Cuma, 08 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/21
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Arap Baharı Devrimlerinin Fitilini Ateşleyen Yeşil Tunus, Sahip Olduğu Bilinciyle Yeni Bir Şafağın Doğuşuna Liderlik Edecektir

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Arap Baharı Devrimlerinin Fitilini Ateşleyen Yeşil Tunus, Sahip Olduğu Bilinciyle Yeni Bir Şafağın Doğuşuna Liderlik Edecektir

(Örnek Olarak Yıllık Hilafet Konferansı)

 

Ocak 2011’de Tunus’ta gösteriler patlak verdiğinde,Bu tarihî an için yaşlandık diye ifade etmişti Tunuslu Ahmed El Hefnavi; zira bu gösteriler, modernite devlet olarak bilinen şeyden bu yana Tunus’ta uygulanan zulmü dile getirmiştir; zira modernite devlet, merhamet bilmeyen kapitalist ideoloji aracılığıyla sistematik bir zulmü pekiştirmiş, vatancılığı ise başlıksız bir kimliğe dönüştürmüş, böylece bu kelimelerin bekçisi olmayı kendisi için bir dava haline getirmiş ve iyi bir şey yaptıklarını sanarak bunun uğrunda en değerli ve kıymetli şeylerini feda etmişlerdir. Böylece Tunus ve çevresindekiler, istisnasız her türlü geri kalmışlığı yaşamaya devam etmiştir. Dolayısıyla o adam, onurlu bir hayat yaşamak için tarihin çehresinin değişmesi gerektiğini ifade ederken samimiydi. Ancak devrim birikmiş bir zulmü ifade etse de ama devrim, azim İslam temelinde ideolojik dayanaklara sahip mefhumlarla bu zulmü tercüme edip açıklayacak muhlis bir liderlik olmadığından dolayı onu ortadan kaldırmaya güç yetirememiştir; işte bu, Kuzey Afrika’nın çehresini cehalet ve geri kalmışlık bataklığından İslam'ın mefhumlarıyla yücelen bir gerçekliğe dönüştüren Ukbe bin Nafi'nin İslam'ıdır; zira onun fetihleri sayesinde Kuzey Afrika, Afrika'yı aydınlatan alevli bir meşale olarak kalmaya devam etmiş ve Allahu Teala'nın izniyle önümüzdeki yıllarda da bir meşale olmaya devam edecektir.

7 Ekim 2023’te gerçekleşen Aksa Tufanı operasyonundan bu yana Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti ’nin faaliyetleri düzenli bir tempoyla ve büyük çaplı amellerle devam etmiştir; bu ameller arasında, bölgenin ve özellikle Tunus’un içinden geçtiği büyük olayların verilerine göre çeşitli başlıklar altında düzenlenen ve sayıları onlarca olan yürüyüşler de yer almaktadır. Sonra Modern Devletin Başarısızlığı ve Hilafet Devleti'nin Kaçınılmazlığı gibi sıcak konuları tartışan forumlar da yapılmıştır. Ardından Müslüman ordulara yönelik yürüyüşler sırasında, bu zalim yöneticilerin ucuz muhafızları olmamaları ve “orduların harekete geçirilmesi ve tahtların devrilmesi” yönünde tekrarlanan çağrılar da yapılmıştır.

Bu gerçekliğin ortasında Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti, yıllık Hilafet konferansını 2 Mayıs 2026 Cumartesi günü, başkent Tunus’taki Sukra-Ariana Kavşağı’nda bulunan Seminerler ve Konferanslar Salonu’nda düzenledi. Konferansın başlığı da: “Hilafet Yoluyla Amerikan Hegemonyasına Karşı Duruyoruz ve Dünyayı Epstein ve Modernite Medeniyetinden Kurtarıyoruz” olmuştur.Konferansta üç ana tema ele alındı: Demokrasi ve Modernitenin Sonu ve Epstein Medeniyetinin Çöküşü; İslam ve Hilafet... Yeni Bir Uluslararası Düzene Doğru ve Davetin Destek (Nusret) İle Birleşmesi ve Hilafetin Şafağı. Dolayısıyla konferans, kesintisiz devam eden faaliyetlerin bir tacı olmuştur.

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti’nin hareketi, Tunus halkı ve tüm İslam ümmeti için bir ilham kaynağı olmaya devam etmiştir; zira bu, tasvir ve hayallerin ötesinde, hiç dinmek bilmeyen muazzam bir enerjinin olduğu bir harekettir; nasıl olmasın ki; zira yol artık görülmüş ve Hizb-ut-Tahrir, sevgili Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ümmetine zarar veren küfrün ve dünya hayatını tercih edip bir asırdan fazla bir süredir ümmetin evlatlarının akıllarını işlevsiz bir hale getiren Batı'nın bekçiliğini yaparak en büyük bir engel haline gelen hain yöneticilerden oluşan araçlarının nefesini kesecek Hilafet Devleti kurulmadıkça kaynağı son bulmayacak devam eden tehlikeyi fark etmiştir.

Eğer İslam ümmeti dışında herhangi bir ümmet böyle bir fikrî ve askerî mücadeleyi yaşamış olsaydı, yok olur, dünya sahnesinden silinir ve demografisi değişirdi; ancak ümmetimizin direnci, solmayan ve silinmeyen bir şan yaratan İslam olan azim İslam’ında yatmaktadır. Zira ümmet, İslam’ı uyguladığı durumda da hastalıklı olduğu durumda da büyük bir şan yaratmaya devam etmiştir. Nitekim Tunus'taki hareketlilik, bir ay küsur önce düzenlenen Hilafet Konferansı'ndan sonra da devam etmiştir; zira Mayıs ayının sonunda Zilhicce ayının ilk on gününe girildiğinde düzenlenen Tekbir sünnetini ihya etme yürüyüşü, çok güzel bir etkinlik olmuştur.

Tirmizi'nin, Kesir b. Abdullah el-Müzeni'den, o da babasından, o da dedesinden rivayet ettiği hadiste Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّ الدِّينَ بَدَأَ غَرِيباً وَيَرْجِعُ غَرِيباً فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُ مِنْ بَعْدِي مِنْ سُنَّتِي “Bu din garip başladı ve başladığı gibi yeniden garipliğe geri dönecektir. Ne mutlu o gariplere ki bende sonra insanlar ifsat ettiklerinde benim sünnetime göre ıslah ederler.

Yeşil Tunus'tan başlayan Arap Baharı devrimi yayılmış ve bizim için, alevi hâlâ sönmeyen ve Allah'ın izniyle de asla sönmeyecek bir devrim olan mübarek Suriye devrimini doğurmuştur. Tunus’taki büyük ve devasa amellerin devam etmesi, savaşı ve barışı bir olduğu gibi kaderi de bir olan tek bir ümmetin olduğu İslam ümmetinin acılarının büyüklüğünün idrakinden başka bir şey değildir; böylece Tunus’taki yoğun ameller ümmeti uykusundan uyandırmış, fikrî bilincini yükseltmiş ve umutsuzluk ile büyük suçluluk hissi hâlini tedavi etmiştir. Aynı şekilde bu ameller, laikleri de rahatsız etmiştir; zira bu, kararlı adımlarla ilerleyen ideolojik köklü bir partinin karşısında kesinlikle kırılıp parçalanacak olan Batı için başka bir mevzidir; zira parti, sarsılmaz bir şekilde gözünü yüce olan şeylere dikerek laikleri kabuklarından çıkarmış ve laikler, muttaki Şeyhimiz - ki biz hiç kimseyi Allah katında temize çıkarmayız- tarafından azim İslam bilinciyle yetişen sert bir kayaya çarpmışlardır; işte bizim Celil Şeyhimiz, Hizb-ut Tahrir 'in kurucusu Takıyyuddin en-Nebhani'dir; Allah’ım onu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle birlikte en yüce cennetlere yerleştir; onlar ne güzel arkadaştırlar.

Evet, Tunus’un başkentinde düzenlenen Hilafet Konferansı’nın sonuçları maksadını gerçekleştirmiş ve hem önceki hem de gelecekteki amelleri çeşitli üslup ve araçlarla taçlandırmıştır. Kapitalist ideolojinin hızla çöküşüyle birlikte, Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet tarafından öldürücü bir darbe indirilmeden önce onun işini bitirmek gerekir. Nitekim demokrasi ve onunla birlikte Epstein Adası suçları gibi kendi merkezindeki korkunç ahlaki çöküş hakkındaki konuşma, konferansın gündeminde yer almıştır; zira bu mesele, Hizb-ut Tahrir'in dikkatinden kaçmamıştır; zira bu, partiler, örgütler ve uluslararası kuruluşlar gibi önde gelen demokrasi savunucularının sessiz kaldığı bir suçtur; dolayısıyla Epstein suçları hakkında yapılacak siyasi bir değerlendirme, Allahu Teala'nın izniyle bir daha ayağa kalkamayacakları ölümcül bir darbeyi temsil etmektedir. Laikler Epstein'ı unutsalar da, Hizb-ut Tahrir asla unutmaz; bilakis bu onun amelidir. Ardından Trump’ın zorbalığı ve kaba küstahlığı hakkındaki konuşma; dünya halklarında, Trump’ı üreten kapitalist ideolojinin ne denli yozlaşmış olduğuna dair kanaatler bırakmıştır. Halkların lisanı hali adeta şöyle demektedir; canın cehenneme ey Trump, canın cehenneme ey Amerika ve canın cehenneme ey kapitalizm! Bize uzun zamandır yaptığınız sistematik yıkıma artık hiçbir üzüntü duymadan veda ediyoruz. Trump, kendi bozuk ideolojisinin medeniyetini bizzat kendisi yıkacaktır; dolayısıyla Trump'ın tutumu, Sovyetler Birliği’nin son lideri Mihail Gorbaçov’un tutumuna ve onun, geçen yüzyılın seksenli yıllarının ortalarında Sovyetler Birliği’nde başlattığı ve Perestroyka (yeniden yapılanma) olarak bilinen ve Glasnost mefhumuyla, yani açıklık ve şeffaflık anlamıyla birleşen tarihi kapsamlı ıslah projesine benzemektedir. Hedef ise, yönlendirilmiş (sıkı merkezi) ekonomiden, adem-i merkeziyetçiliğe dayalı bir ekonomiye geçmek; bazı serbest piyasa mekanizmalarını sisteme dahil etmek ve bireysel girişimler ile özel mülkiyeti teşvik etmekti. Bunlar, Gorbaçov'un komünist ideolojiye dahil ettiği kapitalist ideolojinin mefhumları olup bu da, Aralık 1991'de Sovyetler Birliği'nin çöküşüne yol açmıştır.

Trump'ın kibir ve küstahlığı hakkında konuşmak, yozlaşmış Epstein medeniyetini yok olmaya sürükleyecektir. Sonra davetin destekle (nusretle) birleşmesi ve Hilafet güneşinin doğması artık an meselesi haline gelmiştir; bunun delili ise Allah’a güvenmek ve buna eşlik eden yoğun ameller ile özellikle Sevgili Peygamberimiz Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in ümmeti için nusretin anahtarı olan güç ve kuvvet ehlinden nusret talep etme kapılarının sürekli çalınmasıdır ki böylece Allah bize, ümmeti uzun süredir devam eden bir kâbustan kurtaracak apaçık bir fetih ihsan edecektir. Evet, konferans, tarihin çok değerli anlarından herhangi bir anın gelişini hissettiğimiz yeni bir gerçeklikten bahsetmiştir. Nitekim konferans, dönüm noktası niteliğindeki bir aşamada gerçekleşmiş ve kalpler, Allah’ın yardımının yakın olduğuna ve yol ne kadar uzun olursa olsun Allah’a olan güvenin hiçbir zaman sarsılmayacağına, zira kervanın yola çıkmak üzere olduğuna dair huzurla dolmuştur. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: غَالِبٌ عَلَى أَمْرِهِ وَلَـكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لاَ يَعْلَمُونَ “Allah emrine galiptir. Ancak insanların çoğu bilmezler.” [Yusuf 21]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Ahmed Semâni – Sudan

Devamını oku...

Çıplak Uyarıcı: Vahiy Metodu ile Hız Çağındaki Bilinç Kaybı Arasında Kurtuluş Mesajı

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Çıplak Uyarıcı: Vahiy Metodu ile Hız Çağındaki Bilinç Kaybı Arasında Kurtuluş Mesajı

 

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّ مَثَلِي وَمَثَلَ مَا بَعَثَنِيَ اللَّهُ بِهِ كَمَثَلِ رَجُلٍ أَتَى قَوْمَهُ فَقَالَ: يَا قَوْمِ إِنِّي رَأَيْتُ الْجَيْشَ بِعَيْنَيَّ، وَإِنِّي أَنَا النَّذِيرُ الْعُرْيَانُ فَالنَّجَاءَ، فَأَطَاعَهُ طَائِفَةٌ مِنْ قَوْمِهِ فَأَدْلَجُوا فَانْطَلَقُوا عَلَى مُهْلَتِهِمْ، وَكَذَّبَتْ طَائِفَةٌ مِنْهُمْ فَأَصْبَحُوا مَكَانَهُمْ فَصَبَّحَهُمْ الْجَيْشُ فَأَهْلَكَهُمْ وَاجْتَاحَهُمْ، فَذَلِكَ مَثَلُ مَنْ أَطَاعَنِي وَاتَّبَعَ مَا جِئْتُ بِهِ، وَمَثَلُ مَنْ عَصَانِي وَكَذَّبَ مَا جِئْتُ بِهِ مِنَ الْحَقِّ “Şüphesiz benim ve Allah'ın benimle gönderdiği şeyin misali, bir adamın misali gibidir ki. kavmine gelir de, «Ben orduyu iki gözümle gördüm. Ben gerçekten apaçık bir uyarıcıyım (nâzîrim), kurtulmaya bakın!» der. Kavminden bir kısmı ona itaat eder ve geceleyin yola çıkarlar, yavaş yavaş kurtuluşa ererler. Onlardan bir kısmı da onu yalanlayarak yerlerinde kalırlar ve sabahleyin ordu baskınına uğrayıp helak olurlar.”

Bu azim hadis, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in davetinin hakikatini ve insanların bu davete karşı tutumunu özetlemektedir; zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem kendisini, kavmine saldırmak üzere yaklaşan bir orduyu görüp hızla onları uyaran ve: Kurtulun, kurtulun! yani vakit geçmeden kaçın! diye seslenen bir adama benzetmiştir.

Araplar, böyle bir uyarıcıya çıplak uyarıcı (en-Nezîrü’l-Uryân) derlerdi; çünkü yaklaşan büyük bir tehlike gördüğünde, dikkat çekmek ve yaptığı uyarının doğruluğunu ve tehlikesini vurgulamak için ya elbisesini çıkarır ya da onu sallardı. Bu yüzden kavim iki gruba ayrılmıştır: Birisi uyarıya inanıp onu tasdik ederek kurtulan gurup; diğeri ise yalanlayıp önemsemeyerek helâk olan gruptur. İşte insanların, Nebi Aleyhi Efdalu’s Salatu ve’s Selam’ın risaleti karşısındaki durumu da böyledir; yani vahye tabi olan kimse dünya ve ahirette kurtulur; yüz çeviren ise helak ansızın gelinceye kadar güvenlik vehmi içinde yaşar. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ “Ey iman edenler! Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasulü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in getirdiği şey, bir üçüncüsü olmayan iki akıbet için olan bir uyarıdır: Bunlar ise Allah’a iman ve O’na tam itaat esasına dayalı cennet veya cehennemdir; dolayısıyla risalet özünde ya kurtuluş yolu ya da helak yolu olup, bu iki yol arasında tarafsızlık diye bir şey yoktur.

Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem risaleti yerine getirmiş, emaneti tebliğ etmiş ve ümmete de Kur'an ve sünnet olan O'nun mirası kalmıştır.

Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'den sonra dinin tebliği, bugün bizim gördüğümüz şekilde değil, O’nun metodu üzerine olması gerekir; zira Hilafetin yüz yılı aşkın bir süre önce yıkılmasından bu yana, minberlerde genellikle ümmetin gerçekliğine dokunmaksızın korkutma ve teşvik yöntemini benimseyen davetçileri dinliyoruz; bu davetçiler ise, nassları yerli yerinde kullanmayarak hakkı bâtılla karıştırmakta, metoda aykırı olan vakıaya uyum sağlamakta ve dinin bazılarını alıp diğer bazılarını terk ederek onun parçalanması için çalışmaktadırlar; bu da genel sloganlara ve gerçek bir bağlılığın olmadığı dini ritüellere dönüşünceye kadar dinin özünün boşaltılmasına yol açmıştır. Böylece onların davetleri saçılmış zerreler haline gelmiş ve ümmette istenen etkiyi oluşturmaktan aciz kalmıştır; çünkü düşünme metodu hatalı olup ortaya konuluş yolu ise kusurlu ve Kerim Peygamberimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in metoduna aykırıdır.

Batı, Hilafeti onun teşrî nasslarıyla oynayarak yıkmamıştır; aksine mızrağının ucunu İslami düşünceyi değiştirmek ve onu Batılı kapitalist fikirlerle evcilleştirmek için çalışmaya yöneltmiştir; böylece sonuç, üzerine Allah’ın şeriatının uygulanmamasını umursamayan bir ümmet olmuştur; çünkü ümmet, savaşlar, refahlar, dünyevî kazançlar ve kayıplar içinde boğularak kendisi için yaratıldığı şeylerin dışındaki şeylerle meşgul edilmiş, ümmetin düşüncesinden helal ve haram ölçüsü kaybolmuş, bu da ümmeti kontrol etmeyi kolaylaştırmış ve onu hazlara ve kapitalist maddiyata doğru rahatça sürüklenebilir hale getirmiştir; böylece de ümmetin zevklere, kapitalist materyallere, teslimiyete, boyun eğmeye ve onursuzluğa sürüklenmesi kolaylaşmıştır.

Bu idrakten hareketle sorunun kökten çözümü, İslami fikri şahsiyete sahip bir davetçinin (uyarıcının) hazırlanması için çalışmayı gerektirir ki böylece bu davetçi, toplumun göremediğini görme konusunda toplumun önünde olur, sıradan insanların anlaması zor olan iç içe geçmiş siyasi, ekonomik ve sosyal olayları ve karmaşık sonuçlarını yorumlar, olayların içinde boğulmak yerine onların etrafında dolaşır; onlara dışarıdan bakar, siyasi olayları ve etkin devletlerin planlarını okur, toplumu yöneten ve onun akıbetini kontrol eden şeyler olmasından dolayı bu planlar gerçekleşmeden önce ortaya çıkarır ve halkların fakirleşmesini veya zenginleşmesini belirleyen ekonomik olaylara da ışık tutar…

Yine bu davetçi, erdemi, iffeti ve temizliği yayan ve aileyi koruyan hususları öne çıkarmak yoluyla toplumun bütünlüğünü ya da içten yıkılmasını kontrol eden hususlardan olduğu için içtimai nizamla ilgili olayları da inceler ve toplumu ahlaksızlık bataklığına sürükleyerek onu, şehvetin harekete geçirdiği hayvani bir düzeye indiren, böylece de gençlerin yüce meseleleri ve büyük olayları terk ederek bu hayvani düşüş içinde kaybolması için yayılan hususları ifşa eder.

Buradan hareketle davetçinin ameli, düşmanın planlarını boşa çıkarmak olur ki böylece şerî delille vehmedilen güzellikleri pazarlamasın; aksine toplumun hayatına hükmeden bozuk sistemin izin verdiği kanun ve sistemin çerçevesinin dışında düşünsün; İslam’ın dışlandığı andan itibaren biriken alışkanlıkları kırsın ve İslam'ı kokuşmuş kapitalizmin tortularından arındırsın; İslam'a, seçilmiş parçalarla değil de hüküm için ölçü olarak Kur'an ve sünnet temelinde kamil bir şekilde davet etmek yoluyla düşmanın hedeflerini ve araçlarını ifşa etsin. Böylece delili görüşün ve nassı hevanın önüne geçirsin, ilim ve hikmet ölçüsüyle iyiliği emretme ve kötülükten sakındırmayı ihya etsin ve insanlar ya da otorite karşı çıksa bile hak üzere sebat etsin. Dolayısıyla dini yalnızca bireysel ibadetlere indirgemesin, aksine onu kapsamlı bir hayat metodu olarak ortaya koysun.

Öte yandan bu makalede sorunun kökünü bugünkü vakıamızla ilişkilendirmek için altının çizilmesi gereken çok tehlikeli bir meseleyle karşı karşıyayız ki bu da: toplumlarımızdaki Batı saçmalığının ve bunların sosyal medya ile hızlı arama motorları aracılığıyla nüfuz etmesi sonucunda insanlara dayatılan yaşam tarzıdır. Böylece modern insan, hızlı haberler, kısa videolar, tek bir tuşla değişen kanaatler ve hiçbir inceleme olmaksızın görüşler arasında sürekli geçiş gibi artık hıza dayalı bir yaşam tarzı içinde yaşar bir hale gelmiştir.

Böylece insanların birçoğu, içerik yerine başlıklarla, araştırma yerine izlenimlerle ve anlama yerine takip etmekle yetinir bir hale gelmişlerdir; sonuçta ortaya sıkılmış ve dikkati dağınık bir nesil çıkmıştır. Buradaki tehlike ise, kanaatlerini hız üzerine inşa eden kişinin, bilinçsiz bir şekilde kolayca yönlendirilebilmesidir.

İçinde yaşadığımız hız çağı, insandan düşünme ve doğrulama yetisini çalmıştır; bu ise davetçinin (uyarıcının) görmezden gelmesi imkansız olan, aksine güvenilir kaynaklardan şerî bir delil talep etmeksizin körü körüne tabi olma fikrini değiştirmek yoluyla çözmek için çalışması ve gerçek ilmi, düşünceyi harekete geçiren, aklı düşünmeye alıştıran ve böylece vakıayı ümmetin kolayca yönlendirilebilmesi için içine hapsedilmek istendiği kalıpların dışında okuyan ilgi çekici sistematik bir üslupla kapsamlı bir şekilde sunması gereken bir gerçekliktir. Bu şekilde insanları ümmetin davalarına ve dine karşı yürütülen savaşa bağlayan konuları gündeme getirir, siyasi ve ekonomik olayların arka planını tartışır ve dinini kaybetmiş olmasından dolayı ümmetin karşı karşıya olduğu sorunları gözden geçirir; işte o zaman ümmet, kurtuluşunun tek yolunun, kendi gerçekliğini değiştirmeye yardımcı olacak olan Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin yeniden tesis edilmesi olduğunu idrak eder.

Bugün ümmetin herhangi bir uyarıcıya değil, aksine Zerkâü’l-Yemâme gibi keskin görüşlü, uzaktan görebilen ve görmekle birlikte basirete de sahip olmasından dolayı kavmini uyaran düşünen bir uyarıcıya ihtiyacı vardır ki böylece kişi, zahiri görüntülere ve anlık cazibelere aldanmasın; aksine bunların arkasındaki gerçek tabloyu görsün ve hatta kavmi ona, Zerkâ’ya kavminin sen bunamışsın dediği gibi deseler bile kavmini uyarsın!! Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: فَاسْأَلُواْ أَهْلَ الذِّكْرِ إِن كُنتُمْ لاَ تَعْلَمُونَ “Eğer bilmiyorsanız, bilenlere sorun.” [Nahl 43]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Menal Ümmü Ubeyde

Devamını oku...

Haberlere Bakış: 18/06/2026

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haberlere Bakış

18/06/2026

 

Trump: Ben, Erdoğan ve diğerleri, Suriye’de Ahmed Şara’yı atadık

ABD Başkanı Trump, 16/6/2026 tarihinde Fransa’da düzenlenen G7 Zirvesi’nin aralarında Katar Emiri ile düzenlediği basın toplantısında şunları söyledi: “Bildiğiniz gibi, Suriye’den büyük ölçüde sorumluydum ve şu anda Suriye’yi yöneten adam, benim, Erdoğan’ın ve diğerlerinin atadığı kişidir. Birlikte her konuda muhteşem bir iş çıkardık; Hizbullah ile ilişkilerinde çok iyi ve onları sevmiyor. İsrail, çok uzun bir süredir Hizbullah ile savaşıyor ve çok sayıda kişi hayatını kaybediyor... İsrail'e Hizbullah ile başa çıkmayı Suriye'ye bırakmasını önerdim, çünkü dürüst olmak gerekirse bu işi daha iyi yapacaklarını düşünüyorum. Eğer İsrail (Hizbullah’a karşı) herkesi öldürmeden bu işi başaramıyorsa, o (Ahmed Şara) bu işi yapacaktır. Suriye bu işi yapacaktır. Netanyahu’nun Lübnan’a karşı daha sorumlu davranması gerekir. İsrail’in Lübnan ve Hizbullah’la ilişki kurma şeklinden memnun değilim. Görevi daha hızlı tamamlayabilmesi gerekirdi.” (El Cezire, 16/6/2026).

Erdoğan'ın Türkiye'si, İslam’ın ve muhlislerin iktidara geri dönmesini engellemek amacıyla Suriye devrimine ağır bir darbe indirmeyi başarmıştır; zira Suriye’deki Müslüman halk, İslam’ın geri dönüşünü ve Hilafetin kurulmasını talep ediyordu. Nitekim Erdoğan, bazı insanları satın alıp onları ajan olarak işe alarak Amerika’ya pazarlamayı başarmıştır ki böylece Amerika ondan memnun kalıp kendisine yardımlar sağlayabilsin.

Böylece Erdoğan'ın Türkiye'si, Ahmed Şara’yı bir ajan olarak devşirmeyi başarmıştır; zira onu önce İdlib’e yerleştirmiş, ardından da ABD'nin ajanı Beşar Esad’a bir alternatif aradığı sırada onu Şam’da iktidara taşımıştır. Rusya, Suudi Arabistan, Katar ve diğerleri gibi Suriye meselesiyle ilgili olan ülkeler, Ahmed Şara'nın devrime ve hedeflerine karşı ajanlığını ve ihanetini teyit ettikten sonra onun üzerinde uzlaşmışlardır. Trump artık onun Amerika’ya olan ajanlığına güvenmeye başlamış olup Lübnan dosyasını ona emanet etmek istemektedir ki böylece orada durumlar istikrara kavuşabilsin.

--------------

Trump: Amerika ve ben olmasaydım, bir Yahudi devleti olmazdı

ABD Başkanı Trump, Fransa’nın Evian kentinde düzenlenen G7 Zirvesi'nde, Katar Emiri Temim ile 16/6/2026 tarihinde düzenlediği basın toplantısında, Yahudi varlığının Başbakanı Netanyahu’yu bir kez daha alenen azarladı ve şöyle dedi: “İsrail’in, Beyrut’a yönelik saldırısından hoşnut değilim ve Netanyahu’nun artık Lübnan’a karşı daha sorumlu davranması gerekir. Amerika olmasaydı İsrail de olmazdı, ben olmasaydım İsrail de olmazdı.” (El Cezire, 16/6/2026)

Trump, bu ayın başında da Netanyahu’yu azarlamıştı. Zira Amerikan Axios haber sitesi, 1/6/2026 tarihinde iki ABD’li kaynağa dayanarak Trump’ın Netanyahu’ya şunları söylediğini aktardı: “Seni kurtaran benim; ben olmasaydım hapiste olurdun. Sen delisin ve şu anda herkes senden nefret ediyor; bundan dolayı İsrail’den de nefret ediyor.”

Yahudi varlığı, Amerika’nın şımarık çocuğu rolünü oynuyor; zira “Büyük İsrail” adı altında tüm bölgeyi kontrol etme projesine sahip bağımsız büyük bir devlet olduğunu iddia ederek, Amerika’nın gözetimi kapsamında oraya buraya saldırmak istiyor. Amerika olmadan bu varlığın hiçbir şey yapamayacağı ve Amerikan Başkanı Trump’ın da söylediği gibi var olamayacağı bilinmelidir; zira Trump'ın ülkesi bu varlığı 1948’de tanımış ve bölgedeki kirli aracı olması için onu tüm hayatta kalma nedenleriyle desteklemiştir. Bölge ülkeleri aracılığıyla ona koruma sağlamış ve özellikle Gazze’de soykırım işlerken bu ülkelerin ona zarar verebilecek herhangi bir askerî eylemde bulunmasını engellemiştir. Ayrıca bu ülkeler, bu suçlu varlığı doğrudan ya da dolaylı olarak tanımaktadırlar. Dolayısıyla iki devletli çözümü dile getiren her devlet, Yahudilerin Filistin’in yaklaşık %80’ini gasp etmesini kabul etmiş olduğu gibi bu suça da ortak olmuş olur; bu yüzden bu devletin yöneticileri ve onların eylemlerini destekleyenler, Allah’ın huzuruna çıkacak ve ağır bir şekilde hesap vereceklerdir.

 

-------------

ABD, petrol şirketlerinin faaliyetlerini kolaylaştırmak için Libya’da otoriteyi birleştiriyor

ABD Başkanı’nın Orta Doğu ve Afrika işleri Danışmanı Massad Boulos, 17 Haziran 2026 tarihinde Financial Times gazetesine verdiği demeçte şunları söyledi: “ABD, Libya’nın doğu ve batısındaki rakip iki yönetim arasında bir iktidar paylaşımı anlaşması için arabuluculuk yapmaya çalışıyor.” Bu da Amerikan şirketlerinin yatırım adı altında Libya petrolünü yağmalamasını garanti altına almak içindir. Ve şöyle dedi: “Ülkedeki dağınık kurumları tek bir otoritenin altına dahil etmeye çalışırken, aynı zamanda Amerikan petrol şirketlerini yatırıma teşvik ediyor. Planımız, birleşik bir hükümet kurmak ve tüm kurumları birleştirmektir.” “ConocoPhillips ve Chevron şirketlerinin Libya ile fiilen anlaşmalar imzaladığını ve Libya'nın petrol üretiminin mevcut on yılın sonuna kadar 3 milyon varile ulaşarak iki katına çıkabileceğini” belirtti.

Bilindiği üzere Libya, Afrika’da teyit edilmiş en büyük petrol rezervlerine sahiptir. Batı ülkeleri, özellikle ABD, Fransa ve İngiltere, petrol çıkarma konusunda kendi çıkarlarını güvence altına alan Kaddafi’ye karşı Libya halkına yardım etme bahanesiyle NATO adına müdahale etmişlerdi; zira Libya petrolünü çıkaran ve bunun aslan payını elinde bulunduranlar Batılı, özellikle de Avrupalı şirketlerdi; Amerikan şirketleri ise onlarla rekabet etmeye çalışıyordu.

2011 yılında Libya halkı Batı’nın ajanına karşı ayaklandığında, sömürgeci Batılı ülkeler Libya’nın Batı’dan bağımsızlaşmasını engellemek için müdahale ettiler ve ülkenin kendi sömürgelerinde kalmasını sağladılar. Dolayısıyla bu ülkeler, kendilerine bağlı bölgesel devletler ve ajanlar ile sadık kişilerden oluşan yerel araçları yoluyla birbirleriyle çatışmaya başladılar.

Son olarak Amerika, hizmetkârı Erdoğan’ın yardımıyla Libya’daki ajanlarını iktidara getirmeyi başarmış, 2021 yılında batı Trablus’ta Abdülhamid Dibeybe hükümetini kurmuş ve doğu Libya’daki ajanı Hafter’i ise 2014 yılından beri iktidarda tutmaktadır. Şu anda bu ikisinden tek bir hükümet kurmaya çalışıyor ki böylece Müslümanların petrolünden aslan payını ele geçirebilsin ve onların yoksul ve muhtaç olarak kalmalarını sağlayabilsin.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esad Mansur

Devamını oku...

Ben Gvir ve Smotrich, İran İle Amerika Arasındaki Anlaşmayı Eleştiriyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ben Gvir ve Smotrich, İran İle Amerika Arasındaki Anlaşmayı Eleştiriyor

 

Haber:

Yahudi varlığının sözde Ulusal Güvenlik Bakanı Ben Gvir ile Maliye Bakanı Smotrich, Trump’ın açıkladığı Amerikan-İran anlaşmasına saldırdı ve anlaşmanın maddelerine bağlı kalmayı reddettiler. Ben Gvir, Trump’ın anlaşmasının kendi devletlerini bağlamadığını açıkça ilan ederek, “Biz bağımsız ve egemen bir devletiz; muz cumhuriyeti değiliz” vurgusunda bulundu. Smotrich ise anlaşmayı kendi varlığı için kötü olarak değerlendirdi; İran rejimini tek başlarına devirmeye yönelik kampanyanın sürdürülmesini talep etti ve Lübnan’daki operasyonların devam etmesi ve oradan herhangi bir geri çekilmenin engellenmesi çağrısında bulundu. (El-Arabiya, 15/06/2026)

Yorum:

“Biz bir muz cumhuriyeti değiliz” sözünü Ben Gvir, sanki sadece Amerika’nın desteği ve Müslümanların başındaki yöneticilerin iş birliğiyle ayakta duran varlığı, dünyaya egemenlik ve bağımsızlık dersi veriyormuş gibi büyük bir özgüven ve gururla söylemiştir! Bu nasıl bir egemenlik? Washington’dan yeşil ışık gelmedikçe ordusunu harekete geçiremeyen biri, hangi bağımsızlıktan bahsediyor?!

Ancak daha derin çelişki, Ben Gvir’in küstahlığında değil -ki bu onun bilinen bir özelliğidir-, bilakis bu haberin ortaya koyduğu daha geniş bir tabloda yatmaktadır. Boyun eğmiş rejimler, onurlarına, egemenliklerine ve halklarına dokunsa bile Amerika’nın her kararına uyduklarını ilan etmekte acele ederken; gaspçı varlığın bakanları, en büyük hamileri tarafından yapılan bir anlaşmayı açıkça reddedip Amerika’ya “hayır” diyebiliyor; ama zorba rejimler ise “evet” demek için birbirleriyle yarışıyorlar!

Buradaki ders, Ben Gvir’in cesaretini yüceltmek değildir, Allah korusun; zira o bir ilkeyle değil, daha fazla kan dökülmesini isteyen ve savaşın durdurulmasına karşı direnen sınır tanımayan bir vahşetle konuşuyor. Ancak asıl ders, şu utandırıcı soruda yatıyor: Neden işgalci varlık efendisine “hayır” deme gücüne sahipken, bizim yöneticilerimiz bunu söylemekten acizdirler? Cevap ne ordularda ne de silahlarda yatıyor; cevap siyasi iradede yatıyor ve bunu menfaat değil, akide meydana çıkarır.

Bu varlık bugün, iç çelişkilerinin en şiddetli anlarını yaşamaktadır; zira varlığın bakanları, kendilerinin veli nimetlerinin anlaşmasına saldırmakta ve ordusu geri çekilmeyi reddetmektedir; bu, içeriden kendini yiyip bitiren hasta bir varlıktır ve iç çöküş, yok oluşun alametlerinden biridir; ancak bu varlık ne açıklamalarla ne de yardım gemileriyle yok olacaktır; aksine ümmetin orduları, zincirlerinden kurtulup sorumluluklarını üstlenerek ayağa kalktıklarında yok olacaktır. Ümmetin, işlerini gözetecek ve bunları yüceltecek samimi ve dürüst bir liderliğe ihtiyacı vardır; yani İslam ümmetinin, Hilafet Devleti'ne ihtiyacı vardır; ancak bu devlet sadaka ya da kendiliğinden kurulmayacaktır; aksine onu kurmak için ciddi bir çalışma gerekmektedir.

وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَأَنتُمُ الْأَعْلَوْنَ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ
Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.” [Al-i İmran 139]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Muhammed Nasır

Devamını oku...

Malezya: “Kuala Lumpur Mega Sezonu 2026” Hakkında İtiraz Muhtırası

  • Kategori Malezya
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Malezya
“Kuala Lumpur Mega Sezonu 2026” Hakkında İtiraz Muhtırası

Hizb-ut Tahrir Malezya (HTM) heyeti, Putrajaya’daki İletişim Bakanlığına, “Kuala Lumpur Mega Sezonu 2026” etkinliğinin düzenlenmesine ilişkin bir itiraz muhtırası sundu.

Bu adım, hükümeti söz konusu etkinliği derhal iptal etmeye çağırmak amacıyla atıldı. Muhtırada, etkinliğin toplum üzerinde ciddi olumsuz etkiler doğurmasının beklendiği ve İslam şeriatının hükümlerine açıkça aykırı olduğu ifade edildi.

Muhtıra, bakanlık adına Stratejik İletişim ve Kurumsal İşler Birimi Sekreteri Bayan Wan Sa'idatul Syafina binti Muhammed Amin tarafından teslim alındı. Ayrıca kendisi, Hizb-ut Tahrir Malezya’nın sunduğu itiraz gerekçelerine ilişkin kapsamlı ve ayrıntılı açıklamaları dinlemek üzere zaman ayırdı.

Heyetin başkanlığını yapan ve Hizb-ut Tahrir Malezya Resmî Sözcüsü olan Prof. Abdül Hakim Osman, muhtırada söz konusu büyük konserlerin bakanlık tarafından derhâl iptal edilmesini gerektiren beş temel sebep sıraladı:

Bu etkinliklerin hazcılığı (hedonizmi), şehvetlere dalmayı ve Batı yaşam tarzını temsil etmesi.
Allah’ın gazabını ve azabını celbetmesi.
Devlet için haram gelirlerin elde edilmesine yol açması.
Hükümetin Allah’ın kendisine yüklediği emanete ihanet etmesi anlamına gelmesi.
Gazze’de yaşananlara karşı duyarlılık ve empati eksikliğini yansıtması.

Cevabında Şafina, itiraz muhtırasını doğrudan bakana ileteceğini belirtti. Ayrıca bakanlığın itirazı inceleyeceğini ve konu hakkında uygun bir yanıt vereceğini ifade etti.

Muhtıranın teslim edilmesinin ardından, resmî sözcü Prof. Abdül Hakim Osman’ın başkanlığındaki Hizb-ut Tahrir Malezya heyeti, üç diğer üyenin de katılımıyla bu girişimin ayrıntılarını açıklamak üzere bir basın toplantısı düzenledi.

Prof. Abdül Hakim, teşkilatın söz konusu büyük konserlerin iptali için ilgili makamlar üzerindeki baskıyı sürdürmek amacıyla başka faaliyet ve etkinlikler de başlatmayı planladığını açıkladı. Ayrıca meselenin önemsiz veya basit bir konu olmadığını; aksine açık bir kötülük, günah ve İslam şeriatına aykırılık teşkil ettiğini, bu nedenle görmezden gelinmesinin veya ihmal edilmesinin caiz olmadığını vurguladı.

Salı, 2 Muharrem 1448 H - 16 Haziran 2026 M

malezya

malezya

Basın Açıklaması İçin TIKLAYINIZ

malezya

Daha fazla bilgi için:

Hizb-ut Tahrir Malezya Resmi Web Sayfası
Hizb-ut Tahrir Malezya Telegram Kanalı

 malezya

 

 

 

Devamını oku...

Belfast'taki İsyan Olayları: Parçalanmış ve Bölünmüş Siyasi Sistemin Bir Başka Göstergesidir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Belfast'taki İsyan Olayları: Parçalanmış ve Bölünmüş Siyasi Sistemin Bir Başka Göstergesidir

 

Haber:

Kuzey İrlanda'nın başkenti Belfast son dönemde göçmenlere yönelik isyan eylemlerine, saldırılara, yaygın bir kaosa ve insanlar arasındaki gerilimin tırmanmasına tanık oldu; haberlere göre bu kargaşalar, Sudanlı bir göçmenin yerli bir adamı bıçaklayarak ağır yaraladığı iddiasıyla suçlandığı bir saldırının ardından patlak verdi; bu olay doğal olarak birçok sakinler arasında şok, endişe ve öfkeye yol açtı. Bunu takip eden günlerde protestolar şiddet olaylarına dönüştü; zira göçmenler ve azınlık gruplar saldırıların hedefi haline geldi; bu da Kuzey İrlanda’da ve Birleşik Krallık genelinde göç, toplumsal ilişkiler ve toplumsal uyum konusundaki tartışmaların yeniden alevlenmesine neden oldu.

Yorum:

Bu olayların fitilini ateşleyen bıçaklı saldırı, kesin bir şekilde kınanması gereken ciddi ve endişe verici bir suçtur. Şiddetin her kurbanı adaleti hak etmekte olup bundan sorumlu olanların tam anlamıyla hesap vermesi gerekir. Bununla birlikte, tek bir kişinin davranışları asla bütün bir topluluğa yönelik düşmanlığı haklı çıkarmak için kullanılmaması gerektiği gibi suç konusunda hiçbir sorumluluk taşımayan masum göçmenlere, mültecilere veya azınlık gruplara saldırmak için de bir bahane olarak kullanılmaması gerekir. Tek bir olaya yönelik halkın öfkesinin, göçmenlere karşı daha geniş çaplı bir şiddete dönüşme hızı, köklü toplumsal bölünmelerin nasıl hızla istismar edilip körüklenebileceğini ortaya koymaktadır.

Belfast’ta son zamanlarda tanık olunan sahnelere, münferit olaylar ya da sadece az sayıda aşırılıkçıların davranışları olarak bakılmaması gerekir; zira bunlar, Batı toplumlarının ve bu toplumları yöneten siyasi sistemlerin içinde var olan daha derin bölünmelerin belirtileridir.

Avrupa'nın dört bir yanındaki göçmen karşıtı söylemler, egemen siyasi söylem içinde giderek daha yaygın bir hâle gelmiştir. Göçmenler ve etnik azınlıklar, çoğu zaman kamu hizmetleri üzerinde bir yük, ulusal kimliğe yönelik bir tehdit ya da ekonomik sıkıntıların sebebi olarak tasvir edilmektedir. Toplumsal ve ekonomik zorlukların yaşandığı dönemlerde, marjinalleştirilmiş topluluklar genellikle günah keçisi olarak gösterilmektedir; bu da siyasi liderlerin, kamuoyunun öfkesini kendi başarısızlıklarından başka bir yöne çekmelerine imkân vermektedir.

Aslında göçmenler ne konut sıkıntısının ne yaşam maliyetlerinin artmasının ne sağlık sistemlerinin bozulmasının ne de ekonomik uçurumun genişlemesinin bir nedeni değildir. Bu sorunlar, uzun yıllar boyunca alınan siyasi ve ekonomik kararların bir sonucudur; bununla birlikte bu krizlerin köklü nedenlerini tedavi etmek yerine, pek çok siyasetçi kamuoyunun endişelerini istismar etmeye devam ederek suçu bu etnik gruplara ve yeni gelen göçmenlere atmaktadırlar.

Bu sorunun özü, milliyetçilik fikrinde yatmaktadır. Çünkü modern ulus devletler, bireylerin öncelikle kendilerini, vatandaşlık, etnik köken ve ulusal çıkarlar aracılığıyla tanımlamaya teşvik etmektedir. Bu dünya görüşü kaçınılmaz olarak bir “biz ve onlar” zihniyetini oluşturmakta; bu da her ne zaman toplum zorluklarla karşı karşıya kalsa, yabancı olarak görülen kişilerin şüphe, hoşnutsuzluk ve düşmanlığa maruz kalmasına neden olmaktadır.

Tarih, bu düşüncenin sonuçlarını defalarca ortaya koymuştur. Zira sömürgecilik ve kölelikten ırk ayrımcılığına ve göçmen düşmanlığına kadar milliyetçilik, sürekli olarak bölünmeyi ve çatışmayı güçlendirmiştir. Bu arada hükümetler eşitlik ve çeşitlilikten bahsederken, insanları birbiriyle rekabet eden gruplara ayıran ulusal kimliğin propagandasını yapmaya devam etmekte ve bireylerin birbirlerini, ırk ve milliyet merceğinden yargılamaya teşvik etmektedir.

İslam, farklı ve köklü bir vizyon sunmaktadır; zira on dört asırdan fazla bir süredir İslam, Arap Yarımadası’nda egemen olan kabile ve ırkçı önyargılarla karşı karşıya kalmış ve bunları kökünden söküp atmıştır. Zira Allah Subhanehu ve Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُم مِّن ذَكَرٍ وَأُنثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوباً وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا۟ إِنَّ أَكْرَمَكُمْ عِندَ اللَّهِ أَتْقَاكُمْ إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ “Ey insanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah yanında en değerli olanınız, O'ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır.” [Hucurat 13]

İslam, ırkçılığı, milliyetçiliği, kabileciliği ve ırk, dil veya uyruk temelinde yapılan her türlü ayrımcılığı reddetmektedir. Zira Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لَيْسَ مِنَّا مَنْ دَعَا إِلَى عَصَبِيَّةٍ وَلَيْسَ مِنَّا مَنْ قَاتَلَ عَلَى عَصَبِيَّةٍ وَلَيْسَ مِنَّا مَنْ مَاتَ عَلَى عَصَبِيَّةٍ “Irkçılığa (asabiyyeye) çağıran bizden değildir; ırkçılık için savaşan bizden değildir; ırkçılık üzere, asabiyye uğruna ölen bizden değildir.

İslam, insanları, ırk veya uyruk yoluyla birbirine bağlamak yerine, ortak değerler, adalet ve Allah Subhanehu ve Teala'ya karşı sorumluluk yoluyla birbirine bağlamaktadır. Tarihi boyunca İslam hadaratı, farklı ırk, dil ve kökenlere sahip insanları tek bir devlet çatısı altında birleştirmiştir; zira burada bireyler, ten rengi veya doğdukları yere göre değil, davranışlarına ve şahsiyetlerine göre değerlendirilirdi.

Bu nedenle Belfast’ta tanık olunan olaylar, ırkçılık ve yabancı düşmanlığını ve bunları doğuran ideolojik temelleri koruyarak tam anlamıyla tedavi edilemeyeceğini hatırlatma mesabesinde olması gerekir. Toplumlar milliyetçilik, kimlik politikaları ve siyasi kazanımlar peşinde koşmaya devam ettikleri sürece, bu bölünmeler farklı şekillerde ortaya çıkmaya devam edecektir.

Gerçek bir değişim, şiddetin meydana gelmesinden sonra sırf onu kınamaktan daha fazlasını gerektirmektedir; dahası öncelikle bölünmeyi besleyen düşünce biçimlerine ve sistemlere meydan okumayı gerektirmektedir. İslam, ırkçılığı kökünden söküp atan, ırkçı ve milliyetçi ayrımcılığın tüm şekillerini reddeden ve ırk veya köken ayrımı gözetmeksizin tüm insanlar için adalet ve onuru tesis eden alternatif bir model sunmaktadır.

Dünyanın, bölünmenin nedenlerinin devam etmesini sağlayan hoşgörü sloganlarının artmasına ihtiyacı yoktur; aksine bu nedenleri tamamen ortadan kaldıracak kapsamlı bir sisteme ihtiyacı vardır. İslam’ın sunduğu vizyon işte budur.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yasmin Malik

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER