Pazartesi, 23 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/05
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Çin Ziyareti, Ürdün’ün Coğrafyasını ve Doğal Kaynaklarını Büyük Güçlerin Hizmetine ve Hegemonyasına Sunmak, Ürdün Halkına ise Sadece Kırıntıları Reva Görmek Demektir!

İran’a yönelik savaşın ufukta bir sonunun görünmediği ve Ürdün’ün bölge genelinde bu savaşın gerilimlerine dâhil olduğu bir ortamda, Kral Abdullah Çin’e bir hafta süren bir ziyaret gerçekleştirdi. Bu ziyarette çeşitli görüşmeler ve toplantılar yapıldı, anlaşmalar ve mutabakat zaptları imzalandı. Ziyaret, 24 Ağustos 2026 tarihinde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile yapılan görüşme ve müzakerelerle sona erdi. Ziyaretin sonunda, Ortadoğu ülkelerinin yatırım ve teknoloji için Pekin’e yöneldiğini belirten ortak bir bildiri yayımlandı.

Ziyaretten bir gün önce Çin haber ajansı Xinhua’ya verdiği röportajda Kral Abdullah, ekonomik işbirliği fırsatlarına vurgu yaptı. Ürdün’ün “bölgesel bir üretim ve ihracat merkezi olmaya uygun iyi bir konuma sahip olduğunu” belirterek; “Çin’in üretim alanındaki yatırımları, doğal kaynaklarımızdan, kalifiye iş gücümüzden, istikrarlı iş ortamımızdan, stratejik konumumuzdan ve geniş ticaret anlaşmaları ağımızdan yararlanarak bu konumdan faydalanabilir” dedi. İlk bakışta, Ürdün yönetiminin Çin ziyaretindeki temel ilgisinin sözde ekonomik ortaklık olduğu anlaşılmaktadır. Zira devam eden savaş Ürdün üzerindeki ekonomik baskıları artırmış, bu da ekonomik, yatırım, sanayi ve teknoloji alanlarında yatırımları çekme ihtiyacını daha da artırmıştır. Ürdün yönetimi, ülkenin coğrafi konumunu sağlamlaştırarak krallığın ekonomik geleceğini tedarik zincirlerine ve mevcut savaş nedeniyle ortaya çıkabilecek Hürmüz Boğazı’na alternatif güzergâhlara bağlamaya çalışmaktadır.

Abdullah’ın Çin’e yaptığı bu ziyaret ve ekonomik-siyasi açılım, Amerikan hegemonyasından, kısıtlamalarından ve baskılarından bağımsız değildir. ABD daha önce, Çin’in 5G teknolojisinin dışlanması ve Attarat enerji projesi dosyasının yeniden yapılandırılması gibi adımlarla, kendi askeri, güvenlik ve ekonomik şemsiyesinin sınırlarına bağlılık adına Çin’in Ürdün’deki yatırımlarını frenlemişti. Bu durum, Ürdün ile olan ortak savunma ve güvenlik anlaşmalarını zedelemediği sürece ABD’nin Çin ile ekonomik dosyaların ele alınmasında zımni bir rızası veya tutum değişikliği olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca Amerikan yönetimi, Ürdün’ün bir müttefik olarak istikrarını korumak ve ekonomik yüklerini hafifletmek için Çin’den ek finansal kaynaklar bulmasında bir çıkar görüyor olabilir. Bu bağlamda Ürdün’ün, su yollarının güvenliği ve bölgesel gerilimin azaltılması gibi çetrefilli konularda Çin’in tutumunu keşfetmek için dolaylı bir iletişim kanalı oluşturması da ihtimal dâhilindedir.

Çin ise Ürdün’le yatırım ve ortaklıktan, büyük güçler arasındaki rekabette kendi konumunu güçlendirecek siyasi ve jeopolitik kazanımlar elde etmektedir. Bu, teknoloji ve ekonomi yoluyla sessiz bir nüfuz tesis etme biçiminde gerçekleşmekte ve uzun vadede bakım ve geliştirme alanlarında Pekin’e yapısal bir bağımlılık oluşturabilmektedir. Böylece bölgenin güvenlik maliyetini Amerika üstlenmeye devam ederken Çin ekonomik nüfuzunu artırmaktadır. Bunun yanı sıra Ürdün’de bromin gibi ham maddelerin işlenerek nihai ürün hâline getirilmesi ve bunların Ürdün menşeli ürünler olarak ihraç edilmesi, Çin mallarının Ürdün’ün serbest ticaret anlaşmaları aracılığıyla Amerikan ve Avrupa pazarlarına gümrüksüz şekilde girmesine imkân sağlayabilir. Böylece Washington’ın Çin’e yönelik doğrudan yaptırımlarının etrafından dolaşılması mümkün olabilir. Bu durum, Ürdün Bromin Şirketi’nde ortak olan Amerika ile Çin arasında ortak bir çıkar da doğurmaktadır. Geride kalan kırıntılar ise Ürdün halkına düşmektedir.

Avrupa’nın, özellikle de Ürdün yönetiminin siyasi bağımlılığının köklü olduğu İngiltere’nin tutumu ise Çin’le ilişkileri tamamen kesmek değil, riskleri azaltmaktır. İngiltere, Abdullah’ın Çin ziyaretini, Çin finansmanının Ürdün’deki üretim projelerine girmesine yönelik Avrupa yaklaşımıyla uyumlu bir adım olarak görmektedir. Bu da büyük göç ve mülteci dalgalarını engelleyen bir güvenlik supabı olarak gördükleri Ürdün’ün istikrarını korumak açısından dolaylı bir Avrupa çıkarıdır. Bu ziyaret ayrıca İngiltere ve Avrupa’ya, Çin’in niyetlerini ve özellikle İran gibi diğer bölgesel güçler üzerindeki etkisini dolaylı biçimde inceleme fırsatı vermekte; Avrupa’nın doğrudan siyasi tavizlerde bulunmasını gerektirmemektedir.

Açıkça görülmektedir ki sözde ekonomik veya askerî-güvenlik ortaklıkları, Ürdün’ün jeostratejik konumunun büyük sömürgeci güçlerin maddi ve siyasi kazanımları uğruna kullanılmasından başka bir şey değildir. Ürdün yönetimi ise iktidarda kalmasını ne pahasına olursa olsun sürdürme pragmatizmiyle bu ortaklıklara ve ittifaklara girmekte; bunu da bu sömürgeci güçlerin çıkarlarına hizmet edecek şekilde, Ürdün halkının pahasına yapmaktadır. Ürdün halkı, bağımlılık ve boyun eğme siyasetinin sonuçlarını geçmişte olduğu gibi bugün de yaşamaktadır.

Çin; tıpkı Amerika, İngiltere ve Yahudi varlığı gibi İslam’ın ve Müslümanların düşmanıdır; işlediği cürümler de bunun açık göstergesidir. Komünist Parti tarafından yönetilse de kapitalist bir devlet mantığıyla hareket eden Çin, halkların doğal kaynaklarını açgözlülükle sömürme konusunda Batı ile aynı çizgidedir. Ürdün yönetimi de Attarat enerji projesinde Çin’le ya bilgisizlik ya da iş birliği içerisinde kararlaştırılan yüksek elektrik fiyatlarına itiraz ederek ve meseleyi uluslararası tahkime taşıyarak bunun farkında olduğunu göstermiştir. Çin ayrıca petrol bakımından zengin Doğu Türkistan’a karşı şiddetli ve saldırgan bir politika yürütmektedir. Güç kullanarak işgal ettiği bu bölgede Uygur Müslümanlarına yönelik baskısını sürdürmekte; camilerini yıkmakta, onları kısıtlamakta ve yaklaşık bir asırdır İslam’ın ibadetlerini yerine getirmelerine engel olmaktadır.

Ürdün yönetiminin Amerika, Avrupa veya Çin fark etmeksizin büyük sömürgeci güçlere haram imtiyazlar sunması, bu güçlerin ümmetin zenginliklerini yağmalamasına ve Ürdün’ün jeostratejik konumu üzerinde hâkimiyet kurmasına imkân vermektedir. Bunun alternatifi ise kuşkusuz Ürdün’ün, akidesi, nizamı, büyük kaynakları ve güçlü liderliğiyle büyük bir Hilafet Devleti içerisinde İslamî çevresinin bir parçası hâline gelmesidir. Bu, sömürgeci kâfirlerin hâkimiyetinden kurtulma arayışında Ürdün halkının ve bütün Müslümanların izlemesi gereken doğal yol ve şer’î yükümlülüktür. Onlar için Hilafet devletinin azametinde büyük bir ibret vardır; nitekim Çin, Talas Savaşı’nda ordusunun Abbasi Hilafet ordusu karşısında nasıl bozguna uğradığını ve sonrasında korunmak için nasıl Hilafet devletine sığındığını çok iyi bilir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِنْ دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَتُرِيدُونَ أَنْ تَجْعَلُوا لِلَّهِ عَلَيْكُمْ سُلْطَاناً مُبِيناً “Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin; (bunu yaparak) Allah’a, aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?” [Nisa 144]

Devamını oku...

Hükümetin Önerdiği Reformlar, Halkın Hakları Adı Altında Yürütülen Bir İktidar Mücadelesinden Başka Bir Şey Değildir, Yönetici Seçkinler Arasında Halkı Gerçekten Düşünen Kimse Yoktur, Hilafet ise İslam’ı Uygulayarak Halkın Haklarını Koruyacaktır

Basında yer alan haberlere göre, hükümetin önerdiği anayasal reform taslağı son aşamasına gelmiş durumda. Bu reformlar; Pakistan içinde daha fazla idari birim oluşturulması, federal yapının yetki ve kapsamının genişletilmesi, başkanlık sistemi ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gibi maddeler içeriyor. Bu düzenleme medyada halkın haklarını güvence altına alacak bir adım olarak gösterilse de gerçek şu ki bu durum, siyasetçiler ile askeri seçkinler arasında son seksen yıldır devam eden güç, kaynak ve nüfuz mücadelesinden başka bir şey değildir. Bu kavgada her iki grup da halkın refahını veya kalkınmasını zerre kadar umursamazken, sadece güç merkezlerini ve kaynakları kontrol etmeye çalışmakta; halka ise daha iyi bir gelecek adına sahte hayaller pazarlamaktadırlar.

Pakistan halkı, farklı askerî dönemlerde, ordunun hâkim olduğu melez dönemlerde ve sivil yönetim dönemlerinde bu iktidar mücadelesine sürekli şahit olmuştur. Askeri veya hibrit dönemlerinde devlet medyası, ücretli entelektüeller ve saf yandaşlar halka; başkanlık sisteminin, yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin ve yozlaşmış demokratik siyasi partilerin yerine Batı eğitimi almış teknokratların, daha iyi bir “performansla” insanlara daha iyi bir yönetim ve daha iyi imkânlar sunabileceği anlatısını satmaya çalışırlar. Bu anlatı üzerinden askerî yönetim, bütün işlerde belirleyici bir hâkimiyet elde eder. Ancak Pakistan halkı uygulamada Batılı kapitalist sistem uygulandığında askerî sınıf ve onunla bağlantılı küçük ayrıcalıklı bir kesimin zenginleştiğine, halkın ise yoksulluk sınırının altında yaşamaya zorlandığına tanık olmuştur. Ayrıca “güçlü devlet” politikası aracılığıyla halkın haklarını talep etmek için sesini yükseltmesi engellenmiş; böylece küçük bir elit tabakanın “ilerlemesinin” önünde herhangi bir engel oluşturmasının önüne geçilmiştir.

Kaldı ki Pakistan’da ve Suriye, Türkiye, Mısır, Sudan, Özbekistan, Afganistan, Endonezya, Nijerya, Maldivler ve Moritanya gibi diğer İslam ülkelerinde başkanlık sisteminin örneklerini zaten gördük. Dolayısıyla bu Batılı sistem, Müslümanlar açısından yeni bir sistem değildir. Buna karşılık, sivil dönemlerde parlamenter modele, zayıf yerel yönetimlere ve son dönemlerde güçlü bölgesel hükümetlere dönüş; otorite üzerinde sivil kontrol sağlamanın pratik bir formülü olmuştur. Bu modelin gerçeği de halktan gizli değildir; yozlaşmış siyasi partiler eyaletleri kendi aralarında paylaşmış ve ulusal hazineyi birbirlerine dağıtmışlardır.

Bununla birlikte her iki modelin de ortak bir özelliği vardır: Sömürgeciliğe bağımlılık ve kâfir Batı ilkeleriyle yönetilmek. Bu nedenle söz konusu iki demokratik yönetim biçiminin her ikisinde de Uluslararası Para Fonu (IMF) Pakistan ekonomisi üzerindeki hâkimiyetini sürdürmüştür. Öyle ki bugün Pakistan bütçesinin %43’ü, yani neredeyse yarısı, faiz ödemelerine gitmektedir. Buna karşılık halkın büyük emekle kazandığı para, bağımsız enerji üreticilerine kapasite ödemeleri adı altında peşkeş çekilmektedir.

Her iki model altında da Pakistan mahkemelerinde İngiliz genel hukukundan türetilen küfür kanunları uygulanmaya devam etmiş, bunun sonucunda milyonlarca dava mahkemelerde sürüncemede kalmıştır. Sömürgeciliğin tam kontrolü altında olan ve ne sivil ne de askeri elitlerin itiraz etmediği bu durum, sistemin diğer tüm sektörlerinde de mevcuttur. Dolayısıyla gerçek kavga, sömürgeciliğe kimin hizmet edeceği üzerinedir; halkın ise bu denklemin tamamında hiçbir yeri yoktur!

Oysa Allah Subhânehu ve Teâlâ; yöneticinin ve yönetilenin hakları, devletin yapısı, yetki paylaşımı, temsil, muhasebe, yöneticinin şartları, yöneticinin görev süresi, yöneticilerin azledilme prosedürleri ve bunlarla ilgili meseleler de dâhil olmak üzere bu karmaşık yönetim meselesini açıkça belirlemiştir. İslam, üniter bir devlet yapısı öngörür ve federal yapıyı reddeder. Ümmet bir halife seçer ve ona, İslam’ı uygulaması şartıyla biat eder.

Bu tek devleti idari birimlere ayırmak ve başlarına valiler atamak Halifenin yetkisindedir. Ancak Ümmet Meclisi veya Vilayet Meclisi bir şikâyet sunduğunda Halife o valiyi görevden almak zorundadır. Halife şehirlere doğrudan “Amil” atar veya dilerse bu yetkiyi valilerine devreder. Hilafet’te tüm bölgelerin kaynakları ortaktır ve herhangi bir eyaletin mülkü değildir. Bu kaynaklar topluca ümmet için harcanır; böylece Hilafet devletinin tüm bölgeleri eşit kalkınmadan yararlanır. Hilafet genelinde tek tip kanunlar uygulanır. Bununla birlikte idari işler, daha iyi bir performans ve yerel ihtiyaçlar gözetilerek yerinden yönetim (adem-i merkeziyetçilik) politikasıyla yürütülür. Bunlar, Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın belirlediği; güçlü, ehil, istikrarlı ve sağlam bir yönetim üreten devlet yapısına ilişkin hükümlerden sadece birkaçıdır. Hizb-ut Tahrir, Kur’an ve Sünnet’ten istinbat edilmiş, her maddesi için detaylı şer’i deliller sunulmuş 191 maddelik eksiksiz bir Hilafet Devleti Anayasası’nı ümmete sunmuştur. Hal böyleyken, neden demokrasinin içindeki farklı küfür modelleri arasında amaçsızca kaybolmaya devam edelim ki?!

Ey Pakistan’daki güç ve kuvvet ehli! Pakistan’ın asıl sorunu, sömürgeciliğin işlerimiz üzerindeki sıkı hâkimiyeti ve bütün meselelerimizin İslam’ın şeriatına göre belirlenmiyor oluşudur. Bu durum, Lâ ilahe illallah Muhammed’un Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem sözünün gereğini ihlal etmeye varan bir ihanettir. Bununla birlikte sivil ve askerî elit buna önem vermemektedir. Onların tek kaygısı, uğruna gece gündüz çalıştıkları iktidarlarıdır. Artık sessiz kalmak yerine sorumluluğunuzu yerine getirmenin; yetkiyi bu yozlaşmış elitlerden çekip almanın ve onu şer’i sahibine, yani İkinci Raşidi Hilafet’i kurmak için tam hazırlıklı ve eksiksiz bir plana sahip olan Hizb-ut Tahrir’e teslim etmenin vakti gelmiştir. Haydi harekete geçin ve üzerinize düşen bu görevi yerine getirin. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ مَاتَ وَلَيْسَ فِي عُنُقِهِ بَيْعَةٌ مَاتَ مِيتَةً جَاهِلِيَّةً “Kim boynunda biat halkası olmadan ölürse cahiliye ölümüyle ölmüş olur.” [Müslim]

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Özbekistan, Hindistan Başbakanı’nın Özbekistan Ziyaretini Şiddetle Kınıyor

Özbekistan Cumhurbaşkanı Mirziyoyev’in daveti üzerine, Hindistan Başbakanı Modi 29-30 Ağustos tarihlerinde ülkemize resmi bir ziyarette bulunmaktadır. Bu vesileyle, Özbekistan’daki Müslüman halkımıza şu hususları hatırlatıyoruz:

Pek çok Müslüman artık Hindistan’ın gerçek şer yüzünü tanımaktadır, ancak yine de herkese bir kez daha hatırlatıyoruz. Hindistan’ın uzun zaman önce İslam ve Müslümanlara karşı açık bir savaş ilan ettiği açıktır. Onun işlediği suçların, Yahudi varlığının mübarek Filistin’de Müslümanlara karşı işlediği katliamlardan veya Çin’in Doğu Türkistan’da Müslümanlara uyguladığı vahşi baskılardan asla geri kalır yanı yoktur. Hindistan’ın sadece işgal altındaki Keşmir’de, oradaki Müslüman kardeşlerimize ve özellikle kadınlara karşı uyguladığı zulüm ve şiddetin korkunç haberlerini herkes mutlaka duymuştur. Keşmir, bir zamanlar İslam ile yönetilen ve “yeryüzündeki cennet” olarak nitelendirilen gasp edilmiş Müslüman topraklarından biridir. Ancak 1947 yılında, “Hindutva” ideolojisine dayalı bir devlet tarafından işgal edilmiştir. Bunun sonucunda bölge, Müslümanların dayanılmaz bir zulme maruz kaldığı bir merkez hâline gelmiştir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Kadın Kolları’nın 15 Ekim 2025 tarihinde yayımladığı basın açıklamasında şu ifadelere yer verilmiştir: “Ayrıca çeşitli insan hakları örgütlerinin Keşmir’i ziyaret ederek sivillere yönelik şiddet ve tecavüz vakalarını belgelediğini ve bu raporlardaki vahşetin boyutunun dehşet verici olduğunu belirtti. Hindistan ordusu, Merkezî Yedek Polis ve Hudut Güvenlik Birlikleri, Keşmir’de Müslüman kadınlara karşı cinsel şiddet uygulamaktadır. Bu, hem kadınları küçük düşürüp cezalandırmak hem de “aşırı” diye yaftalanan Müslüman erkekleri teslim almak için kullanılan bir yöntemdir. Kadınlar ayrıca yargısız infazlara maruz kalmakta, kasten kör bırakılmakta, evleri, işyerleri ve tüm köyleri terörle mücadele adı altında yakıp yıkılmaktadır.”

Dahası, Hindistan rejimi, kendi sınırları içinde yaşayan milyonlarca Müslümana da yaşam hakkı tanımamaktadır. Bu rejimin Müslümanlara duyduğu nefretin sınırı yoktur ve ineğe tapan halkını sürekli olarak İslam ve Müslümanlara karşı kışkırtmaktadır. Aynı zamanda bu eylemlerin, halkın dikkatini yoksulluk ve işsizlik gibi iç sorunlardan başka yöne çekmek için oynanan siyasi oyunlar olduğu gün gibi ortadadır. Tek bir ayetle ifade edecek olursak Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın

لَتَجِدَنَّ أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا “İnsanlar içerisinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak Yahudiler ile, şirk koşanları bulacaksın.” [Maide 82] buyruğu, Hindistan’daki müşrik rejimin İslam ve Müslümanlara yönelik zulüm ve şiddetini açıkça ortaya koymaktadır.

Şimdi bu suçlu devletin Başbakanı Modi, ülkemize gelip ülkemizi kirletmektedir. Oysa halkımız Müslümandır ve üzerimize çöreklenmiş yöneticiler de kendilerini Müslüman olarak görmektedir. Öyleyse Hindistan rejiminin İslam ve Müslümanların azılı bir düşmanı olduğu gerçeği nasıl görmezden gelinebilir?! Modi’yi kırmızı halılarla karşılamak, Allah katında lanetlenmiş Netanyahu veya Şi Cinping ile dostluk kurup sevgi beslemekle eş değerdir. Onlarla iş birliği yapmak ve dostane ilişkiler kurmak —tıpkı Gazze ve Doğu Türkistan Müslümanlarının alaya alınmasında olduğu gibi— Keşmir ve Hindistan’daki Müslümanların acılarıyla ve kederleriyle alay etmek, onların yaralarına tuz basmaktır.

Özbekistan rejimine diyoruz ki: Modi’yi açık kollarla karşılamanız ve kendisine ikramda bulunmanız, Allah’ın düşmanlarını yüceltmek ve onurlandırmak anlamına gelir. Bu eyleminizle Keşmir ve Hindistan’daki Müslümanların yaralarına tuz basıyor, onların çığlıklarını ve feryatlarını görmezden geliyorsunuz. Ancak bu tutumunuzla Allah’ın gazabından başka bir şey elde edemeyeceksiniz.

Müslüman halkımıza bir kez daha sesleniyoruz: Modi’nin ziyaretine karşı İslam’ın emrettiği tavrı takının; onu karşılamayı reddedin, ziyaretini şiddetle kınayın ve Özbekistan rejimini Hindistan’la olan dostluğundan ve Allah’ı öfkelendiren bu tür eylemlerinden dolayı hesaba çekin. Her şeyden önemlisi, Keşmir gibi gasbedilmiş İslam beldelerini özgürleştirecek tek güç olan Hilafet Devleti’ni kurmak için her türlü çabayı gösterin. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.”

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Hartum Vilayeti’nde El Husa Kabilesi Umdesi ile Görüştü

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi üyesi Üstat Abdullah Hüseyin başkanlığındaki ve Hizb-ut Tahrir üyeleri Şeyh Ömer Abdurrahman ile Şeyh Seyyid Derva'nın eşlik ettiği heyet; H. 11 Rabiu’l Evvel 1448 M. 24 Ağustos 2026 Pazartesi günü Hartum'un güneyindeki Mayo Mahallesi'ndeki evinde, Hartum Eyaleti El Husa Belediye Başkanı Şeyh Halil İbrahim Halil ile bir araya geldi. Görüşmede kendisine El Husa Kabilesi Öğrenci Sekreteri Üstat Said Halil İbrahim eşlik etti.

Görüşmede, Hizb-ut Tahrir tanıtıldı, amacı ve hedefi ele alındı. Hizb’in hedefinin ümmetle birlikte İslami hayatı yeniden başlatmak ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet’i kurmak olduğu belirtildi. Hilafetin, İslam’ı uygulayacağı ve Müslümanların topraklarını birleştireceği kaydedildi. Sömürgeci kâfirin, Hilafet’i yıktıktan sonra ülkelerimizi milliyetçilik ve vatanseverlik temelinde parçalara ayırdığı ifade edildi. Hizb-ut Tahrir’in, Müslümanları bu büyük çalışmada kendisiyle birlikte harekete geçmeye ve özellikle toplumun liderleri ile kabile ileri gelenlerini bu çabaya katılmaya çağırdığı belirtildi. Ayrıca sömürgeci kâfir Batı’nın bugün Sudan’da ülkeyi yeniden parçalamak ve bölmek amacıyla kabileleri silahlanmaya ve birbirleriyle çatışmaya teşvik ederek ülkenin zayıflamasını ve daha fazla bölünmesini sağlamaya çalıştığı dile getirildi. Görüşmede heyet, kabilenin asli görevinin hayrı taşımak, dinin sancağını yükseltmek, İslam’ı uygulamak ve Hilafet projesine destek olmak olduğu; böylece Batı ve Amerika’nın planlarının önünde aşılmaz bir set oluşturması gerektiği vurgulandı.

Bunun üzerine kabile lideri heyete teşekkür ederek “Bu güzel sözleriniz için size teşekkür ederiz. Bizler İslam'a yardım etmekten ve onun şeriatının uygulanmasından yanayız; ülkenin parçalanması ve servetlerinin yağmalanması planlarına ise karşıyız.” dedi. Görüşmenin sonunda iletişimin ve temasların sürdürülmesi gerektiği ifade edildi.

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Erdoğan'ın, Söz ve Eylemleri Çelişmektedir!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Erdoğan'ın, Söz ve Eylemleri Çelişmektedir!

Anadolu Ajansı 28/8/2026 tarihinde, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Yahudi varlığının hükümeti, bu hükümetin savaş bağımlısı politikası, onun bölgenin istikrarını sarsmaya çalıştığı ve Gazze, Batı Şeria ve Lübnan’da soykırım uyguladığıyla ilgili açıklamalarını aktardı. Dünyanın bu soykırımı seyrettiğini belirtti ve Müslümanları kenetlenmeye ve güçlü olmaya çağırdı; ayrıca üçlü ittifaka işaret ederek ittifakların hayırlı olduğunu ifade etti.

Erdoğan, yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Savaşa bağımlı “İsrail” hükümeti, komşularından başlayarak tüm bölgemizin istikrarını sarsmak için her türlü tahriki denemeye çalışıyor.” Erdoğan, Yahudi varlığının hükümetini eleştiriyor ama bu varlığın varlığını eleştirmiyor; aksine onun varlığını kabul ediyor ve komşularının istikrarını sarstığını söyleyerek onu meşru bir varlık olarak görüyor. Oysa onun Yahudi varlığını resmen tanıdığı, onunla diplomatik ve ticari ilişkiler yürüttüğü, dahası her zaman övündüğü laik cumhuriyet rejiminin, Yahudilerin Filistin toprağını gasp edip halkından yaklaşık bir milyon kişiyi sürgün etmesinin ardından, 1949 yılında Yahudi varlığını tanıyan ilk ülkelerden biri olduğu da bilinmektedir.

Yahudi varlığı, o yılın öncesi ve sonrasında da savaşı hiç durdurmamıştır; nitekim Erdoğan ve partisinin iktidara gelmesinden bu yana geçen 25 yıl boyunca, bu varlıkla ilişkilerini sürdürmüştür; oysa bu varlık, 2008 yılından bu yana Gazze’ye defalarca saldırmış, binlerce kişiyi öldürmüş, Gazze’ye abluka uygulamış ve Lübnan’a saldırmıştır. Buna devam ederek, Batı Şeria halkına yönelik saldırılarını, topraklarını gasp etmeyi ve evlerini yıkmayı eklemiştir.

Nitekim Erdoğan, Filistin halkına yardım etmek için harekete geçmeksizin onlar için gözyaşı dökmekte ve açıklamalarında şöyle demektedir: "Filistin'deki milyonlarca kardeşimiz, son derece ağır şartlar altında hayatta kalma mücadelesi vermekte ve en temel ihtiyaçlardan dahi mahrum kalmaktadırlar."

Yahudi varlığı, savunmanın en iyi yolunun saldırı olduğunu bilmektedir; bu yüzden bölge halkını sindirmek, bölgeye egemen olmak ve daha fazla toprak gasp etmek için savaşlar açmakta ve Suriye ile Lübnan’da yaptığı gibi sınırları savunmak amacıyla başkalarının topraklarında güvenlik bölgeleri oluşturmayı içeren yeni bir savaş stratejisi belirlediğini ve “Büyük İsrail”i kurmak istediğini açıkça ilan etmektedir. Zira Yahudi varlığı, Erdoğan da dahil bölgenin yöneticilerinin, kendisine tek bir kurşunla dahi karşılık vermeyeceklerinden emindir.

Sen ise ey Erdoğan! Kendi ifadenle bu zorba ve savaş bağımlısı düşmanı yok etmeye yetecek askeri imkânlara sahip bir devlete başkanlık ediyorsun ama onu düşman olarak nitelendirme cesaretini bile gösteremiyorsun. Peki kardeşlerin olarak gördüğün Filistin halkını kurtarmak için neden orduları harekete geçirmiyorsun?! Yoksa sen, tıpkı tavizler veren, ihanetler işleyen, Yahudi varlığıyla barış yapmak için can atan ve Şam'ın eteklerine kadar Golan'ı işgal eden askerlerinin ayakları altında zilleti sergileyen dostun Colani'yi alkışlayanlar gibi sana da aptallar gibi alkış tutan saf ve basit insanların duygularını okşamakla mı yetiniyorsun?!

Dahası Yahudi varlığı, yakın zamanda Türkiye’nin donatmaya çalıştığı, Türkiye'nin yakınlarında olan Suriye’deki Ebu Zuhur Askeri Havaalanı’na saldırdı, hatta haberlerde havaalanında bazı Türklerin öldürüldüğü bile belirtildi; ancak Erdoğan rejimi, utanç yaşamamak ve misilleme talebiyle karşı karşıya kalmamak için bunu gizlemiştir. Oysa her halükârda tepki vermesi gerekirdi; çünkü Türk ordusu havalimanının yakınında ve Suriye’nin birçok yerinde konuşlanmış durumdadır. Yahudi varlığı her gün Suriye’ye saldırmakta ve Şam’ın eteklerine kadar ülkenin güneyini işgal etmiş durumdadır; bir de kalkmış Şam, Halep ve Beyrut’un güvenliğinin Türkiye’nin güvenliği olduğunu söylemektedir! Ancak Erdoğan, savaşmaya, Yahudi varlığının saldırısına karşılık vermeye, Yahudi varlığına unutamayacağı bir ders vermeye, hatta onu Suriye ve Lübnan’dan kovmak ve Yahudileri oradan temizleyene kadar Filistin’de onun peşine düşmeye hazır olan Türk ordusuna emir vermeyi reddetmektedir.

Ancak Erdoğan, Suriye’deki devrimin bir Hilafet Nizamı kurmaya doğru ilerlediğini görünce, Suriye’ye müdahale etmekten başka bir yol seçmemiş; bunun üzerine ABD’nin emriyle üç askeri operasyon düzenlemiş ve Rusya ve İran’la ittifak kurarak silahlı grupları Suriye’nin genelinden çıkarıp onları kendi kontrolü altındaki İdlib’de toplamıştır. Suriye'deki gruplar üzerinde hakimiyet kurup saf insanları kandırmış, bir yozlaşmayı başka bir yozlaşmayla değiştirmiş ve Ahmed Şara’nın başkanlığındaki aşağılanmış ajanları getirerek onları, kendisinin sadakat gösterdiği, müttefiki ve dostu olarak kabul ettiği ve Yahudi varlığının ana destekçisi olan Amerika’ya pazarlamıştır.

Kısa bir sürece önce Trump'ı, çatırdayan NATO'daki çatlakları gidermeye katılması için Ankara'ya davet etmiş; ayakta durmakta ve yürümekte zorlandığı halde onu havalimanında büyük bir coşkuyla karşılamış; Trump ile arasındaki dostluk ve muhabbetin derinliğini göstermek için onun koluna girmiş ve ardından onu Ankara'daki lüks sarayına götürmüştür. Günahkâr ellerinden hala Müslümanların kanları damlayan katil suçlu Trump, tüm ABD başkanları arasında Yahudi varlığının en büyük dostu, müttefiki ve destekçisi olmakla övünmekte olup Kudüs’ü bu varlığın başkenti ve Golan’ı da onun bir parçası olarak tanıdığı halde ona hiç kimsenin vermediği hediyeleri sunmuştur; ayrıca Trump, Gazze’yi halkını yok ettikten ya da onları sürgün ettikten sonra bir tatil beldesine dönüştüreceğini söylemiş, Yahudi varlığı ise yalan bir şekilde barış kelimesiyle ambalajladığı planını uygulamaya koymuş ve bunu gerçekleştirmek için sözde Barış Kurulu'nu kurmuş ve Erdoğan da Türkiye’nin bu habis kurula katıldığını açıklamıştır.

Ey Erdoğan! Açıklamalarında “Gazze, soykırım şebekesi yüzünden dünyanın en büyük çocuk mezarlığına dönüştü” demekten utanmıyor musun?! Oysa sen bu suçun ortağı olduğun gibi soykırıma seyirci kalıp sadece kınamalarla yetindiklerinden, dahası bu varlığı her türlü mal, emtia, hammadde ve petrol ile desteklemeye devam ettiklerinden dolayı bölgedeki tüm yöneticiler de bu suçun ortaklarıdırlar!

Ve şu eklemede bulunmuştur: “Hitler’in toplama kamplarında ve (Kamboçya’daki Kızıl Kmerler’in lideri) Pol Pot’un ölüm tarlalarında, farklı kökenden, farklı inançlardan milyonlarca insan soykırıma maruz kalmıştır; ne yazık ki insanlık o dönemde sadece seyirci kalmakla yetindi. Bugün ise aynı hata Gazze, Batı Şeria ve Lübnan’da tekrarlanıyor; zira soykırım şebekesinin bu kural tanımaz, hukuk tanımaz, ilke, değer, sınır tanımaz politikalarına dünyadan gerekli reaksiyon gösterilmiyor.”

Daha önce de belirttiğim gibi sen bunu, İslam perspektifinden değil, aksine insanlık perspektifinden hareket ettiğini göstermek ve Yahudileri de kurban olarak gösterip Yahudilere ve Amerika’ya şirin gözükmek için söylüyorsun. Netanyahu hükümetini kastettiğin şebekenin, Hitler ve Pol Pot’a benzediğini söylüyorsun ancak Filistin’i gasp eden tüm Yahudileri kastetmiyorsun; oysa onların hepsi suçlu olup soykırım uyguluyorlar ve suçlu liderlerini destekliyorlar; dolayısıyla sen onlara dokunmak istemiyorsun; çünkü sen onların varlığını kabul ediyorsun ve iki devletli çözümün uygulanmasına çağrıda bulunarak bu varlığı korumak istiyorsun.

İnsanlığın o dönemde Hitler’in ve Pol Pot’un yaptıklarına karşı sadece seyirci kalmakla yetinmesini üzücü buluyorsun! Ve diyorsun ki: “bugün ise aynı hata Gazze, Batı Şeria ve Lübnan’da tekrarlanıyor; zira soykırım şebekesinin bu kural tanımaz, hukuk tanımaz, ilke, değer, sınır tanımaz politikalarına dünyadan gerekli reaksiyon gösterilmiyor.” Oysa sen de tüm yöneticiler gibi seyrediyorsun. Hatta Yahudi varlığı Türkiye’yi açıkça tehdit etmektedir; nitekim Netanyahu, 19/8/2026 tarihinde, Ebu Zuhur Havalimanı’nı yok etme konusunda Türkiye’yi hedef aldığını açıklamıştır. Şöyle diyerek de onu tehdit etmiştir: “ Suriye'de İsrail'i tehdit eden bir Türk askeri varlığına müsamaha göstermeyeceğimizi açıkça belirttik. Görünen o ki bizi pek iyi dinlememişler; bu yüzden bizi daha iyi anlamalarını sağladık.” Nitekim o, Harun Reşid’in Roma kralına karşı sergilediği gibi ona iki katı misilleme yapmamış ve onurlu ve cömert bir tavır takınmamıştır: “Müminlerin Emiri Harun’dan Rum köpeği Nekfur’a, mektubunu okudum. Ey kâfir oğlu kâfir, şimdiye kadar duymadığın ve işitmediğin cevabını alacaksın.” Bunun üzerine ordusunu sevk edip Rumların kalelerini yerle bir etti; hatta onlara boyun eğdirip zelil kıldı ve onlardan alınan cizyeyi iki katına çıkardı! Ya da sen, Anadolu'da tek bir Müslüman kadın kendisinden yardım istediğinde ordularını seferber edip Amuriye ve Ankara'yı fetheden Mu'tasım'ın gösterdiği gibi bir şeref duygusuna sahip olmadın. Sen ey Erdoğan! Gazze’deki yüz binlerce kadın sana yardım çağrısında bulundu ve hâlâ da çağrıda bulunmaya devam ediyorlar; ama sen, Müslümanların başındaki diğer yöneticiler gibi başını eğip aşağılanma kadehinden içtin ve onlarla birlikte, alçak Yahudi varlığının alay ettiği kınama ile yetindin.

Netanyahu’nun, Gazze, Batı Şeria ve Lübnan’dan sonra sıranın Türkiye’ye geldiğini zımnen söylediğinin farkında değil misin?!

En yakın ve en öncelikli kişi sen olduğun halde sen bunu yapmıyorsun da hangi dünyadan tepki vermesini bekliyorsun?! çünkü sen Müslümanlardan olduğunu ve onların yanında yer aldığını iddia ettiğin halde eylemlerle değil sadece sözle hareket ediyorsun!

İnsanlık nedir tanımayan, tek bildiği şey para ve hangi yolla olursa olsun para kazanmak olan bu vahşi seküler kapitalist dünyada hangi kanunlardan, ilkelerden ve değerlerden bahsediyorsun Allah aşkına?! Dolayısıyla sen de bunun bir parçasısın ve buna hırs gösteriyorsun; nitekim geçen Temmuz ayında liderlerini Ankara’da bir araya getirerek Haçlı NATO’sundaki çatlağı onarmaya çalıştın ve Teksas'tan Ankara'ya uzanan bir güvenlik ve savunma ağı oluşturulması çağrısında bulundun. 20 yıl boyunca ABD liderliğindeki NATO ile birlikte, NATO ordularının işlediği cinayet, sürgün ve işkence suçlarının Hitler ve Pol Pot'un yaptıklarına eş değer olan Afganistan savaşına katıldın ki Bagram Hapishanesi, bunun en canlı şahididir. Aynı şekilde milyonlarca insanı öldüren, yaralayan, yerinden eden ve işkenceye maruz bırakan ABD’nin Irak’a yönelik saldırısını da destekledin ki Ebu Garip Hapishanesi bunun en canlı şahididir.

Dolayısıyla müttefikin Amerika ve NATO’nun yaptıkları, Hitler ve Pol Pot’un yaptıklarına eşdeğerdir. Biden başkanlığındaki eski ABD yönetimi, seni ve senin gibi yöneticileri övmüştü; çünkü sizler onun emrine boyun eğip, savaş sadece Gazze ile sınırlı kalsın, Yahudi varlığı Amerikan desteğiyle istediğini yapsın ve sırf savaşın genişlememesi için hiç kimse Gazze halkına yardım etmek için harekete geçmesin diye "savaşın kapsamının genişletilmemesi” sloganı altında Gazze’deki soykırıma sessiz kalmıştınız! Dostun Trump da, ABD’nin Yahudi varlığıyla birlikte İran’a yönelik saldırısı konusunda sessiz kaldığın için seni övmüştür; oysa onlar, okullarda yüzlerce çocuğu kasten öldürmüşlerdir.

Sonra da gelip şöyle diyorsun: “Müslümanlar olarak başkalarına umut bağlamakla hiçbir yere varamayız. Biz güçlü olmak, caydırıcı olmak, hak ve hukukumuzu birlikte savunmak, bölgemizde barışı ve güvenliği birlikte inşa etmek mecburiyetindeyiz. ” Ancak 2010 yılında Mavi Marmara gemisinde Yahudi ordusu 10 Türk vatandaşını öldürdüğünde sen onların haklarını savunmadın ve bazen katil olarak nitelendirdiğin Netanyahu ile barıştın. Suriye’de sana saldıran ve Türkiye’yi tehdit eden Yahudi varlığına karşı kendi haklarını savunmadın; ama yine de onun bölgede güvenlik ve barış içinde olmasını istiyorsun!

Açıklamalarında, “Asırlar boyunca tarihe yön, cihana nizam vermiş Ümmet-i Muhammed'in bir duvarın tuğlaları gibi birbirine yeniden kenetlenmesi” çağrısında bulundun. Laiklik, demokrasi, cumhuriyet ve Kemalizm’de ısrar ederek Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e muhalefet ettiğin halde nasıl böyle bir şey söyleyebiliyorsun Allah aşkına! Ümmeti Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem, ancak Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Kitap ve sünnette geçenleri uygulayan tek bir devlete sahip olduğunda asırlar boyunca bir duvarın tuğlaları gibi birbirine kenetlenmiştir. Ama sen, birkaç sözle sıradan insanların duygularını okşamak istiyorsun ve söylediklerini uygulamıyorsun; aksine söylediklerinin tam tersi olan küfür hükümlerini uyguluyor, bunları savunuyorsun, bunlara muhalefet edenleri cezalandırıyorsun ve bunlara çağrıda bulunuyorsun; hatta 2011 yılında şeriatın uygulanmasını talep eden Mısır halkını laikliği uygulamaya davet etmiştin.

Açıklamalarınızda Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki üçlü ittifaka işaret ederek, hem “İttifaklarda hayır vardır” diyorsun hem de “Türkiye’nin ittifakların kapsamını genişletmeye ve hem iç bağları hem de İslam dünyası düzeyinde dayanışmayı genişletmeye çalıştığını” söylüyorsun. Hayır, her ittifak hayırlı değildir; aksine bu ittifak Amerika'nın bir araya getirdiği bir şerdir; aksi takdirde kâfir Trump onu övüp şöyle demezdi: “Üç ülkenin Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalamış olmalarını görmekten büyük mutluluk duyuyorum. Bu anlaşma büyük, cesur ve önemli bir adım.” Aynı şekilde güçlendirilmesine özen gösterilen Haçlı NATO ittifakı da bir şer olduğu gibi Türkiye’nin üye olduğu ve ABD’nin liderliğindeki “Uluslararası Terörizmle Mücadele İttifakı” da bir şerdir; zira bu ittifak, İslam için çalışan Müslümanlara karşı olan bir ittifaktır.

Müslümanların şanlı tarihini yeniden canlandırmak isteyen bir kişi, öncelikle laikliği, demokrasiyi, Kemalizm’i ve cumhuriyet rejimini temsil eden zorba yönetimlerden vazgeçmeli, İslam’ı yeniden iktidara getirmeli, Hilafeti ilan etmeli, Amerika ve NATO ile kurduğu şeytani ittifaklarla bağlarını kesmeli, onların askeri üslerini kapatmalı, Yahudi varlığına karşı cihat ilan etmeli ve Müslüman ülkelerini tek bir devlet altında birleştirerek Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ümmetinin, birbirini destekleyen sağlam bir yapı gibi olmasını sağlamalıdır; tıpkı Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Rabbinden aldığı vahiyle müjdelediği ve şöyle buyurduğu gibi: ...ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ. ثُمَّ سَكَتَ “Sonra zorba diktatörlük olacaktır. Böylece Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak, sonra kaldırmayı dilediğinde onu da kaldıracaktır. Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.”Sonra sükût etti.” [Ahmed rivayet etti]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esad Mansur

Devamını oku...

“Siyasete Karışmayın! Çünkü Siyaset Necistir!”

  • Kategori Makaleler
  •   |  

“Siyasete Karışmayın! Çünkü Siyaset Necistir!”

Bazıları şöyle diyor: “Siyasete karışmayın! Çünkü siyaset necistir!” Biz de diyoruz ki: Evet, yalan, ihanet, rüşvet, hırsızlık ve bağımlılık siyasetiyse; Allah'ın indirdiklerinden başkasıyla hükmetme siyasetiyse; yabancıyı razı etmenin, ümmeti aşağılamanın ve onun servetlerini yağmalamanın bir aracıysa ve laikler tarafından uygulanan bir siyasetse, işte o zaman siyaset necistir.

Ancak İslam’da siyaset böyle değildir; aksine İslam’da siyaset, Müslümanların işlerini İslam’a göre gözetmektir; peki bizden hangi siyaseti terk etmemizi istiyorsunuz: İslam’ın siyasetini mi, yoksa laikliğin siyasetini mi? Kuran ve sünnetin siyasetini mi, yoksa insanların koyduğu kanunların siyasetini mi? Adil ve hak olan siyasete mi, yoksa çıkar ve arzuların siyasetini mi?

Burada sözün açık olması gerekir; siyaset necis bir kelime değildir, aksine necaset, onun yürütüldüğü metottur; zira aslı itibarıyla siyaset, bir yerme, bir suç veya Müslümanlara haram bir şey değildir; zira Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمُ الْأَنْبِيَاءُ، كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ... “İsrail oğullarını nebiler siyase ederlerdi (yönetirlerdi). Bir nebi öldüğünde onu başka bir nebi takip ederdi…” [Müttefekun Aleyh] [تَسُوسُهُمُ الْأَنْبِيَاءُ] “Nebiler siyase ederlerdi” cümlesinin anlamı; onların işlerini üstlenmek, işlerini gözetmek, meselelerini düzeltmek ve aralarında Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek demektir. Peki nebiler siyaset yapıyorlar mıydı? Evet, ancak bu, Batı demokrasisinin siyaseti, milliyetçilik ve vatancılık siyaseti, kapitalist çıkarların siyaseti, yasamada egemenliği halka veren partilerin siyaseti değildi; aksine, vahye dayalı bir siyasetti. İşte burada büyük fark ortaya çıkıyor; zira İslam’da siyaset, insanların işlerini İslam’a göre gözetmektir; dini yönetimden ayıran, yasama yetkisini Allah’ın dışında insanlara veren ve çıkar, menfaat ve arzuyu vahyin üstünde tutan siyaset, İslam’ın getirdiği siyaset değildir.

Allah’ın kendisine azim Kur’an’ı indirdiği ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in hidayet yolunu açıkladığı İslam ümmetini gördüğümüzde, bazı evlatlarının sadece yönetim ve siyaset hakkında konuşulmasını bile kınamaları, boğazımızda düğümleniyor! Bundan daha şaşırtıcı olan ise, İslam siyasetinden bahsetmeyi reddedenlerin, ardından ithal sistemlere göre siyaset yapmaya atılmalarını görmektir! Bir Müslüman, Allah’ın indirdikleriyle hükmetme hakkında konuşmayı reddetmekte ama kafir Batı’dan gelen modern rejimlerin getirdiği seçimlerde bir sakınca görmemektedir! İslami bir yönetimin kurulmasından bahsetmeyi reddetmekte ama insan yapımı kanunlarla kimin yöneteceğini seçme sürecine katılmaktadır! Şunun sorulmasını da reddetmektedir: Hangi şeriatla hüküm veriyorsunuz? Sonra bir yolsuzluk, hırsızlık ve çöküş yaşandığında da şöyle demektedir: “İşte siyaset budur”!!

Bu nasıl bir siyaset Allah aşkına?! Bu nasıl bir siyaset ki hırsızı yasa koyucu yapmaktadır? Bu nasıl bir siyaset ki ümmetin, İslam’dan başkasıyla yönetenlerle yine İslam’dan başkasıyla yönetenler arasında seçim yapmasına neden olmaktadır?! Bu nasıl bir siyaset ki, kişiler değişirken sistem, referans ve kanunlar olduğu gibi kalmaya devam etmekte; ardından da insanlardan bu değişime alkış tutmaları talep edilmektedir? Sonra da sana şöyle diyorlar: Siyaset hakkında konuşma!

Ümmetin servetleri hakkında konuştuğunda, siyaset hakkında konuşma dediler; Filistin hakkında konuştuğunda siyaset hakkında konuşma dediler; yönetim hakkında konuştuğunda siyaset hakkında konuşma dediler; insanları yöneten kanunlar hakkında konuştuğunda siyaset hakkında konuşma dediler; büyük ülkelerle ilişkiler hakkında konuştuğunda siyaset hakkında konuşma dediler; yoksulluk, yolsuzluk ve yağmalama hakkında konuştuğunda siyaset hakkında konuşma dediler! Ancak senden bir siyasi projeye oy vermen, destek vermen ya da bağlı olman istendiğinde, birdenbire siyaset talep edilen bir konu haline gelmektedir!

Sorun, onların siyaseti reddetmelerinde değildir; aksine sorun, senin için, hangi siyasetten bahsetmenin caiz olduğunu ve hangi siyasete karşı sessiz kalman gerektiğini belirlemek istemelerindedir; senden, yönetime geldikten sonra siyasetçi hakkında konuşmanı istiyorlar ancak onun yönettiği sistemin aslını sorgulamanı istemiyorlar; senden hırsızı eleştirmeni istiyorlar ama onun hırsızlık yapmasına izin veren sistemi sorgulamanı istemiyorlar; senin yolsuzluğu eleştirmeni istiyorlar ama bu yolsuzluğu doğuran fikri ve siyasi temeli sorgulamamanı istemiyorlar.

Burada diyoruz ki: bilakis konuşacağız… Konuşacağız; çünkü Allah bize iyiliği emretmeyi ve kötülüğü yasaklamayı emretmiştir. Konuşacağız; çünkü zulüm, sırf “siyaset” olarak adlandırıldığından dolayı helal olmaz. Konuşacağız, çünkü Müslümanların malları, yöneticilerin diledikleri gibi tasarruf edebilecekleri bir mülk değildir. Konuşacağız; çünkü ümmet, kendi gerçekliğini bilmekle, kendisini kimin yönettiğini, neye göre yönettiğini ve egemenliğin ve yasamanın kime ait olduğunu bilmekle emrolunmuştur.

إِنِ الْحُكْمُ إِلَّا لِلَّهِ “Hüküm sadece Allah’a aittir.” [Yusuf 40] Bu, namazda tekrar ettiğimiz, ancak anlamını namazın dışında bir kenara bıraktığımız bir ayet değildir; aksine bu bir akide meselesidir; eğer hüküm Allah’a aitse, insanın kendisini bağımsız bir yasama kaynağı haline getirme hakkı yoktur. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَن لَّمْ يَحْكُم بِمَا أَنزَلَ اللّهُ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler kâfirlerdir.” [Maide 44] Ve şöyle buyurmuştur: وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler zalimlerdir.” [Maide 45] Ve şöyle buyurmuştur: وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler fâsıklardır.” [Maide 47] Burada vacip olan, nassları alimlerin anladığı şekilde anlamamız ve şartlar gerçekleşip engeller ortadan kalkmadan kişileri aceleyle tekfir etmememizdir; zira bir fiil hakkındaki hüküm bir şeydir, muayyen bir kişi hakkındaki hüküm ise başka bir şeydir; ancak meselenin aslı açıktır: Yönetim ve yasama, İslam’ın yaşamdan ayrı tutulduğu bir alan değildir.

Peki İslam sadece bireysel ibadetlerden mi ibarettir? Bu, sıkça tekrarlanan bir şüphe olup şöyle denilmektedir: “Din, insan ile Rabbi arasındaki bir ilişkidir; siyaset, yönetim ve ekonomi ise dünyevi meselelerdir.” Biz de diyoruz ki: Bu, delil gerektiren bir tasavvurdur.

Peki mirasla ilgili ayetleri, satış ve faizle ilgili hükümleri, yargı hükümlerini, evlilik ve boşanma hükümlerini, borçlarla ilgili hükümleri, cihatla ilgili hükümleri, antlaşmalarla ilgili hükümleri, mallarla ilgili hükümleri, yönetim, adalet ve şura ile ilgili hükümleri nereye koyacağız? İyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamakla ilgili konuyu nere koyacağız? Bütün bunlar sadece bireysel ibadetler midir? Kesinlikle hayır.

İslam, insana ibadetinde, ahlakında, muamelatında, ailesinde, toplumunda, ilişkilerinde ve yönetim ile gözetim konularında yol göstermek için gelmiştir.

Burada ihtilaf, şerî nassların varlığında değildir; aksine ihtilaf, İslam’ın genel hayatın işlerini kapsama boyutundadır. Bu ise sloganlarla değil, delillerle tartışılması gereken bir konudur.

İslam’ı kamusal alandan uzaklaştırmak için en çok delil getirilen nasslardan biri, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu hadisidir: أَنْتُمْ أَعْلَمُ بِأَمْرِ دُنْيَاكُمْ “Siz, dünya işlerini daha iyi bilirsiniz!” [Müslim rivayet etti] Ancak bu hadis nerede varit olmuştur? Bu kıssa, hurma ağaçlarının aşılanmasıyla, yani hurma ağaçlarının aşılanmasına ilişkin teknik deneyim hakkında varit olmuştur; yoksa yönetim sisteminin belirlenmesi, kanunların çıkarılması, siyasi ekonomi ya da şerî hükümlerin kaldırılması hakkında varit olmamıştır. Burada iki husus arasında ayrım yapmak gerekir: Yani araçlar hakkında teknik uzmanlık ile helal ve haramı belirleyen yasama arasında ayrım yapmak gerekir; örneğin doktor tıp konusunda, mühendis inşaat konusunda, çiftçi tarım konusunda, askeri uzman ise kendi alanının pek çok ayrıntısı konusunda bilgilidir; ancak bu, insanın Allah’ın dışında kanun koyucu haline geldiği anlamına gelmez! Zira hadis şöyle demiyor: Sizler, neyin helal, neyin haram olması gerektiği konusunda vahiyden daha iyi bilirsiniz. Şöyle de demiyor: Sizler yönetim sistemini, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den daha iyi bilirsiniz. Şöyle de demiyor: Ekonomiyi, yargıyı ve siyaseti, Allah’ın hidayeti dışında insanlara bırakın. Aksine hadis; belirli bir konuda dünyevi ve teknik deneyimden bahsediyor; nassların arasını cem etmek, bunu anlamanın doğru yoludur; bir sözü bağlamından koparıp ona taşımadığı anlamlar yüklemek doğru değildir!

Çünkü İslam siyasetten korkmaz, aksine onu düzenler; İslam siyaseti arzulara bırakmamıştır, aksine ona bir ölçü koymuştur ki o ada adalettir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ “Şüphesiz ki Allah adaletli davranmayı, iyilik yapmayı emreder.” [Nahl 90] Şuradır; zira Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَأَمْرُهُمْ شُورَىٰ بَيْنَهُمْ “Onların işleri aralarında şura iledir.” [Şura 38] Allah’ın indirdikleriyle hükmetmektir; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma.” [Miade 49] Ve iyiliği emredip kötülükten sakındırmaktır; zira Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun.” [Al-i İmran 104]

Bunun ardından nasıl olur da “Siyaset hakkında konuşmayın” denebilir ki?! Aksine konuşmamız vaciptir; ancak bunu İslam’ın ölçüsüne göre yapmalıyız.

Batı fikirleri ümmetin zihnine girdiğinde, sorun sadece İslam’a aykırı siyasi sistemlerin varlığında değildir ki bu en önemlisidir; aksine daha derin sorun, ümmetin çoğu zaman fikri bağışıklığını kaybetmiş olmasıdır; zira ümmet, fikirlere İslam’ın ölçüsüne göre bakmak yerine, İslam’a kâfir Batı’dan gelen fikirler aracılığıyla bakmaya başlamıştır; böylece demokrasi geldiğinde, bu İslam’a uygundur denilmiştir. Mutlak özgürlük mefhumu geldiğinde de şöyle denilmiştir: İslam’ı onunla nasıl uyarlayabiliriz? Laiklik geldiğinde de şöyle denilmiştir: Bunu İslami bir hale getirebilir miyiz? Bu, ölçüyü tersine çevirmektir; zira bir Müslüman, İslam’ı fikirlere tabi kılamaz; aksine İslam’ı, fikirlerin kendisine sunulduğu bir ölçü kılmalıdır; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَإِن تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ “Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz onu Allah’a ve Rasul’e götürün.” [Nisa 59] Bize bir fikir sunulduğunda, ilk olarak şunu sormamalıyız: Bunu Batı mı, yoksa Doğu mu kabul ediyor? Aksine şunu sormalıyız: Allah’ın bu konudaki hükmü nedir? Ümmetin yeniden kazanması gereken İslami şahsiyet işte budur. Dolayısıyla sorun, başkalarından ders almamızda değildir, aksine onları kendimize referans kılmamızda yatmaktadır; zira İslam, Müslümanların diğer milletlerin deneyimlerinden ve bilimlerinden yararlanmasını engellemez; nitekim Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem savaş ve diğer alanlarda maddi sebep ve deneyimlerden yararlanmış olup Müslümanlar da farklı asırlarda diğer milletlerin ilimlerinden faydalanmıştır; ancak, araçlar konusunda beşeri deneyimlerden yararlanmakla, İslam’a aykırı olan akide, mefhum ve sistemleri ithal edip bunları yaşamın referansı haline getirmek arasında büyük bir fark vardır; birincisi deneyimdir, ikincisi ise fikrive teşri bir referanstır; işte burada ümmetin, İslam’a olan güvenini yeniden kazanması gerekir; zira tarihin en büyük risaletini taşıyan ümmet, kendi şeriatından utanmamalı ve her zaman başkalarından kabul belgesi arayışında olmamalıdır!

Bu nedenle İslam’ın yönetimden ayrılması, bazılarının tasvir ettiği gibi tarafsız bir mesele değildir; aksine kökleri, öncülleri ve sonuçları olan bir fikirdir.

Eğer bir Müslüman, Allah’ın kamil bir şeriat indirdiğini düşünüyorsa, o zaman doğal olarak şu soru ortaya çıkmaktadır: Neden onun bir kısmına iman edip, bir kısmını da terk ediyoruz? Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ “Yoksa siz Kitab'ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” [Bakara 85] Dolayısıyla vacip olan, İslam’a duygusal bir şekilde değil, bilinçli bir şekilde geri dönmeliyiz. Yani İslam'ı, çağdaş düşünce sistemlerinin olmasını istediği şekilde değil, tamamen geldiği gibi anlamalıyız.

Peki çözüm nedir? Çözüm, siyasetten kaçmak ya da şöyle demek değildir: “Bırakın yöneticiler istediklerini yapsınlar”; ayrıca zihinlerimizi, İslam akidesinden farklı felsefi ve tarihsel ortamlarda ortaya çıkan fikri sistemlere teslim etmemiz olmadığı gibi kaos, şiddet, zulüm ve haksız yere tekfir etmek de değildir.

Çözüm; İslam’a tam ve bilinçli bir şekilde geri dönmek, vahyi yönetim, yasama ve gözetim konusunda ümmetin referansı haline getirmek, ümmetin İslami şahsiyetini yeniden kazanması, dinini öğrenmesi, gerçekliğini kavraması, düşmanlarının fikirlerini bilmesi, İslam’a aykırı fikirleri tartışması, fikri ve siyasi bağımlılığı reddetmesi, adil bir İslami yönetim sisteminin kurulması için çalışmasıdır; zira bu sistemin görevi, insanların işlerini İslam’a göre gözetmek, onların canlarını, malını ve namuslarını korumak, ümmetin servetini ve kutsal değerlerini korumak, adaleti tesis etmek, yöneticiyi muhasebe etmek ve egemenliği şeriata ait kılmaktır.

Burada söz konusu olan, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafettir; zira İslam anlayışında bu, İslam’a dayalı olan ve Müslümanların işlerini İslam’a göre idare eden bir yönetim sistemi olup sadece duygusal bir slogan değildir; dolayısıyla ümmetin, Batı sisteminin İslami bir versiyonunu aramasına ihtiyacı yoktur; aksine İslam’ı kaynağından yeniden tesis etmesine ve gerçekliğini bu temel üzerine inşa etmesine ihtiyacı vardır; O halde şöyle demeyin: Siyaset hakkında konuşmayın! Aksine şöyle deyin: Yozlaşmış siyaset hakkında konuşmayın; evet, yalan, ihanet ve ajanlık hakkında konuşmayın; rüşvet hakkında konuşmayın, zulüm hakkında konuşmayın, hırsızlık hakkında konuşmayın, dini çıkarlar için bir araç haline getirmeyin ve siyaseti din ticareti için bir pazar haline de getirmeyin.

Ancak bir Müslümana yönetim hakkında, ümmetin servetleri hakkında, zulüm hakkında, Filistin hakkında, ülkenin kanunları hakkında, devletin ilişkileri hakkında ve Müslümanların geleceği hakkında konuşma demeniz...” İslam'dan değildir.

Kendi işleri hakkında konuşmayan bir milletin işleri hakkında başkaları konuşacaktır; kendi projesini taşımayan bir milletin projelerini başkaları taşıyacaktır; İslam’ı bir ölçü olarak almayan bir milletin ölçüsü başkalarının fikirleri olacaktır.

Ey İslam’ın evlatları: İslam’ı kendi zamanınıza tabi kılmayın; aksine zamanınızı İslam’ın ölçüsüne tabi kılın; İslam’ı Batı’dan gelen her şeyle nasıl uyumlu hale getirebiliriz diye sormayın? Aksine hayatımızı İslam’a nasıl geri döndürebiliriz diye sorun?

Bugün bu ümmet, bilincini, dinine olan güvenini, şahsiyetini ve vahdetini yeniden kazanmaya ve zulüm, bağımlılık, despotizm, yağma ve batılılaşmaya karşı mücadelede İslam’ı referans edinmeye ne kadar da ihtiyaç duymaktadır; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَن يَبْتَغِ غَيْرَ الْإِسْلَامِ دِيناً فَلَن يُقْبَلَ مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ “Kim, İslam’dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.” [Al-i İmran 85]

Allah'ım, ümmeti dinine güzel bir şekilde geri döndür, ona dininde fakih olmakla, gerçekliğinde basiretli olmakla, hak üzere sebat etmekle rızıklandır; aralarında adaleti tesis et, sözlerini İslam üzere birleştir ve onu, İslam’ın risaletini alemlere taşıyan bir ümmet kıl.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Baha El-Hüseynî – Irak

Devamını oku...

Günah ve Düşmanlık Üzere İşbirliği!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Günah ve Düşmanlık Üzere İşbirliği!

Haber:

Suriye ve Ürdün, Cuma günü, iki ülke arasındaki iş birliği ve koordinasyon ile askeri deneyim alışverişini güçlendirme yollarının görüştü. Suriye Savunma Bakanlığı'nın X platformu üzerinden yayınladığı açıklamaya göre bu gelişme, Suriye Ordusu Askeri Polis Komutanı Tuğgeneral Abdulkadir El-Tahuş'un Ürdün'e yaptığı ziyaret sırasında gerçekleşti. Bakanlık, El Tahuş'a, Uluslararası İşbirliği Dairesi Başkanı Albay Ahmed Said İsa ve bir dizi subayın eşlik ettiğini belirtti.

Ziyaret sırasında El-Tahuş, Ürdünlü mevkidaşı Tuğgeneral Abdülkerim El-Sebile ile bir araya geldi ve iki ülke arasında işbirliği, koordinasyon ve askeri deneyim alışverişinin güçlendirilmesinin yollarını görüştü. Açıklamada, Suriye heyetinin Ürdün’e yapacağı ziyaretin süresi belirtilmedi veya görüşmelerde ele alınan askeri işbirliği alanları hakkında ek ayrıntılar da verilmedi.

Son dönemde Suriye-Ürdün ilişkileri, iki ülke arasındaki işbirliği ve koordinasyon alanında kayda değer bir gelişmeye tanık olmuştur; bu gelişme, enerji, su, ulaşım, ticaret, eğitim ve sivil havacılık sektörlerinin yanı sıra ortak ilgi alanına giren bölgesel meseleleri de kapsamaktadır. (AA)

Yorum:

Ürdün’deki rejimin, “ortak ilgi alanına giren bölgesel meseleler”e karşı yürüttüğü kanlı savaşların ardından –ki bu savaşlar, mübarek topraklardaki mazlum kardeşlerinin aleyhine, maymun ve domuz kardeşlerine destek ve koruma sağlamaktan başka bir şey değildi!– 2013 yılında, küresel terörün hamisi Amerika başta olmak üzere kâfir devletlerin liderliğinde MOC (Müşterek Operasyon Merkezi) odasının kurulmasının ardından istihbarat rolünün devamı olarak, Ürdün, Şam’daki Müslüman devrimini ortadan kaldırmayı planlayan diğer Arap ülkeleriyle birlikte bu operasyonların “mutfağı” rolünü üstlendi. Ürdün’ün şu andaki rolü ise, Amerika’nın emirlerine uyarak bu askeri ve istihbarat deneyimlerini Suriye ordusundaki meslektaşlarına aktarmak ve sözde “ortak ilgi alanına giren bölgesel meseleleri” korumaktır!

Toprakları iliklerine kadar ihlal edilmiş olmasına rağmen rejimin egemenlik iddiasında bulunması eşi benzeri görülmemiş bir küstahlıktır ki bunun sonuncusu Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani'nin Mossad Başkanı ile görüşmesi de değildir; nitekim rejim, Ürdün topraklarında gazaba uğramışların işlediği suçlar karşısında başını dahi dışarı çıkaramaz ve tek bir kelime bile edemezken, kalkıp böbürlenerek yiğit bir komutan rolüne bürünmesi ve Müslümanların topraklarında gazaba uğramışlara karşı güya sergilediği gövde gösterilerini ve maharetlerini onlara öğretmek istemesi tam bir küstahlık ve alçaklıktır!

Ayrıca bakın işte Yahudiler Suriye’de diledikleri gibi gezip dolaşıyorlar; peki onları oradan çıkarmak konusundaki bu deneyimler hani nerede; yoksa bu deneyimler, Yahudiler karşısında teslimiyet ve ihanetten başka bir şey değil midir?! Ortak tehlikelere karşı mücadele böyle mi olur?! Yaptıklarınızdan dolayı Allah sizi kahretsin! Nitekim Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِذَا لَمْ تَسْتَحْيِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “Utanmıyorsan dilediğini yap!” Vallahi siz tam da bu durumdasınız; kendi cildinizden olan evlatlarınıza karşı gösterdiğiniz dışında ne bir hayânız ne de bir adamlığınız kaldı; öyleyse Allah'tan gelecek bir gazaba hazır olun!

Yahudiler, bu rejimlerin kuruluş amaçlarına uygun işlevlerini tam olarak yerine getirdiklerinden emin olduklarından dolayı Müslümanlara yaptıkları şeylere cüret etmektedirler.

Ey Müslümanların evlatları, ey Müslümanların orduları, ey Müslümanların namusu için hâlâ içinde bir nebze olsun kıskançlık taşıyanlar : İslam’ın size farz kıldığı göreviniz, tek bir devlet, yani Hilafet Devleti altında birleşmenizdir; işte o zaman Vallahi, Yahudiler, efendileri ve onların etrafında toplananlar, şaşırtıcı bir akıbet göreceklerdir! Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem doğru söylemiştir: لَيَبْلُغَنَّ هَذَا الْأَمْرُ مَا بَلَغَ اللَّيْلُ وَالنَّهَارُ، وَلَا يَتْرُكُ اللهُ بَيْتَ مَدَرٍ وَلَا وَبَرٍ إِلَّا أَدْخَلَهُ اللهُ هَذَا الدِّينَ “Muhakkak ki, bu iş (bu dinin hakimiyeti) gece ve gündüzün ulaştığı yerlere ulaşacaktır. Allah ne bir kerpiç ev ne de bir keçe çadır bırakmayacak; bu dini ona dahil edecektir.” Allahu Teala şöyle buyurmuştur: قَاتِلُوهُمْ يُعَذِّبْهُمُ اللَّهُ بِأَيْدِيكُمْ وَيُخْزِهِمْ وَيَنصُرْكُمْ عَلَيْهِمْ وَيَشْفِ صُدُورَ قَوْمٍ مُّؤْمِنِينَ “Onlarla savaşın ki, Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın; onları rezil etsin; sizi onlara galip kılsın ve mümin toplumun kalplerini ferahlatsın.” [Tevbe 14]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Abdurrahman

Devamını oku...

Almanya'daki Eyalet Seçimleri, Demokrasi Krizini Ortaya Çıkaracak!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Almanya'daki Eyalet Seçimleri, Demokrasi Krizini Ortaya Çıkaracak!

Haber:

Almanya'nın doğusundaki Saksonya-Anhalt eyaletindeki seçmenlerin, 6 Eylül 2026 tarihinde eyalet parlamentosunu ve yeni hükümetini seçmek üzere sandık başına gitmesi ve seçimlere, kamuoyu yoklamalarının büyük bir farkla birinci olacağını öngördüğü Almanya için Alternatif (AfD) Partisi de dahil olmak üzere tüm ana partilerin katılması planlanıyor.

Yorum:

2026 yılının Ağustos ayı sonunda yayınlanan Infratest dimap anketine göre, beklentiler aşağıdaki şekilde gerçekleşebilir:

  • Almanya için Alternatif (AfD) Partisi: Yaklaşık %42
  • Hıristiyan Demokrat Parti (CDU): Yaklaşık %22
  • Sol Parti: %11
  • Sosyal Demokrat Parti (SPD): %8
  • Yeşiller Partisi: %6

Bilindiği üzere tüm partiler, Almanya için Alternatif (AfD) partisi ile bir koalisyon hükümetine girmeyi reddettiklerini beyan etmiştir; bu durum, Alternatif Partisi rakiplerinden büyük bir farkla birinci sıraya yerleşirse, eyaletteki gelecek hükümetin kurulmasını son derece karmaşık bir görev haline getirebilir. Burada demokrasinin çelişkisi öne çıkmaktadır; zira seçmenlerin geniş bir kesimi belirli bir partiye oy verebilir; ancak bu parti, seçim sonuçlarından önceki siyasi ve partisel mülahazalar nedeniyle mutlaka yönetime katılma imkânına sahip olmayabilir.

Saksonya-Anhalt eyaleti, geçmişte komünist yönetim altında olan doğu eyaletlerinden biridir; dolayısıyla nüfus sayısı bakımından Almanya'nın en büyük eyaletlerinden biri olmasa da, seçim sonuçları Doğu Almanya'daki kamuoyu eğilimlerine dair taşıyabileceği göstergeler ve genel olarak Alman siyasi hayatında bırakabileceği etkiler nedeniyle geniş bir ilgi görmektedir.

Anketlerin işaret ettiği yönde bir sonuca yol açması halinde, bu durumun özellikle Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) olmak üzere geleneksel partiler üzerindeki baskıyı artırması ve göç dosyasının siyasi ve medya tartışmalarını güçlendireceği beklenmektedir. Bu da bazı partileri, Almanya için Alternatif Partisi’ne geçen seçmenleri geri kazanmaya çalışmak amacıyla göç ve iltica politikalarında daha sert tutumlar benimsemeye itebilir.

Alman siyasi söyleminde göç ve entegrasyon konusundaki tartışmaların belirgin bir şekilde yoğunlaşmasına rağmen, Almanya aynı zamanda büyük demografik ve ekonomik zorluklarla karşı karşıya bulunmaktadır. Zira 2025 yılında ülkedeki doğurganlık oranı kadın başına yaklaşık 1,32 çocuğa ulaşmış olup bu seviye, nüfus yenilenme oranının son derece altındadır. Nitekim doğu eyaletlerinde bu oran yaklaşık 1,22 seviyesindeyken, batı eyaletlerinde ise 1,34 olarak kaydedilmiştir.

Bu nedenle göçmen sayısını geniş çapta azaltmayı hedefleyen herhangi bir politika, özellikle birçok sektörde vasıflı ve vasıfsız işgücü eksikliğinin devam ettiği bir ortamda, pratik ve ekonomik zorluklarla karşı karşıya kalacaktır. Dolayısıyla iktidara gelen herhangi bir parti, seçim vaatleri ile devletin ve toplumun gerçek ekonomik ihtiyaçları arasında bir denge kurmak zorunda kalacaktır.

Sonuç olarak Saksonya-Anhalt seçimleri sadece yerel bir parti rekabetini yansıtmamakta; aynı zamanda demokrasilerin, bir yandan seçmen iradesi, diğer yandan ise siyasi sistemin sınırları ve parti ittifakları arasında yaşadığı daha derin bir krizi ortaya koymaktadır; ayrıca göçle ilgili siyasi talepler ile Almanya’nın bugün yaşadığı demografik ve ekonomik gerçeklik arasında olan çelişkiyi de ortaya koymaktadır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
M. Yusuf Seleme

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER