Cuma, 08 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/21
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Hicri Yılbaşı Sadece Tarihi Bir Anı Değildir, Aksine İslam Devleti’nin Kuruluşunun Başlangıcıdır, Nübüvvet Metodu Üzere İkinci Raşidi Hilafet Yeniden Kurulacaktır

16 Haziran 2026 tarihinde Hicrî yeni yıla (1 Muharrem 1448) giriyoruz. Bu tarih, Faruk Ömer bin Hattab ve güzide ashabın Müslümanlar için milat olarak belirlediği bir tarihtir. Ömer RadıyAllahu Anh bu tarihi seçmiştir, çünkü bu tarih, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Medine-i Münevvere’de kurduğu ilk İslam Devleti’nin kuruluş ve doğum tarihidir.

Bu devlet, yüzyıllar boyunca Allah’ın indirdiği hükümlere göre yönetmiş, O’nun kulları için seçip beğendiği sistemi uygulamış, İslam Risâlet’ini hidayet, adalet ve nur risaleti olarak dünyaya taşımış ve insanları kullara kul olmaktan çıkarıp âlemlerin Rabbine kul yapmak için ülkeler fethetmiştir.

Biz, Hicretin ve ilk İslam Devleti’nin kuruluşunun yıldönümü vesilesiyle, Hizb-ut Tahrir Emiri Celil âlim Ata b. Halil Ebu Raşta başta olmak üzere, Hizb-ut Tahrir’li tüm davet taşıyıcısı kardeşlerimizin ve yeryüzünün dört bir yanındaki tüm Müslümanların Hicri yeni yılını tebrik ediyoruz. Bu yeni yılda Allah’ın bizleri, Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafet’i kurmak suretiyle zafer ve iktidarla şereflendirmesini niyaz ediyoruz. Hizb ut-Tahrir, Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’i örnek alarak ve onun Medine-i Münevvere’de kurduğu ilk İslam Devleti’nin metoduna sadık kalarak kendini Raşidi Hilafetin kurulmasına adamıştır.

Ayrıca Allah’ın bizleri Allah’ın vaadi ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in müjdesi olan Nübüvvet Metodu üzere İkinci Raşidi Hilafet ile şereflendirene dek Muhammed SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in metodu üzerinde sebat edeceğimize ve ümmetin evlatları ile omuz omuza vererek onlar için çalışmaya devam edeceğimize dair Suriye halkına ve ümmetin bütün evlatlarına söz veriyoruz. Ve onları bu büyük farzı ikame etmek için bizimle birlikte çalışmaya davet ediyoruz. Zira dünya ve ahirette izzetimiz, kurtuluşumuz ve felahımız Allah’ın izniyle yalnızca bundadır. Azığımız, Rabbimizin şu vaadine ve buyruğuna olan imanımızdır:

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْناً “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55] Aynı şekilde Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in şu müjdesinin de gerçekleşeceğini canı gönülden tasdik ediyoruz:

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللهُ أَنْ تَكُونَ ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ ثُمَّ سَكَتَ “Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra da sustu”

Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in metoduna sımsıkı sarılarak kurmaya çalıştığımız Hilafet Devleti, bir grubun ya da bir zümrenin devleti değil; tüm Müslümanların devletidir. Bu devlet Allah’ın şeriatını uygulayacak, Müslümanları birleştirecek, Mescid-i Aksa’yı özgürlüğüne kavuşturacak ve insanlığı kapitalizmin zulmünden ve beşerî sistemlerin haksızlıklarından kurtaracak olan İslam Risâlet’ini taşıyacaktır. Allah’ın izniyle bu devlet, entrika kuranların planlarına ve komplo hazırlayanların oyunlarına rağmen mutlaka kurulacaktır.

وَاللَّهُ غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ “Allah, işinde galiptir, fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” [Yusuf 21]

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Suriye Vilayeti Medya Bürosu’nda Görev Değişimi Yazılı, Görsel, İşitsel Medya Kuruluşlarına ve Saygıdeğer Basın Mensuplarına;

es-Selamu Aleykum,

H. 1 Muharrem 1448 M. 16 Haziran 2026 tarihinden itibaren Hizb-ut Tahrir / Suriye Vilayeti Medya Bürosu Başkanlığı görevine Sayın Ali Mustafa el-Bekri getirilmiştir. Bu vesileyle, yıllar boyunca medya bürosu başkanlığını yürüten ve görev süresi boyunca gösterdiği gayret ve özveriden dolayı Sayın Ahmed Abdülvehhab’a teşekkürlerimizi sunarız.

Ayrıca yeni büro başkanının ve medya bürosunun elektronik sosyal medya hesapları şu şekildedir:

Medya Bürosu Başkanı’nın e-posta adresi: Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Medya Bürosu Başkanı’nın resmi Facebook sayfası: https://www.facebook.com/people/علي-مصطفى-البكري/61590454397210/

Medya Bürosu’nun e-posta adresi: Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.

Hizb-ut Tahrir / Suriye Vilayeti Medya Bürosu’nun resmî Facebook sayfası: www.facebook.com/tahrir.s2025

Bu doğrultuda partinin herhangi bir konudaki tutumu hakkında bilgi almak, güncel olaylara ilişkin siyasi görüşünü öğrenmek, röportaj talebinde bulunmak veya benzeri durumlar için yukarıda belirtilen adresler üzerinden bizimle irtibata geçebilirsiniz.

Dolayısıyla parti ile ilgili tüm haber ve bilgileri başka medya kaynaklarından değil, doğrudan resmi Medya Büromuzdan almanızı önemle rica ederiz.

Devamını oku...

Tunus Devletinin Vurdumduymazlığı Daha Ne Kadar Sürecek? Daha Ne Zamana Kadar Ölüm Kamyonlarının Kadın Tarım İşçilerinin Canını Almasına Göz Yumacak?

Geçtiğimiz hafta Tunus’ta öfke ve hoşnutsuzluk yeniden tavan yaptı. Bu kez, Sidi Buzid vilayetine bağlı Mezûne ilçesinde meydana gelen yeni ve acı bir kaza, çok sayıda kadın tarım işçisinin yaralanmasına ve iki kadın işçinin olay yerinde hayatını kaybetmesine yol açtı. Devletin düzensiz taşımacılığa son vermekte ve tarım işçisi kadınların trajik durumunu iyileştirmekte gösterdiği vurdumduymazlık yüzünden Tunus’ta zaman zaman bu tür olayların yaşandığını tanık oluyoruz.! Devlet ise doğal olarak felaketin boyutlarını yansıtacak kesin rakam ve istatistikleri vermekten kaçınıyor!

Tunus Ekonomik ve Sosyal Haklar Forumu, Ekim 2025’te yaptığı açıklamada, 2015 yılından bu yana kadın tarım işçilerinin düzensiz taşınması nedeniyle 91 kazanın yaşandığını, bu kazalarda 68 kişinin hayatını kaybettiğini ve 1029 kişinin yaralandığını duyurdu. Forum ayrıca, kazaların %60’ının, tarım sektöründe çalışan kadın ve erkeklerin taşınmasını düzenleyen yasanın çıkarıldığı 2019 yılından sonra meydana geldiğini belirtti. Kazaların %50’sinin ise Kayrevan ve Sidi Buzid vilayetlerinde gerçekleştiğine dikkat çekti.

Alandaki uzmanlara ve bilirkişilere göre, 2019 yılında çıkarılan çiftçilerin taşınmasına ilişkin yasa, çetrefilli düzenlemeler içermesi ve ulaşım sorununun özel sektöre devredilmesi nedeniyle hükümet kararnamesinin yayımlanmasından sonra bile uygulamaya konulamamıştır. Bu son facia da, yasal düzenlemenin başarısızlığını ve devletin, hâlâ kırılgan ve zor şartlar altında çalışmak zorunda bırakılan, her gün güvenli olmayan düzensiz ulaşım araçlarıyla seyahat etmeye mecbur edilen marjinalleştirilmiş kadın tarım işçilerini korumadaki ihmalkârlığını bir kez daha gözler önüne seriyor.

2019 yılında çıkarılan kanunun ardından, 2024 yılında kadın tarım işçilerinin sosyal koruma sistemine ilişkin 4 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi de çıkarılmış ancak bu da kağıt üzerinde kalmaktan öteye gidememiş ve yaşanan acıları bir nebze olsun hafifletmeyi bile başaramamıştır! Geçmiş yıllar boyunca bu trajik kazaların sürekli tekrarlanması artık basit ve münferit olaylar olarak değerlendirilemez. Aksine bu kazalar; devletin ihmalkârlığının, etkilenen bu bölgelerdeki ulaşım, çalışma ve sosyal koruma sorunlarını çözmeye yönelik gerçek bir irade yoksunluğunun kaçınılmaz bir sonucudur!

Her kazadan sonra yükselen ve koparılan kuru gürültüye rağmen, resmi vaatler ve alınan önlemler yaşanan trajedilerin seviyesinin çok altında kalmaktadır. Güvensiz ulaşım araçları üzerindeki fiili denetim eksikliği, alternatif ulaşım yollarının oluşturulmaması, kırsal kesimdeki emekçi kadınların sömürülmesi ve haklarının gasp edilmesi halen devam etmektedir! Ömer bin Hattab’ın şu sözleri ne kadar anlamlıdır: “Fırat kenarında bir oğlak kaybolsa (yahut bir kurt bir koyunu kapsa) korkarım ki kıyamet gününde onun bile hesabı Ömer’den sorulur!” Peki, Tunus’taki yöneticilerin gözü önünde her seferinde yok olup giden insan canlarının hesabı ne olacak? Yöneticiler, bu kadınlar karşısındaki sorumluluklarını yerine getirmeyerek Allah’tan korkmuyorlar mı?!

Ey Tunus yöneticileri! Kadın tarım işçilerinin canları, kaza kayıtlarına eklenen basit birer rakamlardan ibaret değildir. Aksine bu canlar, kıyamet günü yakanıza yapışacak; kusurlarınızı, ihmalkârlığınızı ve ihanetlerinizi Allah’a şikâyet edeceklerdir! Eğer Allah’tan korksaydınız, gerekeni yapar, bu kazalara bir son verirdiniz. Kırsaldaki kadınları yoksulluktan, sömürüden, dışlanmışlıktan ve kanla yoğrulmuş bir lokma ekmek peşinde koşmaktan kurtarmak için var gücünüzle çalışırdınız!! Güttüğünüz ve sorumlu olduğunuz kişiler hakkında Allah’tan korkun! Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

مَا مِنْ عَبْدٍ يَسْتَرْعِيهِ اللهُ رَعِيَّةً، يَمُوتُ يَوْمَ يَمُوتُ وَهُوَ غَاشٌّ لِرَعِيَّتِهِ، إِلَّا حَرَّمَ اللهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ “Allah bir halkın başına getirip de, öldüğü gün tebaasını aldatmış olarak ölen hiç bir kul yoktur ki, Allah ona cenneti haram etmesin.” [Müttefikin Aleyh]

Devamını oku...

Laiklik, Raşidi Hilafet İle Kökünden Sökülüp Atılır

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Laiklik, Raşidi Hilafet İle Kökünden Sökülüp Atılır

Sömürgeci İngilizlerin Sudan’a müdahaleleri, 1882 yılında Mısır’ın işgalinden sonra başlamış; 1896 yılında ise Mehdi Devleti’ni yıkmak için Kitchener’in askeri harekâtı başlamıştır.

2 Eylül 1898’de Omdurman savaşı gerçekleşmiş, Mehdi Devleti’nin başkenti, sömürgeci kâfir İngilizlerin eline geçmiş ve İngilizler Sudan’ı, dini hayattan ve devletten ayırma akidesine dayanan kendi sistemleriyle yönetmiştir; bu ise kamu ve devlet hayatında da pekiştirilmiş; siyasi partileri de aynı esas üzerine kurdukları gibi aynı şekilde ordu da ulusal bir ordu olmuştur. Daha sonra kendi kaderini tayin hakkı olarak adlandırılan dönem gelmiş ve sömürgeci İngilizler 1956 yılında Sudan’dan çıktılar ancak doğrudan sömürgeciliğin yerini dolaylı sömürgecilikle değiştirmişlerdir. Böylece Sudan halkından siyasi bir sınıf ve yöneticiler getirerek onların da aynı yaklaşım üzerinde yürümelerini sağlamışlardır. Bunun üzerine dini devletten ayırmaya dayanan cumhuriyet sistemini uyguladılar ki böylece Sudan, ülke halkının çıkarlarını değil de sömürgeci İngilizlerin çıkarlarını gerçekleştiren işlevsel bir devlet olsun.

Ardından İngiliz-Amerikan çatışması yaşanmış ve yeni sömürgeci eski sömürgeciyle yer değiştirmiş ve Sudan, Aralık 2019’da halk devrimiyle düşürülen Ömer el-Beşir’in iktidarına kadar 25 Mayıs 1969’da Cafer Muhammed Numeyri'nin darbesiyle Amerikan nüfuzunun altına girmiştir.

İşte bu ana kadar Sudan, laik bir sistem üzerinde yürümüştür. Sudan yönetimine art arda sivil ve askeri elitler gelmiş olsa da, onlardan bazıları demokrasi sloganı yükseltirken, bazıları ise İslami sloganları yükseltmişlerdir; ama şu soru varlığını sürdürmektedir. Gerek siyasi güçler gerekse onların arkasındaki sömürgeci güçler (Amerika ve İngiltere) tarafından laikliğin bu denli yoğun ve ısrarla gündeme getirilmesinde yeni olan nedir? Acaba bu, erkek ile kadın arasındaki ilişkiyi temsil eden İslam'ın son kalelerini (içtimai nizamı) ortadan kaldırmak için mi, yoksa İslam’ın yönetim sistemi (Hilafet) ile mücadele etmek ve Hilafete davetin büyümesinin ve ümmetin kitleleri ile ülke halkının ona teveccüh etmesinin ardından Hilafete davet etmeyi ve onu kurmak için çalışanları suçlu ilan etmek için midir?

Sudan'ın kökleri, tarihin derinliklerinden azim İslam'a; yani H. 31 yılında, Raşid Halife Osman bin Affan Radıyallahu Anh döneminde Sudan'a yönelik İslami fethe kadar uzanmaktadır; zira Halife Osman, Mısır valisine emir vermiş, o da Abdullah bin Ebu's-Sarh'ın komutasındaki İslam ordusunu Sudan'a göndermişti.

Abbasi Halifesi Memun döneminde Sudan'daki bazı Müslümanlar Nübye'de arazi satın almışlar, bunun üzerine Hıristiyan bir lider, satışın sıhhatine itiraz ederek şöyle demiştir: Hıristiyan satıcı, onun (Hıristiyan liderin) tebaasından biridir ve onun izni olmadan arazisini satması caiz değildir ve o da izin vermemektedir. Bunun üzerine dava Halife Memun'a taşınmış; o da davayı mahkemeye havale etmişti. Mahkeme, arazi sahibinin, Hıristiyan liderin izni olmadan arazisi üzerinde tasarruf hakkına sahip olduğuna hükmetmiştir; çünkü arazi sahibi, sahip olduğu şey üzerinde tasarruf etmesini engelleyebileceği bir köle değildir. İşte bu adil olan hüküm, çok sayıda Hıristiyan’ın, hak konusunda büyük ile küçük arasında ayrım yapmayan ve hiç zulmetmeyen İslam’a girmesine neden olmuştur.

Osmanlıların Sudan'ı; Sudan, 1821 yılında Mısır ile birlikte bir vilayet haline gelmiştir.

Tüm bunlar, Sudan'ın farklı dönemlerde Hilafet Devleti'nin bedeninden bir parça olduğunu teyit etmektedir; ta ki Haçlı sömürgeci, Hilafeti parçalayarak onun vilayetlerini bölmek ve seküler ulusal-bölgesel bir devlet inşa etmek yoluyla Hilafeti yıkma projesiyle gelene kadar. Zira Haçlı sömürgeci bu projeyle, İslam Devleti'nin birliğine darbe indirme ve İslam'ın yönetimini uzaklaştırma konusundaki hırs ve emellerini gerçekleştirmiş, bunun sonucunda da ümmet, zayıflık, yoksulluk, fitne ve iç savaşlar (kanlı sınırlar) gibi acı meyveler toplamıştır.

Çözüm, İslami hayatı yeniden başlatmaya geri dönmek ve bir farz ve vacip olan Hilafeti kurmakta yatmaktadır.

Ebu Hâzim’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Ebu Hureyra ile beş sene düşüp kalktım ve onun Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’den şöyle buyurduğu hadisi rivayet ettiğini işittim: كَانَتْ بَنُو إِسْرَائِيلَ تَسُوسُهُمْ الْأَنْبِيَاءُ كُلَّمَا هَلَكَ نَبِيٌّ خَلَفَهُ نَبِيٌّ وَإِنَّهُ لَا نَبِيَّ بَعْدِي وَسَيَكُونُ خُلَفَاءُ فَيَكْثُرُونَ “İsrail oğullarını nebiler siyase ederlerdi (yönetirlerdi). Bir nebi öldüğünde onu başka bir nebi takip ederdi. Benden sonra nebi yoktur, fakat birçok halife olacaktır.” Oradakiler dediler ki: Bu halde bize ne yapmamızı emredersiniz? Dedi ki: فُوا بِبَيْعَةِ الْأَوَّلِ فَالْأَوَّلِ أَعْطُوهُمْ حَقَّهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ سَائِلُهُمْ عَمَّا اسْتَرْعَاهُمْ “İlk biat edilene vefakâr olun ve onlara haklarını veriniz. Çünkü Allah onlara da yönettikleri insanlara da haklarını soracaktır.” Ebu Said el-Hudri, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: إِذَا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ فَاقْتُلُوا الْآخَرَ مِنْهُمَا “İki Halife için biat edildiğinde ikincisini öldürün.” Abdullah İbn Amr İbn Âs’dan, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’i şöyle derken işittiği rivayet edilmiştir: وَمَنْ بَايَعَ إِمَامًا فَأَعْطَاهُ صَفْقَةَ يَدِهِ، وَثَمَرَةَ قَلْبِهِ، فَلْيُطِعْهُ “Her kim bir İmama (Halife’ye) biat edip elinin ayasını ve kalbinin semeresini verirse, ona itaat etsin.” Ebu Hureyra’dan Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam bir kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” Bu da Allahu Teala’nın şu kavline icabet etmek içindir: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ وَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ وَأَنَّهُ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ “Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah’ın ve Rasulü’nün çağrısına uyun ve bilin ki Allah, kişi ile kalbi arasına girer. Yine bilin ki, O’nun huzurunda toplanacaksınız.” [Enfal 24]

Yine Kur’an-ı Kerim’den delillerin de delalet ettiği gibi İslami yönetimin (Hilafetin) kurulmasına icabet etmek içindir; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَأَنِ احْكُم بَيْنَهُم بِمَا أَنزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَن يَفْتِنُوكَ عَن بَعْضِ مَا أَنزَلَ اللَّهُ إِلَيْكَ “Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına dikkat et.” [Maide 49] Ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَلَا وَرَبِّكَ لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّىٰ يُحَكِّمُوكَ فِيمَا شَجَرَ بَيْنَهُمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنفُسِهِمْ حَرَجاً مِّمَّا قَضَيْتَ وَيُسَلِّمُوا تَسْلِيماً “Hayır! Rabbine andolsun ki onlar, aralarında çıkan ihtilaflarda seni hakem tayin edip sonra da verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olmazlar.” [Nisa 65] Ve Allahu Teala şöyle buyurmuştur: أَلَمْ تَرَ إِلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنزِلَ إِلَيْكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ يُرِيدُونَ أَن يَتَحَاكَمُوا إِلَى الطَّاغُوتِ وَقَدْ أُمِرُوا أَن يَكْفُرُوا بِهِ وَيُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَن يُضِلَّهُمْ ضَلَالاً بَعِيداً “Sana ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri gördün mü? Tağuta muhakeme olmak istiyorlar. Oysa, onları inkâr etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan onları derin bir sapıklığa saptırmak ister.” [Nisa 60]

Ayet ve hadislerden oluşan bu nasslar, sahabeler, tabiînler ve onlardan sonra gelen Emevîler, Abbasîler ve Osmanlılar için on üç asır boyunca bir yol gösterici olmuştur; böylece Hilafet; Müslümanları ve gayrimüslimleri korumuş, topraklarını ve kutsallarını savunmuş, kanlarını muhafaza etmiş, izzet ve onurlarını korumuş, adaleti gerçekleştirmiş ve yoksulluğu ortadan kaldırmıştır. Nitekim Osmanlı Hilafetinde Avrupalı seyyahlar, Osmanlı Hilafetinde dilencilerin olmadığına tanık olmuşlardır.

Bugün, zillet, aşağılanma, sefalet, bölünme ve parçalanma dolu bir hayattan kurtulabilmemiz için, Hilafeti yeniden kurmak için çalışmamız gerektiği gibi Hilafet kurmak için çalışanlarla da birlikte çalışmamız gerekir. Bakın işte, halkına asla yalan söylemeyen Hizb-ut Tahrir, Allah’ın vaadini ve Sevgili Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesini gerçekleştirmek üzere Hilafeti kurmak için gece gündüz çalışmaktadır. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَىٰ لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْناً “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55] Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur: ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ، ثُمَّ سَكَتَ “Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.”Sonra sükût etti.”

Ey Sudan halkı! Bu müjdeyi gerçekleştirin ve hem içindeki hem de halkındaki hayırla Hilafet Devleti’nin unsurlarına sahip olan bu ülkede Hilafetin kurulması sizin ellerinizle olsun. Sudan’dan laikliği kökünden söküp atmak amacıyla çalışmak için adımlarımızı hızlandıralım ki böylece Sudan, Hilafet Devleti için irtikaz noktası olun; sonra İslam’ı milletlere ve halklara taşıyalım ki böylece yeryüzü, laiklik ve kapitalizmin karanlığının silmesinin ardından İslam'ın nuruyla aydınlansın.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللهِ يَنصُرُ مَن يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ

O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-5]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdullah Hüseyin (Ebu Muhammed Fatih) - Sudan

Devamını oku...

Tunus: Servetlerimizin Talan Edildiğine Dair Yeni Bir Örnek

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Tunus: Servetlerimizin Talan Edildiğine Dair Yeni Bir Örnek

Haber:

Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD), Avrupa Yatırım Bankası (EIB) ve Avrupa Birliği, Tunus'taki enerji dönüşümünü desteklemek amacıyla Sidi Bouzid bölgesinde 100 megavat kapasiteli bir fotovoltaik güneş enerjisi santrali kurulması için 61,3 milyon Avro tutarında bir kredi tahsis etti.

Norveçli "Scatec" ve Japon "Aeolus" şirketlerinin ortak projesi kapsamında hayata geçirilecek olan santralin yılda yaklaşık 252 gigavat-saat (GWh) yenilenebilir elektrik üretmesi bekleniyor; bu da ülkede doğal gaza olan bağımlılığını azaltmaya ve enerji güvenliğini güçlendirmeye katkıda bulunacaktır.

Santralin inşaat işlerini, bu projenin gerçekleştirilmesi amacıyla Tunus’ta özel olarak kurulan “Scatec Solar Fotovoltaik Güneş Enerjisi” şirketi üstlenecektir. (Mozaik FM)

Yorum:

Medya kuruluşları bu haberi, sanki Tunus’a bir hayrı dokunacak, ülkenin gelişmesine katkıda bulunacak ve halkının yaşam koşullarını iyileştirecekmiş gibi servis etmektedir; ancak gerçekte bu proje, Batı’ya ipotek ve bağımlı olma politikalarının bir devamı niteliğindedir!

Nitekim projeyi hayata geçirmek amacıyla Tunus'ta özel olarak kurulan "Scatec Solar Fotovoltaik Güneş Enerjisi şirketi, Tunuslu bir şirket değildir; aksine uluslararası Solar Grubu'na ait Avrupalı bir şirkettir. Şirketin yayınlarında şu şekilde geçmektedir: "Qair Solar Tunus, tek amacı projeye sahip olmak ve projeyi işletmek olan Tunus'ta kurulacak özel amaçlı bir şirket olup sahip olunanların tamamı International Qair şirketine aittir." Dolayısıyla, şirketin elde edeceği kârlar Tunus'a dönmeyecektir.

Bizzat projeye gelince; her ne kadar doğal gaza olan bağımlılığı azaltmaya katkıda bulunacağının propagandası yapılıyor olsa da, bunun bir bedeli olacaktır; zira şirketin kendi yayınında şöyle geçmektedir: “Projeden üretilecek elektrik, 25 yıllık bir “Enerji Satın Alma Anlaşması” uyarınca enerji alıcısı konumundaki Tunus Elektrik ve Gaz Şirketi’ne (STEG) satılacaktır.” Böylece yabancı bir şirket, kaynaklarımızı bize satarak onlardan faydalanmak için gelecektir! Sadece bu da değil; zira Tunus Elektrik ve Gaz Şirketi, uzun vadeli enerji alımını taahhüt etmek zorundadır; bu da bu yabancı şirkete bol kâr garantisi sağlarken, diğer yandan şirket, bu sürenin dolmasının ardından istediği tarafa enerji satma hakkına sahip olacaktır.

Evet, gerçek işte budur; yani Batı’ya ipotek olma politikaları devam etmek olup hiç durmamakta ve ülkenin tüm kaynakları ve servetleri yabancı şirketler tarafından ele geçirilmektedir; buna karşılık Tunus’taki halkımız yoksulluğun, yüksek yaşam maliyetinin ve kötüleşen durumların acısını çekmektedir... Peki daha ne zamana kadar bu durumda kalmaya devam edeceğiz?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nezir İbn-i Salih – Tunus

Devamını oku...

Petrol Piyasasının Doğası Değişiyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Petrol Piyasasının Doğası Değişiyor

Haber:

İran savaşını sona erdirmeye yönelik bir çerçevenin ilan edilmesiyle birlikte petrol fiyatları hemen düştü; ancak işlem ekranlarındaki bu ani düşüş, piyasanın savaş öncesindeki durumuna geri döndüğü anlamına gelmemektedir; zira petrol şirketleri, ticaret firmaları ve analistlerin tahminleri; sevkiyat akışının yeniden sağlanmasının, stokların, taşımacılığın, sigorta işlemlerinin ve üretimin tekrar dengeye kavuşmasının, ateşkes kalıcı olsa bile aylara ihtiyaç duyacağına, belki de bir yıl veya daha fazla uzayabileceğine işaret etmektedir. (El Cezire Net)

Yorum:

Küresel ekonomi ve enerji çevrelerinde, İran’a karşı yürütülen savaşın ardından askerî operasyonlar durup petrol arzı tamamen normale dönse bile, dünya petrol piyasasının eski doğal haline geri dönemeyebileceği yönündeki uyarılar giderek artmaktadır. Birçok uzman, son krizin küresel enerji sisteminin kırılganlığını ve özellikle dünya petrol ticaretinin önemli bir kısmının geçtiği Hürmüz Boğazı başta olmak üzere bu sistemin hassas deniz geçitlerine olan büyük bağımlılığını ortaya çıkardığını düşünmektedir.

Ayrıca son gelişmeler enerji ithalatçısı birçok ülkeyi, enerji güvenliğine ilişkin politikalarını yeniden gözden geçirmeye, stratejik rezervlerini güçlendirmeye ve gelecekte benzer krizlerin tekrarlanabileceği endişesiyle daha istikrarlı alternatifler ve tedarik kaynakları aramaya sevk etmiştir.

Ekonomik küreselleşme, geçtiğimiz on yıllar boyunca, küresel ticaret ve enerji akışının güvenli ve açık kalmaya devam edeceğini, uluslararası tedarik zincirlerinin ise kesintisiz bir şekilde işleyebileceğini ifade eden bir varsayım üzerine kurulmuştu; ancak Ukrayna’dan Orta Doğu’ya kadar ardı arkası kesilmeyen savaşlar, bu inancı kökünden sarsmaya başlamıştır.

Eğer Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü savaş bir şeyi açığa çıkardıysa o da mutlak ekonomik bağlantı fikri üzerine kurulan dünyanın, her zamankinden daha fazla istikrarsızlığa açık hale gelmiş olduğudur; çünkü bir deniz geçiş yolunun kapatılması ya da bir petrol tesisinin devre dışı bırakılması tehdidi bile küresel piyasaları altüst etmek ve endişe ile enflasyon dalgalarını alevlendirmek için yeterli olmuştur.

Burada petrol fiyatlarının sonsuza kadar yüksek kalacağını kastetmiyoruz; aksine bizzat petrol piyasasının yapısının değiştiğini kastediyoruz. Olası değişikliklerin en önemlileri arasında şunları söyleyebiliriz:

1- Hürmüz Boğazı’ndaki istikrar yanılsamasının sona ermesi: Uzun yıllar boyunca yatırımcılar, boğaz üzerinden petrol geçişini neredeyse kesin bir şey olarak kabul ediyorlardı; ancak savaş, bu geçişin aniden kesintiye uğrayabileceğini veya kısıtlamalara maruz kalabileceğini ortaya koymuştur. Bu da ülkeleri ve şirketleri stratejik hesaplamalarını yeniden yapmaya itecektir.

2- Siyasi primin artması: Savaş sona erse bile nakliye şirketleri, sigorta firmaları ve yatırımcılar yaşananları çabucak unutmayacaktır; bu nedenle fiyatların üzerine binen bu ek prim, uzun yıllar boyunca devam edebilir.

3- Alternatif arayışlarının hız kazanması: Özellikle Asya ve Avrupa’daki büyük ithalatçı ülkeler, enerji kaynaklarını daha fazla çeşitlendirmeye, stratejik stoklarını genişletmeye ve denizdeki darboğazları aşan alternatif nakil yolları ile boru hatlarına yatırım yapmaya daha fazla çaba göstereceklerdir.

4- Nüfuz dengelerinin değişmesi: Kriz dönemlerinde istikrarlı tedarik sağlayabilen herhangi bir ülke ister Körfez de olsun ister onun dışından olsun daha fazla nüfuz kazanacak olup bu da önümüzdeki yıllarda ekonomik ve enerji ittifaklarının yeniden şekillenmesine yol açabilir.

Bunların dışında daha çok vardır; bu nedenle bu savaşın ardından petrol piyasasının jeopolitik risklere karşı daha hassas bir hale geleceğini ve Körfez bölgesinin istikrarına olan güvenin savaş öncesine kıyasla azalacağını söyleyebiliriz.

Trajikomik olan şey, yeryüzündeki en büyük zenginliklerin Müslüman ülkelerde bulunmasına rağmen, Batı’nın gelip bunları çalması ve kontrol etmesidir. Eğer bizim bir devletimiz olsaydı, hiç kimse rızkımızı ve Allah’ın bize bahşettiği şeyleri kontrol edemezdi. Dolayısıyla bu servetleri ancak İslami hayatı yeniden başlatmak ve Hilafet Devleti'ni siyaset sahnesine geri getirmek için çalışanlarla birlikte çalışırsak ve bizleri, hem bizi hem de servetlerimi ve kanlarımızı koruyacak ve İslam'ın izzetini yeryüzüne geri döndürecek bir Halife yönetirse geri kazanabiliriz; Allah’ın izniyle bu çok da uzak değildir.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ “Şüphesiz ki Allah, kendi dinine yardım edene mutlaka yardım eder. Şüphesiz ki Allah, çok kuvvetlidir, mutlak güç sahibidir.” [Hac 40]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Kim Diğerine Hükmediyor: Yahudi Varlığı Mı, Yoksa Amerika Mı?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kim Diğerine Hükmediyor: Yahudi Varlığı Mı, Yoksa Amerika Mı?

 

Haber:

CNN haber kanalı, Yahudi varlığının Başbakanı Netanyahu’nun ABD ile İran arasındaki mutabakat zaptına ilişkin yorumunu aktardı; zira Netanyahu şöyle dedi: “Ben ve Başkan Trump her zaman aynı görüşte değiliz. O, Amerika Birleşik Devletleri’nin başkanıdır; ben ise İsrail’in başbakanıyım. Ben, İsrail’in güvenlik çıkarlarından sorumluyum ve bunun akılcı bir şekilde yapılması gerekir.”

Yorum:

Müslüman çevrelerde, Yahudi varlığının Amerika’nın kararlarını kontrol ettiği ve onu yönlendirdiği fikri yaygınlaşmıştır. Amerika ve onun İslam beldelerindeki politikacılar ile entelektüellerden oluşan kuyrukları; Müslümanlarda bu varlığın yenilmesi ve mağlup edilmesi imkânsız bir güç olduğu algısını yaratmak için bu fikri beslemeye ve pekiştirmeye özen göstermişlerdir.

Ancak bu iddianın doğru olmadığını gösteren deliller ardı ardına gelmekte ve çoğalmaktadır. Her ne kadar burası bu delillerin hepsini sıralamak için yeterli olmasa da Trump’ın son açıklamaları tek başına yeterli bir kanıt ve delil teşkil etmektedir; örneğin şu sözü gibi: “Ben olmasaydım İsrail yerle bir olurdu. Netanyahu'nun Lübnan'a karşı çok daha sorumlu davranması gerekir.” Ve şu sözü gibi: “Netanyahu ile ilişkilerim iyi, ancak Lübnan’da Hizbullah mensuplarının bulunmadığı binaların havaya uçurulmasından hoşlanmadım.” Bu açıklamalar, ABD’nin kararının Yahudi varlığının iradesine bağlı olmadığını, aksine son sözün ABD’ye ait olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

İşte burada yılanın başı ile kuyruğunun arasını ayırt etmenin önemi ortaya çıkmaktadır; zira başı vurmadan kuyruğa vurmanın bir yararı yoktur. Nitekim İslam ümmeti; Amerika ve Yahudi varlığının, onlara atfedildiği kadar heybetli bir güce sahip olmadıklarını kendi gözleriyle görmüştür; zira Afganistan, Irak, Aksa Tufanı operasyonu ve İran, bunu ortaya koyan delillerdir.

Bu nedenle bu ümmetin evlatlarından güç ve kuvvet ehlinin, adımlarını hızlandırmaları, bu tarihi fırsatı değerlendirmeleri ve Nübüvvet Minhacı üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için Hizb-ut-Tahrir ile birlikte ciddi bir şekilde çalışmaları gerekir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Cabir Ebu Hatır

Devamını oku...

Yöneticinin İzzeti ve Gücü, Onun Akidesinden ve Devletinin Heybetinden Gelir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yöneticinin İzzeti ve Gücü, Onun Akidesinden ve Devletinin Heybetinden Gelir

 

Haber:

Dışişleri Bakanlığı Avrupa Dairesi Direktörü Büyükelçi Jamal Malik yaptığı basın açıklamasında, Avrupa Birliği heyetinin Sudan’a gerçekleştirdiği ziyaretin, özellikle siyasi, güvenlik ve insani alanlardaki durum hakkında bilgi edinmek amacıyla yapıldığını söyledi. Ayrıca Egemenlik Konseyi Başkan Yardımcısının heyete, savaşın nasıl başladığının, sebeplerin mahiyetinin ve motivasyonlarının bilinmesi gerektiğini söylediğini ve Avrupa Birliği heyetinden, mevcut ziyaretlerinin yanı sıra yetkililer ve insanlarla yapacakları görüşmeler aracılığıyla Sudan’daki yaşamın gerçekliğini tanımasını talep ettiğini açıkladı. (El Ahdes News)

Yorum:

Bir atasözü şöyle der: “Cılız tekeyi satsan bir pabuç etmez, kessen bir çömleği doldurmaz.” Bu atasözü, insanlar arasında hiçbir değeri olmayan kişi için kullanılır!

Avrupa heyetinin ziyareti, Kahire’deki Almanya Büyükelçiliği’nin, Sudan Egemenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Malik Akar’a eşlik eden heyet üyelerine Almanya’ya seyahat etmeleri için vize vermeyi reddetmesinin ardından gerçekleşmiştir.

Bu yöneticiler hangi soya mensuplar Allah aşkına?

Onlar, Ribi' bin Amir’i hiç işitmediler mi; zira bu Celil Sahabe, Pers komutanı Rüstem’in yanına girdiğinde Rüstem altından yapılmış bir tahtın üzerinde ve ipeklerle süslenmiş bir mecliste oturuyordu; Ribi', basit bir giysi ve silahıyla içeri girdi ve atıyla halının kenarına bastı; kendisine gelmelerinin nedeni hakkında sorduklarında, o tüm ihtişam ve güvenle şöyle cevap vermişti: “Allah bizleri, insanları kula ibadet etmekten kulun Rabbine ibadet etmeye döndürmek ve dinlerin zulmünden İslam’ın adaletine kavuşturmak için gönderdi!”

Bu insanlara ne oluyor ki Batı ülkeleri kendilerini bir çekirdek gibi çitleyip bir kenara attıkları ve aşağıladıkları bir zamanda hâlâ onlara yaranmaya çalışıyorlar; dahası kafirlerin Sudan'ın durumuna vakıf olmaları için onlara ülkenin kapılarını açıyorlar?!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
İbrahim Müşerref - Sudan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER