El-Raye Gazetesi Sayı 613 Öne Çıkanlar
- Kategori Video
- |
El-Raye Gazetesi Sayı 613 Öne Çıkanlar
Daha fazla bilgi için TIKLAYINIZ
Çarşamba, 6 Rabiu'l Evvel 1448 H. | 19 Ağustos 2026 M.
El-Raye Gazetesi Sayı 613 Öne Çıkanlar
Daha fazla bilgi için TIKLAYINIZ
Çarşamba, 6 Rabiu'l Evvel 1448 H. | 19 Ağustos 2026 M.
Birleşmiş Milletler raporu; “savaşın durdurulmasından” bu yana geçen 300 gün içinde, Yahudi varlığının Gazze Şeridi’ne yönelik durmak bilmeyen saldırıları sonucu 300 çocuğun şehit düştüğünü bildirdi.
Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), bu durumun askeri operasyonların askıya alınması ve insani yardım malzemelerinin Gazze’ye eksiksiz şekilde ulaştırılması konusunda anlaşmaya varılmış olmasına rağmen gerçekleştiğini belirtti.
Bu, sıradan bir haber değildir; geçiştirilecek bir haber veya basit bir istatistik de değildir. Bu haber, kelimenin tam anlamıyla bir felakettir.
Bu haber; uluslararası kurumları ve sistemleriyle bu dünyanın, birinci dereceden komplocu olduğu anlamına gelmektedir. Üç yıl boyunca dünya halklarını savaş istemediğine ve barış peşinde koştuğuna ikna etmeye çalışmıştır. Oysa aylar süren müzakerelerde Gazze’deki mücahitleri silahlarını teslim etmeye zorlamak için en şiddetli baskıları uygulamışlardır. Gazze’deki savaşı durdurmakla övünen Trump’tan sonra bile bugün Amerika’nın şımarık çocuğunun vahşetinin daha da tırmandığını, şehitleri saymaktan ve ölümlerini sıradan bir haber gibi duyurmaktan başka dünyanın onun bu vahşetine hiçbir ses çıkarmadığını görüyoruz!
Ey Muhammed’in ümmeti! Bu haber, düşmanlarınızın gözünde ne kadar değersiz hale geldiğinizi gösteriyor. Bizler meselelerimize dar ulusalcı perspektiflerle yaklaştığımız ve “Yangın kapıma dayanmadığı sürece sadece dua etmekle yetinirim” mantığıyla hareket ettiğimiz sürece; çocuklarımız, kadınlarımız ve gençlerimiz katledilmeye devam edecektir.
Ey silahlı kuvvetler! Ey genelkurmay başkanları! Ey ümmete yardım etmek için harekete geçebilecekken susmayı yeğleyenler! Bu haber, sırtınızda dağlar kadar günah ve sayısız vebal taşıdığınız anlamına gelmektedir. Kıyamet günü Rabbinizin huzuruna böylesi bir günah yüküyle çıkacağınızı bilin.
وَاتَّقُواْ يَوْمًا تُرْجَعُونَ فِيهِ إِلَى اللّهِ ثُمَّ تُوَفَّى كُلُّ نَفْسٍ مَّا كَسَبَتْ وَهُمْ لاَ يُظْلَمُونَ “Allah’a döndürüleceğiniz, sonra da herkese hak ettiğinin eksiksiz verileceği ve kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı bir günden sakının.” [Bakara 281]
Suudi Arabistan, Katar, BAE, Ürdün, Mısır, Türkiye, Pakistan ve Endonezya dışişleri bakanları, Pazar günü yayımladıkları ortak bildiride; Yahudi varlığının ABD Başkanı Trump’ın Gazze planını uygulamayı reddetmesini kınadılar. Bakanlar, bu reddedişin “Trump’ın Gazze’deki savaşı sona erdirmek ve kalıcı barışın sağlanması için gerekli koşulları yaratmak amacıyla sarf ettiği yoğun çabaları doğrudan tehlikeye attığını” söylediler. Böylece bu Ruveybida yöneticiler, asıl amacı Gazze halkını sürmek ve orayı Trump için turistik ve yatırım alanına dönüştürmek olan o meşum planın savunuculuğunu yaparak Trump’ın borazanlığını yapmış olmaktadırlar.
Sekiz bakan, iki devletli çözüm adı verilen o zakkum ağacına olan bağlılıklarını hatırlatmayı da ihmal etmediler. Bakanlar yayımladıkları bildiride, “Adil, kalıcı ve kapsamlı bir barış, ancak iki devletli çözümün uygulanmasıyla, uluslararası hukuka ve ilgili BM kararlarına uygun olarak 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin Devleti’nin kurulmasıyla sağlanabileceğini.” vurguladılar.
Amerika geçmişte Filistin’in dörtte üçünden vazgeçmeyi ve buraları Yahudilere terk etmeyi ifade eden iki devletli çözümü uluslararası bir talep ve Müslümanların başındaki yöneticilerin peşinden koşup propagandasını yaptığı bir olgu haline getirmeyi başarmışsa şimdi de Trump, Yahudi varlığını güçlendiren ve güvenliğini sağlayan barış planını yöneticilerin talebi hâline getirmeyi başarmıştır. Bu plan; direniş gruplarının silahsızlandırılmasını, mücahitlerin takip edilmesini ve Gazze Şeridi’nin Yahudi güçlerinin ve uluslararası işgal güçlerinin denetimi altına alınmasını öngörmektedir. Öyle ki, artık bu yöneticiler, Amerika’dan bu plan doğrultusunda ilerlemesini ve Yahudi varlığına baskı yapmasını talep etmekten utanmıyorlar, hatta bunu bir başarı olarak görüyorlar!
Eskiler şöyle derdi: “Dağ fare doğurdu.” İşte sekiz dağ sancılandı ama doğura doğura bir fare doğurdu ve küfürden başka bir şey telaffuz etmediler!
Bu sekiz ülkenin yöneticileri, ordularını Sudan, Yemen, Suriye, Libya, Afganistan, Körfez ve diğer yerlerdeki savaşlara göndermekte zerre kadar tereddüt etmemişlerdir. Bugün Filistin ve onun kalbi Gazze ise iki devletli çözüm girişimini veya Trump’ın barış planını değil; sayıları milyonları bulan orduların bir an önce harekete geçip kendilerini kurtarmasını ve mübarek toprağı Yahudilerin pisliğinden temizlemesini beklemektedir.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا قَاتِلُوا الَّذِينَ يَلُونَكُمْ مِنَ الْكُفَّارِ وَلْيَجِدُوا فِيكُمْ غِلْظَةً وَاعْلَمُوا أَنَّ اللهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ “Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah muttakiler ile beraberdir.” [Tevbe 123]
Yerleşimciler, işgal altındaki Batı Şeria’nın Kusra beldesinde, aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu yaklaşık 15 kişinin yaşadığı Filistinlilere ait evleri, onları topraklarını terk etmeye zorlamak ve buralara el koymak amacıyla bir haftadan uzun süredir kuşatma altında tutuyorlar. Bölge sakinlerinin su ve elektriğini kesen yerleşimciler, kimsenin giriş çıkışına izin vermiyorlar. İşgal ordusunun iş birliği ve suç ortaklığıyla mülklere zarar veriyorlar, evleri taşlıyorlar, hakaretler ve küfürler yağdırıyorlar. Oysa bu evlerin, Oslo Anlaşmaları’na göre “B” bölgesinde yer aldığı ve idari olarak Filistin Yönetimi’ne tabi olduğunu çok iyi biliniyor; ancak yerleşimcilerin varlığı bu evlerin Kusra köyünün geri kalanından tamamen tecrit edilmesine yol açmıştır.
Binlerce dönüm arazinin gasbedilmesi, sahiplerinin yerinden edilmesi, binlerce yerleşim biriminin inşa edilmesi ve yerleşimcilerin Batı Şeria’nın tüm illerinde kurduğu onlarca kaçak yerleşim noktasının genişletilmesi sebebiyle 2025 ve 2026 yıllarında Batı Şeria’daki yerleşim birimlerinde belirgin bir şekilde artış gözlemlenmiştir.
Birleşmiş Milletler yetkilisi; yalnızca 2026 yılında yerleşimci şiddeti, yıkım ve tahliye operasyonları nedeniyle yaklaşık yarısı çocuk olmak üzere 3 bin 800 Filistinlinin yerinden edildiğini bildirdi. Aşırı sağcı Maliye Bakanı Smotrich geçtiğimiz çarşamba günü yaptığı açıklamada Batı Şeria’daki üç Yahudi yerleşiminde 2.000’den fazla yeni konutun büyük ölçüde genişletileceğini duyurdu.
Cenin’de ise son zamanlarda bölgeyi yeniden yerleşime (kolonizasyona) açmak amacıyla 27 Filistinli bina yıkılmıştır. Yerleşimciler, Yahudi varlığının 2005 yılında kabul ettiği çekilme planı çerçevesinde tahliye edilen Ganim yerleşim birimini 21 yıl aradan sonra yeniden kurmuşlardır. İşgal güçleri, aralarında savaş ve iletişim bakanları ile Knesset üyelerinin de bulunduğu, yerleşimin yeniden kurulması çalışmalarına katılan yerleşimcilerin ve liderlerinin güvenliğini sağlamak amacıyla bu yere çıkan ana cadde üzerindeki girişleri ve ara yolları kapattılar. Bu durum, Cenin ilinin haritasını yeniden çizmekte ve sahada yeni olgular dayatarak vilayetin bağlarını koparmakta, onu adeta bir askeri kışlaya dönüştürmekte, saldırı ve çatışmaların sıklığını artırmakta ve Filistin beldeleri arasındaki coğrafi iletişimi tehdit etmektedir.
Bütün bunlar, işgal ordusunun yardımıyla gerçekleşmektedir. İşgal ordusu, yerleşimcilerin Batı Şeria’nın çeşitli bölgelerinde topraklara ve kaynaklara herhangi bir hesap verme olmaksızın el koymasına izin vermektedir. Hatta yerleşimcilerin Yahudi varlığı tarafından verilmiş mülkiyet belgelerine sahip olduklarını ileri sürdükleri bölgelerde bile bu durum yaşanmaktadır. Yerleşimciler, Netanyahu liderliğindeki aşırı sağcı hükümetten büyük bir cesaret alıyorlar. Bu hükümet; Filistinlilere yönelik saldırıların yanı sıra askeri kontrol noktaları kurulması, yolların kapatılması ve çiftçilerin hareketlerinin kısıtlanması gibi askeri önlemler eşliğinde hızlı bir yerleşim genişlemesine liderlik etmektedir.
Bir BM yetkilisi, yerleşimci şiddetinin benzeri görülmemiş seviyelere ulaştığını söyledi. Ayrım Duvarı ve Yerleşim Direniş Heyeti Başkanı, işgal güçlerinin ve yerleşimcilerin geçen Temmuz ayı boyunca Filistinlilere, topraklarına ve mülklerine karşı yaklaşık 2.256 saldırı gerçekleştirdiğini belirtti. Yalnızca bu saldırılar nedeniyle yılın ilk aylarından bu yana en küçüğü 13 yaşında bir çocuk olmak üzere yaklaşık 20 Filistinli şehit olmuştur. Batı Şeria’daki evlerinden ve yerleşim alanlarından aralarında çocukların da bulunduğu binlerce sivil zorla göç ettirilmiştir.
Yahudi Savaş Bakanı Katz Cuma günü yaptığı açıklamada, Batı Şeria yerleşimlerindeki yasaların uygulanması yetkisinin, aşırı sağcı Ben-Gvir’in başında olduğu sözde Ulusal Güvenlik Bakanlığı’na bağlı polise devredildiğini duyurdu; Bu ise daha fazla şiddet ve Batı Şeria’nın fiilen ilhakının başladığı anlamına gelmektedir.
Her zaman olduğu gibi Filistin Yönetimi’nin yaptığı en iyi şey; kınamakla, uluslararası koruma sağlamak için uluslararası sistemin ve büyük güçlerin müdahalesini talep etmekle ve ihlalleri uluslararası insan hakları ile yargı kurumlarına taşımak üzere belgelendirmekle sınırlı kalmaktadır!
Yöneticilerin ve orduların mübarek toprak ve halkına yardım etmedeki korkaklık ve acziyeti arttıkça, gasıp Yahudi varlığının kibri ve azgınlığı da o kadar artmaktadır. Filistin Yönetiminin ajanlığı ve yozlaşmışlığı arttıkça, yerleşimcilerin sahte cesareti de devam etmektedir; çünkü onlar, şeref ve haysiyet sahibi silahsız halktan başka hiç kimsenin karşılarında durmayacağını bilmektedirler.
Ey subaylar ve komutanlar!Bu hâliniz daha ne zamana kadar böyle devam edecek; daha ne kadar sessiz ve vurdumduymaz kalacaksınız?!
Dine, ehline ve mazluma yardım etmek üzerinize farzdır. Bundan geri durmak yalnızca bir ihmal değil, aynı zamanda sizin yerinize başkalarının getirilmesi anlamına gelen “istibdal” sünnetinin üzerinizde gerçekleşmesine sebep olabilir. Öyleyse Allah’ın yeryüzündeki yönetiminin kurulması önünde bir set gibi duran bu yöneticileri görevden uzaklaştırmak için çalışın ki şu ayetin kapsamına girenlerden olmayasınız:
وإِن تَتَوَلَّوْا يَسْتَبْدِلْ قَوْماً غَيْرَكُمْ ثُمَّ لَا يَكُونُوا أَمْثَالَكُم “Eğer O’ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi de olmazlar.” [Muhammed 38] O zaman hem dünyada hem de ahirette hüsrana uğrayanlardan olursunuz!
"Mekke Anlaşması": Müslümanlar İçin Güvenlik Mi Yoksa Onları Bölgesel Bir Savaşa Sürükleme Mekanizması Mı?
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke’de imzaladığı anlaşma, görünüşte savunma amaçlı olup, bu üç Müslüman ülkenin arasında karşılıklı güvenlik garantilerini güçlendirmeyi hedeflemektedir. Ancak bölgedeki gergin askerî durumun gölgesinde bu anlaşma, İslam beldeleri için bağımsız bir güvenlik sistemi inşa etmeye yönelik bir adım mıdır; yoksa İran’ı çevreleyen çatışmanın kapsamını genişletebilecek ve bu üç ülkeyi büyük bir bölgesel savaşa sürükleyebilecek bir mekanizma mıdır?
“Mekke” ismi anlaşmaya, Müslümanların birliğini ifade eden sembolik bir anlam katmaktadır; ancak kutsal toprak parçasında imzalanan bu anlaşmanın Müslümanların çıkarlarına hizmet etmesinin boyutu, ismiyle değil, hedefleri ve sonuçlarıyla ölçülür.
Peki bu anlaşma, Müslümanların genel güvenliğinin sağlanmasına nasıl katkıda bulunacak? Bu soru, özellikle Filistin sorununun ortaya çıkmasının üzerinden yaklaşık 80 yıl geçmesi ve Gazze’deki savaşın üst üste üçüncü yılına girmesiyle birlikte ve Yahudi varlığının Batı Şeria’daki yerleşim yerlerini genişleterek bu bölge üzerindeki kontrolünü pekiştirdiği bir zamanda son derece önem kazanmaktadır. Yahudi varlığının bölgesel genişlemesinin tehlikesini daha da artıran şey ise, Temmuz 2026’da Batı Şeria’da 34 yeni yerleşim biriminin inşası için 1,3 milyar Şekel ayrılmasına ilişkin onayın verilmesidir. Bu gerçekliğin gölgesinde, doğal olarak şu gündeme gelmektedir:
İslam beldeleri arasında ortak savunma mekanizması neden bizzat bu zamanda oluşturulmuştur? Ve bundan kaynaklanabilecek temel tehlike senaryosu nedir?
Bu anlaşma durup dururken ortaya çıkmamıştır; zira 2025 yılında Suudi Arabistan ve Pakistan, birine yönelik herhangi bir saldırının her ikisine de yönelik bir saldırı olarak kabul edileceğini öngören ortak stratejik bir savunma anlaşması imzalamıştı. Yine 2026 yılının başlarında Hakan Fidan, Türkiye’nin bu çerçeveye katılmasına yönelik görüşmelerin yapıldığını açıklamıştı. Buna binaen Mekke Anlaşması, Suudi-Pakistan iş birliğinin üç taraflı bir hâle getirilerek genişletilmesi olarak değerlendirilebilir ve tam da bu zamanda resmi olarak onaylanması ona yeni bir stratejik boyut kazandırmaktadır. En büyük tehlike ise savaşın bölgeselleşmesinde yatmaktadır.
Dolayısıyla İran; Türkiye, Suudi Arabistan veya Pakistan topraklarına güçlü bir darbe indirirse, bu ülkelerin kolektif savunma mekanizmasını aktifleştirmek için bir gerekçe doğacaktır. İşte o zaman, bir yanda ABD ve Yahudi varlığı ve diğer yandan ise İran arasındaki çatışmanın seviyesi yeni bir aşamaya yükselecek; bu da üç Müslüman ülkesini kapsayan bölgesel bir savaşın patlak verme olasılığına bir alan açacaktır. Bu, en tehlikeli senaryolardan biri olarak kabul edilmektedir; zira bu senaryo gerçekleşirse, zarar yalnızca İran ile sınırlı kalmayacaktır.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın savaşa sürüklenmesiyle birlikte, bu ülkeler muazzam askeri ve ekonomik kaynaklarını tüketecektir: zira mevcut silah stokları azalacak ve yeni silah satın alma ya da üretme imkânları sınırlanacaktır. Ayrıca İran, topraklarını ve askeri altyapısını korumak için kaynaklarının büyük bir kısmını kaybedecektir. Bunun sonucunda, birçok ana İslam beldesinin askeri gücü aynı anda zayıflayacaktır.
İşte stratejik meselenin özü de burada yatmaktadır: Yani Müslüman ülkelerinin sahip olduğu askeri güçler tüketilecek ve bağımsız askeri imkanları sınırlanacaktır. Batı’nın bakış açısına göre, İslam beldelerinde bağımsız siyasi bir güç merkezinin ortaya çıkma olasılığı, özellikle de Hilafetin yeniden kurulması, stratejik bir tehdit olarak görülmektedir.
Buradan hareketle Mekke Anlaşması ABD’ye, bölge ülkelerini birbirlerinin askeri güçlerini tüketen bir çatışmaya sürükleme fırsatı sağlamaktadır. Burada, Rusya’nın Ukrayna’daki savaşa girmeden önce yıllarca Suriye’de askeri kaynaklarının tüketilmesi örneği verilebilir; zira Rusya’yı bu savaşlara sürüklemenin amacı, onu yıpratmak ve zayıflatmaktı. Aynı üslup sayesinde, eğer ana bölgesel güçler savaşlar nedeniyle zayıflarsa, ABD askeri, teknolojik ve dış finansal üstünlüğü aracılığıyla bölgedeki nüfuzunu koruyabilecek ya da güçlendirebilecektir. Dolayısıyla asıl tehlike, sadece bizzat savaşın kendisinde değil, aksine bu savaşın uzun vadede Müslüman ülkelerinin askeri kapasitelerini aşındırmasında yatmaktadır. Bu, jeopolitik bir analiz olup kesin bir gerçek olmasa da, inkar edilemez bir gerçektir.
Meseledeki ikinci ve daha tehlikeli boyut ise Gazze ve Batı Şeria'dır. Müslüman ülkelerinin siyasi ve askerî odağı İran cephesine kayarsa, Filistin davası bölgesel gündemde ikinci sıraya gerileyecektir; zira Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan kendi güvenlikleriyle meşgul olacak, İran ise kendi topraklarını savunmak zorunda kalacaktır. Bunun sonucunda Yahudi varlığı üzerindeki bölgesel siyasi baskı azalacak ve bu da ona hedeflerini gerçekleştirmek üzere ilerlemesi için yeşil ışık yakacaktır. Özellikle Yahudi varlığının Batı Şeria’daki yeni yerleşim yerlerini genişletmeye ve Gazze’de kendi kontrolü altındaki alanları artırmaya çalıştığı bir zamanda, bu durum ciddi bir jeopolitik tehlike oluşturmaktadır. Burada “Büyük İsrail” fikrine de değinmek yerinde olacaktır; zira Yahudi varlığının şu an işgal ettiği mübarek Filistin topraklarıyla yetinmeyip Suriye, Türkiye, Irak ve İran'ın bir bölümünü ele geçirmeyi planladığı bir sır değildir. Üzüntü verici bir diğer husus ise, ümmet arasında "Müslümanların birleştikleri" yönünde bir yanılsamanın oluşabilmesidir; bu da ümmetin sorunlarını kendisinin çözmesine ve hayati meselelerinin dizginlerini almasına yönelik bağımsız hareketliliğini zayıflatabilir; dolayısıyla ümmet arasındaki bekleme ve umut besleme durumu uzayabilir ve safları arasında yaşanan hayal kırıklığı daha da derinleşebilir.
Her ne kadar ABD’nin bu anlaşmadaki rolü, anlaşmayı doğrudan kendisi oluşturmamış gibi görünse de, işlerin ABD’nin planlarına göre ilerlemesi, bilinçli düşünen bir kimse için apaçık bir husustur. Böylece Amerika, perde arkasından bölgedeki nüfuzuna boyun eğen ülkeleri, kendi çıkarlarını gerçekleştirecek stratejik sürece yönlendirmeye devam edecektir. Bu yaklaşım, ABD’nin Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) çerçevesinde ortaya çıkan yeni stratejisiyle de uyumludur; zira Washington, küresel güç dengesinde üstünlüğünü korumaya ve stratejik rakiplerini sınırlandırmaya çalışmaktadır.
Bu açıdan bakıldığında; Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan gibi askerî, ekonomik ve jeopolitik açıdan büyük ağırlığa sahip Müslüman ülkelerinin zayıflatılması, stratejik yönden Batı için şüphesiz rahatlatıcı bir durum olduğu kesindir. Nitekim bu ülkelerin çeşitli bölgesel krizlere, özellikle de askeri çatışmalara sürüklenmesi, kaçınılmaz olarak mevcut kaynaklarının tükenmesine ve bağımsız hareket etme yeteneklerinin sınırlanmasına yol açacaktır.
Ayrıca bu strateji, ekonomik ve lojistik alanlarda yürütülen süreçlerle de ilişkilendirilebilir. Nitekim ABD'nin bölgedeki ulaşım ve tedarik hatları üzerindeki nüfuzunu güçlendirmeye çalıştığı bir zamanda, çeşitli çatışmaların patlak vermesi veya tırmanması, ülkeleri alternatif rotalara yönelmeye zorlayabilir. Tam da bu bağlamda, “Zangezur Koridoru” gibi hatların stratejik önemi öne çıkmaktadır. Bu nedenle askerî ve lojistik çatışmalar ile bölgesel güç dengesine, birbirinden bağımsız dosyalar olarak değil, tek bir jeopolitik tablo olarak bakılması gerekir.
Sonuç olarak: Belirleyici olan ittifakın adı değil, hedeftir!
“Mekke Anlaşması”nı “ümmet adına üç Müslüman ülkenin birliği” olarak değerlendirmek yanlış ve hayali bir yaklaşımdır; aksine bu anlaşmanın kime hizmet ettiğini ve hangi stratejik plan lehine işlediğini anlamak son derece önemlidir.
Müslümanların birliği acil bir gerekliliktir; ancak bu birliğin, Batı’nın planları ve bayrakları altında değil, aksine İslam’ın sancağı altında, tek bir imamın liderliğinde ve Hilafet Devleti’nin ordusu etrafında olması gerekir. Çünkü Müslümanların, kararlarını bağımsız bir şekilde alan gerçek bir siyasi ve askeri güce dönüşmesi, dış güçler açısından en büyük stratejik tehdittir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: هُوَ الَّذِي أَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدَى وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ وَلَوْ كَرِهَ الْمُشْرِكُونَ “O (Allah), müşrikler hoşlanmasalar da (kendi) dinini bütün dinlere üstün kılmak için Rasulü’nü hidayet ve hak din ile gönderendir.” [Tevbe 33]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İslam Ebu Halil - Özbekistan
Haber - Yorum
Netanyahu'nun Tutuklanması Hakkı Sahiplerine Geri Verecek mi?!
Haber:
Türkiye, Netanyahu hakkında uluslararası tutuklama emri çıkardı. (El-Arabiya)
Yorum:
Erdoğan ve yandaşlarının Türkiye'de yönetime geldiğinden beri, sadece boş laflarını işitiyoruz ama somut adımlar görmüyoruz; tehditler işitiyoruz ama orduların harekete geçtiğini görmüyoruz! Yahudi Başbakan Netanyahu’nun tutuklanması için gerekli işlemleri tamamlamaya çalışan Türkiye Adalet Bakanı’na şunu sormak istiyoruz: Bu çalışmanızla sorunu çözüp hakkı sahiplerine geri verebilir misiniz? Yoksa eylemleriniz sadece gözlere kum serpmekten ve boş laflardan mı ibarettir? Ey Adalet Bakanı, tüm Yahudilerin Netanyahu olduğunu, Filistin’de Netanyahu ile herhangi bir Yahudi arasında hiçbir fark olmadığını bilmiyor musun?
Ey Erdoğan ve bakanı, eğer sizler Osmanoğlu Halifelerine benzemek istiyorsanız, onlar sizden beridirler; zira onlar İslam ile güçlü ve onurlu kişilerdi; bakın işte Kanuni Sultan Süleyman, Avrupa krallarına bir elçi göndererek, onlara Hilafeti devraldığını ve daha önce ödedikleri gibi cizye ödemeleri gerektiğini bildirmişti; ancak Macaristan kralı onun elçisini öldürmüştü; haber sultana ulaştığında öfkeden deliye döndü ve şu meşhur sözünü söylemişti: “Ben hayattayken İslam elçisi nasıl öldürülür? Bunun üzerine deniz filosunun desteğiyle devasa bir ordu hazırlamış ve o dönem Macaristan’ın başkenti olan Belgrad’a yönelmiş, şehri kuşatmış, surlarını yıkmış ve orayı fethetmiş, ardından da Avrupa ona boyun eğmiş ve küçülmüşler olarak cizye ödemişlerdi.
Şehitlerin şehadetine verilecek doğru cevap işte böyle olmalıdır; nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَالَّذِينَ تَدْعُونَ مِن دُونِهِ لاَ يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَكُمْ وَلآ أَنفُسَهُمْ يَنْصُرُونَ “Sizin Allah’ı bırakıp taptıklarınızın, ne size yardıma güçleri yeter, ne de bizzat kendilerine bir yardımı dokunur.” [Araf 197]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazan
Muhammed Selim – Mübarek Toprak (Filistin)
Haber - Yorum
Küfrün Otoritesi Parçalanıyor, Ümmet İse Bekliyor!
Haber:
ABD Başkanı şöyle dedi: Bu bir ekonomik çıkarma günüdür; tüm müttefiklerimizin, İran'ı izole etmek ve onu yenilgiye uğratmak için Amerika Birleşik Devletleri'nin yanında saf tutmasını istiyoruz. (BBC Arabic, 20 Ağustos 2026)
Yorum:
ABD’nin İran’a karşı savaşı sonuçlandırmada başarısız olmasının yanı sıra Batı’yı, NATO ülkelerini ve dünyanın diğer ülkelerini İran’a karşı zafer elde etmek için savaşa katılmaya ikna edememesinin ve altı aydan fazla bir süre geçmesinin ardından Trump, son açıklamasında İran’a yönelik ezici bir ekonomik operasyon düzenleyeceğini duyurmakta ve müttefiklerini, daha önceki çağrısına yanıt vermemiş olsalar da İran’ı yenilgiye uğratmak için kendi yanında yer almaya çağırmaktadır; bu da bize, Trump’ın ülkelere, yardım talebiyle yaptığı sayısız açıklama ve çağrının, Amerika’nın acısını çektiği zayıflığın büyük bir göstergesi olduğunu teyit etmektedir.
İzole etme ve ekonomik ablukaya gelince; Trump’ın bahsettiği haberin geri kalanında da belirtildiği gibi en ağır zararı İran’dan önce müttefikleri görecektir; zira Trump, Venezuela petrolü üzerindeki hakimiyetinin ardından, petrol açısından dünya rezervlerinin %20’sini oluşturan bu bölgeden dünyaya yapılan petrol, diğer madenler ve petrokimya ürünleri arzını kontrol altına alarak İran’ı ve petrolünü sadece Amerika’nın mülkiyeti haline getirmek istemektedir; bunu da Hürmüz Boğazı’nı kontrol altına alarak yapmak istemektedir ki Trump bu boğazı defalarca Amerikan boğazı olarak nitelendirmiştir! Bu ise dünyanın enerji eksikliğinin acısını çektiği ve bunun da sanayiye ve küresel ekonomik duruma yansıdığı bir zamanda ortaya çıkmıştır.
Zaman geçtikçe bu durum; sanayi için öncelikli ham maddeler gibi ekonomik kaynakların yetersizliği, ticari mübadelelerdeki aksaklıklar ve ödemeler dengesindeki bozulmalar nedeniyle daha da artmaktadır; nitekim şu an yaşanan da tam olarak budur; abluka tehdidi altındaki Çin'i hariç tutarsak, dünyanın bu ekonomik durumu, mali açık, artan borçluluk ve çıkmaza giren çözümler, evet tüm bunlar, uluslararası kuruluşlar üzerindeki hakimiyeti sayesinde küresel istikrarın garantörü olan Amerika’nın zayıflamasıyla birlikte ekonomik ve askeri ittifakların da zayıflamasına yol açmıştır.
Müslümanlar olarak bizim için önemli olana gelince; bu gerçeklik, sömürgecilerin ve onların ajanlarının kısıtlamalarından kurtulmak için büyük bir fırsat olduğunu idrak etmemizdir; bu da ancak güç ve kuvvet ehlinden olan muhlislerin, Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti kurmak için Hizb-ut Tahrir 'e nusret vermesiyle gerçekleşebilir; böylece tarih, Sa'dların anısını ölümsüzleştirdiği gibi onların da anısını ölümsüzleştirecektir.
Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55] Ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur: ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ “Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.” Bu ise aziz olan Allah’a hiç de zor değildir.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Hamdânî – Irak
Akrabalara İyilik Etmek ve Akrabalık Bağını Gözetmek (Sıla-i Rahim)
Akrabalara iyilik etmek, amellerin en yücesi ve Allah’a yaklaştıran en büyük amellerden biridir; çünkü akrabada, hem İslam'ın hakkı hem de akrabalık hakkı bir arada bulunur; bu nedenle Kur'an-ı Kerim bu hakkı açıklamaya büyük önem vermiş ve akrabaya iyilik etmeyi, kulu Allahu Teala'ya yakınlaştıran amellerden kılmıştır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاعْبُدُوا اللَّهَ وَلَا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئاً وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَاناً وَبِذِي الْقُرْبَىٰ وَالْيَتَامَىٰ وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَىٰ وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّبِيلِ “Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babanıza iyilikte bulunun. Akrabaya, yetimlere, yoksullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yakın arkadaşa, yolda kalmışlara, elinizin altında bulunan köle, cariye, hizmetçi ve işçilere iyilik yapın.” [Nisa-36] Ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَآتِ ذَا الْقُرْبَىٰ حَقَّهُ وَالْمِسْكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَلَا تُبَذِّرْ تَبْذِيراً “Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya hakkını ver; fakat malını israf ederek saçıp savurma.” [İsra 26] Bu ayette, akrabanın hakkını yerine getirmeye; yani ona iyilik etmeye, yardım etmeye, hâlini hatırını sormaya ve imkân ölçüsünde ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik açık bir emir bulunmaktadır.
Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, akraba ziyaretine teşvik etmiş, bunu imanın alametlerinden biri kılmış ve imanla ilişkilendirmiştir; zira şöyle buyurmuştur: وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ “Kim Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsa, akrabalık bağını (sıla-i rahmi) gözetsin.” [Buhari ve Müslim rivayet etti.] Akrabalık bağını gözetmek (sıla-i rahim) sadece iyiliğe iyilikle karşılık vermekle olmaz; aksine onun hakikati, soğukluk, ilgisizlik ve bağların koparılması durumunda ortaya çıkar. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لَيْسَ الْوَاصِلُ بِالْمُكَافِئِ، وَلَكِنْ الْوَاصِلُ الَّذِي إِذَا قُطِعَتْ رَحِمُهُ وَصَلَهَا “Akrabalık bağını gözeten kimse, (yapılan iyiliği karşılık vererek) mükafatlandıran kimse değildir. Ama asıl akrabalık bağını gözeten kişi, akrabalık bağı kopartıldığı halde kendisi onu gözeten kimsedir.” [Buhari rivayet etti.] Dolayısıyla bir mümin, akrabasının kendisine yaptığı kötülüğü akrabalık bağlarını koparmaya sebep kılmaz ve kabalığa kabalıkla karşılık vermez; bilakis arayı düzeltmeye çalışır, selam vermeye ilk kendisi başlar, kusurları hoş görür ve böylece karşılığını sadece Allahu Teala katından umar. Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem, akrabalık bağını gözeten kimseye rızkın bolluğunu ve ecelin uzatılmasını vaat ederek şöyle buyurmuştur: مَنْ أَحَبَّ أَنْ يُبْسَطَ لَهُ فِي رِزْقِهِ، وَيُنْسَأَ لَهُ فِي أَثَرِهِ، فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ “Kim; rızkının genişletilmesini, ecelinin uzatılmasını isterse akrabalık bağlarını gözetsin.” [Buhari ve Müslim rivayet etti.]
Akrabalar arasında hatalar, yanlış anlamalar veya incitici durumlar yaşanabilir; ancak mümin kimse, affetmek ve hoş görmekle, geçici bir hatayı daimi bir husumete ya da uzun süreli bir kopukluğa bir sebep kılmamakla emrolunmuştur. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَا يَأْتَلِ أُولُو الْفَضْلِ مِنْكُمْ وَالسَّعَةِ أَنْ يُؤْتُوا أُولِي الْقُرْبَىٰ وَالْمَسَاكِينَ وَالْمُهَاجِرِينَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلْيَعْفُوا وَلْيَصْفَحُوا أَلَا تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ “İçinizden fazilet ve servet sahibi kimseler, bundan böyle akrabalarına, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere mallarından bir şey vermeyeceklerine dair yemin etmesinler. Affetsinler, hoş görsünler! Öyle ya, onları bağışlamanıza karşılık Allah’ın da sizi bağışlamasını istemez misiniz?” [Nur 22] Bu ayet, Müslümanı, kötülüğe affetmekle karşılık vermeyi öğütlemekte ve Allah'ın bağışlamasını isteyen kimsenin O'nun kullarını bağışlaması gerektiğini hatırlatmaktadır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَا تَسْتَوِي الْحَسَنَةُ وَلَا السَّيِّئَةُ ادْفَعْ بِالَّتِي هِيَ أَحْسَنُ فَإِذَا الَّذِي بَيْنَكَ وَبَيْنَهُ عَدَاوَةٌ كَأَنَّهُ وَلِيٌّ حَمِيمٌ “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel karşılıkla savmaya bak. O zaman göreceksin ki, aranızda düşmanlık bulunan kişi sanki candan, sımsıcak bir dost oluvermiştir.” [Fussilet 34] Akrabalara iyilik etmenin bir yolu da bir Müslümanın onların sözlerini en güzel şekilde yorumlaması, hatalarını takip etmemesi, kusurlarını yüzlerine vurmaması ve ayıplarını insanlar arasında yaymamasıdır. Şayet akraba bir nasihate ihtiyaç duyarsa, bu nasihat teşhir etmekten ve aşağılamaktan uzak bir şekilde, nezaketle ve gizlice yapılmalıdır. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِماً سَتَرَهُ اللَّهُ فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ “Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da onun dünya ve ahirette ayıbını örter.” [Müslim rivayet etti.]
Akrabalara iyilik etmenin bir diğer yolu da öfke ve husumet anında öfkeyi bastırmaktır; nitekim akrabalarla ilişkilerde en çok ihtiyaç duyulan şey, öfke anında kendini kontrol etmektir; çünkü bir akraba, akrabasından başkasından görmediği şeyleri görebilir ve onunla yaşanan bir husumet çok daha acı verici ve etkisi çok daha uzun olabilir. Bu nedenle Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لَيْسَ الشَّدِيدُ بِالصُّرَعَةِ، إِنَّمَا الشَّدِيدُ الَّذِي يَمْلِكُ نَفْسَهُ عِنْدَ الْغَضَبِ “Pehlivan (güreş meydanlarında başkalarını) yenen değildir. Asıl pehlivan kızgınlık anında nefsine hakim olan kimsedir.” [Buhari ve Müslim rivayet etti.] Dolayısıyla gerçek güç; sesi yükseltmekte, rakibe galip gelmekte veya kötülüğe misliyle karşılık vermekte değildir; aksine öfkeyi yutabilmekte, edebi muhafaza edebilmekte ve nefisler teskin olana dek karşılık vermeyi erteleyebilmektedir. İnsanın öfkeli anlarda tartışmaktan kaçınması, güzel sözler seçmesi ve geçici bir durumda kendi hırsını tatmin etmekten çok akrabalık bağlarını gözetmeyi hatırlaması hikmettendir.
Akrabalara iyilik etmenin şekilleri arasında, aralarındaki ihtiyaç sahiplerini arayıp sormak, fakir olana yardım etmek, hastaya destek olmak, darlığa düşenin yanında durmak ve imkanlar ölçüsünde maddi veya manevi yardımda bulunmak yer almaktadır. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لصَّدَقَةُ عَلَى الْمِسْكِينِ صَدَقَةٌ، وَهِيَ عَلَى ذِي الرَّحِمِ اثْنَتَانِ؛ صَدَقَةٌ وَصِلَةٌ “Yoksula verilen sadaka bir sadaka, akrabaya verilen sadaka ise iki sadaka yerine geçer: Biri sadaka sevabı, öteki de akrabayı gözetme sevabıdır.” [Dârimi rivayet etti.] Yani muhtaç olan akrabaya sadaka vermek, sadakanın sevabını ve akrabalık bağını gözetme sevabını bir araya getirir demektir. Ayrıca Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لَا يَظْلِمُهُ وَلَا يُسْلِمُهُ، مَنْ كَانَ فِي حَاجَةِ أَخِيهِ كَانَ اللهُ فِي حَاجَتِهِ، وَمَنْ فَرَّجَ عَنْ مُسْلِمٍ كُرْبَةً فَرَّجَ اللَّهُ عَنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَمَنْ سَتَرَ مُسْلِماً سَتَرَهُ اللهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu (düşmanına) teslim etmez. Kim, (mümin) kardeşinin bir ihtiyacını giderirse Allah da onun bir ihtiyacını giderir. Kim Müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, bu sebeple Allah da onu kıyamet günü sıkıntılarının birinden kurtarır. Kim bir Müslümanı(n kusurunu) örterse, Allah da Kıyamet günü onu(n kusurunu) örter.” [Buhari ve Müslim rivayet etti] Eğer genel olarak bir Müslümana yardım etmenin fazileti böyleyse, akrabaya yardım etmek daha öncelikli ve daha büyüktür; zira bu, sıkıntıyı gidermenin, akrabalık bağlarını gözetmenin ve aile fertleri arasındaki sevgi bağlarını güçlendirmenin arasını birleştirmektedir.
Buna karşılık İslam, akrabalık bağlarının koparılması konusunda uyarıda bulunmuştur; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَهَلْ عَسَيْتُمْ إِنْ تَوَلَّيْتُمْ أَنْ تُفْسِدُوا فِي الْأَرْضِ وَتُقَطِّعُوا أَرْحَامَكُمْ * أُولَٰئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمُ اللَّهُ فَأَصَمَّهُمْ وَأَعْمَىٰ أَبْصَارَهُمْ “(Ey münafıklar) Demek fırsatını bulup iş başına geçecek olsanız, yeryüzünde bozgunculuk yapacak ve akrabalık bağlarını keseceksiniz, öyle mi? İşte onlar, Allah’ın rahmetinden büsbütün kovduğu, kulaklarını sağır ve gözlerini kör ettiği kimselerdir.” [Muhammed 22-23] Ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَالَّذِينَ يَصِلُونَ مَا أَمَرَ اللَّهُ بِهِ أَنْ يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُوءَ الْحِسَابِ * أُولَٰئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِ “Onlar, Allah’ın korunup gözetilmesini emrettiği hususları gözetir, Rableri huzurunda derin bir saygıyla ürperir ve hesaplarının kötü çıkmasından korkarlar. Dünyanın sonunda güzel bir hayat işte böyle kimseleri beklemektedir.” [Ra’d 21-22] Nitekim akrabayla bağı kesmek sırf ziyareti terk etmekten ibaret değildir; aksine terk etmek, yüz çevirmek, haklarını engellemek, sözle hakaret etmek, ayıplarını yaymak veya ihtiyacı olduğu anda akrabayı terk etmek şeklinde de gerçekleşebilir. Bağ ise ziyaret, iletişim, soru sormak veya hediye, yardım, güzel söz, dua ve benzeri şeylerle de kurulur.
Şunu da belirtmek gerekir ki, akrabalara iyilik etmek, zulme sessiz kalmak, saldırıyı kabul etmek ya da kötülük yapan kimsenin eziyetine devam etmesine imkan vermek anlamına gelmemektedir. Aksine iyilik hikmetle olandır; yani bir insan, küçük hataları affeder, kusurları örter, kibarca nasihat eder, haklarını korur ve zararı hikmet ve sağduyu gibi meşru yollarla defeder. Akrabalarla olan ilişkinin en güzel yönleri arasında; Müslümanın kendisiyle bağını koparanla bağını sürdürmesi, kendisine kötülük edeni affetmesi, yayılmasını istemediği şeyleri gizli tutması, ihtiyacı olana yardım etmesi, büyüklere merhamet kanatlarını germesi, küçüklere şefkatle yaklaşması, anne babanın ve fazilet sahiplerinin konumunu koruması yer almakta olup gayesi de nefsinin zaferi değil, yalnızca Allah'ın rızası olmalıdır.
Yukarıda belirtilen iyilik etme, affetme, kusurları örtme ve güzel muamelede bulunma sadece en yakın akrabalarla sınırlı değildir; aksine aynı şekilde akrabalık bağı bulunan diğer kişileri ve tüm hısımları da kapsamaktadır; zira akrabalık bağını gözetmek (sıla-i rahim), genel olarak tüm akrabalara iyilikte bulunmak anlamına gelmektedir. Nitekim Subhanehu şöyle buyurmuştur: إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَى “Şüphesiz ki Allah adaletli davranmayı, iyilik yapmayı ve akrabayı görüp gözetmeyi emreder.” [Nahl 90] Ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي تَسَاءَلُونَ بِهِ وَالْأَرْحَامَ ۚ إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيباً “İsmi hürmetine birbirinizden dilekte bulunduğunuz o Allah’a saygısızlık etmekten ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının. Çünkü Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.” [Nisa 1] Buna göre yukarıda zikredilen akrabalık bağını gözetme, iyilik etme, ihtiyaçları giderme, affetme, hataları örtme, kusurlara katlanma ve güzel söz söyleme gibi hususların tamamı, ister yakında ister uzakta ikamet etsinler, ister iyilik etsinler ister kusur işlesinler, akrabalık bağı olanlar ile diğer akrabalar için de geçerlidir; zira bir Müslüman, sırf Allah'ın rızasını gözeterek onlarla bağını gözetmeye özen gösterir ki böylece aile bağlarını muhafaza eder, akrabalık hakkını yerine getirir, sıla-i rahim ile akrabalara iyilik etmenin faziletine nail olur.
Sonuç olarak, akrabalık bağını gözetmek büyük bir itaattir; akrabalara iyilik etmek imandan bir parçadır; onların hatalarını bağışlamak ise Allah’ın affını kazanmanın ve sevginin devam etmesinin bir nedenidir. Bu yüzden her bir Müslüman, ailesi içinde hayırda bulunmak, kalpleri birleştirmek, hataları örtmek, zorluklarda yardım etmek için bir anahtar olmaya özen göstersin ve her zaman Allahu Teala'nın şu kavlini hatırlasın: أَلَا تُحِبُّونَ أَنْ يَغْفِرَ اللَّهُ لَكُمْ “Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz?” [Nur 22]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Muhacir – Pakistan