- |
- İlk yorumlayan ol!
- yazı boyutu yazı boyutunu küçült Yazı boyutu büyüt
بسم الله الرحمن الرحيم
Amman Toplantısı: Suriye, Yahudi Varlığıyla Bir Uzlaşı Aşamasına mı Başlıyor, Yoksa Suriye Üzerinde Yeni Bir Çatışma Aşaması mı Başlıyor?
23 Ağustos 2026’da Ürdün’de Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ile Mossad Başkanı Roman Gofman arasında gerçekleşen toplantı, sırf acil bir krizi kontrol altına almak için yapılan geçici bir güvenlik görüşmesinden ibaret değildi; zira toplantıyı kuşatan sahne, gelecekteki Suriye devletinin şekli, askeri gücünün sınırları, bölgesel ilişkilerinin niteliği ve ülkedeki güvenlik kurallarını belirleme hakkına sahip olacak taraf üzerindeki çatışma gibi Suriye’de cereyan eden daha derin bir hususu ifade etmektedir.
Toplantı, Yahudi varlığının İdlib’deki Ebu Zuhur hava üssüne düzenlediği hava saldırısından birkaç gün sonra gerçekleşti; nitekim o dönemde, Türkiye’nin Suriye’deki askeri rolü nedeniyle Yahudi varlığı ile Türkiye arasındaki ilişkilerde giderek artan bir gerginliğe tanık olunmuştu. Ayrıca bu, ABD'nin Yahudi varlığı ile Türkiye arasındaki rekabetin Suriye toprakları içinde bir çatışmaya dönüşmesini engelleme çabaları bağlamında da gerçekleşmiştir. Bundan dolayı toplantıyı "Suriye-İsrail barışının" bir başlangıcı olarak okumak aceleci bir yaklaşım olabileceği gibi, onu sadece varlığın saldırısını durdurma çabasından ibaret görmek de aşırı bir basitleştirme olacaktır. Büyük olasılıkla biz, Suriye oyununda yeni kuralların müzakere edilmeye başlamasıyla karşı karşıyayız.
18 Ağustos’ta Yahudi varlığı, Suriye’nin kuzeybatısındaki Ebu Zuhur hava üssünü hedef almış ve hedefinin de Türk kuvvetlerinin üste konuşlanmasını engellemek olduğunu söylerken, Şam ise üssün Suriye’ye ait olduğunu ve Suriye’nin kullanımı için yeniden rehabilite etmeye çalıştığını vurgulamış ve burada kalıcı bir Türk üssü kurulmasına yönelik bir planın varlığını yalanlamıştı. Nitekim saldırı, bir boşlukta gerçekleşmemiş; aksine yeni Suriye'nin devlet kurumlarını ve orduyu yeniden inşa etme çalışmasına başladığı, Türkiye'nin Suriye'deki nüfuzunu pekiştirmeye çalıştığı ve Yahudi varlığının sınırlarının kuzeyindeki güç dengesini yeniden şekillendirebilecek her türlü askeri değişime endişeyle baktığı bir anda gerçekleşmiştir.
En manidar olanı ise Mossad Başkanı'nın, hava saldırısından dört gün önce, yani 14 Ağustos'ta Şeybani ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirmiş olmasıdır; Reuters'ın aktardığı bilgi kaynaklara göre telefon görüşmesi, Türkiye'nin Suriye'deki askeri varlığı üzerinde odaklanmıştı. Yani güvenlik iletişimi saldırıdan önce gerçekleşmiş, ardından saldırı gelmiş, sonra da Ürdün toplantısı olmuştur.
Neden varlıktan bir diplomat değil de Mossad başkanı?
Burada önemli bir siyasi anlam yatmaktadır; zira Suriye Dışişleri Bakanı ile Yahudi varlığının istihbarat teşkilatı başkanı bir araya geldiğinde bu, ele alınan dosyaların geleneksel diplomatik ilişkilerin ötesine geçtiği anlamına gelmektedir. Bunlar ise; kuvvetler, bilgiler, konuşlanma, operasyonlar, sınırlar, Türkiye'nin hareketleri ve erken uyarı sistemleriyle ilgili dosyalardır. Bu nedenle Ürdün'de ABD gözetiminde "özel operasyonlar odası" kurulmasına yönelik söylemler son derece önemlidir. Zira böyle bir oda, gerçeğe dönüşmesi halinde bir barış anlaşması olmayacak; aksine çatışmayı yönetme ve bir patlamayı önleme mekanizması olacaktır. Bu da tarafların anlaşmazlığı henüz bir çözüme kavuşturamadığını, ancak anlaşmazlığı güçle yönetmeye devam etmenin daha geniş çaplı bir savaşa yol açabileceğini fark etmeye başladıkları anlamına gelmektedir. Bu silsile, resmi anlamak için son derece önemlidir.
Yahudi varlığı sadece Suriye için değil, Suriye içindeki Türkiye konusunda da müzakere etmektedir
Süreci takip eden birine, Yahudi varlığının Suriye'yi doğrudan bir tehdit kaynağı olarak görüyor gibi gelebilir ancak yeni denklem, çok daha karmaşıktır. Zira varlık, geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi Suriye’nin İran’ın nüfuz üssüne dönüşmesini görmek istemiyor; ancak aynı zamanda yeni Suriye’nin geniş bir Türk askeri nüfuz alanına dönüşmesini de istemiyor. İşte bu noktada Türkiye, varlığın hesaplarında merkezi bir faktör haline gelmektedir. Çünkü Türkiye, güçlü bir orduya, gelişmiş bir askeri sanayiye, Suriye ile doğrudan sınırlara ve yeni Suriye yönetimi ile yakın ilişkilere sahip büyük bir ülkedir. Bu nedenle Suriye’nin stratejik bölgelerinde uzun erimli bir Türk askeri varlığı, uzun vadede Yahudi varlığının hesaplarını değiştirebilir.
Bu nedenle Ebu Zuhur’a yönelik saldırı, varlık tarafından hem Şam’a hem de Ankara’ya gönderilen bir mesaj olarak anlaşılabilir; zira Yahudi varlığı, sınırlarının belirlenmesi konusunda taraf olmadan Suriye’deki askeri güç dengesinin değişmesini kabul etmeyecektir.
Şam, son derece zor bir denklemle karşı karşıya
Yeni Suriye otoritesi kendisini çelişen üç taleple karşı karşıya bulmuştur; zira o, devletin egemenliğini geri kazanmak, ulusal bir ordu kurmak ve askeri ve güvenlik kurumlarını yeniden pekiştirmek istemektedir. Aynı zamanda en öne çıkan destekçilerinden biri olan Türkiye ile stratejik ilişkilere de ihtiyaç duymaktadır. Ayrıca Yahudi varlığıyla savaşa girmek de istemiyor; bu ise ancak hükümetin ABD’nin kucağına atlayıp istenen her şeyi yerine getirmesi ve ülkenin egemenliğini satması halinde mümkün olabilir.
Aynı zamanda Suriye heyeti, Suriye'nin egemen bir devlet olduğunu, ulusal ordusunu yeniden inşa edip geliştirme ve kendi çıkarları doğrultusunda ittifaklarını ve ortaklıklarını seçme hakkına sahip olduğunu vurgulamıştır. (El Cezire Net).
Bu ibare, belki de tüm toplantının en önemli kısmı olabilir. Zira Şam, varlığa şöyle diyor: Güvenlik konusunda müzakere etmemiz mümkündür, ancak Suriye’nin bir devlet olma hakkı konusunda müzakere etmemiz mümkün değildir. Buna karşılık varlık da farklı bir şey istiyor; yani güneyde konuşlandırılacak Suriye güçlerinin niteliği, Suriye ordusunun yeniden inşasında kullanılacak silahların niteliği ile Suriye ve Türkiye arasındaki askeri iş birliğinin boyutu konusunda garantiler istiyor. Silahlı İran nüfuzunun geri dönmesinin engellenmesi ve varlığın kendi güvenliğini tehdit ettiğini düşündüğü askeri bir yapının kurulmasının önlenmesini istiyor. Ayrıca herhangi bir güvenlik gelişmesine hızlıca müdahale edebilme imkanı tanıyacak düzenlemelerin belirlenmesini istiyor. Daha açık bir deyişle varlık, yeni Suriye’nin inşası tamamlanana kadar beklemek, ardından onunla ilişki kurmaya başlamak istemiyor; zira o, başından itibaren ülkenin güvenlik yapısının şekillenmesinde etkili olmak istiyor. İşte çatışmanın özü budur.
Üçgenin patlamasını engellemeye çalışan aktör Amerika: Burada Washington, Suriye ile Yahudi varlığı arasında sadece bir arabulucu değildir. ABD, üçlü bir sorunla karşı karşıyadır: Suriye-“İsrail”-Türkiye. Eğer Yahudi varlığı Suriye ile çatışırsa o zaman Türkiye de bundan etkilenecektir; Yahudi varlığı Suriye içinde Türkiye ile çatıştığında ise kriz, ABD’nin iki müttefiki arasında yaşanan en tehlikeli krizlerden birine dönüşebilir. Bu nedenle Washington, yanlış değerlendirmeleri önleyecek ve taraflar arasında iletişimi sağlayacak bir mekanizma kurmaya çalışmaktadır.
Bu ise Ebu Zuhur’a yapılan saldırının ardından net bir şekilde ortaya çıkmıştır; ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, gerginliğin tırmanmasından duyduğu endişeyi dile getirirken, varlık ise saldırıyı haklı kılan istihbarat bilgilerine sahip olduğunu vurgulamıştır. İşte burada ABD’nin rolü, geleneksel bir arabulucu olmaktan daha çok bir denge yöneticisi rolüne benzemektedir. Devam eden güvenlik müzakereleri daha büyük bir anlaşmanın öncüsü olabilir; ancak güvenlik koordinasyonu ile siyasi barış arasındaki mesafe hâlâ çok geniştir.
Şam, Aralık 2024’ten sonra Yahudi varlığının Suriye topraklarındaki genişlemesinden önceki duruma geri dönmek ve 1974 tarihli çatışmayı önleme anlaşmasının yeniden aktif olmasını istiyor; ayrıca her ne kadar bu aşamada Golan’ın nihai statüsünün ele alınmasının bir öncelik olmadığını düşünse de Golan konusunda tutumunu da korumaktadır. (Reuters).
Washington, Ankara ile Tel Aviv arasındaki ilişkiyi kontrol altına almayı başaramazsa, Suriye bu iki ülke arasında dolaylı bir çatışma sahasına dönüşebilir. Zira Yahudi varlığı, Türkiye’nin askeri nüfuzunu sınırlamak istiyor. Türkiye ise, Suriye’deki nüfuzunu pekiştirmek istiyor. Şam da Türkiye’nin desteğinden yararlanmak isterken, ABD ise iki bölgesel müttefiki arasındaki çatışmayı önlemek istiyor. Bu da Suriye’yi son derece karmaşık bir üçgenin tam kalbine yerleştirmektedir; yani Suriye’deki askeri gücün geleceğini kim belirleyecek; Şam mı, Ankara mı, Tel Aviv mi yoksa Washington mu?
Bu nedenle Suriye ordusunun geleceğini şimdiden belirlemeye çalışmak, yeni bölgesel düzenin şekli henüz netleşmeden önce Orta Doğu'daki güç dengesini belirlemeye çalışmaya benzemektedir.
Nitekim bu varlık, Suriye’nin yeniden büyük bir güç haline gelmesini ve Türkiye’nin askeri genişlemesini engellemek amacıyla askeri baskıyı sürdürecek ancak topyekûn bir savaşa girmeyecektir; bu da Suriye'nin askeri açıdan egemenliği kısıtlanmış bir durumda kalmaya devam etmesi anlamına gelmektedir.
Şeybani ile Gofman’ın görüşmesini medya gürültüsünden uzak bir şekilde anlamak istiyorsak, bunu yeni Suriye rejiminin kuralları üzerine yapılan bir müzakere oturumu olarak değerlendirmemiz gerekir; zira varlık, güvenliğini sağlamak ve kendisinin bir tehdit olarak gördüğü Suriye ya da Türk askeri gücünün oluşmasını engellemek istiyor. Türkiye, Suriye içindeki stratejik nüfuzunu korumak istiyor. ABD ise bu çelişkili çıkarların bir savaşa dönüşmesini engellemeye çalışıyor. Bu nedenle Ürdün’deki toplantı, normalleşmenin bir başlangıcı olarak ya da sadece varlığın bir manevrası olarak okunmaması gerekir; zira bu, gerçek bir sınavın başlangıcıdır. Gerçek mücadele ise, eski rejimin devrilmesinden yeni bölgesel düzenin şekillendirilmesine doğru kaymaya başlamıştır; Suriye ise coğrafi konumu ve Türkiye, Yahudi varlığı ve ABD’nin buradaki çıkarlarının iç içe girmesi nedeniyle, bu mücadelenin en önemli sahnelerinden biri olarak görünmektedir.
Bundan dolayı Amman toplantısı, boyut olarak küçük olsa da ancak anlamı bakımından büyük olabilir; zira bu, Suriye’nin, topraklarında bir nüfuz mücadelesi yaşanan bir devlet mi, yoksa dış güçlerin güvenlik vesayeti altında istikrarlı bir devlet mi olacağına dair ilk pratik bir sınavdır.
Ülke siyasi iradesini geri elde eder, devlet hayallerinden ümmet mefhumuna geçer, ümmetin çıkarlarını benimser ve onun projesini sahaya dayatırsa ancak Suriye’de güvenlik ve istikrar sağlanabilir. Bu da ancak, ümmetin onurunu ve izzetini koruyan projesine geri dönersek gerçekleşebilir; bu da Allah'ın dinine sımsıkı sarılmak, O'nun şeriatını O'nun arzında uygulamak ve Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bize müjdelediği Allah'ın izniyle gelecek olan Hilafet Devleti'nin çekirdeği olmakla olur. Şam halkının azmi bu göreve layıktır ve Allah'ın izniyle bu an da yakındır. Şunu biliniz ki Batı, kendi çıkarlarının dışındaki hiçbir istikrarı kabul etmez ve onun kendi çıkarları dahilindeki her türlü istikrar ise bir seraptan ibarettir; çünkü onlar iyiliği sadece kendileri için istiyorlar ve gerçek çözümün ancak İslam projesinin geri dönüşüyle olacağını da çok iyi biliyorlar.
Allahu Teala şöyle buyurmuştur: اشْتَرَوْا بِآيَاتِ اللَّهِ ثَمَناً قَلِيلاً فَصَدُّوا عَن سَبِيلِهِ إِنَّهُمْ سَاءَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ * لَا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلّاً وَلَا ذِمَّةً وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ “Allah’ın ayetlerini basit bir menfaate değiştiler, böylece insanları Allah yolundan engellediler. Bakın, onların yapageldikleri ne kötü! Onlar, bir mümin hakkında bir Yemin ve bir anlaşma gözetmezler. Onlar, işte böyle sınır tanımaz saldırgan kimselerdir.” [Tevbe 9-10]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim



