Salı, 24 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/06
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

İran; ABD’nin Ekonomik Yaptırımları Sıkılaştırma Eğiliminin Ortasında, Nükleer Silah Tehdidinde Bulunuyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İran; ABD’nin Ekonomik Yaptırımları Sıkılaştırma Eğiliminin Ortasında, Nükleer Silah Tehdidinde Bulunuyor

Haber:

İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri Muhsin Rızai, Cumartesi akşamı yaptığı açıklamada, Trump’ın İran’a yönelik saldırgan politikalarının dünyada nükleer silah edinme eğilimine ittiğini vurguladı; bu ise İran'ın bu yönelimi düşünebileceği ihtimaline dair dolaylı bir tehdit niteliği taşımaktadır. (El Arabi El Cedid, 23 Ağustos 2026)

Yorum:

Son zamanlarda İran'ın nükleer silahı hakkında, %60'ı aşan zenginleştirilmiş uranyum oranı ile İran'ın nükleer bombalara sahip olma olasılığı arasında gidip gelen farklı şekillerde çokça konuşulmaktadır. Nitekim ABD Başkanı daha önceki bir konuşmasında, Hürmüz Boğazı konusunun sonlandırılmasının ardından gelecek müzakerelerin, %60 veya daha fazla oranda zenginleştirilmiş uranyuma el konulmasına dair süregelen söylemleri aşarak İran'ın nükleer silahsızlandırılması üzerine odaklanacağını belirtmişti. Nitekim kendi platformu Truth Social'da "İran ile müzakereler İran'ın nükleer silahsızlandırılmasına yol açmalıdır" diye yazmıştır; bu ise %60’ın üzerindeki oranda zenginleştirilmiş uranyumun ve zenginleştirmeyle ilgili nükleer kapasitelerin ortadan kaldırılmasına ilişkin dolaşımdaki söylemlerden farklılık göstermektedir. Trump’ın bu açıklamasının bir dil sürçmesi ya da kasıtsız bir hata olduğu düşünülemez; zira bu açıklama, düzeltilebilecek bir platformda yazılı olarak yayınlanmıştır. Ayrıca eski CIA istihbarat subayı Larry Johnson, İran'ın muhtemelen birkaç nükleer bombaya sahip olduğunu ve bunları herhangi bir zamanda deneysel bir patlama ile duyurabileceğini ifade etmiştir. Bu haber, İran'ın nükleer gerçekliği hakkında resmi olarak bilgilendirilen Pakistanlı kaynaklara dayanmaktadır.

Ayrıca Amerika başkanının lisanı üzerinden, Haziran 2025’te Yahudi varlığı tarafından başlatılan ve Amerika’nın son anda dahil olduğu savaşın ardından, nükleer bomba yapımına sayılı günler ya da haftalar kalmış olan İran’ın nükleer kapasitelerini ortadan kaldırdığı açıklanmıştı. Bununla birlikte Amerika, Şubat 2026’dan bu yana süren ikinci savaşında ve bu süreçte Pakistan’da yapılan müzakereler sırasında, İran’ın nükleer kapasitelerini ortadan kaldırmaya ve zenginleştirilmiş uranyumunu imha etmeye yeniden odaklanmıştır. Bu da Amerika’nın önceki savaşın ardından söylediklerinin doğru olmadığı ve İran’ın nükleer kapasitesini ortadan kaldıramadığı anlamına gelmektedir.

Ardından Muhsin Rızai'nin son açıklaması, İran'ın nükleer bombaya sahip olma olasılığını bünyesinde barındırır şekilde gelmiştir. Nitekim onun “Trump’ın İran’a yönelik saldırgan politikalarının dünyada nükleer silah edinme eğilimine ittiği" şeklindeki sözüyle bu açıklamanın uyduğu tek devlet İran'dır.

Son olarak İran, Birleşmiş Milletler Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı tarafından düzenli ve sürekli denetimlere tabi tutulduğu 5+1 Anlaşması kurallarına bağlılığı sebebiyle 2018 yılına kadar uranyumu %3,7'den fazla zenginleştiremediğini hatırlatmak gerekir. Yani İran bu anlaşma uyarınca uranyumu nükleer bomba üretmesini sağlayacak yüksek oranlarda zenginleştirememiştir. Ardından ilk Trump yönetimi gelmiş ve 2018 yılında ABD, 5+1 Anlaşması’ndan çekilmiştir; bu da uranyum zenginleştirme faaliyetleri üzerindeki anlık denetimin kaldırılmasına yol açmıştır; nitekim Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın raporlarına göre 2023 yılına gelindiğinde zenginleştirme oranı %60’ın üzerine çıkmış olup bir raporda ise bu oran %84 olarak belirtilmiştir.

Bugün şu soru varlığını korumaya devam etmektedir: ABD müzakereler yoluyla İran'ı, 2018 öncesindeki durumuna geri döndürmeyi ve İran'ın elinde %4'ü aşan yüksek oranlarda zenginleştirilmiş uranyum bırakmamayı başarabilecek mi? Yoksa aylar süren amansız bir savaşın ardından, yayacağı radyasyon nedeniyle etkisi en azından İran, Irak ve Körfez ülkelerini kapsayacak nükleer bir felakete yol açabilecek şekilde İran'ın nükleer kapasitesini tamamen yok etme yoluna mı gidecek? Yahut Nükleer silahla silahlanan son devlet olan Kuzey Kore'de olduğu gibi, İran'ın nükleer silaha sahip nükleer bir devlet olduğu ilan edilecek, böylece toplar susup bombardıman uçakları iniş yapacak ve İran nükleer devletler kulübüne mi girecektir?

Sonuç olarak nükleer silahın, ABD'nin tüm dünyanın başına sardığı ve diğer devletleri de bütün insanlığı tehdit eden bu şerre sahip olmaya ittiği büyük bir felaket olduğunu hatırlatırız. Nitekim ABD, bu silaha tek başına sahip olduğu dönemde onu kullanmaktan çekinmemiştir. Zira Japonya şu ana kadar, aradan 80 yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen hala iki nükleer bombayla vurulmanın acısını çekmeye devam etmektedir. Dolayısıyla nükleer şer, başta ABD olmak üzere tüm dünyada ortadan kaldırılmadığı sürece; hiçbir kısıtlama olmaksızın tam bir özgürlüğe ve mutlak bir iradeye sahip olmayı arzulayan ve uluslararası uzlaşmalardan, ilişkilerden, komplolardan ve antlaşmalardan uzak bir şekilde kendi medeniyet projesini taşıyan herhangi bir devlet için, kendisini yolunda tam bir güç, irade ve kararlılıkla yürütmeye muktedir kılacak her türlü caydırıcı silaha sahip olmaktan başka bir seçenek yoktur.

وَقُلِ اعْمَلُوا فَسَيَرَى اللَّهُ عَمَلَكُمْ وَرَسُولُهُ وَالْمُؤْمِنُونَ وَسَتُرَدُّونَ إِلَى عَالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ "De ki: (Yapacağınızı) yapın! Amelinizi Allah da Rasulü de müminler de görecektir. Sonra görüleni ve görülmeyeni bilen Allah'a döndürüleceksiniz de O size yapmakta olduklarınızı haber verecektir." [Tevbe 105]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed Ceylani

Devamını oku...

İşgal Altındaki Müslüman Ülkeler, Onların Kurtarılması ve İslam İle Yönetilmesi Hakkındaki Şerî Hüküm

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

İşgal Altındaki Müslüman Ülkeler, Onların Kurtarılması ve İslam İle Yönetilmesi Hakkındaki Şerî Hüküm

Haber:

Srinagar: Keşmir Sanayi Odaları Birliği, Ortak Elektrik Düzenleme Komisyonu tarafından yayımlanan son elektrik tarifesi kararına karşı çıkarak; söz konusu kararı, sanayi tüketicilerine temel enerji ücretlerinde yaklaşık %10'luk bir zam yüklemekle suçladı. (Ajanslar, 23 Ağustos 2026)

Yorum:

İşgal altındaki Keşmirli Müslümanlar ile Hindu devleti arasındaki anlaşmazlıklar çok boyutludur; bunlardan biri de sanayilerinden geriye kalanları felç eden elektrik fiyatlarındaki artıştır. Enerji üretimini, Tata Power, Torrent Power, Adani Power ve RP-Sanjiv Goenka grubuna bağlı Calcutta Electric Supply Corporation gibi iktidardaki Hindu elitine tabi olan özel şirketler kontrol etmektedir. Buna ek olarak Modi hükümeti, Ekim 2025'te elektrik dağıtımını özelleştirme niyetini açıklamıştır. Böylece Hint kapitalist siteminin gölgesinde özel şirketler elektrik satış fiyatlarından devasa kârlar elde ederken, Müslümanların geneli ve onların sanayileri sıkıntı çekmektedirler.

İşgal altındaki Keşmir'de yaşanan elektrik krizi, İslam ümmetinin görevinin sadece işgal altındaki toprakları kurtarmakla sınırlı olmadığını, aksine Müslümanlara haklarını eksiksiz bir şekilde verecek olan şeriatın kapsamlı bir şekilde uygulanmasını da içerdiğini ortaya koymaktadır. Zira enerji ve elektrikle ilgili şerî hükmün uygulanması, Keşmir’deki sanayinin fiilen canlanmasına yol açacaktır. Şerî hükme göre enerji sektörü özel mülkiyet ve devlet mülkiyeti olarak kabul edilmez; aksine o, kamu tesislerinden, yani tüm Müslümanların sahip olduğu kamu mülkiyetinden kabul edilir ve enerji ile satışından elde edilen gelir de onlara aittir. Bu nedenle Halife, Keşmir'deki nehir akışına dayalı hidroelektrik enerjisinin geliştirilmesi gibi enerji sektörünün kendisine yapılan yatırımlar da dahil olmak üzere enerji satışından elde edilen gelirleri Beytülmâl'e koyar ve bunları toplumun ihtiyaçları için harcar; zira bu yöntem, barajların olumsuz etkilerini önler.

Enerjiyle ilgili şerî hüküm, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu kavline dayanmaktadır: الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثَةٍ: فِي الْمَاءِ وَالْكَلَإِ وَالنَّارِ “Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Suda, merada ve ateşte.” [Ebu Davud rivayet etti.] Aynı şekilde Enes bunu İbn Abbas’tan rivayet etmiş ve şu eklemede bulunmuştur: وَثَمَنُهُ حَرَامٌ “Ondan para kazanmak da haramdır.” Arapçada ateş, ışığın aksine, ısı ve hareket üreten enerjiden bir kinayedir. Buna ek olarak Halife, enerji satışlarına vergi koyamaz; çünkü bu, şerî bir hak olmaksızın Müslümanların özel mallarına saldırmaktır.

Enerjiye ilişkin şerî hüküm, Müslüman ülkelerin birleşmesini emreden şerî emre ek olarak gelmektedir; bu sayede ümmetin kaynakları bir araya getirilir ve bir bölgenin zayıflığı, diğer bir bölgenin gücüyle telafi edilir. Şu anda işgal altındaki Keşmir ve Bangladeş, Hindu devletinden elektrik ithal etmektedir. Nitekim Bangladeş Maliye Departmanı'na 18 Ağustos'ta gönderilen bir yazıda Enerji Departmanı; Bangladeş Enerji Geliştirme Kurulu (BPDB) ile Hindistan devletine ait bir şirket olan NTPC Vidyut Vyapar Nigam Ltd (NVVN) arasında Merkezi Uzlaştırma Ajansı (SNA) Anlaşması'nın imzalanması gerektiğini belirtmiştir. Bu ise, Hindistan’ın Bangladeş’e ihraç ettiği elektriğe yeni bir vergi uygulamaya çalıştığı ve her birim başına 0,005 Hint rupisi talep ettiği bir dönemde gelmiştir. Bu vergi eklenirse, ithal elektriğin maliyeti artacak ve bu da Bangladeşli Müslümanların ve sanayilerinin yükünü artıracaktır.

Mevcut Pakistan yöneticilerinin, şeriatın farz kıldığı kurtarma, birleştirme ve şeriatın uygulanmasını gerçekleştiremeyecekleri açıktır. Şeriatın uygulanması açısından olana gelince; Azad’daki Müslümanların, yani Özgür Keşmir’deki ve Pakistan’daki tüm Müslümanların ekonomik durumu, işgal altındaki Keşmir’deki Müslümanların ve Hindistan’daki tüm Müslümanların durumu gibi, şerî hükümlerin uygulanmaması nedeniyle korkunç bir haldedir. Hiç şüphesiz Pakistan yöneticilerinin kapitalizmi, Hindu devletinin yöneticilerinin kapitalizmi kadar yıkıcıdır. Nitekim Batılı sömürgeciler çekip gittiğinde, onların zalim ekonomik sistemleri yani kapitalizm kalmaya devam etmiştir; dolayısıyla değişen tek şey, Hristiyan yöneticilerin yerini Müslüman ve Hindu yöneticilerin alması olmuştur. Bağımsızlığın hakikati şudur: sömürgecilerin doğrudan yönetiminden bağımsız olmaktır, yoksa onların şer ve zulüm kaynaklarından, yani kapitalizm ve diğer küfür kanunlarından kurtuluş değildir.

Kurtarma ve birleştirmeyle ilgili olana gelince; Pakistan yöneticileri ABD'ye itaat ederek, önce Ağustos 2019'da Hindu devleti Keşmir'i ilhak ettiğinde Keşmirli Müslümanları terk ettiler ve ardından da Mayıs 2025'te Pakistan Hava Kuvvetleri Hindistan'a karşı hava üstünlüğü sağladığında işgal altındaki Keşmir'in kurtarılmasını engellediler.

Pakistan Müslümanlarının, sömürgecilere boyun eğen ve küfür kanunlarını uygulayan yöneticilerine ve sisteme sırtlarını dönmeleri gerekir. Ayrıca tüm Müslümanların, ümmeti parçalara ayıran ve onu düşmanları karşısında zayıflatan kokuşmuş milliyetçiliğe çağrıda bulunmak da dahil olmak üzere Allah Subhanehu ve Teala'nın şeriatından başka bir esasa dayanan her türlü kurtuluş ve bağımsızlık çağrılarını da terk etmeleri gerekir.

Tüm İslam ümmetinin, Keşmir’i kurtaracak, onu Daru'l İslam'a dahil edecek ve Allah Subhanehu ve Teala'nın şeriatını uygulayarak onu yeniden ayağa kaldıracak olan İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için çalışması gerekir. Böylece İkinci Raşidi Hilafet; Muhammed b. Kasım'ın (Allah ona rahmet etsin, kabrini genişletip nurla doldursun ve cennetteki derecesini yükseltsin) mübarek yolunu takip eden askeri subayların eliyle Hindu tiranlara son vermenin bir ön adımı olarak Keşmir'i, Hindu devletindeki tüm mazlumlar için parlayan bir model haline getirecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Terör Olduğuna Karar Veren de Terör Listesinden Çıkaran da Amerika’dır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Terör Olduğuna Karar Veren de Terör Listesinden Çıkaran da Amerika’dır

Haber:

ABD Dışişleri Bakanlığı, Hazine Bakanlığının yaptığı bildirime göre Suriye'yi Teröre Destek Veren Devletler listesinden çıkardı.

ABD ayrıca Heyet Tahrir Şam'ın (HTŞ) 'Özel Olarak Belirlenmiş Küresel Terörist Örgüt' statüsünü de kaldırdı.

Karar, daha önce bu yıl açıklanmış ve Kongre'nin incelemesine sunulmuştu. (Sputnik, 24.08.2026)

Yorum:

Heyet Tahrir Şam, Suriye devrimi yıllarında cihatçı bir ortamda ortaya çıkmış, özellikle Beşar Esad’ın devrilmesi günlerinde Müslüman Suriye halkının teveccühünü kazanmıştı; zira o dönemde örgütün liderliği, bünyesinde bulunan muhlis mücahitlere, Esad rejimini devireceklerine ve İslam şeriatını uygulayacaklarına dair vaatlerde bulunmuş ve Esad rejiminin küfür rejimi olduğu ve küfür rejimini ise asla kabul etmeyeceklerinin propagandasını yapmıştı.

Bu süreçten tedirgin olan Amerika, hemen Heyet Tahrir Şam’ı terör listesine almış ve örgütün liderlerinin başları için para ödülleri koymuştu. Ancak Amerika’nın ajanı Erdoğan liderliğindeki Türkiye devreye girerek örgütü gerçek amacından saptırıp Amerikan çizgisine getirmek için elinden geleni yapmış ve bunda da başarılı olmuştur. Nitekim Heyet Tahrir Şam, Türkiye’nin desteğiyle bölge üzerinde egemen olmuş ve Türkiye örgütten kendini çözmesi talebinde bulunmuştur. Bunun üzerine örgüt, aşırıcı olarak nitelendirildiğinden dolayı 2019 yılında Cephetun Nusra olan eski adını değiştirmiş, El-Kaide ile iplerini koparmış, küresel İslami hedeflerinden ve Hilafeti ikame etmekten vazgeçmiş ve kendisinin ulusal bir cephe olduğunu açıklamıştır. Böylece Heyet Tahrir Şam, Suriye savaşı yıllarında cihatçı bir ortamda ortaya çıkan bir örgütten, kendisini siyasi ve örgütsel olarak yeniden şekillendirdiği birkaç aşamadan geçen bir varlığa dönüşmüştür. Nitekim zamanla İdlib ilinde en önde gelen askeri bir güç haline gelmiş; bu da onu bölgeyi yönetmek için sivil ve idari kurumlar oluşturmasına yol açmıştır. Nitekim çok aşırı radikal olan akım otoriteye dönüşünce, ister iç çatışmalar yoluyla olsun isterse toplumu yeni bir otorite altında yeniden düzenleme girişimleri yoluyla olsun, ortaya çıkan devrimci ortamı aşamalı olarak parçalamaya başlamıştır.

Nitekim Heyet Tahrir Şam Türkiye’nin çabasıyla Amerikan çizgisinde hareket ettiğini kanıtlamak için, güvenlik güçleri, 2021 yılında Hilafetin yıkılışının üzerinden yüz yıl geçmesi münasebetiyle Hizb-ut Tahrir’in düzenlemiş olduğu küresel kampanyaya katıldıkları için Hizb-ut Tahrir’li iki genci tutuklamış ve 2022 yılında da Hizb-ut Tahrir Suriye Vilayeti Medya Bürosu Üyesi Üstad Nasır Şeyh Abdul Hay’ı Atarib şehrindeki evinin önünden kaçırmıştır. Ayrıca birçok muhlis mücahide de Amerika ile koordineli bir şekilde suikast düzenlemiştir. Çok daha vahim olanı ise, 2024 yılında Yahudi ordusu ülkeye girmesine, tankları Şam'a 20 kilometre uzaklıkta bulunmasına, silah cephaneliğini neredeyse tamamen yok etmesine rağmen Colani liderliğindeki Heyet Tahrir Şam tek kelime dahi etmemiştir! Zira o zaman Colani, devlet kurumlarını yeniden idare edecek olan koltuk ve sandalyeleri pekiştirmekle meşgul olmuştur! Nitekim Yahudi varlığının Suriye’ye yönelik saldırıları ve taşkınlıkları hala devam etmektedir.

Sonuç olarak Colani, şimdiki meşhur adıyla Ahmed Şara, Amerika’nın tüm plan ve projelerini harfiyen yerine getirdiği için Amerika’nın güvenini kazanmış ve Amerikan başkanı Trump da kendi projelerini yerine getirmesinden dolayı ona övgüler yağdırmıştır. Nitekim Amerika, Ahmed Şara ve yönetiminden tam olarak emin olduktan sonra, Suriye'yi Teröre Destek Veren Devletler listesinden çıkardığı gibi Heyet Tahrir Şam'ın (HTŞ) “Özel Olarak Belirlenmiş Küresel Terörist Örgüt” statüsünü de kaldırmıştır. Ama Ahmed Şara ve taifesi, Amerika’nın övgüsünü kazanıp tahtlarını korusalar da Allah’ın, Rasulü’nün ve müminlerin lanetine mazhar olmuşlardır. Ahiretteki azapları ise daha şiddetli olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Yöneticilerimiz Ümmete Karşı Yürüttüğü Savaşta Neden Topal Amerika’ya Koltuk Değneği Oluyorlar?!

Amerika; yaptırımlar, ekonomik ambargo ve askeri caydırıcılık gibi yöntemleri kullanarak İranlı Müslümanların boynundaki ilmeği giderek sıkılaştırıyor. 20 Ağustos 2026’da Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Thomas Piggott yaptığı basın açıklamasında şöyle demiştir: “İran rejimi on yıllardır Orta Doğu’da terör yaymak için Hizbullah’ı kullanmıştır. Bugün ABD Hazine Bakanlığı, İran İslam Devrim Muhafızları Ordusu’na bağlı Kudüs Gücü’nü desteklemesi nedeniyle Hizbullah’ı yeniden terör örgütü listesine almıştır”

Her zaman olduğu gibi, Müslümanlara yönelik saldırılarında Amerika’ya yardım edenler yine Müslümanların yöneticileridir. 7 Ağustos’ta Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan yöneticileri, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzaladılar. Trump, Pakistan’ın nükleer kapasitesini İran’a karşı caydırıcılık için kullanan Mekke Anlaşması’ndan büyük memnuniyet duyduğunu ifade etti. 15 Ağustos’ta ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) Komutanı, Bahreyn, Irak, Ürdün, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ordularına talimatlar vermek üzere Orta Doğu’ya yaptığı on günlük gezisini tamamladı. 18 Ağustos’ta Cidde’de Suud Kralı Selman’ın başkanlık ettiği oturumda, Müslümanların donanma güçlerinden oluşan ve İran’ı Yemen’deki vekillerinden koparmayı amaçlayan Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı aktif hale getirildi. Tüm bunlara ek olarak, Iraklı yöneticiler İran’ı Irak’taki vekillerinden ayırmak için yolsuzlukla mücadele kampanyası yürütmekte, Lübnanlı yöneticiler de İran’ı Lübnan’daki partisinden koparmaya çalışmaktadır. Amerika’nın, Müslümanların ordularını İran’a karşı seferber etmesi artık yalnızca bir an meselesidir. Bu sırada Amerika, hem taktiksel hem de stratejik nükleer silah konuşlandırma konusunda da dünya kamuoyunun tepkisini ölçmektedir.

Yüreğimizi sızlatan ve Allah Subhânehu ve Teâlâ için öfkelenmemizi sağlayan bir gerçek vardır. Müslümanların yöneticileri olmasaydı, Amerika bırakın tüm İslam ülkelerine teker teker zarar vermeyi, herhangi bir İslam ülkesine bile zarar veremezdi. Zira Endonezya’dan Fas’a kadar ülkelerimiz ile onun arasında okyanuslar vardır. Ayrıca savaş gemileri de herhangi bir İslam ülkesini vurabilmek için uzun ve kırılgan deniz ikmal hatlarına muhtaçtır. İleri karakolu olan Yahudi varlığı da dahil olmak üzere askeri üsleri ise Müslümanların topraklarına çöreklenmiş durumdadır. Bu üsler su, gıda, giyim, barınak ve silah temini için büyük ölçüde açık kara ikmal hatlarına bağımlıdır.

Kaldı ki Amerika gücünün zirvesinde de değildir; aksine bariz bir çöküş evresindedir. Aksayarak yürümekte, Müslümanlar arasındaki ajanlarının ve yandaşlarının koltuk değneğine dayanarak ancak ayakta durabilmektedir. Ekonomik gerileme içindedir ve astronomik borç krizi içinde yüzmektedir. Kapitalist bankaların ve şirketlerin faizle karınlarını doyurmak için sıradan Amerikalıların hayatını sömürdükleri açıkça görülmektedir. Askeri olarak da bir gerileyiş içerisindedir. İran Devrim Muhafızları içerisinde kendisine boyun eğmeyen bir gruba kendi iradesini dayatamamakta, İran’ı yenmek için de korkak askerleri yüzünden İran’a karşı kara saldırısı başlatamamaktadır. Siyasi olarak da bir gerileme içerisindedir. Amerikan derin devleti içinde derin çatlaklar olduğu apaçık ortadadır. Zira Demokratlar, Cumhuriyetçilerin gözlerini oymaya çalışmakta, dünyadaki müttefikleri de onun küstahlığı yüzünden ve kendilerini yarı yolda bıraktığı için ona karşı öfke kusmaktadırlar.

Ey İslam Ümmeti ve Orduları! Yürekleri hüzünle dolduran bir gerçek vardır. Eğer ordularımızdaki samimi subaylar, bu fırsatı değerlendirip Amerika’nın koltuk değneklerini devirseler ve İslam beldelerini Raşidi Hilafet çatısı altında birleştirselerdi, Amerika’yı topraklarımızdan kaçmaya mecbur bırakırlardı. Eğer İran Devrim Muhafızları içerisindeki tek direnişçi grup bile Hizb-ut Tahrir’in çağrısına cevap verip Hilafeti kurmak için ona nusret verseydi, İran İslam beldelerini birleştirmek için güçlü bir dayanak noktası olabilirdi.

Fakat Hilafet’in yokluğunda ve İslam Ümmeti’nin gücünün yine ümmetin aleyhine kullanıldığı bu dönemde, İran’ın er ya da geç Amerika’ya boyun eğmeye zorlanması uzak bir ihtimal değildir. Hilafet, Amerika’nın zorbalığını durdurmadığı sürece, Müslümanların yöneticilerin de yardımıyla Amerika, saldırılarını İran’dan bütün İslam beldelerine doğru genişletmeye devam edecektir. Bu nedenle; en güçlü Müslüman orduları olan Pakistan, Suudi Arabistan, Türkiye ve Mısır orduları içindeki samimi subaylar, hain yöneticileri devirmek ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir’e nusret vermek üzere derhal harekete geçmelidir. Böyle bir Hilafet, kâfirlerle kurulan ittifakları sona erdirecek ve Müslümanların topraklarını birleştirecektir. O halde hangi Müslüman ordusu, bu Hanif dini yeryüzünde hâkim kılmak için nusret veren ilk ordu olma şerefine nail olacak?

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Havsa Kabilesi Şûra Meclisi Başkanı ile Görüştü

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkezi Temas Komitesi Başkanı Üstat Nasır Rıza başkanlığındaki ve komite üyesi Üstat Abdullah İsmail’in eşlik ettiği heyet; Sudan’daki Havsa Kabilesi Şura Meclisi Başkanı ve Kızıldeniz Eyaleti Eğitim ve İdari Reform Dairesi Müdürü Üstat Mücahid Muhammed Harun ile H. 10 Rabiu’l Evvel 1448 M. 23 Ağustos 2026 Pazar günü Port Sudan’daki ofisinde bir araya geldi.

Tanışma faslının ardından Üstad Nasır; ülkede yaşanan olaylardan ve Amerika’nın Sudan’ı parçalamak, özellikle de Darfur’u koparmak için tezgahladığı komplolardan bahsetti. Ayrıca kabile yönetimlerinin rolüne ve bunların, kabilelerin “kabileyi savunma” bahanesiyle silahlandırılması yoluyla ülkenin parçalanması ve bölünmesi komplosunun içine nasıl çekildiğine değindi. Bu nedenle ümmetin basiretli ve uyanık olması, bu hain projeden önce harekete geçmesi, sömürgeci kâfir Batı’nın ve komplolarının önünü kesmesi ve nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafetin kurulması için çalışması gerektiğini vurguladı.

Ardından Üstat Mücahid söz alarak “Aktardığınız bütün değerlendirmelere ve ortaya koyduğunuz delillere katılıyorum. Bu tür güzel görüşmelere çok ihtiyacımız var.” dedi.

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Sefil Beşerî Sistemlerin Gölgesinde Ölüm Tekneleri Bin Kırdan Şehrinden 13 Genci Daha Hayattan Kopardı

Her yıl eğitimden koparılıp sokağa atılan on binlerce evladımız; işsizliğin, uyuşturucunun, suçun ve ölüm teknelerinin pençesine düşmektedir. Gençlerimiz bir yandan içme suyu ve elektrik gibi en temel ihtiyaçlarını karşılamanın labirentinde kaybolurken, diğer yandan ülkelerinin zenginliklerini yağmalayan ve kanlarını emen Batı’nın kırıntılarını aramak için göç etmeye, denizin dalgalarına ve hayatın bilinmezliklerine atılmaya mecbur kalmaktadır. Son olarak Bin Kırdan şehrinden 13 genç, Avrupa’ya doğru gizlice yola çıktıktan sonra boğularak can verdi. Böylece canları, ölüm teknelerinin o uzun kurban listesine eklendi. Bu acı felaket ne ilktir ne de son olacaktır; zira ümmetin gençleri ülkelerinin zenginliklerinden mahrum bırakıldığı, iş ve onurlu yaşam kapıları birer birer yüzlerine kapatıldığı sürece bu trajedi devam edecektir.

Ey Tunus halkı! Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

إِنَّهُ لَا يَيْأَسُ مِنْ رَوْحِ اللَّهِ إِلَّا الْقَوْمُ الْكَافِرُونَ “Doğrusu kafirlerden başkası Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez.” [Yusuf 87] Beşerî sistemin ve zararlı yöneticilerin sebep olduğu bu acınası gerçekliğe rağmen, onun pençelerinden kurtulmamız ve Allah’ın bizim için uygun gördüğü liderlik ve öncülük makamına dönüşümüz, göz açıp kapayıncaya kadar yakın olabilir. Ancak bunun için beşerî sistemleri kökünden söküp atmamız, Allah’ın metin ipine sımsıkı sarılmamız ve Âlemlerin Rabbinin şeriatına bağlı kalmamız şarttır. Çünkü Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَأَن لَّوِ اسْتَقَامُوا عَلَى الطَّرِيقَةِ لَأَسْقَيْنَاهُم مَّاءً غَدَقاً “Şayet doğru yolda gitselerdi, bu hususta kendilerini denememiz için onlara bol su verirdik.” [Cin 16]

Hilafetin gölgesi altında Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek, tek güvenli limandır. Bu güvenli liman, Müslüman gençleri koruyacak, onların işlerini güdecek ve zenginliklerini koruyacaktır. Bu nedenle, ülkesinden göç etmeyi düşünen herkesin Batı’daki devletlerin ve mevcut sistemlerin gerçek yüzünü bilmesi bir zorunluluktur. Batılı ülkeleri Allah’ın yeryüzündeki cennetleri zannetmemelidirler. Bilakis onlar, sömürgeci devletlerdir, zayıf ülkeleri sömürmekten ve halklarını köleleştirmekten beslenirler. Göçmenler, göç etmeyi düşünmek yerine öfkelerini kendi ülkelerindeki mevcut sistemlere yöneltmeli, onları kökünden söküp atmalı ve yerine onurlarını koruyan ve onlara insanca bir yaşamı garanti eden bir sistemi ikame etmelidirler. Zira Allah Subhânehu ve Teâlâ, ülkelerine bol nimetler ve yer altı zenginlikleri bahşetmiştir. Bu bağlamda Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

فَمَنِ اتَّبَعَ هُدَايَ فَلَا يَضِلُّ وَلَا يَشْقَى “Kim benim yol göstericime uyarsa artık o, ne (dünyada) sapar ne de (ahirette) sıkıntı çeker.” [Taha 123]

Devamını oku...

Trablus’tan Bingazi’ye -Amerika'nın Vaftiz Babası- Türkiye Libya’yı Yeniden mi Şekillendiriyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Trablus’tan Bingazi’ye

-Amerika'nın Vaftiz Babası- Türkiye Libya’yı Yeniden mi Şekillendiriyor?

Mühendis Visam Atraş’ın Kaleminden

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın 11-12 Ağustos 2026 tarihlerinde Libya'ya gerçekleştirdiği ziyaret, yabancı başkentlerin Trablus kapısından girmeye alışık olduğu bir ülkeye yapılan sıradan başka bir diplomatik turdan ibaret değildir. Fidan, başkentte Abdülhamid Dibeybe, Muhammed el-Menfi ve Muhammed Takala ile görüştükten sonra Bingazi’ye geçerek burada Halife Hafter, Saddam Hafter, Akile Saleh ve Belkacem Haftar ile bir araya geldi. En önemlisi ise, Türkiye’nin Doğu ve Batı ile olan ilişkilerini, bu iki tarafı birleştirmeye ve “birleşik, egemen ve bağımsız bir Libya” kurmaya yardımcı olmak için kullanmak istediğini açıklamasıdır.

Tek başına bu fotoğraf bile, Türkiye'nin politikasında meydana gelen dönüşümü göstermek için yeterlidir. Nitekim 2019 yılında Trablus hükümetini savunmak için Libya savaşına giren Türkiye, Hafter’in başkente yönelik saldırısını püskürttükten sonra, onun güçleri ve askeri desteği, Trablus hükümetinin güvenini kazanmada belirleyici bir faktör olmuştur. Artık Türkiye, Doğu Libya ile düşmanın bir kalesi olarak muamele etmemekte, aksine her iki tarafın anahtarlarına da sahip olmaya çalışmaktadır. Mesele artık Trablus’un Bingazi’ye karşı galip gelmesi değil, aksine gelecekteki uzlaşmanın şekli ne olursa olsun Türkiye'nin Libya'da varlık göstermesi olmuştur.

Bu nedenle Fidan’ın ziyaretine, daha öncesindeki süreçten ayrı olarak bakmamak gerekir. Zira 24 Temmuz 2026'da Fidan'ın Ankara'da Saddam Hafter'i kabul etmesi, Ankara'nın Libya'nın doğusuna yönelik giderek artan açılımını açıkça yansıtan bir görüşme olmuştu. Bundan önce Saddam, 29 Haziran’da Washington’a gitmiş ve burada, (ABD Başkanı Donald Trump'ın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Kıdemli Danışmanı ve ABD'nin Libya sahnesini yeniden düzenleme süreci başta olmak üzere birtakım bölgesel dosyaları takiple görevlendirilen) Massad Boulos'ın da katıldığı bir toplantıda ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile araya gelmiş, ardından sonraki iki gün boyunca Libya dosyasından sorumlu ABD’li yetkililerle görüşmelerine devam ederek, askeri kurumların ve Libya kurumlarının birleştirilmesi, tek bir yönetime ulaşılması ve seçimlerin düzenlenmesi konularını ele almıştı. Bu temasların zamanlaması tesadüfi değildi; zira Ankara'nın kendisiyle özel kanalını inşa ettiği bir zamanda, Washington'ın da doğudaki en öne çıkan güç odaklarından biriyle doğrudan bir kanal açtığı görülmektedir. Daha da önemlisi Türkiye'nin bu açılımının; Massad Boulos'un Libya'daki iktidarı ve kurumları yeniden düzenlemek üzere yürüttüğü süreç kapsamında, ABD'nin aynı kampa ve tam da bu kampın kalbinde yer alan Saddam Hafter'e yönelik tırmanan açılımıyla eş zamanlı gerçekleşmiş olmasıdır.

İşte burada daha geniş bir jeopolitik anlam başlamıştır. Zira Washington ve Ankara aynı dosya üzerinde, her biri kendine özgü yöntemlerle birbirine paralel bir şekilde çalışmaktadır; nitekim Fidan ziyareti sırasında, Ankara'nın Libya'daki kurumların birleştirilmesine yönelik çabaları destekleme konusundaki hırsını, uluslararası çabaların bir araya getirilmesinde önemli bir rol oynama ve Libya'da kalıcı istikrara ulaşılması amacıyla kurumları birleştirmeyi hedefleyen Amerikan girişimini destekleme arzusunu vurgulamıştır. (El-Arabi El-Cedid, 13/08/2026). Dolayısıyla istikrarlı bir Libya'yı yalnızca Trablus üzerinden inşa etmek mümkün olmadığı gibi ülkenin doğusunun temsil ettiği gücü göz ardı etmek de mümkün değildir.

Massad Boulos'un girişimi özünde; seçim aşamasına geçilmeden önce siyasi, askerî ve mali kurumların birleştirilmesi hedefine yönelmiş gibi görünmektedir. Bir de buna, birleşik bir bütçenin kabul edilmesi, ortak güvenlik düzenlemelerinin inşa edilmesi ve ABD Afrika Komutanlığı "AFRICOM" denetiminde Sirte'de ortak askerî tatbikatların icra edilmesi eşlik etmiştir. (El Cezire, 02/07/2026). Bu bağlamda ABD-Libya güvenlik ve askerî iş birliği, sıradan bir eğitimin ötesine geçerek, bünyesinde birleşik bir Libya askerî kurumunun kurulabilmesine bir zemin oluşturma çabasıdır.

İşte bu noktadan hareketle Türk-Amerikan ilişkilerinin kesişim noktası anlaşılabilir. Nitekim Türkiye, Batı’da derin bir askeri ve güvenlik varlığına sahipken, aynı zamanda Doğu ile de kanallar kurmaya başlamıştır; bu arada ABD ise tarafları bir araya getirme ve askeri ve mali kurumları yeniden düzenleme gücüne sahiptir. Eğer bu süreç, Doğu ile Batı'nın iktidarı paylaşacağı bir uzlaşıya yol açacaksa; Hafter ailesinin gelecekteki yönetim modelinde öne çıkması, göz ardı edilemeyecek bir olasılık hâline gelmektedir. Hatta mevcut güç dengeleri, Saddam Hafter'in gelecekteki herhangi bir formüle dahil edilmesini göz ardı edilmesi zor bir mesele haline getirmektedir.

Dikkat çekici olan ise Türkiye-Libya iş birliğinin sadece siyasetle sınırlı kalmamasıdır. Nitekim güvenlik ve savunma, stratejik ilişkiler listesinin en başında yer almakta ancak enerji, altyapı, imar ve ticaretin de önünü açmaktadır. Nitekim Türk şirketleri, Bingazi, El-Beyda, Şahat ve Tobruk’u kapsayan projelerle Libya’nın doğu bölgesinde faaliyetlerini genişletmiştir. Böylece askeri güç ekonomik nüfuza dönüştüğü gibi ekonomi de siyasi nüfuzu pekiştirmek için bir araca dönüşmektedir.

Belki de Türkiye’nin stratejisinin sembolik boyutunu en iyi ortaya koyan şey, Fidan’ın Bingazi’deki Ömer Muhtar’ın kabri önünde durmasıdır. Türbenin seçilmesi protokol gereği bir ayrıntı değildi; zira Fidan, Libya’nın ulusal hafızasına en köklü sembollerinden biri üzerinden hitap etmeyi ve 1931 yılında sömürgeci İtalya tarafından idam edilen direnişçiyi anmayı tercih etmiştir.

İşte bu noktada Türkiye kendisini Libyalılara, sadece kendi çıkarlarını gözeten bir Akdeniz gücü olarak değil; aksine Libya'daki tarihi sömürgecilikle bağlantısı olan Avrupa'ya mukabil, bölgeyle tarihi ve duygusal bir hafıza bağı bulunan bir devlet olarak sunmaya çalışmıştır. Dolayısıyla bu, bir yanda silah, eğitim ve yatırım, diğer yanda ise hafıza ve kimlik gibi sert nüfuzu tamamlayıcı nitelikteki sembolik bir siyasettir.

Bu nedenle bugün Libya, öncelikli bir Avrupa dosyası olmaktan çıkıp, yaşlı kıtanın doymak bilmeyen ekonomik, güvenlik ve enerji çıkarlarıyla bağlantılı Avrupa nüfuzundan geriye kalanları yok etmeye çalışan Türk-Amerikan ağırlığının giderek büyüdüğü bir sahneye fiilen dönüşmüş gibi görünmektedir. Oyunun kurallarının değişmesiyle birlikte, Libya’daki askeri ve ekonomik olarak hareket eden güçler, ülkenin doğusunda ve batısındaki geleceğini şekillendirme konusunda daha büyük bir güce sahip olur hale gelmiştir.

İşte burada mesele, Mağrip komşuluğu açısından ortaya çıkmaktadır. Zira eğer Amerika Doğu ile Batı’nın birleşmesine sevk ediyorsa, Türkiye her ikisiyle de paralel ilişkiler inşa ediyorsa ve Bingazi de giderek daha cazip bir kentsel ve ekonomik merkeze dönüşüyorsa, o zaman Tunus, Cezayir ve Mısır bunu salt bir Libya meselesi olarak göremez. Zira Libya’nın yeniden şekillenmesi, pratikte Kuzey Afrika’daki güç dengesinin yeniden şekillenmesi anlamına gelmektedir.

Dolayısıyla soru sadece şu değildir: Birleşik Libya’yı kim yönetecek? Aksine asıl önemli soru şudur: Bu birliğin içeride doğuracağı çerçeveyi kim belirleyecektir? Eğer Libya’nın birleşmesi ABD ve Türkiye’nin şemsiyesi altında gerçekleşirse, işte o zaman bölünmeyi sona erdirmeyi başarabilir, ancak aynı zamanda dış güç merkezlerine yeni bir bağımlılığı da pekiştirebilir. Ama eğer Libyalılar bu uluslararası kavşağı egemen bir devlet kurmak için bir fırsata dönüştürebilirlerse, işte o zaman Libya farklı bir tarihi dönüm noktasıyla karşı karşıya olabilir.

Şimdi geriye daha geniş ve daha acil olan şu soru kalmıştır: İslami Mağrib, kendisini bir araya getiren coğrafya, tarih, kültür ve hadari kimliğe rağmen, neden projeleri alan bir konumdan, projeleri üreten bir konumuna geçemiyor? Libya’nın geleceği sadece Washington, Ankara ve Avrupa’nın meselesi olmaması gerektiği gibi, aynı şekilde Tunus, Cezayir, Libya, Fas ve hatta Moritanya’nın kalkınması da, halkların kaderleriyle oynamayı alışkanlık haline getirmiş büyük güçlerin dengelerinin rehinesi olarak kalmaya devam etmemesi gerekir.

Belki de Fidan’ın Ömer Muhtar’ın kabri önündeki fotoğrafından çıkarılabilecek en derin ders, bölgenin sadece Libya’nın birleşmesine değil, aynı zamanda stratejik iradesini birleştirme gücünü yeniden elde etmesine de ihtiyaç duyduğudur; zira bu birlik, yapay ve hayali sınırları aşarak, Hicretin üçüncü on yılından itibaren ilk Raşidi Hilafete ev sahipliği yapmış olan bölgenin, kendi kararlarıyla güvenliğini, ekonomisini ve kalkınmasını inşa etmesini sağlayacak ve tarih, hadarat ve İslam bağını ortak bir hafızadan, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesi olan Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafetin gerçekleşeceği bir geleceğe dönüşmesini sağlayacaktır ki böylece İslami Mağrib, sömürgeciliğe karşı bir asır süren direnişin ardından, dış güçlerin yeniden şekillendirmek için rekabet ettiği bir alan olarak kalmaya devam etmesin.

Kaynak: El-Raye Gazetesi-614. Sayı-26/08/2026

Devamını oku...

Tokayev, Putin’den Çatışmayı Dondurmasını İstiyor; Bu Açıklamada Gizli Olan Şey Nedir?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Tokayev, Putin’den Çatışmayı Dondurmasını İstiyor; Bu Açıklamada Gizli Olan Şey Nedir?

Haber:

25 Temmuz'da Interfax haber ajansı, Omsk'ta Rusya Devlet Başkanı Putin ile yapılan bir toplantı sırasında Kazakistan Cumhurbaşkanı Tokayev'in Ukrayna'daki çatışmanın dondurulmasını, İstanbul Anlaşması'na geri dönülmesini ve barışa doğru ilerlemeyi önerdiğini bildirdi.

Ve şöyle dedi: “Belki de bu çatışmayı dondurmanın ve İstanbul 2.0 formülüne geri dönmenin zamanı gelmiştir; zira orada önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Elbette bunun, Rusya da dahil olmak üzere büyük güçlerin garantileriyle olması gerekir ve bizler de uzun zamandır beklenen barış yönündeki çabalarımızı sürdürmeliyiz.”

Aynı zamanda Kazakistan Cumhurbaşkanı, uzlaşma meselesinde iki ülke arasında arabulucu olma çalışmasını reddettiğini belirtti. Zira şöyle dedi: “Arabulucu olarak çalışmayı reddediyorum; çünkü ben, Rusya’nın büyük bir ülke olduğunu ve Rus halkının da büyük bir halk olduğunu biliyorum; söylendiği gibi, onlar herhangi bir arabulucu olmadan kendi işlerini halledeceklerdir.”

Yorum:

Orta Asya devlet başkanları zaman zaman görünürde Putin'in politikalarına karşıymış gibi olan açıklamalarda bulunurlar. Bu açıklamaların akabinde birçok kişi, bu başkanların Moskova'dan bağımsız politikalar izlediğini varsayarlar ama bu, yüzeysel ve yanıltıcı bir görüştür.

Tokayev’in son açıklamalarını dikkatle incelersek, bunların bağımsızlık fikriyle çelişen bir söylem olduğunu görürüz.

Birincisi: Tokayev, beş yıldır sürmesine rağmen Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaşı bir çatışma olarak nitelendiriyor. Rusya da, savaş yerine resmi olarak özel askeri operasyon terimi kullanılıyor. Rusya Federasyonu’nda ise bu durumu savaş olarak tanımlamak yasaklanmış olup, cezaları, cezai sorumluluğa kadar uzanan katı idari yasalar uygulanmaktadır. Buna karşılık Ukrayna ve birçok başka ülke, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırısını açıkça bir savaş olarak nitelendiriyor. Tokayev’in özellikle Rusya’nın terimlerine bağlı kalması, Putin’in politikalarına karşı çıkmaya cesaret edemediğini ima etmektedir.

İkincisi: Bu açıklama, Ukrayna insansız hava araçlarının Novorossiysk bölgesindeki Hazar Denizi boru hattına ve onunla bağlantılı altyapıya yönelik saldırılarının sıklığının artmasının gölgesinde yapılmıştır. Hazar Denizi boru hattı, petrol ihracatının ana güzergâhı sayılır ve bu ihracatın büyük bir kısmı Kazakistan’ın devasa sahalarından (Tengiz, Kaşagan, Karaçaganak) elde edilen ham petrolden oluşmaktadır. Dolayısıyla petrol ihracatındaki herhangi bir gecikme, Kazakistan ekonomisine ve diğerlerine zarar vermektedir.

Moskova da kendi petrolünü bu akışa eklemekte ve CPC Blend (Hazar Boru Hattı Konsorsiyumu Karışımı) olarak bilinen tek bir türde harmanlayarak, Karadeniz'deki limanları üzerinden dünya pazarlarına ihraç etmektedir. Tokayev'in bu savaşta tarafsız kalmaya özen gösterdiği ve çatışmanın bir an önce sona ermesini arzuladığı doğru olmakla birlikte; asıl amacının Ukrayna'nın Hazar denizindeki boru hattına yönelik saldırılarını durdurmasını istemesi olduğu söylenebilir. Bununla birlikte aynı zamanda Tokayev sadece kendi çıkarlarını değil, aksine Rusya’nın çıkarlarını da gerçekleştirmeye çalışmaktadır; zira Moskova, Hazar Denizi boru hattı üzerinden petrol satışından hâlâ kârlar elde etmektedir.

Tokayev, Rahman, Mirziyoyev ve diğerleri gibi Orta Asya liderleri için gerçek şu ki, varlıklarını Rusya’nın askeri desteğine borçludurlar. Zira Kazakistan, Tacikistan ve Kırgızistan topraklarında Rus askeri üsleri bulunmakta ve bu üslerin varlığı sadece bir varlık gösterisiyle sınırlı kalmamakta, aynı zamanda Moskova’nın kurduğu rejimleri desteklemekte ve bu ülkelerdeki her türlü halk protestosunu vahşi bir şekilde bastırmaktadır.

Bunun en açık örneklerinden biri, Kazakistan’ın Almatı kentinde Ocak 2022’de yaşanan “Kanlı Ocak” olaylarıdır. Sıvılaştırılmış doğal gaz fiyatlarında yaşanan bir dizi artışın ardından, ülkenin dört bir yanında kitlesel protestolar da patlak vermişti. Nitekim Almatı'daki durum kontrolden çıkmış, Tokayev acilen olağanüstü hal ilan ederek, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ) aracılığıyla Moskova'dan yardım talebinde bulunmuştu. Nitekim Protestolar vahşi bir şekilde bastırılmış, yüzlerce kişi öldürülmüş ve binlerce kişi de hapse atılmıştı.

Bugün, Rusya’nın Avrupa ile uzun soluklu bir savaşa girmesinin gölgesinde, Orta Asya’daki Müslümanlar için Moskova’nın dayattığı despot yöneticilerden kurtulmak için her zamankinden daha büyük bir fırsat doğmuştur. Nitekim artık Orta Asya’daki Müslümanların, sömürgeci kâfirlerin çizdiği sınırlardan kurtulmalarının, milliyetçiliğin zincirlerinden özgürleşmelerinin ve Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için İslam temelinde birleşmelerinin zamanı gelmiştir.

Allahu Teala Kerim Kitabı’nda şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Eldar Hamzin

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER