Pazartesi, 23 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/05
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Ben Gvir’e Verilecek Cevap, İşittiği Değil Gördüğü Şey Olacaktır!

Yahudi kadının oğlu Ben-Gvir; mübarek toprağın hür, mümin ve Müslüman esir kadınlarının önünde durduğu videoyu yayınlayarak haddini fersah fersah aşmıştır.

Vallahi Müslüman kadınların esir alınması, yiğitlik ve hamiyetin yalnızca gönüllerde değil eylemlerde de mevcut olduğu zamanlarda, hamiyet sahiplerinin damarlarındaki kanı harekete geçirmeye yeterli bir hadise idi. Acaba bu kadınlara eziyet edilmesi ve temel ihtiyaçlarından mahrum bırakılmaları nasıl olurdu?

O yüzden Müslüman kadınlara işkence edilmesi ve temel ihtiyaçlarından mahrum bırakılmaları, kanların kaynadığı bir kazan olmalı ve içlerinden tek bir kadının saçının tek bir teli için bile koskoca ordular harekete geçirilmelidir. Ben-Gvir’in yaptığı bu çirkin fiille övünmesi, öyle bir öfke volkanını patlatmalı ki devletleri devirmeli, yönetimleri yıkmalı ve yerlerine başkalarını getirerek ondan ve onun arkasında duranlardan hesap sorulmalı, diliyle söylemese bile haliyle; “Yetiş İslam! Yetiş Halife!” diyen her bir hür kadının gönlüne su serpilmelidir.

Kâfir kadınının oğlunun bu videoyu yayımlayıp yaptığı vahşetle övünmesine ise, zafer ve kurtuluş vaktinin geldiği ile cevap verilmelidir. Kurtuluş ve zafer saati gelmiştir; hiç geciktirilmeden hemen şimdi harekete geçilmelidir. Bu hususta Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözü söylenmelidir:

مَنْ كَانَ سَامِعاً فَلَا يُصَلِّيَنَّ الْعَصْرَ إِلَّا فِي بَنِي قُرَيْظَةَ “Kim işitip itaat ediyorsa, ikindi namazını Benî Kureyza’ya varmadan kılmasın.” Fakat bu kâfir kadının oğlu, yiğitlerin karşılık vermeyeceğinden emindir. Onun cani varlığı Filistin’de, Gazze ve Batı Şeria’da oluk oluk halkın kanına akıttığında, davranışa dönüşmeyen bir öfke ve harekete geçmeyen bir ses dışında yiğitlerden hiçbir şiddet ve çetinlik görmemiştir.

Aynı şekilde kafir ayaklarıyla Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mescid-i Aksa’sını bastığında da yine erkeklerden hiçbir bir yiğitlik görmemiş, ümmetin de harekete geçtiğine şahit olmamıştır. Ümmetin yöneticileriyle aynı kumaştan, orduların da rejimlerle aynı kalıptan olduğunu gördüğü için küstahlaştıkça küstahlaşmış, iştahı kabardıkça kabarmış, böylece cezalandırılmayacağından emin olmuştur.

Ama Şam halkının; “Geliyoruz, geliyoruz!” haykırışlarını, Mısır halkının; “Cihat etmek istiyoruz!” çağrılarını, Ürdün halkının; “Sınırları bize açın!” talebini, Fas’ta Yusuf bin Taşfin’in torunları olan askerlerin kurtuluş özlemlerini, Türkiye’de Fatih Sultan Mehmet ve Abdülhamid’in torunları olan askerlerin ağlayışlarını, harekete geçmeye can attıklarını unutmuştur!

Gerçek şu ki; bu kâfir kadının oğlunun bize karşı küstahlaşmasını sağlayan şey, ümmetin harekete geçmeyeceği ya da askerlerin kurtuluş için can atmadığı düşüncesi değildir. Şam’da ve diğer yerlerde ümmetin her bir silahını hedef alması da aslında akıbetinin ne olacağını ve o büyük savaşın mutlaka geleceğini bildiği içindir.

Ancak bu küffar evlatları; kendilerini ve ümmetin düşmanlarını dost edinen bu rejimlerin, ümmeti dizginleyebileceğini ve yüreğindeki yangını söndürebileceğini sandılar. İşte onların bu zanları Allah’ın izniyle onları helak edecektir! Onlar, aslanların zincirlerinden kurtulmak üzere olduğunu; ümmetin yöneticilerinin boğazlarına sarılmak üzere olduğunu ve Allah’ın vaadi ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesi olan Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet’in yaklaşmakta olduğunu bilmiyorlar.

O gün ordu komutanı: “Buyur ey bacım, işte yardımına geldim!” diyecektir. Ve ey kafir kadının oğlu sana verilecek cevap da işittiğin değil, göreceğin şey olacaktır! O gün her bir hür kadının gözyaşı silinecek, onlardan özür dilenecek ve kendilerine yapılanların hesabı en ağır şekilde sorulacaktır.

O savaş mutlaka gelecektir ve mübarek toprak, yakında Yahudi pisliğinden temizlenecektir. Bu, güneşin doğudan doğması kadar kesin bir gerçektir. İslam’ın sancağı Mescid-i Aksa’nın üzerinde dalgalanacaktır, bundan zerre kadar şüphe etmiyoruz. Ümmete ve askerlerine düşen görev; bu ölü rejimleri bir an önce gömüp, İslam’ı yeniden bir yönetim, cihat, fetih ve kurtuluş nizamı olarak geri getirmektir. İşte o gün hür kadınların gözü aydın olacaktır ve o gün, Allah’ın izniyle çok yakındır.

وَسَيَعْلَمُالَّذِينَظَلَمُواأَيَّمُنْقَلَبٍيَنْقَلِبُونَ “Zulmedenler, hangi dönüşle döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” [Şuara 227]

Devamını oku...

Yalancı Sisi, İnsanları Yalanın Sonuçlarına Karşı Uyarıyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yalancı Sisi, İnsanları Yalanın Sonuçlarına Karşı Uyarıyor!

Haber:

Sisi, her yıl olduğu gibi 26/08/2026 Çarşamba günü Hz. Muhammed'in Mevlid-i Şerif kutlamalarına katıldı ve orada yaptığı konuşmada şu ifadelere yer verdi: “Doğru konuşmayan ve ümmetin yıkımını hedefleyerek söylentiler yayan kimse Allah’ın huzurunda hesap verecektir... Zira din; bozgunculuk, yıkım ve cinayetle ayakta tutulamaz.” Şöyle devam etti: “Her kim bir yalan söylerse veya bir söylenti yayarsa, Allah katında hesap verecektir.”

Yorum:

Sisi’nin insanları yalandan meneden ve onları doğruya bağlı kalmaya davet eden konuşmasını işiten biri, Sisi’nin Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadığını, Allah’ın sınırlarına riayet ettiğini, halkı için emin bir nasihatçi olduğunu ve onları hakkıyla gözettiğini sanır!! Ancak uzak yakın herkesin bildiği gerçek gerçek şudur ki o; yalan ve aldatmada bir usta olup Allah Subhanehu'dan korkmamaktadır; ayrıca insanları yalandan menederken, kendisi 2014 yılında iktidarı gasp ettiğinden beri yalan söylemekte ve yanıltmaktadır; dahası bununla yetinmeyip Mısır’ı yıkıma uğratmış, gözünü bile kırpmadan masum kanları dökmüş, Kinane'yi borç batağına sürüklemiş, Mısır halkını ve sorunlarını hiç umursamamış, aksine saraylar inşa etme ve milyarlar harcayarak yeni siyasi başkentini kurma yoluna gitmiştir; zira bu yüksek burçlarla kendisini Mısır halkının öfkesinden koruyacağını düşünmektedir.

Nitekim Allah Subhanehu, yeryüzünü ifsat edenleri ve insanları aldatarak kendilerini Sisi gibi ıslahçılarmış gibi göstermeye çalışanları ifşa etmiştir; zira Azze ve Celle şöyle buyurmuştur: وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ لاَ تُفْسِدُواْ فِي الأَرْضِ قَالُواْ إِنَّمَا نَحْنُ مُصْلِحُونَ * أَلا إِنَّهُمْ هُمُ الْمُفْسِدُونَ وَلَـكِن لاَّ يَشْعُرُونَ “Onlara “Yeryüzünde düzeni bozmayın” denildiğinde, “Hayır, biz yalnızca ıslah edenleriz” derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, anacak anlamazlar.” [Bakara 11-12]

Sisi insanlara hitap ederek onları Allah Subhanehu'nun azabına karşı uyarıyor; peki onun Allah’tan en çok korkması gerekenlerin başında o olması gerekmez mi; oysa Sisi, Allah’ın şeriatını askıya almakta, ona karşı savaşmakta ve onun uygulanmasına davet edenlere zulmetmektedir? Peki Allah'a karşı takva ve korku hani nerede ey Sisi? Allah’ın huzuruna çıkacağın, tek başına kalacağın, seni koruyacak bir ordunun ve sana fayda sağlayacak bir istihbaratın olmayacağı o günü hiç hesap etmiyor musun? Allah’ın şeriatını devre dışı bırakmakla yetinmeyip buna başka suçlar da ekledin; pek çok masum insanı öldürdün ve hapishanelerin, tek suçu hak söz söylemek olan birçok kişiyle dolup taşmaktadır! Peki ya Gazze halkını yüzüstü bırakmana ve Yahudiler onları ezerek evlerini başlarının üstüne yıkarken Yahudilerin yanında yer almana ne demeli? Kinane ordusunun sayı ve teçhizat açısından bir eksikliği olmamasına ve hatta tüm Filistin’i günün birkaç saat içinde kurtarabilecek güce sahip olmasına rağmen onlara yardım etmek için kılını dahi kıpırdatmadın; hatta onlardan yiyecek, içecek ve ilacı bile engelledin!

Konuşmalarında Allah’ın ayetlerine ve kerim peygamberi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hadislerine atıfta bulunman, hiç kimseyi kandıramaz; çünkü senin gerçeğin bilinmekte olup Mısır halkı, Allah’ın izniyle sana daha fazla sabretmeyecek ve siyasi başkentine girip seni oradan, bir fare gibi zelil ve aşağılanmış bir halde çıkaracaklardır.

Allah’tan Kinane Mısır’ın, Kutuz ve Baybars gibi izzetli yöneticilerin liderlik ettiği gibi Ayn Calut savaşı gibi belirleyici ve hayati savaşlarda ümmetin ordularının yanı sıra Allah için hiçbir kınayıcının kınamasından korkmayan alimlerin sultanı İzz bin Abdisselam gibi alimlerinin liderlik ettiği Hilafetin olduğu günlere geri dönmesini temenni ediyoruz; bu ise aziz olan Allah'a hiç de zor değildir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Ebu Hişam

Devamını oku...

Tarafları Germek ve Ordunun Darfur’a Doğru İlerlemesini Engellemek İçin Savaşın Süresini Uzatmak

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Tarafları Germek ve Ordunun Darfur’a Doğru İlerlemesini Engellemek İçin Savaşın Süresini Uzatmak

Haber:

ABD’deki Yale Üniversitesi İnsani Araştırmalar Laboratuvarı, 23-28 Ağustos tarihleri arasında Asosa kentindeki Etiyopya ordusuna bağlı bir üste, faaliyetlerde ve teçhizat miktarında bir artış gözlemlendiğini açıkladı.

Laboratuvar, üs içindeki teçhizat ve araç tedarikindeki artışın, Hızlı Destek Güçleri tarafından Mavi Nil Bölgesi’nin başkenti Damazin şehrine gerçekleştirilecek büyük ve eşikte olan bir saldırı riskini artırdığını ifade etti; ayrıca bunun, Sudan ordusunun Kuzey Kordofan eyaletindeki dikkatini dağıtma ve zayıflatma yönündeki bir girişimi temsil ettiğini, bunun da El-Ubeyd şehrinde ve eyaletin diğer bölgelerinde eş zamanlı savaş operasyonlarının patlak verme riskini yükselttiğini de ifade etti. (El Cezire Sudan)

Yorum:

Sudan Ordusu’nun 4. Piyade Tümeni, Mavi Nil bölgesindeki Bekuri eksenine, bu eksende konuşlanmış birlikleri takviye etmek ve operasyonel kapasitelerini artırmak amacıyla bir tugay sevk ettiğini duyurdu; zira Egemenlik Konseyi Başkanı’nın siyasi danışmanı Emced Ferid, 25 Ağustos Salı günü X platformunda paylaştığı bir tweet’te şunları söylemiştir: “Birleşmiş Milletler Uzmanlar Komitesi, BAE'nin Hızlı Destek Güçleri milislerine silah ve paralı asker tedarik etmek yoluyla Sudan'daki savaşı körükleme ve silahlı çatışmanın süresini uzatma konusunda devam eden rolünü kanıtlayan deliller sebebiyle, Amerika Birleşik Devletleri'nin baskılarına ve prosedürleri engelleme girişimlerine maruz kalmaktadır.”

Ağustos ayının başından bu yana, diğer cephelerdeki saha değişiklikleriyle paralel olarak Mavi Nil’deki savaşın tırmanmasının gölgesinde yaşanan bu gelişmelerin amacı, savaşın süresinin uzatmak ve tarafları germek ve Kuzey Kordofan eyaletindeki ordunun dikkatini dağıtıp zayıflatma ve ordunun Darfur'u kurtarmak için ilerlemesini engelleme girişimidir ki böylece Amerika'nın Darfur'u ayırmaya çalıştığı planı, arzuladığı şekilde ilerleyebilsin.

Ey Sudan halkı: Amerika ve yandaşlarının ülkenizi parçalamasına izin vermeyin; yüzyıllar boyunca dünyaya egemen olmuş büyük bir ümmetin parçası olduğunuzu unutmayın; nitekim o günlerde size Allah’ın Kitabı ve Rasulü'nün sünneti ile liderlik eden Hilafet ve Halifeniz vardı; o halde Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin gölgesinde İslam ümmetinin ihtişamını yeniden tesis etmek için çalışın.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdusselam İshak – Sudan

Devamını oku...

Gazze’de Kanlı Tırmanış: Şehitler, Yaralılar, Bombardıman, Tehdit ve Zorunlu Göç… Sanki Hiçbir Şey Olmamış Gibi Davranabilir misiniz?!

Gazze Şeridi’nde bir haftadan uzun süredir devam eden kanlı tırmanış, onlarca kişinin şehit olmasına yol açtı. Pazartesi günü şafak vakti, işgal güçlerinin Gazze Şeridi’nin çeşitli bölgelerinde gerçekleştirdiği hava saldırıları ve açtığı ateş sonucunda 8 kişi şehit oldu, çok sayıda kişi de çeşitli derecelerde yaralandı. Gazze, her gün farklı bölgelerde gerçekleştirilen saldırı ve bombardımanlara maruz kalmaya devam ederken işgal güçleri altyapıyı ve yerleşim mahallelerini hedef almayı sürdürdü. Nitekim Gazze şehrinin kuzeyindeki Şeyh Rıdvan mahallesinde bir su arıtma tesisini ve bir camiyi bombaladı.

Küstahlık ve zorbalıkta sınır tanımayan Yahudi Başbakanı Netanyahu ve Savaş Bakanı Katz, Pazar günü; kuşatma altındaki Gazze Şeridi’nden çevredeki yerleşim yerlerine doğru uçurtma ve balonlar gönderildiği iddiasında bulunarak Gazze’de bazı bölgelerin boşaltılması ve suikastlar gerçekleştirilmesi tehdidinde bulundu.

Böylece Allah düşmanlarının gözünde Gazze’deki halkımızın kanı öylesine değersizleşmiştir ki artık onlar için bu kanlar hiçbir anlam ifade etmez olmuştur! Öyle ki Gazze Şeridi’nin çevresindeki yerleşim yerlerine uçurtma uçurdukları ve balonlarla oynadıkları gerekçesiyle koca bölgeleri haritadan silmekle, halkı göç ettirmekle ve istediklerini öldürmekle tehdit etmektedirler!

Artık Gazze Şeridi’ndeki mazlum halkımıza yönelik katliam, bombardıman, zorunlu göç ve tehdit görüntüleri neredeyse günlük hâle gelmiştir. Bu manzara Müslümanların kalplerini parçalamakta ve öfkelerini katbekat artırmaktadır. Bu manzaranın tekrar tekrar yaşanmasının sebebi ise Müslümanların yöneticilerinin ordularını halkımıza yardım etmek ve Filistin’i kurtarmak için harekete geçirmemiş olmalarıdır. Bu nedenle Yahudiler, Müslümanların bu yöneticileri ümmetin başında kaldığı müddetçe güvende olacaklarından emindirler. Çünkü onları deneyimlemişler, Gazze ve Batı Şeria’daki halkımıza yönelik en karanlık ve en vahşi zamanlarda bile halkları ve orduları sıkı bir kontrol altında tutabileceklerine kanaat getirmişlerdir!

Yahudi varlığının yaptıklarının, Allah’ın Aziz Kitabı’nda bize çizdiği şu tabloyu doğruladığı doğrudur:

وَقَضَيْنَا إِلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ فِي الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِي الْأَرْضِ مَرَّتَيْنِ وَلَتَعْلُنَّ عُلُوّاً كَبِيراً “Biz, Kitap’ta İsrailoğullarına: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik.” [İsra 4] Onların bu bozgunculuk ve azgınlıkları, Allah’ın veya Yahudilerin değil, insanların ipine dayanmaktadır. Çünkü Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ أَيْنَ مَا ثُقِفُوا إِلَّا بِحَبْلٍ مِنَ اللهِ وَحَبْلٍ مِنَ النَّاسِ وَبَاءُوا بِغَضَبٍ مِنَ اللهِ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانُوا يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللهِ وَيَقْتُلُونَ الْأَنْبِيَاءَ بِغَيْرِ حَقٍّ ذَلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ “Nerede bulunsalar Allah’ın ve inanan insanların himayesinde olanlar müstesna onlara alçaklık damgası vurulmuştur. Allah’tan bir gazaba uğradılar, onlara aşağılık damgası vuruldu. Bu, Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmelerindendir. Bu, karşı gelmeleri ve taşkınlık yapmalarındandır.” [Ali İmran 112]

Allah’ın ipini uzun zaman önce kesmişlerdir; şimdi de insanların ipi de neredeyse kopma noktasına gelmiştir. Zira Batı halklarının onlardan giderek uzaklaşması, dünya kamuoyunun onlara karşı büyüyen tepkisi ve başta Amerika yöneticileri olmak üzere Batılı suçlu yöneticiler üzerinde onları desteklemeyi bırakmaları yönündeki baskı giderek artmaktadır.

Bu durum, ümmetin ordularındaki her samimi kişi için bir fırsattır. Elini Hizb-ut Tahrir’e uzatmalı ve İkinci Raşidi Hilâfet Devleti’ni kurmak için ona nusret vermelidir. Hilafet, Yahudi varlığının ve Batı’nın güvenlik sübabı olan Ruveybida yöneticilerinin yönetimine son verecek, Filistin’i ve işgal altındaki tüm Müslüman beldelerini kurtarmak için ordulara liderlik edecek ve bizi zafer, kurtuluş ve egemenlik meydanlarına taşıyacaktır. Böylece Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu buyruğu gerçekleşmiş olacaktır:

هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “O, kendisine ortak koşanlar hoşlanmasa da, dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasûlünü hidayet ve hak din ile gönderendir.” [Saff 9]

Devamını oku...

Pakistan: ABD askeri üslerine yönelik saldırı, Amerika’nın ileri askeri üssü olan Yahudi varlığını ortadan kaldırmayı da kapsamalıdır

  • Kategori Pakistan
  •   |  

Hizb-ut Tahrir/ Pakistan Vilayeti:

ABD askeri üslerine yönelik saldırı, Amerika’nın ileri askeri üssü olan Yahudi varlığını ortadan kaldırmayı da kapsamalıdır.

#OrdularAksaya
#ArmiesToAqsa
#AqsaCallsArmies

Hizb-ut Tahrir Pakistan Vilayeti Medya Bürosu

Perşembe, 14 Rebiul Evvel 1448 Hicri / 27 Ağustos 2026 Miladi

pakistan vilayeti

İlgili Bağlantılar:

E- mail: Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.          WhatsApp: +967 713 645 449

pakistan vilayeti

 

Devamını oku...

Filistin Seçimleri ve Sözde Meşru Hak Susamış Birinin Su Sandığı Bir Seraptan Başka Bir Şey Değildir!

Filistin Yönetimi, önümüzdeki Kasım ayında parlamento seçimlerinin, gelecek yılın başlarında ise başkanlık seçimlerinin yapılmasına karar verdi. Filistin Yönetimi’nin seçim yapılacağını duyurup insanları seçimlerle meşgul ettikten sonra seçimleri iptal etmesi ilk kez yaşanan bir durum değildir. Çünkü seçimleri yapılması kararı Yönetimin değil; Amerika ve Yahudi varlığının elindedir. Onların onayı ve himayesi olmadan seçimlerin yapılması mümkün değildir. Daha önce “yerel yönetim” ve belediye seçimlerinde yaşananlar da bunun bir örneğidir.

İşin tuhaf yanı, Yönetim’in bu seçimleri Filistin halkına bir şeyler kazandıracak meşru bir hak ve kazanım olarak sunmasıdır. Oysa bu, susamış birinin su sandığı bir seraptan başka bir şey değildir. Acı gerçek şudur ki Amerika himayesinde yapılacak oy pusulaları Filistin Yönetimi’nin o kapkara yüzünü asla aklayamaz.

Filistin Yönetimi’nin ilan ettiği bu seçimler, iddia edildiği gibi bir “ulusal demokratik hak” değildir; bundan fersah fersah uzaktır. Zira Filistin Yönetimi Filistin halkının çıkarlarına göre hareket etmeyen, aksine onları ve davalarını zayi eden, onları bitkin ve bitap düşüren, sefalet ile geçim darlığının kucağına atan bir yapıdır.

Şayet bu seçimler yapılırsa, o zaman Filistin Yönetimi’ne dayatılan “reform” taleplerinin yerine getirilmesinden öteye geçemeyecektir. Avrupa ülkeleri, Filistin Yönetimi’nden “siyasi reform” da dahil olmak üzere çeşitli alanlarda “reformlar” gerçekleştirmesini istemiştir. Zira onu yönetenler dahi yönetimin yolsuzluğa bulaştığına işaret etmişlerdir. Bu reformlardan biri de seçimlerdir. Aynı şekilde Trump’ın yirmi maddelik planında da “reform”dan söz edilmiş; Filistin Yönetimi’nin reform programını “sadakatle uygulaması” hâlinde, Filistinlilerin kendi kaderini tayin etmesine yönelik güvenilir bir sürecin başlaması için nihayet şartların oluşabileceği ifade edilmiştir. Filistin Yönetimi açısından ise bu seçimler, yolsuzluktan çürümüş ve insanların gözünde aşağılanma noktasına gelmiş köhnemiş “meşruiyetini” yenilemek ve efendilerinin gözündeki kredisini tazelemek için bir fırsattır.

Bu seçimler, iddia edildiği gibi öyle değişim meydana getirmek amacıyla planlanmamıştır. Aksine amaç, Filistin Yönetimi’ne başkalarını da ortak etmek; seçimler adı altında Filistin halkını ve beraberinde grupları, Oslo’da girdiği ve onun ardından ortaya çıkan bütün kötülüklerin doğduğu kertenkele deliğine sokmak; onları tekrarlanacak bir başarısızlığın ve işlenebilecek yeni ihanetlerin vebaline ortak etmektir. Aynı zamanda ileride daha fazla taviz ve düşüş gerektiren herhangi bir aşamaya hazır olmalarını sağlamaktır. Nitekim daha önce çıkarılan bir yasada seçimlere katılmanın şartlarından biri olarak adayların FKÖ anlaşmalarını tanıması ve bunlardan doğan yükümlülüklere bağlı kalması öngörülmüştür. Yani Filistin Yönetimi, adaylardan kendi izlediği taviz, ihanet, teslimiyet ve başarısızlık yolunu benimsemelerini şart koşmaktadır. Oysa Filistin halkı bu yolun acısını defalarca tatmış ve davasının bu yol altında zayi oluşuna şahit olmuştur. Gerek aday olarak gerekse oy vererek bu sürece katılmanın Allah katında ne kadar büyük bir günah ve suça ortak olmak olduğu aşikardır.

Sahadaki duruma gelince; Filistin Yönetimi, Yahudi varlığının yerleşim birimlerinin ve buldozerlerinin yutup bitirdiği bir toprağın neresinde ve neyin üzerinde “yasama otoritesini” kuracaktır?! Ölümün ezdiği, açlığın kovaladığı ve göç planlarının peşini bırakmadığı hangi halkın üzerinde yasama otoritesini kuracaktır? Çalışanların haklarını dahi sağlayamayan; eğitim ve sağlık kurumlarını sistematik biçimde tahrip etme politikası karşısında aciz kalan; yerleşimciler tarafından kuşatılmış bir eve yardım ulaştıramayan veya onların çetelerinden birinin taşlarla kapattığı yolu açamayan; hatta bir su musluğu üzerinde bile hâkimiyeti bulunmayan bir yönetimden söz ediyoruz! İşgalin “postalları” ve tüfekleri altında yapılacak böyle bir seçim hangi egemenliği, hangi iradeyi ve hangi seçimi temsil edebilir?

Özetle; Filistin halkı, gerek adaylık gerekse oy verme suretiyle, neresinden bakarlarsa baksınlar her yönünde şer barındıran bu seçimlere bireyler ve gruplar olarak katılmaktan sakınmalıdırlar. Bu şerlerin birincisi; Filistin’den vazgeçme suçunu ikrar etmek ve Filistin Kurtuluş Örgütü’nün işlediği büyük ihanete zımnen ortak olmaktır. İkincisi; Filistin davasını İslami akide boyutundan koparma şerridir. Üçüncüsü ve sonuncusu da; Gazze halkını katleden, onlara yardım eden, hâlâ onları kuşatan, silahlarını alan ve Barış Konseyi adı altında onları Yahudilere teslim edenlerin planlarının peşinden gitmektir. Dolayısıyla bu mesele basit bir oyalanmadan ibaret değildir; aksine bu suç, sahibine günahtan ve utanç lekesinden başka hiçbir şey getirmeyen bir suçtur. Dünyada bir hayır getirmeyeceği gibi, Kıyamet gününde de ancak rezillik ve pişmanlık getirecektir.

Devamını oku...

Yahudilerle Yapılan Görüşme ve Temaslar Büyük Bir Suçtur; Gerekçesi Ne Olursa Olsun Şam Halkının Hedeflerine Karşı Bir Darbedir

Axios haber sitesi, Pazar günü Ürdün’de Suriye Dışişleri Bakanı Esed eş-Şeybani ile Yahudi varlığının istihbarat teşkilatı MOSSAD’ın başkanı Roman Gofman arasında, Yahudi varlığının son hava saldırılarının ardından gerilimi düşürme yollarını görüşmek üzere üst düzey bir toplantı yapıldığını bildirdi.

Yahudi varlığı, Türkiye’nin askeri yığınağını engelleme niyetini öne sürerek İdlib kırsalındaki Ebu ez-Zuhur askeri havaalanının pistlerini ve hangarlarını hedef alan çok sayıda hava saldırısı düzenlemişti. Şam ve Ankara ise bu iddiayı yalanlayarak bölgede kalıcı herhangi bir Türk personeli ya da askeri üssünün bulunmadığını teyit etmişti.

Eş-Şeybani, Reuters ve Axios’a yaptığı açıklamada; Şam’ın gerilimi düşürmek, saldırıların durdurulması ve son zamanlarda işgal edilen topraklardan çekilme şartına bağlı bir güvenlik anlaşmasına varmak için müzakereleri yeniden başlatmayı sabırsızlıkla beklediğini duyurmuştu. Yahudi varlığındaki güvenlik mekanizması ise tampon bölgeler oluşturulması, silahların bırakılması ve Türkiye’nin herhangi bir askeri varlığının bulunmaması konusunda ısrar etmektedir.

Yahudilerin karadan ve havadan ülkeyi istedikleri gibi hedef aldığı, Gazze’de halkımıza karşı katliam üstüne katliam gerçekleştirdiği böylesine kritik bir anda, “gerilimi kontrol altına alma” ve “güvenlik düzenlemeleri” bahanesiyle Suriye Dışişleri Bakanı ile MOSSAD Başkanı arasında görüşmeler yapılması, büyük bir suç ve çarpıcı bir siyasi düşüştür! Bu, ajanlığın ve işbirlikçiliğin çukuruna doğru atılmış tehlikeli bir adımdır; egemenlikten, onurdan, topraktan ve mukaddesattan taviz verileceğinin habercisidir.

Hizb-ut Tahrir / Suriye Vilayeti Medya Bürosu olarak biz aşağıdaki hususları vurguluyoruz:

Birincisi: Topraklarımızı gasp eden ve bize karşı küstahlığını sürdüren bir düşmanla normalleşme görüşmeleri yapmak, gerekçesi ne olursa olsun kabul edilemez ve meşrulaştırılamaz büyük bir suçtur. Saldırıların ardından müzakerelere koşmak, suçluya işlediği suçtan dolayı ödüllendirmekten başka bir şey değildir.

İkincisi: Ahitleri bozmalarıyla tanınan Yahudilere peş peşe tavizler vermek ve bu yolda yürümek, ezeli bir düşman karşısında atılan tehlikeli bir adımdır. Ne kadar taviz verirsek verelim durumumuz Oslo Yönetimi’nden daha iyi olmayacaktır. Bu varlıkla yapılacak müzakereler ne toprağımızı kurtaracak, ne bize güvenlik sağlayacak ne de onurumuzu koruyacaktır. Bilakis bu yol, düşmana bağımlılığın dayatıldığı, iradenin gasp edildiği bir yoldur. Özellikle bugün dayatılan şartlar, bizi şantaj altında tutmayı ve güç unsurlarımızdan arındırmayı amaçlayan kabul edilemez bir güvenlik vesayetinden başka bir şey değildir.

Üçüncüsü: Dün cürüm ve ihanet sayılan bir şey, bugün siyasi deha sayılamaz; hiçbir koşul ve gerekçe altında meşrulaştırılamaz.

Sabiteler, sebeplerin ve gerekçelerin değişmesiyle değişmez. Amerika’nın ve onun gayrimeşru çocuğu Yahudi varlığının rızasını kazanmaya çalışmanın ve onların diktelerine boyun eğmenin güvenlik veya istikrar getireceğini sanan kimse, büyük bir yanılgı içindedir, bir serabın peşinden koşmaktadır. Bugün yaşananlar, bu pervasız politikaların acı meyvelerinden başka bir şey değildir.

Şam halkı; başlarındaki kişilerin Amerika’nın talimatlarına boyun eğdiğini, Yahudilerle temas kurup onlarla buluştuğunu görmek için devrim yapmamış, milyonlarca şehit, kayıp ve mülteci vermemiştir. Bilakis her şeyden önce Rablerini razı etmek ve İslam’ın hükmü altında izzetli ve onurlu bir yaşam sürmek için kıyama kalkmıştır.

Bugün hepimize düşen görev, bu büyük münkerden ve bu büyük suçtan tam anlamıyla beraat ettiğimizi ilan etmek ve Yahudilerle yapılacak her türlü güvenlik veya siyasi anlaşmanın geçersiz olduğunu, bizi temsil etmediğini ve bunları asla kabul etmeyeceğimizi açıkça haykırmaktır.

Biz bu ümmetin başı ne ile düzelmişse, sonunun da ancak onunla düzeleceğine inanıyoruz. Ümmet, Nübüvvet Minhacı üzere ikinci Raşidi Hilafet’in gölgesinde İslam ile hükmetmekle ancak düzelebilir. Hilafet, egemenliği şeriata verecek, otoriteyi ümmete iade edecek ve suçluların ve boyun eğenlerin dönemine son verecektir.

Devamını oku...

ABD ile Güvenlik ve Askeri İş Birliği, Tunus’un Güvenliğini ve Bağımsızlığını Tehdit Eden Tehlikeli ve Kaygan Bir Zemindir

2011 yılından bu yana Tunus’taki yönetim, “yardımlar, eğitim, terörle mücadele ve tecrübe paylaşımı” adı altında Tunus’a sızması için güvenlik ve askeri kurumların kapısını Amerika’ya ardına kadar açmıştır. Bunun sonucunda Amerikan fonları ve teçhizatları ülkeye akın etmiş, polis, jandarma ve orduya yönelik eğitim programları birbirini izlemiş, güvenlik ve askerî koordinasyon derinleşmeye başlamıştır. Hatta güvenlik ve askeri koordinasyon o kadar derinleşmiştir ki, güvenlik kurumlarımızın bir kısmının gelişimi neredeyse Amerikan uzmanlığına ve programlarına bağımlı hâle gelmiştir.

Bugün bu iş birliği, en yeni biçimiyle yeniden gündeme gelmiştir. Tunus ile ABD ortaklığında kurulan Güvenlik Bilimleri Polis Akademisini etkinleştirme çabaları çerçevesinde, Tunus Polis Eğitimi Genel Müdürlüğünden bir heyet bu hafta Michigan eyaletini ziyaret etmiştir. Bu süreç, ülkenin güvenliğini ve onun güvenlik ve askeri kurumlarını Amerikan gücüne ve nüfuzuna bağlama yolunda atılan adımların sadece bir halkasıdır.

Biz, Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti olarak, yeşil ülkemizdeki halkımıza şu hususları vurguluyoruz:

Bu eğitimler, yardımlar ve tecrübe paylaşımı artık Tunus ile Amerika arasında gelip geçici bir hadise veya sınırlı bir teknik iş birliği olmaktan çıkmıştır. Sürekli tekrarlanması ve kapsamının genişletilmesi neticesinde bu durum, Amerikan güvenlik ve askeri varlığıyla fiili bir normalleşmeye dönüşmüştür. Bu durum; 2019 yılında Enfidha’daki Polis Akademisi’ni modernize etme projesinin başlatılmasıyla, 2024 yılında Bizerte (Binzerte) şehrinde bir Amerikan askeri tesisinin kurulmasına izin verilmesiyle ve Tunus’un 2025 yılında kendi topraklarında ABD komutası (AFRICOM) altında düzenlenen en büyük askeri tatbikatlara ev sahipliği yapmasıyla zirveye ulaşmıştır.

Aslında Amerika’nın güvenlik ve askeri ortaklık adı altında sunduğu yol, tehlikeler ve tuzaklarla dolu bir yoldur. Onun güvenlik ortaklığı, gerçekte yabancı tahakküm ve istikrarsızlık tehdidinden başka bir şey değildir. O yüzden şu soruyu sormak gerekiyor: Amerika nerede güvenliği sağlamıştır?! Irak’ta mı? Afganistan’da mı? Yoksa Libya’da mı?! Amerika, Müslümanlara karşı dünyada katliamlar gerçekleştiren ve özellikle Gazze’de sömürgeci kini ve ihtiraslarıyla açlıklara yol açan sömürgeci bir devlettir. İkiyüzlülük üzerine kurulu siyaseti, Tunus’u ve bütün bölgeyi tehlikeli siyasi oyunların içine sürükleyebilir ve Kuzey Afrika’da istikrarsızlığa yol açabilir. İran’a yönelik saldırısının ardından Körfez’de ortaya çıkardığı tablo bunun en açık örneklerinden biridir.

Bütün bunlar, Amerikan yardımları ve eğitimlerinin Amerika’nın çıkarlarına hizmet ettiğini ve kaynaklarımız ile karar alma mekanizmalarımız üzerindeki nüfuzunu pekiştirdiğini ortaya koymaktadır. Ona boyun eğmek bizi tehlikeli bir uçuruma sürükleyecektir. O yüzden Amerika yapılan tüm iş birliği programlarını durdurmaktan, sinsi Batı’ya olan bağımlılık iplerini kesmekten, Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaktan, O’nun şeriatına uymaktan ve Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet’in gölgesinde Allah’ın indirdiğiyle hükmetmekten başka kurtuluşumuz yoktur. Ancak bu sayede irademizi ve dünyadaki izzetimizi geri alabilir, ahirette de kurtuluşa erebiliriz. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

مَّا يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ أَهْلِ الْكِتَابِ وَلَا الْمُشْرِكِينَ أَن يُنَزَّلَ عَلَيْكُم مِّنْ خَيْرٍ مِّن رَّبِّكُمْ وَاللَّهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهِ مَن يَشَاءُ وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ “(Ey müminler!) Ehl-i Kitaptan kâfirler ve putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Halbuki Allah rahmetini dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” [Bakara 105]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER