Salı, 24 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/06
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Yahudi Varlığı Suriye'de Türkiye İçin Kırmızı Çizgi Çiziyor; Peki Ankara'nın Kırmızı Çizgisi Nerede?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yahudi Varlığı Suriye'de Türkiye İçin Kırmızı Çizgi Çiziyor; Peki Ankara'nın Kırmızı Çizgisi Nerede?!

Haber:

18 Ağustos’ta işgal güçleri, Suriye’deki Ebu Zuhur Hava Üssü’nü bombaladı. Yahudi varlığının belirttiğine göre, saldırının hedefi Türkiye’nin orada askeri varlık kurmasını engellemekti. Ankara'nın, bombardıman sırasında herhangi bir askeri personelinin bulunduğunu reddetmesine rağmen, Şam, askeri işbirliği amacıyla kısa bir süre önce bir Türk heyetinin üssü ziyaret ettiğini vurguladı.

Yorum:

Bu gerçekliğe dair ayrıntılar saldırının doğasını değiştirmez; zira işgal, açık bir şekilde uyarının Türkiye’ye yönelik olduğunu belirtmiştir. Nitekim Netanyahu, sınırın güneyinde bir Türk askeri varlığının kabul edilemez olduğunu alenen açıklarken; Savaş Bakanı Katz da Erdoğan'ı tehlikeli maceralara karşı uyarmıştır. Dolayısıyla mesaj açıktır: İşgal kendisinde, Türkiye'nin Suriye'deki askeri hareket özgürlüğünü, güç kullanarak kısıtlama hakkı görmektedir.

Sözde Batılı müttefiklerin tepkisi, gerçek dinamikleri son derece net bir şekilde ortaya koymaktadır. Zira NATO, en önemli üye ülkelerinden birinin askeri hareket özgürlüğüne yönelik bu şiddetli kısıtlama karşısında tamamen sessiz kalmaya devam etmektedir. Saldırıdan kesinlikle haberdar olan ABD ise saldırıyı küçümseyerek bunu yalnızca gereksiz bir tırmanma olarak nitelendirmiştir. Ardından da durumu kontrol altına almak için sadece bir kriz yöneticisi olarak davranmıştır. Böylece Türkiye’yi hedef alan Yahudilerin saldırısı cevapsız kalmıştır!

Aynı şekilde Türkiye’nin Pakistan ve Suudi Arabistan ile kurduğu savunma ittifakının tepkisi de farklı değildi; zira onlar da sessiz kalmışlardır. Bu tutum, Türkiye’nin hamlelerinin ardında yatan gerçek dinamikleri açıklamaktadır. Türkiye’nin Suriye, Irak ve Azerbaycan’daki askeri varlığının yanı sıra Pakistan ve Suudi Arabistan’la imzaladığı son savunma anlaşması, Ankara tarafından stratejik bağımsızlık olarak sunulmaktadır; ancak gerçekte bu gelişme, özellikle ABD’nin izniyle gerçekleşmektedir; çünkü bu, ABD’nin politikasıyla uyumlu olup onun hegemonyasını pekiştirmektedir. Ayrıca savunma ittifakı her şeyden önce bu Amerikan mantığına hizmet etmektedir; zira bölgeyi Washington’un çıkarlarına uygun sınırlar ve kriterler çerçevesinde yeniden düzenlemektedir.

Türkiye’nin hamleleri, ABD’nin en önemli önceliği olan askeri üstünlük ve işgalin güvenliği ile çeliştiğinde, bu “bağımsızlık” sınırları son derece net bir şekilde çizilmektedir. İşte o zaman ABD’nin hoşgörüsü ortadan kalkmaktadır. Ankara’nın daha sonra caydırıcılık yerine yatıştırma ve gerilimi azaltma yolunu seçmesi, Türkiye’nin hareket özgürlüğünün kendi egemen gücünden kaynaklanmadığını, aksine yalnızca Washington’un izin verdiği sınırlar kapsamında var olduğunu kanıtlamaktadır.

Bu olay, tüm İslam beldelerini ilgilendiren temel bir sorunu ortaya koymaktadır. Bu ülkelerin rejimleri, silah, milyarlarca dolarlık bütçeler ya da büyük ordulardan yoksun değillerdir. Dolayısıyla sorun, bu gücün bağımsız bir politikadan hareketle kullanılmamasında, dahası ABD’nin stratejik çerçevesi kapsamında çalışmasında yatmaktadır.

Bu nedenle gerçek güç, daha fazla silah satın almakla ya da Washington’la anlaşmalar yapmakla gerçekleşmeyecektir.

İslam beldelerinin özgürleşebilmesi için, onların yabancı güçlerin liderlik ettiği sistemin müdürü olarak hareket etmeyi bırakmaları gerekmektedir. Yani kültürel, ekonomik, siyasi ve askeri olarak Batı’ya bağımlılığından kurtulup gerçek bir bağımsızlık inşa etmeleri, Müslümanları ve onların muazzam kaynaklarını birleştirmeleri ve özellikle mesele Filistin'le ilgili olduğunda kendi kırmızı çizgilerini dayatmaları gerekir. Aksi takdirde orduları kağıt üzerinde etkili kalacak ama gerçekte aciz olacaktır!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Okay Pala

Devamını oku...

Seçimlere Katılmak, Müslümanları Kimliklerinden Koparma Politikasının İlk Adımıdır

  • Kategori İsveç
  •   |  

İsveç’te parlamento seçimleri yaklaşıyor ve seçime bir aydan az bir süre kaldı. Bu sırada özellikle Müslümanlar arasında seçimlere katılım oranını artırmak amacıyla çeşitli çevreler tarafından yoğun çaba sarf ediliyor. 13 Eylül’de yapılması planlanan seçimlere Müslümanları teşvik etmek ve seçimlere katılımlarını sağlamak amacıyla devlet, devlet medyası, siyasetçiler ve hatta camiler ile imamların da katıldığı yoğun bir kampanya başlatılmış durumda.

İsveç devleti ve çeşitli partilere mensup siyasetçiler, on yılı aşkın bir süredir Müslümanları asimile etmeyi ve İslami kimliklerini silmeyi hedefleyen İslam karşıtı bir politika izlemektedirler. Bu bağlamda devletin izni ve koruması altında Cuma günleri ve bayramlarda camilerin önünde Kur’an-ı Kerim nüshaları yakılmıştır. İslami dernek ve okullara karşı geniş çaplı bir takip kampanyası yürütülmüş, ülkedeki İslami okulların neredeyse tamamı kapatılmıştır. İsveç istihbaratı Säpo, imamları alışılagelmiş yasal bir yargılama süreci olmaksızın gözaltına almış ve sınır dışı etmiştir; sosyal hizmet kurumları ise Müslüman çocukları ailelerinden koparıp almıştır. “Namus kültürü”yle mücadele adı altında Müslümanların aile hayatının bazı yönlerini suç sayan yasalar çıkarılmıştır. Medya ve siyasi partiler de İslam’a ve Müslümanlara yönelik düşmanlığı kışkırtarak, Müslümanları ve camileri hedef alan fiziksel saldırılara ve nefret suçlarına zemin hazırlamışlardır. Bu durum, sadece bir partinin izlediği politikanın bir ürünü değildir, aksine Tidö Hükümeti döneminde de öncesinde de sağdan sola çeşitli partilerin katkıda bulunduğu bir yaklaşımın sonucudur.

İslam karşıtı bu politikalara rağmen Müslümanlar dinlerinden vazgeçmemiş, aksine İslami kimliklerine daha da fazla sarılmaya başlamışlar ve bu politikaları reddetmişlerdir. İşte bu yüzden bugün Müslümanları korkutmak, onları seçimlere katılmaya zorlamak ve onları mevcut siyasi hayata asimile etmek amacıyla amansız bir kampanya yürütülmektedir. Geleceklerinden ve kendilerini nelerin beklediğine dair duydukları korkunun baskısı altında Müslümanlardan kimliklerinden vazgeçmeleri, Batılı değerleri kabul etmeleri, bu değerleri boyun eğmeleri ve entegre olmaları gereken bir referans olarak görmeleri istenmektedir.

İsveç devleti, Müslümanları korkutmak için yıllardır aşırı sağcıların yükselişini ve etkilerinin artmasını siyasi bir araç ve bir öcü olarak kullanmaktadır. Amaç Müslümanları devletin kucağına itmek, seçimlere katılım ve mevcut sistemi kabul etmek suretiyle onları zorunlu entegrasyona sürüklemektedir. Fiilen Müslümanların önüne ya entegre olup bu sisteme katılacaksınız ya da sizi parçalamak üzere aşırı sağ canavarı üzerinize salınacak gibi kesin bir ültimatom konulmaktadır. 2022 seçimleri öncesinde camilerin önünde birkaç kez Kur’an’ı Kerim yakılmış, bu hengamede sağ partili siyasetçilerden; “Yüz Kur’an daha yakın” ve “Neden yaralanmış bir tane bile İslamcı görmüyoruz?” gibi açıklamalar sadır olmuştur. Bu atmosfer camilerin tehdit ve saldırılara maruz kalmasına neden olmuş, Stockholm sokaklarında dövüş sporlarıyla bağlantılı aşırı sağcı gruplar yürüyüş yaparak Müslümanlara fiziksel saldırılarda bulunmuştur. Müslümanlar okullarda ve diğer toplu alanlarda nefret saikiyle gerçekleştirilen saldırıların hedefi hâline gelmiştir. “İsveç Demokratları” partisi de 2026 seçimleri öncesinde bu korkutma politikasında belirgin bir rol oynamıştır. Parti, camilerin yıkılması önerilerini gündeme getirmiş ve seçimlerden sadece birkaç ay önce bir camiler haritası yayınlamıştır. Ayrıca başörtüsü yasağı getirilmesini talep etmiştir. Partinin lideri Jimmie Åkesson ise; bir kişinin aynı anda hem Müslüman hem de İsveçli olamayacağını, demokrasiyi ve İsveç değerlerini İslam’ın önüne koymayanların ülkeyi terk etmesi gerektiğini savunmuştur. Partinin gençlik kolları teşkilatı ise “Entegre ol ya da ülkene dön” sloganını atmıştır. Aynı bağlamda, İslam karşıtı söylemleriyle bilinen İsveç Demokratları Milletvekili Richard Jomshof da seçimler öncesinde Müslümanların saflarına korku salmak amacıyla “Kafir” adlı İslam karşıtı kitabını yayımlamış ve ardından onlara “Müslüman olmayı bırakın” mesajını iletmiştir.

Bu politikanın bir sonucu olarak Müslümanlar; haklarını savunmak ve varlıklarını korumak amacıyla seçimlere katılmaları, “İsveçliliğe” ve demokrasiye sadakatlerini kanıtlamaları gerektiği yönünde bir baskı altında olduklarını hissetmektedirler. İşte çeşitli partilerin dahil olduğu asimilasyon politikasının asıl hedefi de tam olarak budur. İster İsveç Demokratları, ister Sosyal Demokratlar olsun; gaye nihayetinde aynıdır: Müslümanları seçimlere katılmaya itmek, çözüm arayışlarını mevcut sistemle sınırlandırmak, onları Batılı siyasi sistemde eriterek Batı projesinin bir parçası haline getirmek ve buna karşılık Hilafet’te temsil edilen İslami projeden yüz çevirmelerini sağlamaktır.

Ey Müslümanlar!

İslam ile uygarlık çatışması asırlardır sürmektedir ve bunun tek bir amacı vardır: İslam’ı yeniden biçimlendirip siyasi içeriğinden boşaltmak, böylece onu toplum ve yönetim işleriyle bağı koparılmış bireysel, ruhani bir dine indirgemektir. İsveçli siyasetçiler, İslam’a sımsıkı sarılmaya devam ettikleri sürece Müslümanlardan asla razı olmayacaklardır, Batılı değerleri ve yaşam tarzını benimsedikleri zaman ancak onlardan razı olacaklardır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَنْ تَرْضَى عَنْكَ الْيَهُودُ وَلَا النَّصَارَى حَتَّى تَتَّبِعَ مِلَّتَهُمْ “Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır.” [Bakara 120] Müslümanları İslam’dan vazgeçmeye veya onları İslam Risâlet’ini tahrif etmeye zorlamak için kimliklerini hedef almaya devam edeceklerdir. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَلَا يَزَالُونَ يُقَاتِلُونَكُمْ حَتَّى يَرُدُّوكُمْ عَنْ دِينِكُمْ إِنِ اسْتَطَاعُوا “Onlar, güç yetirebilseler, sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaşmaya devam ederler.” [Bakara 217] İslam’ın Hilafet, şeriat, ümmetin birliği ve ümmetin dünya çapındaki meseleleri gibi siyasi yönlerinden taviz vermek, ilkesel olarak namazdan, camilerden veya başörtüsünden taviz vermekten farksızdır. Zira bunların tamamı İslam’dandır ve birbirinden kopuk parçalar değildir. Kavimleri, getirdikleri mesajı değiştirmeye çalıştıklarında Peygamberlerin karşılaştıkları şey de tam olarak budur. Allah Subhânehu ve Teâlâ, kâfirlerin diliyle şöyle buyurmuştur:

ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْرِ هَذَا أَوْ بَدِّلْهُ “Bundan başka bir Kur’ân getir veya bunu değiştir” dediler.” [Yunus 15] Bu bağlamda hükümetin bu yılın başlarında sözde “siyasal İslam’ı” takip etme yönünde aldığı karar ve İsveç kanunları ile değerlerini İslam’ın önüne koymayanların İsveç’te yeri olmadığını belirten açıklamalar da işte bu mantığın ürünüdür. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

وَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِرُسُلِهِمْ لَنُخْرِجَنَّكُم مِّنْ أَرْضِنَا أَوْ لَتَعُودُنَّ فِي مِلَّتِنَا “İnkâr edenler peygamberlerine dediler ki: ‘Elbette sizi ya yurdumuzdan çıkaracağız ya da mutlaka bizim dinimize döneceksiniz!’” [İbrahim 13]

Ey Müslümanlar!

Batı toplumları, ideoloji ve sistemlerinin içeriden çatladığı, halklarının sisteme ve onun siyasi temsilcilerine olan güvenini yitirdiği derin bir uygarlık krizi yaşamaktadır. Bununla birlikte bu sistemin yöneticilerinin, mesele İslam’la savaşmak ve onun ilerleyişini yavaşlatmak olunca kendi değerlerini dahi ayaklar altına aldıkları görülmektedir. İnsanlık, insanı kalkındıran ve ona onurlu bir hayatı garanti eden Raşit bir nizama bugün olduğu kadar hiçbir zaman muhtaç olmamıştır. İslam, Hilafet ve Şeriatı ile bir ideolojidir, insanlık için yegâne çözüm ve kurtuluş yoludur. Bizim görevimiz, kapitalist demokratik sistemi onlar adına yamamaya çalışmak değil, dünyayı İslam’a davet etmektir. Zira bu sistem insana bedbahtlıktan başka bir şey getirmemiş; ardışık ahlaki, içtimai, ekonomik, ruhsal ve siyasi krizler üretmiştir. Bunun yerine akidesi ve şeriatı ile Hilafet sisteminde somutlaşan İslam’a sımsıkı sarılmalıyız. İsveçli siyasetçilerin bizden vazgeçmemizi istediği siyasi yönleri de dâhil olmak üzere İslami kimliğimizi bütün bileşenleriyle savunmaya devam etmeliyiz. Müslümanların sorumluluğu, toplumda olumlu ve etkin bir unsur olmaktır. Bunun yolu da İslam’ın değerlerine bağlı kalmak ve İslam’a davet etmektir. Zira İslam, insanlığın, toplumların, özellikle de Batılı toplumların yaşadığı krizleri çözebilecek kapsamlı bir ideolojidir. Ayrıca İslam’ı entelektüel ve ideolojik bir şekilde taşımak; kamuoyuyla ve İslam karşıtı politikalarla yüzleşme cesaretini göstermek, kamuoyu tartışmalarına katılarak İslam’ı kendi güçlü fikrî delilleriyle ortaya koymak da görevlerimizden biridir. İşte bizim sorumluluğumuz budur; inancımızın özüyle çelişen bir sistemin çatısı altında baskılara boyun eğmek ve hayalî çözümler aramak değil.

Devamını oku...

Amerika’nın Getireceği Uçuş Yasağı Darfur’u Koparmanın Bir Adımıdır!

Diplomatik kaynakların Asharq Bloomberg’e verdiği bilgilere göre, ABD Başkanı’nın Arap ve Afrika İşlerinden Sorumlu Danışmanı Massad Boulos, önümüzdeki Pazartesi günü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde Sudan konulu bir oturum düzenlenmesini talep etti. Kaynaklara göre Boulos, bu oturum sırasında hem Sudan Silahlı Kuvvetleri hem de Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) kontrolü altındaki bölgelerde uçuş yasağı uygulanması ve ayrıca hem Sudan ordusu hem de HDK’ye silah ambargosu uygulanması teklifinde bulunacak.

Bu tasarının Güvenlik Konseyi’nden geçmesi durumunda, bunun Darfur’u Sudan’dan koparma yönünde atılmış bir adım anlamına geleceği açıktır. Zira o zaman bu tasarı ordunun hareket kabiliyetini felç edecek ve Darfur’u geri almasını engelleyecektir. Görünüşe göre ordu komutasının bu plandan haberdar olduğu anlaşılıyor; nitekim geçtiğimiz Cuma günü El Cezire eyaletinin El-Managil şehrinde yaptığı açıklamada Orgeneral El-Burhan, önümüzdeki günlerde Sudan’a ve şahsına yönelik yeni yaptırımlar uygulanabileceğini belirterek, Sudan’ın düşmanlarının ülkeyi boyunduruk altına almak ve dize getirmek istediğini ancak Sudan’ın diz çökmeyeceğini vurguladı!

Bu meseleyi, insani yardım ulaştırılması bahanesiyle sunulan Amerikan önerisiyle birlikte değerlendirdiğimizde, o zaman HDK gibi ayrılıkçı asilerle yapılan ateşkesin aslında onların varlığını tanımak, mevcut durumlarını kabul etmek, HDK’nın meşruiyetini ve Darfur üzerindeki hâkimiyetini onaylamak anlamına geleceğini görürüz. İşte bütün bunlar, daha önce defalarca belirttiğimiz ve uyardığımız gibi Amerika’nın, ajanı Hamideti aracılığıyla Darfur’u koparmaya çalıştığını doğrulamaktadır. Amerika, krizin çözümüne yönelik teklifiyle Hızlı Destek Kuvvetleri’ni idari bir yapıya ve siyasi programa sahip paralel bir siyasi aktör olarak sunmaya, böylece de onu Sudan hükümetinin muhatabı ve dengi olarak müzakere masasına oturtmaya çalışmaktadır.

Amerika, Boulos’un tasarısı üzerinden yürütülen ateşkes anlaşmaları ve şimdi de getirilmek istenen uçuş yasağı ile Sudan ordusunun Darfur’u geri almasının önünü tamamen tıkamayı ve Hamideti’nin oradaki kontrolünü tamamen perçinlemeyi amaçlamaktadır. Amerika böylece Sudan’da da Libya senaryosunu uygulamakta, Güney Sudan’ın koparılmasında izlediği yolun aynısını şimdi de Darfur’da izlemektedir.

Ey Sudan halkı! İş işten geçmeden önce duruma el koyun. Savaşan her iki tarafın da yakasına yapışın, onları hakka boyun eğmeye zorlayın ve Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti ikame etmek için Hizb-ut Tahrir’e destek verin. Zira Hilafet, İslam ve Müslümanlar için izzet, küfür ve kâfirler için zillet demektir. Allah’ın rızası ise her şeyden daha büyüktür.

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ “Şüphesiz ki bunda kalbi olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” [Kâf 37]

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Sahte Bağımsızlık: Sömürgeciliğin En Kötü Başarılarından Biri

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Sahte Bağımsızlık: Sömürgeciliğin En Kötü Başarılarından Biri

Sömürgeciliğin en kötü başarısı, ülkemizi işgal etmesi, kaynaklarımızı yağmalaması ve ekonomilerimizi kendi çıkarları için sömürmesi değildi; en kötü başarısı, ülkemizden ayrılmadan önce zihinlerimizde tam bir dünya kurmayı başarmasıydı; sömürge yönetiminin resmi olarak sona ermesinden çok uzun bir süre sonra bile varlığını sürdüren bir zihniyet. Ordular çekildi, sömürge bayrakları indirildi ve iktidar koridorlarında yeni yüzler ortaya çıktı. Yine de sömürgeciliğin çizdiği harita kaldı. Hayatta kalan sadece harita değildi; onunla bağlantılı düşünceler, çıkarlar, kimlikler ve ayrılıkçılık eğilimi de hayatta kaldı.

Bir zamanlar, siyasi ve hadari varlığın bir parçası olan bölgeler, yeni çizilen sınırlar aracılığıyla birbirinden ayrı varlıklara bölündü. Ardından bu ulusal sınırlar, salt coğrafi çizgilerden, kimliği belirleyen unsurlara dönüştü. Böylece yavaş yavaş, ulusal sınırların diğer tarafında yaşayan bir kişinin, dil, din, kültür veya tarihle ne kadar yakından bağlantılı olursa olsun, "yabancı" olduğu bir nesil ortaya çıktı!

Bugün eğer bir Müslüman, özünde kendine benzeyen başka bir Müslümana sırf farklı bir pasaport taşıyor diye bir yabancı olarak bakmaya başladıysa, o zaman kendimize şu soruyu sormalıyız: Bu bölünme yalnızca haritayla mı sınırlı kaldı, yoksa zihinlerimize de mi kazındı? Sömürgeciliğin şerir dehasının o muazzam başarısı işte buydu: Zira o, sadece toprakları bölmekle kalmadı, aksine bu bölünmeyi zihinlerimize de kazıdı.

Ardından her bir yeni devlet için ayrı kurumlar inşa edildi. Böylece farklı siyasi çıkarlar ortaya çıktı, çeşitli ekonomik öncelikler belirlendi ve birbirinden ayrı ulusal anlatılar şekillenmeye başladı. Nitekim eğitim, medya ve siyasi söylem, gerçek kimliğimizin sınırlarımız içinde yattığı ve bağlılığımızın da orada sona erdiği fikrini yavaş yavaş pekiştirdi! Süreç o kadar gizliydi ki, neredeyse farkına bile varmadık. İşte burada sömürgecilik, en kötü başarılarını gerçekleştirdi.

Yabancı işgal görünür ama zihinsel işgal öyle değildir. Zira yabancı bir ordu herhangi bir ülkeye konuşlandırıldığında, boyun eğme açıkça ortaya çıkar. Dolayısıyla işgalci askerin üniforması, bayrağı ve emirleri, insanlara sürekli olarak özgür olmadıklarını hatırlatır. Ancak sistemin kendisi yerel kurumlar, yerel siyaset, yerel diller ve yerel sloganlar aracılığıyla işlemeye başladığında, zulüm görünümünü değiştirir. İşte o zaman kölelik, bağımsızlık gibi görünmeye başlar! Bu yüzden gerçek bağımsızlık, yabancı askerlerin topraklarımızdan ayrılmış olması anlamına gelmediği gibi yalnızca bir bayrağın indirilip başka bir bayrağın göndere çekilmesi anlamına da gelmez.

Eğer kararlar bizim tarafımızdan alınıyor ama öncelikler ve standartlar bir başkasına aitse; kurumlar bizim kurumlarımız olduğu halde yönleri başka bir yerde belirleniyorsa; ekonomimiz hâlâ yabancı güçlerin çıkarları ve şartlarıyla bağlantılıysa; eğitim sistemimiz kendi hadari önceliklerimizden kopuk kalmaya devam ediyorsa ve siyasi düşüncemiz asıl olarak bizi bölmek için tasarlanmış mefhumların sınırları içinde kalmaya devam ediyorsa, o zaman kendimize şu zor soruyu sormamız gerekir: Gerçekten bağımsız mı olduk, yoksa sadece yöneticilerimizi mi değiştirdik?

Gerçek bağımsızlığın ilk aşaması, zihnin özgürleşmesidir. Gerçek bağımsızlık, başkalarının bize sunduğu soruları cevaplamaktan vazgeçip kendi sorularımızı ortaya atmaya başladığımızda başlar. Dolayısıyla gerçek bağımsızlık için şunları belirlememiz gerekir:

- Bizim kimliğimiz nedir?

- Kolektif çıkarlarımız nerede yatmaktadır?

- Önceliklerimizi ve standartlarımızı belirleyen şey nedir?

- Ekonomimizin hizmet etmesi gereken amaç nedir?

- Siyasetimiz kimin çıkarlarını temsil etmesi gerekir?

- Eğitimimizin geliştirmesi gereken insan tasavvuru nedir?

- Siyasi kararlarımızı hangi standarda göre değerlendirmemiz gerekir?

Çünkü kararlarımızı bizzat kendimiz almazsak, onları kesinlikle başka biri alacaktır. Önceliklerimizi bizzat kendimiz belirlemezsek, onları bizim adımıza başka biri belirleyecektir.

Köleliğin en tehlikeli şekillerinden biri, kölenin artık kendi zincirlerini göremez hale gelmesidir. Modern çağdaki köleliğin trajedisi ise, zincirlerini takarak gelmemesidir. Zira bazen borç şeklinde; bazen ortak çıkar adı altında; bazen kalkınma vaatleri eşliğinde; bazen küresel gereklilik bayrağı altında; bazen de düşünce biçimimizin bir parçasına dönüşmek yoluyla gelmektedir.

Topraklarımızın bağımsızlığı da önemlidir ancak zihinlerimizin bağımsızlığı çok daha önemlidir. Çünkü özgürlüğün anlamını bile kendisini esir alan kişiden öğrenmiş olan bir zihin, özgür bir toprakta bile köle gibi kararlar almaya devam edebilir ve kendisini boyun eğmiş bir halde tutmak için tasarlanmış aynı çerçevenin içinde düşünmeyi sürdürebilir. Dolayısıyla sömürgecilik en büyük yenilgisini, sadece onun inşa ettiği yapay ulusal sınırları aşma cesaretini değil, aynı zamanda arkasında bıraktığı zihinsel sınırları da kırma cesaretini gösterdiğimiz gün yaşayacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Sa’d Muaz – Mısır

Devamını oku...

Netanyahu, Bir Suriye Havalimanının Hedef Alınmasını Savunuyor ve Suriye’deki Türk Askerî Varlığını Reddettiğini Açıklıyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Netanyahu, Bir Suriye Havalimanının Hedef Alınmasını Savunuyor ve Suriye’deki Türk Askerî Varlığını Reddettiğini Açıklıyor

Haber:

“İsrail'i tehdit eden bir Türk askeri gücünün Suriye'de bulunmasına müsamaha göstermeyeceğiz. Mesajımızı son derece net bir şekilde ilettik; görünüşe göre mesajı yeterince net duymadılar”... Bu sözlerle Yahudi varlığının Başbakanı Netanyahu, sesli ve görüntülü bir şekilde Suriye havaalanına düzenlenen saldırıyı savundu ve Mossad başkanı da Şeybani’ye, varlık olarak Türkiye’nin Suriye’deki varlığını reddettiklerini ilettiğini belirtti. (Ajanslar)

Yorum:

Aksa Tufanı operasyonunun ve Orta Doğu'da askeri ve istihbarat açısından en güçlü ve eli en uzun güç olarak propagandası yapılan -ki kendisi birleşik Arap ordularını altı saatte mağlup etmişti- caydırıcılık mefhumuna ve ordusuna indirdiği yıkıcı darbenin ardından, bu varlığın maskesi düşmüş ve ayıpları ortaya çıkmıştır; böylece onun bekasının ve gücünün kendi zatından olmadığını; aksine finansman, silahlanma ve koruma bakımından kâfir Batı’nın yanı sıra kendi tahtlarının bekasını ve devamlılığını varlığın bekasına ve devamına bağladıkları için onu ayakta tutmak, korumak, hayatta kalması için ihtiyaç duyduğu bilgi ve ikmalleri sağlamak için çalışan iş birlikçi bölgesel güçlere dayandığı da ortaya çıkmıştır.

Ardından kendisinin ve müttefiki ABD'nin en fazla dört gün süreceğini ve sonrasında İran rejiminin teslim olacağını öngördüğü İran ile girdiği macera ve kumarının ardından ikinci bir darbe gelmiştir. Netanyahu, İran’ın yenilgisinin ardından Arap rejimlerine, okul müfredatlarını, yani neyin öğretilip neyin öğretilmeyeceğini, askeri güçlerinin boyutunu ve bu ülkelerin politikalarını belirleyen bir davranış kuralları kılavuzu hazırlayacağına dair tehditlerde bulunmuştu. Ancak rüzgâr onun istediğinin tersine esmiştir; zira savaş günleri boyunca İran’ın füzeleri varlığını yerle bir etmiş; bu da, varlığın içindeki yaşamın her alanını ve onun bekasının nedenlerini sağlayan sistemlerini tamamen felç etmiştir.

Onun Türkiye ve Suriye’ye verdiği mesaj; kendi gücünün ve azametinin bir kanıtı değil, aksine varlığı koruyup gözetmede geri duran ve onunla iş birliği yapan siyasi güçlerin pratik bir tasviridir; dahası bölgeye dikilen bu askerî üssün ve Sykes-Picot Anlaşması sonucunda bu varlığı korumak ve bekasının nedenlerini sağlamak amacıyla kurulan yapay varlıkların hamisi olan Batılı güçlerin anlayışlarının somutlaşmış bir halidir.

Aksi takdirde bu varlık kim ki, NATO'nun en büyük ikinci gücü olan, eğitimli bir orduya ve bu varlığın tahammül edemeyeceği, harekete geçmesi halinde bu varlığı günün birkaç saati içinde ezip geçecek bir askerî güce sahip olan Türkiye’yi tehdit edebilsin? Ancak bu, devasa askerî güçleri, Yahudi varlığının cılız ve yıpranmış gücü karşısında küçük ve aşağılık duruma düşüren ihanetin ta kendisidir!

İşte burada ümmette var olan izzet ve güç mefhumu tecelli etmektedir; bu da Allah'ın kurulmasını emrettiği Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet Devleti'nin kurulmasında yatmaktadır; zira bu devletle birlikte bu varlık bir daha geri dönmemek üzere yok olup gidecektir. وَاللَّهُ غالِبٌ عَلى أَمرِهِ وَلكِنَّ أَكثَر النَّاسِ لا يَعلَمونَ “Allah emrine galiptir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [Yusuf 21]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Salim Ebu Sebeytan

Devamını oku...

Sistematik Dokunulmazlık ve Seçici Adalet

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Sistematik Dokunulmazlık ve Seçici Adalet

Haber:

ABD, Uluslararası Ceza Mahkemesi Başkanı ve başsavcısına yaptırımlar uyguluyor. (The Guardian)

Yorum:

ABD, merkezi Lahey'de bulunan Uluslararası Ceza Mahkemesi ile açıkça yüzleşmeye girerek, kısa süre önce Mahkeme Başkanı Tomoko Akani ve kıdemli avukat Abdullah Seye'ye yaptırımlar uyguladı. Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Uluslararası Ceza Mahkemesi'ni ABD'li yetkililer ve Yahudi varlığı hakkında soruşturma açarak yetki sınırlarını aşmakla suçladı.

Bunun arkasındaki doğrudan dürtü ise Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin Gazze'de işlenen savaş suçlarına ilişkin yürüttüğü soruşturmadır. Buna bir tepki olarak ABD; Uluslararası Ceza Mahkemesi yetkililerine yaptırımlar uyguladı, kendi yargı yetkisi altındaki tüm varlıklarını dondurdu ve ABD finans sistemine erişimlerini kısıtladı. ABD, mahkemenin yasal yetkilerini aştığını teyit ederken, mahkeme ise ABD’nin kendi bağımsızlığını ve savaş suçlarını soruşturma yeteneğini zayıflatmaya çalıştığını savunmaktadır.

ABD, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin egemenliğini tehdit ettiği gerekçesiyle, esasen bu mahkemenin işleyişini devre dışı bırakmaya çalışmaktadır; bu da Mahkeme’nin Gazze’de Yahudi varlığı tarafından işlenen soykırım suçlarına ilişkin soruşturmalarına, özellikle de Başbakan Netanyahu ve eski Savunma Bakanı Yoav Galant hakkında savaş suçu işledikleri gerekçesiyle tutuklama emirleri çıkarılmasına bir tepki niteliğindedir. Bu son yaptırımlar dalgası, Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcısı Karim Khan’a karşı daha önce alınan önlemlerin ardından gelmiştir; bu da Yahudi liderlerini hedef alan ABD’nin önlemlerinin kapsamını genişletmektedir.

Uluslararası Ceza Mahkemesi, Yahudi varlığının Batı Şeria'daki yasa dışı yerleşimlere karışmasını ve yerleşimcilerin gerçekleştirdiği şiddet eylemlerini de soruşturmaktadır; bu da diğer Yahudi yetkilileri de haklarında tutuklama emri çıkarılması riskiyle karşı karşıya bırakabilir. Ne Amerika ne de varlık, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yetki alanını tanımamaktadır; zira Amerika, aralarında ABD’nin Afganistan’a karşı yürüttüğü savaşla ilgili soruşturmaların da bulunduğu davalar nedeniyle, Mahkeme’deki en az on bir yetkiliye yaptırımlar uygulamıştır. Bu arada dört insan hakları örgütü, yaptırımların, mağdurların iddia edilen savaş suçlarında adalete ulaşma imkânını baltaladığı gerekçesiyle Trump yönetimine karşı da dava açmıştır.

Trump yönetimi, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin görevlerini yerine getirme gücünü zayıflatmaya çalışmaktadır; zira özellikle bu mahkemenin soruşturmaları, Amerikalı veya Yahudi yetkililerin yargılanmasına da yol açabilir. Bu da uzun süredir şüphe konusu olan bir gerçeği ortaya koymaktadır ki bu da: Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin, dünyanın en güçlü ülkelerinden hiçbir zaman tam anlamıyla bağımsız bir şekilde çalışmamış ve onun yetkisinin büyük ölçüde bu ülkelerin takdirine boyun eğmiş olmasıdır. Dolayısıyla bu mesele, uluslararası hukukun ne zaman kendileri için geçerli olacağına ve ne zaman geçerli olmayacağına fiilen sömürgeci güçlerin karar verdiğini açıkça ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak tanıdık bir kalıp tekrar etmektedir; zira büyük jeopolitik nüfuza sahip olan sömürgeci güçler, ciddi suçlar işlediklerine dair güvenilir iddialar olsa dahi, çoğu zaman kendilerini ve müttefiklerini uluslararası hesap verebilirlikten korumayı başarabilmektedirler. Dolayısıyla ne Uluslararası Ceza Mahkemesi, ne Amerika, ne de herhangi bir Batı ülkesi ya da kurumu, insanlık adına adaleti sağlama gücüne sahiptir. Yani mevcut uluslararası kurumlar aracılığıyla kalıcı bir adalet gerçekleşmeyecektir. İslam’ın belirlediği adaleti, kalıcı bir çözümle gerçekleştirmeye muktedir olan tek varlık, işlenen suçlarla orantılı bir şekilde adaleti tesis edecek ve Gazze ile Filistin’in tamamının tam kurtuluşundan daha azı için çalışmayacak olan Nübüvvet Minhacı üzere Hilafettir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ كُونُواْ قَوَّامِينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَاء لِلّهِ وَلَوْ عَلَى أَنفُسِكُمْ أَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالأَقْرَبِينَ إِن يَكُنْ غَنِيّاً أَوْ فَقَيراً فَاللّهُ أَوْلَى بِهِمَا فَلاَ تَتَّبِعُواْ الْهَوَى أَن تَعْدِلُواْ وَإِن تَلْوُواْ أَوْ تُعْرِضُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيراً “Ey iman edenler! Kendinizin, ana-babanızın ve yakın akrabanızın aleyhinde bile olsa, Allah için doğru dürüst şahitlik yaparak, adâleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun! Hakkında şahitlik yaptığınız kimse zengin de olsa fakir de olsa böyle davranın. Çünkü Allah, ikisine de sizden daha yakındır, hâllerini daha iyi bilir. Şu hâlde, sakın âdil davranmaktan yüz çevirip nefsin arzularına uymayın. Eğer dilinizi eğip büker, gerçeği olduğu gibi söylemekten çekinir veya büsbütün ondan yüz çevirirseniz, başınıza geleceği siz düşünün! Zira Allah, yaptığınız her şeyden hakkıyla haberdardır.” [Nisa 135]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Heysem İbn Sabit - Amerika

Devamını oku...

Libya Bir Yol Ayrımındadır

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Libya Bir Yol Ayrımındadır

Libya krizi artık sadece iki rakip hükümet arasındaki iktidar mücadelesi olmaktan çıkmış, devletin şekline, siyasi ve askeri kararlara kimin sahip olduğuna, petrol zenginliklerini kimin kontrol edeceğine ve ülkenin bölgesel ve uluslararası haritada hangi konumu alacağına dair daha geniş çaplı bir mücadeleye dönüşmüştür.

Muammer Kaddafi'nin devrilmesinin üzerinden on yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen Libya, hâlen acı bir çelişkiyi yaşamaya devam etmektedir: Zira devasa bir petrol zenginliğine ve Akdeniz'in kalbinde stratejik bir konuma sahip ama bunun karşılığında ise gücü tekelinde tutabilecek ve kaynaklarını yönetebilecek birleşik bir devletin kurulmasını engelleyen siyasi ve güvenlik odaklı bir bölünmüşlük söz konusudur.

Zaviya ve Bingazi’de yaşanan son gelişmeler, Libya’daki istikrarın kırılgan olduğunu ortaya koymaktadır. Zira batıda, Zaviya’daki enerji ve yakıt sektörüyle bağlantılı tesisler de dahil olmak üzere hayati öneme sahip tesisler insansız hava araçlarının saldırılarına maruz kalmış olup, doğu ise Bingazi’de Halife Hafter’in güçlerine bağlı üst düzey bir güvenlik yetkilisinin öldürülmesine tanık olmuştur.

Şu ana kadar bu iki olayın tek bir operasyonun parçası olduğunu kanıtlayan herhangi bir delil bulunmamaktadır; ancak bu aşamada aynı anda meydana gelmeleri önemli bir siyasi anlam taşımaktadır: Libya’daki güç merkezleri, birleşik devlet kurumları çerçevesinin dışındaki sahne üzerinde de hala etki gücüne sahip olmaya devam etmektedir.

En tehlikeli olan ise, petrol ve enerji tesislerine yönelik saldırıların Libya ekonomisinin en önemli damarlarından birine darbe vurması ve aynı zamanda doğudaki güvenlik liderlerine yönelik saldırılar ise güvenlik durumunun hâlâ kırılgan olduğunu ortaya koymasıdır.

Libya'daki çatışmanın özü petroldür

Petrol sadece bir gelir kaynağı değildir, aynı zamanda siyasi gücün en önemli araçlarından birini temsil etmektedir. Nitekim sahalar, limanlar ve petrol tesisleri üzerindeki kontrol veya bunları devre dışı bırakma gücü, rekabet eden taraflara ekonominin ötesine geçerek siyasete uzanan bir baskı kartı sağlamaktadır. Bu nedenle petrol tesislerine yönelik herhangi bir tehdit, sadece ekonomik sektöre yönelik bir saldırıyı temsil etmemekte; aynı zamanda devletin kurumlarını finanse etme, hizmet sunma ve istikrarı sağlama gücünü de tehdit etmektedir.

İşte Libya’nın çelişkilerinden biri burada yatmaktadır: Devletin inşasının temeli olması gereken servet, devlet üzerindeki çatışmanın bir parçası haline gelmiştir.

Libya henüz ordunun ve güvenlik kurumlarının birleştirilmesi meselesini çözüme kavuşturamadığı gibi siyasi ve kurumsal bölünmeye de son vermeyi başaramamıştır. Bu nedenle yeni bir hükümet kurmaya yönelik herhangi bir anlaşma, devlet kurumlarını birleştirmeye ve tüm silahlı güçleri tek bir ulusal otoriteye tabi kılmaya yönelik gerçek bir proje eşlik etmedikçe kırılganlığını korumaya devam edecektir.

Askerî güç dağınık kalmaya devam ettiği sürece tek başına seçimler yeterli olmayacağı gibi aynı şekilde egemen kurumlar nüfuz merkezlerinin dengelerine bağımlı kaldıkça da hükümetlerin birleştirilmesi bir istikrara yol açmayacaktır.

Buna karşılık bölgesel ve uluslararası güçler siyasi sürecin çökmesini önlemek için giderek daha fazla harekete geçmektedir.

Geçtiğimiz yıllarda Batı Libya’da geniş bir nüfuz alanı kuran Türkiye, bağlantılarını Doğu’yu da kapsayacak şekilde genişletmeye başlamıştır. Bu adım, ekonomik, güvenlik ve stratejik çıkarların korunmasının Libya ile bir nüfuz alanı olarak değil, tek bir devlet olarak muamele edilmesini gerektirdiğine dair Türkiye'nin sahip olduğu anlayışı yansıtmaktadır.

Mısır ise Libya’ya doğrudan ulusal güvenliği açısından bakmakta ve bu nedenle de ülkenin istikrarını ve kurumlarının bütünlüğünü korumaya yönelik adımlar atarken, siyasi sürece de giderek daha fazla dahil olmaktadır.

Washington’da ise Libya'nın istikrarı arzusu, enerji ve Akdeniz güvenliğiyle ilgili daha geniş çıkarlarla iç içe geçmiş durumdadır.

Böylece farklı çıkarlar en azından tek bir hedef etrafında kesişmektedir ki bu da: Libya'nın yeniden kapsamlı bir savaşa sürüklenmesinin önlenmesidir.

Ancak savaşı önleme üzerinde anlaşmak, gelecekteki devletin şekli üzerinde anlaşmanın gerekli olduğu anlamına gelmez.

Rusya; özellikle doğu kanadı ile olan ilişkileri ve Moskova'ya Akdeniz ile Afrika'da stratejik bir önem kazandıran Libya'nın coğrafi konumu sayesinde, Libya denkleminde önemli bir aktör olmaya devam etmektedir.

Avrupa ise Libya'yı enerji, göç ve güvenlikle bağlantılı bir dosya olarak ele almaktadır; bu nedenle Libya'daki bölünmüşlüğün sürmesi yalnızca içsel bir sorun teşkil etmekle kalmayıp, aynı zamanda doğrudan Avrupa'nın çıkarlarını da tehdit etmektedir.

Böylece Libya; kendi içindeki yerel güçlerin yanı sıra Türkiye, Mısır, Rusya, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa'nın çıkarlarının da kesiştiği bir alan hâline gelmiştir.

Şimdi en önemli soru; bölgesel ve uluslararası hamlelerin mevcut güç merkezleri arasında iktidar ile nüfuzun yeniden dağıtılacağı bir uzlaşıya mı, yoksa devletin yeniden inşasını hedefleyen gerçek bir projeye mi yol açacağıdır; asıl olan iki seçenek arasındaki farktır; eğer varılacak uzlaşı, seçkinler arasında yalnızca makam ve kaynakların paylaşılmasından ibaret kalırsa, bu durum çatışmayı sona erdirmek yerine sadece erteleyecektir. Ancak bu uzlaşı; egemen kurumların birleştirilmesi, ordunun ve güvenlik birimlerinin yeniden inşası, petrol gelirleri yönetiminin düzene sokulması ve ardından gerçek bir meşruiyete sahip seçimlerin yapılması temeline dayanırsa, o zaman Libya için geçiş aşamasından çıkmak için tarihi bir fırsat olabilir.

Libya’nın geleceği şu üç yolla özetlenebilir:

Birincisi: Kurumların ve ordunun birleştirilmesine ve seçimlerin yapılmasına yol açacak gerçek bir uzlaşma; bu senaryo, Amerika’nın bölge için planladıklarından en uzak olanıdır.

İkincisi: Bölünmenin devam etmesi; yani Libya’nın hukuken tek bir devlet olarak kalması ancak fiilen birden fazla nüfuz merkezi arasında bölünmüş olması; uzlaşmanın başarısız olması hâlinde sürdürülmesi en olası senaryo budur.

Üçüncüsü: Askeri tırmanışın yeniden başlaması; özellikle güvenlik saldırılarının petrol tesislerini veya askeri ve siyasi liderleri hedef alan geniş çaplı bir dalgaya dönüşmesi halinde, en tehlikeli senaryo budur.

Bugün Libya'da yaşananlar, bir hükümet veya makam üzerindeki anlaşmazlığın ötesine geçmiştir. Bu nedenle son güvenlik gelişmelerin, diplomatik girişimlerle birlikte okunması ve bunlardan ayrı değerlendirilmemesi gerekir. Türkiye, Mısır, Amerika ve Birleşmiş Milletler’in tarafları bir uzlaşmaya doğru yönlendirmek için harekete geçtiği bir zamanda, güç araçları hâlâ dağınık durumda olmaya ve yerel elitlerin ve dış güçlerin çıkarları hâlâ kesişip çatışmaya devam etmektedir.

Libya bugün daha fazla ertelemeye tahammülü olmayan bir anla karşı karşıyadır. Çünkü bölünmüşlükle geçen yıllar istikrarlı bir devlet ortaya çıkarmamış, aksine siyasi, askeri ve ekonomik güçler arasında kırılgan bir denge oluşturmuştur; bu dengenin varlığını sürdürmesi ise geçici uzlaşmaların ve dış müdahalelerin devam etmesine bağlı bir hâle gelmiştir. Ancak fırsat hâlen devam etmektedir. Zira Libya'nın istikrarının gerekliliği konusunda oluşan bölgesel ve uluslararası yakınlaşma, nüfuzun güç merkezleri arasında yeniden dağıtılması için değil de, devlet kurumlarını inşa etmek için kullanılırsa, işte o zaman gerçek bir başlangıç noktası hâline gelebilir.

Ülkenin istikrara kavuşmasının ve Amerika'nın kendisine cizye ödediği ve tarihin de buna şahitlik ettiği eski izzetli günlerine dönmesinin gerçek çözümü; ülkenin eskiden olduğu gibi Allah'ın şeriatı ile yönetilmeye geri dönmesi, İslam'ın izzetinin yeniden tesis edilmesi ve işlerin, Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bize müjdelediği Raşidi Hilafet Devleti'nin gölgesi altında yürütülmesidir.

Ey sevgili Libya halkı;Bugün, ülkenin zenginliklerini yağmalamak, ülkeyi bölmek, halkını aşağılayıp öldürmek amacıyla Batı’nın gündemlerine hizmet eden çatışmalarda harcanan çabaların sayfaları, yürekleri kan ağlatmakta ve hiç ihtiyacımız olmayan çatışmaları körüklemektedir; oysa temel davalarımıza, yani dinin ikame edilmesine ve Allah’ın emrettiği şekilde şeriatın uygulanmasına sımsıkı sarılsaydık, o zaman fatura kalbin sevdiği şeyler olurdu; bu da işlerini idare eden, halkını koruyan, servetlerini muhafaza eden ve ülkenin izzetini geri kazandıran bir Halifenin gölgesi altında ya Allah yolunda şehitlik ya da zaferdir. O halde ülkemizin dört bir yanında İslami hayatı yeniden başlatmak için çalışanlarla birlikte olun; zira Batı’nın kollarına atılmak hiçbir fayda sağlamayacak ve ümmete de yıkım ve kandan başka bir şey getirmeyecektir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: لَا يَرْقُبُونَ فِي مُؤْمِنٍ إِلّاً وَلَا ذِمَّةً وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُعْتَدُونَ “Bir mümin hakkında ne ahit tanırlar ne de antlaşma. Çünkü onlar saldırganların ta kendileridir.” [Tevbe 10]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER