Pazartesi, 23 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/05
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Gazze, Tehcir Planı İle Ümmetin Sessizliği Arasında

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Gazze, Tehcir Planı İle Ümmetin Sessizliği Arasında

Haber:

Yahudi varlığının sözde ulusal güvenlik bakanı aşırı sağcı Ben-Gvir, geçtiğimiz Ağustos ayında varlığın Kudüs'teki İslami kutsallara, özellikle de Mescid-i Aksa'ya yönelik ihlallerini tırmandırmasıyla eş zamanlı olarak Gazze Şeridi sakinlerinin tehcir edilmesi yönündeki çabaları sürdürme sözü verdi. (El Cezire Net)

Yorum:

Ben-Gvir, bir kez daha ortaya çıkarak Gazze halkını yerinden etme planından geri adım atmayacağı tehdidinde bulundu; bu tablo, yaşananların yalnızca geçici açıklamalardan ibaret olmadığını, aksine Filistinliyi toprağından söküp atmayı, işgalin bizzat yarattığı soruna çözüm olarak gören siyasi bir zihniyeti açıkça ortaya koymaktadır. Bu plan “gönüllü göç” adı altında gündeme getirilmektedir; ancak göz ardı edilemeyecek soru şudur: İnsan bir yıkımın ortasında yaşarken ve evini, güvenliğini ve yaşamının temel unsurlarını kaybetmişken, göç nasıl gönüllü olabilir ki?! Terimin değiştirilmesi, eylemin hakikatini değiştirmeyeceği gibi zorla tehcir de, işgalcinin ona gönüllü sıfatını vermesiyle gönüllü hale gelmez!

Bu açıklamaların en tehlikeli yanı, sürgün suçunun olağan bir siyasi projeye dönüştürülmeye ve dünyanın, milyonlarca Filistinlinin topraklarından sökülüp atılabileceğine, ardından da davalarının dosyasının kapatılabileceğine inandırılmaya çalışılmasıdır. Ancak Gazze, halkı olmayan bir toprak olmadığı gibi Gazze halkı da, siyasi cetvellerdeki rakamlardan ibaret değildir. Nitekim onlar, yıllar süren çatışmalar boyunca, özellikle de son savaş sırasında, insanın evini kaybedebileceğini, ancak dinine olan bağlılığını asla kaybetmeyeceğini ve ne kadar ağır sıkıntılar yaşarsa yaşasın dininden asla vazgeçmeyeceklerini kanıtladılar.

İşte burada İslam ümmetinin rolü devreye girmektedir; bu rol de Filistin’in duygusal bir mesele olarak değil, bir hak ve sorumluluk meselesi olarak görülmesidir. Çünkü Mescid-i Aksa geçici bir tarihi simge değildir, aksine Allah’ın etrafını mübarek kıldığı bir mescittir; nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الْأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ “Bir gece, (Muhammed) kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir.” [İsra 1]

Bu nedenle asıl soru, Ben Gvir'in ne istediği değildir? Zira bu, yaptığı açıklamalarda ve planlarında gayet açıktır. Asıl soru, ümmetin bunun karşısında ne yapacağıdır? Kınama ve tepki açıklamalarıyla mı yetinecek? Yoksa kendi meselelerinin yeniden farkına varıp, halkını ve kutsallarını korumada gerçek bir ağırlığa sahip olmak için gücünü ve birliğini inşa etmeye mi çalışacak?

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ “Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.” [Al-i İmran 139] Bu ayet, vakıaya teslim olmaya yönelik bir çağrı değildir; aksine ümmetin Rabbine olan güvenini kaybetmesinin ve maddi güç dengesini geleceği hesaplamada tek kriter haline getirmesinin caiz olmadığına dair bir hatırlatmadır.

Bugün Gazze halkı topraklarına sıkı sıkıya tutunduklarını ve asla ayrılmayacaklarını söylerlerken, işgalciler ise onları süreceğiz demektedir. Bu iki irade arasında ise ümmetin görevi durmaktadır; bu görev ise sırf sempati duymaktan bilince, bilinçten eyleme, tepki vermekten ise gücün nedenlerine sahip olmaya geçmektir.

Filistin’in söylenip sonra unutulan daha fazla sözlere değil, aksine kutsalların temenniyle korunamayacağını ve hakların yalnızca bildirilerle güvence altına alınamayacağını idrak eden bir ümmete ihtiyacı vardır.

Gazze, halkı olmayan bir toprak olmadığı gibi Filistin, bir tehcir projesi değildir ve El-Aksa da önemsiz bir mesele değildir. İşgalciler bir evi yıkabilir, bir ağacı kökünden sökebilir ve bir abluka uygulayabilir; ancak bu ümmet hayatta olduğu, bilinci yerinde olduğu ve dinine ve davalarına sıkı sıkıya bağlı olduğu sürece, bir ümmetin hafızasından sarsılmaz olan bir hakkı silemez.

Geriye şu çağrı kalmıştır: Ey İslam ümmeti! Sıkıntının uzun sürmesi, davayı unutmanın bir nedeni olmasın; çünkü bugün Gazze için istenen şey, yarın tüm Filistin için istenen bir şeyin başlangıcı olabilir. O halde Gazze halkının simgesi sebat etmek olsun ve ümmetin simgesi de bilinç ve eylem olsun ki Filistin, Allah Azze ve Celle'nin vaadi gerçekleşene kadar Müslümanların vicdanında kalmaya devam etsin: غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ “Allah emrine galiptir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [Yusuf 21]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulazim Haşlemon

Devamını oku...

Amerika, Taliban’a: Teröristlerle İşbirliği Yapmayız Mesajı Verdi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Amerika, Taliban’a: Teröristlerle İşbirliği Yapmayız Mesajı Verdi

Haber:

ABD Dışişleri Bakanlığı, geçtiğimiz günlerde Afganistan hükümetinin, Afganistan’daki madencilik ve yeraltı kaynakları sektörüne yönelik ABD yatırımı talebini kesin ve açık bir şekilde reddetti. ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü, Amerika'nın Sesi radyosunun bir sorusuna yanıt olarak, ABD'nin hâlâ "terör örgütü" olarak sınıflandırdığı Taliban ile herhangi bir ekonomik ilişkiye veya iş birliğine girme niyetinin olmadığını belirtti. Ayrıca Afganistan madencilik sektörüne yapılacak herhangi bir ABD yatırımının, Taliban’ın mali durumunu güçlendirmekten ve halka yönelik acımasız uygulamalarını, özellikle de geniş çaplı insan hakları ihlallerini ve kısıtlamalarını kolaylaştırmaktan başka bir işe yaramayacağı eklemesinde de bulundu.

Yorum:

ABD’nin bu açık ve net yanıtı, Afganistan Dışişleri Bakanı Amir Khan Muttaki’nin geçtiğimiz aylarda uluslararası basına yaptığı açıklamalarda ABD’den Afganistan’daki madencilik ve altyapı sektörlerine yatırım yapmasını resmi olarak talep ettiği bir dönemde geldi. Aynı şekilde Taliban Hareketi sözcüsü Zabihullah Mücahid de, hükümetinin Amerika ile iyi diplomatik ve ekonomik ilişkiler kurmak istediğini defalarca vurgulamıştı!

Buna ek olarak Taliban son beş yıl içinde, ABD’nin rızasını kazanmak ve onunla resmi ilişkiler kurmak amacıyla iyi niyet göstergesi olarak bir dizi Amerikalı mahkûmu serbest bırakmıştır. Ancak Amerika'nın bu çabaları görmezden gelmesi, Taliban hükümetinin taleplerine ve süregelen esnekliğine karşı sert bir yanıt niteliğindedir.

ABD’nin bu talepleri reddetmesinin ve sert tutum sergilemesinin temel nedeni, Afganistan’ın artık onun dış politika önceliklerinin başında yer almaması ve dikkatinin başka bölgelere yönelmiş olmasıdır. Amerika’nın bakış açısına göre Afganistan ile ilgili iki temel mesele vardır: Birincisi, Taliban hareketinin siyasi fikrini kontrol altına almak ve değiştirmek ve onu, Amerika’nın “terörizme karşı savaş” olarak adlandırdığı mücadelenin bir aracı olarak kullanmak; ikincisi ise Amerikalı tutukluların serbest bırakılması.

Amerika, Taliban’ın henüz kendisi için çizilen yolu izlemediğini ve arzuladığı uluslararası sisteme entegre olamadığını düşünüyor. Amerika Taliban'ı terörizmle suçlayıp terörle mücadele etmesini talep ettiğinde, aslında Taliban'ın İslami eğilimleriyle ve onda gördüğü tehlikeyle mücadele etmeye çalışmaktadır. Bu nedenle Amerika, döviz rezervlerinin dondurulması, ekonomik yaptırımlar, hava sahası ihlalleri ve eski Bagram üssüne geri dönme tehdidini içeren baskı politikası yöntemini sürdürmektedir.

Aynı şekilde Taliban’ı uluslararası sisteme kademeli olarak yaklaştırmayı ve Batı’nın arzuladığı sisteme entegre etmeyi amaçlayan ABD’nin çabaları -ki bu çabalar Afganistan’daki Birleşmiş Milletler misyonları aracılığıyla sürdürülmüştü- zorluklarla karşı karşıya kalmış ve bir çıkmaza girmiştir.

Taliban hükümetinin, ABD’nin Afganistan’ın önemli sektörlerine dahil olması ve bu sektörlere yatırım yapması konusundaki talebi ve ısrarı, stratejik ve ideolojik açıdan bir hata olarak değerlendirilmelidir. Zira savaş halinde olan, İslam ülkelerinin çeşitli bölgelerindeki kanlı olaylara karışmış ve hâlâ Yahudi varlığını destekleyen bir devletle siyasi, ekonomik veya istihbari ilişkiler kurmak şer'an haramdır.

Aynı şekilde Afganistan madenlerinin ve İslam ümmetinin kamu malı olarak kabul edilen doğal kaynaklarının, düşmanlıklarını gizlemeyen Batılı şirketlere ve hükümetlere teslim edilmesi, İslam ümmetine düşmanlık besleyen tarafı güçlendirmek anlamına gelmektedir.

Hizb-ut Tahrir daha önce, düşmanca, kibirli ve sömürgeci olarak nitelendirdiği ABD politikaları konusunda uyarıda bulunmuştu; aynı zamanda bizler de; sizi ciddiye almayan, sizi düşman olarak nitelendiren ve sizi aşağılayan bir tarafla ilişki kurmakta ısrar etmenin, yalnızca kayıpla sonuçlanacağını vurguluyoruz.

Afganistan hükümetinin, Batılı güçlere karşı daha fazla esneklik göstermemesi gerekir; bunun yerine, yani Batılı ülkelere umut bağlamak yerine, İslam ümmetine ve İslam şeriatının tam egemenliği ile onuru için çalışanlara yönelmesi gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yusuf Arslan - Afganistan

Devamını oku...

Temiz ve Takva Sahibi Kişi, Allah Subhanehu ve Teala’ya İtaat Eden ve O’nun Rızasını Kazanmaya Çalışan Kişidir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Temiz ve Takva Sahibi Kişi, Allah Subhanehu ve Teala’ya İtaat Eden ve O’nun Rızasını Kazanmaya Çalışan Kişidir

Bazı insanlar şöyle diyor: "İyi bir insan olduğumu hissediyorum. Doğru olduğunu düşündüğüm şeyleri yapıyorum, kendimi başkalarının yerine koyuyorum ve onlara eziyet veya sıkıntı veren şeylerden kaçınıyorum. Bu yeterli değil mi? Hayatımda neden İslam'ın hükümlerine uymak zorundayım ki?"

Şer’î açıdan, Allah Subhanehu ve Teala’ya ibadet, hissettiklerimize veya arzuladıklarımıza değil, aksine Allah Subhanehu ve Teala’nın bize emrettiklerine dayanır. Oysa Allah Subhanehu ve Teala, aslında öyle olmadığımız hâlde iyi işler yaptığımızı sanmamamız konusunda bizi uyarmıştır. Zira Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: قُلْ هَلْ نُنَبِّئُكُمْ بِالْأَخْسَرِينَ أَعْمَالًا الَّذِينَ ضَلَّ سَعْيُهُمْ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَهُمْ يَحْسَبُونَ أَنَّهُمْ يُحْسِنُونَ صُنْعًا “De ki: Size, (yaptıkları) işler bakımından en çok ziyana uğrayanları bildirelim mi? (Bunlar;) iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatında çabaları boşa giden kimselerdir.” [Kehf 103-104] Bu ayet-i kerime genel olup, Allah Subhanehu ve Teala katında makbul olmayacak şekilde ibadet eden herkesi kapsamaktadır. Kendimizin doğruluk üzere olduğunu hissediyor olabiliriz; ancak yaptıklarımız Allah Subhanehu ve Teala’nın ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in hükmettiği şeylere uygun değilse, hüsrana uğrayanlardan oluruz. Bu yüzden cennete girebilmemiz için, nefsimiz için tercih ettiklerimize göre değil, Allah’ın bizim için tercih ettiğine göre amel etmeliyiz. Bu nedenle Müslümanlar olarak bizler, ahlakı ve davranışları belirleyenin beşerin olduğu ve istediği şeyleri yapan Batılı laik bakış açısını kabul etmiyoruz.

Duyguların yanıltıcı olabileceğini bir düşünelim. Nitekim Allah Subhanehu ve Teala, bizi haktan uzaklaştırmaması için arzulara tabi olmamız konusunda uyarmıştır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma.” [Maide 49] Ayrıca Allah Subhanehu ve Teala, dünyevi şehvetlerine uyan kimseyi, hevasını ilah edinmiş olarak nitelendirmiş ve bunun hidayete aykırı olduğunu açıklamıştır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلَى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلَى بَصَرِهِ غِشَاوَةً فَمَن يَهْدِيهِ مِن بَعْدِ اللَّهِ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ “(Ey Muhammed!) Hevâ ve hevesini kendine ilâh edinen, Allah'ın kendi ilmi dahilinde saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürleyip gözüne perde çektiği kimseyi görüyor musun? Şimdi onu Allah'tan başka kim hidâyete erdirebilir? Hala düşünmez misiniz?” [Casiye 23] Dolayısıyla hevalarına boyun eğenlerden olmamalı ve nefislerimizin meyil ettiği şeyi mutlak hayır, kerih gördüğümüz yahut meşakkatli bulduğumuz şeyi de mutlak hata saymamalıyız. Aksine vacip olan, İslam’ın emir ve yasaklarına göre kendimizi muhasebe etmemizdir.

Duygularımızı ve fillerimizi disipline etmesi gerekenin vahiy olduğu hatırlayalım. Zira Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem hevâya uyan kimseyi uyarmış ve onun Allah Subhanehu ve Teala’nın rahmetine dair ümidinin boş bir temenniden ibaret olduğunu açıklamıştır. Ebu Ya’le Şeddad ibn Evs Radıyallahu Anh'tan rivayet edildiğine göre, Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الْكَيِّسُ مَنْ دَانَ نَفْسَهُ وَعَمِلَ لِمَا بَعْدَ الْمَوْتِ، وَالْعَاجِزُ مَنْ أَتْبَعَ نَفْسَهُ هَوَاهَا، ثُمَّ تَمَنَّى عَلَى اللَّهِ “Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölüm sonrası (ahiret) için çalışan kişidir. Aciz kişi ise nefsini heva ve hevesine tâbi kılan, sonra da Allah'tan (bağışlanma ve cennet) temenni eden kişidir.” [İbn Mace rivatet etti] Yani akıllı kişi, ahiret hayatında kurtuluşa ermek için nefsini İslam’ın ölçülerine göre muhasebe eden kişi demektir.

Üstelik, İslam'ı tanıma ve uygulama konusunda ilerledikçe duygularımız da değişir. Nitekim kişi başlangıçta namaz kılmayı veya başörtüsü takmayı sevmeyebilir, ancak duyguları bilgi ve uygulamayla değişir. Çünkü ilim ve amel insanı güçlendirir ve onu, hevâya uymaktan Allah’a itaat etmeye yöneltir. Müslümanlar, yerine getirirken meşakkat hissetmiş olsalar bile Allah Subhanehu ve Teala'nın emirlerine tabi olurlar; müminler ise rıza göstererek itaat edenlerdir. Nitekim Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: فَلا وَرَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجاً مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيماً “Hayır, Rabbine andolsun ki; aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra haklarında verdiği hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan kendilerini tamamen teslim etmedikçe iman etmiş olmazlar.” [Nisa 65] Ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur: لَا يُؤْمِنُ أَحَدُكُمْ حَتَّى يَكُونَ هَوَاهُ تَبَعاً لِمَا جِئْتُ بِهِ “Sizden bir kimse hevası benim getirdiğime tabi olmadıkça iman etmiş olmaz.” [İmam Nevevi zikretti]

Buna göre şer'î açıdan salih kişi, Allah Subhanehu ve Teala'ya itaat eden ve O’nun sevdiği ve razı olduğu şeyleri yapmaya çalışan kişidir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Amman Toplantısı: Suriye, Yahudi Varlığıyla Bir Uzlaşı Aşamasına mı Başlıyor, Yoksa Suriye Üzerinde Yeni Bir Çatışma Aşaması mı Başlıyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Amman Toplantısı: Suriye, Yahudi Varlığıyla Bir Uzlaşı Aşamasına mı Başlıyor, Yoksa Suriye Üzerinde Yeni Bir Çatışma Aşaması mı Başlıyor?

23 Ağustos 2026’da Ürdün’de Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ile Mossad Başkanı Roman Gofman arasında gerçekleşen toplantı, sırf acil bir krizi kontrol altına almak için yapılan geçici bir güvenlik görüşmesinden ibaret değildi; zira toplantıyı kuşatan sahne, gelecekteki Suriye devletinin şekli, askeri gücünün sınırları, bölgesel ilişkilerinin niteliği ve ülkedeki güvenlik kurallarını belirleme hakkına sahip olacak taraf üzerindeki çatışma gibi Suriye’de cereyan eden daha derin bir hususu ifade etmektedir.

Toplantı, Yahudi varlığının İdlib’deki Ebu Zuhur hava üssüne düzenlediği hava saldırısından birkaç gün sonra gerçekleşti; nitekim o dönemde, Türkiye’nin Suriye’deki askeri rolü nedeniyle Yahudi varlığı ile Türkiye arasındaki ilişkilerde giderek artan bir gerginliğe tanık olunmuştu. Ayrıca bu, ABD'nin Yahudi varlığı ile Türkiye arasındaki rekabetin Suriye toprakları içinde bir çatışmaya dönüşmesini engelleme çabaları bağlamında da gerçekleşmiştir. Bundan dolayı toplantıyı "Suriye-İsrail barışının" bir başlangıcı olarak okumak aceleci bir yaklaşım olabileceği gibi, onu sadece varlığın saldırısını durdurma çabasından ibaret görmek de aşırı bir basitleştirme olacaktır. Büyük olasılıkla biz, Suriye oyununda yeni kuralların müzakere edilmeye başlamasıyla karşı karşıyayız.

18 Ağustos’ta Yahudi varlığı, Suriye’nin kuzeybatısındaki Ebu Zuhur hava üssünü hedef almış ve hedefinin de Türk kuvvetlerinin üste konuşlanmasını engellemek olduğunu söylerken, Şam ise üssün Suriye’ye ait olduğunu ve Suriye’nin kullanımı için yeniden rehabilite etmeye çalıştığını vurgulamış ve burada kalıcı bir Türk üssü kurulmasına yönelik bir planın varlığını yalanlamıştı. Nitekim saldırı, bir boşlukta gerçekleşmemiş; aksine yeni Suriye'nin devlet kurumlarını ve orduyu yeniden inşa etme çalışmasına başladığı, Türkiye'nin Suriye'deki nüfuzunu pekiştirmeye çalıştığı ve Yahudi varlığının sınırlarının kuzeyindeki güç dengesini yeniden şekillendirebilecek her türlü askeri değişime endişeyle baktığı bir anda gerçekleşmiştir.

En manidar olanı ise Mossad Başkanı'nın, hava saldırısından dört gün önce, yani 14 Ağustos'ta Şeybani ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirmiş olmasıdır; Reuters'ın aktardığı bilgi kaynaklara göre telefon görüşmesi, Türkiye'nin Suriye'deki askeri varlığı üzerinde odaklanmıştı. Yani güvenlik iletişimi saldırıdan önce gerçekleşmiş, ardından saldırı gelmiş, sonra da Ürdün toplantısı olmuştur.

Neden varlıktan bir diplomat değil de Mossad başkanı?

Burada önemli bir siyasi anlam yatmaktadır; zira Suriye Dışişleri Bakanı ile Yahudi varlığının istihbarat teşkilatı başkanı bir araya geldiğinde bu, ele alınan dosyaların geleneksel diplomatik ilişkilerin ötesine geçtiği anlamına gelmektedir. Bunlar ise; kuvvetler, bilgiler, konuşlanma, operasyonlar, sınırlar, Türkiye'nin hareketleri ve erken uyarı sistemleriyle ilgili dosyalardır. Bu nedenle Ürdün'de ABD gözetiminde "özel operasyonlar odası" kurulmasına yönelik söylemler son derece önemlidir. Zira böyle bir oda, gerçeğe dönüşmesi halinde bir barış anlaşması olmayacak; aksine çatışmayı yönetme ve bir patlamayı önleme mekanizması olacaktır. Bu da tarafların anlaşmazlığı henüz bir çözüme kavuşturamadığını, ancak anlaşmazlığı güçle yönetmeye devam etmenin daha geniş çaplı bir savaşa yol açabileceğini fark etmeye başladıkları anlamına gelmektedir. Bu silsile, resmi anlamak için son derece önemlidir.

Yahudi varlığı sadece Suriye için değil, Suriye içindeki Türkiye konusunda da müzakere etmektedir

Süreci takip eden birine, Yahudi varlığının Suriye'yi doğrudan bir tehdit kaynağı olarak görüyor gibi gelebilir ancak yeni denklem, çok daha karmaşıktır. Zira varlık, geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi Suriye’nin İran’ın nüfuz üssüne dönüşmesini görmek istemiyor; ancak aynı zamanda yeni Suriye’nin geniş bir Türk askeri nüfuz alanına dönüşmesini de istemiyor. İşte bu noktada Türkiye, varlığın hesaplarında merkezi bir faktör haline gelmektedir. Çünkü Türkiye, güçlü bir orduya, gelişmiş bir askeri sanayiye, Suriye ile doğrudan sınırlara ve yeni Suriye yönetimi ile yakın ilişkilere sahip büyük bir ülkedir. Bu nedenle Suriye’nin stratejik bölgelerinde uzun erimli bir Türk askeri varlığı, uzun vadede Yahudi varlığının hesaplarını değiştirebilir.

Bu nedenle Ebu Zuhur’a yönelik saldırı, varlık tarafından hem Şam’a hem de Ankara’ya gönderilen bir mesaj olarak anlaşılabilir; zira Yahudi varlığı, sınırlarının belirlenmesi konusunda taraf olmadan Suriye’deki askeri güç dengesinin değişmesini kabul etmeyecektir.

Şam, son derece zor bir denklemle karşı karşıya

Yeni Suriye otoritesi kendisini çelişen üç taleple karşı karşıya bulmuştur; zira o, devletin egemenliğini geri kazanmak, ulusal bir ordu kurmak ve askeri ve güvenlik kurumlarını yeniden pekiştirmek istemektedir. Aynı zamanda en öne çıkan destekçilerinden biri olan Türkiye ile stratejik ilişkilere de ihtiyaç duymaktadır. Ayrıca Yahudi varlığıyla savaşa girmek de istemiyor; bu ise ancak hükümetin ABD’nin kucağına atlayıp istenen her şeyi yerine getirmesi ve ülkenin egemenliğini satması halinde mümkün olabilir.

Aynı zamanda Suriye heyeti, Suriye'nin egemen bir devlet olduğunu, ulusal ordusunu yeniden inşa edip geliştirme ve kendi çıkarları doğrultusunda ittifaklarını ve ortaklıklarını seçme hakkına sahip olduğunu vurgulamıştır. (El Cezire Net).

Bu ibare, belki de tüm toplantının en önemli kısmı olabilir. Zira Şam, varlığa şöyle diyor: Güvenlik konusunda müzakere etmemiz mümkündür, ancak Suriye’nin bir devlet olma hakkı konusunda müzakere etmemiz mümkün değildir. Buna karşılık varlık da farklı bir şey istiyor; yani güneyde konuşlandırılacak Suriye güçlerinin niteliği, Suriye ordusunun yeniden inşasında kullanılacak silahların niteliği ile Suriye ve Türkiye arasındaki askeri iş birliğinin boyutu konusunda garantiler istiyor. Silahlı İran nüfuzunun geri dönmesinin engellenmesi ve varlığın kendi güvenliğini tehdit ettiğini düşündüğü askeri bir yapının kurulmasının önlenmesini istiyor. Ayrıca herhangi bir güvenlik gelişmesine hızlıca müdahale edebilme imkanı tanıyacak düzenlemelerin belirlenmesini istiyor. Daha açık bir deyişle varlık, yeni Suriye’nin inşası tamamlanana kadar beklemek, ardından onunla ilişki kurmaya başlamak istemiyor; zira o, başından itibaren ülkenin güvenlik yapısının şekillenmesinde etkili olmak istiyor. İşte çatışmanın özü budur.

Üçgenin patlamasını engellemeye çalışan aktör Amerika: Burada Washington, Suriye ile Yahudi varlığı arasında sadece bir arabulucu değildir. ABD, üçlü bir sorunla karşı karşıyadır: Suriye-“İsrail”-Türkiye. Eğer Yahudi varlığı Suriye ile çatışırsa o zaman Türkiye de bundan etkilenecektir; Yahudi varlığı Suriye içinde Türkiye ile çatıştığında ise kriz, ABD’nin iki müttefiki arasında yaşanan en tehlikeli krizlerden birine dönüşebilir. Bu nedenle Washington, yanlış değerlendirmeleri önleyecek ve taraflar arasında iletişimi sağlayacak bir mekanizma kurmaya çalışmaktadır.

Bu ise Ebu Zuhur’a yapılan saldırının ardından net bir şekilde ortaya çıkmıştır; ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, gerginliğin tırmanmasından duyduğu endişeyi dile getirirken, varlık ise saldırıyı haklı kılan istihbarat bilgilerine sahip olduğunu vurgulamıştır. İşte burada ABD’nin rolü, geleneksel bir arabulucu olmaktan daha çok bir denge yöneticisi rolüne benzemektedir. Devam eden güvenlik müzakereleri daha büyük bir anlaşmanın öncüsü olabilir; ancak güvenlik koordinasyonu ile siyasi barış arasındaki mesafe hâlâ çok geniştir.

Şam, Aralık 2024’ten sonra Yahudi varlığının Suriye topraklarındaki genişlemesinden önceki duruma geri dönmek ve 1974 tarihli çatışmayı önleme anlaşmasının yeniden aktif olmasını istiyor; ayrıca her ne kadar bu aşamada Golan’ın nihai statüsünün ele alınmasının bir öncelik olmadığını düşünse de Golan konusunda tutumunu da korumaktadır. (Reuters).

Washington, Ankara ile Tel Aviv arasındaki ilişkiyi kontrol altına almayı başaramazsa, Suriye bu iki ülke arasında dolaylı bir çatışma sahasına dönüşebilir. Zira Yahudi varlığı, Türkiye’nin askeri nüfuzunu sınırlamak istiyor. Türkiye ise, Suriye’deki nüfuzunu pekiştirmek istiyor. Şam da Türkiye’nin desteğinden yararlanmak isterken, ABD ise iki bölgesel müttefiki arasındaki çatışmayı önlemek istiyor. Bu da Suriye’yi son derece karmaşık bir üçgenin tam kalbine yerleştirmektedir; yani Suriye’deki askeri gücün geleceğini kim belirleyecek; Şam mı, Ankara mı, Tel Aviv mi yoksa Washington mu?

Bu nedenle Suriye ordusunun geleceğini şimdiden belirlemeye çalışmak, yeni bölgesel düzenin şekli henüz netleşmeden önce Orta Doğu'daki güç dengesini belirlemeye çalışmaya benzemektedir.

Nitekim bu varlık, Suriye’nin yeniden büyük bir güç haline gelmesini ve Türkiye’nin askeri genişlemesini engellemek amacıyla askeri baskıyı sürdürecek ancak topyekûn bir savaşa girmeyecektir; bu da Suriye'nin askeri açıdan egemenliği kısıtlanmış bir durumda kalmaya devam etmesi anlamına gelmektedir.

Şeybani ile Gofman’ın görüşmesini medya gürültüsünden uzak bir şekilde anlamak istiyorsak, bunu yeni Suriye rejiminin kuralları üzerine yapılan bir müzakere oturumu olarak değerlendirmemiz gerekir; zira varlık, güvenliğini sağlamak ve kendisinin bir tehdit olarak gördüğü Suriye ya da Türk askeri gücünün oluşmasını engellemek istiyor. Türkiye, Suriye içindeki stratejik nüfuzunu korumak istiyor. ABD ise bu çelişkili çıkarların bir savaşa dönüşmesini engellemeye çalışıyor. Bu nedenle Ürdün’deki toplantı, normalleşmenin bir başlangıcı olarak ya da sadece varlığın bir manevrası olarak okunmaması gerekir; zira bu, gerçek bir sınavın başlangıcıdır. Gerçek mücadele ise, eski rejimin devrilmesinden yeni bölgesel düzenin şekillendirilmesine doğru kaymaya başlamıştır; Suriye ise coğrafi konumu ve Türkiye, Yahudi varlığı ve ABD’nin buradaki çıkarlarının iç içe girmesi nedeniyle, bu mücadelenin en önemli sahnelerinden biri olarak görünmektedir.

Bundan dolayı Amman toplantısı, boyut olarak küçük olsa da ancak anlamı bakımından büyük olabilir; zira bu, Suriye’nin, topraklarında bir nüfuz mücadelesi yaşanan bir devlet mi, yoksa dış güçlerin güvenlik vesayeti altında istikrarlı bir devlet mi olacağına dair ilk pratik bir sınavdır.

Ülke siyasi iradesini geri elde eder, devlet hayallerinden ümmet mefhumuna geçer, ümmetin çıkarlarını benimser ve onun projesini sahaya dayatırsa ancak Suriye’de güvenlik ve istikrar sağlanabilir. Bu da ancak, ümmetin onurunu ve izzetini koruyan projesine geri dönersek gerçekleşebilir; bu da Allah'ın dinine sımsıkı sarılmak, O'nun şeriatını O'nun arzında uygulamak ve Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bize müjdelediği Allah'ın izniyle gelecek olan Hilafet Devleti'nin çekirdeği olmakla olur. Şam halkının azmi bu göreve layıktır ve Allah'ın izniyle bu an da yakındır. Şunu biliniz ki Batı, kendi çıkarlarının dışındaki hiçbir istikrarı kabul etmez ve onun kendi çıkarları dahilindeki her türlü istikrar ise bir seraptan ibarettir; çünkü onlar iyiliği sadece kendileri için istiyorlar ve gerçek çözümün ancak İslam projesinin geri dönüşüyle olacağını da çok iyi biliyorlar.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: اشْتَرَوْا بِآيَاتِ اللَّهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَصَدُّوا عَن سَبِيلِهِ إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ * لَا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلّاً وَلَا ذِمَّةً وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ “Allah’ın ayetlerini basit bir menfaate değiştiler, böylece insanları Allah yolundan engellediler. Bakın, onların yapageldikleri ne kötü! Onlar, bir mümin hakkında bir Yemin ve bir anlaşma gözetmezler. Onlar, işte böyle sınır tanımaz saldırgan kimselerdir.” [Tevbe 9-10]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Filistin'in, Vehimlere ve Boş Sözlere Değil; Orduları Kurtuluş Savaşlarına Doğru Harekete Geçirecek Ümmetin Âlimlerine İhtiyacı Vardır!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Filistin'in, Vehimlere ve Boş Sözlere Değil; Orduları Kurtuluş Savaşlarına Doğru Harekete Geçirecek Ümmetin Âlimlerine İhtiyacı Vardır!

Haber:

Ezher-i Şerif Şeyhi Ahmed et-Tayyib, Ezher Meşihatı'nda Mısır Fetva Kurumu'nun 11. Uluslararası Konferansı'nın konuklarından oluşan bir heyetin başında bulunan Devlet Müftüsü Dr. Nazir İyad'ı kabulü sırasında, ümmetin âlimlerinin ve dünyanın dört bir yanındaki müftülerin Filistin davasını tanıtma ve tarihsel gerçekleri yayma konusunda etkin bir rol üstlenmelerinin önemini vurguladı. Toplantıda, başta Filistin meselesi olmak üzere ümmetin çeşitli meseleleri ele alındı; Ezher Şeyhi, Filistin meselesini "iyileşmeyen yara ve durmayan kanama" olarak nitelendirirken, âlimlerin ve müftülerin Filistin meselesini tanıtma ve tarihî gerçekleri yayma konusundaki rolünün yürütülen diplomatik çabalardan daha az önemli olmadığını vurguladı ve gerçekleri çarpıtmayı hedefleyen anlatılarla mücadele edilmesi çağrısında bulundu. Âlimlere hitaben şöyle dedi: “Sayın âlimler, düşmanın, iddialarının batıl olmasına rağmen yaymaya ve yaygınlaştırmaya çalıştığı karşıt anlatıya mukabil, fikri mücadele -anlatı mücadelesi- liderliğindeki rolünüzü üstlenmenizi bekliyorum; peki buna giden bir yolu var mı?”

Yorum:

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: إِنَّ العُلَمَاءَ وَرَثَةُ الأَنْبِيَاءِ، وَإِنَّ الأَنْبِيَاءَ لَمْ يُوَرِّثُوا دِينَاراً وَلا دِرْهَماً، إِنَّمَا وَرَّثُوا العِلْمَ، فَمَنْ أَخَذَهُ أَخَذَ بِحَظٍّ وَافِرٍ “Muhakkak alimler Nebilerin varisleridir. Şüphesiz Nebiler ne altın ne de gümüşü miras bırakırlar. Nebiler miras olarak ancak ilim bırakırlar. Kim, Nebilerin mirası olan ilmi elde ederse tam bir hisse almış olur.” [Tirmizi rivayet etti] Bu hadis-i şerif, alimlerin önemini ve rollerini açıkça ortaya koymaktadır; Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in onları peygamberlerin mirasçıları olarak adlandırması, onlara şeref olarak yeter.

Âlimler bu mertebeyi sırf ilimleri nedeniyle hak etmemişlerdir; zira amelsiz ilim, bir kusurdur ve Allah’ın gazabını ve azabını gerektirir; nitekim Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: مَنْ كَتَمَ عِلْمًا عِنْدَهُ أَلْجَمَهُ اللَّهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِلِجَامٍ مِنْ نَارٍ “Her kim ilmini gizlerse, Allah kıyamet gününde o kimseye ateşten bir gem vurur.” Dini tebliğ etmek, ona davet etmek, insanlara dini öğretmek, iyiliği emredip kötülükten menetmek, yöneticileri muhasebe etmek, askerleri cihada teşvik etmek ve onları motive etmek; evet bunların hepsi, bu yüce mertebenin gereklilikleri ve yükümlülükleridir.

Âlimlerde asıl olan, iyiliği emredip kötülükten menetme, dinin uygulanması için çalışma ve ümmetin sınırlarını savunma konusunda ümmetin ön saflarında yer almaktır; âlimlerin düşebileceği en tehlikeli hususlardan biri de, zalim yöneticileri dost edinmek ve onların dini ihmal edip zayi etmelerine yardımcı olmaktır; nitekim Ka'b ibn Ucre Radıyallahu Anh'dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّهُ سَتَكُونُ بَعْدِي أُمَرَاءُ، فَمَنْ دَخَلَ عَلَيْهِمْ فَصَدَّقَهُمْ بِكَذِبِهِمْ وَأَعَانَهُمْ عَلَى ظُلْمِهِمْ فَلَيْسَ مِنِّي وَلَسْتُ مِنْهُ وَلَا يَرِدُ عَلَيَّ الْحَوْضَ “Benden sonra bir kısım idareciler olacaktır. Kim onların yanına girer, onları destekler, onların yalanlarını doğru kabul eder, onların zulümlerinde onlara yardım ederse benden değildir. Ben de ondan değilim; bu kimseler havuz başında bana yaklaşamayacaklardır.” Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in yönetimlerini zorba yönetim olarak nitelendirdiği, dini ihmal etmenin de ötesine geçerek dine karşı savaşan ve İslam ümmetine karşı sömürgecilere yardım eden bu zamanın yöneticilerinden daha zalim kim vardır! Allah’ın şeriatını askıya alıp tiranların anayasalarını ve kanunlarını uygulamaları onlara şer olarak yeter.

Ümmetin terk edilip askıya alınmasının ardından zillete düştüğü İslam’ın zirvesi olan Allah yolunda cihadı askıya almaktan daha kötü bir şey yoktur; zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِذَا تَبَايَعْتُمْ بِالْعِينَةِ وَأَخَذْتُمْ أَذْنَابَ الْبَقَرِ وَرَضِيتُمْ بِالزَّرْعِ وَتَرَكْتُمْ الْجِهَادَ سَلَّطَ اللهُ عَلَيْكُمْ ذُلّاً لَا يَنْزِعُهُ حَتَّى تَرْجِعُوا إِلَى دِينِكُمْ “İyne yoluyla alışveriş yaptığınız, öküzlerin kuyruğuna yapıştığınız, tarımı seçtiğiniz ve cihadı terkettiğiniz zaman Allah size öyle bir zillet musallat eder ki, dininize dönünceye kadar onu üzerinizden atamazsınız.” Dolayısıyla Filistin, ümmetin cihadı terk etmesi yüzünden işgal edildi; gaspçılar da, sırf orduların Yahudilerle savaşmaktan ve onları mübarek Filistin topraklarından söküp atmaktan geri durması sebebiyle orada kalmaya devam etmektedir.

Filistin’i kurtarmak ümmetin askerlerinin görevidir, orduları buna teşvik etmek ise Müslüman âlimlerden talep edilen en asgari şeydir; kıymetsiz savaşlarla meşgul olmak ve ümmeti, düşmana zarar vermeyen, hiçbir saldırganı püskürtmeyen veya hiçbir işgalciyi kovmayan şeylerle oyalanmaya çağırmak ise, bizzat görevi zayi etmek ve ihmalkârlık göstermektir.

Filistin'in, ümmetin ve ordularının harekete geçmesine ihtiyacı vardır ey Ezher Şeyhi; davet, teşvik ve coşku ile bu mücadelelere öncülük etmesi gerekenler ise âlimlerdir ki böylece İzz bin Abdüsselam gibi ümmetin büyük âlimlerinden oluşan hayırlı seleflerin halefleri olsunlar. Şeyhiniz İzz bin Abdüsselam’dan bahsetmişken, şunu kesin olarak biliyorsunuz ki, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hadisini uygulayarak Yahudilerle savaşmayı ve onları öldürmeyi seven Kenana ordusunu engelleyenler, Amerika’nın ajanları ve Yahudi varlığının koruyucuları olan Mısır’ın tiran yöneticileridir; ayrıca sizler şu fıkhi kaideyi de kesin olarak biliyorsunuz; " Vacibin ancak kendisiyle tamamlandığı şey de vaciptir." Yine sizler çok iyi biliyorsunuz ki, Mısır’ın yöneticilerine karşı çıkmak, Allah yolunda cihat vacibini gerçekleştirmek ve Yahudilerle savaşarak onları öldürmek için yerine getirilmesi gereken bir vaciptir. Ayrıca şunu da biliyorsunuz ki, Allah yolunda cihad ancak mübarek Filistin topraklarını ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in İsra'sı olan iki kıblenin ilki ve Harameyne ş-Şerifey’in üçüncüsü Mescid-i Aksa'yı kurtarma şerefine nail olmak için orduya liderlik edecek Raşid bir Halife’nin sancağı altında gerçekleşebilir. Aynı zamanda sizin de malumunuz olduğunuz üzere Allah’ın indirdiğiyle hükmetmesi için Halifeye biat etmek için çalışmak, ümmetin Rabbani âlimlerinin sahih ve kesin delillere dayanarak nitelediği üzere farzların tacıdır ki siz bu nassları ezbere bilirsiniz; o halde ey Ezher Şeyhi, Aziz ve Cebbar olan Allah’ın huzuruna çıkıp bunlardan hesaba çekilmeden önce durumunu düzeltip bu büyük vacipleri yerine getirsen olmaz mı?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...

İmge ve Sözlerle Geçmişe Sahip Çıkılmaz Ey Erdoğan!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İmge ve Sözlerle Geçmişe Sahip Çıkılmaz Ey Erdoğan!

Haber:

Kitaba Vefa: Cilt Sanatı ve Restorasyon Sergisi'nde açıklamalarda bulunan Erdoğan, “Hepimiz biliyoruz ki mazisi olmayanın atisi de olamaz. Geçmişine bigâne olanın, geçmişiyle bağı kopanın, hele hele geçmişini inkâr edenin inşa edebileceği bir istikbal asla yoktur. Bizler millet olarak gerçekten büyük bir medeniyetin, köklü bir tarihin, zengin bir kültürel mirasın sahipleriyiz.” dedi. (04.09.2026 Hürriyet)

 

Yorum:

Ey Erdoğan! Yabancı devlet adamlarını karşılamak için Külliye’nin kapısına Selçuklu-Osmanlı imgeleri, sembolleri dikerek ya da geçmişimizle ilgili kitaplarımızı, eserlerimizi müzelerde sergileyerek geçmişe sahip çıkılmaz. Oysa 3 Mart 1924’te Hilafet yıkıldığında, bu ümmetin, milletin geçmişiyle, tarihiyle bağı koparılmış, ümmete geçmişini kötü göstermek için sahte tarihler yazılmış, yetmemiş ümmet tarihinden utanması için sömürgeci kafir ajanları ve muhipleri tarafından karanlık bir tarih kaleme alınmıştır.

Ey Erdoğan! Geçmişi inkâr etmemenizle de geçmişe sahip çıkılmaz. Eğer gerçekten ecdadımızın kahramanlıklarına, zaferlerine sahip çıkmak istiyorsanız, tarihinden olmayan, sonradan ithal edilen köhne Batı kültürünü, çürümüş yönetim sistemi cumhuriyeti tarihin çöplüğüne atıp yeniden ecdadımızın inancından doğan, ecdadımızı zaferden zafere sürükleyen kültürüne ve yönetim sistemine dönmekle mümkün olur. Dolayısıyla Erdoğan’ın mevcut laik/demokratik sistem sınırları içinde geçmişe sahip çıkma söylemi, oy deposu olarak gördüğü Müslümanların duygularını gıdıklamak için söylenmiş, sözden öte geçmeyen yüzeysel bir söylemden başka bir şey değildir.

Soruyoruz ey Erdoğan! Bugün uyguladığınız ve bizi Batının kapı kulu ve kölesi yapan laik demokratik sistem hangi evrede ecdadımızın tarihinde var mı? Batı ajanı kimseler tarafından Hilafet bu hayattan koparıldığında ancak bizim hayatımıza girmiştir. Oysa bizim de ecdadımızın da tarihi, İslam ve İslam’ın getirdiği yönetim sistemi Hilafettir; folklorik ögeler, devlet başkanlarını karşılamak için kapıların önlerine dikilen imgeler, simgeler değildir. Laiklik, cumhuriyet, demokrasi, milliyetçilik, vatancılık ve ne kadar varsa Batıdan ithal edilmiş pis yabancı düşünceler, Müslümanların topraklarını parçalamak, birlik ve beraberliklerini yok etmek, bir daha asla ecdatlarının pirüpak kültürüne dönmemelerini sağlamak için Batı tarafından üretilmiş, Müslümanlar arasına sokulmuş, sokulmakla kalmamış bir de Batının bu kirli kültürünü korumaları için ey Erdoğan sizin gibi başlarına adamlarını diktikleri köhne unsurlardır. Batının Arap ve İslam dünyasında başlarına diktikleri bu ajanları olmasaydı, ey Erdoğan ümmet müzelerde, sergilerde sizin yaptığınız gibi nutuklar atmaz, çoktan anlı-şanlı tarihine geri döner, eskiden ecdadının yaptığı gibi tekbir ve tehlillerle zaferden zafere koşardı. İşte bizim tarihimiz budur. Yoksa orada burada sergilenen imge ve simgeler değildir.

Bizim geçmişimizle bağımızın kopması tam olarak 3 Mart 1924’te Hilâfet’in kaldırılması ve yerine laik/beşerî kanunların getirilmesiyle başlamıştır ey Erdoğan! Daha önce de ümmet badireler yaşamış ama bu kadar asla olmamıştır. Sonra dirilmiş ve Viyana kapılarına kadar dayanmıştır. İnşallah Hizb-ut Tahrir liderliğinde Hilafet kurulduğunda ümmet yine dirilecek, bu sefer Viyana kapıları da değil Washington’ın kapılarına kadar dayanacaktır. Ama önce ümmet, bizi kapının arkasına kilitleyen ve üzerimize de yönetici kilidini vurdukları kişilerden kurtulmalıdır. Bu kilitlerden kurtulduklarında Washington kapılarına dayanacaklar, anlı şanlı tarihlerini yeniden ihya edeceklerdir.

اِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَع۪يدًاۙ وَنَرٰيهُ قَر۪يبًاۜ

“Şüphesiz onlar onu (bunu) uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görüyoruz.” (Meâric 6-7)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ercan Tekinbaş

Devamını oku...

Mekke Savunma İttifakı İstanbul’da Toplanırken Haçlı-Siyonist Saldırganlık Devam Ediyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Mekke Savunma İttifakı İstanbul’da Toplanırken Haçlı-Siyonist Saldırganlık Devam Ediyor!

Haber:

“Mekke Ortak Savunma Anlaşması” ortakları Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin Dışişleri ve Savunma Bakanları ile Genelkurmay Başkanları İstanbul’da toplandı. Toplantıda konuşan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Mekke Ortak Savunma Anlaşması ile bölgede giderek daha büyük bir istikrarın oluşacağını belirterek, "Bölgemizde yeni bir güvenlik ve iş birliği mimarisinin test edilmesi süreci başlamıştır." dedi. (02.09.2026 Ajanslar)

Yorum:

Bilindiği gibi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan liderleri, 7 Ağustos Cuma günü Mekke’de bir araya gelerek üç ülkeyi kapsayan ortak bir savunma anlaşması imzaladılar. Üç ülkenin ilgili resmî kurumları tarafından yapılan açıklamada, anlaşmanın her türlü kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçladığı ve üç devletten birine yönelik saldırının hepsine yapılmış sayılacağının hükme bağlandığı vurgulandı.

Burada dikkat çeken husus, anlaşmanın Suudi Arabistan Veliaht Prensi’nin gündemde olmayan daveti üzerine Pakistan ve Türkiye yönetimlerinin Riyad ziyareti kapsamında gerçekleşmesidir. Ancak anlaşmanın Riyad’da değil de Mekke’de imzalanacağının aynı gün duyurulması; üç ülkenin de anlaşma için bir plan ve hazırlık yapmadıklarını, toplantıya alelacele katıldıklarını açığa çıkarmıştır. Bu da anlaşmanın arkasında haricî bir elin olduğunu, ittifakın o elin teşvikiyle kurulduğunu göstermiştir. O kirli elin, İslam coğrafyasında ifsat ve sömürgecilik savaşı yürüten Amerika Birleşik Devletleri olduğuna hiç şüphe yoktur. Nitekim ABD’nin küstah başkanı Trump, "Orta Doğu’yu bir araya getiren son derece cesur ve önemli bir adım" sözleriyle anlaşmayı övmüş ve yaşadığı memnuniyeti dile getirmiştir. Aynı şekilde ABD’deki bazı Cumhuriyetçi senatörler de Mekke İttifakı'nı ABD Başkanının bir başarısı olarak nitelendirmiştir.

Gerçekten de öyledir. Zira gerek anlaşmanın kuruluş süreci, gerek içeriği ve hedefleri, gerekse İstanbul’da gerçekleşen ilk toplantıda yapılan açıklamalar; Mekke İttifakı’nın Amerika’nın Orta Doğu stratejisi ve hâlihazırda devam eden İran savaşı kapsamında kurulduğunu doğrulamaktadır.

Özellikle Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın dış politikada tamamen Amerika’nın yörüngesinde hareket ettiği siyasi bir hakikattir. Türkiye, bir NATO üyesi olarak ABD’nin doğal ve sadık bir müttefikidir. Orta Doğu, Kafkasya, Avrupa, Orta Asya ve Afrika’nın çeşitli bölgelerinde ABD’ye alan açmak veya nüfuzunu korumak için bazen arabulucu statüsünde, bazen de terörle mücadele bahanesiyle askerî gücüyle ona hizmet etmektedir. Azerbaycan-Ermenistan anlaşması, Suriye’de İslami devrimin rotasından saptırılarak ülkenin Amerika’nın kontrolüne verilmesi, Libya’da Avrupa yanlısı Ulusal Birlik Hükümetinin Amerikan ajanı Hafter lehine dönüştürülmesi, Ukrayna’ya Rusya karşısında askerî araç ve mühimmat yardımı yapılması, Gazze soykırımında Yahudi varlığının açık ve örtülü şekilde desteklenmesi, Hamas’ın silah bırakmaya zorlanması vb. adımlar bu iş birliğinin en somut kanıtıdır.

Pakistan’ın Afganistan’a karşı yaptığı saldırı ve baskılar aynı minvalde olup Genelkurmay Başkanı Asım Münir, İran savaşında adeta Trump’ın müzakere elçisi gibi hareket etmektedir. Suudi Arabistan ise halkın açlık, ölüm ve sefalete mahkûm olması pahasına Yemen’de ABD’ye nüfuz sağlamak için vekâlet savaşı veren, ümmetin servetlerinden elde edilen geliri ABD’ye haraç olarak sunacak kadar uşaklığa batmış bir rejimdir. Dolayısıyla bu ülkelerden Müslümanların maslahatı adına bir şey beklemek hayalden başka bir şey değildir.

İstanbul’daki ilk toplantıda yaşananlara gelince; Bakan Fidan, "Bugün itibarıyla anlaşmayla öngörülen kurumsal yapının oluşturulması için çalışmalarımıza da başlamış olduk. Her şeyden önce, ittifakımızın resmî adı üzerinde mutabık kaldık. İttifakımızın resmî adı Mekke Savunma İttifakı." açıklamasını yaptı. Bu sözler; ittifakın dışarıdan bir talimatla kurulduğunu ve hızlıca kurumsallaşmak için yeni görevlerin dağıtıldığını net bir şekilde göstermektedir. İttifakın savunma temelli olduğunun ve diğer bölge ülkelerine kapısının açık olduğunun belirtilmesi ise haydut Yahudi varlığına güvence vermektedir. O da bu güvence ile Gazze, Batı Şeria ve Filistin’in tamamında zulüm ve bozgunculuğunu sürdürmektedir.

Kesin olan şu ki, bu ittifak birbirlerini değil, Amerika’nın sömürgeci çıkarlarını korumak için var edilmiştir. ABD; büyük bir kibirle giriştiği fakat kısa sürede batağa saplanarak zayıflığını açığa çıkaran İran savaşından kurtulmak ve üç ülkenin baskısıyla İran’ı tam teslimiyete zorlamak için böyle bir girişimde bulunmuştur. Daha sonra bu ittifak; Yahudi varlığını himaye etmek, Çin’i kuşatmak ve en önemlisi potansiyel İslami uyanış hareketlerini bastırmak için kullanılacaktır. Dolayısıyla Hakan Fidan’ın İstanbul’dan Netanyahu’ya esip gürlemesi, ancak zillet ve ihaneti perdelemek içindir. Samimi olsaydı, Yahudi varlığının Suriye’de Türkiye’ye yönelik yaptığı saldırıya ortaklarıyla birlikte cevap verirdi.

Bu noktada biz Müslümanlara düşen görev; sömürgeci kâfir güdümlü içi boş birlikteliklere karşı uyanık olmak ve Allah’ın şeriatı ışığında İslam ümmetinin fikrî, siyasi, askerî ve ekonomik birliğini sağlayacak, böylece ilk ve son kıblemizi zulüm ve esaretten kurtaracak yegâne unsur olan Râşidî Hilafet'in kurulması için çalışmaktır.

وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوٰىۖ وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْاِثْمِ وَالْعُدْوَانِۖ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ شَد۪يدُ الْعِقَابِ

"İyilik ve takva üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir." (Mâide 2)

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Emin Yıldırım

Devamını oku...

Haberlere Bakış 06/09/2026

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış

06/09/2026

* Yeni doğmuş dört bebeğin cesetleri, Lebap eyaletinin Türkmenabat bölgesinin birkaç ilçesinde bir yığın enkaz içinde bulundu. Bu olaylar Haziran ve Temmuz aylarında dört ayrı günde kaydedildi. Özgür Avrupa/Özgürlük Radyosu (RFE/RL), olaylarla ilgili bilgileri, yerel yetkililer tarafından sıkı şekilde saklandığı söylenen taraf ile Türkmenabad'ın kolluk kuvvetleri olmak üzere iki alakasız kaynaktan topladı.

Bir polis kaynağı: “Dört yeni doğmuş bebeğin cesetleri şehrin “Çiçek Pazarı”, Nehir Adamları ve Demiryolu bölgelerinde çöp kutularında bulunduğunu ve bebekler Haziran ve Temmuz aylarında, ayrı günlerde bulduğunu, ancak birbirine yakın zamanda olduğunu” söyledi.

…Kaynaklarımıza göre, olaylarla ilgili bilgiler Ulusal Güvenlik Bakanlığı'nın (MHM) yerel ajansı tarafından sıkı sıkıya gizli tutuluyor.

"Olaylar MHM tarafından kapanmış ilan edildi. Yani polis teşkilatları bile bundan haberdar değildi. Ancak, soruşturmacıların şehirde beden ticaretini organize etmekle suçlanan kadınlar ve bazı diğer sakinlerle röportajlar yapması, polis arasında belli bir derecede bilgi yayılmasına yol açtı," dedi kaynak.

Editörler, bilgi almak için bölgenin ilgili yetkilileri aralarında Belediye Binası ve Polis Departmanı da dahil olmak üzere telefonla iletişime geçmeye çalıştı. Ancak 4 Eylül'de Liberty'nin bu ajanslara yaptığı telefon aramalarına kimse cevap vermedi.

Türkmenistan'da yeni doğanların terk edilmesi ve ölümü gibi olaylara ilişkin ayrıntılı resmi istatistikler açıkça yayımlanmamaktadır. Türkmen yetkilileri bunu açıkça tartışmadı bile. Benzer olaylar genellikle devlet kontrolündeki basında bildirilmez.

İsmi açıklanmaması şartıyla konuşan çok sayıda yerel gözlemci, doktor ve eğitimci, nedenleri ekonomik zorluklara, nüfusun geçim koşullarının kötüleşmesine ve ergenler arasında cinsel sağlık ile gebelik koruması gibi konuların açık tartışmasının eksikliğine bağlıyor. [www.azathabar.com, 04 Eylül 2026.]

Allahu Teala insanı yaratmış, evliliği çoğalmalarının sünneti kılmıştır. Allah Kur’an-ı Kerim’de, ehemmiyetini göstermek üzere “sapasağlam misak” olarak zikretmiştir: وَأَخَذْنَ مِنكُم مِّيثَاقًا غَلِيظًا “Sizden de sapasağlam bir misak aldık.” Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem de her ne sebeple olursa olsun, ister gece ibadeti, ister gündüz orucu için olsun, evlilikten kaçınmayı reddetmiş ve şöyle buyurmuştur: ...وَأَتَزَوَّجُ النّساء، فَمَنْ رَغِبَ عَنْ سُنَّتِي فَلَيْسَ مِنِّي “...Ben de kadınlarla evlenirim. Kim benim sünnetimden yüz çevirirse benden değildir.” İmam Ahmed şöyle demiştir: “Bekârlık hiçbir şekilde İslam’ın emrinden değildir. Kim seni evlenmemeye çağırırsa (bil ki) İslam dışına çağırıyordur.”

Dolayısıyla evlenmeye karşı isteksizlik sünnete aykırı olduğu gibi selim fıtrata da terstir ve yeryüzünde fesadın, ahlaksızlığın ve fuhşiyatın yayılmasına kapı aralar, Allah korusun. Gerçek bir engel olmaksızın evliliği terk etmek toplumda kaos ve kargaşa sebebidir. Zira evlilik sekinet, itminan, huzur, sevgi ve muhabbettir. وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ“Kaynaşmanız için size kendi (cinsi)nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O’nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.” [Rum 21] Şeriatın sunduğu bu çözümlere baktığımızda. Türkmenistan’ın bazı bölgelerindeki çöp kurularında bulunan ölü bebeklerin sebebinin ne olduğu net bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Peki bir İslam ülkesinde bu iğrenç suçların işlenmesi fikri nereden kaynaklanmaktadır?

Erken evlilik aşağılık bir davranıştır.” “Erken evlilik hem kız hem erkek için erken bir felakettir.” “Psikolojik, sağlık ve ailesel sorunlara yol açar ve çocuk haklarını yok eder.”… Bu türden cümleler, kadın kuruluşları veya insan hakları merkezleri tarafından düzenlenen konferans ve kongrelerde sürekli olarak tekrarlanır. Hatta birçok ülke parlamentosu aile ile ilgili kanun yaparken bu yönleri de ele alarak evlilik yaşının yükseltilmesi veya gençlerin evlenme yaşlarına bir alt sınır getirmek üzere kanun değişikleri önerirler. İslam topraklarında bulunan ve Batılı finans kurumları tarafından desteklenen kadın kuruluşları erken evliliğe karşı çıkan ve ebeveynleri erken evliliğe karşı mücadeleye çağıran konferanslar düzenlemekteler. Hatta 18 yaşını doldurmamış “erişkin kızların” evlenmelerini yasaklayan kanunların çıkartılmasına çağrıda bulunuyorlar. Bunların tümü, kadın erkek ilişkilerini düzenleyen sistemler üzerinde çalışmalar yapan CEDAW ittifakında olduğu gibi batıda yer alan belgelerle uyumlu olan hususlardandır. Üstelik, bu ittifakı imzalayan ülkeler açısından bunların tümü bağlayıcılığı olan ve ilgili ülke kanunlarının da buna uygun olmasını gerektiren hususlardandır.

Nitekim Eş-Şarku’l-Evsat gazetesinin 15 Mayıs 2010 tarihli sayısında “Bu denli büyük sayıda çocuk hamile” başlığı altında bir haberinde şöyle deniliyor: “Evlilik dışı ilişki kaynaklı çocuk annelerin sayısı evli olanların %70’ine ulaştı. Her bin çocuğun %55’i hamile. İngiltere’de doğan çocukların %68’nin anne ve babaları evli değil. Yine mbc portalı 23 Ocak 2015 tarihinde, erişkin hamileler hakkındaki raporla ilgili şu ifadelere yer veriliyor: “Küresel olarak en yüksek oran 15-19 yaşlarına ait. Amerika’nın genç kızları her yıl 400 bin evlilik dışı çocuk doğuruyor. Görüldüğü üzere Batı’nın evlilikle ilgili iğrenç fikir ve kanunları, Müslüman ülkelerin başındaki ajan yöneticiler tarafın Müslümanlara pazarlanmakta, hatta bu iğrenç fikirlere ilişkin kanunlar ve yasalar çıkarılmaktadır. Dolayısıyla erken yaşta evliliğe yönelik saldırı günümüzde ortaya çıkmış bir husus değildir. İslam'a ve hükümlerine yönelik savaş çerçevesinde sorunlar zincirinin halkalarından biridir. Nitekim CEDAW ittifakı çerçevesinde yer alan kanunlar ve diğerleri hamile kızların zina ettikleri gibi bir yargıya maruz kalmadan eğitimlerine devam etme hakkına sahip olmalarını istemektedirler. Üstelik zina eden kimse hakkındaki kanun tarafından belirlenen yaş ile genç kızın kürtaj yaptırmak veya hamileliğe devam etmesi arasında serbestlik söz konusudur. Tüm bunlar gösteriyor ki Türkmenistan dahil tüm İslam ülkelerinde meydana gelen çocuk ölümleri ve annelerin yaşları ile ilgili gerçekler ve istatistikler, toplumun rezillik ve fücur bataklığına düşmesini koruyan İslam'a ve aile hakkındaki hükümlerine yönelik iğrenç çabalardır. Batılı küfür fikirlerden kaynaklanan bu iğrençliklerden tek kurtuluş, Rabbimizin şeriatı olup, şeriatta erken yaşta evlilik caizdir ve hiçbir kişinin de bunu tenkit etme veya Allah’ın dinini savunma gerekçesiyle buna cevaz verme hakkı yoktur.

* “Türkmenistan ve Türkiye'nin stratejik ortaklığı Ankara Cumhurbaşkanlığı Kompleksi'nde Tartışılacak.” Türkmenistan'ın bağımsızlığının 35. yıldönümünü anmak için Türkiye'nin başkentinde bir dizi uluslararası etkinlik başlatılıyor. 22 Eylül Salı günü Ankara, "Bağımsızlığın 35. Yıldönümü Bağlamında Türkmenistan-Türkiye Stratejik Ortaklığı" başlıklı üst düzey tematik bir toplantıya ev sahipliği yapacak.

Ankara'daki Cumhurbaşkanlığı Kompleksi, forumun imza mekanı olacak ve toplantı Ulusal Kütüphane salonlarında gerçekleşecek. Etkinlik, Türkiye'deki Türkmenistan Büyükelçiliği, Avrasya Ekonomik, Kültürel ve Sosyal Araştırmalar Vakfı (EkoAvrasya) ve Türk Dünya Sivil Toplum İşbirliği Derneği (TÜRKSİT) tarafından organize edilmektedir.

Yaklaşan diyalog, Aşgabat ile Ankara arasında gelişen çok yönlü bağların dinamiklerini objektif olarak değerlendirmeyi ve ticaret, ekonomik, kültürel, insani ve bilimsel ve eğitim alanlarında stratejik ortaklığın derinleştirilmesi için umut vadeden vektörleri belirlemeyi amaçlamaktadır. (orient.tm, 04 Eylül 2026).

Biraz geriye gidecek olursak; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 14 Aralık 2022 tarihinde Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Türkmenistan Devlet Başkanı Serdar Berdimuhammedov ile Türkmenistan'ın Avaza bölgesinde düzenlenen "Türkiye-Azerbaycan-Türkmenistan Devlet Başkanları 1. Zirvesi'nde" bir araya gelmiş ve Türkmenistan gazının Türkiye ve Avrupa'ya ulaştırılması için üç ülke arasında "Enerji Alanında İşbirliğinin Geliştirilmesine Dair Mutabakat Zaptı" imzalanmıştı.

Türk Devletleri Teşkilatı'nın gözlemci üyesi statüsünde bulunan Türkmenistan, dünyanın önemli gaz tedarikçileri arasında yer alıyor. Türkmenistan’ın yaklaşık 13,6 trilyon metreküplük ispatlanmış gaz rezervi bulunuyor. Türkmenistan, 2021’de 79,3 milyar metreküp gaz üretirken, bu gazın 36,7 milyar metreküpünü kendi kullandı. Ülke, Çin’e 31,5 milyar metreküp, Rusya’ya ise 10,5 milyar metreküp gaz ihraç etti. Ülke ayrıca İran’a da gaz ihraç ediyor.

Türkiye, Azerbaycan ve Türkmenistan arasında imzalanan mutabakata göre Türkmen doğal gazının Hazar Denizi üzerinden boru hatları ile Güney Gaz koridoruna bağlanarak Avrupa’ya taşınması planlanıyor. Güney Gaz Koridorunun amacı, Hazar Denizindeki gaz kaynaklarının Avrupa’daki pazarlara ulaştırılması yoluyla Avrupa enerji arzının artırılması ve çeşitlendirilmesidir. Güney Gaz Koridoru Güney Kafkasya Boru Hattı, Trans Anadolu Doğal Gaz Boru Hattı ve Trans-Adriyatik Boru Hattından oluşmaktadır. Azerbaycan’ın Hazar Denizindeki Şah Deniz sahasından çıkarılan doğal gazın Azerbaycan, Tiflis, Türkiye ve Yunanistan üzerinden İtalya’ya ulaştırılması amaçlanmaktadır.

Özellikle Rusya Ukrayna savaşında Amerika ve Avrupa’nın Rusya’ya karşı aldığı yaptırım kararlarından sonra Avrupa’da ciddi bir enerji krizi ortaya çıkmış ve hala çözülememiştir.

Bu çerçevede Amerika Avrupa’nın ihtiyacı olan doğalgazı Türkiye üzerinden temin ederek Avrupa’ya karşı Türkiye’yi bir enerji üssüne dönüştürmek istemiştir. Böylece Amerika Rusya’nın Avrupa’ya direkt olarak doğalgaz tedarikini engelleyerek, Avrupa’da bir enerji krizinin oluşmasına neden olmuş, Avrupa’nın gaz ihtiyacını temin etmek ve bu konuda bağımlılık oluşturmak için Türkiye’ye alan açmıştır. Bunun yanı sıra Amerika Türkiye’nin Türk Devletleri Teşkilatı üzerindeki etkisini arttırarak Türk Devletleri Teşkilatı üzerindeki Rusya nüfuzunu azaltmayı ve kendi nüfuzunu arttırmayı, böylece Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan’ın bulunduğu Güney Kafkasya ve Orta Asya’da kendi nüfuzunu arttırmayı da hedeflemektedir. İşte bu plan çerçevesinde Amerika, Türkiye aracılığıyla Orta Asya ülkeleri üzerindeki nüfuzunu güçlendirmek adına her fırsatı değerlendirmek istemektedir. Dolayısıyla 22 Eylül 2026 Salı günü Ankara’nın, "Bağımsızlığın 35. Yıldönümü Bağlamında Türkmenistan-Türkiye Stratejik Ortaklığı" başlıklı üst düzey tematik bir toplantıya ev sahipliği yapması işte bu çerçevede okunmalıdır. Diğer bir deyişle, Türkiye-Türkmenistan ilişkileri, kendi halklarının maslahatı için değil, efendileri Amerika’nın çıkarlarına hizmet içindir. Allah onları kahretsin! Ne kadar kötü hüküm veriyorlar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER