Mekke Anlaşması - İslam Birliği Tartışmaları
- Kategori Seçkiler
- |
Es-Sisi’nin, 23 Temmuz 1952 Devrimi vesilesiyle yaptığı konuşmada terörle mücadele ve onu yenilgiye uğratma konusundaki sözlerinin yankısı henüz sönümlenmemişken bu sefer Reşad el-Alimi, 11 Ağustos 2026 Salı günü Riyad’da Yüksek Yargı Konseyi Başkanı, Yüksek Mahkeme Başkanı, Adalet Bakanı ve Başsavcı ile yaptığı görüşmede aynı söylemleri tekrarladı. Peki, her ikisinin de bahsettiği bu terör nedir?!
Es-Sisi, her defasında İslami yönetimin yokluğundan duyduğu memnuniyeti dile getirirken, onun yerine dini hayattan koparan, devletin laikliğini kutsayan ve “inanç özgürlüğü” de dahil olmak üzere özgürlükler adı altında yasallaştırılmış yozlaşmayı himaye eden bir düzeni savunmaktadır. Hem de bunu “terör” adı altında İslam’la ve uygarlığıyla savaşmaya hırslı olan kapitalist küresel sistemin gölgesi altında savunmaktadır. Öyle ki Ulusal Güvenlik Danışmanı Michael Flynn’den Başkan Trump’a kadar Amerikalı siyasetçiler, es Sisi’nin İslam’da “Protestanvari” reformlar yapabilecek biri olduğunu söylemişlerdir! Oysa 23 Temmuz 1952 Devrimi İngiliz askeri işgalinin yerine Amerikan sömürgeciliğini ikame etmiştir.
Es-Sisi; Mısır’daki yoksulluk ve mahrumiyet oranlarını, Dünya Bankası ile IMF’ye olan ve 200 milyar dolara dayanan borç miktarını ve bu borçların sadece faizini ödemek için hazine gelirlerinin yarısının bu borçların ödenmesine ayrıldığı gerçeğini gizlemiştir. Bir taş atımı mesafesinde olmasına rağmen Gazze Şeridi yerle bir edilirken Mısır’ın elini kolunu bağlayarak ona yardım etmekten alıkoymuştur. Halbuki Gazze, eskiden idari olarak Mısır’a bağlıydı; Kutuz, Tatarlarla Havran’da yüzleşmek için Gazze’den geçmiş ve onları Ayn Calut savaşında yerle yeksan etmişti. Amerika ve beslemesi Yahudi varlığının İran’a yönelik saldırısını desteklememiş olsa bile tarafsızlık bahanesiyle sadece tribünden seyretmekle yetinmiştir.
Peki El Alimi, hangi terörden bahsediyor? Yemen halkını, bedenlerinin parçalarının etrafa saçıldığı ve kanlarının aktığı, savaşta ölmeyenler ise hayatlarının geri kalanını engelli ve sefalet içinde geçirmek zorunda kaldığı kanlı savaşlara sürükleyenler o ve çevresindeki yerel siyasi taraflar değil midir? Bu absürt savaşın her iki tarafının sergilediği tutumlar, onların içine düştüğü sefaletin bir yansımasıdır. El-Alimi, avenesi ve Sana’a yöneticileri; çocuklar, kadınlar ve yaşlılar da dahil olmak üzere Yemen halkına karşı terör estirmişlerdir. On bir yılı aşkın süredir devam eden bu savaşta, füzeler ve insansız hava araçlarıyla insanları dehşete düşürmekte ve ezmektedirler. Bu savaş, Yemen halkının altmış yıldır yaşadığı çatışma ve savaşlar silsilesinin sadece bir devamı niteliğindedir. El-Alimi, İngiliz Sömürgeler Bakanlığı’na (“Commonwealth”) karşı, ülkeyi Dünya Bankası, IMF ve onların ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ile ABD Hazine Bakanlığı gibi müttefiklerine açmakta ısrar etmektedir. “Terör” adı altında İslam’a karşı yürütülen savaşta yabancı ittifakların kurulmasına iştirak etmekte ve Yemen’in parçalanmasına rıza göstermektedir. Tüm bunları yaparken de kendilerine bile hayrı dokunmayan, kamu malı olan petrol ve doğalgazdan elde ettikleri trilyonlarca doları Batı’ya sunan ve Batı’nın planlarına dahil olan bölgesel aktörlerin himayesine sığınmaktadır!
Mısır ve Yemen’deki yönetimler ile Müslüman topraklarındaki diğer rejimler, Sykes-Picot sınırlarının sağlamlaştırılmasına katkıda bulunmakta; Doğu Timor ve Güney Sudan’da olduğu gibi Yemen, Libya, Sudan ve Fas’ta yeni siyasi varlıkların ortaya çıkması için Müslüman topraklarının daha da fazla parçalanmasına alet olmaktadırlar!
İstisnasız tüm İslam beldelerindeki yönetimlerin söylemleri; Batı kültürüyle büyülenmiş ve İslam’a karşı derin bir nefret besleyen zihinler olduğunu gözler önüne sermektedir. Batı’nın kapitalist uygarlığı can çekişmekte ve son nefesini vermek üzeredir. Küresel finansal sistemi de çoktan kefene sarılmış, defnedilmeyi beklemektedir. Kâğıt paraların eridiği, paranın güvenli limanı olan altına dönüşün kaçınılmaz hale geldiği ve değerlerin yeniden altına göre belirlendiği bir süreçten geçilmektedir.
Tüm bu yaşananlar; 1342 (1924) yılından beri Hilafet devletinin yokluğunun bıraktığı siyasi boşluğu doldurma noktasında Müslüman beldelerindeki rejimlerin yaşadığı mutlak ve ilan edilmemiş başarısızlığın bir kanıtıdır. Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet güneşinin doğuşu ise yakındır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:
إِنَّا لَنَنصُرُ رُسُلَنَا وَالَّذِينَ آمَنُوا فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ يَقُومُ الْأَشْهَادُ “Şüphesiz ki, Rasûllerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahitlerin şahitlik edecekleri günde yardım ederiz.” [Mümin 51] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi Sellem de şöyle buyurmuştur:
ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ “Sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır.”
Haber - Yorum
Yahudilerin Acı Çığlığı… Gazze Kâbusundan Şam Dehşetine
Haber:
Yahudi varlığının Diaspora İşleri Bakanı: Suriye, Gazze'nin daha aşırı bir şeklidir; onunla gelecek olan savaş kaçınılmazdır ve bundan bir kaçış yoktur.
Yorum:
İşgalci varlığın Diaspora İşleri Bakanı’nın, Suriye’yi aşırıcı bir Gazze olarak nitelendirdiği ve onunla savaşın kaçınılmaz olduğunu söylediği açıklaması, sırf bir söz, tehdit veya gösteriş değildir; aksine bu sözlerin arasında iyileşmeyen derin bir yaranın itirafını bulabilirsiniz. Nitekim konuşmasına, kasıtsız da olsa samimiyetle başlamış olup, her anında ve her nefesinde bir korku yansıtıyordu. Gazze geçici bir olay değildir; aksine her an dillerinden düşürmedikleri uykularını kaçıran bir kabus olduğu gibi güçlerini kıran ve çatışmalarını, tanınma ve hakimiyet için çalışma meselesinden, hakkında gece gündüz konuştukları bir varlık meselesine dönüştüren de bir kabustur; dolayısıyla bu kabustan ve rahatsız edici anılardan kaçmak için çaresizce çabalamaktadırlar.
Evet, Yahudiler Gazze’yi yerle bir ettiler, halkını yerinden ettiler ve bunu yaparken en acımasız zulüm türlerini kullandılar; bu aşırı güç kullanımı, aşağılanmayı unutmak için yapılan çaresiz ve sefil bir girişimden başka bir şey değildi. Şöyle diyen kimse doğru söylemiştir; “Çığlık, acının derecesine göre yükselir”; çünkü yerleşimlerinde, yolculuklarında ve her ortamda Gazze’yi anarak soluyorlar ve korktukları gelecek için dersler çıkarmaya çalışıyorlar. Tarihin okunmasındaki en önemli ders işte burada yatmaktadır: Yani tarihi, düşmanı inciten ve onu küçük düşüren bakış açısıyla okumamız ve bir avuç muhlis bir grubun, düşmanın varlığının temelini nasıl tehdit ettiğini ve ona aklını nasıl kaybettirdiğini anlamamızdır.
Bu açıdan bakıldığında iki sürecin birbirine bağlı olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır; zira Suriye’de yaşananlar, Ekim 2023’te Gazze’de meydana gelen olayların bir sonucu olup bu iki olay, bölünmeyi kabul etmeyen tek bir bütünün parçalarıdır. Bugün, Yahudi bir bakan Suriye’nin yeni bir Gazze olacağını söylediğinde o, içten içe oradan gelecek tehlikenin boyutunun farkında olduğu gibi kuzeyden gelen tehlikenin de farkındadır demektir. Evet, Suriye Gazze gibi olacak, ancak yalnızca onlara acı ve uykusuzluk tattıran ve kibirlerini kıran bir cephe olmakla kalmayacak; aynı zamanda başka türden bir çatışmanın olgunlaşacağı bir durak olacak; yani suçluların sadece kafasını karıştırmakla yetinmeyip onları köklerinden söküp atmaya çalışacağı bir çatışma olacaktır.
Onların sürekli dile getirdikleri bu korku, sadece güvenlikle ilgili beklentilerden değil; bilakis gelmekte olan savaşın kaçınılmaz olduğunun farkında olmalarından kaynaklanmaktadır.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdu ed-Della - Suriye
Haber - Yorum
Ey Afganistanlı Müslümanlar: Amerikan Yılanının
Ön Kapıdan Kovulduktan Sonra Arka Kapıdan Girmesine İzin Vermeyin!
Haber:
Afganistan Dışişleri Bakanı Amir Han Muttaki, Kabil’de New York Times’a verdiği röportajda şunları söyledi: “Savaş döneminin sona erdiğine inanıyoruz ve bundan böyle karşılıklı saygıya dayalı bir ilişki, olumlu etkileşimin yeni bir dönemini dört gözle bekliyoruz.” Ayrıca ABD’nin “büyükelçiliğini yeniden açabileceği, diplomatik varlığını sürdürebileceği ve Afganistan’ın muazzam maden kaynaklarına, barajlarına ve yollarına yatırım yapabileceği” eklemesinde de bulundu. (New York Times, 14 Ağustos 2026)
Yorum:
Taliban liderliğinin, Pakistan’ın koordinasyonu ve kolaylaştırıcılığıyla 29 Şubat 2020 tarihinde Doha’da ABD ile imzaladığı anlaşmanın ana hatları netleşmeye başlamış görünüyor. Anlaşmanın resmi adı “Afganistan’da Barışı Sağlama Anlaşması” idi ve bu anlaşma, ABD ve koalisyon güçlerinin on dört ay içinde Afganistan’dan kademeli olarak çekilmesini, güvenlik taahhütlerini ve Afganistan’da iç müzakerelerin başlatılmasını öngörüyordu. Görünüşe göre bu anlaşmanın önemli unsurlarından biri, hareketin liderlerinin, takkeli ve sakallı kişileri kenara itip Karzai, Gani ve diğerleri gibi ABD’de yetişmiş ajanları iktidara getirerek ABD’nin Afganistan’daki nüfuzunun devamını garanti etmeleridir.
İmparatorluklara mezar olan Afganistan’ın mücahit halkının bir temsilcisinin, küfrün başı ve İslam ümmetine en şiddetli düşmanlık besleyen, ona karşı savaşlar yürüten ve ülkelerini işgal eden, kutsal değerlerini ihlal eden, servetlerini sömüren, dinini baltalayan ve üstelik Yahudi varlığı ile Hindu devletinin onlara karşı yürüttüğü savaşları destekleyen Amerika ile karşılıklı saygı ve olumlu etkileşime dayalı ilişkiler kurulması çağrısında bulunduğunu görmemiz acı verici ve bir hayal kırıklığıdır!
Herhangi bir muttaki bir insan, Haçlı Amerika ile olumlu bir etkileşimi nasıl düşünebilir ki? Oysa Allah Subhanehu ve Teala, bizimle savaşan, bizi yurtlarımızdan çıkaran ve başkalarının da bizi çıkarmalarına yardım eden zalimleri dost edinmemiz konusunda bizi uyarmıştır! Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا يَنْهَاكُمُ اللهُ عَنِ الَّذِينَ قَاتَلُوكُمْ فِي الدِّينِ وَأَخْرَجُوكُم مِّن دِيَارِكُمْ وَظَاهَرُوا عَلَى إِخْرَاجِكُمْ أَن تَوَلَّوْهُمْ وَمَن يَتَوَلَّهُمْ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ “Allah, yalnız sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanız için onlara yardım edenleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” [Mümtehine 9]
Hiç şüphesiz muttaki bir kimse, kâfirlerin koyduğu uluslararası hukuku, fiili savaş halindeki kâfirle ilgili şerî hükümlere tercih etmez; nitekim bu hükümler, İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin öğrencisi Muhammed b. el-Hasan b. Ferkad eş-Şeybânî'nin (Allah ikisine de rahmet etsin) kaleme aldığı es-Siyerü'l-Kebîr adlı eserde açıkça beyan edilmiştir.
Herhangi bir muttaki kişinin, Amerika'nın diplomatik misyonlarını casusluk merkezleri için bir paravan olarak kullandığı bilindiği halde, şehitlerin kanlarıyla sulanmış bir toprakta düşman Amerika'dan büyükelçilik açmasını talep etmesi nasıl mümkün olabilir?! Zira bu elçilikler, üslerini ve Müslümanların başındaki ajan yöneticileri içeren geniş askeri yapısının bir parçasıdır; eğer böyle olmasaydı hiçbir İslam ülkesine saldıramazdı; zira Amerika'yı bu ülkelerin her birinden ayıran okyanuslar vardır!
Amerikan yılanını ön kapıdan utanç verici bir şekilde kuyruğunu kıstırarak kovmak için yirmi yıl cihat edip de, sonra karşılıklı saygı sloganı altında arka kapıdan içeri girmesine nasıl izin verebiliriz?!
Peki herhangi bir muttaki kişi, kâfirlerden Afganistan’ın muazzam maden kaynaklarına yatırım yapmalarını nasıl talep edebilir ki? Oysa bu kaynaklar, Amerika’ya bağlı özel şirketlere değil, faydası ve bedeli Müslüman topluluğa ait olan kamu malıdır.
Bu bol ve devasa madenlerin kamu mülkiyeti olduğuna dair delil, Ebyad b. Hammâl el-Muznî’den rivayet edilen şu hadistir: أَنَّهُ وَفَدَ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم فَاسْتَقْطَعَهُ الْمِلْحَ فَقَطَعَ لَهُ، فَلَمَّا أَنْ وَلَّى قَالَ رَجُلٌ مِنْ الْمَجْلِسِ: أَتَدْرِي مَا قَطَعْتَ لَهُ؟ إِنَّمَا قَطَعْتَ لَهُ الْمَاءَ الْعِدَّ. قَالَ: فَانْتَزَعَهُ مِنْهُ “O, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i ziyaret ederek yerini belirttiği bir tuz madeninin kendisine ikta edilmesini istedi. Allah’ın Resulü de bu tuz madenini ona ikta etti. Tam oradan ayrılacağı sırada meclisteki bir adam dedi ki: "Ona ne ikta ettiğinizi biliyor musunuz? Ona kesilmez bir suyu ikta ettiniz. Bunun üzerine Ebyad: Bundan vazgeçtiğini söyledi.”
Şüphesiz ki muttaki olan biri, madenlerin ve yakıtların özelleştirilmesini ve kapitalizmi, kamu mülkiyetine ilişkin açık şer'î hükmün önüne geçirmez. 6. yüzyılın celil Hanefi fıkıh alimi Burhaneddin Ebu'l-Hasan Ali bin Ebu Bekir el-Merginânî, el-Hidâye fi Şerhi Bidâyeti'l-Mübtedi adlı kitabında şöyle demiştir: “İmamın, tuz ve insanların su aldığı kuyular gibi Müslümanlar için vazgeçilmez olan şeyleri ikta etmesi caiz değildir.”
Ey Afganistan Müslümanları, ey Afganistan’ın mücahitleri ve alimleri : Ekonomi ve dış ilişkiler de dahil olmak üzere tüm işlerimizde dini ikame ederek, kapılarımızı düşmanlarımıza karşı kapalı tutmalıyız. Sadece Allah Subhanehu ve Teala'nın şeriatının tam olarak uygulanması, İslam ümmetine vahdet, güvenlik ve refah sağlayabilir.
Allah’ın izniyle yakında kurulacak olan Raşidi Hilafet, ister diplomatik, ister askeri, ister ekonomik olsun saldırgan kâfirlerle olan tüm bağları koparacaktır. İslam beldelerini tek ve güçlü İslam Devleti altında birleştirecek ve dinin otoritesini yüceltmek için muazzam askeri ve ekonomik kaynakları seferber edecektir. Düşmanlara karşı cihadın başlaması, kâfirlerin kalplerine korku salınması ve münafıkların ortaya çıkarılmasıyla müminler arasındaki düşmanlık sona erecektir. Ayrıca Müslüman topluluğun maden kaynaklarından yararlanmasını ve mülkiyetlerini özel şirketlere devredilmemesini sağlayacaktır; bunun için de İslam ülkeleri içinde arama, çıkarma ve arıtma faaliyetlerini yürütebilecek kendi evlatlarından uzmanlar istihdam edecektir.
Hizb-ut Tahrir hâlâ aranızda, sizinle birlikte ve sizin saflarınızdadır. Dolayısıyla Hizb-ut Tahrir, İslam ümmetini dinin şerî hükümlerine göre yönetmeye tamamen hazırdır. Bu yüzden aranızdaki güç ve kuvvet ehlinden, Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için nusret talep etmektedir; o halde onları, buna icabet etmeye teşvik edin!
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan
Esaret Gitti… Geriye Ecir Kaldı!
Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun; kardeşlerimizin geri kalanı da, aylar süren tutukluluğun ardından Husi yetkililerinin zindanlarından çıktılar; onların suçları ise; yapılan tüm duyurulara ve anlaşmalara rağmen Yahudi varlığının Gazze'de katliam işlemeye ve halkımızın kanını dökmeye devam ettiği bir zamanda Trump'ı ifşa eden ve barış ve ateşkes adı verilen şeyin sahteliğini ortaya çıkaran siyasi bir broşür dağıtmalarıydı.
Hakkın sesini susturmak ve doğru sözü hapse atmak istediler; çünkü broşür Amerika'nın projesinin hakikatini ifşa ediyor ve saldırıların devam etmesi ve işgalin nefes alıp suçlarını tamamlamasına imkan tanınması için bir kılıftan ibaret olan barış aldatmacasını açığa çıkarıyordu.
Bugün kardeşlerimizin serbest bırakılması; medya organlarında, Hamas'ın siyasi liderliğinin silahların teslim edilmesi, depoların ve tünellerin aranmasıyla ilgili düzenlemeleri kabul ettiğine dair haberlerin dolaştığı bir zamanda gerçekleşmiştir; bu zamanlama, siyasi anlamları bakımından soru işaretlerine kapı aralamaktadır.
Belki de lisan-ı hal şunu söylüyor: Artık çıkabilirler; çünkü Trump’ı ve projesini ifşa eden sesler azaldı ve olaylar, uzlaşmanın sponsorlarının istediği yönde seyretti.
Ancak değişmeyecek olan gerçek şudur; davetçilerin hapsedilmesi hakkı örtemeyecek, tutuklamalar davet taşıyıcılarını durduramayacak ve İslam’ın sözünün karşısında duran herkes, -kasıtlı ya da kasıtsız olarak- ümmetin düşmanlarının projelerine hizmet edecektir.
Sabırları ve sebatlarından dolayı kardeşlerimize ne mutlu! Allah'tan onların amellerini kabul etmesini, başlarına gelenleri dünyada ve ahirette bir yücelme nişanesi kılmasını; İslam'ın zaferini ve kafirlerin nüfuzunu Müslümanların ülkelerinden söküp atacak, Filistin'i ve diğer tüm Müslüman beldelerini sömürgecilerin hegemonyasından kurtaracak İslam Devleti'nin kurulmasını çabuklaştırmasını niyaz ediyoruz.
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdul Mahmud El-Amiri – Yemen
Soru Cevap
Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan Üçlü İttifakı
Soru:
Al Arabiya Net, 18 Ağustos 2026 tarihinde Trump’ın Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki üçlü anlaşmayı memnuniyetle karşıladığını aktardı: “ABD Başkanı Donald Trump, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalamış olmasından dolayı büyük bir memnuniyet duyduğunu belirterek, bunu büyük, cesur ve son derece önemli bir adım olarak nitelendirdi. Trump, aynı zamanda Orta Doğu ülkeleri arasındaki güvenlik koordinasyonundan ve ortak savunma kapasitelerini güçlendirme yönündeki eğilimlerinden de övgüyle söz etti...” Al Arabiya Net’in 17 Ağustos 2026 tarihinde yayımladığı habere göre, “Trump, Truth Social platformu üzerinden yaptığı paylaşımında, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalamış olmalarını görmekten büyük mutluluk duyuyorum.” dedi ve söz konusu anlaşmanın Orta Doğu’yu bir araya getirdiğini ve ülkelerin kendilerini daha etkili bir şekilde savunabileceklerini ortaya koyduklarını gösterdiğini belirtti. Daha önce Suudi Arabistan resmi haber ajansı SPA ise, 07 Ağustos 2026 Cuma günü internet sitesinde şu haberi yayımlamıştır: “Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, üç devletin ortak güvenliklerini daha da güçlendirme, bölgede ve ötesinde barış, güvenlik ve istikrarı teşvik etme konusundaki ortak kararlılıklarını yansıtan Mekke Ortak Savunma Anlaşmasını imzalamıştır. Bu anlaşma, güvenli ve müreffeh bir gelecek hedefi doğrultusunda atılmış bir adımdır.” Şimdi soru şu: Bu üç ülkenin bu anlaşmayı imzalamasının boyutları ve anlamları nelerdir? Bu, Yahudi varlığı gibi İslam beldelerine saldıranlara karşı savaşmak için kurulmuş bir ittifak mıdır? Yoksa özellikle Körfez’de suların ısındığı bir dönemde sadece İran’a karşı Suudi Arabistan’ı desteklemek için kurulmuş bir ittifak mıdır? Ayrıca, bu üç ülkenin Amerikan yanlısı olduğu ve Amerika’nın onayı olmadan bu anlaşmayı imzalamaları pek olası görülmediği halde, Amerika neden bu anlaşmaya ancak on gün sonra destek açıklamasında bulunmuştur? Özetle, bu anlaşmanın gerçek amacı nedir? Allah mükafatınızı artırsın.
Cevap:
Bu soruya net bir cevap verebilmek için aşağıdaki hususlara bir göz atmamız gerekir:
1- Suudi Arabistan Haber Ajansı “SPA” 7 Ağustos 2026 Cuma günü şu haberi yayınlamıştır: “Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, üç devletin ortak güvenliklerini daha da güçlendirme, bölgede ve ötesinde barış, güvenlik ve istikrarı teşvik etme konusundaki ortak kararlılıklarını yansıtan Mekke Ortak Savunma Anlaşmasını imzalamıştır. Bu anlaşma, güvenli ve müreffeh bir gelecek hedefi doğrultusunda atılmış bir adımdır” Ajans, Mekke’de Cuma günü gerçekleştirilen toplantının ardından imzalanan ortak bildiride “Anlaşmanın, her türlü saldırı eylemine karşı ortak caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlamakta olup 3 devletten herhangi birine yönelik silahlı bir saldırının, hepsine yapılmış bir saldırı olarak kabul edileceğini hükme bağladığını, ayrıca anlaşmanın, 3 ülke arasındaki savunma iş birliğinin tüm alanlarda geliştirilmesini öngördüğünü.” belirtmiştir. Görüldüğü üzere bu anlaşma, bölgenin büyük güçleri sayılan bölgesel aktörler arasında, içlerinden herhangi birine yönelik bir saldırıyı caydırmak amacıyla kurulmuş ortak bir askeri ittifak olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Ancak aynı zamanda bu anlaşmanın, diğer İslam beldelerine yönelik gerçekleşecek herhangi bir saldırıyla hiçbir ilgisinin olmadığını, dolayısıyla böyle bir saldırıyı püskürtmek için müdahale etmeyeceğini de zımnen (üstü kapalı olarak) ilan etmektedir!
2- İşte bu yüzden Yahudi varlığı hiçbir tepki göstermemiştir; çünkü bu anlaşmanın veya bu ittifakın kendisi için bir tehdit oluşturmadığının bilincindedir... Bilindiği üzere, bu anlaşmayı imzalayan bu üç devletten her biri, eğer samimi olsaydı, Gazze’yi yerle bir eden, yüz binlerce insanı öldüren ve yaralayan, evlerini yıktıktan sonra milyonlarcasını yerlerinden eden, en iğrenç suçları işleyen, halkını açlık ve susuzluktan ölüme terk eden, hastalıkla boğuşmalarını ve yaralar içinde kıvranmalarını sağlayan ve halen de suç işlemeye devam eden bu varlığı tehdit etmeye ve onu haritadan silmeye muktedir olduklarını bilirler, sessizce bakıp izlemezlerdi. Bu devletler ne birlikte ne de tek başlarına bu suçları durdurmak için kıllarını dahi kıpırdatmamışlardır. Üstelik bu varlık, bu suçlarıyla da kalmamış Batı Şeria’da da benzer suçlar işlemiştir. Öyle ki Yahudi askerlerinin koruması altında Batı Şeria’daki gaspçı sürüleri, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmakta, ekini ve nesli helak etmekte, insanları öldürmekte, yaralamakta, hapse atmakta, toprakları gasp ederek halkını oradan sürmekte ve evlerini başlarına yıkmaktadırlar... Hatta metnine göre bu üçlü ittifakın kapsamı Yahudi varlığına bile açıktır! Nitekim Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Anlaşmanın hiçbir ülkeyi hedef almadığı gibi bölgenin huzurunu, refahını ve istikrarını amaçlayan bütün kardeş ülkelerin katılımına açık olduğunu” söylemiştir. Dolayısıyla anlaşmada Yahudi varlığını açıkça dışlamamış, aksine muğlak bırakmıştır. Bu ise Yahudi varlığına verilmiş bir güvencedir. Zira Türkiye, bu varlığı tanımakta olup, Gazze’de vahşi katliamlar işlediği ve bir kısmını “güvenlik” adı altında alıkoyduğu/işgal ettiği bir dönemde bile onunla diplomatik ve ticari ilişkilerini kesmemiştir!
3- Türkiye Cumhurbaşkanı’nın açıklamasına benzer şekilde, Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı Kamu Diplomasisi ve Genel İşler Müsteşarı Raid Krimli de 07 Ağustos 2026 tarihinde X platformunda yaptığı açıklamada, “Anlaşma, bölgedeki herhangi bir ülkenin güvenliğine tehdit oluşturmadığı gibi herhangi iki devlet arasındaki gerilimi tırmandırma amacı da taşımamaktadır.” ifadelerini kullanmıştır. Suudi Arabistan, Yahudi varlığının yanında bir Filistin devletinin kurulmasını savunmakta ve açıkça iki devletli çözüme çağrıda bulunmaktadır! Yani Suudi yetkili, bu ittifakın Yahudi varlığına karşı kurulmuş bir ittifak olmadığını söylemek istemektedir... Aynı şekilde Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif de 07 Ağustos 2026 tarihinde X platformunda yaptığı paylaşımda anlaşmayı “tarihi” olarak nitelendirmiş... ve anlaşmanın “gelecek nesiller için bir barış kalkanı olacağını ve üç ülkeye refah getireceğini” belirtmiştir. Yani Şahbaz Şerif, bu anlaşmayı saldırganlara karşı savaşmak için kurulmuş bir ittifak olarak değil, aksine bir barış projesi olarak sunmuştur! Bunun yanı sıra Pakistan Dışişleri Bakanlığı da ““Mekke Anlaşması’nın” herhangi bir saldırıya karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçladığını ve üç ülkeden birine yönelik silahlı saldırının hepsine yönelik bir saldırı sayılacağını” vurgulamıştır. (07.08.2026 euronews) Başka bir deyişle; Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’deki Amerikan ajanı ve yandaşlarının imzaladığı bu anlaşmanın amacının, mübarek toprağı işgal eden ve İlk Kıble’de ardı ardına suçlar işleyen Yahudilerle savaşmakla hiçbir ilgisi yoktur!
4- Zirvenin sonuç bildirgesinde şu ifadelere yer verilmiştir: “Anlaşma, her türlü saldırganlığa karşı kolektif caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlamakta ve üç devletten herhangi birine karşı gerçekleştirilecek bir silahlı saldırının hepsine karşı yapılmış sayılacağını hükme bağlamaktadır. Bildirgede ayrıca, anlaşmanın üç ülke arasındaki “tarihi bağlara” ve ortak stratejik çıkarlara dayandığı; bölgesel ve küresel güvenlik ve istikrarı güçlendirmeyi hedeflediği ifade edilmiştir. (07.08.2026 BBC) Şu dönemde bu üç ülke arasında saldırılara maruz kalan tek ülke Suudi Arabistan’dır ve bu saldırılar İran’dan gelmektedir... Bu durum göz önüne alındığında, üç ülkenin açıklamalarının ne anlama geldiği ve açıklamalarından ne kastedildiği daha iyi anlaşılabilir! Nitekim Türk Dışişleri Bakanı Fidan bu anlaşmanın amacına üstü kapalı bir şekilde değinmiştir: “Şu anda dediğim gibi biz yani bir herhangi yazıya çiziye bağlanmış, üstünde altına imza attığımız ortak tehdit diye bir husus yok. Bize saldırmayan hiçbir ülke hedefimizde değil.” (09.08.2026 CNN Arabia) Fidan’ın bu açıklamasının mefhumu, şayet İran saldırırsa -ki halihazırda zaten saldırmaktadır- onun bu açıklamasının mefhumuna göre bizim hedefimiz haline gelecektir... Fidan başka bir açıklamasında ise bu anlaşmanın hedeflerini bölgede istikrarı sağlamak olarak şirin göstermeye ve allayıp pullamaya çalışmış, ancak yolunu şaşırarak şöyle demiştir: “Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye yayılmacı ülkeler değil. Bu bölgeye kalıcı istikrarı getirecek en önemli adım. Bakın bu bölge son 100 yıldır Osmanlı’nın bölgeden çekilmesinden beri istikrarsızlıkla anılan bir bölge. O veya bu şekilde.” (08.08.2026 CNN Arabia) Bununla birlikte bu yetkili, gerçeği olduğu gibi söylemekten de çekinmektedir. Zira Fidan’ın Osmanlı Devletinin bölgeden çekilmesi şeklindeki ifadesi; kafir devletlerin, Arap ve Türk ajanlarıyla birlikte Birinci Dünya Savaşı’nda Hilafet’i yıkmak için Osmanlı Devleti’ne karşı savaşmak üzere birleştikleri gerçeğini ifşa etse de aslında kâfir devletleri kızdırmamak için söylenmiş bir sözdür... Ardından bu devletler İslam coğrafyasında bozgunculuk çıkarmaya, kendi ajanlarını bulup onları kral ve başkan yapmaya, toplumun önde gelen şahsiyetlerini de arayıp bularak onları aşırılık ve terörizmle yaftasıyla zindanlara atmaya başlamışlardır. Böylece İslam ümmetinin, küfür devletlerinin faaliyetlerini reddedip onlara karşı direnmesi sebebiyle kargaşa yayılmış ve istikrarsızlık hâkim olmuştur... İşte bu yüzden Fidan; (“...küfür devletleri ile Arap ve Türk hainlerin, Osmanlı Hilafetini yıkmak için Osmanlı’ya karşı birleşmesinden bu yana”) demek yerine, (“...Osmanlı Devleti’nin çekilmesinden bu yana”) ifadelerini kullanmıştır... Bu devletleri kızdırmaktan korktuğu için bunu söylemekten kaçınmıştır! Allah onları kahretsin! Nasıl da döndürülüyorlar!
5- Amerika’nın bu anlaşmaya neden ancak on gün sonra tepki verdiğine gelince; eğer anlaşma Amerika’nın çıkarlarına aykırı olsaydı, derhâl karşı çıkardı. Öyle anlaşılıyor ki hemen destek açıklamasında bulunmayarak bu işin arkasında kendisinin olduğu izlenimini vermek istememiştir. Zira o zaman anlaşma siyasi cazibesini yitirebilirdi. Çünkü o zaman anlaşmanın Amerika’nın talimatıyla yapıldığı ortaya çıkar ve böylece üç ajanının konumu sarsılabilirdi. Halbuki onlar, söz konusu anlaşmayla kendi egemenliklerine önem verdiklerini ve kendilerine saldıranlara karşı durabilecek bağımsız devletler olduklarını göstermeye çalışmışlardı. İşte Amerika bu yüzden biraz beklemiş... sonra da Trump anlaşmayı desteklediğini, anlaşmadan duyduğu memnuniyeti dile getirmeye ve üç ülkenin liderlerini takdirle karşıladığını ifade etmeye başlamıştır!
Bu nedenle Al Arabiya Net’in 18 Ağustos 2026 tarihinde aktardığına göre ABD Başkanı Donald Trump bugün yaptığı açıklamada, “Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalamış olmasından dolayı büyük bir memnuniyet duyduğunu belirterek, bunu büyük, cesur ve son derece önemli bir adım olarak nitelendirdi. Trump, aynı zamanda Orta Doğu ülkeleri arasındaki güvenlik koordinasyonundan ve ortak savunma kapasitelerini güçlendirme yönündeki eğilimlerinden de övgüyle söz etti...” Al Arabiya Net’in 18 Ağustos 2026 tarihinde aktardığı bir haberinde ise Trump Truth Social platformu üzerinden yaptığı açıklamada “Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanmasından dolayı çok mutlu olduğunu belirterek, anlaşmanın Orta Doğu’daki ülkelerin savunma alanında daha güçlü bir iş birliğine yöneldiğini gösterdiğini ifade etti.”
Trump’ın övgü ve destek bildirimini geciktirmesinin sebebi işte budur. Yoksa ister Amerika’nın NATO dışı stratejik ortakları olan Suudi Arabistan ve Pakistan gibi ajan devletler olsun, isterse NATO üyesi olup Amerikan uydusu olan Türkiye gibi bir devlet olsun hepsi de Amerikan yanlısıdırlar.
6- Amerika, ABD yanlısı bu üç ülkenin bölgede, özellikle de İran’a ve bölgenin Müslüman halklarına karşı belirli bir rol üstlenmesini istemektedir... İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ile Amerikalı mevkidaşı Trump arasında 18 Haziran 2026 tarihinde video konferans yoluyla çevrim içi olarak bir mutabakat zaptı imzalandığı duyurulmuş olsa da Amerika henüz istediğini elde edememiş ve müzakereler çıkmaza girmiştir... Bu nedenle ABD, bölgedeki bu büyük devletleri İran üzerinde bir baskı aracı olarak kullanmak istemektedir! Dolayısıyla İran’ı, Amerika ile müttefik olan komşu devletlerle kuşatmaktadır. Böylece İran’ın yumuşayacağını, şartlarını kabul edeceğini ve böylelikle yaklaşan ara seçimlerde partisinin başarısızlığa uğramasını engelleyeceğini düşünmektedir. Bu nedenle Amerikalı Cumhuriyetçi Temsilci Joe Wilson, 8 Ağustos 2026 tarihinde X platformundaki hesabında yaptığı paylaşımında, “Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın Orta Doğu’da barışı, istikrarı ve refahı teşvik ettiğini belirterek bunu ABD Başkanının bir başarısı olarak nitelendirmiştir.” Aynı şekilde Washington’ın eski Riyad Büyükelçisi Michael Ratney de yaptığı paylaşımında; “Amerika’nın, bu anlaşmayı bölgenin güvenliğini güçlendiren bir unsur olarak gördüğünü, İran’ın sürekli saldırılarıyla başa çıkmasını sağlayacağını ve dolayısıyla Mekke Anlaşması’nın tüm bölgenin korunmasına yardımcı olacağını belirtmiştir. Ratney, ABD Başkanı Trump’ın bu üçlü bloğu kendisine yardımcı olacak bir araç ve istikrarı güçlendirecek bir unsur olarak gördüğünü ifade etmiştir... (18.08.2026 El Arabiya) Bütün bunlar, bu anlaşmanın arkasında Amerika’nın olduğunu ve bunun Amerikan Başkanı Trump için bir başarı olarak görüldüğünü göstermektedir. Bu nedenle Amerika, ABD yanlısı bu üç ülkeyi İran üzerinde dolaylı bir baskı aracı olarak kullanmak üzere harekete geçirmiştir.
7- Ayrıca Türkiye, bir NATO üyesidir ve aralarında Amerika’nın da bulunduğu üye ülkeleri savunmakla yükümlüdür. Hal böyleyken bu taahhütlerine aykırı hareket etmesi mümkün müdür? Aksine Amerika’ya olan bağlılığı ve yanlılığı çerçevesinde hareket edecektir. Bu nedenle Cumhurbaşkanı Erdoğan, ittifak içinde özellikle Amerika ile Avrupa arasındaki anlaşmazlıkları gidermeye ve NATO’yu güçlendirmeye büyük özen göstermiştir. Bu kapsamda ittifakın liderlerini, başta Trump olmak üzere, 7-8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara’da ağırlamıştır. Trump’ı havaalanında karşılamış, ardından Ankara’daki Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde Trump için şaşalı bir tören düzenlemiş ve NATO Zirvesi başlamadan önce onunla ikili bir görüşme gerçekleştirmiştir. Karşılama törenindeki görüntüler, ikili arasındaki dostluk ve yakınlığın ne denli derin olduğunu ortaya koymuştur. Trump bu ziyaret sırasında yaptığı açıklamada, “Açıkçası, NATO zirvesi Türkiye’de düzenlenmemiş olsaydı ve dostum olan çok güçlü bir lider, çok güçlü bir kişi burada olmasaydı muhtemelen katılmayabilirdim.” demiştir. Ayrıca Trump, Türkiye’nin İran’dan yana tavır almayıp tarafsız kalmasını da övgüyle karşılamıştır... Dolayısıyla Erdoğan’ın Suudi Arabistan ve Pakistan ile aynı ittifakta yer alması, Amerika’ya olan bağlılığı ve Kuzey Atlantik Savunma Antlaşması’na (NATO) olan yükümlülüğü çerçevesinde gerçekleşen bir katılımdır.
8- Diğer taraftan, Tahran’dan yapılan açıklamalar, İran’ın Türkiye-Pakistan Suudi Arabistan arasında yapılan yeni savunma anlaşmasının hedefinde kendisinin olduğunu anladığını gösteriyor. Nitekim İran Parlamentosu Ulusal Güvenlik ve Dış Politika Komisyonu Üyesi İbrahim Rızai, X platformunda anlaşma hakkında yaptığı ilk değerlendirmesinde, “Suudiler, Türkiye ve Pakistan ile “kağıt üzerindeki anlaşmanın” onlara güvenlik getirmeyeceğini bilmeli. Tıpkı yıllarca Amerikalılara tek taraflı kaynak aktarmanın, sağmal inek muamelesi görmenin güvenlik getirmediği gibi. Başkalarından güvenlik dilenmek zorunda kalmamak için politikalarınızı düzeltin.” ifadelerini kullanmıştır. (07.08.2026 CNN Arabia) Bunun yanı sıra, Kudüs el-Arabî’nin 9 Ağustos 2026 tarihinde aktardığı üzere İran gazeteleri de bu anlaşmayı sert bir şekilde eleştirmişlerdir. İran dini liderinin ofisine yakınlığıyla bilinen “Keyhan” gazetesi, bu üçlü anlaşmanın amacının (Yemen direnişi, Ensarullah, İran ve Direniş Ekseni ile yüzleşmek) olduğunu belirtmiştir. Devrim Muhafızları’na yakın Tasnim haber ajansı ise “Suudi Arabistan, güvenliğini garanti altına almak için ABD’ye güvenmenin faydasız olduğunu anladıktan sonra, stratejisini değiştirmek yerine “güvenlik satın alma” politikasını genişletmeye yönelmiştir. “Direniş Cephesi”nin tepkilerine karşı kendisini güvence altına almak için Mekke’deki üçlü anlaşma yoluyla Türkiye ve Pakistan’a para pompalamaya başlamıştır.” ifadelerine yer vermiştir. Bütün bunlar, İran’ın üç ülke arasındaki bu anlaşmanın amaçlarını nasıl gördüğünü ve Amerika’nın bunu İran’a karşı bir baskı aracı olarak kullandığını ortaya koymaktadır.
9- Aslolan Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan’ın yanı sıra diğer tüm Müslüman ülkelerinin, Allah’ın Kitabı ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünnetine göre hükmeden tek bir halifenin emri altında tek bir devlette tek bir ülke olmalarıdır. Sömürgeci devletlerin çıkarına ittifaklar kuran, onların kurduğu ittifaklara dahil olan birbirinden bağımsız devletçikler olmaları değil. Allah Subhânehu ve Teâlâ muhkem ayetlerde ipine sımsıkı sarılmayı emretmiş; ayrılığa düşmeyi, ülkelerin devletçiklere bölünmesini, kâfirleri dost edinmeyi ve onlar hesabına çalışmayı kesin bir dille haram kılmıştır. Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmeyi de haram kılmış ve bunu küfür, zulüm veya fasıklık yahut bunların hepsinin bir arada bulunduğu bir nitelik olarak kabul etmiştir. Allah, Aziz kitabında Raşidi Hilafet’in geri döneceğini vaat etmiştir:
وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55] Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem de bugün bu üç ülkede ve diğer tüm İslam coğrafyasında kurulu bu ceberut saltanat yönetimlerin yok olacağını, sonra da Hilafet’in yeniden kurulacağını müjdelemiştir. Bu bağlamda SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:
ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ “Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra da sustu” [Ahmed] Şüphesiz Hilafet, Allah’ın izniyle mutlaka geri dönecektir... Ne var ki Allah Subhânehu ve Teâlâ, bizler oturup dururken gökten bizim için Hilafeti kuracak melekler indirmeyecektir. Aksine çalışmalı, çabalamalı, gayret göstermeli, yaptığımız işlerde doğruluğu ve ihlası gözetmeliyiz. Ancak o zaman Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın vaadinin ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesinin gerçekleşeceğinden emin olabiliriz. Bütün bunlar Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in siretinde ayan beyan ortadadır. İşte Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem böyle çalışmış, Allah onlardan razı olsun sahabeleri de O’nu böyle örnek almışlardır. Bizim de böyle olmamız gerekir. O zaman Allah’ın izniyle Allah’ın yardımı mutlaka gelecektir.
وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]
H.05 Rabiu’l Evvel 1448
M.18 Ağustos 2026
Ey Müslüman Ülkelerdeki Güç ve Kuvvet Ehli:
Allah’a ve Rasulü'ne İtaat Edip O’nun Şeriatına Göre Hükmetmek Mi Yoksa Trump’a, Onun Rejimine ve Kuyruklarına İtaat Etmek Mi Sizin İçin Daha Evladır?
Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَلا وَرَبِّكَ لا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لا يَجِدُوا فِي أَنْفُسِهِمْ حَرَجاً مِمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيماً “Hayır, Rabbine andolsun ki; aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip sonra haklarında verdiği hükümden dolayı içlerinde bir sıkıntı duymadan kendilerini tamamen teslim etmedikçe iman etmiş olmazlar.” [Nisa 65] Ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَٓا اَنْزَلَ اللّٰهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ “Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenler zalimlerdir.” [Maide 45]
Bugün Müslüman ülkelerin karşı karşıya kaldığı sorun, servetlerdeki eksiklik, güçteki zayıflık ve adamlardaki azlık değildir; aksine sorun, sadakatini sömürgeci kapitalist devletlere adamış olan siyasi liderliktir; öyle ki İslam ümmetinin, siyasi, ekonomik ve askeri kararları bu devletlere bağlanmış olup Müslümanların geleceği de, Washington’un ya da diğer etkili başkentlerin istediği şeylerin rehinesi hale gelmiştir.
Devletin politikasının üzerine inşa edilmesi gereken asıl, İslam akidesi olup yasamanın kaynağı ise, insan yapımı kanunlar, uluslararası dayatmalar, Washington ve diğer güçlerin dayattığı çıkarlar dengesi değil, Allah’ın Kitabı ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünneti olmalıdır; yani devletin iç ve dış politikası, İslam’ın hükümlerine dayanması gerekir.
Her bir Müslüman yöneticinin kendine sorması gereken soru şudur: Şu ikisinden hangisine itaat etmek ve tabi olmak daha evladır; Allah'a ve Rasulü'ne mi, yoksa ne kadar güçlü olursa olsun yabancı bir devletin başkanına mı? Nitekim Allah Subhanehu, indirdiği ile hükmetmeyi emrettiği gibi Müslüman bir yöneticinin onunla muhakeme olunmasını da emretmiştir ki bu, akidenin aslı olup, insanların arzularına tabi olmayı yasaklamaktadır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma.” [Maide 49]
Bugünkü siyasi gerçekliğe gelince; bu gerçeklikte Amerika, İngiltere ve diğerleri gibi büyük güçlerin, askeri anlaşmalar, ekonomik hegemonya ve siyasi baskılar yoluyla Müslüman ülkelerdeki karar alma sürecine egemen olduğunu görmekteyiz ki böylece yöneticiler için bu güçlerin rızası Allah’ın rızasından daha öncelikli bir hale gelmiş ve sömürgecinin çizdiği sınırlar kutsal sayılırken, ümmetin İslam sancağı altında bileşme projesi ortadan kaybolmuştur!
Amerikan yönetimlerinin değişmesi, ABD’nin nüfuzunu ve çıkarlarını korumaya dayanan politikasının doğasını değiştirmez. Bu nedenle kişilerin değişmesine güvenmek sorunun çözümü değildir; aksine çözüm, siyasi karar alma sürecini bağımlılıktan kurtarmak ve egemenliği sadece Allah’ın şeriatına ait kılmaktır. Şeriatın vurguladığı temel mefhumlardan biri de, bir Müslümanın izzetini, Batı’nın rızasından değil, aksine Allah Subhanehu'ya itaatten almasıdır. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ “Halbuki asıl izzet, ancak Allah’ın, Rasulü’nün ve müminlerindir.” [Münafikun 8] İslam ümmetinde eksik olan adamlar değildir; aksine onda eksik olan, içerde İslam’ı uygulayan ve davet ve cihat yoluyla İslam'ı dünyaya taşıyan Hilafet Devleti'nin gölgesinde İslam ile yönetilmesidir.
Ey Müslüman ülkelerdeki güç ve kuvvet ehli: Tarih, Trump'ı, kapitalist sistemle hükmeden ve onunla veya insan yapımı diğer sistemlerle çalışan diğer başkanları ölümsüzleştirmez; aksine Allah’ın dinine yardım edenleri ve insanlar arasında adaleti ikame edenleri ölümsüzleştirir.
Amerika’nın ya da bir başkasının rızası kalıcı değildir; oysa en büyük kurtuluş Allah’ın rızasıdır. O yüzden, Allah’ın Kitabı ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in sünnetiyle muhakeme olunmaya geri dönün ve Amerika Birleşik Devletleri ile diğer uluslararası güçlerin diktelerine boyun eğmeyi bırakın. Çünkü şeref İslam’da, onur Allah’a itaatte ve gerçek güvenlik ise, Trump ya da diğer despot, zalim ve kibirli uluslararası güçlere sığınmakta değil, Allah'ın şeriatının tatbik edilmesindedir.
Ey İslam ehli: Allah’ın tarihi sünnetlerindeki gerçek değişim, demokrasi üzerine inşa edilmiş yüzlerin ya da partilerin değiştirilmesiyle değil, aksine İslam’ın hükmünün ikame edilmesiyle olur ki böylece Müslümanlar, kendilerini birleştiren, kutsallarını koruyan ve İslam’ın risaletini dünyaya taşıyan siyasi varlıklarına geri dönebilsinler. إِن تَنصُرُوا اللَّهَ يَنصُرْكُمْ وَيُثَبِّتْ أَقْدَامَكُمْ “Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı sabit kılar.” [Muhammed 7]
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Fadi Es-Sülemi – Yemen