Perşembe, 25 Zilhicce 1447 | 2026/06/11
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Yaklaşan Silahsız Savaş: Gıda

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Yaklaşan Silahsız Savaş Gıda
Çatışma, Kırılganlık ve Aşamalı Çöküş Arasında Küresel Gıda Sistemi Üzerine Bir Okuma

 

Modern savaşlar artık sadece tank ya da füze sayısıyla ölçülmemekte; aksine devletlerin tüm güç araçlarından daha temel bir unsur olan gıdayı güvence altına alma kapasitesiyle ölçülmektedir. Bunun nedeni de ekonomik olarak birbirine bağlı bir dünyada yaşıyor olmamızdan kaynaklanmaktadır. Bu da ekmeği jeopolitik denklemlerin bir parçası haline getirmekte ve tedarik zincirlerindeki bozulmanın etkisi, kimi zaman askeri cephelerdeki bozulmalara eşdeğer bir hale getirmektedir.

Bu okuma; FAO (Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü) ve Dünya Gıda Programı raporlarında tanımlandığı şekliyle küresel gıda sisteminin derin yapısını irdeliyor ve gıdanın bir metadan bir baskı aracına, bir istikrar unsurundan ise çatışmalara karşı son derece hassas ve kırılgan bir unsura nasıl dönüştüğünü ortaya koyuyor.

Birincisi: Dünya, gıda eksikliğin sıkıntısını çekmemekte, aksine ona nasıl ulaşacağının sıkıntısını çekmektedir

Küresel üretim teorik olarak insanları doyurmak için yeterli olmasına rağmen, ancak yüz milyonlarca insan gıda güvensizliği içinde yaşamaktadır. Dolayısıyla sorun üretimde değildir; aksine dağıtımdaki dengesizlikte, satın alma gücünün zayıflığında, tedarik zincirlerinin kırılganlığında, siyasi ve iklimsel şoklardadır; bu da dünyanın gıda azlığından dolayı değil, ona erişimin istikrarsızlığı nedeniyle aç kalmasına neden olmaktadır.

İkincisi: Gıda sisteminin yapısı

Merkezi olmayan bir güce dayanmaktadır; bu, büyük tahıl üreticisi ülkeler, küresel şirketler, fiyatlandırma piyasaları ve Süveyş Kanalı, Bab el-Mendeb ve Hürmüz Boğazı gibi deniz geçitlerinin iç içe geçtiği karmaşık bir ağdır; bu ağ dünyaya bolluk sağlamakta ancak aynı zamanda sistemi görünürde güçlü kılarken yapısal olarak ise kırılgan bir hale getirmektedir.

Üçüncüsü: Savaşların doğrudan bir neden değil, hızlandırıcı bir faktör olması

Modern savaşlar genellikle gıdayı hedef almaz, ancak üretim, enerji ve ulaşım gibi gıdanın temel unsurlarını vurur. Ukrayna Savaşı’nda yaşananlar bize bir ders niteliğindedir; gıda açısından hassas bir bölgede yaşanan çatışma, kısa sürede küresel tahıl fiyatlarında bir kargaşaya yol açmıştır.

Dördüncüsü: Yaşam krizinden siyasi kargaşaya

Gıdanın önemi, sadece bir meta olması değil, aynı zamanda bir iç istikrar faktörü olmasıdır; fiyatların yükselmesi veya arzın azalmasıyla birlikte bir dizi tırmanış süreci ortaya çıkmaya başlar: İlk olarak, gıda fiyatlarındaki artış aileler üzerinde baskı yaratarak geçim sıkıntısına yol açar; ardından bu durum, şehirlerdeki protestolar ve gerginlikler gibi toplumsal kargaşalara dönüşür; en sonunda da kurumlara olan güvenin azalması ve gerginliğin artmasıyla siyasi bir krize dönüşür. Bu da ülkeleri dış baskı ve etkilere karşı daha savunmasız hale getirir.

Beşincisi: Gıda, savaş olmadan nasıl bir baskı aracı haline gelir?

Gıda geleneksel bir silah olarak kullanılmamakta, aksine ihracat kısıtlamalarının dayatılması, koridorların devre dışı bırakılması, piyasalarda spekülasyon yapılması, enerji fiyatlarının manipüle edilmesi veya tedarik zincirlerinde kargaşalar yaratılması gibi dolaylı araçlar yoluyla bir silah olarak kullanıldığı bir baskı aracı ya da müzakere kozu olarak da kullanılmaktadır; tıpkı Gazze’de olduğu gibi; zira tedarik zincirlerinin ciddi şekilde bozulması nedeniyle savaş insani yardımlarla iç içe geçmiş, ardından da gıda yardımlarının girişinin kısıtlanmasıyla gıda, sırf insani bir hak olmaktan çıkıp çatışma denkleminin bir parçası haline gelmiştir.

Altıncısı: Gıda sisteminin aşamalı olarak çöküşü

Gerçek tehlike ani bir kıtlıkta değil, aksine savaşlar, iklim, enerji fiyatlarındaki artış ya da daha önce belirttiğimiz gibi ihracat kısıtlamalarının uygulanması ya da stokların zayıflığı sebebiyle meydana gelebilecek küresel gıda sisteminin istikrarında yavaş yavaş bir aşınmada yatmaktadır… İşte tüm bu dönüşümler, kalıcı olarak yüksek fiyatlara, satın alma gücünün düşmesine ve ülkeler arasında bir uçurum oluşmasına yol açabilir.

Yedincisi: Jeopolitik hızlanma senaryosu

Ukrayna veya İran gibi bölgelerde savaşların genişlemesi, Körfez ülkelerinin sürece dahil edilmesi ya da öngörülemeyen nükleer bir savaşın olması durumunda bu, (üretim ve enerji alanındaki aksamalar, deniz yollarının tehdit altına girmesi, nakliye maliyetlerinin artması ve ihracatı yasaklayan kararlar nedeniyle) küresel çapta fiyatların patlamasına yol açacak, böylece gıda doğrudan hedef alınmadan bir gıda krizi oluşacaktır.

Sekizincisi: Gıda çağında güç mantığı

Güç, tam kontrolde değil, krizler sırasında dayanma ve tedariki yönetme gücünde, stratejik stoklara sahip olmakta ve ulaşım yollarını kontrol etmede yatmaktadır.

Burada, tüm yukarıda geçenlerin özü şudur; bugün bizim rolümüz, ülkemizin sahip olduğu güç unsurlarını değerlendirme ve gıda dengesini tamamen tersine çevirme kapasitesine sahip olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti yeniden tesis etmek için çalışmaktır; zira bizim beldelerimiz, küresel ekonominin hayati kavşak noktalarında yer almakta, büyük deniz yollarını kontrol etmekte olup enerji piyasalarında etkili bir ağırlığa sahip olduğu gibi etkili bir yönetimle üretim kapasitesinin önemli bir kısmını yeniden kazanabilecek tarım alanlarına da sahiptir. Dolayısıyla yukarıda bahsedilen her şey, konumumuzu etkilenme çemberinden etkileme çemberine dönüştürmek için yeterlidir; işte o zaman gıda artık dışarıdan dayatılan bir baskı kartı ya da taviz koparmak için kullanılan bir müzakere aracı olmayacak, aksine bilinçli ve bağımsız bir şekilde yönetilen egemen bir unsur olacaktır; sadece o zaman bu denklemdeki konumumuz değişebilir ve krizlerden etkilenen bir tüketiciden, krizleri şekillendirme veya kontrol altına alma gücüne sahip bir aktöre dönüşebilir.

Üzerimize kısıtlamalar dayatan, kanlarımızı ucuz sayan ve Allah ve Rasulü'nün razı olmadığı bir yönetimi devam ettirmeleri karşılığında bizleri yok pahasına satan yöneticiler olduğu sürece, bunları yeniden tesis edemeyeceğiz.

Yardımın sadece Allah katından olduğuna dair samimi bir inançla bu kısıtlamaları kırmak için çalışmakla ancak ümmetimizin ihtişamını ve izzetini geri kazanabiliriz; zira bu, Allah Azze ve Celle'nin bize olan vaadi olup Allah asla vaadinden dönmeyecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Irak: Amerikan Nüfuzu ve İran Çatışması Altında İsimlerin Yeniden Düzenlenmesi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Irak: Amerikan Nüfuzu ve İran Çatışması Altında İsimlerin Yeniden Düzenlenmesi

 

Haber:

Irak Cumhurbaşkanı Nizar Amidi, 27 Nisan 2026 Pazartesi günü, Koordinasyon Çerçevesinin (Irak Parlamentosu’ndaki en büyük blok) başbakan adayı Ali Faleh Kazım ez-Zeydi’yi 30 gün içinde hükümeti kurmakla görevlendirdi.

Siyasetçiler, ez-Zeydi'nin adaylığının, “Şii siyasi evinin” yaşlanarak siyasi figürler üretemez hale gelmesinin ardından geldiğini ve ayrıca bu aşamada bir günah keçisi istendiğini düşünüyor; “zira Irak'ta hem siyasi hem de mali bir kriz olup liderlerden hiçbiri ön cephede olmak ve sorumluluk almak istemiyor; bu nedenle görevine devam etse de istifa etse de kimseyi zor durumda bırakmayacak olan ez-Zeydi seçilmiştir; zira ez-Zeydi'nin görevinden ayrılması bir kriz oluşturmayacağı gibi onun kalması da siyasi bir durum oluşturmayacaktır.”

Yorum:

Bugün Irak’ta, bilinmedik bir kişinin hükümet başkanı olarak görevlendirilmesi şeklinde yaşananlar, 2003 yılında Irak’ın işgalinden sonra devletin enkazı üzerinde kurulan siyasi sistemin doğasından bağımsız olarak anlaşılamaz. Zira bu sistem, mezhepsel kota paylaşımına dayanmakta olup başta Amerika Birleşik Devletleri ile İran olmak üzere uluslararası ve bölgesel güçlerin iradesine ipoteklidir.

Siyasi ağırlığı ya da halk tabanı bulunmayan Ali ez-Zeydi'nin aday gösterilmesi, devlet adamları yetiştirmekten aciz olan bu rejimin gerçeğinin açık bir yansımasıdır; zira bu rejim, temelinde insanların işlerini gözetmek yerine dış güçlerin çıkarlarına hizmet etme üzerine yönetilen işlevsel bir rejimdir. Dolayısıyla mesele, ez-Zeydi’nin şahsından ziyade, onu getiren mekanizmadadır; zira başta Koordinasyon Çerçevesi olmak üzere etkili güçler, artık güçlü bir adam aramıyor aksine uluslararası dengelerin sürmesini garanti eden ve Irak toprakları üzerinde çatışan tarafları memnun eden itaatkâr bir memur arıyorlar.

ABD’nin bazı kişilere yönelik veto uygulamasından ve başka bir adayı memnuniyetle karşılamasından söz edilmesi, Bağdat’taki siyasi kararın Bağdat’ta değil, nüfuz başkentlerinde alındığının açık bir göstergesidir. Sözde siyasi süreç ise, İran'ın nüfuzuyla kesişen ya da rekabet eden ABD politikalarını uygulamaya yönelik bir araçtan başka bir şey değildir.

Ez-Zeydi’nin teknokrat veya başarılı bir yönetici olarak tasvir edilmesine gelince; köklerinden itibaren yozlaşmış bir sistemi medya yoluyla güzelleştirme girişiminden ibarettir; zira mali ağlarının parçası olan biri, yolsuzluğu nasıl düzeltebilir ki? Silah krizini, ona sahip olan güçlerin desteğiyle gelen bir kişi nasıl çözebilir ki?! Dolayısıyla bu çelişkiler geçici değildir, aksine mevcut rejimin ayrılmaz bir özelliğidir.

Sonra onun bir uzlaşma adayı olarak ortaya atılması, krizin derinliğini yansıtmaktadır; zira ülke ne kazanan ne kaybeden zihniyetiyle yönetilmekte olup bu, başka ülkelerde başarısız olduğu kanıtlanmış aynı zihniyettir; çünkü bu zihniyet krizlerin köklerine çözüm bulmadan bırakmakta ve patlamayı da sonraki aşamalara ertelemektedir.

Irak’ta sorunun özü, kişilerde değil, aksine onlara dayatılan sistemdedir; zira bu sistem, İslam’ı hayattan ayırmaya ve siyasi ve ekonomik bağımlılığa dayanan bir sistemdir. Bu da onu, en basit istikrar unsurlarının yanı sıra kalkınmayı gerçekleştirme konusunda aciz bırakan bir durumdur.

Dolayısıyla bu sistem, temellerinden sökülüp onun yerine, bağımlılığı sona erdirecek, egemenliği ümmete geri verecek ve birleştirip bölmeyen ve insanların işlerini kotacılıkla değil adaletle gözeten bir referans olmasından dolayı İslam akidesi temelinden bir yönetim kuracak olan bağımsız ideolojik bir sistem gelmedikçe, yüzlerin değişmesi ve isimlerin değiştirilmesi gerçek bir değişim üretmeyecektir.

Durumun olduğu gibi kalması halinde, isimler ve başlıklar ne kadar değişirse değişsin, Irak'ın krizler içinde daha fazla boğulmasından başka bir şey olmayacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Zekeriya

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 05/05/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 05/05/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Başkanı Sayın Mahmut Kar, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

◾️ Küresel Sumud Filosuna Saldırı
◾️ Ekonomik Kriz ve Yükselen Enflasyon
◾️ Başıboş Köpek Sorunu ve Çözüm Yolu

H. 18 Zilkade 1447 - M. 5 Mayıs 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

İran Savaşı, Amerikan Ordusunun Kapasitelerinin Sınırlı Olduğunu Ortaya Çıkarmıştır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İran Savaşı, Amerikan Ordusunun Kapasitelerinin Sınırlı Olduğunu Ortaya Çıkarmıştır

 

Haber:

Wall Street Journal gazetesi, İran’daki savaşın Çin, Rusya ve Kuzey Kore’ye, ABD ordusunun kapasitelerini ve sınırlılıklarını öğrenme konusunda nadir bir fırsat sunduğunu bildirdi. (El Cezire Net, 2/5/2026)

Yorum:

ABD Başkanı ve diğer yetkililer, Avrupa ve NATO’yu nitelendirirlerken sık sık kâğıttan kaplan terimini kullanmaktadır; ancak bu ülkeler ABD ordusunu bu şekilde nitelendirmeye cesaret edememektedir. Oysa bu ordu her ne zaman bir savaşa girse, sınırlılığı ve zayıflığı ortaya çıkmıştır; tıpkı demirin arkasına saklanan Yahudi ordusu gibi karada savaşamamakta ve genellikle hava saldırılarıyla yetinmektedir. Çünkü Amerikan teknolojisi üstündür; bu yüzden ordu havadan savaştığı sürece onun zayıflığı görünmemektedir.

Ancak Irak'ta savaştığında sahada yenilgiye uğradı ve onu ancak İran ile Irak'taki müttefikleri, ardından da Sahwa güçleri (Uyanış Konseyleri) kurtardı. Afganistan'da ise Amerika ve müttefikleri yirmi yıl savaştı ama orada da bir zafer elde edemedi ve sonunda yenilmiş olarak kuyruğunu kıstırarak geri çekildi. İran'a karşı son savaşında, savaş kırk gün sürmesine rağmen ABD ordusu zafer elde edemedi.

Amerika'nın Müslümanlara karşı girdiği her savaşta, onun acizliği ve gücünün sınırlılığı ortaya çıkmıştır; o halde Müslümanlar, kolları sıvayıp, Amerika'ya kibrini ve küstahlığını unutturacak kendi devletlerini kursunlar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Et-Temimi

Devamını oku...

İran'ın Seçenekleri

  • Kategori Makaleler
  •   |  

İran'ın Seçenekleri

 

Amerika, tek süper güç olmanın kibir sarhoşluğuyla dizginlerinden boşalmış bir şekilde 2001 yılında Afganistan’a saldırıp onu işgal etmiş, ardından da 2003’te Irak’ı işgal etmişti. 20 Ocak 2001'de iktidardan ayrılırken Clinton yönetimi halefine, 5,6 trilyon Dolarlık bir bütçe fazlası, yönetilebilir ulusal bir borç ve bir buçuk savaşa hazır bir ordu, yani tek bir cephede kesin bir zafer elde ederken, ilk savaş sonuçlanana kadar diğerini kontrol altında tutulabilecek kapasite bırakmıştı. "Bir buçuk savaş" mefhumunun, biri Doğu Avrupa ovalarında Rus ordusuna karşı, diğeri de Kore Yarımadası'nda Çin'e karşı olmak üzere o dönemde iki olası çatışma olarak anlaşıldığını belirtmek önemlidir. Ayrıca günümüzle adil bir karşılaştırma yapmak için, o dönemde Rusya'nın sarhoş Boris Yeltsin tarafından yönetildiğini ve Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra pusulasız ve yönsüz olduğunu belirtmek de önemlidir. Çin ise hala Tiananmen Meydanı olayı ve ardından gelen yaptırımların acısını yudumluyor ve Dünya Ticaret Örgütü, GATT ve diğer uluslararası platformlara girebilmek için hâlâ manevra yapıyor ve pazarlık ediyordu. Amerikalı politika yapıcılar, bin yıllık bir Amerikan hegemonyası tasavvur ederlerken, entelektüelleri ise kapitalizmin sosyalizme karşı kazandığı zafere dayalı “tarihin sonu” türünden anlatılar yazıyorlardı.

2026 yılında Amerika, kurallara dayalı sistemin, yani küreselleşmenin üzerine kurulduğu anlatıya olan güvenini kaybetmiştir. Zira Amerika, şu anda yıllık 2 trilyon Dolarlık bir bütçe açığı, aşılması imkânsız olan yaklaşık 38,38 trilyon Dolarlık bir ulusal borç ve sınırlı bir hava çatışmasında bile birkaç hafta içinde mühimmatı tükenecek bir orduyla karşı karşıyadır. Bush sağlam bir şeye dayanıyordu; ancak Trump’ın Orta Doğu’da İran’la olan bu yeni savaşta elinde boş sözlerden ve gürültülü bir borazandan başka bir şey yoktur.

Tarih, İran'ın kendisinden daha güçlü görünen bir düşmanla karşı karşıya kaldığı durumlara benzer örnekler sunmaktadır. Nitekim Amerika Birleşik Devletleri, 1812 Savaşı’nda o dönemin süper gücü olan İngiltere’ye karşı yürüttüğü stratejik mücadelede, Kongre Binası yanmış ve İngiliz kuvvetlerinin ilerlemesinden önce Amerikan ordusu Washington'u tahliye etmek zorunda kalmış olmasına rağmen zafer kazanmıştı. İngilizler taktiksel zararlar verdiler ancak Amerikalıların savaşma iradesini kırmada başarısız oldular ve böylece taktiksel üstünlükleri stratejik bir yenilgiye dönüşmüştü. Aynı zamanda kıtanın diğer tarafında da benzer bir sahne şekilleniyordu. Zira Napolyon, ordusuyla Rusya'yı işgal etmişti. Napolyon, daha önce hiç yenilgiye uğramamış 650 bin kişilik muazzam ordusuyla Rusya'yı işgal etmiş ve birbiri ardına yapılan savaşlarda karşısındaki Avrupa müttefik ordularını bozguna uğratmıştı; hatta bizzat Moskova bile onun önünde boş kalmıştı. Moskova’da aylarca Rusların teslimiyet için müzakereye gelmesini beklemiş, ancak onlar gelmemişlerdi. Nitekim Napolyon, işgal edilmiş bir milletin direniş iradesini kırmada başarısız olmuştu. Bunun üzerine Fransa'ya geri çekilmiş, sert doğayla savaşmış ve yolda en deneyimli 600 bin askerini kaybetmişti.

Sovyetler, İkinci Dünya Savaşı’nda 27 milyon kayıp verirken, doğu cephesinde Almanların yaklaşık 4 milyon kaybına karşılık bu rakam daha da dikkat çekici hale gelmektedir; çünkü saldıran taraf Almanlardı; oysa kural gereği saldırgan tarafın kayıpları, savunma tarafının kayıplarının üç katı olur. Bu, saf bir irade gücünün gösterisiydi; bu ise Stalingrad savunmasında ortaya çıktığı gibi hiçbir yerde açık bir şekilde ortaya çıkmamıştır.

Aynı ders Kore’de de tekrarladı. Zira 1953 yılında, -nükleer üstünlüğü ve yakın zamandaki zaferinin anısıyla meşgul olan- Amerika, sadece birkaç yıl önce Batı’nın sömürgesi olan bir ülkeye karşı savaşa girmişti. Kore Yarımadası’na, İkinci Dünya Savaşı sırasında tüm Pasifik Cephesi’nde kullandığından daha fazla bomba atmış ve Pyongyang’da taş üstünde taş bırakmamıştı; nitekim Kuzey Kore’nin kentsel altyapısının %90’ınını yok ettiği söylenmektedir. Buna rağmen irade kırılmadan kalmaya devam etmişti. Zira Amerika, ateşkes için müzakere etmek zorunda kalmış olup bu ateşkes, bugün bile Kuzey ve Güney Kore arasındaki ilişkileri belirleyen tek anlaşma olmaya devam etmektedir.

Bu örüntünün defalarca tekrarlandığını gördük; zira Vietnam, Afganistan, Irak ve Somali halkları yenilgiyi kabul etmemiştir ki örnek bunlarla da sınırlı değildir.

Amerika, Venezuela'daki gibi bir sonuç umuyordu ve İran'la savaşın dört günde sona ereceğini tahmin ediyordu; ancak ne kadar gürültü koparırsa koparsın üzerinde olduğu bu durum, her biri 25 milyon nüfusa sahip olan ve komşu ülkelerin tam desteğini alan Afganistan ve Irak'a karşı savaştığı zamanki durumun yakınından bile geçmiyor. İran’a gelince; 1,5 milyon kilometrekarelik bir alana yayılmış olup nüfusu 93 milyondur ve onun safında duran önemli tek bir komşu bile yoktur.

İran'ın ABD'yi askeri olarak yenmesine gerek yoktur; aksine ona karşı direnmesi yeterlidir. Ancak ulus-devlet yapısı, Amerikan üsler ağı, uluslararası petrodolar sistemi araçları, Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması, Mali Eylem Görev Gücü, Uluslararası Para Fonu, SWIFT, Kapsamlı Nükleer Deneme Yasağı Antlaşması, Fisyonel Madde Üretiminin Yasaklanması Antlaşması, Anti-Balistik Füze (ABM) Antlaşması ve benzerleri mevcut halleriyle devam ettiği sürece, İran halkının fedakârlıkları boşa gitmiş olacaktır. Nihayetinde bu, siyasi bir mücadeledir; bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasi olarak yenilmesi gerekir ve bu satranç tahtasında düşürülmesi gereken ilk taş, ulus-devlet çerçevesidir.

Bölgenin güvenlik için Amerika’ya ihtiyacı yoktur; aksine bölgenin ona karşı güvende olmaya ihtiyacı vardır. Sömürgeci Batı, ümmetin kaynaklarını yağmalamak ve bunları ondan çalmak için özellikle kırılgan Körfez devletçiklerini kurmuştur. Pakistan Silahlı Kuvvetleri zaten bölgede mevcuttur. İster Sykes-Picot bölünmesinin tahrip edilmesi, ister Durand Hattı'nın ayrılması, isterse İslam beldelerindeki Radcliffe katliamı anlamında olsun artık tüm sömürgeci yapıyı tamamını parçalamanın zamanı gelmiştir.

İleriye doğru gitmenin Hilafetten başka bir yolu yoktur. Bunun dışındakiler ise, Amerika'nın size farklı araçlarla geri dönmesine izin vermekten başka bir şey sağlamayacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhanned Mücteba - Pakistan

Devamını oku...

Filistin, İhlal Edilmiş ve Kimliği Silinmiş Ümmetin Davasıdır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Filistin, İhlal Edilmiş ve Kimliği Silinmiş Ümmetin Davasıdır

 

Haber:

ABD’nin Arizona eyaletinde Senato’nun Batı Şeria yerine Yahuda ve Samiriye teriminin kullanılmasını öneren kararı geçici bir durum değildi; aksine onlarca yıldır yerleşimleri genişletmenin yanı sıra dünya genelindeki lobileri kullanarak toprakla ilgili anlatıyı çarpıtıp Yahuda ve Samiriye’yi dayatılmış bir gerçekliğe dönüştürmeye çalışan Yahudi varlığının iç ve dış politikasının açık bir sonucudur. (El Cezire)

Yorum:

Batı Şeria’nın adının, Yahuda ve Samiriye olarak değiştirilmesi, anlatı, kimlik ve egemenlik üzerindeki daha derin çatışmanın bir parçasıdır. Bunu daha iyi anlamamız için tarihe bir göz atmamız gerekir:

Batı Şeria adı, 1948 savaşı sonrasında bölge Ürdün yönetimi altına girdiğinde ortaya çıkmış olup, Ürdün Nehri'nin batısında yer almasına binaen bu ad verilmiştir. Yahuda ve Samiriye’ye gelince; eski çağlarda Yahuda ve Samiriye krallıklarına kadar uzanan Tevrat’a dayalı tarihsel köklere sahip bir isim olup Yahudi tarihi bunu, yaklaşık olarak aynı bölgeyi tanımlamak için kullanmıştır. 1967 savaşı sonrasında Yahudi varlığı, Batı Şeria’yı işgal ettiğinde, Yahuda ve Samiriye terimi, özellikle Yahudi varlığındaki hükümet ve askerî belgelerde olmak üzere resmî olarak kullanılmaya başlanmış olup bu kullanım, bölgeyi yakın zamanda işgal edilmiş bir toprak olarak değil, Yahudi köklerine sahip bir toprak olarak sunma amacını taşımaktadır; dolayısıyla Batı Şeria terimi, hukuki ve siyasi olarak işgal altındaki toprakların anısıyla bağlantılı olduğunu hatırlattığı için reddedilmektedir.

Terimlerin değiştirilmesi, terimler savaşı ya da anlatı savaşının bir parçası kapsamına girmektedir; zira onlar, ismin medya ve uluslararası siyasette pekişmesinin insanların çatışmanın doğasına dair algısını değiştireceğine inanıyorlar ve bu propaganda, toprağı yalnızca haritada değil, aksine küresel siyasi bilinçte de yeniden tanımlamaya yönelik daha geniş stratejinin bir parçasıdır; ancak tarihsel deneyimler, isimleri değiştirmenin sahadaki gerçekleri değiştirmek için yeterli olmadığını ve halkların hafızasını silmediğini ortaya koymuştur. Ayrıca onların toprak üzerindeki haklarının tanınması, varlığı başlı başına tartışmalı olan uluslararası hukuk tarafından belirlenemez; bu yüzden meşruiyet, anlatı ve mekân ile tarihi tanımlama hakkının kime ait olduğu üzerindeki çatışma, toprak özgürleşene kadar devam edecektir.

Ey Müslümanlar: Filistin meselesi, sadece belirli bir toprak ya da tek başına kuşatılmış bir halkın meselesi değildir; aksine bu, tüm ümmetin meselesidir; o halde nasıl oldu da bölünmeye, aramıza yapay sınırlar çizilmesine ve içimize dinimizin ve vahdetimizin önüne geçen iğrenç vatancılıkların ekilmesine razı olduk?! Bizler, bilincimizde kırılmaz sınırlar haline gelen çizgilerin kağıt üzerine çizildiği gün, aleyhimize komplo kurulmuş ve parçalanmış devletçiklere bölünmüş bir ümmet değil miyiz? Peki bu fikrin, en değerli kutsallarımız pahasına bile olsa kutsanan vatancılık haline gelene kadar büyümesine izin veren bizler değil miyiz?

Bugün bizler, çocuklarımızın ve torunlarımızın bilincini değiştirmeye yönelik yeni bir girişimin içindeyiz; peki artık gafletimizden uyanmamızın zamanı gelmedi mi?

Savaş artık sadece toprak üzerinde değil, aksine ondan önce bilinç üzerindedir. Eğer bizler bu sınırları önce zihinlerimizde kırmazsak, gerçekliğimizde de asla kırılmayacaktır; eğer Raşidi Hilafetimizi yeniden tesis etmezsek, kimliğimizden geriye kalanları da kaybedecek ve böylece ruhsuz ve davasız bir parçalanmışlığa dönüşeceğimiz gibi sonsuz bir kayboluşa terk edileceğiz; Allah da bize egemenlik vermek başka bir toplumla değiştirecektir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَإِن تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُونُوا أَمْثَالَكُم “Eğer O'ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi de olmazlar.” [Muhammed 38]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Bağımlılık Anlaşmaları… Enerji Sektörünü Tunus Yargısından Azade Olarak “Uluslararası Bir Bölgeye” Dönüştürüyor!

Tunus Parlamentosu, beş adet “imtiyaz” anlaşmasından oluşan bir paketi onayladı. Bu anlaşmalarla yabancı şirketlere, otuz yıla kadar güneş enerjisi santrallerini mülkiyetine alma ve işletme hakkı tanınırken; geniş vergi muafiyetleri sağlandı ve uyuşmazlıkların Tunus yargısı dışına çıkarılarak uluslararası tahkime götürülmesi kabul edildi. Bu anlaşmalar, yabancı yatırımcıları teknoloji transferi veya yerel içeriği güçlendirme gibi ciddi yükümlülüklerden muaf tutarken, Tunus Elektrik ve Gaz Şirketi’ne (STEG) istikrarını tehdit eden ağır mali yükler bindirmektedir.

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti olarak biz, bu utanç verici anlaşmalar karşısında şu gerçekleri beyan ediyoruz:

1- Her ne kadar hükümet yalanlasa da bu enerji anlaşmaları, kamu sektörünü parçalamayı hedefleyen IMF ve Dünya Bankası dikteleriyle birebir örtüşmektedir. Dünya Bankası’nın birkaç ay önce sağladığı 430 milyon dolarlık finansman ve enerji sübvansiyonlarının kaldırılması şartı bunun en açık delilidir.

2- Bu anlaşmalar, bu zenginlikten yararlanma hakkını yabancı taraflara devrederek onları kamu menfaati aleyhine ayrıcalıklı kâr elde eden taraflar hâline getirmektedir. Bu da ülkenin kaynaklarını sömüren örtülü bir sömürge modelinin pekiştirilmesinden başka bir şey değildir.

3- Onaylanan anlaşmalar, teknoloji transferi veya yerel üretimin desteklenmesi konusunda açık ve bağlayıcı maddeler içermemektedir. Bu da, söz konusu yabancı yatırımın bir “enerji sömürgeciliğini” pekiştirmesinin yanı sıra, teknolojik kapasitemizi güçlendirecek veya gelecekte enerji bağımsızlığımızı sağlayacak herhangi bir katma değerden yoksun olduğu anlamına gelmektedir.

Ey Zeytune ülkesinin evlatları! İşte bu tür sözleşmeler, halkın işlerini gözeten bir devlette servetlerin nasıl yönetilmesi gerektiği ile bugün ülkeyi yöneten kapitalist ekonomik sistem altındaki uygulamalar arasındaki açık çelişkinin bir yansımasıdır. İslam’da enerji sadece bir ticari mal değildir; aksine tüm ümmetin genel hakkıdır, tüm Müslümanların ortak malıdır, kamu mülkiyetidir. Bu nedenle devletin enerjiye bir kâr veya vergi kaynağı olarak bakması caiz değildir. Bilakis enerji, ümmetin maslahatını gerçekleştirecek, güvenliğini pekiştirecek ve işlerini en iyi güdecek şekilde yönetilmelidir. Zira Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثٍ: فِي الْمَاءِ وَالْكَلَأِ وَالنَّارِ“Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Su, mera ve ateş.”

Ey Tunus halkı! İktisadi krizlerin derinleşmesi, bunun hayat pahalılığına neden olması, yoksulluk ve işsizliğin yaygınlaşması; ülkenin yetmiş yılı aşkın süredir yönetildiği yanlış politikaların kaçınılmaz bir sonucudur. Tunus yoksul bir ülke değildir; aksine zenginlikleriyle, stratejik konumuyla ve İslam ümmetine mensubiyetiyle zengin bir ülkedir. Ancak bu servetler bugün, İslam’ın hükümlerine göre yönetilmemektedir. Bu hükümler, işlerin en güzel bir şekilde güdülmesinin garantörüdür. Bu gerçeği kavramak, kaynaklarımız üzerinde tam egemenliği sağlamak ve aramızda adaleti, rahmeti ve refahı tesis etmek için atılacak ilk adımdır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكاً“Her kim de benim zikrimden yüz çevirirse, mutlaka ona dar bir geçim vardır.” [Taha 124]

Devamını oku...

Davet Taşıyıcısı Lamia Bint Bişr’in Vefat Duyurusu

يَا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ * ارْجِعِي إِلَى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةً * فَادْخُلِي فِي عِبَادِي * وَادْخُلِي جَنَّتِي

“Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!” [Fecr 27-30]

Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafet Devleti’ni yeniden ikame etmek için çalışan, Hizb-ut Tahrir / Yemen Vilayeti üyesi, dava taşıyıcısı muhterem Lamia bint Bişr bacımız; 12 Zilkade 1447 (28 Nisan 2026) Çarşamba günü Rahmet-i Rahman’a kavuşmuştur.

Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın;

وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir ümmet (topluluk) bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” [Âli İmran 104] emrine icabet ederek kalbini ve evini, davet taşıyıcılarını İslam’ın hüküm ve fikirleriyle kültürlendirmeyi amaçlayan Hizb-ut Tahrir halkalarına (derslerine) açan değerli kız kardeşimize Allah rahmet eylesin.

Onun evi; Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın rızasını kazanmaya hırslı olanların toplu derslere (celse) katıldığı, kadınlar arasındaki seminerlerde aktif rol aldığı ve yol bulduğu bir ilim pınarı gibiydi. Değerli kız kardeşimizin evi, tıpkı Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in ilk Müslüman sahabeyle toplandığı, onlara indirilen ayetleri okuduğu, zihinlerinden cahiliye fikirlerini silip yerine İslam’ın hüküm ve fikirlerini yerleştirdiği, onlardan İslam ile dünyaya hükmeden ve Pers ile Roma’yı dize getiren İslami şahsiyetler yetiştirdiği sahabi Erkam Bin Ebi’l Erkam’ın evini örnek almış ve o kutlu mirasa talip olmuştur.

Değerli bacımız, yaşadığı ağır hastalıklara rağmen dâvayı taşımaktan ve Allah’ın şu emrine icabet etmekten geri durmamıştır:

وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ“Rabbinizin mağfiretine ve Allah’tan korkanlar için hazırlanmış eni gökler ve yer kadar olan cennete koşuşun.” [Ali İmran 133] O, Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadis-i şerifini kendisine düstur edinmişti:

اغْتَنِمْ خَمْساً قَبْلَ خَمْسٍ شَبَابَكَ قَبْلَ هِرَمِكَ، وَصِحَّتَكَ قَبْلَ سَقَمِكَ، وَغِنَاءَكَ قَبْلَ فَقْرِكَ، وَفَرَاغَكَ قَبْلَ شُغْلِكَ، وَحَيَاتَكَ قَبْلَ مَوْتِكَ“Beş şey gelmeden beş şeyin kıymetini bil: İhtiyarlığından önce gençliğini, hastalığından önce sağlığını, yoksulluğundan önce zenginliğini, meşgul zamanlarından önce boş zamanını ve ölümünden önce hayatını.” [Hâkim]

Allah Subhânehu ve Teâlâ’dan bacımızı engin rahmetiyle kuşatmasını; onu kendilerine nimet verilen peygamberler, Sıddıklar, şehitler ve Salihlerle beraber haşreylemesini niyaz ediyoruz. Onlar ne güzel dostturlar! Ailesine ve yakınlarına da sabrı cemil diliyoruz. Bizler ancak Rabbimizi razı edecek söz söyleriz:

إِنَّا لِلَّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعُونَ“Biz şüphesiz Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz” derler.” [Bakara 156]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER