Cuma, 08 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/21
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Fidan’ın Bölgesel Güvenlik Yapısı ABD’nin, Müslümanların Orduları ve Paralarıyla Yahudi Varlığını Koruma Planıdır!

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Fidan’ın Bölgesel Güvenlik Yapısı

ABD’nin, Müslümanların Orduları ve Paralarıyla Yahudi Varlığını Koruma Planıdır!

Üstad Münâci Muhammed’in Kaleminden

Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Nikkei Asia Economic gazetesine verdiği röportajda şunları söyledi: “İsrail, 1967 sınırları içinde bir Filistin devletini tanıması şartıyla, nihayetinde Orta Doğu’daki yeni bir bölgesel güvenlik yapısı içinde yer alabilir.” Bunu, Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan, Mısır ve Körfez ülkeleri de dahil olmak üzere bir dizi bölgesel gücü kapsayan bir işbirliği çerçevesi oluşturmak için “tarihi bir fırsat” olarak nitelendirdi ve “uygun koşullar sağlandığı takdirde İran’ın da gelecekte bu çerçeveye katılabileceği” eklemesinde bulundu. Hakan Fidan, “Washington ile Tahran arasında, Gazze için barış planına ilişkin görüşmelerin hızını artıracak ve tüm bölgenin istikrarına katkıda bulunacak kalıcı bir yakınlaşmanın olduğuna” dikkat çekti.

Bu, eski-yeni sömürgeci Batı'nın politikası ve İslam ile süregelen medeniyet çatışması ile bunun günümüzdeki Amerikan versiyonu ve kâfir Batı’nın, bölgedeki stratejik üssü olan Yahudi varlığını entegre etmeye yönelik devam eden bir çabasıdır. Bu varlığı vuran son depremler, onun askeri alçaklığını ve güvenlik açısından kırılganlığını ortaya çıkarmış, ardından gaspçı varlığın güvenliği için birincil garantör olduğu bilinen Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü savaşın yol açtığı stratejik ve askeri çıkmazla birlikte varlığın güvenlik ikilemi daha da büyümüştür; zira onun içerisi güvenlik açısından açık hale gelirken Amerikan güvenlik şemsiyesi de çıkmaza girmiştir.

Hem Amerika hem de Yahudi varlığı için kritik olan bu güvenlik ve stratejik ortamda, Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan tarafından ortaya konan stratejik güvenlik projesi gündeme gelmiştir; zira Fidan, 28 Mayıs Perşembe günü yaptığı açıklamada şunları söylemiştir: “Bölgenin, bölgesel işbirliği oluşturmaya ve bölgesel güvenlik yapısı kurmaya ihtiyacı vardır.” Meselenin “iki ya da üç ülke arasında başlayabileceğini, ancak zamanla İran ve Yahudi varlığı da dahil olmak üzere bölge ülkelerinin çoğunu kapsayan bir yapıya dönüşmesi halinde ideal olacağını” açıklamıştır.

Bölgesel güvenlik yapısı projesi ne Fidan’ın ne de onun başkanı Erdoğan’ın fikirlerinden değildir; aksine bu, Yahudi varlığını bölgeye entegre etmek ve bölge ülkelerini ve bölgeyi bu varlığın güvenliğini savunmaya mecbur bırakmak ve kafir Batı'yı ve özellikle de Amerika'yı bu savunmanın maliyetlerinden ve sonuçlarından muaf tutmak yoluyla neredeyse siyasi Abraham Anlaşmalarının güvenlik ayağı mesabesinde olan sinsi ve tehlikeli Amerikan projesinin vaftiz babasıdır; yani bu, mutant varlığın güvenlik savunması ve korumasını kafir Batı’dan ve özellikle Amerika’dan alıp bölgedeki ve çevredeki devletlere yükleyen eşi benzeri görülmemiş bir güvenlik projesidir; bu ise siyasi ihanetin ve kinin zirvesidir; çünkü mukaddesatları aşağılık varlık tarafından gasp edilen Müslüman ordularını, gaspçı varlığın varoluşsal güvenliğinin koruyucusu ve garantörü haline getirmektedir!

Fidan’ın ortaya koyduğu bölgesel güvenlik yapısı projesi, Amerika’nın tarihi stratejik ve jeostratejik çıkmazını yaşamasının yanı sıra yıkıcı astronomik borç kriziyle karşı karşıya olduğu bir dönemde, Yahudi varlığının güvenliğini garanti altına almak, onu entegre etmek ve Amerika’ya sıfır maliyete mal olmasına odaklanmak amacıyla tasarlanmış bir Amerikan güvenlik projesidir; zira önerilen güvenlik projesi, Amerika’nın yükünü hafifletmeyi ve maliyetlerini azaltmayı amaçlamaktadır. Böylece gazaba uğramış Yahudi varlığının güvenliği, bölgenin güvenliğinin bir parçası hâline gelecek, onun korunması bölge ülkelerine ve ordularına bırakılacak ve onun finansmanı ise Müslüman halkların paraları ve servetleriyle sağlanacaktır. Böylece de Yahudi varlığının da taraf olduğu güvenlik ittifakı ile birlikte, sömürgeci işlevsel devletçikler, resmi ve uluslararası düzeyde, İslam ümmetinin evlatlarına karşı gaspçı varlığı savunmakla sorumlu ve yükümlü bir hale gelecektir. Diğer bir deyişle Müslüman orduları, silahları ve paralarıyla mukaddesatları gasp eden düşmanlarının güvenliğini savunmak için Müslümanlara karşı savaşacaklardır!

Hakan Fidan’ın bölgesel bir güvenlik yapısı olarak ortaya koyduğu ABD güvenlik projesiyle ilgili bir diğer yenilik ise, İran’ın bu yapıya dahil edilmesi ve yapının nükleer güce sahip Pakistan’ı da kapsayacak şekilde genişletilmesidir. İran’ın dahil edilmesi dikkat çekicidir; yani Erdoğan rejimi, İran’ı ABD’ye boyun eğen, gaspçı varlıkla normalleşen ve gelecekte varlığı savunacak güvenlik sisteminin bir parçası haline gelecek şekilde tabi bir devlete dönüştürmeyi amaçlayan ABD planına dahil olmuştur. Pakistan’ı da kapsayacak şekilde bölgesel güvenlik yapısının genişletilmesine gelince; Pakistan’ın nükleer kapasitesini sınırlandırmak, hatta felç etmeyi amaçlamaktadır. Dahası bu nükleer gücün, Pakistan’ın Yahudi varlığını korumaya yönelik güvenlik projesinin bir parçası olarak Yahudi varlığına yönelik herhangi bir tehdidi caydırmak için kullanılması da amaçlanmaktadır.

Dolayısıyla hain ve utanç verici rejimler, aslında kafir Batı’nın medeniyet projesinin bir parçasıydı ve hala da öyledirler. Yani onlar, kafir Batı tarafından ülkemize yerleştirilmiş üsler mesabesinde olup hain yöneticiler de bu üslerin bekçileri ve kafir Batı’ya hizmet eden kölelerdir.

Türkiye de bunlardan biri olup bugünkü yöneticisinin görevi, sömürgeci Amerika’nın projelerine hizmet etmektir. Irak’ta, Afganistan’da, Şam’da, Sudan’da, Azerbaycan’da, Libya’da ve bugün de gasp edilen mübarek topraklarımızda olan işte budur. Ayrıca Erdoğan’ın Dışişleri Bakanı’nın bölgesel güvenlik yapısı hakkındaki açıklaması, gaspçı varlığın güvenliği için işlevsel devletçikleri zorlamak ve Amerika’yı bu güvenliğin yüklerinden, maliyetlerinden ve sonuçlarından muaf tutmak amacıyla Amerika’nın güvenlik planını pazarlamaktır; zira Fidan, “İsrail’in güvenliğinin bölge ülkelerinden büyük destek göreceğini düşünüyorum” açıklamasında bulunmuştur.

Erdoğan ve çevresi, kafir Batı'nın İslam’a darbe indirme ve İslam ümmeti ile toprakları üzerinde hakimiyet kurma konusundaki projesinin bir parçasıdır. Dışişleri Bakanı Fidan ise, mukaddesatları gasp edilmiş Müslümanların orduları ve paralarıyla gaspçı varlığı savunmak için tasarlanmış habis ve tehlikeli Amerikan tuzağının vaftiz babasıdır. Bu da Müslüman ordularının, topraklarını gasp eden düşmanının güvenliğini korumak için kendi Müslüman ümmetiyle savaşması içindir. Böylece kafir Amerika planlamakta ve Erdoğan da, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan aracılığıyla onun planını hayata geçirmek için çalışmaktadır.

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 604. Sayı - 17/06/2026

Devamını oku...

Siyasi Hesaplar İnsani Çıkarların Önüne Geçtiğinde

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Siyasi Hesaplar İnsani Çıkarların Önüne Geçtiğinde
Yoksulluğun, Açlığın ve Hastalıkların Yayılması Doğal ve Trajik Bir Sonuç Haline Gelmektedir

 

Haber:

2026 yılının başından bu yana Güney ve Doğu Yemen’de dang humması nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 18’e, vaka sayısı ise 4 bini aşkın kişiye yükselmiştir.

Yorum:

12 yılı aşkın bir süredir devam eden savaş ve siyasi çatışmaların ardından Yemen, sağlık sektöründe ciddi bir bozulmanın, tıbbi hizmetlerdeki yetersizlik ve ilaç ile tıbbi malzeme eksikliğinin acısını çekmektedir; bu da hastalıkların ve salgınların milyonlarca insanın hayatı için ek bir tehlike oluşturmasına neden olmuştur. En son istatistiklere göre, 2026 yılının başından bu yana hükümetin kontrolündeki bölgelerde 4819'dan fazla dang humması vakası ve 18 ölüm vakası kaydedilmiş olup Aden ili ise, önleyici hizmetler ve sağlık hizmetindeki gerileme nedeniyle kaydedilen toplam ölümlerin yaklaşık %67'sini oluşturarak en çok zarar gören bölge olmuştur; böylece zaten yoksulluğun ve kötü temel hizmetlerin acısını çeken bir ortamda hastalıklar ve salgınlar yayılmaya başlamıştır.

Bugün Yemen’de yaşanan salgınların yayılması ve dang humması vakalarının sayısının yükselmesi, savaşlar ve çatışmalarla yıpranmış birçok Müslüman ülkesinin yaşadığı gerçeklikten kopuk bir olay değildir; bu yüzden ister Gazze ister Sudan ister Lübnan’da olsun, isterse de savaşlardan ve krizlerden etkilenen diğer bölgeler olsun her nereye bakarsak bakalım, aynı acıların farklı şekillerde tekrarlandığını görmekteyiz. Gazze’de devam eden saldırılar, sağlık sisteminin geniş kısımlarının çökmesine ve birçok hastanenin hizmet dışı kalmasına yol açmasının yanı sıra Sudan’daki savaş da milyonlarca kişinin yerinden edilmesine, sağlık hizmetlerinin aksamasına ve hastalıkların yayılmasına neden olurken, Lübnan ise, birikmiş güvenlik ve ekonomik sorunların bir sonucu olarak ekonomik krizlerle ve sağlık sektörü üzerinde artan baskılarla karşı karşıya kalmıştır.

Vaka ve vefatlar, sadece geçici istatistikler değildir; aksine insanların her gün yaşadığı acının boyutunu ortaya koyan acı verici insan hikâyeleridir; dolayısıyla bunlar, masum insanların bedelini ödediği süregelen insani acıların bir yansımasıdır; işte tüm bu krizlerin ortak noktası, en büyük bedeli ödeyenlerin bu insanlar olmasıdır. Zira tedaviden mahrum kalan çocuklar, ilaç bulamayan hastalar ve en temel yaşam ihtiyaçlarını karşılamak için mücadele eden aileler vardır. Çatışmalarda kaynaklar tükenip siyasi hesaplar insani çıkarların önüne geçtiğinde, yoksulluğun, açlığın ve hastalıkların yayılması doğal ve trajik bir sonuç haline gelmektedir.

Ey İslam ümmeti; şunu biliniz ki İslam’ın adaletini tesis etmek için çalışmak, her birimizin omuzlarındaki şerî ve ahlaki bir vaciptir; zira halklarınızın ihtiyacı olan şey, daha fazla çatışma ve bölünmeler değildir; aksine tüm bu sömürgeci sistemlerin ve onların hırslarının kökten değiştirilmesi ve İslam’ın adaletinin tesis edilmesidir ki böylece huzur ve güvenlik içinde yaşayabilesiniz.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Rana Mustafa

Devamını oku...

Ne Sosyalizm Ne De Kapitalizm Tanzanya’yı Kurtarabilir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Ne Sosyalizm Ne De Kapitalizm Tanzanya’yı Kurtarabilir

Haber:

3 Haziran 2026 Çarşamba günü, Cumhurbaşkanı Samiya Suluhu Hassan, üç gün süren bir devlet ziyareti için Rusya'ya gitti. Ziyaret kapsamında Cumhurbaşkanı Vladimir Putin ile bir görüşme gerçekleştirildi, 29. St. Petersburg Uluslararası Ekonomi Forumu’nda (SPIEF 2026) bir konuşma yapıldı ve Rusya’daki Halklar Arası Dostluk Üniversitesi’nden (RUDN Üniversitesi) kendisine fahri doktora unvanı verildi.

Yorum:

Bu, 1969 yılından bu yana bir Tanzanya cumhurbaşkanının Rusya’ya yaptığı ilk ziyaret olmuştur. Samia Hassan, mevkidaşı Putin ile ticaret, enerji, tarım, eğitim ve turizm alanlarında işbirliğinin genişletilmesinin yanı sıra, 1,2 milyar Dolar değerindeki Makugo Nehri Uranyum Projesi de dahil olmak üzere madencilik anlaşmaları konusunda kapsamlı ikili görüşmeler gerçekleştirdi.

Moskova’ya göre, iki ülke arasındaki ticaret hacmi geçen yıl %25’e varan bir oranda büyümüştür. İki ülke arasındaki ticaret dengesi yıllık yaklaşık 307 milyon Dolar seviyesindedir ancak bu rakamın, bu yılın Ocak ayında kurulacak olan yeni Rusya-Tanzanya İş Konseyi ile birlikte artması beklenmektedir. Birleşmiş Milletler Ticaret Verilerinin (Comtrade) 2024 yılı verilerine göre, Tanzanya Rusya’dan yaklaşık 295 milyon Dolar değerinde mal ithal ederken, Rusya’ya sadece 9 milyon Dolar değerinde mal ihraç etmektedir. Dolayısıyla diğer Batı kapitalist ülkeler gibi Rusya da serbest ticaret, küreselleşme ve yabancı yatırım adı altında Tanzanya’yı sömürmektedir.

Tanzanya, devasa maden servetlerine, geniş tarım arazilerine, devasa göllere ve Hint Okyanusu’na uzanan uzun bir kıyı sahiline sahiptir; bu da ülkeyi, ekonomi ve jeopolitik açıdan hayati öneme sahip kılmakta ve Kongo’dan gelen muazzam miktardaki madenlerin ve denize kıyısı olmayan komşu ülkelerin mallarının taşınması için stratejik bir koridor haline getirmektedir; bununla birlikte ideolojik güçten yoksun bir ülkedir. Bunun sonucunda Amerika ve Avrupa’nın hegemonyasına ve sömürüsüne alternatif olarak korunma talep etmek için bir zamanlar sosyalist olarak kabul edilen Rusya ve Çin’e yönelmektedir.

Ancak Tanzanya’nın ve diğer gelişmekte olan ülkelerin eski sosyalist devletlerden beklentileri gerçekçi olmadığı gibi hakikatten de oldukça uzaktır. Aslında sosyalizmin çöküşünden, özellikle de geçen yüzyılın doksanlı yıllarının başında Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, hem Rusya hem de Çin kapitalizmi benimseyip uygulamıştır.

Dolayısıyla kapitalizmin gölgesinde sömürü, kaçınılmaz bir hedef olarak kabul edilmektedir. Bu da gelişmekte olan ülkelerin, eski sosyalist ülkeler ile Batılı kapitalist ülkelerin bir madalyonun iki yüzü olduğunu ve her ikisinin de sömürgecilik ve sömürüden uzak olmadıklarını idrak etmeleri gerektiği anlamına gelmektedir.

Tanzanya da dahil olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin gerçek korunması ve fiili kurtuluşunun, sosyalizm ve kapitalizm yoluyla gerçekleşmesi mümkün değildir; aksine İslam ideolojisini benimsemek ve onu, tarihi insanlığa adalet ve hakkaniyetle hizmet etme gücüne tanık olan Hilafet Devleti'nin gölgesinde uygulamak yoluyla gerçekleşebilir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Said Bitumva - Tanzanya

Devamını oku...

Filistin Hamasi Söylemlerle Değil, Bilakis İslam Orduları İle Yeniden Özgürlüğüne Kavuşacaktır!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Filistin Hamasi Söylemlerle Değil, Bilakis İslam Orduları İle Yeniden Özgürlüğüne Kavuşacaktır!

 

Haber:

İşgalci “İsrail”in Dışişleri Bakanı Katz, sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımla Türkiye İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi'yi ve iktidarı sert sözlerle hedef alarak Mustafa Kemal’i övdü.

Yorum:

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, Çorum Ticaret ve Sanayi Odası konferans salonunda düzenlenen AK Parti Çorum İl Başkanlığı Danışma Toplantısı'nda yaptığı konuşmada, Kudüs valiliğini arzu ettiğini ifade ederek "Daha yolumuz uzun, inşallah göklerde Kızıl Elma'yı da göreceğiz. Şam'ın, Halep'in, Karabağ'ın özgürlüğünü gördüğümüz gibi inşallah bir gün Kudüs'ün de özgürlüğünü göreceğiz. Benim valiyken Cenabıhak'tan bir niyazım vardı. Malum, burada 5 sene valilik yaptıktan sonra Erzurum'a tayin oldum. 2,5 sene de orada görev yaptım. Niyazım şuydu, Rabb'im bir gün bana bir gün de olsa Kudüs Valiliğini nasip et.”

İçişleri Bakanı Çiftçi’nin bu açıklamalarına yönelik işgalci varlığının sözde Dışişleri Bakanı Katz, “Kudüs’ü yönetmeyi hayal eden ve tehditler savuran Türkiye İçişleri Bakanı’na şunu söylüyorum: Kudüs, Konstantinopolis değildir ve ‘İsrail’ Devleti de çökmekte olan bir Haçlı İmparatorluğu değildir. “İsrail”, her türlü tehdide karşı kendini savunma kapasitesini kanıtlamış güçlü ve kararlı bir devlettir.” İfadelerini paylaştı. Katz, ayrıca Osmanlı düşmanlığı üzerinden, Osmanlıya karşı da küstah ifadelerde bulunarak “Kudüs, 3.000 yıldır Yahudi halkının başkentidir ve sonsuza dek “İsrail’in” başkenti olmaya devam edecektir. Siz ve Erdoğan’ın hayalini kurduğu Osmanlı İmparatorluğu ise çökmüştür ve bir daha asla geri dönmeyecektir.” dedi.

Sözlerinin devamında ise, Osmanlı Hilafet Devletini yıkan ve yerine Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Mustafa Kemal’i öven Katz, “Ne yazık ki, Türkiye’yi modern bir devlete dönüştürmek için çalışan Atatürk’ün mirasından hiçbir ders çıkarmadınız; aksine, Türkiye’yi yeniden karanlık ve geri kalmış bir döneme sürüklemek için çalışıyorsunuz.” ifadelerini kullandı.

Türkiye İçişleri Bakanı’nın söylediği sözler tamamen samimiyetten uzaktır. Nitekim bundan günler önce Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, ABD Başkanı Trump’ın Türkiye ve Arap devletlerine yönelik “İsrail” ile ilgili ilişkileri normalleştirme ve Abraham Anlaşmalarına katılma çağrısına karşılık vererek “İsrail’in” Filistinlileri öldürmeyi bırakması ve Gazzelilerin gıda, barınma, ilaç ve su gibi temel ihtiyaçlara erişimini engellememesi karşılığında, “Bunlar karşılanırsa normal hayata dönebiliriz, sorun yok. Biz iki devletli çözümü başarmak istiyoruz” Amerikanvari sözleri iktidarın gerçek niyetini ortaya koymaktadır. Dışişleri Bakanı Fidan’ın Trump’ın çağrısı üzerine işgalci varlıkla normalleşmeye göz kırpması Türkiye toplumu tarafından tepkiyle karşılanmıştır. Fidan’ın bu ifadelerinden hemen sonra İçişleri Bakanı Çiftçi’nin hamaset dolu ifadelerde bulunması halkın tepkisini bir nebze de olsa düşürmek içindi.

Nitekim iktidarın işgalci Yahudi varlığı ile hâlihazırda ilişkilerini resmi olarak sonlandırmaması, Azeri petrol akışının devam etmesi ve üçüncü ülkeler üzerinden devam eden ticaret ve Sumud Filosu'na yönelik saldırılara karşı somut adım atmaması toplumun büyük bir kesimi tarafından ciddi şekilde eleştirilmektedir. Bu hususların yanı sıra Gazze'de süren işgal ve katliamları sürekli olarak kınama mesajlarıyla geçiştiren, işgal ve katliama son verecek olan orduları harekete geçirmeyen, bu konuda halkın taleplerine kulaklarını tıkayan, dolaylı olarak işgalci varlığa destek veren, devamlı olarak gürleyen fakat hiçbir zaman yağmayan ve bu nedenle sürekli kan kaybeden iktidar, bu gibi hamasi çıkışlarla hem tabanına hem de topluma bir mesaj vermektedir.

Dolayısıyla mübarek Filistin toprakları Gazze davasına ihanet eden yöneticilerin hamasi çıkışlarıyla değil bilakis İslam orduları ile yeniden özgürlüğüne kavuşacaktır.

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَۙ
“İşte o gün mü’minler, Allah’ın yardımıyla sevineceklerdir.”
[Rum 4]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yılmaz Çelik

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 16/06/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 16/06/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Üyesi Sayın Muhammed Emin Yıldırım, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

◾️ Hicretin 1448'inci Yıl Dönümü
◾️ ABD - İran Anlaşması
◾️ İslami Değerler ve Müslümanlar Hedef Alınıyor

H. 1 Muharrem 1448 - M. 16 Haziran 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...

Söylem Füzeleri İle Jeopolitik Gerçekler Arasında Türkiye’nin Yahudi Varlığıyla İlişkileri Nereye Gidiyor?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Söylem Füzeleri İle Jeopolitik Gerçekler Arasında Türkiye’nin Yahudi Varlığıyla İlişkileri Nereye Gidiyor?

Müh. Visam Atraş’ın Kaleminden

Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Vadedilen Topraklar” yanılsamalarına karşı uyarıda bulunarak ve Türkiye'nin güvenliğinin Hatay'dan değil, Halep, Şam ve Beyrut'tan başladığını vurgulayarak Yahudi varlığına yönelik söyleminin şiddetini artırırken (El Cezire, 10/06/2026) bölge, ilk bakışta Ankara ile Tel Aviv'in kaçınılmaz bir çatışmaya hazırlık olarak zıt yönlerde ilerlediğini izlenimi veren bir tabloyla karşı karşıya gibi görünmektedir. Nitekim kullanılan dil, sertliği bakımından eşi benzeri görülmemiş olup; karşılıklı suçlamalar ise geleneksel anlaşmazlıkların ötesine geçerek bölgesel geleceğe dair tasavvurlar üzerindeki bir çatışma düzeyine ulaşmıştır.

Ancak siyaset, sadece söylemlerden okunmaz, aksine derin devletin kurumlara yönelik eğilimlerinden, askeri ittifaklardan ve uzun vadeli jeopolitik konumlanmalardan da okunur.

İşte burada şu asıl soru öne çıkmaktadır: Erdoğan'ın açıklamaları, Türkiye'yi, Yahudi varlığının bölgesel dayanaklarından biri olmak için savaştığı sistemden çıkaran stratejik bir dönüşümü mü yansıtmaktadır; yoksa bu açıklamalar, iç gereklilikler ile jeopolitik konumun gerçekleri arasındaki karmaşık çelişkinin siyasi yönetimini mi ifade etmektedir? Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın, Pakistan’dan Körfez’e uzanan, Türkiye, Suudi Arabistan, Mısır ve Körfez ülkelerini kapsayan ve daha sonra 1967 sınırları içinde bir Filistin devletinin tanınması şartıyla İran ile Yahudi varlığının da dahil olabileceği bölgesel bir güvenlik yapısından bahsetmesinden sadece bir hafta sonra, bu söylemsel tırmanışı nasıl anlamak gerekir?

Bu soruyu cevaplamak için öncelikle, siyasi söylem düzeyi ve devletin stratejik konumlandırma düzeyi gibi iki farklı analiz düzeyi arasında ayrım yapmak gerekir. Çoğu zaman devletler dil düzeyinde birbirleriyle çatışırken, onları bir araya getiren aynı çerçeve içinde çalışmaya devam ederler. Türkiye ile Yahudi varlığı arasındaki ilişkilerin yakın tarihi, bu paradoksun açık bir örneğini sunmaktadır

Nitekim ikisi aralarındaki ilişkiler Erdoğan ile başlamadığı gibi hiçbir zaman sadece geçici bir diplomatik ilişki de olmamıştır. Zira Türkiye, 1949 yılında Yahudi varlığını resmen tanımıştır. Sonra hemen ardından 1952 yılında NATO’ya katılmıştır; bunun üzerine Pentagon’dan binlerce uzman, sürekli gerilim fikrinin yanı sıra alarm (seferberlik) halinin devam etmesi için dışarıda düşmanlar üretme fikrine dayanan West Point Akademisi’nin askerî doktriniyle birlikte Türkiye’ye akın etmeye başlamıştır. Ve şu ana kadar Amerika'nın müttefiki ve üvey evladı olmaya devam etmiştir.

Geçen yüzyılın doksanlı yıllarında, Ankara ile Tel Aviv arasında Orta Doğu’daki en önemli askeri işbirliği eksenlerinden biri oluşmuştur. 1996 yılında da, istihbarat işbirliği, askeri eğitim, Türk askeri teçhizatının modernizasyonu ve ortak tatbikatların düzenlenmesini kapsayan geniş kapsamlı savunma anlaşmaları imzalanmıştır. Bu sadece taktiksel bir yakınlaşma değildi; aksine Türkiye ile Yahudi varlığını, soğuk savaşın sona ermesinden sonra şekillenen bölgesel düzenin iki temel unsuru olarak kabul eden daha geniş bir Amerikan vizyonunun yansımasıydı.

Gizli diplomatik raporlar, Lübnan'daki Yahudi varlığının faaliyetlerini koordine eden ve Mossad tarafından Lübnan dosyasını yönetmekle görevlendirilen Uri Lubrani'nin, Türkiye ile Yahudiler arasındaki güvenlik anlaşmasının oluşturulmasında ve formüle edilmesinde bilinmeyen askerlerden biri olduğunu ortaya çıkarmıştır. Aynı zamanda Lubrani, İran konusunda da uzman olup 1990 yılında Rabin tarafından Türkiye ile ilgilenmesi için görevlendirilmişti. Ankara ile Tel Aviv arasındaki stratejik anlaşma, Suriye ve İran sınırları boyunca bir casusluk ve dinleme sistemi kurulması da dahil olmak üzere askeri işbirliği adımlarından oluşan bütüncül bir silsileyle taçlanmıştır. Ayrıca Ankara ile Tel Aviv arasındaki askeri anlaşma, Şimon Peres döneminde Çiller tarafından imzalanmış olsa da ancak Netanyahu, Suriye ile Türkiye arasındaki su krizinin şiddetlenmesini istismar ederek bu anlaşmaya Suriye’ye karşı bir meydan okuma niteliği kazandırmıştır; zira o, Yahudi varlığındaki derin devletin arzusuyla uyumlu olarak Suriye’yi zayıflatmak için büyük bir çaba sarf etmiş ve bu da Siyonist askeri yazılarda belgelenmiştir. Bu arada varlık, 2003 yılında İstanbul'da düzenlenen bir konferansta duyurulan Büyük Ortadoğu Projesi'nin temel taşını oluşturmuştur.

Ancak asıl önemli soru, 1990’ların ittifakının eski haliyle hâlâ devam edip etmediği değil; aksine onu ortaya çıkaran yapısal koşulların gerçekten ortadan kalkıp kalkmadığıdır. Cevap, siyasi söylemin ima ettiğinden daha az net görünmektedir; zira Mart 2022’de Yahudi varlığının Cumhurbaşkanı Isaac Herzog Türkiye’yi ziyaret etmiş, Erdoğan ona kırmızı halılar sermiş ve onu liderlerin ile kahramanların karşılandığı gibi karşılamıştır.

Ardından Erdoğan, Eylül 2023'te New York'ta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nun 78. oturumunun aralarında, Yahudi varlığının başbakanı Netanyahu ile bir araya gelmiştir. Türkiye Cumhurbaşkanlığı, Erdoğan'ın onunla uluslararası ve bölgesel meselelerin yanı sıra iki taraf arasındaki siyasi ve ekonomik ilişkileri ve Filistinliler ile Yahudilerin çatışmasıyla ilgili son gelişmeleri ele aldığını ifade etmiştir; zira Erdoğan, barışın hâkim olduğu bir dünya için birlikte çalışmanın gerekliliğini vurgulayarak, ülkesiyle Yahudi varlığı arasındaki ortak çalışma alanlarının enerji, teknoloji, icat, yapay zeka ve siber güvenlik alanlarını kapsadığını belirtmiştir. Hatta Enerji Bakanı Alparslan Bayraktar'ınKasım 2023'te Tel Aviv'i ziyaret etmesi ve enerji alanındaki işbirliği dosyasını görüşmesi planlanmıştı; ancak Aksa Tufanı olayları bu hain girişimin tamamlanmasını engellemiş ve kartlarını altüst etmiştir.

Her ne olursa olsun Türkiye, hâlâ NATO’nun kilit bir üyesi olup onun savunma sanayisi, hala Batılı teknoloji ve güvenlik çevresinde çeşitli derecelerde entegre olmaya devam ettiği gibi siyasi liderliği de, ulusal güvenliğinin temel çerçevesi olarak Atlantik İttifakı’nın önemini vurgulamaya devam etmektedir. Ancak Erdoğan’ın Yahudi varlığına karşı ateşli açıklamalarının, ABD Başkanı Trump’ın Ankara’da düzenlenecek NATO zirvesine katılımını açıkça memnuniyetle karşılaması ve onun katılımını bu Haçlı ittifakının istikrarı için önemli bir adım olarak değerlendirmesiyle aynı zamana denk gelmesi dikkat çekicidir. (AA, 10/06/2026); bu, sadece protokolle ilgili bir mesele değildir.

Nitekim jeopolitik dünyada, bizzat devletlerin gerçek öncelikleri, kürsülerde kullandıkları dil yoluyla değil, kargaşa anlarında sıkıca tutundukları ittifaklar yoluyla ortaya çıkmaktadır. Eğer Türkiye aynı zamanda Batı güvenlik yapısına sıkıca tutunduğunu vurguluyorsa, o zaman Yahudi varlığı da Orta Doğu’ya yönelik Batı stratejisinin sabit bileşenlerinden birini temsil etmektedir.

Bu sırada Türk İstihbarat Teşkilatı (MİT) Başkanı İbrahim Kalın’ın, Gazze’de tüm yaşananları bir kenara bırakıp Mısır’ın yolunu tuttuğunu görüyoruz; peki ama neden? Hamas'ın silahsızlandırılması konusunda müzakere etmek ve Trump'ın direnişin silahsızlandırılması konusundaki planının uygulanmasının, Gazze'de kalıcı sükûnetin geri dönmesine katkıda bulunacağını vurgulamak için! (Youm7, 09/06/2026).

Söylemlerle eylemler arasındaki bu açık çelişki, Erdoğan’ın son açıklamalarına farklı bir açıdan bakmamıza neden olmuştur.

Bu açıklamalar, Yahudi varlığıyla doğrudan bir çatışmaya hazır olmanın gerekliliğini yansıtmaktan daha çok, son derece çalkantılı bir bölgesel ortamı yönetme çabasını yansıtmaktadır. Zira Ankara, Suriye, Lübnan ve Doğu Akdeniz’de yaşanan dönüşümleri bariz bir endişeyle izlemekte olup, bölgesel dengelerin yeniden şekillenmesinin kendi konumunu ve nüfuzunu doğrudan etkileyeceğinin farkında olduğu gibi ABD’nin çatışmayı yönetmede başarısız olması halinde İran’a karşı savaşın nereye evrilebileceğinden de korkmaktadır. Aynı zamanda Türkiye sokağının, İslam dünyasındaki geniş kesimler gibi, Gazze’deki savaşa ve Yahudilerin politikalarına göz ardı edilemeyecek ahlaki ve siyasi bir sınav olarak baktığının da farkındadır. İşte burada iç ve dış boyutların kesişmesinin yanı sıra hamasi söylem ile daha önce Suriye’yi yüzüstü bıraktığı gibi Gazze ve Lübnan’a destek konusunda askerî yüzüstü bırakmayla da kesişmektedir.

Buna göre Yahudi varlığına yönelik yükselen söylem, Türkiye liderliğine, İslami halkın öfkesini kontrol altında alma ve rakip İslami güçlerin, gizli ve açık bir şekilde yüz üstü bıraktığı Filistin dosyasını tekelleştirme kapasitesini sınırlama gücü verdiği gibi bölgedeki meselelerin savunucusu olarak Türkiye’nin imajını da güçlendirmektedir. Ancak bu, Türkiye’nin uluslararası sistem içindeki konumunu belirleyen yapısal gerçekleri kesinlikle değiştirmez.

Bilakis bölge, büyük olasılıkla ittifakların geniş çaplı yeniden yapılanma aşamasına doğru ilerlemektedir; bu da Batılı güçleri, özellikle de Amerika’yı, büyük bölgesel güçleri sürekli bir karşılıklı yıpratma durumunda bırakmak yerine, onları kapsayan yeni güvenlik formülleri aramaya itebilir. Böyle bir durumda soru, Ankara ile Tel Aviv'in bugün ihtilaf edip etmedikleri, dahası karşılıklı çıkarlarının olup olmadığı değil, yarın “İbrahimi” Orta Doğu başlıklı daha geniş düzenlemeler içinde kesişip kesişmeyeceğidir?!

Özellikle bu açıdan bakıldığında, karşılıklı sözlü füzeler göründüğünden daha az önemli olabilir. Zira tarih bize, ülkeler arasındaki ilişkilerin geleceğini belirleyen şeyin, siyasi gürültü seviyesi değil, derin çıkarları hareket ettiren yön olduğunu öğretmiştir. Nitekim şu ana kadar bu çıkarlar, Türkiye’nin ait olduğu sistemden çıkacağına işaret etmekten daha çok, sistem içindeki konumunu yeniden müzakere etmeye çalıştığına işaret etmektedir. İşte bu nedenle, Türkiye ile Yahudi varlığı arasında ileri bir aşamadaki kesişme olasılığı, mevcut savaş atmosferinin gölgesinde ne kadar uzak gibi görünse de, Ortadoğu'nun jeopolitik hesaplamalarından dışlanması mümkün olmayan bir olasılık olarak kalmaya devam etmektedir.

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 604. Sayı - 17/06/2026

Devamını oku...

Gazze’nin Ağlayanı Yok!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Gazze’nin Ağlayanı Yok!

Haber:

İran Dışişleri Bakanlığı, ABD ile tüm cephelerdeki savaşı sona erdirmeyi hedefleyen bir mutabakat zaptının nihai taslağı üzerinde bir anlaşmaya varıldığını duyurdu; ayrıca Bakanlık, önümüzdeki Cuma günü İsviçre'nin başkenti Cenevre'de atılacak resmi imzalar öncesinde, geçici anlaşmanın detaylarını paylaşmak üzere İranlı yetkililerin bölge ve komşu ülkelere yoğun bir diplomasi trafiği gerçekleştireceğini açıkladı. (El Cezire)

Yorum:

Ümmetin en hayırlı bir buçuk milyondan fazla evladı, çağdaş tarihin tanık olduğu en korkunç ve en iğrenç kuşatması olan Gazze Şeridi’nde kuşatma altındadırlar. Günlük ölüm, açlık ve yıkım makinesi hâlâ can almaya devam ettiği gibi, kuşatma, suikastlar, yerinden edilenlerin çadırları ve en temel sağlık koşullarının yokluğu da, oradaki kahraman ve adam gibi adam olan bir halkı hâlâ ezip geçmeye devam etmektedir.

Gazze bugün terk edilmiş olup onun bir ağlayanı yoktur; zira ne Gazze’nin ne de halkının uluslararası sistemin terazisinde bir değeri yoktur; aksine onların, yaptıkları şeylere cesaret ettiklerinden ve dünyaya, sadece Yahudi varlığının gerçekliğini değil, aynı zamanda tüm fikirleri, sloganları, örgütleri, kurumları ve devletleri çökmüş olan Batı’nın gerçekliğini de ortaya koyduklarından dolayı tüm dünya için bir ibret olmaları istenmektedir.

Evet, Gazze ne bir araştırma mahalli ne de öncelikli bir dosyadır; çünkü İran ve liderleri, İslam’ı kapsamlı bir ideoloji olarak taşımamakta ve ümmeti de bir bütün olarak değerlendirmemektedirler; aksine bakış açıları mezhepsel ve taifeci olup, dikkate aldıkları hususlar ise bölgesel çıkardır. Dolayısıyla Gazze, gerçek öncelikleri arasında yer almamaktadır; her ne kadar sloganlarda adı geçip haberlerde bahsedilse de, gerçekte ise bir kenara itilmiş ve marjinalleştirilmiş durumda olup müzakerelerde ise temel bir madde değildir.

Mesele sadece İran ile sınırlı da değildir; aksine tüm İslam beldelerini kapsamaktadır; belki de araştırmacı ve akademisyen Muhammed Muhtar Şankıţi’nin şu sözleri bu durumu özetliyor: “İran bazen politikasıyla sana zarar verebilir, ancak “İsrail'in” sırf varlığı bile senin varlığını yok eder. İran’ın kolları, şu ya da bu ülkeyi geçici olarak kontrol eden milisler, gruplar ve tugaylardan oluşmaktadır; “İsrail’in” kolları ise, tüm İslam dünyasını ihlal eden ve bir asırdır onun temellerini ve yapısını yıkan büyük ülkelerden oluşmaktadır. Bu yüzden her şeyi kendi boyutuna göre değerlendir ve akıl ve adalet terazisiyle tart.”

Evet, Gazze bu dünya çapında tapılan putun üzerine yürüdü ve onu parçaladı; işte bu yüzden müzakerelerinde ona yer olmadığı gibi, varlığın sahte heybetini kırmaya cüret ettiği için de yaşamın acısını çekmeye devam etmesi istenmektedir.

Gazze’nin ağlayanı yok ama ancak o, Allah’ın himayesi, koruması ve gözetimi altındadır; Allahu Teala onu asla zayi etmeyecek ve terk etmeyecektir. Eğer Müslümanların bir devleti olsaydı, Gazze’yi yalnız bırakmazdı; dahası hiç kimse ona saldırmaya cesaret edemez ve ne Gazze ne de tüm Filistin işgal altında kalmaya devam etmezdi.

Bugün Gazze'nin, İslam Devleti'ne ihtiyacı vardır; bizler ise Hicretin yıldönümünü ve Hicri takvimin başlangıcını yaşıyoruz; bu yıldönümü ise, ilk İslam Devleti'nin kurulmasını temsil etmektedir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Hasan Hamdan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER