Pazar, 22 Rebiu’s Sânî 1448 | 2026/10/04
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Uganda, Türkleri Sınır Dışı Etmekle Değil Gerçek Düşmanıyla Yüzleşmelidir!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Uganda, Türkleri Sınır Dışı Etmekle Değil Gerçek Düşmanıyla Yüzleşmelidir!

Haber:

9 Eylül 2026'da, Uganda Devlet Başkanı Yoweri Museveni‘nin oğlu olan Uganda Savunma Kuvvetleri Komutanı Muhoozi Kainerugaba, sosyal medya hesabı üzerinden tüm Türk vatandaşlarına Uganda'yı derhal terk etmeleri yönünde bir talimat yayınladı. Ayrıca bu önlemin uygulanmasını talep etmek amacıyla 18 Eylül 2026 tarihinde Türkiye Büyükelçiliği önünde bir protesto düzenlenmesi de planlandı.

Yorum:

General Muhoozi'nin açıklaması kısmen, şu anda Türkiye'de ikamet eden ve Uganda hükümetini eleştiren blog yazarı Fred Lumbuye meselesi etrafında şekilleniyor; zira Uganda daha önce Türkiye'den onun iadesini veya sınır dışı edilmesini talep etmişti.

Uganda'daki Türklere yönelik bu haksız karalama kampanyası, Uganda'nın Türkiye ile yıllardır devam eden ilişkilere sahip olmasına ve ticaret, altyapı, eğitim, imalat, konaklama sektörü ve benzerleri gibi pek çok alanda aktif ikili iş birliği yürütmesine rağmen oldukça ileri bir boyuta ulaşmış gibi görünmektedir.

Uganda'nın bu Türkiye karşıtı tutumunda ortaya çıkan şey, Batı'nın İslam ve Müslümanlara karşı yürüttüğü kötü niyetli kampanyadan etkilenen Museveni hükümetinin, İslam'a karşı beslediği nefret ve korkunun ürününden başka bir şey değildir.

Batı'nın bir kampanyası çerçevesinde Uganda, Yahudi varlığının işlediği soykırım uygulamalarını açıkça desteklemiş; ayrıca "barışı koruma" adı altında Gazze'ye asker gönderme niyetini ilan etmiştir; oysa ki asıl hedef, Yahudi varlığının Gazze halkını kesin olarak boyun eğdirmesine yardımcı olmaktır. Bunun yanı sıra General Muhoozi Amerika'nın İran'a yönelik saldırılarını destekleyen net açıklamaları defalarca dile getirmiştir; o halde Uganda'dan sınır dışı edilmeyi en çok hak eden, Türkiye mi, yoksa askeri üssü Yahudi varlığı ile birlikte Amerika mı?

Amerika'nın talimatlarıyla terörle mücadele gerekçesi altında Uganda'nın İslam'a ve Müslümanlara karşı başlattığı vahşi kampanya ve korkunçluklar, ülkede İslam'ın yayılmasını engellemede başarılı olamamıştır; zira Müslümanların sayısı 2014 ile 2024 yılları arasında 4,66 milyondan 6,05 milyona fırlamıştır.

İslam, Doğu Afrika kıyılarından gelerek Buganda Krallığı döneminde Uganda’ya erken bir dönemde ulaşmıştır; zira -çoğunluğu Araplardan, Doğu Afrika kıyısı sakinlerinden ve daha sonra Türklerden- oluşan Müslüman davetçiler ve tüccarlar; genel olarak Doğu Afrika'da, özel olarak da Uganda'da ve Uganda medeniyetinin temel taşlarından biri sayılan Buganda Krallığı’nda İslam'ın yayılmasına katkıda bulunmuşlardır.

Her şeyden önce, Türkler Doğu Afrika’nın tarihi koruyucuları, dostları ve destekçileri olup onun düşmanı değillerdir; zira Osmanlı Hilafeti döneminde, özellikle de Miladi 16. yüzyılın sonlarında İstanbul, Doğu Afrika’daki sömürgeci Portekiz ile savaşmak üzere bir ordu göndermiştir.

Müslümanlar ve gayrimüslimler, 19. yüzyılın ikinci yarısında zalim sömürgeci Batılılar gelene kadar Uganda’da yüzyıllar boyunca bir arada yaşamışlardır; zira bu dönemde İmparatorluk Britanya Doğu Afrika Şirketi, Uganda’yı ele geçirmiş ve Müslüman liderleri azlederek, kendisiyle işbirliği yapmayı ve komplo kurmayı kabul eden Hıristiyan yöneticileri iktidara getirerek Buganda Krallığı’nı zayıflatmaya çalışmıştır. İşte o günden bu yana Uganda’daki Müslümanlar her türlü baskı ve zulümle karşı karşıya kalmaktadır.

Diğer Afrika ülkeleri gibi Uganda da, halkına bir fayda sağlamayan, aksine sömürgeci Batı şirketlerinin çıkarlarına hizmet eden sayısız kaynaklara sahiptir; bu da nüfusun büyük çoğunluğunu aşırı yoksulluk içinde bırakmaktadır. Artık Uganda'nın sömürgeci Amerika'nın zincirlerinden kurtulmak için çabalarını yoğunlaştırıp ciddiyetle çalışmasının ve İslam düşmanlığı ve Türkleri sınır dışı etmek gibi batıl meselelerle uğraşmak yerine -şerir demokratik siyasi sistemi ve sömürücü ekonomik sistemiyle- kapitalizmi temsil eden gerçek düşmanla yüzleşmesinin zamanı gelmiştir.

Tüm onur ve ihlasla, özelde General Muhoozi Kainerugaba'yı, genelde ise Uganda halkını, İslam’ı adil ve samimi bir şekilde incelemeye ve araştırmaya davet ediyoruz; zira İslam’da, Hilafet Devleti tarafından uygulanan hayatın tüm işlerine yönelik net çözümler bulacaklardır; Uganda’yı ve tüm insanlığı kurtaracak olan işte bu çözümlerdir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Said Bitumva - Tanzanya

Devamını oku...

Uyuşturucu ve Sarhoşluk Veren Şeylere Yönelik İslami Bakış Açısı

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Uyuşturucu ve Sarhoşluk Veren Şeylere Yönelik İslami Bakış Açısı

Uyuşturucu, Batı’daki ve Mısır ve Sudan’dan Pakistan ve Endonezya’ya kadar Müslüman ülkelerdeki Müslüman gençler arasında yaygınlaşmıştır; hatta bunun ötesine geçerek bizzat bazı Müslümanlar bile kâr elde etmek için başkalarının acılarını istismar ederek uyuşturucu ticaretine karışmışlardır. Nitekim bağımlı olanlar normal hayatlarına dönmek için mücadele ediyorlar, ardından çoğu zaman tekrar bağımlılığa geri dönüyorlar. Eğitim kurumlarında esrar artık kolayca temin edilebilir bir hale gelirken, metamfetamin (buz) ise daha yaygın bir hale gelmiştir. Bu durum bizim, dolayısıyla gençlerin geleceğini tehdit etmektedir; zira onları, Allahu Teala'ya itaatten uzaklaştırmaktadır.

Aşağıda gençlerin, ebeveynlerinin, öğretmenlerinin, hemşirelerinin ve rehberlerinin dikkate almaları gereken yedi madde yer almaktadır:

Birincisi:İçki, sarhoş edici ve haram olan her şeydir; içki dışındaki sarhoş edici şeyler de buna dahildir. Nitekim içki, Mâide suresinde haram kılınmıştır; zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ey iman edenler! Şüphesiz ki içki, kumar, putlar ve fal okları şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.” [Maide 90] Ayette geçen “Hamr” kelimesinin anlamı, sarhoş edici her şeydir; dolayısıyla kastedilen, sadece üzümden elde edilen şeylerle sınırlı değildir, aksine üzüm dışındaki sarhoş edici şeyleri de kapsanmaktadır. Buhari ve Müslim, İbn Ömer Radıyallahu Anhuma'dan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Ömer Radıyallahu Anh'ın Allah'ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in minberinde şöyle dediğini işittim: أَمَّا بَعْدُ أَلاَ وَإِنَّ الْخَمْرَ نَزَلَ تَحْرِيمُهَا يَوْمَ نَزَلَ وَهْىَ مِنْ خَمْسَةِ أَشْيَاءَ مِنَ الْحِنْطَةِ وَالشَّعِيرِ وَالتَّمْرِ وَالزَّبِيبِ وَالْعَسَلِ‏.‏ وَالْخَمْرُ مَا خَامَرَ الْعَقْلَ “Dikkat edin ki, şarabın haram kılınması indiği gün olmuştur. O beş şeyden olur: Buğdaydan, arpadan, kuru hurmadan, kuru üzümden ve baldan. Hamr, aklı örten, şeydir.” Buhari ve Muslim, Ebu Musa Radıyallahu Anh'dan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem beni ve Muaz ibn Cebel’i Yemen’e gönderdi; bunun üzerine şöyle dedim: Ey Allah’ın Rasulü; ülkemizde arpadan yapılan el-Masarru adı verilen bir içecek ve baldan yapılan el-Bit adı verilen başka bir içecek vardır. Bunun üzerine Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurdu: كُلُّ مُسْكِرٍ حَرَامٌ “Her sarhoşluk veren şey haramdır.”

(كُلُّ مُسْكِرٍ حَرَامٌ “Her sarhoşluk veren şey haramdır” şeklindeki mutlak ifadeden, içecek olmasa bile sarhoş eden şeylerin haram olduğuna dair delil getirilmiştir; buna esrar ve benzeri maddeler de dahildir; Nevevî ve diğerleri onun sarhoş edici şey olduğunu kesin olarak belirtmişlerdir, başkaları ise bunun uyuşturucu olduğunu kesin olarak belirtmişlerdir ki bu, büyük günahtır; çünkü bu, gözlem yoluyla içkiden dolayı oluşan neşe, coşku, bağımlılık ve kendini ona büsbütün kaptırma hâlini meydana getirmektedir.)

İkincisi: Marihuana-Cannabis’ten (kenevir) üretilen esrar, sarhoş edici olup haram kılınmıştır. Marihuana-Cannabis, Hint keneviri bitkisinin türevlerinden biridir ve işlenmiş ürünü esrar olarak bilinir; kısaca THC olarak bilinen tetrahidrokannabinol içerdiği için bağımlılığa neden olur.

Üçüncüsü: Esrar (Marihuana-Cannabis) bağımlılığa neden olur ve bağımlılıktan kurtulmak için tıbbi müdahale gerekebilir.

Esrara (Marihuana-Cannabis) bağımlılık, beynin, yüksek miktardaki uyuşturucuya bazı doğal kimyasalların üretimini azaltarak ve bunlara karşı duyarlılığını düşürerek uyum sağladığında meydana gelir; böylece esrar kullanımı bir bağımlılığa dönüşür ve kişi, hayatının birçok yönünü olumsuz etkilemesine rağmen uyuşturucu kullanımını bırakamaz. Biyokimyasal değişiklikler, kişiyi bağımlılıktan kurtarmak için tıbbi uzmanlık gerektirir. Kişi sarhoş edici bir şeye bağımlı hâle geldiğinde, hayatının herhangi bir döneminde ve herhangi bir kriz anında, başa çıkma yöntemi olarak yeniden kullanmaya başlama olasılığı artar.

Dördüncüsü: Tövbe, sarhoş edici şeylerden uzak durma azmini güçlendirir. Zira Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: لَوْ أَخْطَأْتُمْ حَتَّى تَبْلُغَ خَطَايَاكُمُ السَّمَاءَ ثُمَّ تُبْتُمْ لَتَابَ عَلَيْكُمْ “Hatalarınız göğe ulaşacak kadar günah işleyip de sonra (onlardan) tövbe etmiş olsanız, Allah tövbenizi kabul eder.” [İbn Mâce]

Alışkanlığın üstesinden gelmenin ve yardım talep etmek üzere Allahu Teala’ya yönelmenin ilk adımı, kişinin günahlarını kabul edip Allahu Teala’ya tövbe etmesidir. İşte o zaman bir Müslüman doğru yoluna başlamış olur. Çünkü günahı, Allahu Teala kerih gördüğü için kerih görecek ve günah işleyenlerle arkadaşlık etmekten, hatta onun bulunduğu yerden bile uzak duracaktır. Dolayısıyla kişi, yeniden geri dönmekten korktuğu için evinden bile uzaklaşabilir; böylece kalbini, zihnini ve vaktini Allahu Teala’ya itaatle dolduracak, salihlerin ve âlimlerin sohbetini bulacaktır. Böylece de içine düşmüş olduğu günahtan nefret edecektir.

Beşincisi: İslam, sarhoş edici şeyleri kullanmayı teşvik eden şehvet eğilimini tedavi etmektedir. Çağımızda kök salmış şehvet eğilimi (hedonizm) anlayışı, sarhoş edici şeylerin kullanımına yeniden dönme (nüksetme) eğilimini artırmaktadır. Dolayısıyla bu, hidayetle çelişse bile Allah'ın razı olmadığı şeyleri yapmaya yönelik kökleşmiş bir arzudur. Bu yüzden İslam, bu mefhumu doğrudan ele almakta ve onun yerine, her şeyin ve herkesin üstünde olan Allahu Teala'yı razı etme arzusunu koymaktadır. Eğer bağımlı hale geldiysek, yapmamız gereken şehvetle ilgili vahiy üzerinde derinlemesine düşünmemizdir ki böylece samimi ve derin bir sevgiyle Allah’ın sevdiğini sevelim ve O’nun nefret ettiğinden de nefret edelim.

Allahu Teala, dünyevi şehvetlerin peşinden gidenleri batıl bir ilaha tabi olanlar olarak nitelendirmiş ve bunun hidayete aykırı olduğunu belirtmiştir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: أَفَرَأَيْتَ مَنِ اتَّخَذَ إِلَهَهُ هَوَاهُ وَأَضَلَّهُ اللَّهُ عَلَى عِلْمٍ وَخَتَمَ عَلَى سَمْعِهِ وَقَلْبِهِ وَجَعَلَ عَلَى بَصَرِهِ غِشَاوَةً فَمَن يَهْدِيهِ مِن بَعْدِ اللَّهِ أَفَلَا تَذَكَّرُونَ “(Ey Muhammed!) Hevâ ve hevesini kendine ilâh edinen, Allah'ın kendi ilmi dahilinde saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürleyip gözüne perde çektiği kimseyi görüyor musun? Şimdi onu Allah'tan başka kim hidâyete erdirebilir? Hala düşünmez misiniz?” [Casiye 23] Ebu Ya’la Şaddad ibn Evs, Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: الْكَيِّسُ مَنْ دَانَ نَفْسَهُ وَعَمِلَ لِمَا بَعْدَ الْمَوْتِ، وَالْعَاجِزُ مَنْ أَتْبَعَ نَفْسَهُ هَوَاهَا، ثُمَّ تَمَنَّى عَلَى اللَّهِ “Akıllı kişi, nefsini hesaba çeken ve ölüm sonrası (ahiret) için çalışan kişidir. Aciz kişi ise nefsini heva ve hevesine tâbi kılan, sonra da Allah'tan (bağışlanma ve cennet) temenni eden kişidir.” [İbn Mace rivatet etti]

Altıncısı: İslam, alkol bağımlılığından kurtulmak için yardım talep etmek üzere dua etmeye yönlendirmektedir. Biz yalnız değiliz, hem de asla yalnız değiliz. Küçük olsun büyük olsun, hiçbir şeyle tek başımıza yüzleşmeyiz. Nitekim Allah Subhanehu ve Teala her zaman bizimle beraberdir; O’na yakınlaştığımızda bizi sever ve bize yardım eder. Bize hayal edemeyeceğimiz ve beklemediğimiz yollarla yardım eder; çünkü kalpleri değiştirmeye ve bizi dinimizde güçlü kılmaya muktedir olan sadece O'dur. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِن لَّدُنكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنتَ الْوَهَّابُ “(Onlar şöyle yakarırlar:) Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin.” [Al-i İmran 8] Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem de şöyle buyurmuştur: يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ ثَبِّتْ قَلْبِي عَلَى دِينِكَ “Ey kalpleri hâlden hâle çeviren Allah’ım, kalbimi dinin üzere sabit kıl.” [Tirmizi]

Yedincisi: Sarhoş edici şeylerin tufanını sona erdirmek için İslami yönetim sistemine ihtiyacımız vardır; çünkü bizler, sağlık hizmetleri çalışanları, öğretmenler, ebeveynler ve gençler olarak, Müslüman ülkelerde ve Batı'da bir uyuşturucu tufanıyla karşı karşıyayız. Bu ise devasa bir tufandır ve bunun haklı gerekçesi vardır. Zira İslam ülkelerindeki mevcut devletler, İslam’ın hükümlerine göre yönetmemektedir; bu yüzden bu sorunu çözmeleri mümkün değildir; çünkü bu ülkelerin medya organları, eğitim ve sosyal sistemleri Batı modeline göre tasarlanmış olup seküler liberalizme dayalıdır. Aslında bu ülkeler, bu tufanın daha da kötüleşmesine katkıda bulunmaktadırlar. Bu tufanda boğulanlara yardım etmek için önlemler alabileceğimiz doğrudur; ancak bunu temelden önlemenin yolu, başka bir şer'î vacibe bağlı kalmakta yatmaktadır; dikkat edin bu vacip, tüm insanlık için merhametin tek yolu olan Nübüvvet Minhacı üzere Hilafeti kurmak için çalışmaktır. Zira Hilafet, ilahi vahiy üzerine sağlam temellere dayanan bir medya ve eğitim sistemi aracılığıyla Allah’ın rızasını arayan İslami şahsiyetler yetiştirmeye çalışacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr - Pakistan

Devamını oku...

Mübarek Toprak - Filistin: Filistin’in Özgür Kadınları, Kadınları Yozlaştırmaya Çalışanlara ve CEDAW’ı Savunanlara Karşı Seslerini Yükseltiyor!

  • Kategori Filistin
  •   |  

Hizb-ut Tahrir/ Mübarek Toprak Filistin:

Filistin’in Özgür Kadınları, Kadınları Yozlaştırmaya Çalışanlara ve CEDAW’ı Savunanlara Karşı Seslerini Yükseltiyor!

Mübarek Toprak (Filistin) kadınlarından ve özgür kadınlarından büyük bir kalabalık, El-Halil şehrindeki kız kardeşlerinin çağrısına icabet ederek, kadın ve Müslüman ailenin korunması ve bilinçlendirilmesi amacıyla, kadın ve aileyle ilgili bazı şer’î hükümlerin ele alındığı olağanüstü bir toplantıya katıldı. Toplantıda, kadını ve dolayısıyla aileyi ve toplumu çeşitli yöntem ve araçlarla hedef alan yozlaştırma ve Batılılaştırma kampanyalarına karşı uyarılarda bulunuldu.

Toplantı, hatta bir konferans niteliğindeki program, çok sayıda konuşmayı içeriyordu. İlk konuşma “Kadın: Vahyin Koruduğu Onur ile Kendisi Üzerinde Çatışılan Sloganlar Arasında” başlığını taşıyordu. Bu konuşmada İslam’da kadının konumu, vahyin onun onurunu, statüsünü ve haklarını nasıl koruduğu ve Batı ile onun destekçilerinin bunları çarpıtma ve değiştirme girişimleri ele alındı.

“Batı’nın Kadına Yönelik Acımasız Saldırısı” başlıklı ikinci konuşmada ise özellikle erkeklerle kadınların bir arada bulunması ve aralarındaki sınırların kaldırılması gibi konular üzerinden İslam’ın sosyal düzenine ilişkin şer’î hükümler üzerinde duruldu.

Üçüncü konuşma “CEDAW Sözleşmesi ve Ardından İslam’ın Hükümlerine Karşı Savaş ve Müslüman Kadının Bozulması” başlığını taşıyordu. Bu konuşmada, CEDAW Sözleşmesi’nin çeşitli maddelerinin şer’î hükümlerle çeliştiği ve bunların Müslüman kadına dayatılmak istendiği ortaya konuldu.

Dördüncü konuşma “Filistin’de Feminizm Hareketi: Acı Bir Hasat” başlığını taşıyordu. Bu konuşmada, kadını ve aileyi yozlaştırmayı amaçlayan feminist kurum ve derneklere sağlanan yabancı finansman ve şüpheli para kaynakları ele alındı.

Beşinci konuşma “Erkeklerle Kadınların Bir Arada Bulunması: Sınırlar ve Hükümler” başlığını taşıyordu. Bu konuşmada, erkek ve kadınların bir arada bulunmasının şer’î açıdan anlamı ele alınarak, özel ve kamusal hayatta erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkilere dair sınırlar ve hükümler açıklandı. Ayrıca sosyal medya ve iletişim araçları üzerinden kurulan ilişkiler de ele alındı.

“Kadının Güçlendirilmesi” başlıklı altıncı konuşmada ise kadın meselesine ilişkin günümüz söyleminde güçlü bir şekilde kullanılan bu sloganın taşıdığı tehlikeye, yanıltıcı yöntemlerle oluşturduğu etkiye ve ortaya çıkardığı sonuçlara dikkat çekildi.

Ardından, Gazze’deki kadınlardan bir kız kardeşin, feminist derneklere hitaben hazırladığı etkileyici bir video mesajı gösterildi. Mesajda, Gazze’de kadınların maruz kaldığı öldürülme, yerinden edilme, yakınlarını ve sahip olduklarını kaybetme, acı, işkence ve esaret gibi sıkıntılar karşısında söz konusu derneklerin oynadığı role değinildi.

Konuşmaların sonuncusu, “El-Halil Kadınları” tarafından verilen açık bir mesaj niteliğindeydi. Kadınlar, Batılı gündemlerden, CEDAW Sözleşmesi’nin maddelerinden ve bunların beraberinde getirdiği uygulamalardan; Allah’ın şeriatına ve hükümlerine aykırı olan her şeyden uzak olduklarını ilan ettiler.

Ayrıca Filistin’in, geçmişte olduğu gibi bugün de mübarek toprak olduğu ve kadınlarının ve özgür kadınlarının, Batılılaştırma ve yozlaştırmaya yönelik tüm girişimlere karşı aşılmaz bir kale olarak kalacağı vurgulandı.

Programda “Ey Dün Değerli Bir Şekilde Korunmuş İnci!” başlıklı bir şiir de okundu.

Toplantı veya konferans sırasında iki video gösterildi. Bunlardan birinde, Müslüman kadının da kendisi gibi olması istenen Batı toplumlarında kadınların gerçekliğinin karanlık yönleri ortaya konuldu.

İkinci videoda ise Müslüman kadına yönelik olarak hazırlanan çeşitli projelere ve yayılmaya çalışılan fikirlere dair bazı hususlar ele alındı.

Kapsamlı konferans, Mübarek Toprak (Filistin) ve dünyanın her yerinde Müslüman kadınların ve kızların korunması, sebat etmeleri ve güçlendirilmesi için yapılan etkileyici bir dua ile sona erdi.

Cumartesi, 7 Rebîülâhir 1448 H. / 19 Eylül 2026

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Mübarek Toprak (Filistin) Temsilcisi

filistin

 

filistin

İlgili Bağlantılar:

 

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Cumûiyye Kabilesi Genel Lideri (Mek) ile Görüştü

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Merkezî Temas Komitesi Başkanı Üstat Nasır Rıza başkanlığındaki bir heyet, H. 8 Rebiyülahir 1448, M. 20 Eylül 2026 Pazar günü, Cumûiyye Kabilesinin Genel Lideri Mek Ganim et-Tayyib Muhammed Nasır ile Omdurman şehrinin Sevra bölgesindeki evinde bir araya geldi. Heyette, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Meclisi Üyesi Üstat Muhyiddin Buhari de yer aldı.

Görüşmenin başında Mek Ganim, Sudan’da devam eden savaşa ve bu savaşın beraberinde getirdiği yıkım ve tahribata değindi. Savaşın başladığı ilk günden itibaren kabileyi siyasi faaliyetlerden uzak tutmaya ve ordunun etrafında kenetlenmesini sağlamaya çalıştıklarını belirtti. Bunun gerekçesinin ise ordunun ülkeyi koruyan ve parçalanmasını önleyen güç olması olduğunu ifade etti. Ardından söz alan Üstat Nasır Rıza, kabilelerin seferber edilip silahlandırılması ve ülkeyi parçalayacak savaşların içine sürüklenmesi şeklindeki sinsi planın tehlikesine dikkat çekti. Bu kapsamda Hizb-ut Tahrir olarak Kordofan, Darfur ve Doğu Sudan’dan başlayarak kabile ve aşiret liderleriyle temas kurduklarını belirtti. Bu ziyaretin amacının, kâfirin planlarını deşifre etmek ve İslam akidesine sımsıkı sarılarak bu planları boşa çıkarmak olduğunu vurguladı. Ayrıca kabileyi, tüm sorunların yegâne çözümü olan Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet projesinin yanında durmaya davet etti ve Hilafet’i ikame etmek için çalışmanın herkes üzerine şeran farz olduğunu hatırlattı.

Bunun üzerine Mek Ganim de kendilerinin İslam’dan ve şeriatın uygulanmasından yana olduklarını vurgulayarak ziyaretlerinden dolayı heyete teşekkür etti.

Devamını oku...

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Heyeti, Hartum’da Dar Hamar Kabileleri Şura Meclisi Başkanı ve Kavahile Kabilesi Emiri ile Görüştü

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezî Temas Komitesi Başkanı Üstat Nasır Rıza başkanlığındaki bir heyet, H. 7 Rebiyülahır 1448, M. 19 Eylül 2026 Cumartesi günü, Hartum’da iki önemli ziyaret gerçekleştirdi. Heyette, Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Meclisi üyeleri Üstat Muhyiddin Buhari ve Dr. Ahmed Abdulfadil ile parti üyeleri Üstat Halid el-Cuday, Fazlullah Ali Süleyman ve Abdülvehhab Muhammed Abdülvehhab yer aldı. Heyet, ilk ziyaretinde Dâr Hamar Kabileleri Şûra Meclisi Başkanı Üstat Abdülhay Safiyyüddin Nâcih ile Hartum Bahri’nin Kober Mahallesi’ndeki ikametgâhında bir araya geldi.

Görüşmenin başında Üstat Abdülhay, Sudan’da devam eden savaşı, savaşın devlet ve toplum üzerindeki yıkıcı etkilerini ve beraberinde getirdiği tahribatı ele aldı. Ardından söz alan Üstat Nasır Rıza, kabilelerin seferber edilip silahlandırılması ve ülkeyi parçalayacak savaşların içine sürüklenmesi şeklinde yürütülen planın tehlikesine dikkat çekti. Bu durumun çözümünün, sömürgeci kâfirlerin planlarının bilincine varmak ve İslam Devleti Nübüvvet metodu üzere Râşidî Hilafet’i kurmak için çalışmak olduğunu ifade etti. Bunun üzerine Üstat Abdülhay, çözümün ancak İslam akidesi ve şeriatında olduğunu vurguladı ve ziyaretlerinden dolayı heyete teşekkür etti.

Heyet, ikinci ziyaretinde ise Hartum’daki Kevâhile Kabilesi Emiri Üstat Muhammed ez-Zeyn Fazl el-Mevlâ Ebû Hafs ile Omdurman şehrinin Sevra bölgesindeki evinde görüştü. Görüşmenin başında Kevâhile Emiri, Sudan’daki savaşa ve Hızlı Destek Kuvvetlerinin işlediği suçlara ve gerçekleştirdiği mal ve mülk yağmalarına değindi. Bütün bunların sebebinin insanların İslam’a dönmemesi olduğunu ifade etti.

Ardından Üstat Nasır Rıza söz alarak bu savaşın dışarıdan yönetildiğini belirtti. Kabilelerin savaşa sürüklenmesinin ve kabilecilik temelinde silahlanmaya teşvik edilmesinin büyük tehlikeler taşıdığı konusunda uyarıda bulundu. Bu durumun, ülkeyi bölüp parçalamayı amaçlayan sömürgeci kâfirlerin planlarına hizmet ettiğini vurguladı. Çözümün ancak İslam’da, yani Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet’in kurulmasında olduğunu ifade ederek Emir’den Hilafet projesine destek vermesini talep etti. Bunun üzerine Emir: “Siz İslam’dan yana olduğunuz sürece biz de sizin yanınızdayız.” dedi. Emir ayrıca, karşılıklı iletişimin sürdürülmesi gerektiğinin önemini vurguladı.

Devamını oku...

Fas Rejimi, Gaspçı Varlıkla İlişkilerini Güçlendirerek Ümmete İhanetini ve Ümmetten Tamamen Koptuğunu Bir Kez Daha Ortaya Koyuyor

Fas rejimi ile Yahudi varlığının, Amerika’nın himayesinde gerçekleştirilen bir toplantının ardından diplomatik temsil düzeyini büyükelçilik seviyesine yükseltmek, karşılıklı büyükelçi atamak ve iki taraf arasındaki uçuşları Fas havayolu şirketlerinin işleteceği seferleri de kapsayacak şekilde genişletmek üzere anlaştıklarının açıklanmasıyla birlikte, Mağrip coğrafyasında halk ve sivil toplum düzeyinde büyük bir tepki dalgası yükseldi. Özellikle bu adımın, Yahudilerin Mescid-i Aksa’ya ve Gazze Şeridi’ne yönelik saldırılarının ve işledikleri suçların giderek arttığı bir dönemde atılması, halk arasında geniş çaplı bir öfke seline ve infiale yol açtı. Fas rejiminin bu adımı Filistin davasına gönül veren kesimler ve sivil toplum kuruluşları arasında bir şok etkisi yarattı. Zira bu kesimler, rejimin attığı bu adımı Filistin halkının kanı ve ümmetin mukaddesatı pahasına normalleşme sürecinin hızlandırılması ve Filistin’e verdiği koşulsuz destek kararlılığını sürdüren Fas halkının iradesinin hiçe sayılması olarak değerlendirdiler. Bütün bunlar, normalleşme trenine yalnızca yöneticilerin bindiğini, İslam ümmetinin ise bir bütün olarak bu treni taşladığını ortaya koymaktadır.

Bu durum, Müslüman ülkelerdeki yönetimlerle İslam ümmeti arasındaki kopukluğu daha da derinleştirmektedir. Fas, bunun açık bir örneğidir. İslam Ümmeti, Batı Şeria’da, Gazze’de ve Mescid-i Aksa’da yaşayan Filistin halkına yardım etmek için yanıp tutuşurken, ümmetin evlatlarının ve askerlerinin damarlarındaki kan, Filistin’in tamamını ve ümmetin mukaddesatını işgalci Yahudilerin elinden kurtarma özlemiyle kaynarken, Fas rejiminin Yahudi varlığı ile dostluk kurmak için nasıl da acele ettiğine şahit oluyoruz! Fas rejimi, Yahudi varlığının liderlerine yönelik dünya çapında giderek artan dışlama ve soğukluk ortamını kırmalarına yardımcı olmaktadır. Böylece kendi hükümetlerinin politikalarına karşı dünyada yükselen tepkilere tanıklık eden Yahudilerin gözünde, Yahudi varlığının zedelenen imajını bir nebze olsun onarmaya katkıda bulunmaktadır. Aynı zamanda, yaklaşan seçimlerde Yahudilerin oylarını elde etmenin peşinde koşan Trump yönetiminin imajını güçlendirmeye de hizmet etmektedir. Başka bir ifadeyle, Fas’taki işbirlikçi ajan rejim, attığı bu adımla yalnızca Filistin’i gasp eden Yahudi varlığının ve onun hamisi Amerika’nın safında yer almakla kalmamakta; aynı zamanda bu varlığın azılı suçlu liderlerine, önlerindeki seçim engelini aşabilmeleri için yardım eli uzatmaktadır. Böylece ümmetten, ümmetin dertlerinden, acılarından ve özlemlerinden tamamen koptuğuna bizzat kendisi de şahitlik etmiş olmaktadır.

Evet! Ümmetin başına gelen en büyük musibet, yöneticileridir! Şayet onlar olmasaydı, Yahudiler ümmete karşı böylesine küstahlaşamaz, Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Mescid-i Aksa’sını işgal edemezlerdi. Yine onlar olmasaydı Amerika, İngiltere, Hindistan, Rusya, Çin, Avrupa ve bütün küfür milletleri ümmete karşı bu derece pervasızlaşamazdı! Çünkü bu yöneticiler, söz konusu güçlere, onların çıkarlarına ve sömürgeci projelerine sadakatle bağlıdırlar.

Ümmetin kurtuluşunun ve içine düştüğü bu durumdan çıkışının tek yolu, sömürgeciliğin nüfuzunu ortadan kaldırmak ve ümmetin kendi içinden bir halife tayin etmektir. Halife, ümmetin derdini kendi derdi bilecek, bütün gayretini ümmete yardım etmeye adayacak; ümmetin çıkarlarını, topraklarını ve dinini korumak için gece gündüz çalışacaktır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

لَا تَجِدُ قَوْماً يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ يُوَادُّونَ مَنْ حَادَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَلَوْ كَانُوا آبَاءهُمْ أَوْ أَبْنَاءهُمْ أَوْ إِخْوَانَهُمْ أَوْ عَشِيرَتَهُمْ أُوْلَئِكَ كَتَبَ فِي قُلُوبِهِمُ الْإِيمَانَ وَأَيَّدَهُم بِرُوحٍ مِّنْهُ وَيُدْخِلُهُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ أُوْلَئِكَ حِزْبُ اللَّهِ أَلَا إِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri yahut akrabaları bile olsalar, Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelen kimselere sevgi beslediğini göremezsin. İşte Allah, onların kalplerine imanı yazmış ve onları katından bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan ve içinde ebedî kalacakları cennetlere koyacaktır. Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır. İşte onlar Allah’ın tarafında olanlardır. İyi bilin ki kurtuluşa erenler, ancak Allah’ın tarafında olanlardır.” [Mücadele 22]

Devamını oku...

Önümüzdeki Dönemde Türkiye’ye Biçilen Rol

  • Kategori Makaleler
  •   |  

El-Raye Gazetesi

Önümüzdeki Dönemde Türkiye’ye Biçilen Rol

Üstad Fuad Hamid Eyyub’un Kaleminden

Axios haber sitesi, Beyaz Saray'ın yakın zamanda Trump yönetiminin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin ayrıntılarını yayınladığını ve 33 sayfadan oluşan bu belgede, başta Müslüman ülkeleri olmak üzere çeşitli konulara odaklanıldığını bildirdi. Amerika'nın Orta Doğu'ya olan ilgisinin nedeni, bölgenin coğrafi önemi ve eşsiz jeopolitik konumundan kaynaklanmaktadır. Bu strateji, Orta Doğu dosyasına iki sayfa ayırmış ve bu sayfalarda, mevcut çatışmalar ışığında bölgenin geleceğine ilişkin vizyonundan ve İran’a karşı savaş sonrası aşamada Orta Doğu’daki güç dengelerini yeniden şekillendirmek üzere ABD’nin gelecekteki yönelimlerinin niteliğinden bahsetmektedir. Yeni Ortadoğu’ya yönelik Amerikan stratejisinin (veya bölgesel savaş sonrası planlar olarak bilinen şeyin) temel eksenleri, Trump yönetiminin bölgedeki güvenlik ve siyasi ittifakları yeniden şekillendirmeye çalıştığı ana stratejik dayanaklar etrafında odaklanmaktadır; bunlar arasında, İran’ın bölgedeki ritmini ayarlamak veya onu dizginlemek amacıyla Mekke Ortak Savunma Anlaşması gibi caydırıcı bir bölgesel ittifak kurulması, su yollarının ve enerji güzergâhlarının güvence altına alınması, Gazze meselesinin Amerika’nın vizyonuna göre çözülmesi, İbrahim Anlaşmaları’nın ve Yahudi varlığıyla normalleşmenin ve onun güvenliğinin genişletilmesi, ekonomik ve teknolojik entegrasyon, NATO’nun savunma harcamaları temelinde, yani katılım karşılığında ödeme esasına göre yeniden yapılandırılması ve ayrıca Çin konusu da yer almaktadır.

Kısaca özetlemek gerekirse bu, üç kıtanın, yani Asya, Afrika ve Avrupa'nın kesiştiği dünyanın kalbinde yer almasının yanı sıra devasa fosil yakıtlar ile muazzam yenilenebilir enerji potansiyelinin eşsiz bir bileşimine sahip olup küresel enerji pazarlarının ana merkezi sayılan ve 469 milyonluk bir nüfusa ulaşan Orta Doğu bölgesinin yeniden şekillendirilmesidir.

İşte burada önemli bir soru gündeme gelmektedir: Mevcut tüm zorluklara rağmen Amerika, tek başına ve doğrudan, yani kendisi için bir can simidi olacak bölgesel bir aracı veya müttefik olmaksızın ve her rakip tarafı saf dışı bırakarak Orta Doğu bölgesini yeniden şekillendirmeyi başarabilir mi? Ve bu yeni-eski sömürgeci proje başarılı olacak mı?

Neden özellikle Türkiye?

Orta Doğu haritasındaki konumu açısından Türkiye, eski dünyanın kıtaları olan Asya, Avrupa ve Afrika’nın kesişme noktasında yer almaktadır; bu da ona, Doğu ile Batı arasında hayati bir köprü ve geçiş yolu haline getiren benzersiz bir jeostratejik konum kazandırmaktadır. Türkiye’nin jeostratejik önemi aşağıdaki yönlerde yatmaktadır:

- Türkiye’nin; kuzeyde Karadeniz ve İstanbul Boğazı, batıda Ege Denizi ve güneyde Akdeniz gibi dünyanın su geçitlerini kontrol etmesini sağlayan coğrafi bir konumda bulunması.

- Enerji güvenliğinin merkezini oluşturması; çünkü TANAP ve TurkStream gibi stratejik boru hatları aracılığıyla Hazar Denizi ve Orta Asya'dan Avrupa'ya gaz ve petrol taşınmasında ana geçiş yolu olarak kabul edilmesi.

- Eski İpek Yolu ve Zengezur Koridoru ile Kalkınma Yolu gibi ulaşım projeleri aracılığıyla Asya'yı Avrupa'ya bağlayarak küresel bir ticaret merkezi olan ticari düğüm noktası (Orta Koridor) olarak kabul edilmesi.

- NATO’daki askeri gücü; zira NATO'daki ikinci büyük orduya sahip olması ve tek Müslüman ülke konumunda olması, Orta Doğu bölgesindeki güvenlik rolünü güçlendirmektedir.

- Bölgesel ve kültürel derinlik; zira Türk Devletleri Teşkilatı aracılığıyla Orta Asya ülkeleriyle ve İslami ve Ortadoğu çevresiyle yakın bağlara sahiptir.

- Tarım ve gıda sektöründe büyük ölçüde kendi kendine yeten bir ülke kabul edilmekte; tarımsal üretimde Avrupa'da birinci, dünyada ise sekizinci sırada yer almakta ve yüzlerce çeşit ürün yetiştirmektedir; yani küresel gıda güvenliğinde adeta bir emniyet supabıdır.

- 624 yıl boyunca Osmanlı Hilafetinin başkenti olması dolayısıyla bölgede kök salmış tarihi ve İslami bir derinliğe sahiptir; nitekim Osmanlı Devleti'nin yüzölçümü, 1683 yılında en geniş sınırlarına ulaştığında yaklaşık 5,2 ila 5,5 milyon kilometrekareye sahipti. Dolayısıyla doğru siyasi irade şartı sağlandığı takdirde gerçek bir devlet olmanın tüm unsurlarına sahiptir.

- Allah Subhanehu ve Teala'nın bu topraklara bahşettiği madenler ve benzeri gibi doğal kaynaklardaki muazzam çeşitlilik ve bolluk.

- Doğu Akdeniz, 3 trilyon metreküpten fazla olduğu tahmin edilen devasa doğalgaz rezervine sahiptir.

- Akdeniz'in dibinde büyük miktarda petrol bulunmaktadır.

Türkiye'ye önümüzdeki aşama için çizilen rol, bölgesel bir rol değil, merkezi bir roldür:

Basiretli bir okuyucunun ve siyasi bir araştırmacının da göreceği üzere, bu jeopolitik veriler Amerika'nın iştahını kabartmış ve Amerika‘yı; Irak, Suriye, Lübnan, Libya, İran, Rusya/Ukrayna, Kıbrıs, Gazze ve hatta Körfez bölgesi gibi en hassas ve çetrefilli dosyaların çoğunda bölgesel politikalarını vekaleten yürütme görevini Türkiye'ye vermeye itmiştir.

Erdoğan çeyrek asrı aşkın bir süredir iktidarda olup daha önce Amerika'nın çıkarlarına hizmet edecek şekilde bu dosyalarla ilgilenmiştir; ancak görünen o ki bu kez, bölgeyi Amerika'nın vizyonuna göre şekillendirmek için bölgesel olmaktan ziyade daha merkezi bir rol oynayacaktır. Başka bir deyişle Erdoğan, önümüzdeki aşama için kendisine çizilen Amerikan politikasını siyasi ve halk düzeyinde iki paralel hat kapsamında uygulamaktadır. Siyasi düzeyde, özellikle de enerji ile bunun üretimi ve pazarlaması üzerindeki kontrol boyutunda Orta Doğu'yu Amerikanlaştırmaya çalışmaktadır. Nitekim Güney Irak'taki Büyük Fav Limanı'nı Türkiye sınırına ve oradan da Avrupa'da kadar bağlayan, Irak ile Türkiye'yi tedarik zincirleri için küresel bir ticaret merkezine dönüştürmeyi hedefleyen karayolu ve demiryoluna dayalı stratejik bir koridor olan "Kalkınma Yolu" projesi de bizden uzak değildir.

Halk düzeyine gelince; Türkiye’nin bölgedeki artan nüfuzu ve sokağın tarihsel hafızasında yer eden tüm İslami eğilim ve özlemleri barındıran “Erdoğanizm ” görünümü, halk arasında İslam’a düşman olan Kemalizm karşıtı olarak yansımaktadır; işte bizzat bu görünüm, halkta güçlü bir duygu uyandırmakta ve sokak da bunu bölgenin "Osmanlılaştırılması" olarak anlamaktadır, aksi değil. Siyasette kesin olarak bilinmesi gereken hususlardan biri de şudur; Erdoğan ve partisi Adalet ve Kalkınma Partisi dâhil olmak üzere İslam beldelerindeki yönetici siyasi elitlerin tamamı siyasi olarak İslam'a göre düşünmemekte, aksine Batı'nın onlardan istediği şekilde düşünmektedirler; dolayısıyla siyasi düşünce ve siyasi icraatlar, Müslümanların işlerini gözetmek değil, Amerika'nın planlarını uygulamaktan ibarettir.

Nitekim Amerika bizimle, değerleri, ahlakı ve ideolojik özelliği hiç dikkate almadan sadece güç ve nüfuz temelinde ilişki kurmaktadır; ancak o, İran’a karşı savaşından önceki Amerika ile savaş sonrası Amerika’nın aynı olmadığını ya unutmakta ya da unutmuş gibi görünmektedir. Ayrıca o bugün ekonomik, ahlaki ve siyasi açılardan boğucu iç krizlerle boğuşmaktadır; zira uzun zamandır inşa ettiği ve kendisini koruduğu siyasi prestiji, Gazze'de bizzat yönettiği Yahudi savaşında yerle bir olmuş ve ağzından hiç düşürmediği "ahlaki model" ise artık dünya halkları nezdinde hoş karşılanmaz bir hale gelmiştir. Zira soykırım savaşı, insan hakları, kadın hakları ve diğerleri gibi tüm Batılı değerlerin üzerindeki örtüyü kaldırarak gizli olanı uzak yakın herkes için ifşa etmiştir.

Amerika’nın İslam beldeleri için planladığı şeylerin uzun vadede başarıya ulaşması mümkün değildir; zira bocalama ve geri adım atma, siyasi bir gözlemcinin gördüğü net bir durum olup İslami halkların olgunlaşması ve İslam için yanıp tutuşmaları, sömürgeci kafir için aşılması imkansız, çetin bir engeldir.

Liberal demokrasinin krizi ve geleneksel kalıpların dışında alternatif yönetim modelleri arayışı, son yıllarda Batı'daki filozoflar ve siyasi yazarlar arasında giderek artan bir ivme kazanmıştır. Evet, Orta Doğu bölgesinin köklü bir stratejik ve jeopolitik değişimin eşiğinde olduğu konusunda Amerika ile aynı fikirdeyim; ancak bu değişim Amerika'nın ölçülerine göre değil, sahih bir akidesi, yüce şeriatı ve Sadık el-Emin Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdelediği Nübüvvet Minhacı Üzere Raşidi Hilafeti ile azim İslam'ın ölçülerine göre olacaktır; nitekim bu değişimle bizim aramızda; Allah Subhanehu ve Teala'ya hüsnüzan beslemek, O'na hakkıyla tevekkül etmek, ardından metot ile sirette Peygamberlerini örnek alan ve kendilerini Allah Subhanehu ve Teala'ya adayan muhlislerin çabalarından başka bir engel kalmamıştır.

Kaynak: El-Raye Gazetesi - 618. Sayı - 23/09/2026

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER