkerim Mahmud Zeyd (Ved Zeyd), Kadaref Çarşısındaki ofisinde ziyaret edildi.
  • - Sudan'daki Havsa Kabilesi Şura Meclisi Başkanı ve Kızıldeniz Vilayeti Eğitim ve İdari Reform Dairesi Müdürü Üstad Mücahid Muhammed Harun, Port Sudan'daki ofisinde ziyaret edildi.

Üstad Nasır, gerçekleştirdiği bütün görüşmelerde Sudan'daki siyasi ve askerî duruma ve ülkenin sömürgeci kâfirin planına sürüklenmesinin tehlikesine odaklandı. Bu planın, kabilecilik ve ırkçılık üzerinden ülkeyi parçalamayı hedeflediğini belirtti.

Bugünlerde sahada yaşananlara dikkat çeken Nasır, artık her kabilenin gençlerini seferber ettiğini ve her kabilenin kendisine ait silahlı bir hareket oluşturduğunu söyledi. Bunun sömürgecinin bir projesi olduğunu; insanlar arasında ayrılık çıkarmak, ülkeyi parçalamak ve devleti zayıf parçalara dönüştürmek amacı taşıdığını ifade etti.

Amerika'nın Darfur'u ayırma ve Sudan'ı bölme planlarını da ortaya koyan Nasır, bunun eski bir plan olduğunu ve bugün Amerika ile onun yönetimdeki ajanları tarafından uygulandığını belirtti. Meselenin en kötü tarafının ise bazı kabilelerin bu amaç doğrultusunda kullanılması ve silahlandırılması olduğunu; böylece bu kabilelerin Sudan'ın parçalanmasında bir Truva atı olarak kullanılmak istendiğini söyledi.

Üstad Nasır, kabile liderlerine, İslam'a yardım etmeleri ve onun yüce devletinin, yani Nebi'nin ﷺ devletinin kurulmasına katkıda bulunmaları sebebiyle Allah'ın övdüğü önceki kabile liderlerinin tutumlarını hatırlattı. Bugün de kabile liderlerinin İslam'a yardım etmelerinin ve böylece cahiliye ölümü günahından kurtulmalarının üzerlerine düşen bir görev olduğunu vurguladı.

Kabile liderleri, Hizb-ut Tahrir heyetlerinin ortaya koyduğu görüşleri takdir ederek bu çalışmaları olumlu karşıladılar. Partinin Sudan'daki gelişmeleri takip etmedeki öncü rolünü övdüler.

Bazıları, “Bu sizin yönteminiz olduğu sürece biz de gönülden ve bütünüyle sizinle beraberiz” derken, içlerinden biri açıkça “Beni fahri üyeniz kabul edin” dedi.

Bazıları hilafet devletinin bugün değil yarın kurulmasını temenni ettiklerini ifade ederken, bazıları da şu fikirleri desteklediklerini belirtti:

“Biz sizinle beraberiz ve safları birleştirme, sözü birleştirme ve Hilafeti kurma çabanızı destekliyoruz.”

Liderler Hizb-ut Tahrir heyetlerine teşekkür ederek İslam'a yardım etmeye ve İslam'ın şeriatını uygulamaya hazır olduklarını ifade ettiler. Ülkeyi parçalama ve kaynaklarını yağmalama planlarına karşı olduklarını söylediler ve iletişim ile görüşmelerin devam etmesi konusunda mutabık kaldılar.

2. Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü ve Sudan'ın Sorunları

Hayrı dile getiren Resmî Sözcü Üstad İbrahim Osman Ebu Halil ise karanlıkta ve açıkça hazırlanan komplolara karşı çıktı. Sudan'daki sömürgeci kâfirin planlarını ortaya koyan açıklamalar yayımladı ve özellikle Darfur'un ayrılması ve ümmete karşı işlenen diğer suçlar üzerinde durdu.

Bu kapsamda: “Güney Sudan'ın Ayrılmasının Mimarı İGAD, Kirli Rolünü Yeniden Üstlenmek İçin Geri Dönüyor” başlıklı bir bildiri yayımladı.

Ayrıca:

“Amerika, Uçuş Yasağı Yoluyla Darfur'u Sudan'dan Koparma Konusunda İleri Bir Adım Atıyor!” başlıklı bir açıklama yayımladı.

Bunun yanında Sudan'ın idari başkenti Port Sudan'da halkın gece ve gündüz saatlerce elektriksiz kalmasına, tekrarlanan elektrik kesintilerine ve benzeri sorunlara ilişkin de açıklamalarda bulundu.

Ayrıca Port Sudan'daki parti ofisinde:

“İktidar: Pastadan Paylaşma ile Şer'î Sorumluluk Kavramları Arasında” başlıklı bir basın toplantısı düzenledi.

3. Siyasi Hitaplar

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti'nin bu ay idari başkent Port Sudan'daki Büyük Çarşı'da gerçekleştirdiği siyasi hitaplarda son derece önemli çeşitli konular ele alındı.

Bunlardan biri, ümmeti parçalayan kabileci seferberliklerdi. Bu hitapta Üstad Hüseyin el-Hadi, İslam'ın emir ve hükümlerinin kabileleri ve İslam'ın ulaştığı ülkelerin halklarını nasıl kaynaştırdığını açıkladı.

Müslümanların İslami yaşam tarzı içerisinde diğer insanlarla aynı yerlerde yaşamaları ve birlikte hayat sürmelerinin onları birbirini seven kardeşler hâline getirdiğini anlattı. Ardından insanların bugün vatanlarına ve kabilelerine bağlanma çabalarının ayrılığı daha da artıracağını ve Allah'ın emrettiği şekilde insanları bir araya getirmeyeceğini söyledi.

“Kitabın Bir Kısmına İnanıp Bir Kısmını İnkâr mı Ediyorsunuz?!”

başlıklı hitapta ise Üstad İbrahim Müşerif, Müslümanların zihnindeki bazı yanlış anlayışları ele aldı. Bunlar arasında İslam hükümlerinin bir kısmını alıp bir kısmını terk etmek, siyaset ile ibadetleri birbirinden ayırmak ve bazı Müslümanların siyasi çalışmalardan uzak durması bulunuyordu.

Siyasetin, insanların işlerini ve meselelerini gözetmek anlamına geldiğini; bunun Müslümanlara farz olduğunu ve ümmetin yerine getirmesi gereken en yüce amellerden biri olduğunu açıkladı.

Bir başka hitapta ise İslam'da yönetimin bir emanet ve büyük bir sorumluluk olduğu, bugün olduğu gibi bir mücadele ve iktidar savaşı olmadığı anlatıldı. Günümüzde insanların, gerekirse insanların cesetleri üzerinden geçerek yönetim koltukları için yarıştığı belirtildi.

Bu sorumluluğun, Raşidî Hilafet döneminde insanların işlerinin güzel bir şekilde gözetilmesi ve temel ihtiyaçlarının karşılanmasının güvence altına alınmasıyla ortaya çıkacağı ifade edildi.

Bir başka siyasi hitapta “İslam'ın Temel İhtiyaçları Güvence Altına Alması” konusu ele alındı.

Konuşmacı Üstad Adil İbrahim, İslam'ın her bir vatandaş için karşılanmasını güvence altına aldığı temel ihtiyaçları şöyle sıraladı:

Yiyecek, giyecek, barınma, güvenlik, sağlık ve eğitim.

Bu ihtiyaçların Hilafetin yıkılmasından günümüze kadar karşılanmadığı; çünkü mevcut sistemlerin bu ihtiyaçlara ulaşmayı, birçok insanın elde etmekte zorlandığı paraya bağladığı belirtildi.

Bu siyasi hitapların sonuncusu 31 Ağustos 2026 tarihinde gerçekleştirildi ve “Mali İşlemlerde İslam Hükümleri” başlığını taşıdı.

Konuşmacı, bireyler ve bankalar tarafından gerçekleştirilen bazı faizli işlemleri açıkladı ve bunların ortaya çıkmasının sebebinin içinde yaşadığımız toplumun İslami olmayan bir toplum ve yönetimlerinin de İslami olmayan sistemler olması olduğunu belirtti.

İslamî hayatın hâkim olduğu bir ortamda, bireylerin ve devletin İslam hükümlerine bağlı olması sebebiyle bu tür şer'î olmayan mali işlemlerin bulunmayacağını ifade etti.

Ardından Müslümanları mevcut durumu değiştirmeye ve İslam'ı uygulayan ve onu bütün insanlığa taşıyan, Nebevî yöntem üzere Raşidî Hilafet Devleti'ni kurmaya çağırdı.

Hartum'daki Halk Hitabı

Başkent Hartum'da parti, Sevgili Peygamberimiz'in ﷺ doğumunun yıl dönümü münasebetiyle Omdurman şehrindeki Şeyh Cafer Camii'nde halka açık bir hitap gerçekleştirdi.

Avukat Üstad Ahmed Ebker'in yaptığı konuşmada, Peygamberimizin ﷺ doğumunun sadece bazı cami ve meydanlarda sınırlı etkinliklerin düzenlendiği sıradan bir olay olmadığı; aksine büyük bir tarihî hadise olduğu belirtildi.

Resûlullah'ın ﷺ evrensel bir mesaj getirdiği, devleti kurduğu ve daveti taşıdığı; ardından Raşidî halifelerin de Allah onlardan razı olsun, onun yolunu devam ettirdiği ifade edildi.

Bugün ümmetin de aynı yolu takip etmesi gerektiği ve İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışma sorumluluğunu üstlenmesi gerektiği vurgulandı.

4. Hizb-ut Tahrir Forumları

A) Ümmetin Meseleleri Forumu, Nahda Barajı'nın Felaket Getiren Etkilerini Ele Aldı

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti'nin Port Sudan'daki ofisinde düzenlenen Ümmetin Meseleleri Forumu'nda, Etiyopya'nın Nahda Barajı ve bunun Sudan üzerindeki felaket niteliğindeki etkileri ele alındı.

Üstad Ahmed el-Hatib, Nil Nehri'nin çekilmesi ve bunun yol açtığı susuzluk gibi mevcut durumun felaket niteliğindeki sonuçlarına dikkat çekti. Bunun, Hizb-ut Tahrir tarafından daha önce birçok forum ve bildiride, ayrıca Eylül 2017'de yayımlanan bir kitapçıkta uyarılan bir mesele olduğunu belirtti.

Sudan ve Mısır yöneticilerinin ümmetin haklarını ihmal etmesini ayrıntılı şekilde ele aldı.

Ardından Üstad Hüseyin el-Hadi, nehirlerin kamu mülkiyeti olması temelinde nehirlerle ilgili şer'î kuralları açıkladı. Devletin nehirlerle ilgilenmesi, onları koruması ve temiz tutması, nehirlerin kullanımına yönelik saldırıları ve tecavüzleri engellemesi gerektiğini belirtti.

Etiyopya'nın bu baraj üzerinden oluşturduğu tehdidin, Müslümanların kendilerini Allah'ın Kitabı ve Resûlü'nün ﷺ sünnetiyle yönetecek bir halifeye sahip olmaları hâlinde gerçekleşemeyeceğini söyledi.

İslam Hilafeti'nin, gerekirse askerî güç kullanmak zorunda kalsa bile, Müslümanların çıkarlarını koruyacak tek sistem olduğunu ifade etti.

B) Kadaref Forumu'nda Eğitim Sorunu

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti'nin Kadaref şehrindeki forumunda ise Hilafet Devleti ile ulus-devletlerin başarısızlıkları arasındaki eğitim sorunları ele alındı.

İlk sunumu, Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Medya Bürosu üyesi Üstad Meysere Yahya yaptı.

Hilafetin yıkılmasının ardından Batı'nın kendi kültürünü dayatarak bunu ülkelerdeki eğitim sistemlerinin bir parçası hâline getirdiğini anlattı. Bunun sonucunda dinin devletten ayrıldığını ve kapitalist fikirlerin topluma yerleştirildiğini belirtti.

Ardından devletin eğitim harcamalarından çekilmesi ve eğitimin özelleştirilmesine dikkat çekti.

İkinci konuşmacı ise Resûlullah'ın ﷺ temellerini attığı ve ardından halifelerin onun yolunu takip ettiği sistematik eğitim esaslarını ayrıntılı biçimde ele aldı. Bu eğitim esasları sayesinde dünyayı değiştiren İslami şahsiyetlerin yetiştiğini ifade etti.

5. Siyasi Salon

Bölgesel Örgütlerin Sudan Siyasetindeki Rolü

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Medya Bürosu, Port Sudan'daki Hizb-ut Tahrir Vilayet ofisinde gerçekleştirilen siyasi salona Hizb-ut Tahrir üyesi Üstad Yakub İbrahim'i konuk etti.

Toplantıda bölgesel örgütlerin Sudan siyasetindeki rolü ele alındı.

Özellikle Afrika Birliği, İGAD ve Arap Birliği üzerinde duruldu. Bunların Amerika'nın bölgedeki araçları olduğu belirtilerek, bu örgütlerin Sudan'ın parçalanmasına müdahil olmaları ve oynadıkları rol eleştirildi.

Her bir örgütün Güney Sudan'ın Kuzey Sudan'dan ayrılmasındaki rolü ayrıntılı şekilde anlatıldı. Ayrıca bu örgütlerin bugün Amerika'nın Darfur'u Sudan'dan koparmayı amaçlayan planını uygulamadaki rolleri ele alındı.

Konuşmasının sonunda bu örgütlere katılmanın ve onların ülkede faaliyet göstermelerine izin vermenin şer'î hükmü üzerinde duruldu. Bu örgütlerin Müslümanların işlerine müdahale etmesine izin vermenin haram olduğu ifade edildi ve Hilafet Devleti Anayasası Projesi'nin 191. maddesine atıfta bulunuldu.

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezî Medya Ofisi Temsilcisi

Pazartesi, 18 Rebîülevvel 1448 H. / 31 Ağustos 2026sudan vilayeti

sudan vilayeti

İlgili Bağlantılar:

 

Devamını oku...

“Pasaportsuz Rüzgâr” Güneydoğu Asya’daki Hava Kirliliği Felaketinin Nedeni mi?!

Hava kirliliği felaketi Güneydoğu Asya genelinde büyük bir öfkeye yol açtı. Öyle ki, Güneydoğu Asya Uluslar Birliği (ASEAN) bunu bölgesel bir güvenlik meselesi olarak sınıflandırdı. Eski bir Cakarta valisinin, orman yangınlarından kaynaklanan dumanın rüzgârla nasıl taşındığına atıfta bulunarak söylediği; “Rüzgârın kimlik kartı yoktur” sözü aniden yeniden gündeme geldi.

Endonezya ormanlarında yanan yüz binlerce hektarlık alandan yoğun duman yükselmektedir. Endonezya Ulusal Afet Yönetim Ajansı, yangınların toplam alanının 72.798 hektara ulaştığını kaydetti. En fazla zarar gören bölge ise 38.310 hektarla Batı Kalimantan olmuştur Duman, Endonezya’nın idari sınırlarında durmayıp, rüzgârlar tarafından Malezya’nın Saravak bölgesine kadar taşınmaktadır. Serian’da hava kirliliği indeksi 195’e, Tebedu’da ise 200’e ulaşmıştır. Sri Aman’daki 108 okul geçici olarak kapatılmıştır. Saravak genelinde ise 10 ilçedeki 591 okul kapatılmış ve yaklaşık 197 bin öğrenci bu durumdan etkilenmiştir. Kapanmaların Penang’a kadar uzanması ihtimali bulunmaktadır. Endonezya’da ise hava kirliliği ve orman yangınlarının etkisi oldukça ağır. 37 il ve şehirde yaklaşık 3 milyon kişinin dumandan doğrudan etkilendiği tahmin ediliyor. Bazı bölgelerde akut solunum yolu hastalıklarında %78’e varan artış kaydedilmiştir. En fazla risk altında bulunan gruplar ise çocuklar, bebekler, hamile kadınlar ve yaşlılardır.

Bu aşamada sebebin El Niño gibi doğal bir fenomenden mi yoksa insan elinden mi kaynaklandığını tartışmaya artık gerek kalmamıştır. Asıl tartışma; yasaların uygulanmasındaki taraflılık ve dev şirketlerin işlediği suçlar etrafında dönmektedir. Bu durum şu hususlarda açıkça görülmektedir:

1- 2000’lerin başından bu yana verilen devasa imtiyaz ruhsatları, şirketlerin turbalık (peatland) alanları kurutmak için dev kanallar inşa etmesine yol açmış, bu da bu turbalıkları alt katmanlarına kadar aşırı derecede yanıcı hale getirmiştir.

2- Endonezya Çevre Forumu (WALHI) ve bir dizi sivil toplum kuruluşu, özellikle çoğu özel ve hatta yabancı olan palmiye yağı ve madencilik şirketlerinin imtiyaz sahaları içinde onlarca sıcak noktanın bulunduğuna dikkat çekmektedir.

3- Yasaların ezilen kesimlere karşı acımasızca uygulanması -küçük çiftçiler adli kovuşturmalarla karşı karşıya kalırken, turba topraklarını mahveden dev şirketlerin ruhsatlarının iptal edilmemesi- apaçık bir zulüm ve hukukun taraflı uygulandığının kanıtıdır.

Endonezyalı olmak veya Endonezya vatandaşlığı taşımak; laik yasaların seçici bir şekilde uygulanması ve oligarşiyi zenginleştirip halkı yoksullaştıran orman sömürüsü yoluyla gerçekleştirilen ekonomik sömürgeciliğe alışmak anlamına gelmektedir. Endonezya Çevre Forumu (WALHI) verilerine göre 142 kadar şirketin orman yangınlarına karıştığından şüpheleniliyor; Örgüt ayrıca, başta madencilik ve nikel sektörleri olmak üzere yabancı şirketlerin de bu faaliyetlere dâhil olduğuna dikkat çekmiştir. İşte tam da bu noktada “Rüzgârın kimlik kartı olmaz” sözü derin ve düşündürücü bir anlam kazanmaktadır. Çünkü rüzgârın hiçbir kimliği yoktur; ne pasaportları tanır, ne eyalet sınırlarını ne de idari hatları, sınır çitlerinden hiç bahsetmiyoruz bile.

Bu felaketler zincirinin ortasında duman ve rüzgâr, Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan Endonezya ve Malezya’daki Müslümanlara, bizi birbirimizden ayıran engelleri sorgulamaya ve kimliğimizin köklerini yeniden gözden geçirmeye teşvik eden bir işaret olabilir. Pasaport da kimlik de tanımayan bu şiddetli rüzgarlar, bizi aidiyetlerimizin özünü yeniden değerlendirmeye davet etmektedir: Sessizliği seçip mağdur rolünü oynamaya devam mı edeceğiz, yoksa mevcut durumu eleştirip ülkelerimizi yönetmek için yeni alternatifler mi arayacağız?

Bu an, Hilafet kavramını yeniden değerlendirmek için doğru andır. Zira yönetim sistemi Hilafet; şirketlerin veya yabancı unsurların ormanlarımızı sömürmesini engelleyecek, Müslümanların beldelerindeki ormanları bölerek kapitalist güçlerin yağmasına açık hale getiren o yapay sınırları ortadan kaldıracaktır. Hilafet, sadece mutlak adalet olan Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şeriatına dayanacaktır.

وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ قَالُواْ إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ * أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَكِن لاَّ يَشْعُرُونَ “Bunlara, “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde, “Biz ancak ıslah edicileriz!” derler. İyi bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat farkında değillerdir.” [Bakara 11-12]

Devamını oku...

Pakistan’ın Sivil ve Askerî Yönetimi, Amerika’nın Ortadoğu’daki Nüfuzunu Koruması İçin Trump’a Yardım Ediyor! Ey Askeri Güç Sahipleri! Gücünüzü ve Nüfuzunuzu İslam’a Hizmet Etmek ve Bu Yöneticilerin Amerika’ya Hizmet Etmesini Engellemek İçin Kullanın

Pakistan Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tahir Andırabi, İslamabad’daki haftalık brifinginde Genelkurmay Başkanı’nın son İran ziyaretiyle ilgili değerlendirmelerde bulundu. Brifingde Andırabi, “Bazı çevrelerin Genelkurmay Başkanı ve Savunma Kuvvetleri Başkanı’nın Başkan Trump’ın veya ABD’nin bir elçisi olarak İran’ı ziyaret ettiği yönündeki iddialarının yanıltıcı ve fiilen gerçek dışı olduğunu, bu ziyaretin, Pakistan’ın süregelen arabuluculuk rolü ve arka planı bağlamında gerçekleştiğini vurgulamak isterim.” dedi. Sözcü, aynı basın toplantısında ziyaretin amacını da açıklayarak bunun “bölgesel gerilimin düşürülmesine, askeri çıkmazın kırılmasına ve barış ile istikrarın yeniden tesis edilmesi için müzakere yoluyla bir çözüm aranmasına odaklandığını” belirtti.

Sözcü ayan beyan ortada olan bir gerçeği inkâr etmeye çalışmaktadır; yani İslam beldelerinde tırmanan gerilimi, askeri çatışmayı ve istikrarsızlığı örtbas etmek istemektedir. Bölgede yaşanan bu istikrarsızlığın sebebinin, Amerika’nın Müslümanlara karşı yürüttüğü savaş nedeniyle Amerikan askeri üsleri ve Amerikan askerlerinin Orta Doğu’ya konuşlanması olduğunu bilmeyen yoktur. İkinci olarak bu ziyaret, ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in 24 Ağustos 2026’da “Ekonomik D-Day” olarak adlandırdığı ve İran’ın küresel finans işlemlerini ve can damarını kesmeyi amaçlayan “ekonomik izolasyon” kampanyası duyurmasıyla eş zamanlı gerçekleşmiştir.

İşin aslı şudur ki, Amerika’nın İran’a karşı gerçekleştirdiği başarısız askeri maceranın ardından askeri gücü savunmasız kalmış ve deşifre olmuş durumdadır. Askeri üsleri tahrip edilmiştir ve İran’ın onayı olmadan bunların yeniden inşa edilmesi mümkün değildir. Geriye, cephaneliğindeki son silahı olan uluslararası ekonomik sistemi kullanmaktan başka çare kalmıştır. Ancak bunun başarılı olması da diğer devletlerin yardımına bağlıdır. 2015 yılında Kapsamlı Ortak Eylem Planı’na (JCPOA) varılmasının ardından eski ABD Başkanı Obama büyük bir üzüntüyle bu tür bankacılık yaptırımlarının aslında ABD’yi de vurabileceğini itiraf ederek şöyle demişti: İran’a gerçekten zarar vermek için... Çin gibi ülkeleri ABD finans sisteminden tecrit etmemiz gerekir. Ancak Çinliler borçlarımızın en büyük alıcılarından biri olduğu için bu tür önlemler ekonomimizde şiddetli çalkantılara yol açabilir... ve uluslararası alanda doların küresel rezerv para birimi rolü hakkında soru işaretleri doğurabilir.”

On yıl sonra, Amerika ekonomisi 40 trilyon dolarlık borç yükü altındayken, ordusu stratejik silah sıkıntısı çekerken ve halkı yeni bir savaşı kaldıramayacak durumdayken aynı yöntemi yeniden uygulamaya çalışmak mantıklı olmadığı gibi sadece bir hüsnükuruntudan ibarettir. Gerçekte Mareşal Asım Münir, 38 günlük kesintisiz ve istenmeyen can kayıpları ve yıkımın ardından ilk ateşkesin sağlanması, ateşkesin uzatılması ve bir mutabakat zaptına varılması için Trump’ın en güvenilir ve en etkili elçisi olarak hareket etmiştir. Trump, Amerikan güç koridorlarında sıkça bataklık olarak adlandırılan bu durumdan kendisini kurtarması için bir kez daha bu güvenilir ele sığınmıştır.

Amerika’nın siyasi, askeri ve ekonomik olmak üzere tüm biçimleriyle hegemonik sisteminin çöktüğü ayan beyan ortadadır. Ancak Müslümanların yöneticileri, ona can suyu olmaya ve hayat vermeye devam etmektedir. Gaspçı Yahudi varlığını kurtarma operasyonunun en önemli tezgahlayıcıları Mısır, Türkiye ve Katar’dır. Sonra da Pakistan’ın da dâhil olduğu D-8 İslami Ülkeler Grubu, Yahudi varlığı ve onu aktif ortağı olan Amerika’nın suçlarına hukuki ve ahlaki kılıf giydirmek için devreye girmişlerdir. Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü savaşın fiyaskoya uğramasının ardından Trump’ın “Gözde Mareşal” olarak nitelendirdiği Asım Münir bir kez daha devreye girerek Amerika’nın imdadına yetişmek istemiştir. Amerika, kendi başına gerçekleştiremediğini, şimdi Müslümanların yöneticileriyle iş birliğiyle gerçekleştirmeye çalışmaktadır.

Ey insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olan Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ümmeti! Allah, Pakistan’a nükleer bir güç olma, endüstriyel kapasiteye dayalı güçlü bir orduya sahip olma ve Allah Subhânehu ve Teâlâ’yı razı edip şehadet mertebesine ulaşma yönünde güçlü bir arzu lütfetmiştir. Pakistan; Hilafetin çatısı altında vahdet farzını yerine getirmek için ümmetin topraklarını ve kaynaklarını birleştirmenin nüvesi olabilecek bir güçtedir. Örneğin Ensar ve Muhacirler, Halife Ömer’in şehadetinden sonra ümmetin üç gün ve üç gece halifesiz kalmasına izin vermemişlerdir. Dolayısıyla bu ümmetin iki halifeye sahip olması bile caiz değilken, elliden fazla yöneticiye sahip olması nasıl caiz olabilir?! Ebu Said el-Hudri’den rivayet edildiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

إذا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ، فاقْتُلُوا الآخِرَ منهما “İki Halifeye biat edildiği zaman, onlardan sonuncusunu öldürün.”

Ey Pakistan silahlı kuvvetlerinin cesur subayları! Dünya ve ahirette şeref ve kurtuluşa nail olmak ancak Yüce Allah’ın şeriatını tatbik ederek O’nu rızasını elde etmekle mümkündür. Bizler, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şeriatını çiğneyen tağutu reddediyoruz.

قَد تَّبَيَّنَ الرُّشْدُ مِنَ الْغَيِّ فَمَن يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِن بِاللهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقَى لَا انفِصَامَ لَهَا وَاللهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ “Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O halde, kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” [Bakara 256] Öyleyse haydi dünya karşılığında ahireti satın alanlardan olun.

إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أَنْفُسَهُمْ وَأَمْوَالَهُمْ بِأَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللهِ فَيَقْتُلُونَ وَيُقْتَلُونَ وَعْداً عَلَيْهِ حَقّاً فِي التَّوْرَاةِ وَالْإِنْجِيلِ وَالْقُرْآنِ وَمَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ مِنَ اللهِ فَاسْتَبْشِرُوا بِبَيْعِكُمُ الَّذِي بَايَعْتُمْ بِهِ وَذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ “Allah müminlerden, mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler, ölürler. (Bu), Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaattir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır! O halde O’nunla yapmış olduğunuz bu alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” [Tevbe 111]

Hiç şüphesiz Hilafet Devleti, Müslümanların ve genel olarak tüm insanlığın tek umudu ve yegâne kurtuluşudur. Nübüvvet metodu üzere Hilafeti kurmak; şer’i bir farzdır. Müslümanlar, bu farzı hayatta var etmek için ellerinden geleni yapmalı ve Medine’deki Ensar gibi sevabını Allah’tan beklemelidirler.

Devamını oku...

Çin Yapımı J-10CE Uçaklarının Satın Alınmasının Perde Arkası, Bangladeş Silahlı Kuvvetleri Askeri Bir Vizyona Muhtaçtır

Gelişmiş silahlar satın almak başka bir şey, gerçek bir savunma bağımsızlığı elde etmek başka bir şeydir. Bangladeş şu anda Çin ile J-10CE savaş uçakları ve taarruz helikopterleri konusunda resmi görüşmeler yürütmektedir. Politika yapıcılarımız bu anlaşmayı değerlendirirken, bir adım geri çekilip büyük resme bakmakta fayda vardır. Silahlı kuvvetlerimizi güçlendirmek elbette elzemdir; ancak bugün alacağımız kararlar gelecekte uzak erimli sonuçlar doğuracaktır.

Tarih bize, tasarım, üretim ve modernizasyonla ilgili kritik kapasitelerde yabancı tedarikçilere bağımlı olmanın büyük riskler barındırdığını öğretmektedir. Başkalarına büyük ölçüde bağımlı olan devletler çoğu zaman bağımsızlıklarını kaybetme, stratejik kırılganlık ve yerli inovasyonun kısıtlanmasıyla karşı karşıya kalırlar. Daha da kötüsü, bağımsız olarak bakımını veya desteğini sağlayamadıkları karmaşık sistemleri sürekli satın almak gibi kısır bir döngünün içinde bulabilirler kendilerini.

Örneğin, 1919-1950 yılları arasındaki Türk savunma sanayiine bakabiliriz. Ulusal savunma sanayi inşa etme konusundaki iddialı hedeflerine rağmen Türkiye bunu başaramamış ve NATO’ya katıldığında büyük ölçüde Batılı askeri yardımlara bağımlı hale gelmiştir. Bu durum bize gerçek gücün satın aldıklarımızda değil, kendi başımıza inşa edebildiğimiz ve üzerinde kontrol sahibi olduğumuz şeylerde bulunduğunu hatırlatmalıdır.

İslami tarihimiz de bu konuda bize rehberlik edip yol göstermektedir. Vâkıdî’nin Kitâbü’l-Meğâzî eserinde belirttiğine göre, Taif Kuşatması sırasında ve Yemen’in fethinden önce İslam ordusu, silah yapımıyla tanınan bir bölgeden bir mancınık ve iki adet kuşatma kulesi temin etmiştir. Ancak Müslümanlar bununla yetinmeyip kısa sürede bu silahları üretmek için yerel imalat tesislerini kurmuşlardır. Böylece başkalarına olan her türlü bağımlılığı ortadan kaldırmışlar ve sonraki başarıların önünü açmışlardır. Yüzyıllar boyunca askeri teknolojide dünyaya öncülük etmişler, düşmanlarına bağımlı kalmaksızın savaşlar yürütebilecek kapasiteye sahip olmuşlardır; o derece ki Çin dahi Hilafet’e cizye ödemek zorunda kalmıştır.

Bugün ince eleyip sık dokumalıyız. Zira büyük çaplı silah alımları, silahlı kuvvetlerimize uzun vadeli yükümlülükler getirecektir. Çünkü jet motorları, hassas yedek parçalar ve askeri spesifikasyonlara sahip yazılımların hepsi belirli şart ve kısıtlamalara göre satılır. Çin veya başka herhangi bir tedarikçi, gelecekte siyasi sebeplerle kısıtlamalar getirebilir, teslimatları geciktirebilir veya hayati önem taşıyan güncellemelere erişimi engelleyebilir. O yüzden askeri kapasitemizi yabancı çıkarların rehinesi haline getirmek kesinlikle doğru değildir.

İslam Ümmeti zekâ, enerji veya doğal kaynaklar yoksunu değildir. Tek eksiğimiz, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın Kitabı ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünneti ile hükmedecek bir Halife’dir. Allah’ın izniyle yakında kurulacak olan Raşidi Hilâfet, potansiyelimizi güce dönüştürmek amacıyla hızla yerli bir makine sanayii kuracaktır. İzleyeceği politikayla, Bangladeş’in savunma geleceğini herhangi bir yabancı güce bağımlı olmaksızın güvence altına almak amacıyla kaynak kodlarına, hayati tasarım verilerine ve modernizasyon yetkisine sahip olmayı önceliklerinin başına koyacaktır.

Devamını oku...

Filistin'in Adı, Ümmetin Kalbinde ve Hafızasında Kazılı Olarak Kalmaya Devam Edecektir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Filistin'in Adı, Ümmetin Kalbinde ve Hafızasında Kazılı Olarak Kalmaya Devam Edecektir

Haber:

Blair, Filistin yönetiminden, ders kitaplarından Filistin kelimesinin çıkarılmasını istedi. (El-Ghad)

Yorum:

Blair bunu söylemiş olsun ya da olmasın -ki bir yetkili Blair’in böyle bir şey söylediğini yalanladı- ama bizim büyük sömürgeci devletler hakkında bildiğimiz bir şey var ki o da; Filistin’i haritadan ve varoluştan silmek istedikleri gibi İslam akidesiyle bağı olan bu mekânın kimliğini silip, yalan ve iftirayla Yahudilere ait bir yere dönüştürmeyi istemeleridir.

İster Blair'in bunu açıkça dile getirmesi şeklinde olsun, isterse Yahudilerin Filistinlilere karşı yaptıklarına sessiz kalmak ya da destek vermek gibi eylemleriyle olsun kâfirler bunu gerçekleştirmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

Bunun kâfirlerin çocukları için garip bir durum olmadığı bilinmelidir; zira küfür tek millettir ve hepsinin hedefi, İslam’ı ve Filistin’den geriye kalan o küçük parça bile olsa İslam’ı hatırlatan her şeyi ortadan kaldırmaktır.

Ancak çok tuhaf olan şey, kendi cildimizden olan evlatların bu eylemler ve girişimler karşısında sessiz kalmasıdır; Müslüman ordularının evlatları, Filistin’de olanları görüp işitirken nasıl olur da kıllarını dahi kıpırdatmazlar?! Kâfirlerin Yahudilere destek verdiğini kanıtlayan böyle bir açıklamayı ya da eylemi işittikleri halde, sanki meselenin iki kıblenin ilki, üçüncü Haremeyn ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in İsrası ile bir ilgisi yokmuş gibi, nasıl olur da uzun gecelerini uyuyarak geçirebilirler?!

Ey Müslümanların evlatları: Tarihin sizin için izzetli bir duruş yazmasını sağlayın; çocuklarınızın, Filistin’i kurtaran ve Yahudileri çıkaran o atalardan bahsetmelerini sağlayın; dünyanın, sergilediğiniz onurlu tavrı ve dininiz ve beldeleriniz uğruna dünyanın en büyük devletlerine nasıl karşı durduğunuz hakkında konuşmasını sağlayın. Peki böyle bir şeye özlem durmuyor musunuz?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Suzan el-Mücerrat – Mübarek Toprak (Filistin)

Devamını oku...

ABD, 100 Yıl Boyunca Petrol Zenginliklerini Yok Pahasına Yağmalama Hakkı Elde Etmek İçin Rusya ve Çin’i Kovuyor ve Venezuela’ya Şantaj Yapıyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

ABD, 100 Yıl Boyunca Petrol Zenginliklerini Yok Pahasına Yağmalama Hakkı Elde Etmek İçin Rusya ve Çin’i Kovuyor ve Venezuela’ya Şantaj Yapıyor!

Haber:

ABD Enerji Bakanı Chris Wright, 2 Eylül'de Venezuela'ya yaptığı ziyaret sırasında, Amerikan şirketlerinin Venezuela'daki petrol çıkarma faaliyetlerini genişletmek üzere anlaşmalar imzaladığını açıkladı. Bu açıklama, Trump'ın 28 Ağustos'ta “dünya tarihinin en büyük petrol anlaşmasını” ve “Amerikan vergi mükelleflerine hiçbir maliyet getirmeyeceğini” duyurmasının ardından geldi. Anlaşmaya göre ABD, değeri yüz milyarlarca Dolar olarak tahmin edilen 65 milyar varil Venezüella petrolü üzerinde geniş ve münhasır haklar elde edecek; bu haklar, ABD’den tek bir Dolar bile yatırım yapması talep edilmeden 100 yıl süreyle geçerli olacaktır.

Yorum:

Anlaşmanın ayrıntıları kademeli olarak açıklanıyor ama asıl soru; ne olduğu değil, neden olduğudur? Herhangi bir ülke, düşmanına 65 milyar varil petrol üzerindeki hakları hiçbir şey ödemeden vermeyi neden kabul etsin? Sebep, Amerika'nın, o ülkenin başkanını sarayından askerî bir operasyonla kaçırıp, onun yerine yardımcısını geçirmesi mi? Hatta Basra Körfezi'nin yozlaşmış ve hain yöneticileri, ABD onları onlarca yıl önce kendi kuklası haline getirdiğinde bile belki de bu düzeydeki ağır bir aşağılanmadan muaf tutulmuşlardır.

Trump'ın kendisinin bile anlaşmanın ayrıntıları konusunda kafası karışmıştır. Zira Amerika, -tahminlere göre- 65 milyar varil petrol içeren 17 sahadan petrol çıkarmayı üstlenecek olan özel Venezuelalı petrol şirketi North American Blue Energy Partners'ın %55'ine sahip olmayacak. Çünkü bu şirket, Venezuelalı iş insanı Alejandro Betancourt'un özel kontrolü altındadır. Bu anlaşma, Amerika’ya şirketin kârının %35’ini vermekte ve yönetim kurulunun çoğunluğunun Amerikalı kişilerden oluşmasını ve Amerika’nın yönetim kurulu atamaları üzerinde veto hakkına sahip olmasını öngörmektedir. Buna ek olarak şirketin çıkardığı petrolün %20'sini maliyet fiyatından alacaktır. İşte Trump’ın Amerika’nın kontrolündeki ilk %55’lik rakamı (yani %35 + %20) buradan gelmektedir. Anlaşmanın ayrıntılarına ilişkin yanıltıcı iddialarına rağmen, ABD’nin bu şirket üzerinde kontrol sahibi olacağı ve Amerikan vergi mükelleflerine hiçbir maliyet yüklemeden ucuz petrol ile bu Venezüella şirketinin kârından büyük bir pay alacağı konusunda şüphe yoktur.

Üstelik anlaşma, ticari olarak satılacak olan petrolün geri kalan %80’lik kısmını satın alma konusunda Amerika’ya öncelik tanırken, halihazırda petrol projeleri bulunan Çinli ve Rus şirketlerin kovulacağını öngörmektedir. Bu ise, başka herhangi bir devletin dışlanmasıyla birlikte Amerika kıtası üzerinde tam Amerikan hâkimiyeti anlamına gelecek şekilde yeniden yorumlanan Monroe Doktrini ilkesiyle de örtüşmektedir.

Amerika'nın hakları, daha önce 25 yıllık bir süreden söz edilmesine rağmen 100 yıl sürecektir. Zira bu süre, -ABD vergi mükellefleri değil- özel sektör yatırımcıları tarafından sağlanacak ilk yatırımlara ilişkin mali bir plan kapsamında sadece geçici bir tahmin olup, bunu belirli üretim hedefleri izleyecektir. Ancak Trump’ın planları, Venezuela Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırmasının ardından sekteye uğramış gibi görünmektedir; zira Chevron ve diğer Amerikan petrol şirketleri, siyasi ve hukuki belirsizlikler nedeniyle Trump’ın kendilerinden yatırmalarını istediği 100 milyar Doları yatırma konusunda pek istekli değildir. Şimdi ise, isim olarak Venezüella şirketi sayılsa da yönetim kurulunda yüksek maaşlı yetkililerin hakim olduğu North American Blue Energy Partners şirketi, ilk yatırımın sağlanmasını üstlenecek taraf olacaktır. 2 Eylül'de ABD Enerji Bakanı, Chevron şirketinin mevcut projelerinde üretimi artırmak için beş yıl boyunca 7 milyar Dolarlık çok daha mütevazı bir yatırım yapacağını açıkladı.

Amerika, Venezuela’nın devasa petrol rezervlerinden yararlanmasını neredeyse imkânsız hale getiren sert yaptırımlarla bu ülkeyi sistematik olarak boğmaya çalıştı. Çin ve Rusya’nın yardımı, Venezuela’nın petrol ticaretini sürdürmesini ve hayatta kalmasını sağlamakla kalmadı; Çin aynı zamanda ülkenin başlıca alacaklısı haline geldi. Şimdi ise Amerika bu kapıyı kapatarak, Venezuela’nın petrolünü Çin’den uzaklaştırıp Amerika’ya yönlendirebilme imkânını kendi eline alıyor. Böylesi bir şantaja karşı, şu anda imzalanan anlaşmayı bir “anlaşma” olarak nitelemek yersizdir. Zira bu, tarihi boyutlarda bir soygun operasyonudur.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulhamid Martin

Devamını oku...

Trump, Amerika’nın Sömürgeci Gerçekliğini Gözler Önüne Sermekte

Amerika Başkanı Trump, Cumartesi günü yaptığı açıklamada, utanmadan Venezuela’nın 65 milyar varilden fazla petrol rezervinin kontrolünü ele geçirdiklerini söyledi. Trump, Truth Social hesabından yaptığı açıklamada, “Benim talimatımla, Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Savaş Bakanı Pete Hegseth, Venezuela’nın çok saygıdeğer Geçici Devlet Başkanı Delcy Rodriguez ile yakın işbirliği içinde çalışarak ve özel sektörle kurulan bir ortaklık aracılığıyla, Amerikan vergi mükelleflerine hiçbir maliyeti olmadan Venezuela’daki 65 MİLYAR VARİLDEN fazla kanıtlanmış petrol rezervinin çoğunluk kontrolünü ABD güvencesi altına aldı” ifadelerini kullandı. Trump bu açıklamasıyla, kendi devletinin sömürgeci bir devlet olduğunu; özgürlükler, bağımsızlık, halkların kendi kaderini tayin hakkı ve insan hakları gibi yalan ve aldatma amacıyla dillerine pelesenk ettikleri sloganları hiçbir zaman umursamadığını kendi eliyle tescillemiş oldu. Trump, bu sloganların, sömürgeci Amerika’daki para baronları ve kapitalist kodamanlarının çıkarları uğruna halklara sömürgecilik dayatmak ve insanların kanını emmek için kullandıkları birer paravan ve bahaneden başka bir şey olmadığını da teyit etmiş oldu.

Trump, hiçbir sebep veya haklı gerekçe olmaksızın sırf Amerika ondan daha güçlü olduğu için komşu bir ülkenin servet ve petrolüne el koymakla övünmekle aslında gizli bir şeyi ifşa etmiş değildir; sadece güçlünün zayıfı ezdiği orman kanununu bir kez daha tescillemiş oldu! Amerika’nın gerçeği bir sır olmadığı gibi yeni de değildir. Aksine kurulduğu günden bu yana bu böyledir. Zira Amerika, Avrupalı kurucuların katlettiği milyonlarca yerli halkın kafatasları üzerine kurulmuştur. Sonra Amerika’nın gerçek yüzü, geçen yüzyılın ortalarında yalnızlığından çıkıp dünya devletlerini sömürmeye başlamasıyla en çirkin haliyle kendini göstermiştir. Müslüman beldelerini işgal edip çoğunu sömürgeleştirmiş; halkların başına onları en ağır azapları tattıran, ülkeleri yoksullaştıran ve servetlerini yağmalayan ajan yöneticileri musallat etmiştir. Öyle ki İslam beldeleri yoksulluk, açlık ve geri kalmışlıkta darbımesel hâline gelmiştir! Ülkeleri servet, petrol, gaz ve madenlerle dolup taşarken; halkların elektrik, su, ekmek, ilaç ve en temel ihtiyaçlardan mahrum kaldığı görülmektedir. Çünkü bu servetler, Amerikan ve Avrupalı sömürgecileri doyurmak için yöneticiler tarafından çalınmaktadır!

Evet, işte Amerika’nın ve kâfir beldelerin gerçek yüzü budur. Onlar, halkların mallarına el koymaktan ve servetlerini yağmalamaktan zevk alan bir numaralı sömürgecilerdir! Venezuela bunun canlı örneğidir. Trump iktidara geldiğinden beri Panama, Grönland Adası, Kanada, Küba, Hürmüz Boğazı, Gazze ve Ukrayna’nın servetlerini kontrol altına alma arzusunu dile getirmekten çekinmemektedir.

Bu nedenle tüm dünya, her zamankinden daha fazla Raşidi Hilâfet Devleti’ne muhtaçtır. Hilafet, bütün halklara adalet ve rahmeti geri getirecek; Trump ve onun gibi sömürgecilerin, müstekbirlerin ve zorbaların kökünü kazıyacaktır. İslam, insanların şerefini yüceltecek; onları karanlıklardan, yoksulluktan ve darlıktan aydınlığa çıkaracak, rahmet ve bolluğa kavuşturacaktır. Müslümanların tarihi ve devletleri bunun şahididir. Zira İslam; siyah ile beyazı, Arap ile Acem’i, fakir ile emiri eşit kılmış; İslam devleti de bir beldeyi fethettiğinde, onu yağmalamak, sömürgeleştirmek ve mallarına el koymak için değil; gütmek, hizmet etmek ve adalet sağlamak için onu bünyesine katmıştır. Çünkü Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَا أَرْسَلْنَاكَ إِلَّا رَحْمَةً لِّـلْعَالَمِينَ “Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” [Enbiya 107]

Öyleyse ey Müslümanlar! Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak için acele edin! Çünkü o, halkların umudu ve mustazafların kurtuluşudur.

Devamını oku...

Evlilik İlişkisi Sevgi, Merhamet ve İyi Geçinme Üzerine Kurulur

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Evlilik İlişkisi Sevgi, Merhamet ve İyi Geçinme Üzerine Kurulur

Allahu Teala evliliği azim ayetlerinden (delillerinden) kılmış ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجاً لِتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً “O’nun varlığının delillerinden biri de, kendileriyle ülfet edip huzura ermeniz için size kendi cinsinizden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesidir.” [Rum 21] Dolayısıyla erkek ile eşi arasındaki ilişki çatışma yahut üstünlük taslama ilişkisi değildir; aksine hakların yerine getirilmesi, sorumlulukların üstlenilmesi, güzel arkadaşlık ve Allah Teala'ya itaatte yardımlaşma üzerine kurulu huzur (sekîne), sevgi ve merhamet ilişkisidir. Nitekim şeriat, evliliğin karı-koca arasındaki ortak bir nimet olduğunu ve bu nimetin korunmasının ise evlilik akdini zulümden, düşmanlıktan ve kötü geçimden muhafaza etmekle mümkün olacağını beyan etmiştir.

Erkeğin eşine karşı sorumluluğu: Allah, erkeğe ailesine bakma sorumluluğunu yüklemiş ve ona nafaka, barınma, giyecek, koruma ve yaşamın diğer tüm yönleriyle bağlantılı görevler vermiştir; ancak bu sorumluluk ona, zorbalık yapma, aşağılama veya zulmetme izni vermez; aksine bu, bir teklif, bakım ve muhasebe etme sorumluluğudur. Çünkü Allah’ın erkeğe verdiği derece, düşmanlığa açık bir yetki değildir; aksine daha büyük bir sorumluluk ve daha ağır bir yükümlülüktür; bu nedenle Allah, erkeğin aileye karşı üstlendiği görevi, nafaka, bakım ve iyi geçinme ile birleştirmiştir.

Bu gözetimin gereği olarak kocanın iyi arkadaşlığa özen göstermesi, eşine iyilikle muamelede bulunması, eşindeki hoşlanmadığı şeylere karşı sabırlı olması ve her anlaşmazlığı husumet, (yatağı) terk etme-küsme veya boşanma sebebi hâline getirmemesi gerekir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ فَإِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ فَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئاً وَيَجْعَلَ اللَّهُ فِيهِ خَيْراً كَثِيراً “Onlarla (eşlerinizle) iyi geçinin. Onlardan hoşlanmazsanız da sabredin. Olabilir ki bir şey hoşunuza gitmez de, bakarsınız Allah onda sizin için pek çok hayırlar takdir etmiştir.” [Nisa 19] Nitekim bir erkek belki de eşinin bir huyundan yahut bir alışkanlığından hoşlanmayabilir; fakat onda sevip razı olacağı başka güzel hasletler bulabilir; bu yüzden tek bir kusur, erkeği eşinden tamamen nefret etmeye veya ona kötü muamelede bulunmaya sevk etmemelidir.

Zulüm, nafaka zulmünden daha geniştir: (Kadın) eşe yapılan zulüm, her ne kadar ihlal edilmesi caiz olmayan vacip haklar olsalar da nafakayı engellemek veya yiyecek, giyecek ve barınma konusunda kusur göstermekle sınırlı değildir. Zira zulüm, kasıtlı ihmal, soğuk davranma, aşağılama, hor görme ve eşe (kadın) değersiz olduğunu ya da istenmeyen bir yük olduğunu hissettirme gibi aynı şekilde duygular ve hislerde de olabilir.

Erkek nafakayı sağlıyor olabilir; ancak güzel sözden mahrum bırakarak, onu sürekli inciterek, dışlanmış hissettirerek veya kadının kendisine olan ihtiyacını onun üzerinde baskı kurmak için bir araç olarak kullanarak da eşine zulmedebilir. İyi geçim, sadece maddi yükümlülüklerin yerine getirilmesiyle gerçekleşmez; bilakis bunların yerine getirilme biçimini, yumuşak sözlü olmayı, gönlü hoş tutmayı, sevinç vermeyi ve duyguları gözetmeyi de kapsamaktadır. Şeriat, iyiliğin (marufun), görevi güzel bir şekilde yerine getirmek olduğuna, onu hakaret, başa kakma ve eziyet içeren bir şekilde yapmanın ise iyilik olmadığına karar vermiştir.

Ayrıca kocanın, geçici bir anlaşmazlık ya da karakter farklılığı nedeniyle karısını duygusal olarak kasten terk etmesi, uzun süreli sessizlikle cezalandırması ya da ondan şefkati, yakınlığı ve sevgiyi esirgemesi de bir zulümdür. Bir Müslümanın Müslüman kardeşini üç günden fazla terk etmesi (küsmesi) caiz değilse, o halde bir Müslümanın, nüşûz (kocaya karşı itaatsizlik) hususları altına girmeyen mizaç meseleleri nedeniyle eşini terk etmesine ne demeli! Nitekim şeriatın tanımladığı şekliyle evlilik; bedenlerin kaynaşması, duyguların harmanlanması, düşüncelerin paylaşılması ve ruhların birbiriyle ünsiyet (dostluk ve huzur) bulmasıdır; bu nedenle evlilik hayatının duygusal yönüne zarar vermek, Allah’ın evliliğin maksatlarından biri olarak belirlediği sekineti-huzuru bozabilir.

Küçük meseleleri önemsememek: Eşler; her küçük alışkanlığı yahut her fikir ayrılığını cezalandırılmayı gerektiren bir savaşa dönüştürürse evlilik hayatı düzgün gitmez. Çünkü insanlar karakterleri, eğilimleri, ifade biçimleri ve ev işlerine ve hayata bakış açıları bakımından birbirlerinden farklıdırlar. Durum, şerî hükme aykırı bir davranış ya da sabit bir hakka saldırı içermediği sürece, karakter farklılıkları zulüm, aşağılama ya da kötü muameleyi haklı çıkarmaz.

Nitekim İslam, bir müminin hoşuna gitmeyen tek bir huy yüzünden eşine kin/nefret beslememesini; aksine onun bütün özelliklerini bir bütün olarak değerlendirip iyilikleri hatırına kötülüklerini bağışlamasını ve sevdiği yönleri için hoşlanmadığı kusurlarını görmezden gelmesini öğütlemiştir. Bu, evlilikteki merhametin en büyük kapılarından biridir; zira kusursuz bir insan olmadığı gibi hiçbir ilişki, sabır ve tahammül gerektiren bir durumdan yoksun değildir.

Eşler, küçük meseleleri önemsememeli ve şeytanın sıradan bir anlaşmazlığı sürekli bir husumete dönüştürmesine izin vermemelidirler. Çünkü çatışmaların birçok nedeni, alışkanlıklardaki, ev işlerinin düzenlenmesindeki, konuşma tarzındaki, dışarı çıkma ve ziyaret etme sıklığındaki ya da bazı şeyleri diğerlerine tercih etmedeki farklılıklardan ibarettir. Bunların hepsi, tehdit, ceza ve zarar vermeyle değil, sakin bir diyalog, nazik bir talep ve karşılıklı tavizle tedavi edilmelidir.

Nüşûz (itaatsizlik); kocanın her arzusuna karşı gelmek olmadığı gibi, görüşlerde, mizaçta veya toplumsal alışkanlıklarda yaşanan her farklılık da değildir. Aslında nüşûz, şerî hükümlere ve sabit evlilik haklarına muhalefet etmekle ilgilidir; dolayısıyla kocanın kişisel örflerini, ailesinin geleneklerini veya kendi zevkini karısı için bağlayıcı kurallar haline getirip, karısını bunlara muhalefet ettiği için cezalandırması caiz değildir.

Tedavi edilen nüşûz, (kadın) eşin sadece farklı bir mizaca sahip olması, erkeğin evinde alışık olduğu şeylere uymaması veya onun her kişisel arzusuna icabet etmemesi değildir. Zira gelenekleri, görenekleri ve zevkleri şerî hükümlere dönüştürmek ve bunları eşe boyun eğdirme ve aşağılama aracı olarak kullanmak, caiz olmayan bir zulümdür.

Sırf ihtilaf olduğu için ceza verilmez: Evlilik ilişkisinde asıl olan sevgi, şefkat ve iyi geçinmek olup ceza değildir. Bu nedenle bir erkeğin karısını, kendisiyle tartıştığı, kendi görüşüne muhalefet ettiği, kendi alışkanlıklarına uymadığı, şer'an vacip olmayan bir konuda ihmalkâr davrandığı ya da karakterinin kendi karakterinden farklı olduğu için cezalandırması caiz değildir.

Şeriat, öğüt verme, terk etme (küsme veya yatağı terk etme) ve nüşûzun tedavisiyle bağlantılı hususların ancak geçerli bir şerî sebebin bulunması hâlinde söz konusu olacağını; kişisel öfke, duygusal incinme veya üstünlük taslama hissi nedeniyle olmayacağını açıklamıştır. Hatta bir nüşûz olsa bile gaye, düzeltmek ve hak olana geri dönmek olmalıdır; yoksa intikam almak, öç almak ya da eziyet etmek olmamalıdır. Ayrıca anlaşmazlıkların tedavisinin, Allah’ı anmak, diyalog ve uzlaşma ile başlaması gerekir; dolayısıyla koca, ihtiyaç olmadıkça başka bir aşamaya geçmemeli, şeriatın sınırlarına riayet etmeli ve zulümden uzak durmalıdır.

Eşin, her konuda karısını susturmak, onun duygularını ifade etmesini engellemek ya da dünyevi meselelerde kendi görüşünü dayatmak için gözetme (kavvame) hakkını kullanması hatadır. Çünkü kavvame, bakım ve sorumluluktur; (kadın) eşin şahsiyetini ortadan kaldırmak ya da onun akıl ve duygularına el koymak değildir. Zira (kadın) eş, yuvanın inşasında bir ortak olup, onur, saygı ve güzel dinlenilme hakkına sahiptir.

Sabır ve ıslah: İslam, eşlerden birinin diğerinden hoşlanmadığı şeylere karşı sabırlı olmayı teşvik etmiştir; zira sabır, ailenin bir arada kalmasının ve aile içindeki hayrın devam etmesinin bir nedeni olabilir. Sabır, mazlumun kesinleşmiş zulüm karşısında susması veya düşmanlığa razı olması anlamına gelmemektedir; bilakis insanın her eksikliği veya hoş olmayan her şeyi yıkım için bir sebep hâline getirmemesi ve ıslah mümkün olduğu sürece ıslah etmeye çalışması anlamına gelmektedir.

Anlaşmazlık şiddetlendiğinde, eşlerin boşanmanın son çıkış yolu olduğunu, günlük bir tehdit aracı olmadığını hatırlamaları gerekir. Bu aşamaya gelmeden önce nasihat, diyalog, uzlaşma, hikmet sahibi kimselerden yardım alma ve soğukluk ile nüşûzun nedenlerini anlamaya çalışma yoluyla çözüm aranmalıdır. Allah, eşler arasındaki uzlaşmayı, yıkımdan önce gelen bir yol kılmıştır; çünkü evlilikten maksat huzur, ailenin korunması ve çocukların bakımıdır.

Son olarak erkek ile eşi arasındaki ilişki, sevgi ve merhamete dayalı bir anlaşmadır; bu anlaşma, her birinin diğerinin haklarını iyilikle yerine getirmesine yol açması gerekir. Erkek, karısına karşı sorumludur; bu sorumluluk, nafaka, koruma ve bakımın yanı sıra şefkat, saygı ve onun duygularını gözetmeyi de gerektirir; bu nedenle karısına mal, beden, haysiyet veya duygular açısından zulmetmesi caiz değildir.

Kocanın, sırf karakterlerin, alışkanlıkların, geleneklerin veya görüşlerin farklı olması nedeniyle eşini cezalandırması caiz değildir; aksine tedavi ancak şerî bir hükme veya sabit bir hakka aykırılık teşkil eden gerçek bir nüşûz olduğunda, ıslahı sağlayıp zulmü önleyecek ölçüde olmalıdır. Küçük meselelere gelince; bunları affetmek, görmezden gelmek, karakter farklılıklarını kabul etmek ve iyilikte yarışmak; evet bunlar, sevgi ve merhametin devam etmesinin ve yuvanın parçalanma ve yıkılma nedenlerinden güvende olmasının sebeplerindendir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER