Çarşamba, 25 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/07
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Müslümanları Bir Araya Getirecek Olan Sözde Arap Çerçevesi Değil, Raşidi Hilafetin Gölgesindeki İslami Akide Bağıdır

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanları Bir Araya Getirecek Olan

Sözde Arap Çerçevesi Değil, Raşidi Hilafetin Gölgesindeki İslami Akide Bağıdır

Haber:

Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdülati, ülkesinin Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle olan ilişkileri hakkında yaptığı açıklamada, bu ilişkilerin ebedi ve tarihi nitelikte olduğunu vurguladı; bu ilişkilerin sadece ortak çıkarlara odaklanmadığını, aynı zamanda ortak kadere ve halkları birbirine bağlayan bağlara dayandığını belirtti. Ayrıca Arap çerçevesinin bölgedeki tüm ülkeleri kapsayan birleştirici bir unsur olmaya devam ettiğini belirterek, ortak Arap çalışmalarının hayata geçirilmesinin son derece önemli olduğunu ve üye ülkelerin çıkarlarını gerçekleştirdiğini vurguladı. (Rusya El Yevm Kanalı, 21/08/2026)

Yorum:

Mısır Dışişleri Bakanı, İslami halkları birbirine bağlayan bağın İslam akidesi bağı olduğunu ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için azami güç ve hızla çalışılması gerektiğini bilmiyor mu ki bu, sadece varlığıyla ümmeti bir araya getiren, kan dökülmesini önleyen, namusları koruyan, onun malını muhafaza eden ve hem ümmetin hem de İslam'ın galip gelmesini sağlayan birleştirici ve engelleyici bir varlıktır?! Ayrıca bunun imkânsız bir şey olmadığını bilmiyor mu?

"2026 Yılında Arap Dünyasında Gücün Anahtarlarını Elinde Tutan Kim?" başlığı altında; Global Firepower ve Military Watch'un sınıflandırmasına göre, derin dönüşümlere sahne olan bölgesel askeri tabloyu gözler önüne seren kapsamlı bir yanıt sunulmuştur; buna göre güç, artık sadece asker ve tank sayısıyla değil; aksine orduların ileri teknolojiyi entegre etme, akıllı ittifaklar kurma ve bütçeleri etkili caydırıcılık araçlarına dönüştürme kapasitesiyle ölçülmektedir.

Ancak bu alana derinlemesine girmeyeceğiz; aksine Arap dünyasında ve dünya çapında ilk on sırada yer alan Arap ülkelerinin ordularının gerçekliğine hızlıca bir göz atmak yeterli olacaktır; her ülkenin sahip olduğu tank, roketatar, askeri uçak ve deniz araçları gibi detaylara girmeden, sadece orduların sayılarına ve benzerine bakacağız...

Ürdün, yaklaşık 250 bin asker sayısıyla Arap ülkeleri arasında 10. sırada, dünya genelinde ise 75. sırada yer almaktadır.

Katar, 36 bin asker sayısıyla Arap ülkeleri arasında yedinci, dünya sıralamasında ise 72. sırada yer almaktadır.

Fas, 700 bin asker sayısıyla Arap ülkeleri arasında altıncı, dünya sıralamasında ise 37. sırada yer almaktadır.

BAE, 207 bin asker sayısıyla Arap ülkeleri arasında beşinci, dünya genelinde ise 35. sırada yer almaktadır.

Cezayir, 610 bin asker sayısıyla Arap dünyasında üçüncü, dünya sıralamasında ise 17. sırada yer almaktadır.

Suudi Arabistan, 397 bin asker sayısıyla Arap dünyasında ikinci, dünya genelinde ise 15. sırada yer almaktadır.

Mısır ise yaklaşık 1 milyon 218 bin asker sayısıyla Arap ülkeleri arasında birinci, dünya genelinde ise on birinci sırada yer almaktadır.

Ordularda bu kadar muazzam sayıda asker varken, Müslüman ülkelerin ya kafirler tarafından işgal edilmiş olduğunu ya da yöneticilerinin bu ülkeleri düşmanlara kolay bir av olarak sunduklarını görmemiz akıl işi midir?! Sadece bu da değil; bu orduların masrafları, insanları düşmanlardan koruduğu ve savunduğu bahanesiyle onların cebinden karşılanmaktadır; ancak insanlar, yöneticilerinden sadece ihanet ve hileler görmüştür; gerçek dışı nedenlere sığınan -yöneticilerin ihaneti- yüzünden ülke ve halkı, kâfir Batı’ya bağımlı kalmaya devam etmektedir.

Müslüman halklar, ancak kâfirlerin egemenliğinden kurtulup Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin kucağına geri döndükten sonra huzur ve onurlu bir yaşam bulabileceklerdir; işte zaman fetihler başlayacak, İslam Devleti genişleyecek ve Batı halkları birbiri ardına gönüllü olarak İslam’a girecek; böylece de adalet dünyanın dört bir yanına yayılacak ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesine göre, İslam'ın girmediği tek bir ev ve tek bir köşe kalmayacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Raziye Abdullah

Devamını oku...

Rohan'dan Ben-Gvir'e... 57 Yıldır Mescid-i Aksa Korumasız!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Rohan'dan Ben-Gvir'e... 57 Yıldır Mescid-i Aksa Korumasız!

Haber:

Resmî takım elbisesi ve kravatıyla Avustralyalı Michael Rohan, 1969 yılının tam da bugünlerinde Mescid-i Aksa'daki Kıble Mescidi'ni yaktıktan sonra duruşmalarına katılmış ve yargılamanın sonunda, akli dengesinin bozuk olduğu gerekçesiyle hapse atılmak yerine bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesine yatırılmıştı.

Bugün, suçun işlenmesinden 57 yıl sonra, bu sahne farklı şekillerde tekrarlanmaktadır; zira cami artık sadece yerleşimci gruplar ve “aşırılıkçılar” tarafından değil, tüm zihinsel güçleriyle camiye baskın düzenleyen ve milyonlarca Müslümanın kalbini ateşe veren yetkililer tarafından da ihlal edilmektedir; bunların en önde geleni ise, 4 yıldan daha az bir sürede camiye 18 kez baskın düzenleyen Ulusal Güvenlik Bakanı ve Yahudi Gücü Partisi lideri Itamar Ben-Gvir’dir. (El Cezire)

Yorum:

Mescid-i Aksa'nın yakılması suçunun üzerinden 57 yıl geçti, ancak El-Aksa hâlâ arka arkaya gelen saldırı, ihlal ve baskı dönemlerini yaşamaya devam etmektedir. 1969 yılında yangının Al-Aksa'ya sıçramasından bu yana, işgalin ve yerleşimcilerin onu hedef alma girişimleri hiç durmamış; aksine saldırılar bir suçtan diğerine, bir baskından diğerine geçerek bugün El-Aksa, daha cüretkâr ve tehlikeli planların hedef tahtası haline gelmiştir.

Avustralyalı aşırılıkçı Michael Rohan tarafından El-Aksa’nın ateşe verilmesi olayı, onun bağlamından kopuk bir olay değildir; aksine mescidin gerçekliğini değiştirmeye ve İslami kimliğini silmeye çalışan bir işgalin gölgesinde gerçekleşmiştir. Bugün, on yıllar sonra, Ben Gvir gibi daha da aşırı uçtaki siyasi figürlerin, sanki zaman işgalin lehine akıyormuş ve İslam ümmetinin varlığı ile rolü gerilemekteymiş gibi, El-Aksa’ya girmeye cüret edip orada yeni bir gerçeklik dayatmaya çağırdıklarını görmekteyiz!

Her Müslümanı uykusuz bırakması gereken soru sadece işgal El-Aksa’ya ne yapıyor? değildir; Aksine 2 milyar Müslüman’dan oluşan ümmet nerede? Kutsal mekanlarını koruyan güç nerede? El-Aksa’nın korunmasını sadece kınama açıklamalarıyla değil, egemenlik ve onur meselesi haline getiren devlet nerede? sorusudur.

Geçtiğimiz yıllar, kınama açıklamalarının tek başına hiçbir baskını engelleyemediğini, hiçbir ihlali durduramadığını ve Mescid-i Aksa'nın kapılarından hiçbirini koruyamadığını kanıtlamıştır. Nitekim işgalin, ümmetin tepkisinin açıklamalardan öteye gitmediğini gördükçe cesareti artmış ve bir adımdan diğerine geçmiştir; hatta Mescid-i Aksa'nın bölünmesi ve orada yeni bir fiili durumun dayatılması konusu artık açıkça gündeme getirilir bir hale gelmiştir.

Mescid-i Aksa sadece Filistinlilerin ya da sadece Kudüs halkının meselesi değildir; aksine o, ümmetin akidesinin ve tarihinin ve ümmetin Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in İsra'sının bir parçası olup, İslam’ın kutsal saydığı mescitlerden biridir. Bu nedenle onu ihmal etmek sadece coğrafi bir konumun kaybı değildir, aksine kutsalların da ihmal edilmesidir.

El-Aksa, kademe kademe kaybedilmektedir: İşgalin nazarında kutsallığını yitirmiş, uluslararası siyasi hesaplarda saygınlığını kaybetmiş ve ümmetin genel bilincindeki rolünün bir kısmı da kaybolmuştur; bu arada Yahudileştirme ve yerleşim projeleri adım adım ilerlemektedir. Dolayısıyla sorun, işgalin gücünde değil; aksine El-Aksa’ya yönelik saldırıyı bir ölüm kalım meselesi haline getirecek birleştirici İslami bir gücün yokluğunda yatmaktadır.

Bundan dolayı El-Aksa’daki trajedi bize, daha büyük bir gerçeği hatırlatmaktadır ki o da; birleştirici İslam Devleti'nin yokluğu, Müslümanların kutsallarını şantaja, işgale ve zorbalığa açık bir hale getirmektedir.

57 yıl önce El-Aksa’da yangını çıkaran Rohan’dan, bugünün Ben Gvir’ine ve onun gibilere kadar, yüzler değişse de tehlike devam etmektedir. Ümmet, gücünü, birliğini ve iradesini yeniden elde etmedikçe, işgal onun sessizliğinin sınırlarını sınmaya devam edecektir.

Artık Müslümanların, Mescid-i Aksa’yı korumanın sadece cami kapısındaki bir bekçinin sorumluluğu değil, aksine tüm ümmetin sorumluluğu olduğunu anlamalarının zamanı gelmiştir; kutsalların kurtarılması ve korunması, ümmetin fiili gücünü geri kazandıracak, güç, adalet ve birlik temelli bir proje gerektirmektedir; bu yüzden ümmet, olayların gözlerinin önünde hızla gelişmesini izlemekle yetinmemelidir.

Allah'ım, Mescid-i Aksa'yı koru, onun halkını ve oradaki murabıtları koru, ümmete gücünü ve vahdetini geri ver ve ona işlerinde doğru olanı göster.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulazim Haşlemon

Devamını oku...

Haberlere Bakış 23/08/2026

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış

23/08/2026

* Son aylarda, Lebap'ta Türkmenistan Silahlı Kuvvetleri'nde görev yapan gençlerin sağlık sorunları, yaralanmalar veya ciddi hastalıklar nedeniyle askerlik hizmetini planından önce tamamlamak zorunda kalan gençlerin sayısında belirgin bir artış görüldü. Bazı eski askerler, sorunun hizmet koşullarından, yiyecek sıkıntısı ve kötü hijyenden kaynaklandığını söyledi. Ayrıca, eve döndüklerinden sonra da sorunlarının devam ettiğini belirtti.

Özgür Avrupa/Özgürlük Radyosu'nun bölgesel muhabiri, orduya sağlık sorunları iyi olarak giren ancak hizmetini tamamlayamayan birçok genç adamı araştırdı ve röportaj yaptı.

Türkmenistanlı 19 yaşındaki eski bir asker, ordudaki sekizinci ayında ağır yaralanıp yakın zamanda eve döndüğünü ve bir tank biriminde görev yaptığını söyledi. Ancak askerlerin tank eğitiminden çok çeşitli ev ve tank temizlik işlerinde daha fazla yer aldığını ve bu işlerden birinde ciddi şekilde yaralandıklarını söyledi.

"Bazen tanklar ceza olarak yıkanırdı. Aynı gün, Sovyet dönemine ait ve daha önce sökülmüş bir tank topu yıkanıyordu. Adamlar ağır metal parçasını temizlerken, bir kaptan yanlarına geldi ve aniden bağırdı. Topu tutan asker korktu ve bıraktı. Topuğumun üstüne düştü. Ayaklarımdaki kemikler morarmıştı" dedi genç adam. Hastanede ameliyat olduğunu, kırık kemiklerinin metal bir yapı ile değiştirildiğini ve askerlik için uygun olmadığı ilan edildiği için planlandığından erken eve gönderildiğini söyledi.

Ama sonrasında başka bir sorun daha olduğunu söyledi: "Ben görevlendirildim. Ama tazminat verilmedi. Bunun yerine, beş yıllık seyahat yasağı kaldırıldı. En az üçüncü grup engellilik belgesi almak için 7.000 manat rüşvet talep etti. Şimdi maluliyet alamıyorum çünkü bu rüşveti ödeyemiyorum," dedi eski asker. (azathaber.com, 21 Ağustos 2026). (Not: Buna benzer birçok olay yaşanmış olup burada sadece bir örnek vermekle yetindim.)

Türkmenistan, özellikle petrol ve doğalgaz olmak üzere doğal zenginlikler açısından zengin ülkelerden biridir. Ülkedeki en önemli maden zenginlikleri şunlardır: Doğal gaz: (Türkmenistan, dünyanın en büyük gaz rezervlerinden birine sahiptir). Petrol: (Hazar Denizi kıyılarında ve Karabogaz yakınlarındaki bölgelerde büyük petrol yatakları bulunmaktadır). İyot ve brom: (Türkmenistan, iyot ve brom üretiminde dünyanın önde gelen ülkelerinden biridir). Kalsiyum, magnezyum, tuz, kükürt ve kum, çakıl, mermer, dolomit, kireç taşı ve çimento üretimi için ham maddeler de bulunmaktadır. Peki bu kadar devasa zenginliklere rağmen kendi askerlerine eziyet eden, bunun sonucunda sakatlandıklarında tazminatlarını bile ödemeyen, dahası engellilik belgesi almak için yüksek düzeyde rüşvet talep edilmesine neden olan unsur nedir?

1991 yılında eski Sovyetler Birliği dağılıp cumhuriyetlere parçalanınca Rusya, kendi böğründe olmalarından dolayı bu cumhuriyetler ile sağlam bir bağlantının devam ettirilmesinin kaçınılmaz olduğunun farkında idi… Böylece ilk etapta bunları “Bağımsız Devletler Topluluğu” [BDT] denilen örgüt altında toplamaya yöneldi. Ancak bu devletlerin çoğu bu topluluktan ayrıldı ve üç Baltık ülkesi gibi bazıları da ilk etapta ona dahil olmadı... Ardından “Şanghay”, ardından Ortak Güvenlik, ardından Kolektif Güvenlik ardından da Acil Müdahale Gücü örgütüne yöneldi…

Her ne kadar Sovyetler Birliği’nin dağılması Komünist Partisinde bir nevi çöküntü oluşturmuş ve onu yönetimden uzaklaştırmış olsa da Komünist Partisinin eski liderleri Orta Asya cumhuriyetlerinde yöneticiler olarak kalmaya devam etmişlerdir. Yani bu cumhuriyetlerdeki otoritelerin, Sovyetler Birliği’nin yok olmasından sonra bile İslam ve onun için çalışanlarla savaşmaya devam etmesi için habis bir planlama sayesinde Sovyetler Birliği dönemindeki yöneticiler yönetimde kalmaya devam etmişlerdir. Bu da İslam’ın bu cumhuriyetlerde etkin bir şekle yayılmasından, İslam esası üzerine birleşmelerinden, İslam’la hükmetmelerinden ve onun yolunda cihat etmelerinden duyulan korku nedeniyle olmuştur.

Bu kısa girişten sonra Türkmenistan kaynaklarının nerelere harcandığına bir bakalım:

Türkmenistan, Devlet Başkanı “Sapar Murat Niyazov” döneminde Rusya yanlısı bir politika izlemiştir. Ancak 2006 aralık ayında “Niyazov’dan” sonra yönetimi devralan Devlet Başkanı “Kurbangali Berdi Muhammedov”, daha çok Batıya özellikle de Amerika’ya açık ve yakın olan bir politika izlemeye çalışmıştır. Nitekim 2007 kasımında, enerji sektörü için Amerikalı ve Avrupalı yetkililer ile Rus şirketlerinin yanı sıra BP ve Chevron şirket yöneticilerinin toplandığı bir zirveye ev sahipliği yaparak böylece kendisinin onların tamamıyla çalışmak istediğini göstermek istemiştir. Nitekim 2007 mayıs ayında Rusya, Türkmenistan gazının büyük bir kısmının ihracatını tekeline almak için Orta Asya’nın gaz tedarikinin “Gazprom” şirketinin kontrolü altında kalmasına izin veren yeni boru hatları inşa etmek üzere Türkmenistan ve Kazakistan ile bir anlaşma imzalamıştır. Dolayısıyla yirmi yıl devlet başkanlığı yapan eski Türkmenistan Devlet Başkanı Türkmen Başı Niyazov, ülkesindeki gaz tekelini yalnız Rusya’ya hasretmiş ve onun dışındakileri engellemişti. Bunun için Rusya, geçmiş antlaşmalar üzerine Türkmenistan gazının %90’nını satın almakta ve bu da yıllık olarak yaklaşık 50 milyar m3’e tekabül etmektedir. Rusya, bu gazın her 1000 m3’nü 100 dolara satın almakta ve Avrupa’ya 250 dolara, hatta kış mevsiminde 345 doları bulan fiyatla satmaktadır. Kaldı ki Rusya, Niyazov döneminde bu gazı 70 dolara ardından 100 dolara çıkana kadar 35 dolara satın almaktaydı. Böylece Rusya, Türkmenistan’daki Müslümanların gazından korkunç karlar elde etmiştir.

Buna mukabil olarak Berdi Muhammedov, Avrupa’nın Rus gazı tedariklerine olan bağımlılığını azaltmayı amaçlayan Amerika’nın desteklediği bir proje çerçevesinde Hazar Denizi doğalgazı boru hattının inşa edilmesini prensipte onaylamıştır. Bu da Amerikalılar ile Avrupalıların kurulmasına dair Türkiye’de imza attıkları Türkmenistan’dan Azerbaycan’a uzanacak ve doğalgazı Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşıyacak Nabucco Hattı denilen hattır. Nitekim Routers, 24.04.2009 tarihinde ismini vermediği bir Amerikan yetkilisinin şu sözünü aktarmıştır: “Türkmenistan, Avrupa Birliğinin desteklediği Nabucco projesinin diğer büyük bir tedarikçisidir. Ancak Brüksel, bu projenin uygulanmasına ilişkin somut önerilerin ortaya atılmasını talep etmektedir.” Nitekim bu proje, Amerika öncülüğünde hala devam etmektedir. Zira Nabucco boru hattı, Rus gazına olan bağımlılığı azaltmak için olan bir projedir. Amerika’nın bu projeye yönelik hedeflerinden biri, Rusya’ya darbe indirmektir. Nitekim bunu uygulamaya çalışmış, Avrupa Komisyonu bu yolda ilerlemiş, buna yönelik çalışma ve para sağlamış ve NATO da buna destek vermişti. Dolayısıyla bunu uygulamak için Temmuz 2009’da da bir anlaşma imzalanmıştır. Yani bu projenin Rus-Amerikan çatışmasının bir parçası olduğu bir sır değildir. Görüldüğü üzere Türkmenistan’ın başındaki satılık ajan yöneticiler, sırf tahtlarını korumak pahasına Müslüman Türkmenistan halkının kamu mallarını sömürgeci kafirlere peşkeş çekmektedirler. Oysa İslam’da bu kaynaklar ümmete ait kamu mülkiyeti olup, onların temel ve lüks ihtiyaçlarını karşılamak için kullanılmalıdır. Zira bu bağlamda Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu meşhur hadisi bir temel teşkil etmektedir: الْمُسْلِمُونَ شُرَكَاءُ فِي ثَلَاثَةٍ: فِي الْمَاءِ وَالْكَلَإِ وَالنَّارِ “Müslümanlar üç şeyde ortaktırlar: Suda, merada ve ateşte.” [Ebu Davud rivayet etti.] Bu yüzden eğer Müslüman Türkmenistan halkı, kendi kaynaklarını kullanmak istiyorsa, derhal bu Rüveybida yöneticileri devirip kendilerine haklarını eksiksiz bir şekilde verecek olan İkinci Raşidi Hilafet Devleti’ni kurmak birincil öncelikleri olması gerekir. Aksi taktirde bu ve benzeri zulümlere maruz kalmaya devam edeceklerdir.

* Kazakistan Başbakan Yardımcısı ve Kültür ve Bilgi Bakanı Aida Balayeva, Smithsonian Enstitüsü Amerikan Halk Yaşamı Festivali Küratörü Rebecca Fenton ve Southwest Folklife Alliance'ın Kurucu Ortağı Bryan Rafael Falcón ile görüştü.

Kültür ve Bilgi Bakanlığı'nın belirttiği gibi, taraflar Kazak-Amerikan kültürel iş birliğinin genişletilmesi olanaklarını görüştü. Aida Balayeva, Kazakistan ile Smithsonian Enstitüsü arasındaki yüksek iş birliğini vurgulayarak Amerika Birleşik Devletleri'nde Kazak kültürünü ve ulusal mirasını tanıtma çabalarının önemini vurguladı.

Ayrıca, Kazakistan ikili kültürel değişimlerin genişletilmesini ve ABD Kültür Günleri'nin düzenlenmesini önerdi. Amerikan tarafı, Amerika Birleşik Devletleri'nin kültürel çeşitliliğini Kazak izleyicilere sunmaya hazır olduğunu ifade etti. Toplantı ayrıca, ülkenin önde gelen müzelerinin direktörlerinin de yer alacağı Kazak müze heyetinin ABD'ye yaklaşan ziyaretine odaklandı. Ziyaret sırasında, Smithsonian Ulusal Asya Sanatı Müzesi'ni gezecek, profesyonel deneyimlerini paylaşacak ve ortak projeler için olasılıkları tartışacaklar. ( Kazinform , 21 Ağustos 2026).

Müslümanların başındaki sömürgeci kafirlerin ajanı olan küstah yöneticiler, Müslümanların eski izzetli günlerine ve İslami kültürlerine geri dönmelerini engellemek, daha doğrusu geciktirmek için, Müslümanların zihinlerini sömürgeci kafir Batı’nın kültürüyle zehirlemek amacıyla tüm güçlerini kullanmaktan geri durmuyorlar. Oysa Batı’nın kokuşmuş kültürü Müslümanlara aşağılanma ve hayasızlıktan başka bir şey getirmemiştir. Bu bağlamda Amerika başta olmak üzere Batı’nın sürekli propagandasını yaptığı üç mefhuma bir göz atalım:

Birincisi: Demokrasi: demokrasi, insanlara gösterdikleri gibi ümmetin yöneticisini seçmesi değildir. Zira İslam, seçim olgusunu demokrasiden önce getirmiştir. Dahası demokrasi aslında yönetim ve yasamayı insanın Rabbine değil insana vermektedir. Bu nedenle demokrasi, bu anlamda bir küfür fikridir. Zira Allahu Subhanehu, yönetimi ve yasamayı sadece kendine ait kılmıştır. Zira şöyle buyurmuştur: إِنْ الْحُكْمُ إِلاَّ لِلَّه “Hüküm sadece Allah’a aittir.” [Yusuf 40]

İkincisi: Liberalizme dayalı insan hakları fikri; bu fikir, öldürücü zehirlerinden bir tanesidir! Zira bu haklar, sadece İslam'ın kutsiyetini çiğneyen, Kur'an-il Kerim'e ve Resul SallAllahu Aleyhi ve Sellem'e hakaret ederek İslam'dan irtad eden, günahkar ve eşcinsel kimselerin haklarıdır… Fakat mesele Müslümanların dinlerine sarılması, Müslüman kadınların başörtüsü veya peçe giymesi veya minareler inşa edilmesi ile ilgili olunca hak hukuk diye bir şey kalmamakta ve bunlara savaş açılmaktadır!

Üçüncüsü: Çoğulculuk; çoğulculuk fikri, dini veya etnik azınlıkların İslam beldesinde İslam'ın gölgesinde yaşaması için değildir. Bilakis bu dini azınlıkların, dinlerin özgürlüğü ve (ilah) fikrine inandıkları sürece hak din olmaları bakımından bütün dinler eşittir bahanesiyle İslam'ın İslam beldesinde tatbik edilmesi farziyetinin karşısında durmalarını sağlamak içindir! Nitekim onlarda çoğulculuktan maksat, şeri hükümlerin Hilafet Devleti'nin gölgesinde bir defada uygulanması vacip olmasına rağmen bu dini azınlığın, şerî hükümlerin uygulanmasının engellemesine dönük "siyasi bir amacı" gerçekleştirmesidir. Zira Müslümanların sahih kalkınması, sömürgecilikten kurtulması, izzetlerine kavuşması, dini azınlıkların ibadetlerini eda etmelerinin güvence altına alınması ve zulme maruz kalmadan yaşamlarının sağlanması şeri hükümlerin tatbik edilmesi ile mümkündür. O halde Müslüman Kazakistan halkı, az bir dünyalık karşılığında hatta karşılıksız olarak zihinlerini bu İslam dışı zehirli fikirlerle doldurmak isteyen ve Amerikan kültürüyle haşır-neşir olan bu ajan yöneticilere aldanmasın. Zira izzet Amerikan kültüründe değildir; bilakis asıl izzet, insanları küfrün karanlıklarından İslam’ın izzetine kavuşturan Allah’ın dinindedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ramazan Ebu Furkan

Devamını oku...

Her Gün Bir Çocuk Şehit Oluyor ve Her Geçen Gün Sizin Boynunuzdaki Sorumluluk Daha Da Ağırlaşıyor Ey Müslüman Orduları!

Birleşmiş Milletler raporu; “savaşın durdurulmasından” bu yana geçen 300 gün içinde, Yahudi varlığının Gazze Şeridi’ne yönelik durmak bilmeyen saldırıları sonucu 300 çocuğun şehit düştüğünü bildirdi.

Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), bu durumun askeri operasyonların askıya alınması ve insani yardım malzemelerinin Gazze’ye eksiksiz şekilde ulaştırılması konusunda anlaşmaya varılmış olmasına rağmen gerçekleştiğini belirtti.

Bu, sıradan bir haber değildir; geçiştirilecek bir haber veya basit bir istatistik de değildir. Bu haber, kelimenin tam anlamıyla bir felakettir.

Bu haber; uluslararası kurumları ve sistemleriyle bu dünyanın, birinci dereceden komplocu olduğu anlamına gelmektedir. Üç yıl boyunca dünya halklarını savaş istemediğine ve barış peşinde koştuğuna ikna etmeye çalışmıştır. Oysa aylar süren müzakerelerde Gazze’deki mücahitleri silahlarını teslim etmeye zorlamak için en şiddetli baskıları uygulamışlardır. Gazze’deki savaşı durdurmakla övünen Trump’tan sonra bile bugün Amerika’nın şımarık çocuğunun vahşetinin daha da tırmandığını, şehitleri saymaktan ve ölümlerini sıradan bir haber gibi duyurmaktan başka dünyanın onun bu vahşetine hiçbir ses çıkarmadığını görüyoruz!

Ey Muhammed’in ümmeti! Bu haber, düşmanlarınızın gözünde ne kadar değersiz hale geldiğinizi gösteriyor. Bizler meselelerimize dar ulusalcı perspektiflerle yaklaştığımız ve “Yangın kapıma dayanmadığı sürece sadece dua etmekle yetinirim” mantığıyla hareket ettiğimiz sürece; çocuklarımız, kadınlarımız ve gençlerimiz katledilmeye devam edecektir.

Ey silahlı kuvvetler! Ey genelkurmay başkanları! Ey ümmete yardım etmek için harekete geçebilecekken susmayı yeğleyenler! Bu haber, sırtınızda dağlar kadar günah ve sayısız vebal taşıdığınız anlamına gelmektedir. Kıyamet günü Rabbinizin huzuruna böylesi bir günah yüküyle çıkacağınızı bilin.

وَاتَّقُواْ يَوْمًا تُرْجَعُونَ فِيهِ إِلَى اللّهِ ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Allah’a döndürüleceğiniz, sonra da herkese hak ettiğinin eksiksiz verileceği ve kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı bir günden sakının.” [Bakara 281]

Devamını oku...

Müslümanların Başındaki Ruveybida Yöneticiler Zillet ve İhanet İçinde Yüzüyorlar!

Suudi Arabistan, Katar, BAE, Ürdün, Mısır, Türkiye, Pakistan ve Endonezya dışişleri bakanları, Pazar günü yayımladıkları ortak bildiride; Yahudi varlığının ABD Başkanı Trump’ın Gazze planını uygulamayı reddetmesini kınadılar. Bakanlar, bu reddedişin “Trump’ın Gazze’deki savaşı sona erdirmek ve kalıcı barışın sağlanması için gerekli koşulları yaratmak amacıyla sarf ettiği yoğun çabaları doğrudan tehlikeye attığını” söylediler. Böylece bu Ruveybida yöneticiler, asıl amacı Gazze halkını sürmek ve orayı Trump için turistik ve yatırım alanına dönüştürmek olan o meşum planın savunuculuğunu yaparak Trump’ın borazanlığını yapmış olmaktadırlar.

Sekiz bakan, iki devletli çözüm adı verilen o zakkum ağacına olan bağlılıklarını hatırlatmayı da ihmal etmediler. Bakanlar yayımladıkları bildiride, “Adil, kalıcı ve kapsamlı bir barış, ancak iki devletli çözümün uygulanmasıyla, uluslararası hukuka ve ilgili BM kararlarına uygun olarak 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin Devleti’nin kurulmasıyla sağlanabileceğini.” vurguladılar.

Amerika geçmişte Filistin’in dörtte üçünden vazgeçmeyi ve buraları Yahudilere terk etmeyi ifade eden iki devletli çözümü uluslararası bir talep ve Müslümanların başındaki yöneticilerin peşinden koşup propagandasını yaptığı bir olgu haline getirmeyi başarmışsa şimdi de Trump, Yahudi varlığını güçlendiren ve güvenliğini sağlayan barış planını yöneticilerin talebi hâline getirmeyi başarmıştır. Bu plan; direniş gruplarının silahsızlandırılmasını, mücahitlerin takip edilmesini ve Gazze Şeridi’nin Yahudi güçlerinin ve uluslararası işgal güçlerinin denetimi altına alınmasını öngörmektedir. Öyle ki, artık bu yöneticiler, Amerika’dan bu plan doğrultusunda ilerlemesini ve Yahudi varlığına baskı yapmasını talep etmekten utanmıyorlar, hatta bunu bir başarı olarak görüyorlar!

Eskiler şöyle derdi: “Dağ fare doğurdu.” İşte sekiz dağ sancılandı ama doğura doğura bir fare doğurdu ve küfürden başka bir şey telaffuz etmediler!

Bu sekiz ülkenin yöneticileri, ordularını Sudan, Yemen, Suriye, Libya, Afganistan, Körfez ve diğer yerlerdeki savaşlara göndermekte zerre kadar tereddüt etmemişlerdir. Bugün Filistin ve onun kalbi Gazze ise iki devletli çözüm girişimini veya Trump’ın barış planını değil; sayıları milyonları bulan orduların bir an önce harekete geçip kendilerini kurtarmasını ve mübarek toprağı Yahudilerin pisliğinden temizlemesini beklemektedir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قَاتِلُوا الَّذِينَ يَلُونَكُمْ مِنَ الْكُفَّارِ وَلْيَجِدُوا فِيكُمْ غِلْظَةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ “Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah muttakiler ile beraberdir.” [Tevbe 123]

Devamını oku...

Yahudi Yerleşimciler Suç İşlemeye Devam Ederken Yöneticiler Tembellik ve Vurdumduymazlıklarından Oldukça Memnunlar!

Yerleşimciler, işgal altındaki Batı Şeria’nın Kusra beldesinde, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu yaklaşık 15 kişinin yaşadığı Filistinlilere ait evleri, onları topraklarını terk etmeye zorlamak ve buralara el koymak amacıyla bir haftadan uzun süredir kuşatma altında tutuyorlar. Bölge sakinlerinin su ve elektriğini kesen yerleşimciler, kimsenin giriş çıkışına izin vermiyorlar. İşgal ordusunun iş birliği ve suç ortaklığıyla mülklere zarar veriyorlar, evleri taşlıyorlar, hakaretler ve küfürler yağdırıyorlar. Oysa bu evlerin, Oslo Anlaşmaları’na göre “B” bölgesinde yer aldığı ve idari olarak Filistin Yönetimi’ne tabi olduğunu çok iyi biliniyor; ancak yerleşimcilerin varlığı bu evlerin Kusra köyünün geri kalanından tamamen tecrit edilmesine yol açmıştır.

Binlerce dönüm arazinin gasbedilmesi, sahiplerinin yerinden edilmesi, binlerce yerleşim biriminin inşa edilmesi ve yerleşimcilerin Batı Şeria’nın tüm illerinde kurduğu onlarca kaçak yerleşim noktasının genişletilmesi sebebiyle 2025 ve 2026 yıllarında Batı Şeria’daki yerleşim birimlerinde belirgin bir şekilde artış gözlemlenmiştir.

Birleşmiş Milletler yetkilisi; yalnızca 2026 yılında yerleşimci şiddeti, yıkım ve tahliye operasyonları nedeniyle yaklaşık yarısı çocuk olmak üzere 3 bin 800 Filistinlinin yerinden edildiğini bildirdi. Aşırı sağcı Maliye Bakanı Smotrich geçtiğimiz çarşamba günü yaptığı açıklamada Batı Şeria’daki üç Yahudi yerleşiminde 2.000’den fazla yeni konutun büyük ölçüde genişletileceğini duyurdu.

Cenin’de ise son zamanlarda bölgeyi yeniden yerleşime (kolonizasyona) açmak amacıyla 27 Filistinli bina yıkılmıştır. Yerleşimciler, Yahudi varlığının 2005 yılında kabul ettiği çekilme planı çerçevesinde tahliye edilen Ganim yerleşim birimini 21 yıl aradan sonra yeniden kurmuşlardır. İşgal güçleri, aralarında savaş ve iletişim bakanları ile Knesset üyelerinin de bulunduğu, yerleşimin yeniden kurulması çalışmalarına katılan yerleşimcilerin ve liderlerinin güvenliğini sağlamak amacıyla bu yere çıkan ana cadde üzerindeki girişleri ve ara yolları kapattılar. Bu durum, Cenin ilinin haritasını yeniden çizmekte ve sahada yeni olgular dayatarak vilayetin bağlarını koparmakta, onu adeta bir askeri kışlaya dönüştürmekte, saldırı ve çatışmaların sıklığını artırmakta ve Filistin beldeleri arasındaki coğrafi iletişimi tehdit etmektedir.

Bütün bunlar, işgal ordusunun yardımıyla gerçekleşmektedir. İşgal ordusu, yerleşimcilerin Batı Şeria’nın çeşitli bölgelerinde topraklara ve kaynaklara herhangi bir hesap verme olmaksızın el koymasına izin vermektedir. Hatta yerleşimcilerin Yahudi varlığı tarafından verilmiş mülkiyet belgelerine sahip olduklarını ileri sürdükleri bölgelerde bile bu durum yaşanmaktadır. Yerleşimciler, Netanyahu liderliğindeki aşırı sağcı hükümetten büyük bir cesaret alıyorlar. Bu hükümet; Filistinlilere yönelik saldırıların yanı sıra askeri kontrol noktaları kurulması, yolların kapatılması ve çiftçilerin hareketlerinin kısıtlanması gibi askeri önlemler eşliğinde hızlı bir yerleşim genişlemesine liderlik etmektedir.

Bir BM yetkilisi, yerleşimci şiddetinin benzeri görülmemiş seviyelere ulaştığını söyledi. Ayrım Duvarı ve Yerleşim Direniş Heyeti Başkanı, işgal güçlerinin ve yerleşimcilerin geçen Temmuz ayı boyunca Filistinlilere, topraklarına ve mülklerine karşı yaklaşık 2.256 saldırı gerçekleştirdiğini belirtti. Yalnızca bu saldırılar nedeniyle yılın ilk aylarından bu yana en küçüğü 13 yaşında bir çocuk olmak üzere yaklaşık 20 Filistinli şehit olmuştur. Batı Şeria’daki evlerinden ve yerleşim alanlarından aralarında çocukların da bulunduğu binlerce sivil zorla göç ettirilmiştir.

Yahudi Savaş Bakanı Katz Cuma günü yaptığı açıklamada, Batı Şeria yerleşimlerindeki yasaların uygulanması yetkisinin, aşırı sağcı Ben-Gvir’in başında olduğu sözde Ulusal Güvenlik Bakanlığı’na bağlı polise devredildiğini duyurdu; Bu ise daha fazla şiddet ve Batı Şeria’nın fiilen ilhakının başladığı anlamına gelmektedir.

Her zaman olduğu gibi Filistin Yönetimi’nin yaptığı en iyi şey; kınamakla, uluslararası koruma sağlamak için uluslararası sistemin ve büyük güçlerin müdahalesini talep etmekle ve ihlalleri uluslararası insan hakları ile yargı kurumlarına taşımak üzere belgelendirmekle sınırlı kalmaktadır!

Yöneticilerin ve orduların mübarek toprak ve halkına yardım etmedeki korkaklık ve acziyeti arttıkça, gasıp Yahudi varlığının kibri ve azgınlığı da o kadar artmaktadır. Filistin Yönetiminin ajanlığı ve yozlaşmışlığı arttıkça, yerleşimcilerin sahte cesareti de devam etmektedir; çünkü onlar, şeref ve haysiyet sahibi silahsız halktan başka hiç kimsenin karşılarında durmayacağını bilmektedirler.

Ey subaylar ve komutanlar!Bu hâliniz daha ne zamana kadar böyle devam edecek; daha ne kadar sessiz ve vurdumduymaz kalacaksınız?!

Dine, ehline ve mazluma yardım etmek üzerinize farzdır. Bundan geri durmak yalnızca bir ihmal değil, aynı zamanda sizin yerinize başkalarının getirilmesi anlamına gelen “istibdal” sünnetinin üzerinizde gerçekleşmesine sebep olabilir. Öyleyse Allah’ın yeryüzündeki yönetiminin kurulması önünde bir set gibi duran bu yöneticileri görevden uzaklaştırmak için çalışın ki şu ayetin kapsamına girenlerden olmayasınız:

وإِن تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُونُوا أَمْثَالَكُم “Eğer O’ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi de olmazlar.” [Muhammed 38] O zaman hem dünyada hem de ahirette hüsrana uğrayanlardan olursunuz!

Devamını oku...

"Mekke Anlaşması": Müslümanlar İçin Güvenlik Mi Yoksa Onları Bölgesel Bir Savaşa Sürükleme Mekanizması Mı?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

"Mekke Anlaşması": Müslümanlar İçin Güvenlik Mi Yoksa Onları Bölgesel Bir Savaşa Sürükleme Mekanizması Mı?

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke’de imzaladığı anlaşma, görünüşte savunma amaçlı olup, bu üç Müslüman ülkenin arasında karşılıklı güvenlik garantilerini güçlendirmeyi hedeflemektedir. Ancak bölgedeki gergin askerî durumun gölgesinde bu anlaşma, İslam beldeleri için bağımsız bir güvenlik sistemi inşa etmeye yönelik bir adım mıdır; yoksa İran’ı çevreleyen çatışmanın kapsamını genişletebilecek ve bu üç ülkeyi büyük bir bölgesel savaşa sürükleyebilecek bir mekanizma mıdır?

“Mekke” ismi anlaşmaya, Müslümanların birliğini ifade eden sembolik bir anlam katmaktadır; ancak kutsal toprak parçasında imzalanan bu anlaşmanın Müslümanların çıkarlarına hizmet etmesinin boyutu, ismiyle değil, hedefleri ve sonuçlarıyla ölçülür.

Peki bu anlaşma, Müslümanların genel güvenliğinin sağlanmasına nasıl katkıda bulunacak? Bu soru, özellikle Filistin sorununun ortaya çıkmasının üzerinden yaklaşık 80 yıl geçmesi ve Gazze’deki savaşın üst üste üçüncü yılına girmesiyle birlikte ve Yahudi varlığının Batı Şeria’daki yerleşim yerlerini genişleterek bu bölge üzerindeki kontrolünü pekiştirdiği bir zamanda son derece önem kazanmaktadır. Yahudi varlığının bölgesel genişlemesinin tehlikesini daha da artıran şey ise, Temmuz 2026’da Batı Şeria’da 34 yeni yerleşim biriminin inşası için 1,3 milyar Şekel ayrılmasına ilişkin onayın verilmesidir. Bu gerçekliğin gölgesinde, doğal olarak şu gündeme gelmektedir:

İslam beldeleri arasında ortak savunma mekanizması neden bizzat bu zamanda oluşturulmuştur? Ve bundan kaynaklanabilecek temel tehlike senaryosu nedir?

Bu anlaşma durup dururken ortaya çıkmamıştır; zira 2025 yılında Suudi Arabistan ve Pakistan, birine yönelik herhangi bir saldırının her ikisine de yönelik bir saldırı olarak kabul edileceğini öngören ortak stratejik bir savunma anlaşması imzalamıştı. Yine 2026 yılının başlarında Hakan Fidan, Türkiye’nin bu çerçeveye katılmasına yönelik görüşmelerin yapıldığını açıklamıştı. Buna binaen Mekke Anlaşması, Suudi-Pakistan iş birliğinin üç taraflı bir hâle getirilerek genişletilmesi olarak değerlendirilebilir ve tam da bu zamanda resmi olarak onaylanması ona yeni bir stratejik boyut kazandırmaktadır. En büyük tehlike ise savaşın bölgeselleşmesinde yatmaktadır.

Dolayısıyla İran; Türkiye, Suudi Arabistan veya Pakistan topraklarına güçlü bir darbe indirirse, bu ülkelerin kolektif savunma mekanizmasını aktifleştirmek için bir gerekçe doğacaktır. İşte o zaman, bir yanda ABD ve Yahudi varlığı ve diğer yandan ise İran arasındaki çatışmanın seviyesi yeni bir aşamaya yükselecek; bu da üç Müslüman ülkesini kapsayan bölgesel bir savaşın patlak verme olasılığına bir alan açacaktır. Bu, en tehlikeli senaryolardan biri olarak kabul edilmektedir; zira bu senaryo gerçekleşirse, zarar yalnızca İran ile sınırlı kalmayacaktır.

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın savaşa sürüklenmesiyle birlikte, bu ülkeler muazzam askeri ve ekonomik kaynaklarını tüketecektir: zira mevcut silah stokları azalacak ve yeni silah satın alma ya da üretme imkânları sınırlanacaktır. Ayrıca İran, topraklarını ve askeri altyapısını korumak için kaynaklarının büyük bir kısmını kaybedecektir. Bunun sonucunda, birçok ana İslam beldesinin askeri gücü aynı anda zayıflayacaktır.

İşte stratejik meselenin özü de burada yatmaktadır: Yani Müslüman ülkelerinin sahip olduğu askeri güçler tüketilecek ve bağımsız askeri imkanları sınırlanacaktır. Batı’nın bakış açısına göre, İslam beldelerinde bağımsız siyasi bir güç merkezinin ortaya çıkma olasılığı, özellikle de Hilafetin yeniden kurulması, stratejik bir tehdit olarak görülmektedir.

Buradan hareketle Mekke Anlaşması ABD’ye, bölge ülkelerini birbirlerinin askeri güçlerini tüketen bir çatışmaya sürükleme fırsatı sağlamaktadır. Burada, Rusya’nın Ukrayna’daki savaşa girmeden önce yıllarca Suriye’de askeri kaynaklarının tüketilmesi örneği verilebilir; zira Rusya’yı bu savaşlara sürüklemenin amacı, onu yıpratmak ve zayıflatmaktı. Aynı üslup sayesinde, eğer ana bölgesel güçler savaşlar nedeniyle zayıflarsa, ABD askeri, teknolojik ve dış finansal üstünlüğü aracılığıyla bölgedeki nüfuzunu koruyabilecek ya da güçlendirebilecektir. Dolayısıyla asıl tehlike, sadece bizzat savaşın kendisinde değil, aksine bu savaşın uzun vadede Müslüman ülkelerinin askeri kapasitelerini aşındırmasında yatmaktadır. Bu, jeopolitik bir analiz olup kesin bir gerçek olmasa da, inkar edilemez bir gerçektir.

Meseledeki ikinci ve daha tehlikeli boyut ise Gazze ve Batı Şeria'dır. Müslüman ülkelerinin siyasi ve askerî odağı İran cephesine kayarsa, Filistin davası bölgesel gündemde ikinci sıraya gerileyecektir; zira Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan kendi güvenlikleriyle meşgul olacak, İran ise kendi topraklarını savunmak zorunda kalacaktır. Bunun sonucunda Yahudi varlığı üzerindeki bölgesel siyasi baskı azalacak ve bu da ona hedeflerini gerçekleştirmek üzere ilerlemesi için yeşil ışık yakacaktır. Özellikle Yahudi varlığının Batı Şeria’daki yeni yerleşim yerlerini genişletmeye ve Gazze’de kendi kontrolü altındaki alanları artırmaya çalıştığı bir zamanda, bu durum ciddi bir jeopolitik tehlike oluşturmaktadır. Burada “Büyük İsrail” fikrine de değinmek yerinde olacaktır; zira Yahudi varlığının şu an işgal ettiği mübarek Filistin topraklarıyla yetinmeyip Suriye, Türkiye, Irak ve İran'ın bir bölümünü ele geçirmeyi planladığı bir sır değildir. Üzüntü verici bir diğer husus ise, ümmet arasında "Müslümanların birleştikleri" yönünde bir yanılsamanın oluşabilmesidir; bu da ümmetin sorunlarını kendisinin çözmesine ve hayati meselelerinin dizginlerini almasına yönelik bağımsız hareketliliğini zayıflatabilir; dolayısıyla ümmet arasındaki bekleme ve umut besleme durumu uzayabilir ve safları arasında yaşanan hayal kırıklığı daha da derinleşebilir.

Her ne kadar ABD’nin bu anlaşmadaki rolü, anlaşmayı doğrudan kendisi oluşturmamış gibi görünse de, işlerin ABD’nin planlarına göre ilerlemesi, bilinçli düşünen bir kimse için apaçık bir husustur. Böylece Amerika, perde arkasından bölgedeki nüfuzuna boyun eğen ülkeleri, kendi çıkarlarını gerçekleştirecek stratejik sürece yönlendirmeye devam edecektir. Bu yaklaşım, ABD’nin Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) çerçevesinde ortaya çıkan yeni stratejisiyle de uyumludur; zira Washington, küresel güç dengesinde üstünlüğünü korumaya ve stratejik rakiplerini sınırlandırmaya çalışmaktadır.

Bu açıdan bakıldığında; Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi askerî, ekonomik ve jeopolitik açıdan büyük ağırlığa sahip Müslüman ülkelerinin zayıflatılması, stratejik yönden Batı için şüphesiz rahatlatıcı bir durum olduğu kesindir. Nitekim bu ülkelerin çeşitli bölgesel krizlere, özellikle de askeri çatışmalara sürüklenmesi, kaçınılmaz olarak mevcut kaynaklarının tükenmesine ve bağımsız hareket etme yeteneklerinin sınırlanmasına yol açacaktır.

Ayrıca bu strateji, ekonomik ve lojistik alanlarda yürütülen süreçlerle de ilişkilendirilebilir. Nitekim ABD'nin bölgedeki ulaşım ve tedarik hatları üzerindeki nüfuzunu güçlendirmeye çalıştığı bir zamanda, çeşitli çatışmaların patlak vermesi veya tırmanması, ülkeleri alternatif rotalara yönelmeye zorlayabilir. Tam da bu bağlamda, “Zangezur Koridoru” gibi hatların stratejik önemi öne çıkmaktadır. Bu nedenle askerî ve lojistik çatışmalar ile bölgesel güç dengesine, birbirinden bağımsız dosyalar olarak değil, tek bir jeopolitik tablo olarak bakılması gerekir.

Sonuç olarak: Belirleyici olan ittifakın adı değil, hedeftir!

“Mekke Anlaşması”nı “ümmet adına üç Müslüman ülkenin birliği” olarak değerlendirmek yanlış ve hayali bir yaklaşımdır; aksine bu anlaşmanın kime hizmet ettiğini ve hangi stratejik plan lehine işlediğini anlamak son derece önemlidir.

Müslümanların birliği acil bir gerekliliktir; ancak bu birliğin, Batı’nın planları ve bayrakları altında değil, aksine İslam’ın sancağı altında, tek bir imamın liderliğinde ve Hilafet Devleti’nin ordusu etrafında olması gerekir. Çünkü Müslümanların, kararlarını bağımsız bir şekilde alan gerçek bir siyasi ve askeri güce dönüşmesi, dış güçler açısından en büyük stratejik tehdittir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasulü’nü hidayet ve hak din ile gönderendir.” [Tevbe 33]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER