Salı, 24 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/06
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

İslam Dünyasının Haritası Üzerindeki Çatışma

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İslam Dünyasının Haritası Üzerindeki Çatışma
Coğrafyanın Parçalanması mı Yoksa Gücün Kontrol Altına Alınması mı?

Yirmi birinci yüzyılda dünya haritası artık sadece devletleri birbirinden ayıran çizgilerden ibaret olmadığı gibi siyasi sınırlar da artık milletlerin gücünü ölçmenin tek kıstası değildir. Zira her sınırın arkasında bir çıkar hikâyesi, her ittifakın arkasında güç hesapları ve her deniz veya kara koridorunun arkasında ticaret, enerji ve güvenlik akışını kontrol etme yeteneğine kimin sahip olacağına dair bir çatışma vardır.

Tam da bu açıdan bakıldığında, İslam beldelerini sadece coğrafi olarak birbirine komşu olan bir dizi ülke olarak görmek zordur; çünkü bu ülkeler, üç kıtayı birbirine bağlayan bir alana yayılmış, İslam dinine inanmış, Kur’an’ın dili ve yılların silemediği bir tarih tarafından birleştirilmiş olup, dünyanın en önemli deniz ve ticaret yollarını kontrol etmesinin ve devasa enerji kaynaklarına sahip olmasının yanı sıra göz ardı edilemeyecek bir nüfus, ekonomik ve askeri ağırlığa sahiptir. Bu nedenle İslam beldeleri, özellikle de Ortadoğu, hiçbir zaman büyük güçler arasındaki çekişmeden uzak kalmamıştır.

Ancak bugün kendini dayatan en hassas soru şudur: İslam beldeleri üzerindeki uluslararası çatışma sadece ekonomik, siyasi ve jeopolitik mi, yoksa temel hedeflerinden biri, küresel güç dengesini yeniden çizebilecek büyük bir İslam gücünün oluşmasını engellemek mi?

Mevcut çatışmayı anlamak için, bölgenin tarihindeki en büyük dönüm noktasına; yani Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra, sömürgeci kafirin Osmanlı Hilafet Devleti'nin yıkmasına geri dönmek gerekir.

1916 yılında İngiltere ve Fransa, I. Dünya Savaşı'nın ardından yapılan daha geniş uluslararası düzenlemeler kapsamında, Hilafet Devleti'ne ait Arap topraklarındaki nüfuz alanlarını ve çıkarlarını ele alan Sykes-Picot Anlaşması'nı imzaladılar. Daha sonra gelen mandalar ve siyasi düzenlemeler de yeni bölgesel düzenin şekillenmesine katkıda bulunmuştur. Nitekim bölgenin haritası; savaşlar, konferanslar, mandalar, devrimler ve siyasi uzlaşmalar gibi uzun bir silsile aracılığıyla şekillenmiştir. Ancak stratejik sonuç açıktır ki bu da: bölgenin, tek bir Hilafetin birleştirdiği geniş bir siyasi alandan, birbirinden ayrı sınırlara, egemenliklere ve ulusal çıkarlara sahip bir dizi devlete dönüşmesidir. O zamandan bu yana bölge; uluslararası ve bölgesel güçlerin her bir devletle ayrı ayrı rekabete girmesine ve bölge üzerinde uluslararası çatışmaların yaşanmasına daha elverişli bir hâle gelmiştir.

Nitekim İslam, bir din olarak ortadan kaybolmadığı gibi sömürgeci güçler de onu yok etmeyi başaramamış; aksine genel olarak tüm toplumlarda, özel olarak da İslam beldelerinde güçlü bir şekilde varlığını sürdürmüştür. Dolayısıyla İslam, ortak dil, ortak tarih, stratejik coğrafi konum, doğal kaynaklar, büyük pazarlar, insan gücü ve askeri kapasitenin birleştirdiği ülkeler, sıradan bir bölgesel güçten ibaret olmayacaktır.

İslam beldesi... gücün coğrafyası

İslam beldelerinin önemi, dünya düzeninin en önemli anahtarlarından birçoğuna sahip olmalarında yatmaktadır. Zira Müslüman ülkeleri; Basra Körfezi, Kızıldeniz, Akdeniz ve Hint Okyanusu'na kıyısı olan, Süveyş Kanalı, Hürmüz Boğazı ve Bâbülmendep Boğazı’nı birbirine bağlayan ve Avrupa ve Asya'daki büyük sanayi merkezlerinin arasında yer alan bir konumdadır. Bu coğrafyanın önemi, enerji ve küresel ticaret nedeniyle giderek artmaktadır. Bu nedenle bölge üzerindeki çatışmanın, deniz geçitleri, enerji kaynakları, pazarlar, tedarik zincirleri, limanlar ve altyapı ağları üzerindeki çatışmadan ayrı olması mümkün değildir.

Fakat mesele sadece coğrafyadan ibaret değildir; zira bölge aynı zamanda ABD, Çin ve Rusya’nın yanı sıra Türkiye, İran, Suudi Arabistan ve Yahudi varlığı gibi büyük bölgesel güçlerin projelerinin de kesişme noktasında yer almaktadır ki böylece bölge, uluslararası çatışmanın bölgesel çatışmayla iç içe geçtiği bir arena haline gelmiştir.

Irak: Irak, belki de merkezi devletlerin çöküşünün taşıdığı tehlikelerin en net örneklerinden biridir. Zira 2003’teki ABD işgali ve Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin ardından süreç, sadece otoritenin değişmesiyle son bulmamış; aksine bölgedeki güç dengesi de köklü bir şekilde yeniden şekillenmiştir.

Böylece devlet kurumları çökmüş, yeni siyasi ve askeri güçler ortaya çıkmış, İran’ın nüfuzu ABD’nin denetiminde genişlemiş, ardından Irak, mezhepsel şiddet ve terörle geçen yıllara girmiş ve bu süreç, IŞİD’in ortaya çıkmasına kadar ulaşmıştır.

Savaşı tek bir hedefe indirgemek mümkün değildir; zira ABD’nin güvenlik kaygıları, ABD’nin iç politikası, Yahudi varlığının güvenliği, petrol, Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesi ve bölgesel rekabet birbiriyle iç içe geçmiştir. Ancak göz ardı edilemeyecek sonuç şudur; Irak’ın zayıflatılması, bölgesel güç dengesinde büyük bir değişime yol açmıştır.

Bugün ise, ABD’nin gündeminin değişmesinin ardından Irak, mezhepsel savaşların ve güç dengesindeki değişimin acısını çekmektedir; zira ABD ve müttefikleri, İran’ın nüfuzunu Irak’tan çıkarmaya çalıştığı gibi iktidarı Irak’taki Sünnilere geri vermeye de çalışmaktadır. İran ile savaş alanı alevlenmiş olup bu savaşın hedeflerinden biri de İran’ın toprakları dışındaki nüfuzunu azaltmaktır; böylece Irak halkı yeni felaketlerle karşı karşıya kalacak olup, bölgenin haritasında, öncelikle Amerika’nın çıkarlarına ve Yahudi varlığının çıkarlarına hizmet edecek şekilde bir bölünme ve değişiklik meydana gelebilir; bu da (gerçek bir birlik olmaksızın) bölgenin ekonomik refahına imkan veren küçük kantonlarda istikrarlı bir ortam yaratacaktır ki bu da özellikle Amerika’nın çıkarına olacaktır.

Libya: 2011 yılında uluslararası askeri müdahale, Muammer Kaddafi rejiminin devrilmesine yol açtı ancak ülke, istikrarlı bir aşamaya geçememiş, aksine uzun süreli bir siyasi ve askeri bölünme sürecine girmiştir.

İşte burada uluslararası politikada son derece önemli bir kural ortaya çıkmıştır ki bu da; bir rejimi devirmenin, bir devleti kurmaktan çok daha kolay olmasıdır. Merkezi devlet, boşluğu doldurabilecek bir siyasi proje olmadan çöktüğünde sonuç, açık bir iç çatışma, bölgesel ve uluslararası güçler arasında bir rekabet olabilir ve ülke, bağımsız kararlar alabilen istikrarlı bir devlet olmak yerine, bir nüfuz sahasına dönüşebilir.

Suriye: Suriye, artık sadece uluslararası bir çatışmanın değil, nüfuz çatışmalarının iç içe geçtiğinin daha net bir örneği haline gelmiştir. Suriye savaşı sadece bir iç çatışma olmaktan çıkmış; bilakis bizzat devletin geleceği ve bölgesel sistemdeki konumu üzerindeki bir çatışmaya dönüşmüştür.

Büyük güçlerin, bir ülkenin geleceğine etki edebilmek için her zaman o ülkeyi işgal etmeleri gerekmez; aksine o ülkenin içinde ve çevresinde bulunan güçler üzerinde etki etme gücüne sahip olmaları yeterlidir. Nitekim Amerika, İran’ın Suriye’deki nüfuzunu zayıflattıktan ve gerilimin azaltıldığı bölgeleri kaybetmesiyle Suriye rejimine baskı uygulamaya çalıştıktan sonra, işler istediği gibi gitmemiştir; zira kitleler kendiliğinden harekete geçerek rejimin başını devirmiş ve plan değişmiştir; ancak bu kitlelerin elinde hazır bir proje bulunmadığı için Batılı güçler yeniden devreye girerek eski-yeni planlarını tamamlayabilmişlerdir; böylece rejim, Batılı güçlerin arzusuna göre devrilmemiştir ancak onlar kendilerine bir çıkış yolu bulabilmişlerdir.

Bugün ise Suriye, planlanan gündem kapsamında hizaya sokulmaktadır; zira rejim değişmemiş, aksine sadece rejimin başı değişmiştir; bağımlılık ise olduğu gibi kalmaya devam etmekte ve bölge için planlananlar son hızla yürütülmektedir.

Belki de İslam beldelerindeki en büyük zayıf noktalardan biri, dış güçlerin bölgeyle tek bir blok olarak değil, ayrı ayrı devletler yoluyla muamele etmelerine imkân tanıyan iç bölünmedir.

Türkiye: Türkiye, Müslüman çoğunluğa sahip NATO üyesi olan bir devlet olup önemli bir askeri ve ekonomik güçtür; coğrafi olarak Avrupa ile Asya arasındaki bir bağlantı noktasını kontrol etmekte ve Karadeniz, Kafkasya, Suriye, Irak ve Doğu Akdeniz’de doğrudan çıkarları bulunmaktadır. Bu nedenle Türkiye, sadece bölgesel bir ülke değil, aynı zamanda Amerika açısından gelecekteki bölgesel düzenin şekillenmesinde etkili olabilecek ülkelerden biridir.

(Suudi Basın Ajansı’nın 7/8/2026 tarihli haberinde) geçtiği üzere, bölgede ve dünyada güvenlik, barış ve istikrarı sağlamak amacıyla ortak savunma konusunda bin Selman, Erdoğan ve Şehbaz Şerif tarafından imzalanan bu yeni ittifak, tam anlamıyla bir Amerikan ittifakıdır; zira “Amerika, kendisine sadık bu üç ülkenin bölgede, özellikle de İran’a ve bölgenin Müslüman halkına karşı belirli bir rol üstlenmesini istemektedir.” Ayrıca bu husus, Hizb-ut Tahrir Emiri Celil Alim Ata İbn Halil Ebu Raşta’nın 18/8/2026 tarihinde yayınladığı, “Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan Üçlü İttifakı” başlıklı soru-cevapta geçmektedir; daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler için bu soru-cevapta ayrıntılar bulunmaktadır.

İslam beldeleri bir yandan dış müdahalelerin acısını çekerken, diğer yandan da kendi büyük merkezleri arasındaki iç rekabetin acısını çekmektedir: Zira Suudi Arabistan finansal ve enerji ağırlık ile dini bir konuma sahiptir. Türkiye, askeri ve sanayii gücüne ve stratejik bir konuma sahiptir. İran, coğrafi derinliğe, bölgesel nüfuz ağlarına, askeri ve füze kapasitelerine sahiptir. Pakistan, büyük bir askeri, nükleer ve nüfus potansiyeline sahiptir. Mısır ise, coğrafi, demografik ve siyasi açıdan son derece önemli bir konuma sahiptir.

Bu ülkelerden herhangi biri, günümüz yöneticilerinin yaptığı gibi Batı'nın ayakları altına kapanmayı reddedip İslam ümmetinin çıkarlarını benimsemiş olsa, her türlü denklemi değiştirebilecek güçtedir; böylesi bir durumda sonuç, mevcut durumdan kökten farklı olacaktır. Zaferin nedenlerinin sağlanması ve ağların hakimiyeti olarak adlandırılan modern kontrol mekanizmalarının içine düşülmemesi için, değişimin köklü olması ve ümmet mefhumunu taşıması gerekir.

Toprak Hakimiyetinden Ağların Hakimiyetine

19. yüzyılda ve 20. yüzyılın başlarında nüfuz, toprakların işgali ve doğrudan kontrolüyle ölçülürdü. Bugün ise bir devlet siyasi olarak bağımsız olsa da, güvenliği açısından başka bir devlete, ekonomisi açısından başka bir pazara, teknolojisi açısından üçüncü bir devlete ve mali sistemi açısından ise üzerinde kontrol sahibi olmadığı uluslararası kurumlara bağımlı olabilmektedir. Bu nedenle gerçek bağımsızlık daha karmaşık bir hale gelmiştir; dolayısıyla köklü bir değişim gerekmektedir. Zira yirmi birinci yüzyılda bağımsızlık, sadece bir bayrağa ve sınırlara sahip olmak değil, aksine dışarının ekonomiyi, enerjiyi, güvenliği veya ticareti boğmasına izin vermeden karar alma gücüne sahip olmak anlamına gelmektedir.

Böylece büyük güçler arasındaki çatışma, artık sadece toprakların işgali üzerine bir çatışma olmaktan çıkıp, dünyanın gidişatını, ekonomiyi, ticareti ve güvenliği belirleyen nüfuz ağlarına kimin sahip olacağına dair bir çatışmaya dönüşmüştür.

Her büyük güç, kendi çıkarlarına karşı güç dengesini değiştirebilecek bölgesel bir gücün ortaya çıkmasını engellemeye çalışmaktadır. Bu kural yalnızca Müslüman ülkeleri için geçerli değildir; ancak İslam, kapitalist ideolojiyi temellerinden dinamitleyen bir ideolojiye sahiptir.

Çin, yükselen bir uluslararası güç haline geldiğinden dolayı bir çevreleme politikasıyla karşı karşıya kalırken, Rusya ise Avrupa’nın güvenliği ve kendi nüfuz alanı nedeniyle Batı ile çatışmaya girmiştir. Ancak İslam beldeleri, konum, coğrafya, enerji, nüfus ve hadari derinlik gibi ek bir özelliğe sahiptir. Bu nedenle, bağımsız bir İslami bloğun ortaya çıkması, sadece bölgesel bir olayla sınırlı kalmayacaktır; aksine küresel bir olay haline gelebilir.

Bu nedenle Hizb-ut Tahrir'in bu meselenin bilincinde olduğunu görüyoruz; zira İslami fikri, cisminin ruhu, nüvesi ve hayatının sırrı haline getirmiş ve İslam ümmetini kalkındırmak, onu küfür fikirlerinden, rejimlerinden ve hükümlerinden kurtarmak için kendi metodunu benimsemiştir; çünkü parti, Hilafeti yeniden kurmak, Müslümanları birleştirmek ve onları Rabbani ideolojilerini taşımaya teşvik etmek için çalışmaktadır; zira bu ideoloji, kulları kula ibadet etmekten, kulların Rabbine ibadet etmeye yönlendirecek ve bu ümmetin, devletinin ve gözeticisinin yokluğuyla birlikte kaybettiği izzetini yeniden kazanmasını sağlayacaktır.

Bugün ümmetin tek eksikliği, kararlılık ve irade, sağlam bir kulpa sıkı sıkıya sarılmak ve tek ve ortağı olmayan Allah’a tamamen güvenmekten başka bir şey değildir; zira zaferin sahibi O’dur. O halde ey Müslümanlar, ey güç ve kuvvet ehli acele edin, davete katılın ve Hizb-ut Tahrir ile birlikte Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti kurmak için çalışın.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَمَا لَكُمْ أَلَّا تُنفِقُوا فِي سَبِيلِ اللهِ وَلِلَّهِ مِيرَاثُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ لَا يَسْتَوِي مِنكُم مَّنْ أَنفَقَ مِن قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَ أُولَئِكَ أَعْظَمُ دَرَجَةً مِّنَ الَّذِينَ أَنفَقُوا مِن بَعْدُ وَقَاتَلُوا وَكُلّاً وَعَدَ اللهُ الْحُسْنَى وَاللهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ “Size ne oluyor ki, Allah yolunda harcamıyorsunuz? Halbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Elbette içinizden, fetihten önce harcayan ve savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlara eşit değildir. Onların derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı vadetmiştir. Allah’ın yaptıklarınızdan haberi vardır.” [Hadid 10]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Azerbaycan'ın Kafkasya Üzerinden Geçen Zengezur Koridoru Özbekistan İçin Bir Fırsat mı Yoksa Jeopolitik Bir Tercih mi?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Azerbaycan'ın Kafkasya Üzerinden Geçen Zengezur Koridoru Özbekistan İçin Bir Fırsat mı Yoksa Jeopolitik Bir Tercih mi?

Haber:

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in 23-24 Ağustos tarihlerinde Özbekistan’a yaptığı devlet ziyareti, iki ülke arasındaki ilişkilerde yeni bir aşamaya geçildiğini ortaya koymaktadır. Özbekistan ve Azerbaycan, ziyaret sırasında “Sonsuz Dostluk Antlaşması”nı imzaladılar ve 2030 yılına kadar karşılıklı ticaret hacmini 1 milyar Dolara çıkarma hedefini belirlediler.

Yorum:

Ziyaret kapsamında, Azerbaycan sermayesinin katılımıyla bir dizi proje başlatıldı ve bunların temelleri atıldı. Bunlar arasında Azerbaycan Uluslararası Bankası (AR International Bank) ile ortaklaşa yürütülen Davr Bank, Matanat-A alçı fabrikası, Landau STEAM okulları, SOCAR şirketine ait beş akaryakıt istasyonu, Sea Breeze Uzbekistan ve Baku City konut kompleksleri, gümüş cevheri zenginleştirme tesisi ile meyve yetiştiriciliği alanındaki projeler yer almaktadır. Ayrıca Azerbaycan tarafı, Özbekistan’daki turizm sektörüne 5 milyar Dolara varan bir yatırım yapma planını da açıkladı. Bu da, Bakü sermayesinin Özbekistan’da basit ticaretin ötesine geçerek bankacılık, enerji, inşaat, turizm ve hammadde işleme gibi stratejik sektörlere girdiği anlamına gelmektedir.

Bu yakınlaşmanın temel noktası ulaşımdır. Zira ziyaret sırasında özellikle Zengezur Koridoru meselesine değinildi ve Aliyev, bu meselenin hayata geçirilmesi için çalışmaların etkin bir şekilde sürdüğünü belirtti. Daha önceki analizlerimizde de vurguladığımız gibi bu güzergâh, enerji ulaşım kaynaklarının çeşitlendirilmesi açısından Özbekistan için önemlidir; özellikle de Ukrayna savaşı ve altyapıyı hedef alan saldırılar nedeniyle Rusya’dan ithal edilen petrol ürünlerinin tedarikinde yaşanan istikrarsızlık göz önüne alındığında, alternatif güzergâhlara olan ihtiyaç giderek artmaktadır.

Uluslararası Hazar Ötesi Ulaşım Koridoru (Orta Koridor); Orta Asya'yı Hazar Denizi, Azerbaycan, Kafkasya ve Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına bağlama fırsatlarını genişletmektedir. Zengezur Koridoru'nun hayata geçirilmesi halinde, Kafkasya'daki bu ulaşım ağının imkanları daha da genişleyebilir. Özbekistan ise Orta Asya'daki büyük bir üretim ve tüketim pazarı olarak bu sistemde önemli bir konum edinecektir.

Amerika, Rusya ve Çin'in, bu işbirliğinin ardındaki beklentisi nedir?

Bu üç büyük gücün bu sürece karşı tutumu aynı olmayacaktır. ABD açısından, Hazar Ötesi koridorlar ve Zengezur Koridoru aracılığıyla Doğu ile Batı arasındaki bağların güçlendirilmesi stratejik olarak kabul edilebilirdir; nitekim ABD, buna yönelik yeşil ışığı yakın bir zaman önce değil, uzun zamandır yakmıştır. Çünkü bu, Rusya topraklarını aşarak Avrupa ile Asya arasındaki alternatif ulaşım güzergâhlarını güçlendirmektedir. Ayrıca Trump'ın Zengezur Koridoru çevresindeki yeni uluslararası barış ve refah sürecinin mekanizması, ABD'nin bölgedeki katılımını artıracak ve Rusya'nın nüfuzunun zayıflatılmasını sağlayacaktır.

Rusya ise Orta Asya ile Kafkasya arasındaki ekonomik ve ulaşım bağlarının güçlenmesi ve kendi geleneksel jeopolitik ve transit nüfuzunun zayıflaması açısından izlemektedir. Onun için asıl soru şudur: Yeni koridorlar, Rusya'nın katılımı olmadan hangi boyutta büyük hacimlere ulaşabilir? Özbekistan ile Azerbaycan arasındaki işbirliği Rusya'nın hoşuna gitmeyebilir ve memnuniyetsizliğini dile getirebilir; ancak onun pratik imkanları artık önceden olduğu gibi geniş değildir.

Çin ise duruma karşı farklı bir yaklaşım sergilemektedir. Zira onun için temel fayda, Avrupa pazarlarına ulaşan istikrarlı ve çok seçenekli kara yollarının bulunmasıdır. Bu nedenle Hazar Ötesi Koridor, Çin'in Kuşak ve Yol girişimi için sadece bir rakip değil, ek bir rota da olabilir.

Dolayısıyla Aliyev’in ziyaretini ve imzalanan projeleri sadece “iki ülke arasındaki dostluğun pekiştirilmesi” çerçevesinde değerlendirmek yeterli değildir. Nitekim burada, ABD'nin inisiyatifine binaen, sermaye akışı, enerji, ulaşım koridorları ve Türk devletleri arasında şekillenen yeni ekonomik alan tek bir noktada kesişmektedir. Ayrıca ABD, Çin'in bölgedeki nüfuzunu frenleme girişimlerini sürdürecektir.

Asıl soru ise şudur: Özbekistan, bu yeni fırsatları, kendi bağımsız ekonomik ve stratejik çıkarlarını güçlendirmek için mi değerlendirecek, yoksa bir nüfuz alanından çıkıp başka bir tarafın ekonomik ve ulaşım sistemine daha fazla bağımlı bir hale mi gelecek? Bunu kesinlikle zaman gösterecektir. Dolayısıyla Müslümanların maslahatı açısından bakıldığında, her türlü ekonomik ve siyasi ilişki, bağımlılığa değil, bağımsızlığa ve ümmetin maslahatına hizmet etmesi gerekir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَنْ يَجْعَلَ اللَّهُ لِلْكَافِرِينَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ سَبِيلًا “Muhakkak ki Allah kafirler için müminler aleyhine asla bir yol (sulta) kılmayacaktır!” [Nisa 141]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...

Paris İçin Altı Milyar Avro.. Gazze İse Bekliyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Paris İçin Altı Milyar Avro.. Gazze İse Bekliyor!

Haber:

Fransa Cumhurbaşkanı Macron, Ortadoğu'daki krizlerin ele alınması ve iki ülke arasındaki ekonomik yakınlaşmanın güçlendirilmesini kapsayan bir ziyaret kapsamında Bin Selman'ı Paris'te kabul etti. Macron, Paris yakınlarındaki Cergy-Pontoise bölgesinde üç tema parkı inşa edilmesi amacıyla 6 milyar Avro değerindeki Suudi yatırımını duyurdu ve projeyi, 22 bin doğrudan istihdam sağlaması beklenen eşi benzeri görülmemiş bir duyuru olarak nitelendirdi. Ayrıca taraflar, savunma, güvenlik, ulaştırma, enerji ve sanayi alanlarını kapsayan 20 anlaşma daha imzaladı. Filistin hakkında ise Paris ve Riyad, iki devletli çözümü tehdit eden “İsrail’in” yerleşim politikasına son verilmesi çağrısında bulundu; bu ise, geçen yıl birlikte canlandırmaya çalıştıkları ancak sonuç alamadıkları bir süreçti. (Deutsche Welle Arabic, 24/08/2026)

Yorum:

Paris'teki tema parkları için Altı Milyar Avro! Bu rakam üzerinde bir an durun; sonra da Gazze’deki çocukların açık havada uyuduklarını ve eğer çalışıyorsa hastanelerinin asgari düzeyde hizmet verdiklerini hatırlayın! Fransa’ya, çocuklarını mutlu etmek için 6 milyar Avro pompalanırken, ümmetin çocukları ise kuşatılmış durumda ve her şeyden mahrum bırakılmaktadır! Gazze’deki Müslümanların onurunu korumadan önce Paris’te eğlence parkları inşa eden bu vizyon da nedir Allah aşkına?!

Açıkça belirtilmesi gereken paradoks ise, Bin Selman çantasında Paris’e altı milyar Avroluk bir yatırım taşırken, kapanış bildirisinde ise sözlü olarak yerleşim faaliyetlerinin durdurulması çağrısında bulunmuştur. Yani bir kelime karşılığında altı milyar! Peki düşman, Müslümanların paralarının Paris’i inşa ettiğini ve düşmanlarının ekonomisini ayakta tuttuğunu görürken, bu çağrıyı nasıl ciddiye alabilir ki?! Para, tavırdan önce geldiğinde onu anlamsız kılar ve onu bir baskı aracından bir dekora dönüştürür.

Bu ümmetin servetleri, yöneticilerinin boynundaki bir emanettir; bu yüzden onlar, tarihin huzurunda hesaba çekilmeden önce bu servetler hakkında Allah'ın huzurunda sorgulanacaklardır. Doğu’daki Müslümanlar kuşatılmış ve muhtaç bir haldeyken, Batı'daki Suudi yatırımcı kendi ümmetinin evlatları dışındakilere doğrudan istihdam yaratır bir hale geldiği için Paris’te eğlence parkları inşa edilip Batı başkentlerinde yatırım sarayları yükseliyorsa, bu ancak bir yöneticinin halkına ve akidesine olan bağlılığından sıyrıldığında, bir başkasına bağımlı olmaktan başka yol bulamamasındandır.

وَلَا تُؤْتُوا السُّفَهَاءَ أَمْوَالَكُمُ الَّتِي جَعَلَ اللَّهُ لَكُمْ قِيَاماً
“Allah'ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı aklı ermezlere (sefihlere) vermeyin.” [Nisa 5]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Nasır

Devamını oku...

Hilafet: Ahitlerin Misakı!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Hilafet: Ahitlerin Misakı!

Haber:

Erdoğan, Mısır'ın, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında yakın zamanda imzalanan ortak savunma anlaşmasına katılabileceğini söyledi; Kahire'nin katılımının mümkün olduğunu belirten Erdoğan, paktın yeni üyelere açık olduğunu ifade etti. (elcezire.com)

Yorum:

Son Mekke Ortak Savunma Anlaşması bir başarı olarak tasvir edilmekte ve İslam ümmetinin desteğini kazanmak amacıyla propagandası yapılmaktadır. Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan anlaşmayı, Müslümanları tehdit eden herhangi bir dış tarafa karşı savunma amacıyla uluslararası düzeyde İslam ümmetine yönelik bir cephe olarak da tasvir etmiştir. Bununla birlikte bu savunma anlaşmasını, sömürgeci Amerika’nın çıkarlarını desteklemeye ve onun Ortadoğu üzerindeki hakimiyetini pekiştirmeye uygun bir stratejiden ibaret olduğu şeklinde anlayabiliriz.

Anlaşmanın üç üye ülkesi, Müslümanlar arasında ortak bir savunma siyasetini adeta yeniden canlandırıyormuş gibi göstererek şu anda daha fazla ülkenin katılımlardan bahsetmektedir; ancak bu, gerçekten tamamen uzakta olup sözlerini ve görünümlerini ne kadar güzelleştirmeye çalışırlarsa çalışsınlar ümmete sadece zarar vermektedir.

Avrupa, Osmanlı Hilafeti döneminde Müslümanların birliğini parçalamaya yönelik çabalarına başlamıştı; zira onun hedefi, onları İslami yönetimin merkezi yönetim sisteminden çıkarmaktı. Nitekim İslam ümmeti içinde çeşitli bölgesel, milliyetçi ve ırkçı eğilimler güçlendirilmiş ve böylece Avrupa, İslam ülkelerini parçalamada başarılı olmuştur. Böylece de milliyetçilik ve vatancılık ateşleri alevlenmiş; bunun üzerine İslam beldesi paramparça olurken, Müslümanların kalplerinde ve inançlarında birbirlerine bağlılıkları kalmaya devam etmiştir. Ülkeler ekonomik büyümeye ve sınırlarının güvenliğini sağlamaya ihtiyaç duymaya başlamış ve hızla egemenliklerini korumak için anlaşmalar yapma ihtiyacı hissetmişlerdir. Ancak sömürgeci, bu ihtiyacı kendi çıkarları için aşırı derecede istismar etmiş; sınırlar ve antlaşmalar, ümmetin bölünmesini pekiştirmiştir. Bugün ise aynı tarih, Mekke Anlaşması şeklinde tekerrür etmektedir.

Diğer ülkelerin de anlaşmaya katılmaları konusunda ısrar edilmesi ve onların davet edilmesi, Bağdat İttifakı’nın utancını hatırlattığın gibi aynı şekilde CENTO İttifakı’nın kurulmasının, asıl hedefi savaşında Amerika’yı desteklemek olduğu halde Sovyetler Birliği’nin ahlaksız ve ateist saldırısına karşı İslami bir direniş olarak sunulmasını da hatırlatmaktadır.

Eğer Mekke Anlaşması gerçekten Müslümanların lehine olsaydı, ilk adım olarak Müslümanları Batı’nın zulmüne karşı savunurdu; oysa Gazze ve İran, Yahudi varlığının, Amerika'nın ve Müslümanların başındaki yöneticilerin kurbanları olarak hâlâ marjinalleştirilmiş (bir kenara atılmış) durumdadır.

Kendisine güvenebileceğimiz tek hakikat, tek kelimeyle Allah Subhanehu ve Teala'nın sözüdür. Dolayısıyla İslam ümmetinin O'nun emriyle birleşmesi ve kendini savunması gerekir; bunu ise Batı’nın çıkarları ve servetlerini arzulayarak değil, bilakis Allah Subhanehu ve Teala'nın rızasını kazanmak amacıyla yapmalıdır. Hilafet Devleti'nin kurulması, Suudi Arabistan, Pakistan, Türkiye ve tüm İslam ülkelerinin aynı gücü kullanmalarına ve İslam sancağını dalgalandırmalarını imkân sağlayacaktır. Zira Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet, tüm şeytani ahitlere son verecek ve İslam ümmetini kendi gölgesi altında toplayacaktır.

وَاعْتَصِمُواْ بِحَبْلِ اللّهِ جَمِيعاً وَلاَ تَفَرَّقُواْ وَاذْكُرُواْ نِعْمَةَ اللّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنتُمْ أَعْدَاء فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُم بِنِعْمَتِهِ إِخْوَاناً وَكُنتُمْ عَلَىَ شَفَا حُفْرَةٍ مِّنَ النَّارِ فَأَنقَذَكُم مِّنْهَا كَذَلِكَ يُبَيِّنُ اللّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ “(Ey müminler!) Hepiniz birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve ayrılığa düşmeyin. Allah’ın size olan şu nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşmandınız; derken Allah kalplerinizi kaynaştırdı da O’nun bu nimeti sayesinde kardeş oldunuz. Ateşten bir çukurun tam kenarında idiniz, fakat Allah sizi oraya düşmekten kurtardı. Doğru yolu bulasınız diye, Allah size ayetlerini işte böyle açıklıyor.” [Al-i İmran 103]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahlak Cihan

Devamını oku...

ABD Borcunun 40 Trilyon Dolara Yaklaşması

  • Kategori Makaleler
  •   |  

ABD Borcunun 40 Trilyon Dolara Yaklaşması
Küresel Finans Sistemini Çökmekle Mi Tehdit Ediyor?

ABD borcu artık yalnızca Washington'daki federal bütçeyi ilgilendiren bir iç mesele değildir, aksine küresel ekonomideki en hassas dosyalardan birine dönüşmüştür. (ABD Hazine Bakanlığı’na – federal borç verilerine göre) ABD’nin toplam federal borcunun 40 trilyon Dolara yaklaşması şu soruyu akla getiriyor: Bu borcun bedelini kim ödeyecek? Piyasalar, Washington’un bu borcu kontrol altına alma kabiliyetine olan güvenini kaybetmeye başlarsa ne olur?

ABD Hazine Bakanlığı verileri, federal borcun 40 trilyon Dolar seviyesine yaklaştığını ortaya koyarken; bu veriler, kamu tarafından taşınan borç (yani ABD hükümetinin kendi dışından borç aldığı toplam tutar) ile iç kamu borcu (yani ABD Hazine Bakanlığı tarafından ihraç edilen ve Sosyal Güvenlik İdaresi, sağlık sigortası fonları ve benzerleri gibi nakit fazlası olan çeşitli devlet fonları tarafından satın alınan tahviller) arasında ayrım yapılmaktadır. Hazine Bakanlığı, borcun kamuya ait varlıklar ile hükümet içi varlıklar arasındaki dağılımı da dahil olmak üzere, borç verilerini günlük olarak sağlamaktadır.

Bu borç tek bir krizin sonucu olarak birikmemiştir; aksine on yıllardır tekrarlanan (bütçe) açığının bir sonucudur; yani ABD hükümeti, birçok yılda gelirlerden topladığından daha fazla harcama yapmıştır. Harcama gelirleri aştığında, Hazine Bakanlığı açığı finanse etmek için tahvil ve hazine bonosu ihraç eder. Yıllar geçtikçe, bu borçlanmalar birikerek federal borcu oluşturur.

Askeri harcamalar, insani yardım programları, sağlık hizmetleri, ekonomik krizler, teşvik paketleri, sonra bizzat borcun faiz maliyetindeki artış gibi bu süreçte birçok faktör birbiriyle iç içe girmiştir.

Kongre Bütçe Ofisi'nin en son tahminleri, ABD federal bütçe açığının 2026 mali yılında yaklaşık 1,9 trilyon Dolara ulaşmasını beklerken, mali yıl sonunda kamu borcunun yaklaşık 31,75 trilyon Dolara ulaştığı ortaya çıkmıştır. Ayrıca mevcut yasalar ve politikalar devam ederse, ofis, kamunun taşıdığı borç oranının 2036 yılına kadar gayri safi yurtiçi hasılanın %120’sine yükseleceğini beklemektedir. Hükümetin iç borcu ise 7,72 trilyon Dolardır.

İşte gerçek sorun da burada yatmaktadır: ABD sadece birikmiş devasa bir borçla karşı karşıya değildir, aynı zamanda eski borca yeni borç ekleyen sürekli bir yıllık açıkla da karşı karşıyadır. Sorun, borcun büyümesinin, ekonominin ve devlet gelirlerinin bunu taşıma kapasitesinden daha hızlı hale geldiğinde başlar. İşte burada faiz (riba), yalnızca bir maliyet olmaktan çıkarak sorunu daha da kötüleştiren bir faktöre dönüşür. Çünkü borç ne kadar artarsa, faiz de bir o kadar artar. Faiz ne kadar artarsa da, devlet harcamaları da bir o kadar artar. Gelirler aynı ölçüde artmazsa, açık da artar, hükümet yeni borçlanmaya ihtiyaç duyar ve böylece bir döngü oluşur.

Hazine Bakanlığı verileri, federal borç üzerindeki faiz ödemelerinin ABD bütçesinde son derece önemli bir kalem haline geldiğini ortaya koymaktadır.

ABD ekonomisi bu çıkmazdan kurtulabilir mi?

Teorik olarak evet; ancak seçeneklerin tamamı siyasi ve ekonomik açıdan maliyetli olup, Washington'ın önünde dört ana yol bulunmaktadır:

Birincisi: Harcamaların kısılması: Bu doğrudan bir seçenektir; ancak özellikle sosyal güvenlik, sağlık hizmetleri ve savunma konuları söz konusu olduğunda siyasi açıdan son derece zordur.

İkincisi: Gelir ve vergilerin artırılması: Hükümet, vergiler yoluyla gelirleri artırabilir veya bazı muafiyetleri kaldırabilir; ancak bu, siyasi, ekonomik ve toplumsal direnişle karşı karşıya kalabilir.

Üçüncüsü: Daha yüksek bir ekonomik büyüme sağlamak: Bu, en az acı veren bir senaryodur; zira ekonomi, borcun büyümesinden daha hızlı büyürse, borç tamamen ödenmeden bile borcun GSYİH'ye olan oranı düşebilir.

Dördüncüsü: Enflasyon: Enflasyon bazı eski borçların reel değerini azaltabilir, ancak bu bedava bir çözüm değildir; zira faiz oranlarının yükselmesine, satın alma gücünün aşınmasına ve Dolara olan güvenin sarsılmasına yol açabilir ve bu çok tehlikelidir.

Bu nedenle gerçek çözüm, borcu ödemek için “para basmakta” değil; aksine bütçe açığını azaltmakta, harcamaları kontrol altına almakta, gelirleri artırmakta ve yeterli bir ekonomik büyüme sağlamakta yatmaktadır.

ABD'nin borcu, küresel finans sistemini tehdit etmekte ve giderek artan bir tehlikeyi temsil etmektedir; ancak bu, küresel bir çöküşün eşikte olduğu anlamına gelmemektedir. ABD, olağanüstü bir avantaja sahiptir: Zira Dolar (ki bu Dolar, ABD hükümetinin garantisiyle mal ve hizmet alımında yüksek güvene sahiptir; dolayısıyla para biriminin çökmesi sorunu, sadece güven eksikliğinden kaynaklanmamakta, aynı zamanda bu Doların sadece bir kağıt parçası olmasından, gerçek bir değer taşımamasından ve herhangi bir madene dayanmamasından da kaynaklanmaktadır), uluslararası rezervlerde ve işlemlerde ana para birimi olup, hazine tahvilleri ise küresel finans sistemindeki en önemli güvenli ve likidite varlıklarından birini temsil etmektedir.

Bu yüzden Washington çoğu ülkenin kaldıramayacağı seviyelerde borçlanabilmektedir; ancak bu aynı güç, ABD borcuna yönelik her türlü güven krizini, dünya için daha da tehlikeli bir hale getirmektedir. Eğer yatırımcılar, ABD’nin borcunun kontrol edilemez bir hızla büyüdüğüne inanmaya başlarsa, riskleri üstlenmeleri karşılığında Hazine tahvillerinden daha yüksek getiri talep edebilirler. Getirilerin yükselmesi, ABD hükümeti için borçlanma maliyetinin artması anlamına gelmektedir; ancak bu, ABD sınırlarında durmaz; zira Amerika'nın faiz oranları, dünya çapında finansman maliyetleri, piyasaları, varlıkları ve para birimlerini de etkilemektedir.

Kongre Bütçe Ofisi, borç seviyelerinin yükselmesinin mali bir kriz riskini artırabileceği ve yatırımcıların ABD hükümetinin borcu yönetme kabiliyetine olan güvenini yitirmesinin, faiz oranlarında ani artışlara ve mali ve ekonomik çalkantılara yol açabileceği konusunda uyarıda bulunmuştur.

Kriz, borç 40 veya 50 trilyon Dolar gibi sihirli bir rakama ulaştığında başlamaz; bilakis asıl tehlike, piyasaların güveni değiştiği anda başlar. Yatırımcılar, ABD’nin taahhütlerini yerine getirebileceğine inandıkları sürece, Hazine tahvillerine olan talep devam edecektir. Ancak, “borç, hükümetin onu kontrol etme kapasitesinden daha hızlı büyüyor” şeklinde bir kanı egemen olursa, o zaman yatırımcılar daha yüksek getiri talep edeceklerdir. Eğer durum, “Borca ve Dolara olan bağımlılığımızı azaltmak istiyoruz” noktasına evrilirse, o zaman piyasalar çok daha tehlikeli bir aşamaya girebilir. Burada kriz tahvil piyasasından başlayıp; ardından bankalara, finans kurumlarına, para birimlerine, hisse senetlerine ve reel ekonomiye sıçrayabilir. İşte o zaman ABD krizi küresel bir kriz olacaktır; zira ABD Hazine tahvilleri sadece yerel borçlanma araçları değildir; aynı zamanda dünya çapında bankaların bilançolarında, emeklilik fonlarında, sigorta şirketlerinde, merkez bankalarında ve hükümetlerde de yer almaktadır; ayrıca Dolar, uluslararası ticarette, rezervlerde ve finansman alanında merkezi bir konuma sahiptir.

Bu nedenle Hazine piyasasında yaşanacak ciddi bir çalkantının etkileri ABD sınırlarını aşabilir ve en tehlikeli senaryo şu şekilde olabilir: ABD tahvillerine olan güvenin kaybolması, Hazine tahvillerinin getirilerinin yükselmesi, küresel borçlanma maliyetlerinin artması, bazı varlıkların değerinin düşmesi ve finansal kurumlar üzerinde baskı oluşması, yatırım ve büyümenin gerilemesi, para birimlerinde ve küresel piyasalardaki çalkantı gibi. Ancak bu, kesin olan bir beklenti değil, olası bir kriz senaryosu olmaya devam etmektedir.

Nitekim önümüzdeki yıllar özel bir önem taşımaktadır; zira Kongre Bütçe Ofisi, borcun yükselmeye devam edeceğini öngörmektedir. Mevcut tahminlere göre, kamuya ait borç, 2036 yılına kadar gayri safi yurtiçi hasılanın yaklaşık %120’sine yükselecektir. Bu da bugün bütçe açığına çözüm bulmamanın, yarın Washington’ın önündeki seçenekleri çok daha zorlaştıracağı anlamına gelmektedir.

Bundan dolayı mesele artık sadece “borcun boyutuyla” ilgili bir soru değildir; aksine ABD'nin siyasi sisteminin, piyasalar onu buna zorlamadan önce acı verici kararlar alma kabiliyetiyle ilgilidir.

Tehlike iflas değildir... Aksine güven krizidir

ABD iflasını ilan etmenin eşiğinde değildir ve şu anda küresel finans sisteminin çöküşünün ne zaman gerçekleşeceğini belirlemeye olanak tanıyan göstergeler de bulunmamaktadır. Ancak asıl tehlike, artan borç, süregelen bütçe açığı ve borç servisi maliyetindeki artışın oluşturduğu uzun vadeli bir süreçte yatmaktadır.

Küresel finans sisteminin geleceğini belirleyecek soru şudur: “Dünya, daha ne zamana kadar Doları ve ABD Hazine tahvillerini en güvenli varlıklar olarak korumaya hazır bir halde kalmaya devam edecek?”

Eğer güven devam ederse, Washington borcunu uzun bir süre yönetebilir; ancak güven aşınmaya başlarsa, yaklaşık 40 trilyon Dolarlık bu borç, bir finansman aracından, etkileri tüm dünyaya yayılan bir mali bir krizin kaynağına dönüşebilir.

Bu nedenle asıl tehlike, piyasaların sabah uyanıp Amerika’nın “iflas ettiğini” görmesi değildir; aksine piyasaların Amerika’ya duyulan güvenin maliyetini kademeli olarak artırmaya başlamasıdır. İşte bu noktada, dünya herkesin korktuğu çöküş anına ulaşmadan önce bir kriz başlayabilir.

İşte bu, ortaya çıkmasından beri kendi ölüm tohumlarını taşıyan kapitalizmdir; zira bu tohumlar, artık kapitalizmin köklerini kökünden söküp atmakta ve sonları yaklaşmaktadır; ancak tek kaybeden insanlık olup, son anlarında bile bu dünya için bir felakettir.

Asıl çözüm, insanlığın işlerini gözetmek için indirilen Allah’ın şeriatıyla hükmetmeye geri dönmektir ki böylece insanlar, fıtratlarına uygun bir şekilde huzur içinde yaşayabilsinler, kendilerini bu dünyada barış içinde yaşamaları için yaratan Rablerinin çağrısına icabet etsinler ve kendilerinden razı olmuş bir şekilde Rablerine kavuşabilsinler.

Bu söz ancak İslami hayata yeniden başlatırsak, Allah’ın şeriatıyla hükmedersek ve dünyaya, evreni adalet ve nurla dolduran, insanlığa ihtişamını ve izzetini geri kazandıran bu şeriatla hükmedersek gerçekleşebilir. O halde Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti’ni yeniden kurmak için çalışanlarla birlikte çalışın; zira bu, dünyada ve ahirette bir kurtuluş olup, ancak onunla hayat huzurlu olacaktır.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَإِمَّا يَأْتِيَنَّكُم مِّنِّي هُدًى فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَى * وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى “Birbirinize düşman olarak hepiniz cennetten inin. Artık benden size hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz. Kim de benim zikrimden yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” [Taha 123-124]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER