Cuma, 08 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/21
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Müslüman Ordularının, Filistinli Özgür Kadınlara Yardım Etmek İçin Harekete Geçmelerinin Zamanı Gelmedi Mi?!

Filistinli Esirler Kulübü, işgal yönetiminin işgal altındaki toprakların iç kısımlarında bulunan Damon Hapishanesi’nde esir tuttuğu kadınlara yönelik suçlarını artırdığını, özellikle de sistematik baskı operasyonlarını yoğunlaştırdığını duyurdu. Esirler Kulübü, yayımladığı bildiride Damon Hapishanesi’nin bu baskıların en yoğun yaşandığı yerlerden biri olduğunu, toplam sayıları 88’i bulan kadın esirlerin büyük çoğunluğunun bu cezaevinde tutulduğunu, bazı kadınların ise hâlâ sorgu ve gözaltı merkezlerinde bulunduğunu belirtti. Açıklamada ayrıca, işgal hapishaneleri idaresine bağlı baskın birliklerinin 2026 yılının Mart ve Nisan aylarında en az on baskın gerçekleştirdiği, bu baskınlar sırasında kadın esirlere şiddetli şekilde darp uygulandığı, yere yatırıldıkları, ellerinin arkadan bağlandığı ve bu haldeyken özellikle saldırıya uğradıkları, bunun sonucunda da bazılarının çeşitli ezik ve yaralanmalara maruz kaldığı belirtildi.

Bu, tüyleri diken diken eden ve aklın kabul edemeyeceği bir manzaradır! Esarete, aşağılanmaya ve işkenceye maruz kalan Müslüman özgür kadınlarından bir gruba yardım etmek ve intikamlarını almak için nasıl olur da Ümmet ve ordularının damarlarındaki kanlar kaynamaz?!

Kız kardeşlerimizin işgal zindanlarında maruz kaldığı bu muamele, İslam Ümmetinin yüzünde kara bir leke; onlara yardım etmek için harekete geçmeyen tüm Müslüman ordularının alnında ise bir utanç vesikasıdır!

Eğer Müslümanların bir devleti ve bir imamı olsaydı, bu onurlu kadınların başına bunlar asla gelmezdi. Nitekim Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” Müslümanların imamı, ümmetin kızlarının ve oğullarının kalkanıdır.

Ne var ki Yahudiler; Müslümanların başındaki yöneticilerin Ümmeti ve ordularını nasıl hapsettiklerini, en karanlık, en çetin ve yardıma en çok ihtiyaç duydukları anlarda bile Filistin’e ve halkına yardım etmelerine nasıl engel olduklarını gördüklerinde, ne yaparlarsa yapsınlar sınırlarını ve pis varlıklarını koruyan, Ümmetin ve ordularının kendilerine saldırmalarına engel olan bekçilerin olduğundan emin olmuşlardır. Bu yüzden, yöneticilerin tahtlarının hâlâ yerli yerinde sapasağlam durduğunu gördükleri sürece, Ümmetin veya orduların göstereceği hiçbir tepkiyi artık umursamamaktadırlar.

Dolayısıyla değişimin başlangıcı ve yolu; Müslümanların üzerine çöreklenen bu yöneticileri yerinden söküp atmaktan, sonra da ümmetin tek bir Raşidi Halifeye biat etmesinden geçer. Halife, dini ikame etmek, mazlumlara yardım etmek, Filistin’i ve işgal altındaki diğer Müslüman topraklarını kurtarmak için ümmet ve ordularına komutanlık ve liderlik edecektir. Ey Müslümanlar! İşte sizi buna davet ediyoruz. Öyleyse acele edin, acele edin!

Devamını oku...

Uyuyan Dev: Haccın Vahdet Çağrısı

  • Kategori Amerika
  •   |  

Her yıl dünyanın dört bir yanından iki milyondan fazla Müslüman, tarihin en büyük toplu ibadetlerinden biri olan hac ibadetini eda etmek üzere mukaddes topraklara akın etmektedir. Hacılar aynı beyaz elbiseleri giyer, aynı sözleri tekrar eder ve aynı ibadetleri yerine getirirler. Bu manzara; milliyetleri, dilleri, kültürleri ve toplumsal farklılıkları aşan bir dinin canlı bir tezahürüdür. Hepsinin tek bir gayesi vardır: Allah Subhânehu ve Teâlâ’ya kulluk etmek.

Hac, İslam’ın rükünlerinden biridir. Beş vakit namaz gibi insanı arındıran ve Allah ile bağını tazeleyen bir ibadettir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

مَنْ حَجَّ لِلَّهِ فَلَمْ يَرْفُثْ وَلَمْ يَفْسُقْ رَجَعَ كَيَوْمِ وَلَدَتْهُ أُمُّهُ “Kim Allah için hacceder, çirkin söz ve günahlardan sakınırsa, annesinden doğduğu gün gibi günahlarından arınmış olarak döner.” [Buhârî] Bu büyük ecrin yanı sıra hac, başta birlik ve fedakârlık olmak üzere İslam’ın en temel değerlerinin her yıl yeniden canlandırılması anlamına gelmektedir.

Birlik: Ümmetin Gücü

Müslüman beldelerinin; İslam Ümmeti’nin bedenini paramparça eden kesintisiz bir sömürgecilik, katliamlar ve milliyetçi çatışmalarla karşı karşıya olduğu bir dönemde Hac, her yıl bize Müslümanların birliğinin şer’î bir farz ve siyasi bir zaruret olduğunu hatırlatmaktadır. Hacıların o muazzam yürüyüşünü uzaktan izlemek bile insanın kalbinde bir heybet uyandırmaktadır. Zira milyonlarca Müslüman, tam bir disiplin, samimiyet içinde ortak bir hedefe doğru tek bir vücut gibi hareket etmektedir. Birçok açıdan bu büyük toplanma ve birlik, muazzam bir güç ve uyum gösterisine benzemektedir. Bu durum, Müslümanların “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk” telbiyesi ve tek bir gaye etrafında birleştiklerinde ortaya çıkacak sonucun ne kadar göz kamaştırıcı olacağının somut bir delilidir. Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem, çağımızda Ümmet’in sayıca çok ama selin üzerindeki çerçöp gibi zayıf olacağı zamanı tasvir etmiştir. Bugün bu zayıflığın büyük bir kısmı siyasi bölünmüşlükten kaynaklanmaktadır; zira Ümmet, 57 devlete bölünmüş durumdadır. Her bir devletin kendine ait bir hükümeti, ordusu ve siyaseti vardır.

Gelin şimdi, birleşmiş bir İslam ülkesinin ne gibi potansiyeli olacağına bir göz atalım:

Coğrafi Genişlik: İslam ülkelerinin toprakları yaklaşık 12 milyon mil kareye uzanmaktadır. Bu rakam, Rusya’nın yüzölçümünün neredeyse iki katı, ABD’nin ise üç katından fazladır ve dünya karalarının %21’ini oluşturmaktadır. Bu durum ona yenilenebilir enerji üretiminde muazzam bir kapasite sunmaktadır.

Tarımsal Zenginlik: Bu çevresel çeşitlilik, dünyanın başlıca tarım ürünlerinin çoğunun yetiştirilmesine imkân vermekte; ayrıca büyük bir hayvansal zenginlik de gıda güvenliği ve ekonomi için temel oluşturmaktadır.

Genç ve Dinamik Nüfus: Müslümanların sayısı yaklaşık iki milyardır; bu da dünya nüfusunun yaklaşık %26’sına tekabül etmektedir. Ortalama yaş yaklaşık 24’tür. Bu durum, ümmete dünyanın en dinamik iş gücünü kazandırmaktadır.

Stratejik Deniz Etkisi: Amerikan Enerji Bilgi Dairesi’ne göre İslam ülkeleri, dünya petrol taşımacılığında kullanılan yedi ana geçitten beşine hâkimdir. Hürmüz Boğazı, Babü’l-Mendeb, Süveyş Kanalı, İstanbul Boğazı ve Malakka Boğazı bunlar arasındadır. Bu durum ümmete büyük ekonomik ve jeopolitik ağırlık kazandırmaktadır.

Enerji Üstünlüğü: İslam ülkeleri dünya petrol rezervlerinin yaklaşık %60-65’ine sahiptir. Bunun yanında devasa doğal kaynaklar ve nadir madenler de bulunmaktadır.

Askerî Potansiyel: Birleşmiş bir ümmet, aktif ve yedek kuvvetleriyle birlikte 20 ila 25 milyon askerlik dünyanın en büyük askerî güçlerinden birine sahip olabilir.

Fedakârlık: Haccın Özü

Fedakârlık, haccın temsil ettiği ikinci büyük değerdir. Bu değer, asırlar boyunca devam etmiş ve köklerini Allah’ın Nebisi İbrahim Aleyhisselam ’dan almıştır. O, uzun yıllar sonra kendisine verilen oğlunu Allah yolunda kurban etmeye hazır olarak en büyük teslimiyet örneğini göstermiş; yeni doğmuş evladını annesi Hacer ile birlikte ekinsiz bir vadiye bırakmış ve Allah’a itaat uğruna rahatını ve güvenliğini terk etmiştir. Hacılar daha Mekke’ye ulaşmadan fedakârlığa başlamaktadır. İşlerini ve ailelerini bırakmakta, büyük maddi külfetlere katlanmaktadırlar. Mekke’ye ulaştıktan sonra ise kavurucu güneşin sıcağı altında hac ibadetlerini (menâsik) yerine getirerek fedakârlıklarını sürdürmektedirler. Sonra kurbanlarını kesmekte ve başlarını tıraş etmektedirler. Bu da Allah’a bağlılığın ve O’ndan başkasından beri olmanın sembolüdür. O yüzden Müslümanlar, Allah Subhânehu ve Teâlâ ’nın yolunda fedakârlık yapmaktan asla tereddüt etmemelidirler.

Hac mevsimi yaklaşırken bizden öncekilerin fedakârlıklarını hatırlıyoruz: Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Şi’b-i Ebî Tâlib kuşatmasındaki sabrını, İslam’ın ilk şehidi Sümeyye RadıyAllahu Anhâ’yı, Hendek Gazvesi’nde sahabenin sebatını ve İstanbul surları yakınında defnedilen Ebû Eyyûb el-Ensârî RadıyAllahu Anh’ı… Bunlar yalnızca birkaç örnektir. Onların taşıdığı mesaj, vefatları ve şehadetleriyle sona ermemiştir. Bilakis halen devam etmektedir. Bu misyonu (risaleti) gerçekleştirmenin de benzer bir fedakârlık gerektirdiği muhakkaktır. Örneğin; Ümmet’i zayıflatan siyasi bölünmüşlük fedakârlık olmadan ortadan kalkmayacaktır; sömürgeciliğin çizdiği o yapay sınırlar fedakârlık olmadan yok edilemeyecektir; zorba yöneticiler fedakârlık olmadan alaşağı edilemeyecektir ve farzların tacı olan Hilafet’in ikamesi fedakârlık olmadan gerçekleşmeyecektir. Hac; yıllık bir hatırlatmadır, parçalanıp ayrılığı düşmek için değil; tek bir Rabbe, tek bir dine inanan tek bir Ümmet olmak üzere yaratıldığımızı ve bu vahdete (birliğe) giden yolun fedakârlıktan geçtiğini bize hatırlatmaktadır.

Kalkınmaya Giden Yol

Üzerinde düşünülmesi gereken soru şudur: İslam Ümmeti, her yıl Hac’da ruhen birleştiği gibi siyaseten de birleşseydi; bağımsızlığını kazanıp birliğini kurabilir miydi? Biz vahdet ve fedakârlığa hazır mıyız? Bunun cevabı açık ve nettir: Ümmet; modern, egemen ve müreffeh bir devlet kurmak için gerekli bütün kaynaklara, demografik avantajlara ve coğrafi imkânlara sahiptir. Böyle bir devlet, geniş imkânlarını Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın ve Rasûl SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in razı olacağı bir yönetim kurmak için kullanacaktır. İlahi vahye dayalı adil bir sistemin altında zulüm barınamayacak, Müslümanların canı, malı ve namusu çiğnenemeyecektir. Böylesi bir devlet; İslami yönetimin adaleti ve dürüstlüğü ile, mevcut Laik Kapitalist Nizam’ın içine battığı açgözlülük, eşitsizlik ve ahlaki çöküş arasındaki bariz tezatı gözler önüne sererek İslam’ı tüm dünyaya sunacaktır.

Kalkınmaya giden yol, salt bir siyasi reform veya ekonomik kalkınmadan ibaret değildir. Bilakis kalkınmaya giden yol; İslami hayatın yeniden başlatılması ve Allah’ın indirdikleriyle hükmeden bir yönetimin kurulmasıdır. Nübüvvet metodu üzere Hilafet, ümmeti birleştirecek, izzetini koruyacak ve onu Allah’ın onun için razı olduğu insanlık için çıkarılmış en hayırlı ümmet konumuna yeniden geri getirecektir. Bu sebeple ümmet, kalkınmak için fedakârlık yapmalı, ihlasla çalışmalı ve sürekli Allah’ın rızasını aramalıdır. Dünyada zafer, ahirette ise büyük mükâfat bu çağrıya icabet edenleri beklemektedir.

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55]

Devamını oku...

Küba, Amerika’nın Hedefinde

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Küba, Amerika’nın Hedefinde

Amerika kıyılarına 150 kilometreden daha kısa bir mesafede bulunan Küba, coğrafi olarak küçük bir adadır ama Amerika ile tarihî rakipleri arasındaki siyasi çatışmanın sembolizmi açısından büyük bir adadır. Amerika’nın bakışları İran, Çin ve Rusya gibi büyük dosyalara çevrilmişken Küba dosyası, onlarca yıldır devam eden abluka, yaptırımlar ve ideolojik düşmanlık nedeniyle iyileşmemiş bir yara olarak arka planda varlığını sürdürmektedir.

Özellikle Trump akımıyla bağlantılı ortamlarda sertleşen Amerikan söyleminin geri dönmesiyle birlikte, şöyle bir stratejik soru gündeme gelmektedir: Küba yeniden Amerika'nın “arka bahçesinde” gücünü test ettiği bir sahaya dönüşebilir mi? Yoksa uluslararası sistemin güç dengelerinde yaşanacak herhangi bir değişim, Karayipler'deki herhangi bir macerayı Soğuk Savaş dönemine kıyasla çok daha karmaşık bir dönem haline mi getirecektir?

Ekonomik olarak boğucu bir baskı, hassas bir jeopolitik caydırıcılık ve değişen uluslararası ittifaklar arasında Küba, hayatta kalmaya çalışan küçük bir devlet ile nüfuzunun sınırlarını test eden küresel bir imparatorluk arasında hassas bir denklemde durmaktadır. Küba ile Amerika arasındaki ilişkiler on yıllar boyunca doğrudan bir çatışmadan daha çok çevreleme ve yaptırımlara dayalı olarak devam etmektedir; ancak özellikle Trump'ın nüfuzu bağlamında Amerika'nın gerginleşen söyleminin geri dönmesi Küba’yı, sahnenin Amerika'nın güç gösterisinden çok daha derin görünmesine rağmen Venezuela, İran, Çin ve Rusya gibi daha sıcak dosyaların ardından üzerine baskı uygulanabilecek yumuşak bir karın olarak yeniden gündeme getirmiştir.

Amerika, neden İran'ın ardından Küba ile gerginliği tırmandırmaya yönelmiştir?

Monroe Doktrini'nin benimsenmesinden bu yana ABD, Latin Amerika'yı kendisine münhasır nüfuz alanı olarak görmüş, Florida'dan 150 kilometreden daha yakın bir mesafedeki düşman bir rejimin varlığı, her zaman ABD için jeopolitik bir düğüm olmaya devam etmiştir. Bu düğüm, ada Amerika’nın stratejik tükenmişliğinin bir sembolü haline gelsin diye Sovyetler Birliği’nin Küba destek hattına girdiği Soğuk Savaş döneminde daha da derinleşmişti.

İran ile yaşanan çatışmanın, bir sakinleşme, uzlaşı, hatta sınırlı bir gerilim ile sonuçlanması halinde Amerikan yönetimi, özellikle Rusya ve Çin'in oradaki artan nüfuzuyla birlikte yeniden arka bahçesine, yani Karayipler ve Güney Amerika'ya odaklanmaya geri dönebilir. Zira Washington, özellikle Rusya ile istihbarat ve askerî iş birliğinin ve Çin’in Küba’daki altyapı ve telekomünikasyon alanlarına yaptığı yatırımların devam etmesinden dolayı bu nüfuzun genişlemesinden endişe duymaktadır; çünkü bu durum adayı, ABD topraklarına yakın bir elektronik gözetleme platformuna haline getirebilir. Bu da Washington’ın, Küba’nın rakipleri için stratejik ileri bir dayanak haline gelmesini engelleme konusundaki ısrarını açıklamaktadır.

Bunun yanı sıra bir de iç seçim boyutu söz konusudur; zira özellikle Trump ile bağlantılı çevre olmak üzere Cumhuriyetçi akım, Florida eyaletindeki Küba topluluğunun oylarına yatırım yapmaktadır. Bu nedenle Havana’ya yönelik sertlik, sadece bir dış politika olarak değil, aynı zamanda iç seçim kartı olarak da anlaşılmalıdır.

Ayrıca Trump'ın Küba'yı “başarısız devlet” olarak nitelendirdiği tekrarlanan söylemi, Havana'daki iktidar rejiminde köklü bir değişiklik yapma arzusunu yansıtmaktadır. Bu da Küba'nın, ciddi yakıt kıtlığı ve tedariklerin gerilemesi, hatta ülkenin enerji kaynaklarında neredeyse bir kesintinin acısını çekmesiyle birlikte son on yıllardır tanık olduğu en kötü ekonomik krizin gölgesinde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla Amerika'nın tehdidi, hem ekonomik krizi istismar etmenin hem de siyasi ve stratejik bir başarı elde etme arzusunun arasını birleştirmektedir.

ABD’nin Küba üzerindeki baskı kartları

Amerika’nın sahip olduğu en belirgin bir dizi baskı kartları şunlardır:

Ekonomik abluka: Bu, 1960’lardan bu yana en önemli bir araç olup; finansal izolasyonu, yatırımların engellenmesini, banka havalelerinin kısıtlanmasını ve Küba ile iş yapan yabancı şirketlere yönelik baskıyı kapsamaktadır.

Finansal ve parasal savaş: ABD, Küba’ya Dolar akışını boğma, uyarılar ve yaptırımlar yoluyla Batılı turizmi azaltmanın yanı sıra uluslararası kredileri engelleme gücüne sahiptir; bu da turizme, havalelere ve ithal enerjiye büyük ölçüde bağımlı olmasının gölgesinde Küba’yı, ekonomik olarak kırılgan bir hale getirmektedir.

Medya ve siber etki: Geniş medya araçlarına sahip olan Washington, muhalefeti ve baskıcı dijital alanı destekleme gücüne sahiptir; bu ise 2021 yılındaki protestolar sırasında net bir şekilde ortaya çıkmıştır.

Ancak bu, kesin bir sonuç elde etmenin kolay bir iş olduğu anlamına gelmemektedir; zira güç, adanın içindeki siyasi ve toplumsal gerçekliğin sertliği karşısında tökezleyebilir.

Küba’nın caydırıcılık kartları

Göreceli zayıflığına rağmen Küba, geleneksel olmayan caydırıcılık araçlarına sahiptir ki bunların en önemlileri şunlardır:

Hassas siyasi coğrafya (Jeopolitik): Küba'daki büyük çaplı herhangi bir çalkantı, Florida'ya doğru devasa göç dalgalarına yol açabilir; bu da deniz ve insani olarak bir kaos oluşturabilir ki bu senaryo, geçen yüzyılın doksanlı yıllarında yaşandığı gibi, ABD’nin en çok korktuğu bir şeydir.

Güvenlik ve sistemsel deneyim: Küba rejimi; sıkı güvenlik organlarına ve sızmalarla karşı karşıya kalma konusunda uzun bir deneyime sahip olmanın yanı sıra son derece disiplinli ve merkezi bir parti yapısına da sahiptir.

Uluslararası İstihdam ve ittifaklar: Ekonomik gerilemeye rağmen Küba, hala Rusya ve Çin ile ilişkilerini genişletme ve Latin Amerika’daki varlığından yararlanma gücüne sahiptir. Herhangi bir tırmanış; Moskova ve Pekin’e, Washington'a baskı uygulamak için bu krizi kullanmasına ve Küba dosyasını diplomatik bir tükenmişlik kartına dönüştürmesine imkânı verebileceği gibi, Amerikan müdahalesine karşı Latin Amerika kamuoyunun harekete geçirilmesi potansiyeli de söz konusudur.

Küba, ABD için bir bataklığa dönüşür mü?

Latin Amerika ortamı tarihsel olarak ABD müdahalelerine karşı olup Küba’ya yönelik herhangi bir doğrudan müdahale, kıtada geniş bir milliyetçi ve solcu dalgayı tetikleyebilir; bu da öngörülemeyen bölgesel bir patlamaya yol açabilir. Dolayısıyla herhangi bir askerî maceranın siyasi maliyeti, olası kazanımlarından çok daha yüksek görünmektedir. Bu da Washington’ı, yaptırımların sıkılaştırılması, ekonominin boğulması, medya ve istihbarat savaşı, iç protestoların desteklenmesi ve yaşam krizinden faydalanılması gibi dolaylı baskı araçlarını tercih etmeye sevk edebilir.

Sonuç olarak ABD, kıyılarından sadece birkaç adım ötede düşman bir rejimin varlığını sürdürmesini stratejik bir meydan okuma, dahası “arka bahçesi” mefhumuna yönelik jeopolitik bir ihanet olarak görmektedir. Ancak daha önemlisi, bugün dünya artık Soğuk Savaş’ın bir kopyası değildir; zira büyük güçler arasındaki iç içe geçmişlik ve çoklu nüfuz merkezleri, herhangi bir doğrudan tırmanışı risklerle dolu bir hâle getirmektedir; nitekim bu riskler, küçük adanın sınırlarını aşarak tüm Latin Amerika’ya, hatta belki de uluslararası sistemin tamamına yayılabilir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Topraksız Ve Vatansız Rohingyalılar, İslam Ümmetinin Bedeninden Koparılmış Bir Uzuvdur

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Topraksız Ve Vatansız Rohingyalılar, İslam Ümmetinin Bedeninden Koparılmış Bir Uzuvdur

Haber:

Birleşmiş Milletler, yardım kuruluşlarının dünyanın en büyük mülteci topluluğuna temel hizmetleri sağlamakta giderek artan zorluklarla karşı karşıya kaldığı bir zamanda, uluslararası insani yardım fonlarındaki sürekli azalmanın Bangladeş’teki 1,2 milyondan fazla Rohingyalı mültecinin yaşam koşullarını daha da kötüleştirebileceği uyarısında bulundu. Bu uyarılar, 2017 yılında Myanmar’ın Rakhine (Arakan) eyaletinde yaşanan kitlesel göç dalgasından yaklaşık dokuz yıl sonra geldi; nitekim o dönemde yüz binlerce Rohingyalı, modern tarihin en vahşi etnik soykırımlarından birinden kaçmak için Bangladeş’e sığınmıştı. (Wasl Haber Sitesi, 04/06/2026)

Yorum:

Rohingya Müslümanları, bölümleri hiç bitmeyen bir trajedi yaşamaktadır; halkın trajedisi, sadece zorla yerinden edilip baskı ve aşağılanmayla sınırlı kalmamış, aksine sistematik ve ısrarlı bir şekilde ortadan kaldırılmaya ve kayıtlardan silinmeye yönelik girişimleri de içermektedir. Bu, marjinalleşmeden vatandaşlık ve hakların elinden alınmasına, katliamlara ve bir meçhule doğru yolculukta ölüm tekneleriyle toplu göçlere kadar uzanan, varlığının tanınmak istenmediği bir halkın krizidir. Şu anda 1,2 milyon mülteci, yıpranmış plastik çadırlardan oluşan kamplarda zorlu koşullarda yaşamakta ve yazın kavurucu sıcağı ve kışın dondurucu soğuğuyla karşı karşıya kalmaktadırlar; buna ek olarak, yeterli tıbbi bakımın sağlanamamasının gölgesinde salgın hastalıklar ve diğer rahatsızlıklar da yaygınlaşmaktadır.

Kimliği İslam olan ancak kimliksiz olarak sınıflandırılan bir halk! Komşu ülkeler onu, aynı akideye mensup olmalarına rağmen buluntu bir çocukmuş gibi reddetmektedir! Yardım isteyen ama yardım edilmeyen bir halk; oysa komşu ülkeler, seferber olduklarında katil suçlulardan tek bir Budist’i bile geride bırakmayacak büyüklükte ordulara sahiptir.

Rohingya Müslümanlarının çektiği acıları, bu trajedinin ilk satırlarını kendi elleriyle yazan sömürgeci devletlerin örgütleri sona erdiremeyecektir; zira sömürgeci İngilizlerin politikaları 1824 yılından itibaren Budistler ile Müslümanlar arasında gerilimler oluşturmuş, bu da 1942 yılında Burma kuvvetlerinin 100 bin Müslümanın hayatını kaybettiği korkunç bir katliam işlemesine yol açmıştır; işte o günden bu yana baskıcı politikalar hiç durmamış ve günümüze kadar devam etmiştir.

Ne Rohingyalılar ne de dünyanın dört bir yanındaki mazlum Müslümanlar, İslam Devleti ve Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sancağı altında birleşmiş İslam'ın ordusu olmadıkça yardım görmeyecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
M. Durra El-Bakuş

Devamını oku...

Müttefiklikten Terk Edilmişliğe: Katar'daki Afgan Mültecilerin Akıbeti, Sömürgeci Siyasetin Gerçeğini İfşa Ediyor

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Müttefiklikten Terk Edilmişliğe: Katar'daki Afgan Mültecilerin Akıbeti, Sömürgeci Siyasetin Gerçeğini İfşa Ediyor

Haber:

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Trump yönetiminin şu anda Katar’da mahsur kalan ve Afganistan’daki yirmi yıllık Amerikan işgali sürecinde ABD ordusu, istihbarat birimleri ve diğer Amerikan kurumlarıyla birlikte çalışmış olan 1100 Afganın ülkeye girişine izin vermeyi planlamadığını vurguladı. Rubio, Washington’un bu kişilerin yeniden yerleştirilmesi konusunda çeşitli ülkelerle görüşmeler yürüttüğünü açıklamış ve mevcut güvenlik kısıtlamalarının onların ABD’ye girişini engellediğini belirtmiştir. Nitekim “AfghanEvac” adlı kuruluş ise daha önce ABD’nin bu Afganların bir kısmını Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ne taşımayı değerlendirdiğini ifade etmişti. Geçtiğimiz yılın sonlarında Washington’da bir Afgan mültecinin karıştığı silahlı saldırı olayının ardından durum daha da karmaşık bir hâle gelmiş; bunun ardından Başkan Trump, Afganistan’ın da aralarında bulunduğu on iki ülkenin vatandaşlarının ülkeye girişine kısıtlamalar getirmiştir.

Yorum:

Katar'daki bu Afganların yaşadığı sıkıntı, sırf bir göç meselesinin ya da vizeyle ilgili bürokratik bir anlaşmazlığın çok ötesine geçmektedir. Zira bu, insanlarla onur ve haklara sahip bireyler olarak değil, siyasi, askerî ve güvenlik hedeflerine ulaşmak için kullanılan araçlar olarak muamele eden sömürgeci kapitalist sistemin gerçek doğasını ortaya koymaktadır. Oysa Afganistan işgali sırasında bu kişiler askere alınmış, kendileri övülmüş ve ABD’nin çıkarlarına hizmet etmeleri için onlara güvenilmişti. Bugün ise onlar hakkında, sadakatlerine, hizmetlerine ya da kendilerine verilen sözlere binaen hüküm verilmemekte, aksine onların gelecekleri, değişen siyasi hesaplamalara ve güvenlik endişelerine göre belirlenmektedir.

Bu gerçeklik, sömürgeci güçlerin temel bir özelliğini ortaya koymaktadır: Onların bireyler ve devletlerle olan ilişkileri ilkeler, değerler ya da ahlaki yükümlülüklerle değil, aksine çıkarlar ve anlık maslahatla belirlenmektedir. Bir zamanlar “müttefik” ve “ortak” olarak övülen bu kişiler, bugün kendilerini belirsizlik sarmalının içinde sıkışmış bulmakta olup, üçüncü ülkelere ya da Demokratik Kongo Cumhuriyeti gibi yoksul ve istikrarsız bölgelere sınır dışı edilme ihtimaliyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Dolayısıyla güç ve kârın yönlendirdiği bir sistemde, insan ancak faydalı olduğu sürece değerini koruyabilir.

Bu Afganların karşı karşıya olduğu kriz, sırf coğrafi yerinden edilmenin ötesine geçmektedir. Nitekim onları çoğu yıllarını, kültürel baskılar, kimlik çatışmaları ve geleceklerine dair artan endişelerin gölgesinde, istikrar ve aidiyetten kopuk bir şekilde belirsizlik hali içinde geçirmişlerdir. Bu nedenle onların hikâyesi, sadece yerinden edilme hikâyesi değildir; aksine aynı zamanda Müslümanların onurunun, güvenliğinin ve geleceklerinin sömürgeci güçlerin vaatlerinin rehinesi olduğu şeklindeki yanlış bir varsayımın da hikâyesidir.

İslami fikir ve siyasi perspektifinden bakıldığında bu olay, bir kez daha Müslümanların şeref, güvenlik ve kimliklerinin vizeler, yabancının kefaleti ya da güçlü devletlerin himayesi yoluyla güvence altına alınmasının mümkün olmadığını ortaya koymaktadır. Zira Allah Subhanehu şöyle buyurmuştur: الَّذِينَ يَتَّخِذُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاءَ مِن دُونِ الْمُؤْمِنِينَ أَيَبْتَغُونَ عِندَهُمُ الْعِزَّةَ فَإِنَّ الْعِزَّةَ لِلَّهِ جَمِيعاً “Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinenler, onların yanında izzet mi arıyorlar? Bilsinler ki bütün izzet yalnızca Allah’a aittir.” [Nisa 139]

Bu nedenle Katar'daki Afgan mültecilerin yaşadığı trajedi, daha geniş bir ölçekte ümmet için bir uyarı teşkil etmektedir. Zira Müslümanların işleri, Washington, Londra ve diğer sömürgeci başkentlerin politikalarına bağlı olduğu sürece, değişen siyasi pazarlıklara ve stratejik çıkarlara maruz kalmaya devam edeceklerdir. Nitekim mevcut uluslararası sistem, insanları korumaktan çok çıkarları koruduğunu defalarca kanıtlamıştır.

Müslümanlar için gerçek onur, güvenlik ve istikrar ancak ümmetin çıkarlarına dayanan siyasi bir sistem ve ilahi hidayetin uygulanması ve yayılmasıyla garanti altına alınabilir. Bu yüzden Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafetin yokluğunda, ümmetin erkek ve kadınları, küresel güçlerin ve onlara bağlı rejimlerin komplolarına maruz kalmaya devam edecektir. Bu nedenle gerçek güvenlik ve onurun yolu, dış güçlere güvenmekte değil; aksine ümmetin çıkarlarını koruyan ve halkını muhafaza eden bir liderliğin altında ümmetin fikri, siyasi ve coğrafi birliğinin yeniden tesis edilmesinde yatmaktadır. Zira Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: إِنَّمَا الإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam kalkandır, onun arkasında savaşılır ve onunla korunulur.”[Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yusuf Arslan - Afganistan

Devamını oku...

“Trump’ın Mandası”: Sosyal Medyadaki Bir Haber, Trump Liderliğinin İflasını ve Bangladeş’teki Siyasi Egemenlik İllüzyonunu Nasıl İfşa Etti?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

“Trump’ın Mandası”: Sosyal Medyadaki Bir Haber, Trump Liderliğinin İflasını ve Bangladeş’teki Siyasi Egemenlik İllüzyonunu Nasıl İfşa Etti?

 

Haber:

İçişleri Bakanlığı'ndan bir yetkiliye göre, Bangladeş'te “Donald Trump” lakabıyla anılan nadir bir albino manda, kendine özgü sarı tüyleri nedeniyle son anda yapılan bir hükümet müdahalesi sonucunda bu bayramda kurbanlık hayvanlar listesinden çıkarıldı. Yaklaşık 700 kg ağırlığındaki hayvan, yetkililer müdahale ettiğinde fiilen kurbanlık olarak satılmıştı; yetkililer, Perşembe günkü kutlamalar öncesinde kamuoyundaki ilginin artmasının ardından güvenlik endişelerine işaret etmişlerdir. İçişleri Bakanı Salahuddin Ahmed, mandanın hayatta kalmasını, paranın müşteriye iade edilmesini ve hayvanın Dakka'daki Ulusal Park'a nakledilmesini emretti. Bakanlıktaki bir yetkili de şöyle dedi: “Son anda, güvenlik endişeleri ve alışılmadık düzeyde kamuoyu ilgisi nedeniyle, mandanın kesimden muaf tutulmasına karar verilmiştir.” (The Guardian, 28 Mayıs 2026).

Yorum:

Dakka’daki 700 kilogram ağırlığındaki albino manda-“Trump”ın garip hikâyesi, 2026 yılının benzersiz olgularından biri olarak kabul edilmektedir. Geniş çapta yayılan ilginç ve eğlenceli bir olay gibi başlayan şey, kısa sürede Batı hegemonyası altındaki modern ulus devletin çalışma keyfiyetine dair çarpıcı bir örneğe dönüşmüştür!

Hayvan ilk başta, krem rengi tüyleri, pembe burnu ve alaycı bir şekilde ABD başkanının şekline benzeyen ayrıcalıklı sarı saç perçemi sayesinde nadir görülen fiziksel özellikleri nedeniyle meşhur olmuştu. Ancak fotoğrafların TikTok ve Facebook’ta hızla yayılmasıyla birlikte, bu manda ülke çapında adeta bir turistik cazibe merkezi hâline gelmiştir. Sosyal medyada kitleler, bu hayvanı alay aracı olarak kullanmak için bir fırsat olarak değerlendirdi ve onu Trump’ın liderlik yetenekleriyle karşılaştırdı; zira Bengalce’de birini “goru” (inek) olarak nitelendirmek, aptallık veya anlayış yetersizliğini gösteren yaygın hafif bir hakaret sayılmaktadır. Bu nedenle insanlar, bu “Trump'a benzeyen mandayı”, (aptallık açısından) Trump’ın liderliğinin iflasıyla karşılaştırmaktan keyif almışlardır. Daha derin bir küçümsemeyi yansıtacak şekilde sosyal medya kullanıcıları, Trump’ın liderlik kapasitesinin bu davranışla somutlaştığını tartışmıştır; nitekim Allahu Teala, Furkan suresinde bu hususta uyarıda bulunmuştur: أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلَّا كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلاً “Yoksa sen onların çoğunun gerçeği dinlediklerini veya akılla­rını kullandıklarını mı sanıyorsun? Onlar tıpkı hayvan sürüsü gibi­dir. Hatta izledikleri yol bakımından hayvanlardan daha şaşkın durumdadırlar.” [Furkan-44] Dolayısıyla bu hayvanın, politikacı Trump'tan daha üstün fıtri değere sahip olduğunu düşünmektedirler.

Ancak devlet müdahale ettiğinde, anlatı siyasi bir boyut kazanmıştır. Zira bir iş insanı, Kurban Bayramı’nda kesmek üzere bir manda satın almıştı; ancak İçişleri Bakanlığı, kesime yalnızca birkaç saat kala kesim işlemini durdurmuştur. Yetkililer bunu, kamu güvenliği ile ilgili endişeler, kontrol edilemeyen kalabalıklar ve üreme için nadir albino genlerinin korunmasına yönelik biyolojik gereklilikle gerekçelendirdiler!

Ancak sıradan bir insan için hükümetin bu müdahalesi, sırf kalabalıkları yönetmekten çok daha habis bir olgu olarak görünmektedir. Bu yüzden genel bir öfkeye yol açmış ve birçok kişinin bağımsızlıklarının hakikatini sorgulamasına sevk etmiştir. Yerel sakinlerin bakış açısına gelince; hükümetin özel bir dini ritüele yaptığı ani müdahalesi, vahşi yaşamı korumak için değil, aksine jeopolitik bir korkaklık olarak görülmektedir.

Kararın zımni anlamı açıktır: Yöneticilerimiz o kadar korkmuş durumdadırlar ki, Batılı bir liderin adını taşıyan bir hayvanın kesilmesine bile izin verememektedirler! Eğer egemen bir devlet, bir medya dalgasıyla paniğe kapılmadan başa çıkma yeteneğinden yoksunsa, bu durum daha derin bir soruyu gündeme getirmektedir: Tartışmalı savunma ve ticaret anlaşmaları gibi büyük dış müdahaleler karşısında ulusal egemenliği savunmak için bu liderlere nasıl güvenilebilir? Sonuçta bağımsızlığımızın ne kadar kırılgan olduğunu ortaya çıkarmak için diplomatik bir krize gerek kalmamıştır; aksine tek bir mandanın, geniş çapta yayılması yeterli olmuştur!

İrtiza Çudrî – Bangladeş Vilayeti
Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Radyosu İçin Yazdı

Devamını oku...

Bir Nasihat... Acaba Husiler Dikkate Alırlar Mı?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Bir Nasihat... Acaba Husiler Dikkate Alırlar Mı?!

 

Haber:

Sana’da günlük olarak yayımlanan es-Sevra gazetesi, geçtiğimiz 31 Mayıs Pazar günü, ilk sayfasının manşetinde kırmızı puntolarla “Yemen’in hastaları ölüm ile ilaç yokluğu arasında” başlıklı bir haber yayımlamıştır; haberde şöyle geçti: “Havalimanları, özellikle tıbbi imkânların yetersizliğinin acısını çeken ülkelerde, her sağlık sistemi için bir can damarları kabul edilmektedir; bu yüzden Yemen’deki Sana Uluslararası Havalimanı, hastaların tedavisi için yurt dışına gitmesini sağlayan ana hava çıkış kapısı olmasının yanı sıra, hayat kurtaran ilaç ve tıbbi malzemelerin ülkeye girişinde de hayati bir rol oynamaktadır.”

Yorum:

Husiler, Sanaa’daki çarpık iktidar koltuğunu devralmalarının üzerinden 12 yıl geçmesine rağmen, hastalarını tedavi ettirmek ve uluslararası sağlık kuruluşları ile diğer Batılı kuruluşlar da dahil olmak üzere yurtdışından tedavi almaya devam etmek için Sanaa Havalimanı’nın açılmasında ısrar ediyorlar! Oysa Müslümanların ilk devleti, kurulduktan miladi değil Hicri 14 yıl içinde Romalıları ve Persleri yenilgiye uğratmıştı!

Bu onların durumunu; yani gözetimin anlamını idrak edemediklerini ve Guinness Rekorlar Kitabı değil, kendileri için tarih yazacak sağlık hizmeti de dahil olmak üzere gözetimin çeşitli yönlerinden hiçbir değerli şey ortaya koyamadıklarını açığa çıkarmıştır.

Sağlık hizmeti, koruyucu bir sistemin faaliyetlerinin özüdür; zira Müslim, Cabir’den şöyle dediğini rivayet etmiştir: بعث رَسُوْلُ اللَّهِ ﷺ إِلَى أُبِيِّ بْنِ كَعْبٍ طَبِيْباً فَقَطَعَ مِنْهُ عِرْقاً ثُمَّ كَوَاْهُ عَلِيْهِ “Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem, Ubey ibn Ka'b'a bir hekim gönderdi; hekim onun bir damarını kesince, kanı durdurmak için o bölgeyi dağladı.

2014 yılından itibaren sağlık hizmetini üstlenmeniz ve bu 12 yıllık süre boyunca hiçbir fayda sağlamayan yüz milyarlarca parayı harcamanız daha mı iyi oldu? Oysa bu paralarla 5-10 hastane kurabileceğiniz gibi aynı şekilde ilaç ve tıbbi malzeme fabrikaları da kurabilirdiniz! Bunu yapmak yerine sınır ötesi sağlık kuruluşlarının bunları üstlenmesini sağladınız; onlar da sizlere kendilerine güvenmeyi ve bağımlı olmayı miras bıraktılar! Bununla birlikte Dünya Sağlık Örgütü ilaçları size, dünyanın en zengin on ilaç şirketinden getirmektedir! Oysa onların çalışması, bizim neslimizi azaltmak, aramızda salgın hastalıklar yaymak ve ürünleri için bizi deney faresi olarak kullanmaktır. Batı’nın gıda ve ilaç karşılığı petrol adındaki habis oyununu hiç işitmediniz mı? O halde ibret almayacak mısınız?!

Pıhtılaşma, tümör (kanser), böbrek hastalıkları ve benzeri acil ve hayati önem taşıyan ilaç ve tıbbi malzemelere gelince; gözetici (yönetici), uzak ülkelerden önce yakın ülkelerden hiç gecikmeksizin ithal edilmesi için özel sektör tüccarlarını görevlendirmekle birlikte bir yılı aşmayacak bir zaman dilimi içinde bu ihtiyaçların yerel olarak hazırlanmasına başlamalıdır.

Devletlerin siyasi tarihinde, bazı devletlerin karşılaştıkları tüm yükleri çözmek amacıyla sınırlarını kapattıklarında ayağa kalktıklarını hiç okumadınız mı?! Şunu biliniz ki; İslam’ın hükümlerine göre bir gözetim ancak, yakında kurulacak olan Nübüvvet Minhacı İkinci Raşidi Hilafet Devleti’nde olacaktır. Bu, iman edenlere egemenlik vaadinin sahibi Vahidi’l Ahad olan Allah’ın izniyle olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Şefik Hamis – Yemen

Devamını oku...

Heybetin Kırılması: Amerika’nın Tereddüdü ve İran’la Güç Hesapları Konusunda Stratejik Bir Okuma

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Heybetin Kırılması: Amerika’nın Tereddüdü ve İran’la Güç Hesapları Konusunda Stratejik Bir Okuma

 

Amerika, İran'a saldırma konusunda neden şaşkın bir tutum sergiliyor? Bu tereddüt kasıtlı ve planlı mı, yoksa acziyetin bir göstergesi mi? Peki büyük güçlere sahip olmasına rağmen, İran'a askeri bir darbe indirme ve Hürmüz Boğazı'nı zorla açma konusunda Amerika'nın karşısında duran ve onu engelleyen gerçek engeller nelerdir? Bu tereddüdün uluslararası sahadaki etkisi nedir?

Bu karmaşık mesele karşısında, her bir siyasi analist veya strateji uzmanının aklına birçok soru gelmektedir. Bunlar hakkındaki belirsizliği ortadan kaldırmak için, onun ayrıntılarına ve İran’la yaşanan çatışma turlarına ve onunla yapılan anlaşmaların arka planlarına inmek gerekir.

ABD’nin İran’a yönelik politikası, açık ve sabit gerekçelere dayanmaktadır; bunlar, İran’ın nükleer programından ve füze silahlarından arındırılması ve bölgedeki kolları ve müttefikleri (Lübnan, Yemen, Gazze ve Irak) üzerinden elini çekmesidir.

Dünya ve ilgili uluslararası kuruluşları, İran’ın nükleer silahlara sahip olmadığını, hatta bu noktaya yaklaşmadığını ve bu aşamaya ulaşmak için daha uzun bir zamana ihtiyaç duyduğunu bilmesine ve -defalarca vurgulamasına- rağmen; yine de ABD, İran ve büyük güçler arasında nükleer anlaşma imzalanmıştır. Bu anlaşma uyarınca İran’ın tesisleri sıkı bir denetim altına alınmış ve İran, anlaşmanın hiçbir maddesini ihlal etmemiştir; nitekim o dönemde Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Genel Direktörü bunu açıklamış ve İran’ın anlaşmaya tam olarak bağlı kaldığını ve tesislerdeki her hareketi izlemek ve kaydetmek için gözetim kameralarının 24 saat boyunca çalıştığını vurgulamıştı.

Bu anlaşmanın akabinde Avrupa şirketleri ve ülkeleri, İran’ın tüm sektörlerini kapsayan on milyarlarca Dolarlık yatırım sözleşmelerine girme konusunda acele etmiş ve bu ülkeler, İran’ın anlaşmaya tam olarak bağlı kaldığına tanık olmuşlardı. Anlaşmanın imzalanmasından sonra Amerika’yı öfkelendiren gerçek şuydu; Avrupa, Rusya ve Çin şirketlerinin, altyapı ve sanayi sisteminin modernizasyonu gibi her şeyden yoksun olan devasa İran pazarını hızlı bir şekilde ele geçirirken Amerikan şirketlerinin bu pazara girmede gecikmesiydi; böylece daha önce uyguladığı sert yaptırımların sonucunda Amerika kaybederken diğerleri kazanmıştı.

Finansal rahatlama döneminde İran, petrol satışlarından elde ettiği mali fazlalıkları ve gelen yatırım gelirlerini, ABD’nin gözetiminden uzak bir şekilde dağların altında dev bir tünel ve korunaklı askeri altyapı ağının inşasına yatırmıştır. Bu, İran’ın bu anlaşmanın uzun süre dayanamayacağını bilmesinden kaynaklanmıştır; bu nedenle bunu, askerî sanayi üssü inşa etmek ve çıkarlarını koruyacak güçlü uzantılar oluşturmak için altın bir fırsat olarak görmüştür; tüm bunlar ise, bölgede Amerika ve müttefikleriyle kaçınılmaz bir çatışmaya hazırlık amacıyla servetlerinin getirilerinden mahrum bırakılan İran halkının refahı pahasına gerçekleştirilmişti.

–Seçim kampanyası sırasında harcamaları azaltmak amacıyla nükleer anlaşmayı feshetmek ve birçok uluslararası anlaşma ve kuruluşlardan çekilmekle tehdit eden- Trump'ın iktidara gelmesiyle birlikte, anlaşmayı gerçekten feshetmiş ve İran'ı, nükleer ve zenginleştirme programının dağıtılmasını, füze programının imha edilmesini ve bölgedeki (İran'ın Lübnan'daki partisi, Hamas, İslami Cihad, Haşdi Şabi ve Husiler) kollarının dağıtılmasını temsil eden şartlarına teslim olmaya zorlamak için sert ve katı yaptırımlar dayatmıştı.

Amerikan zihniyeti, halkın İran rejiminin tasallutundan dolayı çektiği acıları izlemekti; bu da onda, rejime güçlü ve isabetli bir darbe indirilmesi halinde rejimin hızla çökeceği yönünde hayali bir algı oluşturmuştu; bu da İran muhalefetini derhal harekete geçip dizginleri ele geçirme imkânı verecek, böylece Amerika, tek bir darbeyle rejimi ve askeri sistemi devirip askeri programları sonlandırmaları ve tedarikleri İran'ın müttefiklerinden kesmeleri için kendi adamlarını iktidara getirecekti.

Ancak işler Amerika’nın istediği gibi gitmemiştir; zira çatışma ve caydırıcılığa dair hesaplar, onun ve tüm Batı’nın beklemediği bir şekilde gerçekleşmiştir. Çünkü herhangi bir doğrudan çatışma senaryosunda İran’ın ilk hedef alacağı şey, Orta Doğu’daki Amerikan kara üsleri ile 3.000 kilometreden fazla bir alanı tarayan ve İran’daki, hatta Hindistan ve Pakistan sınırlarına kadar büyük küçük her şeyi izleyen uydu ağına bağlı gözetleme ve izleme tesisleri olacaktı.

Bu üslerin hedef alınması, ABD'nin savaşta en önemli belirleyici faktör olmasını kaybettirecektir; çünkü tek başına deniz araçlarına güvenmek savaşları kazandırmaz; zira gemilerin kolayca hedef alınması ve hareketlerinin yavaşlatılması, onları karadan uzak durmaya zorlar. Oysa kara üsleri, savaş alanıyla bağlantıyı sağlayan doğal bir köprüyü ve güçler için en güçlü lojistik desteği temsil etmektedir. Dolayısıyla Amerika üslerini kaybettiğinde, onunla birlikte lojistik destek sağlayan ülkeler de kaybedecektir. Bu ise bu ülkelerin ABD’ye büyük hizmetler sunmadıkları anlamına gelmemektedir, aksine onun çöküşünü ve ağır bir yenilgi yaşamasını önleyen en güçlü dayanak olmuşlardır. Ancak Amerika, İran’ın tepkisi ve sahadaki seçenekleri karşısında şaşkına dönmüş, bu da onun önleyici saldırısının değerini ve anlamını yitirmesine neden olmuştur.

Nitekim İran'ın tepkisi çok daha acı verici olmuştur. Amerika’nın ve onun beslemesi Yahudi varlığının uğrayacağı en büyük kayıp, heybetini kaybetmesidir; yani benzersiz olmasıyla övünen ve lisanı hali, ben sizin yenilmez en büyük Rabbinizim diyen büyük güç olma heybetini kaybetmesidir! Trump'ın unuttuğu şey, bu kainatın üzerinde, zayıfı güçlü, güçlü olanı ise zayıf kılan, mülkü bahşeden ve onu geri alan bir yaratıcının olmasıdır; nitekim daha önce Firavun da gücüne ve zorbalığına aldanmıştı; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَنَادَىٰ فِرْعَوْنُ فِي قَوْمِهِ قَالَ يَا قَوْمِ أَلَيْسَ لِي مُلْكُ مِصْرَ وَهَٰذِهِ الْأَنْهَارُ تَجْرِي مِن تَحْتِي أَفَلَا تُبْصِرُونَ “Firavun kavmine seslendi ve şöyle dedi: "Ey kavmim! Mısır’ın mülkü ve altımdan akıp giden şu ırmaklar benim değil mi? Hala görmüyor musunuz?" [Zuhruf 51] Dolayısıyla Allah, onun övünüp durduğu suyun, onu ve askerlerini yutmasını sağlamıştır.

Bölgedeki müttefiklerin gücüne dair hayali algı ve bölgede ve küresel düzeyde en güçlü ordusuna sahip süngünün başı Yahudi varlığıyla övünmek, Amerikan stratejisini öldürmüş ve küresel heybetini kaybetmesine neden olmuştur. İşte bu kayıp, dünyanın en küçük ülkelerini bile Amerika’ya ‘hayır’ deme ve onun üslerini kullanmasını ya da hava sahaları ve limanlarından geçişini engelleme konusunda cesaretlendirmiştir.

Trump’ın NATO müttefiklerinden yardım istemesine rağmen onların karşılık vermemesinden daha büyük bir kayıp olabilir mi? İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Amerika’nın kuyruğundan giden geleneksel stratejik ortak Avrupa’nın, İran’a yönelik bu barbarca saldırı başladığında bir kenara çekilmesinden daha büyük bir kayıp olabilir mi? İşte bu an, bu stratejik ortaklığı sonsuza dek sona erdiren dönüm noktası ve öldürücü darbe olmuş, NATO ittifakını da zayıflatmıştır.

Trump, bu düşüncesiz ve risklerle dolu maceranın sonuçları konusunda uyarıda bulunan askeri sistemle çatışmış; dahası bu uyarılara kulak asmamış ve kendi arzusuna göre hareket ederek yanlış bir yola sapmıştır. Ayrıca meseleyi baştan sona gözden geçirip ordusunun komutanlarıyla bir araya gelerek onların görüşlerini dinlemek yerine, onları görevden almış ve daha az tecrübeli ve deneyimli kişileri atamıştır.

Amerika bugün, kendisinden ders çıkarmadığı tarihinin en kötü günlerini yaşamaktadır; bu tarih, çok fazla güç unsuruna sahip olmayan küçük güçlerin kendisini ezdiği ve hayal kırıklığına uğramış ve kaybetmiş bir şekilde kuyruğunu kıstırarak aşağılanmış olarak geri çekilmek zorunda bıraktığı askerî başarısızlıklarla doludur.

Amerika’nın tereddüdü aslında “korku ve dehşet teorisine” dayanmaktadır; yani düşmanın dengesini kaybedip savaşmadan çökmesi için korku yayma girişimine dayanmaktadır. Ancak sahadaki tablo bunun tam tersini söylemektedir. Zira Trump’ın imaları ve hamleleri hem bu adamın dengesini kaybettiğini hem de Amerika’nın, görüntüde bile olsa kendisini galip gösterecek herhangi bir başarıyı gerçekleştirme gücüne olan güvenin kaybolduğunu göstermektedir. Buna karşılık İran’ın durumunun istikrarlı olduğu görünmektedir; zira halkın ülkesinin küresel kibir güçleri tarafından hedef alındığını hissetmesinden dolayı kitleler liderlikle kenetlenmiş ve etnik farklılıklar ve ayrımlara rağmen fedakârlık yapmaya hazır bir hale gelmişlerdir.

Dünyanın Amerika’yı terk etmesi ve onun planlarını kaldırıp atması, onun kendisini yalnızlık ve izolasyon içinde hissetmesine yol açmıştır; işte Trump’ın, açıklamalarındaki, güç kullanmakla tehdit edip sonra bunu ertelemesi şeklindeki dalgalanmalar buradan kaynaklanmaktadır; bu da yönetimini küresel ölçekte alay konusu haline getirmiş ve birçok ülkenin ona karşı cesaretlenmesine neden olmuştur. Bunun sonucu onun Çin ile karşı karşıya gelmesi olmuştur; zira Çin Devlet Başkanı, Trump’a tarihi hatırlatarak ona, küçük bir rakibi küçümsemesi ya da Amerika’nın gücü ve üstünlüğüne aldanması konusunda uyarıda bulunmuştur; nitekim bu bağlamda Trump'ın kesinlikle hiç duymamış gibi göründüğü stratejik “Tukidides Tuzağı” (Thucydides Trap) çıkmazını hatırlatmıştır; bunu da Çin ejderhasıyla olan çatışmasından aşağılanmış ve ekonomik ve siyasi savaşında kuşatılmış olarak geri dönmesi için yapmıştır. (Tukidides Tuzağı; siyaset bilimci Graham Allison'ın Antik Yunan tarihçisi Tukidides'in yazılarından yola çıkarak ortaya attığı jeopolitik bir kavramdır; bu kavram, gerilemekte olan egemen gücü, yeni yükselen bir güçle çatışmaya iten tarihsel bir tarzı açıklamaktadır.)

Trump, hayal kırıklığıyla dolu gezisinden döner dönmez, kendisini üstün gören kibirli bir açıklamayla yeni bir dramatik sahnenin perdesini kapatmıştır; zira açıklamada, “İran’a yönelik ezici ve yıkıcı saldırıyı son anda durdurduğunu” iddia ettiği gibi bunun, Körfez ülkelerinin arabuluculuğunun ve diplomasiye bir şans daha verilmesi için yalvarmalarının ardından gerçekleştiğini de iddia etmiştir!

Açıklamasını daha sona erdirmemişti ki Körfez ülkeleri bu iddiaları çürütmek için oybirliğiyle bir yanıt vermişlerdir; zira bu ülkeler, böyle bir şeyin olmadığını, aslında ilan edilen saldırı planından haberdar olmadıklarını ve kendileri tarafından herhangi bir arabuluculuğun gerçekleşmediğini vurgulamışlardır.

Bu yalanlamalar, keskin bir kılıç darbesinden daha sert darbeler mesabesinde olmuştur; zira Trump, hazinelerinden sınırsızca yararlanan kendisine bağlı olan ve üslerine ev sahipliği yapan ülkelerden bile darbe almıştır. Dolayısıyla bu sonuç, ABD’nin iddialarının sahte olduğunu ortaya çıkarmış ve darbe indirme konusundaki gerçek engelin “insani ve tereddüt” ya da iddia edilen arabuluculuklar değil, aksine İran’ın vereceği tepkiden korku ve heybetinin kırıldığı bir zamanda süper gücü kuşatan kapsamlı stratejik acziyet olduğunu teyit etmiştir.

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Salim Ebu Sebeytan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER