Cuma, 08 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/21
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

ABD İle İran Arasındaki Çatışma

  • Kategori Makaleler
  •   |  

ABD İle İran Arasındaki Çatışma
Hayali Bir Zafer Ya Da Ağır Bir Yenilgi Elde Etmek İçin Tehdit ve Korkutma

Tahran ile Washington arasında neler yaşanıyor? Bu görüşmelerin sonuçları nelerdir? Ve bu görüşmeler nereye varacak?

Washington, sahip olduğu askeri gücün İran’la olan çatışmayı sonuçlandıramayacağının farkındadır; zira tüm gücünü ve silahlarını kullanmış ve boyun eğdirmek amacıyla İran’a ağır bir darbe indirmiş ancak sonuçta İran teslim olmamıştır; bu yüzden ABD hâlâ müzakere masasına oturmanın arkasında solumakta ve müttefiklerini kullanarak Tahran’a baskı uygulamaktadır.

Bunun nedeni Amerika’nın hava kuvvetleri ve füzelerin -yol açtığı yıkıma rağmen – İran büyüklüğündeki bir ülkeye, karmaşık coğrafyasına, nüfusuna ve geniş bir alana yayılmış ordusuna boyun eğdirmesinin mümkün olmadığını fark etmesidir; zira İran'ın, görünürde olmayan kampları olduğu gibi görünürde olanlar ise sadece içi boş yapılardan ibarettir; ayrıca İran'ın kuvvetleri ve silahları ise, dağların derinliklerinde ve sağlam tahkim edilmiş ve düşmanların gözlerinden gizlenmiş sığınaklarda bulunmaktadır. İran’ın kalıcı bir plan olarak belirlediği uzun soluklu yıpratma savaşı, Amerika’yı meşgul ederek onun İran’a karşı kara saldırısı düzenlemesini engellemiştir; kara saldırısı Amerika’nın elindeki son çözümdü ama bunun kullanılması, doğuracağı yıkıcı sonuçlardan dolayı siyasi ve askeri güçler ile derin devlet tarafından yasaklanmış ve bu karmaşa içinde müttefikleri de Amerika’yı terk etmiştir.

İşte burada Amerika'nın, müzakere masasına zorlamak amacıyla İran'a baskı uygulamak için güç kullanma, tehdit ve korkutma konusundaki ısrarı öne çıkmaktadır. Tehdit ve korkutma, gücün ve bunu uygulama kapasitesinin bir kanıtı değildir; aksine bu, özellikle Amerika ve İran'ın durumunda şüphesiz zayıflığın bir kanıtıdır; zira Amerika, dünyanın bir numaralı süper bir gücüdür; bu yüzden üçüncü dünya ülkelerinden biri olarak nitelendirilen bir devletle rekabet etmek ve çatışmak için tahtından indiğinde bu, onun içinde bulunduğu çıkmazı yansıtmaktadır; ancak ülkeler, ülkelerine ve halklarına sadık liderler bulduklarında, siyasi yolculuklarında büyük devletlerin bile aciz kaldıkları şeyleri başarabilirler.

Amerika’nın, İranlıları müzakere masasına oturmaya ve Amerikan diktelerine boyun eğmeye zorlamaktaki ısrarı ve -askerî çatışma sahasında kesin bir sonuç elde edememesine rağmen ezici ve yok edici güç kullanma ve cehennemin kapılarını açma tehdidinde bulunup korkutması-, Amerikan diplomasisinin İranlıları taviz vermeye ve şartları kabul etmeye zorlamada başarısız olduğunun bir kanıtıdır. Amerika’nın başka bir yolu olmadığı gibi -kullanımı yasak olan nükleer silahlar dışında elindeki tüm imkânları tükettikten sonra- önünde müzakereden başka bir seçenek de yoktur; dahası ABD Başkanı’nın önüne konulan kısıtlamalar ve engeller, hareket alanını oldukça daraltmış ve manevra kabiliyetini zorlaştırmıştır; zira son kara harekâtı çözümü, Amerika’nın zaten zayıflamış olan konumu ve itibarı için felaket ve yıkıcı sonuçlar doğurabileceğinden dolayı askeri ve siyasi liderler ile derin devlet tarafından sıkı bir denetime tabi tutulmuştur; nitekim bu sonuçları, uluslararası sahnedeki rakip ülkeler de hissetmiş ve bu yüzden Amerika’ya verdikleri yardım ve desteği kesmişlerdir.

O halde neden ABD, savaş tamtamları, tehditler ve ezici güç kullanma imaları altında İran’la bir anlaşmaya varmak için bu kadar ısrar ediyor? Bu, olayların gidişatını ve gözler önünde duran sonuçlarını idrak eden herhangi bir bilinçli politikacının görebileceği ABD’nin çıkmazına delalet etmektedir; zira Amerika, kaybettiği yüzsuyunu geri kazandıracak ve halkına ve dünyaya dönüp şunu ilan edebileceği bir çözüm istemektedir: “Biz zafer kazandık ve tarihi bir anlaşma gerçekleştirdik; gücümüz ve ihtişamımız olmasaydı bu gerçekleşmezdi”; ama heyhat ki heyhat; giden geri gelmeyecek ve kaybolan şey de bulunmayacaktır.

Trump, -zaman ve teknoloji açısından aralarında onlarca yıllık bir fark bulunan- üçüncü dünya ülkelerinden biriyle çatışmaya girince o Amerika’yı, devletlerin korktuğu ve kendisi için bin bir hesap yaptığı küresel birinci süper güç konumundan düşürmüş ve böylece onun birçok alandaki ayıplarını ve zayıflığını da ortaya çıkarmıştır. 40 trilyon Dolar borcu olan ve bunu ödemekten aciz olan Amerika -ki bu borç yıllık 2 trilyon Dolar oranında artmaktadır- Orta Doğu'daki kuvvetlerini, çatışmayı çözmek için fiili bir güç kullanmadan sürekli alarm durumunda konuşlandırmanın askeri maliyetine katlanmaktadır; bu ise bütçesinin uzun süre kaldıramayacağı bir durumdur; hem Amerika'yı bu çıkmazdan kurtaracak hem de dünyayı Amerika'nın sürüklediği bu krizden kurtaracak bir anlaşmanın imzalanmasına yönelik baskı ve acelenin arkasındaki gerçek itici güç işte budur; bu da küresel güçleri Amerikan kalıplarının dışında çözümler aramaya itmektedir.

Amerika, belki de İran’ın siyasi liderleri zayıflayıp korkuya kapılarak şartlarını kabul ederler diye güç kullanma tehdidiyle İran’ı köşeye sıkıştırmaya çalışmıştır ki böylece Trump partisine, öncekilerin başaramadığını başardığına dair hediye olarak sunabileceği sonuçlar elde edebilsin. İşte meselenin püf noktası burasıdır; eğer İran dişini sıkıp sabreder, siyasi liderliği dimdik durur ve iç cephe de onun etrafında kenetlenirse, Amerika mağlup olarak çıkacak ve okyanusların arkasındaki inine geri dönecektir. Eğer İran, ABD ile masaya oturmayı ve onun revize edilmiş şartlarını kabul etmeyi onaylarsa -ki bu, ABD’nin hayali bir zaferle çıkması için bir çözüm olacaktır- anlaşma, ateşkesin pekiştirilmesi ve ABD’nin, Orta Doğu bölgesinin yönetiminde üstünlüğünün devam etmesi için çıkarlarını koruyacak bir denklemin formüle edilmesi mesabesinde olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Salim Ebu Sebeytan

Devamını oku...

Rusya ve Amerika Kâğıttan Kaplandırlar

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Rusya ve Amerika Kâğıttan Kaplandırlar

 

Haber:

Ukrayna’nın Rusya’nın derinliklerine yönelik geniş çaplı insansız hava aracı saldırısının ardından Rusya ile Ukrayna arasındaki çatışmanın hızının arttığı bir dönemde, savaşın daha şiddetli ve daha karmaşık bir aşamaya girdiğine dair göstergeler giderek artmaktadır. (Sky News Arabia)

Yorum:

Rusya-Ukrayna savaşı hızla bir yıpratma aşamasına girmektedir; zira savaş uzun süredir taraflardan biri lehine kesin bir sonuç alınamadan devam etmektedir. Bununla birlikte Moskova’nın elinde, karşılık vermek ya da karşılığa karşılık vermek dışında fazla bir şey bulunmamaktadır! Tüm bunlar yaşanmakta ve sahadaki gerçekler de bunu söylemektedir; zira Rusya büyük bir korku içinde olup büyük güçler kulübünden düşmek üzeredir; belki de bunun nedeni şunlardır:

* Ukrayna’nın Rusya’nın derinliklerine yönelik saldırılarını tırmandırması ve hedef alınan yerlerin; altyapı, enerji tesisleri ve Rusya’nın prestij ve gururunu temsil eden yerler olması.

* Ateş hatları ve cephelerdeki saha ilerlemesinin ve kazanımların durması veya yavaşlaması.

* Rusya Federasyonu'nun dört bir yanına uzanan, hatta başkenti Moskova'nın merkezine bile isabet eden modern teknolojiye dayalı insansız hava araçlarıyla gerçekleştirilen şiddetli saldırılar.

* Bütün bunların, süregelen çatışmayı çözmeye yönelik diplomatik bir ufkun yokluğu ile eş zamanlı olarak gerçekleşmesi.

Artık net bir şekilde ortaya çıkmıştır ki büyük devletler, hatta onlardan nükleer olanlar bile, gerçekte göründükleri gibi değillerdir.

Nitekim Ukrayna gibi bir ülke nükleer güce sahip Rusya’nın burnunu toprağa sürtmüştür; hatta onu büyük devlet olma statüsünden düşürerek orta ölçekli ülkelerden biri haline getirmiştir; ayrıca Rusya'yı ekonomik, askeri ve siyasi açıdan sarsarak ayıplarını ve çöküntüsünü ortaya çıkarmıştır; tıpkı İran’ın son savaşta Amerika’ya yaptığı gibi.

Bütün bunlar bizi şu gerçeğe götürmektedir; ABD, Rusya veya büyük güç olarak adlandırılan herhangi bir ülke, kaçınılmaz bir kader değildir; aksine belki de kâğıttan birer kaplandan ibarettirler.

Bu gerçeği anlamaya en layık olanlar Müslümanlardır; zira onlar, başkalarında bulunmayan bir akideye ve hayat nizamına sahiptirler; ayrıca Müslümanlar, dünyada hiçbir caydırıcı ya da hesap soran olmadan zulmeden ve baskı uygulayan tüm şer devletlerin durumunu tersine çevirebilecek tek güçtürler; bu yüzden İslam’ın sancağını taşıyan fatihlerden ve insanları karanlıklardan alemlerin Rabbinin nuruna çıkaranlardan olmaları için yeryüzündeki tüm halkları İslam’ın potasında eritebilecek olan sadece Hilafet Devleti'dir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Muhammed Süleyman

Devamını oku...

Yahudi Varlığı, Gücünün Her Şeye Yettiğini Zannediyor; Ancak Allah'ın İzniyle Bu Zannı Onu Yıkıma Sürükleyecektir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yahudi Varlığı, Gücünün Her Şeye Yettiğini Zannediyor; Ancak Allah'ın İzniyle Bu Zannı Onu Yıkıma Sürükleyecektir

 

Haber:

Yahudi varlığının sözde Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, X platformunda şu sözleriyle Amerikalılara saldırdı: “Amerikalılara duyduğumuz saygıya rağmen İsrail, evlatlarımızın kanının ve vatandaşlarımızın güvenliğinin sahipsiz (pazarlık konusu) olmadığını tüm dünyaya açıkça göstermelidir.” Ve şöyle ekledi: “Bütün Lübnan yanmalı! En yüce görevimiz İsrail vatandaşlarını ve İsrail ordusu askerlerini korumaktır. Bu yükümlülük, diğer tüm değerlendirmelerin önündedir.” Ve şöyle devam etti: “Başbakana özel görüşmelerimizde de şunu söyledim: Her İsrailli annenin döktüğü her gözyaşı karşılığında bin Lübnanlı anne ağlamalı.”

Yorum:

Yahudi hükümetinde yer alsa da Ben Gvir’in siyasi bir adam olmadığı doğrudur; ancak onun açıklamaları, Yahudilerin ulaştığı kibir durumunu ve kendilerini büyük bir güç ve birçok şey yapabilecek uzun bir ele sahip olarak görme hislerini yansıtmaktadır; aynı zamanda bu, varlığının Ortadoğu’nun çehresini değiştirdiğini ve artık “bölgesel büyük bir güç” haline geldiğini dile getiren bizzat Netanyahu'nun da söylemidir.

Bu kanaat, Yahudi varlığındaki birkaç kişinin sahip olduğu bireysel bir kanaat değildir; aksine onlar arasında hakim olan bir duygu ve onlardan birçok kişi tarafından benimsenen bir kanaat hâline gelmiştir; hatta durum öyle bir noktaya ulaşmıştır ki Haham Şmuel Eliyahu, Amerikan başkanına sert bir şekilde saldırarak şöyle demiştir: “Trump’a şunu hatırlatırız: İsrail, onsuz da 2000 yıl boyunca ayakta kalmıştır; hem de çok daha zor ve kötü koşullarda; zira 1948 yılında ABD, İsrail’i desteklememiş ve tek bir mermi bile göndermemişti; ama biz yine de tüm Arap devletlerine karşı galip geldik; sizin yardımınız bazen arı gibidir; balınızı da iğnenizi de istemiyoruz; biraz mütevazı olun; siz dünyanın kralı değilsiniz. Trump’ın “İsrail onsuz iki saat bile ayakta kalamazdı” dediğini işittim; bu sadece ilginç bir durumdur.”

Bu nedenle bu kişilerin ülkeleri silip süpürmekten, tahtları yıkmaktan ve bir Yahudi’nin döktüğü her bir damla gözyaşı veya kan karşılığında binlerce insanı öldürmekten söz etmeleri hiç de şaşırtıcı değildir; çünkü onlar kendilerini üstün, güç ve irade sahibi olarak görmekte; hatta kendilerini bütün insanların üzerinde görmektedirler. ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الأُمِّيِّينَ سَبِيلٌ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ “Bu da onların, «Ümmilere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur» demelerindendir. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar.” [Al-i İmran 75]

Yahudi liderlerin sözlerini inceleyen biri, bunun onların yaşadıkları ve tanık oldukları şeylerin doğal bir sonucu olduğunu görecektir; zira Yahudiler, geçen yüzyılın başından beri Batı’nın kendilerini bıkıp usanmadan nasıl desteklediğini görmüşlerdir; zira İngiltere onlara Balfour Deklarasyonu’nu vermiş, sonra onları Filistin’e yerleştirmiş ve Arap ve bölge yöneticilerinin ihanetleriyle birlikte onlara zemin hazırlamıştır; öyle ki Yahudiler kendilerinin güçlü bir devlet olduğunu sanmaya başlamışlardır. Ardından Amerika geldi, onların varlıklarını benimsedi, her türlü himaye ve destekle onu kuşattı; Müslümanların başındaki yöneticileri onun karşısında küçük düşürdü ve onları Yahudi varlığına hizmet etmeye ve onu korumaya yöneltti; hatta Yahudilerin Gazze’ye karşı iki buçuk yıl boyunca sürdürdüğü vahşi katliamlar sırasında Amerika ve onunla birlikte Batı’nın çoğu ülkesi ve Müslümanların başındaki yöneticiler, onları desteklemekten ve onlara arka çıkmaktan geri durmadılar; böylece Yahudiler bile kendilerinin ayrıcalıklı kişiler olduğuna, herkesin onların rızasını kazanmak istediğine ve onları öfkelendirmekten korktuğuna inanmaya başladılar.

Gerçekte Yahudiler kendilerini güçlü ve dağları bile sarsacak güç ve irade sahibi olduklarını zannetmeye başladılar. Yahudi başbakanın her konuşmasında öne çıkarmaya çalıştığı şey işte bu konudur; hatta durum öyle bir hâl aldı ki, bazı Yahudi liderler, Yahudilerin istediği her şeyi gözetmediklerinden dolayı Amerika’ya ve başkanına saldırmaya başladılar.

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’i, İran ile imzalanan çerçeve anlaşmasını ve Başkan Trump’ı eleştiren Yahudi hükümet yetkililerine sert bir mesaj göndermeye ve onlara varoluşsal olarak ABD’nin desteğine ne kadar bağımlı olduklarını hatırlatmasına iten şey işte budur; zira Vance, eğer ben Yahudi hükümetinin bir üyesi olsaydım, dünyada geriye kalan tek güçlü müttefike saldırmaya cesaret edemezdim diyerek Yahudilere, geçtiğimiz aylar boyunca kendilerini koruyan silah ve mühimmatın üçte ikisinin tamamen ABD tarafından üretilip finanse edildiğini ve Başkan Trump’ın şu anda dünyada kendilerine sempati duyan tek kişi olduğunu hatırlatmıştır; dolayısıyla Amerika'nın barış vizyonunu engelleme girişimleri, yüksek stratejik çıkarların farkında olunmadığını ve sorumluluk bilincinden yoksun olunduğunu yansıtmaktadır.

Sonuç olarak Yahudilerin sahip olduğu bu güç ve kibir duygusunun bir açıklaması vardır ki o da; Müslümanların başındaki yöneticilerin ihaneti ve ümmetlerini yüzüstü bırakmalarıdır; dolayısıyla Yahudileri Müslümanlara karşı kışkırtanlar ve onları Yahudi varlığının gerçekten güçlü ve ayakta kalabilir olduğuna inanmaya sevk edenler bizzat bu yöneticilerdir. Aynı şekilde Yahudi varlığına uzun bir ip uzatan özellikle Amerika olmak üzere Batı'nın yöneticilerinin tutumları da, Yahudilerin, Amerika, kafir Batı ve Müslümanların başındaki hain yöneticiler olmadan kendilerinin güçlü olduklarını sanmalarına neden olmuştur.

Allah’a hamd olsun ki insanların Yahudi varlığına uzattığı ip kısalmaya başlamıştır; zira Yahudilerin en güçlü ve en yakın müttefiki olan Amerika, hesaplarını gözden geçirmeye ve onlarla olan ilişkilerini değerlendirmeye başlamıştır; belki de Allah’ın ipi onlardan koptuktan sonra insanların ipini de onlardan koparacaktır; böylece onların bir ağlayanı kalmayacak ve daha önce olduğu gibi zilletlerine ve miskinliklerine geri döneceklerdir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: ضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ أَيْنَ مَا ثُقِفُواْ إِلاَّ بِحَبْلٍ مِّنْ اللّهِ وَحَبْلٍ مِّنَ النَّاسِ وَبَآؤُوا بِغَضَبٍ مِّنَ اللّهِ وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الْمَسْكَنَةُ ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ كَانُواْ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللّهِ وَيَقْتُلُونَ الأَنبِيَاءَ بِغَيْرِ حَقٍّ ذَلِكَ بِمَا عَصَوا وَّكَانُواْ يَعْتَدُونَ “Allah’tan bir ipe ve insanlardan bir ipe tutunmadıkça, nerede bulunurlarsa bulunsunlar, onlara zillet damgası vurulmuş; Allah’ın gazabına uğramışlar ve aşağılanmaya mahkûm olmuşlardır. Bu, onların Allah’ın ayetlerini inkâr etmeleri ve haksız yere peygamberleri öldürmeleri yüzündendir. Bu (cüretleri de) onların isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarındandır.” [Al-i İmran 112]

Ümmetin üzerine düşen şey, Allah'ın yardımının yakın olduğuna güvenmek ve Yahudi varlığını mübarek Filistin topraklarından söküp atacak, Müslümanları ve tüm dünyayı onun şerlerinden kurtaracak olan İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için adımlarını hızlandırmaktır.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Halil Abdurrahman

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsünün “Ekonomik Krizden Çıkışın Köklü Çözümü” Başlıklı Basın Toplantısında Yaptığı Konuşma

Hamd alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salat ve selam, gönderilenlerin en hayırlısı Efendimiz Muhammed’in, onun Âli’nin ve tüm ashabının üzerine olsun...

Değerli kardeşlerim...

Es Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

Bugünlerde birçok insan şu soruyu sormaktadır: Sudan, neden özellikle ekonomik alanda sürekli ve birbiri ardına krizler yaşıyor?! Oysa yer altı ve yer üstü zenginlikleri bakımından muazzam servetlere sahiptir ve dünyanın en zengin ülkeleri arasındadır.

Sudan cüneyhinin (poundunun) değerinin erimesi, hızla gerileyip çökmesi ve özellikle son dönemde serbest piyasada 1 doların yaklaşık 4700 cüneyhe, hatta daha da fazlasına ulaşmasıyla insanların geçim şartlarında yaşanan korkunç kötüleşme karşısında bu soru akıllara gelmektedir.

Bu çöküş tüm mal ve hizmetlere yansımış; fiyatlar çılgın seviyelere ulaşmış, hayat dayanılmaz bir cehenneme dönmüş ve pek çok aile için günde tek bir öğün yemek bulmak bile ulaşılamaz bir hayal haline gelmiştir.

Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle sorunun temelini anlamak ve onun için köklü bir çözüm ortaya koymak gerekir. Sorunun temel sebepleri şunlardır:

1- Sudan’daki ekonomik sistem; halkın işlerini gütmeyi değil, Kapitalist menfaatçiliği esas alan bir temel üzerine kuruludur. Bu sistem sadece servetin çoğaltılmasına odaklanır, servetin dağıtımı meselesini ise zerre kadar önemsemez. Bu yüzden servet küçük bir azınlığın elinde toplanır; zenginler daha zengin olurken, fakirler daha da fakirleşmektedir.

Sudan’da bu sistem en kötü biçimiyle uygulanmaktadır. Zira sömürgeci devletler, IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla ülkenin servetlerini yağmalamak için ülkenin ekonomi politikalarını kontrol etmektedirler. Yöneticilerimizden; sağlık, eğitim ve güvenlik gibi halkın temel ihtiyaçlarına harcama yapmamalarını istemekte, kamu sektörünü Kapitalistlerin çıkarına özelleştirmeye çalışmaktadırlar.

Ayrıca yerel para biriminin dalgalanmaya bırakılmasını talep etmektedirler; bu da para biriminin bugün olduğu gibi dibe vurmasına yol açmaktadır. Kapitalist ideolojiye inanan Batılı düşünürler bile bu sistemin bozuk olduğunu kabul etmektedirler. Nitekim önde gelen iktisatçılardan Michael Hudson, Kapitalizmin Fesadı adlı kitabında; rantiyecilerin ve menfaat odaklarının toplumu sömürmek için ekonomik sistemi nasıl ele geçirdiklerini ortaya koymaktadır.

2- Sistem bozuk olduğu sürece, insanların durumuyla ilgilenmeyen, sadece kendi çıkarlarını düşünen yozlaşmış (yolsuzluğa bulaşmış) kişiler üretir. Bu durum son krizde de açıkça görülmüştür. Akaryakıt almak için dolara olan talep artınca, dolar adeta bir ticari mal haline gelmiş, şirketler ve bireyler onu almak için adeta yarışır hale gelmişlerdir. Hükümet, 12 Haziran 2026 Cuma günü petrol türevlerinin ithalatına bizzat dahil olacağına dair bir karar çıkarmış, ancak iki gün sonra geri adım atarak şirketlerin ithalat yapmasına izin vermiştir; tek şart olarak da 200 kilogram 21 ayar altının teminat olarak yatırılmasını şart koşmuştur. Bu durum, bazı nüfuzlu kişilerin şirketlerin çıkarı doğrultusunda sahip olduğu gücü teyit etmektedir.

3- Hükümet, her sorun çıktığında, sorunun gerçek nedenlerini tedavi etmek yerine sadece sonuçlarıyla uğraşmaktadır. Bu sebeple sorunlar karmaşıklaşarak içinden çıkılmaz krizlere dönüşmektedir. Örnek olarak, Sudan cüneyhinin değer kaybetmeye başlamasının ardından hükümetin döviz tüketimini azaltmak amacıyla birçok ürünün ithalatını yasakladığına, ancak buna rağmen ekonomik durumun daha da kötüleştiğine tanık olduk.

4- Onlarca ton altın kaçakçılığı yapılmakta ve bunun geliri devletin ya da halkın cebine değil, şahısların ceplerine gitmektedir. Altın kamu mülkiyeti olmasına rağmen, bundan ne devlet ne de halk faydalanmaktadır. Asıl olan, şahısların veya şirketlerin bu maden ocaklarına sahip olmasına izin verilmemesidir. Maliye Bakanı, Sudan’ın 2025 yılında yaklaşık 70 ton altın ürettiğini, bunun sadece 20 tonunun devlete girdiğini, 50 tonunun ise kişisel çıkarlara gittiğini bizzat itiraf etmiştir.

Tüm bu nedenler totalde sömürgeci kâfir Batı’nın projeleri için devletin paramparça edildiğini göstermektedir.

Sudan’daki ve hatta dünyadaki ekonomik krizin köklü çözümü şu esaslara dayanmaktadır:

Birincisi: Doğru bir akideye ve adil çözümlere dayanan bir ekonomik sistem inşa etmek. Bunu da ancak her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah yapabilir. Bu nedenle, yeme, içme, giyinme ve barınma gibi tüm temel ihtiyaçların toplumdaki her birey için eksiksiz bir şekilde karşılanmasını garanti eden İslami ekonomik sistemin uygulanması şarttır. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

مَنْ أَصْبَحَ مِنْكُمْ آمِناً فِي سِرْبِهِ ، مُعَافًى فِي جَسَدِهِ ، عِنْدَهُ قُوتُ يَوْمِهِ ، فَكَأَنَّمَا حِيزَتْ لَهُ الدُّنْيَا“Sizlerden her kim vücutça sağlıklı, nefsinden, malından korkusuz ve huzurlu, günlük yiyeceği de yanında olarak sabahlarsa, sanki dünyanın bütün nimetleri kendisinde toplanmış gibi olur.” İslam ayrıca insanların lüks ihtiyaçlarını da güçleri yettiğince karşılamalarına imkân tanır. Şer’i hükümler gereği malın stoklanmasını yasaklar ki, mal sadece zenginler arasında dolaşan bir güç olmasın.

كَيْ لَا يَكُونَ دُولَةً بَيْنَ الْأَغْنِيَاءِ مِنكُمْ“Ta ki içinizdeki zenginler arasında elden ele dolaşan bir devlet olmasın.” [Haşr 7] Ayrıca karaborsacılığı, dolaylı vergileri ve haram olan meksi (gümrük vergilerini) yasaklar ki bunlar mal ve hizmet fiyatlarının artmasına neden olmasın. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

مَنْ دَخَلَ فِي شَيْءٍ مِنْ أَسْعَارِ الْمُسْلِمِينَ لِيُغَلِّيَهُ عَلَيْهِمْ كَانَ حَقًّا عَلَى اللَّهِ أَنْ يُقْعِدَهُ بِعُظْمٍ مِنَ النَّارِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ“Kim Müslümanlara karşı fiyat arttırmak için onların fiyatlarından bir şeye müdahale ederse, o kimseyi kıyamet gününde bir ateş yığınına oturtmak Allah’ın üzerine hak olur.”

İkincisi: Para birimini, zati bir değeri olan altına endekslemek ve tüm dünya ile ithalat-ihracat işlemlerini bu esas üzerinden yürütmek. Altın hem güvenli ve istikrarlı olması hem de İslam’daki pek çok hükmün (diyetler, hırsızlık haddi, zekât nisabı vb.) altın esasına dayanması hasebiyle temeldir. Sudan bir altın ülkesidir ve bu zenginlik onu faizli kredilere veya benzeri borçlara muhtaç olmaktan kurtaracaktır.

Üçüncüsü: Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve diğer faizli fonlarla ilişkileri tamamen kesmek ve servetin nasıl elde edileceği, nasıl artırılacağı ve nasıl harcanacağı ile ilgili İslami hükümleri derhal uygulamaya koymak.

Dördüncüsü: Devletin; altın, petrol ve tükenmeyen madenler gibi kamu mülkiyetinde olan varlıkları satması, hibe etmesi veya başka yollarla elden çıkarması caiz değildir. Devletin görevi, ümmetin tümünün menfaati için bu varlıkları yönetmek ve denetlemektir. Çünkü bu kaynaklar, ümmetin hakkıdır ve yalnızca onun durumunu iyileştirecek alanlara harcanır.

Özetle; bu ve benzeri İslami hükümler ancak insanlara onurlu bir hayat sunabilir. Dolayısıyla bu sefil gerçeklikten hep birlikte kurtuluşumuz; ancak Ümmetin ihlaslı evlatlarıyla birlikte, Ümmeti yeniden Nübüvvet Metodu Üzere Raşidi Hilafet’e döndürmek için ciddiyetle çalışmaya bağlıdır. Ancak Hilafet ile Rabbimizi razı edebilir, onun gölgesinde izzetli ve onurlu hayat sürebiliriz.

ve’s Selamu Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakâtuh

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Şam Halkının Düzenlediği Gösteriler, Otoritenin Kendilerine Ait Olduğunu ve İslam’ın Uygulanmasından Sonra da Doğal Dayanağın Kendileri Olması Gerektiğini Kanıtlıyor

Devrik mücrim rejimin düşüşünden sonra Suriye’nin birçok şehir ve kasabasında çeşitli vesilelerle gösteriler düzenlendi. En son “Şebbiha” olarak bilinen yapılara karşı düzenlenen halk gösterileri, Suriye halkının zihninden asla çıkmaması gereken birkaç gerçeği ortaya koymaktadır:

• Bu eylemler, otoritenin ümmete ait olduğunu ve ümmetin bilinçli ve samimi bir şekilde harekete geçtiğinde bunun çok büyük bir etki yaratacağını göstermektedir. Ayrıca, bu tür eylemlerin Allah’ın rızasına uygun olduğu sürece iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini anlamalıyız.

• Bu gösteriler, Şam’daki geçiş sürecini yürüten Suriye yönetimi ile devrimci taban arasında ne denli büyük bir uçurumun olduğunu gözler önüne sermektedir. Çünkü geçiş yönetimi, elinden geldiğince başta Amerika olmak üzere uluslararası sisteme yaranmaya, onların taleplerini yerine getirmeye, dış desteğe bel bağlamaya ve birçok olayda etkinliğini kanıtlamış olan doğal iç dayanağı görmezden gelmeye çalışmaktadır; Oysa yapılması gereken, bu tabanı marjinalleştirmek ve fedakarlıklarını görmezden gelmek değil, ona değer vermek ve desteklemektir.

• İnsanların, kendilerine karşı katliamlar işlemiş olan azılı suçluların cezasız kalacağı, hatta bazılarının eski konum ve nüfuzlarını yeniden kazanabileceği yönündeki hissiyatı bu uçurumu daha da derinleştirmiştir. İnsanlar, geçiş dönemi adaletinin ve “uygulanma mekanizmasının”, fedakarlıklarının boşa gitmesine ve suçluların cezasız kalmasına neden olacağını düşünmeye başlamışlardır.

• Allah’ın indirdikleriyle hükmedilmemesi, yaşanan tüm sorunların temel sebebidir. Bunu haklı çıkarmak için öne sürülen bahanelerin hiçbir önemi yoktur. Teori ile uygulama arasında fark olduğu veya içinde bulunulan dönemin bir “güçsüzlük dönemi” olduğu ve onlara göre bunun Allah’ın şeriatını uygulamamak için bir mazeret olarak görülebileceği düşünülse de Kur’an’ın gerçeği bambaşkadır. Oysa Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu ayeti, yaşadığımız sıkıntı ve şaşkınlığın gerçek sebebini açıkça ortaya koymaktadır:

وَمَنْ أَعْرَضَ عَن ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنكا“Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak.” [Taha 124]

• İçinde bulunduğumuz bu durumdan bizi kurtaracak, izzet ve kurtuluşumuzu sağlayacak, sorunlarımızı çözecek ve bizi birleştirecek olan tek şey; yalnızca İslam akidemizden fışkıran, net ve billur bir projedir. Bu proje, hayat işlerimizi düzenleyen ve ortaya çıkan sorunları Rabbimizin şeriatıyla çözen anayasa ve yasaların tek kaynağı kılınmalıdır.

• Bu proje genel hedeflerden veya geçici sloganlardan ibaret değildir. Aksine o, İslami akideden doğan ve tafsili delillerden çıkarılan detaylı çözümlerdir. Kendilerini Allah’a adamış insanlar bu projeyi taşımakta ve onu hayatın gerçekliğinde somutlaştırmak için çalışmaktadırlar. Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet Devleti, Allah’ın kesinlikle gerçekleşecek olan vaadidir ve Sadık-ul Masduk olan Efendimiz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesidir. Nitekim Efendimiz Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem, yaşadığımız bu ceberut saltanattan sonra Nübüvvet metodu üzere Hilafet’in olacağını bize haber vermiştir:

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ“Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra da sustu”

• Hilafet, İslam’ın yönetim sistemidir. Din onunla kaim olur ve İslam nizamı eksiksiz bir şekilde sadece onunla uygulanır. Bu sistem, bizden önceki Müslümanlar tarafından en güzel şekilde uygulanmış ve böylece onlar insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet olmuşlardır. Ülkeleri fethetmişler, yüzyıllar boyunca dünyanın efendisi olmuşlardır. Rabbimizi razı etmemiz, O’nun vaadini ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesini gerçekleştirmemiz; ancak bu büyük projeyi yüklenmekle ve Nübüvvet Metodu Üzere İkinci Raşidi Hilafet’i kurmak için canla başla çalışan samimi dava taşıyıcılarıyla birlikte hareket etmekle mümkündür. Bizler, Allah’ın izniyle onun yakında kurulacağına inanıyoruz.

وَعْدَ اللهِ لَا یُخْلِفُ اللهُ وَعْدَهُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا یَعْلَمُونَ“Allah, (onlara zafer konusunda) bir vaatte bulunmuştur. Allah, vaadinden dönmez. Fakat insanların çoğu bilmezler.” [Rum 6]

Devamını oku...

Kırgız Yetkililer Şanghay İşbirliği Örgütü Zirvesi Öncesinde Provokatif Eylemlerini Tırmandırıyor

31 Ağustos tarihinde, Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) üye devletleri liderlerinin 25. Zirvesi gerçekleştirilecek. Bilindiği üzere bu örgüt; sözde terörizm, aşırılıkçılık, ayrılıkçılık ve uyuşturucu kaçakçılığı olmak üzere dört tehlike ile mücadele etmek amacıyla kurulmuştur.

Kurulduğu günden bu yana örgüt, terör ve aşırılıkla mücadele bahanesiyle sürekli Müslümanları hedef almıştır. Ayrılıkçılıkla mücadele bahanesiyle Çin’deki Uygurlar ve diğer bölgelerdeki Müslümanlar ağır zulümlere maruz kalmaktadırlar.

Mevcut gelişmeler, yaklaşan zirveye evsahipliği yapacak olan Kırgızlı yetkililerin yükümlülüklerini erkenden yerine getirmeye başladığını göstermektedir. Bu çerçevede, aşırılık ve terörle mücadele bahanesiyle dava taşıyıcılarını (Hizb-ut Tahrir üyelerini) tutuklama, baskınlar düzenleme ve güvenlik şovları yapma faaliyetlerini yoğunlaştırmışlardır. Nitekim Oş ve Batken vilayetlerinde düzenlenen özel operasyonlarda, terör suçlamasıyla 31 kişinin tutuklandığı duyurulmuştur.

Çok geçmeden Bişkek şehrinde, bir dizi dava taşıyıcısının ve Müslüman kız kardeşlerimizin evlerini hedef alan keyfi aramalar gerçekleştirilmiştir. Örneğin; 12 Haziran 2026 günü sabah saat 06:00 sularında, Bişkek’in Sverdlov bölgesi emniyet görevlileri davetçi bir aileyi rahatsız etmiş ve onları hileyle kapıyı açmaya zorlamışlardır. Ev sahibine aracının bir kazaya karıştığını söyleyerek dışarı çıkmasını istemişler. Bunun üzerine kız kardeşimiz Esenbayeva Mayramkan dışarı çıkar çıkmaz sivil giyimli güvenlik güçleri tarafından etrafı sarılmış ve memurlar eve girmişlerdir.

Eve girdikten sonra, hırsız veya suç çetelerini andıran bir yöntemle bütün odalarda arama yapmışlardır. Arama sırasında hamile olan kardeşimizin doğum hazırlıkları için düzenlediği eşyaları dağıtmışlar ve aile fertlerinin itirazlarını hiç dikkate almamışlardır. Arama sırasında evde kanuna aykırı herhangi bir materyal veya eşya bulamayan görevliler, cep telefonlarına ve evdeki güvenlik kameralarının kayıt cihazına el koymuşlardır.

Bu olay, hamile kardeşimizin şiddetli bir stres yaşamasına ve tansiyonunun fırlamasına neden olmuş, ayrıca ilacını almasına bile geç izin verilmiştir. Daha sonra sağlık durumu kötüleşen ve vücudunda ödemler oluşan kardeşimiz, doktorların daha önceki kontrollerde durumunun iyi olduğunu belirtmesine rağmen acilen sezaryen ameliyatına alınmak zorunda kalmıştır.

Görünüşe göre bu görevliler, mazlumun duasının perde olmaksızın kabul edildiğini galiba unutmuşlardır. Nitekim Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

اتَّقِ دَعْوَةَ الْمَظْلُومِ فَإِنَّهُ لَيْسَ بَيْنَهَا وَبَيْنَ اللهِ حِجَابٌ“Mazlumun bedduasını almaktan kork. Zira Allah’la bu beddua arasında perde mevcut değildir.” [Buhari ve Müslim]

Bundan üç gün önce ise Lenin Bölgesi Emniyet Müdürlüğü görevlileri, bir davet taşıyıcısının evine pencereyi kırarak zorla içeri girmişlerdir. Ev sahibi evde bulunmamasına rağmen evde arama yapmışlar, keyfi bir şekilde eşine ve kızlarına zulüm ve zorbalık yapmışlardır. Evde hiçbir şey bulamayan görevliler barbarca davranmaya başlamışlar; kız kardeşimizin 16 yaşındaki kızının bacağına tekme atmışlar, kolunu kıvırıp onu duvara doğru itmişler ve ardından telefonunu zorla elinden almışlardır. Babasının aktardığına göre, genç kızda beyin sarsıntısı meydana gelmiştir.

Bunun yanı sıra bir dizi dava genci ifadeye çağrılmış ve bazılarının aleyhinde “aşırılıkçılık” suçlamasıyla dosyalar açıldığı ortaya çıkmıştır. Güvenlik güçlerinin yürüttüğü bu keyfi ve abartılı aramalardan anlaşılacağı üzere, Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesi öncesinde Rus ve Çin yönetimlerinin rızasını kazanmak amacıyla böylesi operasyonlar düzenlenmiş olabilir. Zira üst makamlardan emir gelmemiş olsaydı, Kırgız polisi tüm kırmızı çizgileri aşmaya ve şerefimiz ile namusumuzu temsil eden Müslüman kız kardeşlerimize zulmetmeye asla cüret edemezdi.

Bu bağlamda Allah Subhânehu ve Teâlâ kutsî hadiste şöyle buyurmaktadır:

يَا عِبَادِي إِنِّي حَرَّمْتُ الظُّلْمَ عَلَى نَفْسِي وَجَعَلْتُهُ بَيْنَكُمْ مُحَرَّمًا فَلَا تَظَالَمُوا“Ey kullarım! Ben zulmü kendi nefsime haram kıldım. Onu sizin aranızda da haram kıldım. Birbirinize zulmetmeyin.” [Müslim]

Bu uygulamaların ardından resmi makamlar, tıpkı geçmişte Kremlin ile bağlantılı karanlık eller tarafından gerçekleştirilen örneklerde olduğu gibi, Müslümanlara mal edilecek sansasyonel patlamalar veya ses getirecek provokatif eylemlere de kalkışabilirler.

Dahası, bu tür provokatif uygulamalar; halkın dikkatini ülkedeki artan siyasi gerilimden, günden güne ağırlaşan pahalılıktan ve diğer pek çok kronik sorundan başka yöne çekmek için kullanılmaktadır.

Özetle, Kırgızistan halkı, ülkede düzenlenen her zirve öncesinde Müslümanların baskı ve zulme maruz kalmasına izin vermemelidir. Bu haksızlıklar ister devletin talimatıyla yapılsın ister görev sınırlarını aşan kişilerin uygulamaları olsun, Müslümanların yaşananları doğru değerlendirmeleri ve güçleri yettiğince zalimin zulmüne elleri veya dilleriyle engel olmaları farzdır. Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

والَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ، لَتَأْمُرُنَّ بالْمَعْرُوفِ، ولَتَنْهَوُنَّ عَنِ المُنْكَرِ، أَوْ لَيُوشِكَنَّ اللَّه أَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عِقَاباً مِنْهُ، ثُمَّ تَدْعُونَهُ فَلا يُسْتَجابُ لَكُمْ “Nefsim elinde olana yemin derim ki ya marufu emreder, münkerden nehyedersiniz ya da Allah katından size bir ceza gönderir de sonra O’na dua edersiniz ama size icabet edilmez.” [Tirmizi rivayet etti ve sahih hasen hadistir dedi]

Devamını oku...

Basın Toplantısına Davet

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, medya mensuplarını, siyasetçileri ve ülkenin kaderiyle ilgilenen tüm kardeşlerimizi, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Resmî Sözcüsü’nün düzenleyeceği basın toplantısına davet etmekten memnuniyet duyarız. Toplantının başlığı:

“Ekonomik Kriz Tünelinden Çıkış İçin Köklü Çözüm”

Tarih: 05 Muharrem 1448 / 20 Haziran 2026 Cumartesi Saat: 13.00

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stad Caddesi, Stadın Doğu Tarafı.

Katılımınız tartışmaya zenginlik katacaktır.

Devamını oku...

Raşidi Hilafet Kurulana Kadar Topraklarımız İşgal Edilmeye, Kanlarımız Akıtılmaya Devam Edecektir

Yahudi ordusu, 14 Haziran 2026 Pazar günü, Lübnan’ın güneyindeki yaklaşık 30 kasabanın sakinlerine tahliye uyarısı yaptıktan sadece birkaç saat sonra, Beyrut’un güney banliyölerini (Dahiye) hedef alan bir hava saldırısı düzenledi. Axios haber sitesi; “İsrail ordusunun, Beyrut’un güney banliyösüne yönelik saldırıdan hemen önce Amerikan Merkez Komutanlığı’nı (CENTCOM) bilgilendirdiğini” aktardı. Trump ise Pazar günü Truth Social platformunda yaptığı paylaşımda; “Bu sabah Beyrut’a düzenlenen saldırı, özellikle İran ile bir barış anlaşmasına bu kadar yaklaştığımız bu özel günde gerçekleşmemeliydi” dedi. Trump “İsrail, Lübnan’ın hiçbir bölgesine yeni saldırılar düzenlememeli. Aynı şekilde hiçbir taraf, buna Hizbullah da dahil, İsrail’e yönelik saldırı gerçekleştirmemeli.” ifadelerini kullandı ama aynı zamanda “İsrail’in kendini savunma hakkı olduğunu” da savundu.

Şüphesiz bu olaylar ve açıklamalar, Yahudi varlığının kötü huylu kanserli bir varlık olduğunu, ona karşı yumuşak davranmanın veya onunla uzlaşma yapmanın fayda etmeyeceğini ortaya koymaktadır. Bu ucube varlık, küfrün başı Amerika’dan aldığı yeşil ışıkla hala Lübnan’ın güneyini işgal altında tutmaya, her gün Müslümanları öldürmeye, evleri ve binaları bombalamaya devam etmektedir. Okul, hastane demeden her yeri vurmakta ve işlediği katliamları ise kendince meşrulaştırmaya çalışmaktadır:

ذَلِكَ بِأَنَّهُمْ قَالُواْ لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الأُمِّيِّينَ سَبِيلٌ وَيَقُولُونَ عَلَى اللّهِ الْكَذِبَ وَهُمْ يَعْلَمُونَ “Bu da onların, «Ümmîlere karşı yaptıklarımızdan dolayı bize vebal yoktur» demelerindendir. Allah adına bile bile yalan söylüyorlar.” [Ali İmran 75] Bu konuda Amerika ve Trump da bu ucube varlığın yanındadır. Nitekim Başbakanları da dahil olmak üzere Yahudi yetkililer, eğer İran Partisi (Hizbullah), işgal altındaki Filistin’in kuzeyindeki yerleşim birimlerini hedef alırsa, Beyrut’un güney banliyölerini hedef alma konusunda Washington’un tam desteğine sahip olduklarını ifade etmişlerdir.

Lübnan halkının katledilmesi veya Yahudi varlığının sadece güneyi değil tüm Lübnan’ı işgal etmesi aslında Trump’ın umurunda bile değildir; Onun tek derdi, bu durumun İran ile yürüttüğü müzakereleri etkilememesidir. Bu sebeple çelişkili açıklamalar yapmaktadır. Bir yandan Dahiye’nin bombalanmasına cılız bir şekilde sözde karşı çıkarken diğer yandan Yahudi varlığının kendini savunma hakkının olduğundan bahsetmektedir. Adeta insanların akıllarıyla alay etmektedir. Yahudi liderler ise yaptıkları her şeyde tam desteğe sahip olduklarını açıkça ifade etmektedirler!

Şer ittifakı Amerika ve Yahudi varlığı, Müslüman beldelerine teker teker çökmektedir; Filistin, Suriye, Lübnan, Yemen, Irak, Afganistan ve İran... Yahudi varlığının basına sızdırdığı gibi bir sonraki sıranın Mısır’a mı, Türkiye’ye mi yoksa bir başkasına mı geleceğini bilmiyoruz! Müslüman beldeleri parçalanmış ve bölünmüş kaldığı ve her birinin başında sömürgeciliğin bekçileri bulunduğu sürece hepsinin yıkıma ve sömürgeciliğe maruz kalma olasılığı söz konusudur.

Eğer İslam beldeleri tek bir Hilafet ve tek bir ordu çatısı altında birleşmiş olsaydı, bugün maruz kaldıkları bu zillet ve aşağılanma başlarına asla gelmezdi. Ne Amerika ne de sömürgeci kâfir Batı onlara zorbalık yapabilirdi. Yahudi varlığının ise, bırakın beldelerimizi teker teker işgal edip tahakküm altına almayı esamesi bile okunmazdı!

Müslümanların gücü birliklerinde, izzetleri ise İslam’ın uygulanmasında yatmaktadır. Otoritelerini geri almaları ve bir Raşit Halifeye biat etmeleri dışında kurtuluşları yoktur. Zira Raşit Halife, saflarını yeniden birleştirecek, ordularını zafer ve kurtuluş savaşlarına sevk edecek, Amerika ile tüm sömürgeci kâfirlerin hadsizliklerine son verecek ve Yahudi varlığını tarihin derinliklerine gömecektir.

وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ “Halbuki asıl üstünlük, ancak Allah’ın, Peygamberinin ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.” [Münafikun 8]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER