Pazar, 10 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/23
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

“Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terk edin.” [Bakara 278]

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ وَذَرُوا مَا بَقِيَ مِنَ الرِّبَا إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ

“Ey iman edenler! Allah'tan korkun. Eğer gerçekten inanıyorsanız mevcut faiz alacaklarınızı terk edin.” [Bakara 278]

 

Haber:

El-Arabiya platformunun aktardığına göre, küresel bankacılık kuruluşu Goldman Sachs'ın yeni raporunda, Mısır Merkez Bankası'nın önümüzdeki Mayıs ve Temmuz aylarında yapılacak toplantılarda faiz oranlarını toplamda 200 baz puan (%2) artıracağı yönünde güçlü beklentilerin olduğunu açıklamıştır. Raporda, bu adımın, yakıt fiyatlarındaki %17'lik artış ile gübre ve toplu taşıma biletleri (metro ve tren) fiyatlarındaki %25'lik zamların etkisiyle Ağustos ayında %17,6'ya ulaşması beklenen enflasyon patlamasına karşı zorunlu bir önlem olarak atıldığı belirtildi. Banka, etkin değeri yaklaşık %11 oranında gerileyen Cüneyh'in satın alma gücündeki erimeyi absorbe etmek için reel faiz oranının yaklaşık %4 seviyesinde tutulması gerektiğini vurgulamış ve 2028 yılına kadar nihai faiz oranını %13'e indirmeyi hedefleyen parasal gevşeme döngüsüne başlamadan önce bu enflasyonist baskıların ve sıkı para politikalarının 2027 yılına kadar devam edeceğini öngörmüştür.

Yorum:

Goldman Sachs'ın ortaya koyduğu şey, sadece teknik bir analiz değildir; aksine krizleri çözmek yerine yönetmeye dayanan küresel finans mühendisliğinin sonuçlarına dair bir gözlemdir. Zira rapor, enflasyonun çözümü olarak faiz oranlarının yükseltilmesinden bahsederken, faizin üretim maliyetleri ve borçların artmasının temel itici gücü olduğunu kasten göz ardı etmektedir; çünkü kapitalist sistem, pahalılığı uluslararası bankaların (tefecilerin) kârlarını artırarak çözmeye çalışmakta ve bu da halkları durmak bilmeyen bir çarkın içine sokmaktadır. Bu yüzden devlet, eski faiz borçlarını ödemek için borçlanmakta ve halk da, dışarıya ipotek edilmiş bütçeleri düzeltmek için kendisine dayatılan haksız vergiler ve harçlar yoluyla geçim kaynaklarından bedelini ödemektedir. İşte bu faiz, devletleri sürekli bir bağımlılık durumunda tutan bir araçtır; zira ekonomik kararların uluslararası finans kuruluşlarına ipotek edilmesiyle birlikte siyasi karar alma yetkisi de elinden alınmaktadır.

Raporda tespit edilen satın alma gücündeki erime, kendi başına hiçbir değeri olmayan zorunlu kağıt para sisteminin doğal bir sonucudur. Dolayısıyla bugün dünya, hegemon güçlerin milletlerin servetlerini ve işçilerin emeğini satın almak için bastığı sahte paraların gölgesinde yaşamaktadır. Bu yüzden kendini güçlü bir şekilde dayatan çözüm, kendi başına değeri olan paraya, yani altın ve gümüşe geri dönmektir; çünkü bu sistem yapay enflasyonu engellemekte ve uluslararası güçleri, insanların birikimlerinin değerini, karmaşık teknik adlandırmalar ve ardından gelen sınır ötesi bankacılık işlemleri ve kararları yoluyla düşürme yeteneğinden mahrum bırakmaktadır.

Rapor, enerji, gübre ve kamu hizmetleri fiyatlarındaki artışın etkisini açıkça ortaya koymaktadır; işte burada kapitalist ideolojinin en büyük felaketlerinden biri yatmaktadır ki bu da Allah'ın gerçekten de tüm ümmet için ortak mal olarak bahşettiği şeylerin özelleştirilmesidir. Örneğin petrol kuyuları, enerji kaynakları ve hayati tesisler gerçekte kamu mülkiyetidir; dolayısıyla devletin bunları herhangi birine mülk edindirmesi caiz değildir; aksine bunların gelirleri doğrudan insanların işleri ve maslahatları için harcanması gerekir. Bu kaynakların tahsilat ve kâr elde etme araçlarına dönüştürülmesi, devleti halkının koruyucusu olmak yerine ona karşı bir hasım haline getiren şeydir; bu da rejimin yağmalanan servetlerin tüketilmesini telafi etmek için fiyatları artırmaya başvurmasını açıklamaktadır.

Goldman Sachs'ın sunduğu rakamlar, borç ve kağıt paraya dayalı sistemin başarısızlığını ortaya koyan gerçeklerdir. Dolayısıyla çözüm, 2028’de parasal gevşeme döngüsünü beklemek değildir; aksine bağımlılığın köklerini söküp atacak, ekonomiyi vergi toplama değil refah temeli üzerine, hayali para değil gerçek para temeli üzerine yeniden şekillendirecek bir sistemi ortaya çıkarmaktır. Kesinlikle ümmetin kurtuluşu Wall Street’teki banka ofislerinden çıkmayacaktır; aksine egemenliğin yeniden kazanılmasından ve insan onurunu koruyan ve servetini sistemli yağmalamadan muhafaza eden azim İslam şeriatının hükümlerinin uygulanmasından çıkacaktır.

Vahşi küresel kapitalist sistemin Nübüvvet Minhacı üzere Hilafet projesine ve Hilafetin kurulmasını hayatının amacı haline getirip onu kurmak için gecesini gündüzüne katan Hizb-ut Tahrir’e karşı gösterdiği acımasızlık dikkatle incelendiğinde bu, bunun sadece inanmadıkları bir dine karşı bir savaş olmadığını, aksine egemen bir ekonomik modelin kurulmasını engellemeye yönelik bir savaş olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü Hilafet, Dolar ile bağları koparmak, faiz sistemini tamamen ortadan kaldırmak ve ümmetin kamu mülkiyetlerini, vergi tahsilatı değil refahın temeli haline getirmek için gerekli fikri ve yasama cesaretine sahip olan tek varlıktır.

Bugün dünya, Goldman Sachs’ın raporlarını endişeyle beklerken, bu alternatifin, finansal kölelik zincirini kırmak için artık hem şerî bir vacip hem de vakıa olarak bir gereklilik haline geldiğini idrak etmesi gerekir. Küresel sistem, bu varlığın ortaya çıkmasına karşı mücadele etmektedir; zira bu varlık, uluslararası tefecilerin işlevini ortadan kaldıracak ve serveti hissedilir bir adaletle yeniden dağıtarak, tebaanın cebine el uzatma ya da dış güçlerin diktelerine boyun eğme olmadan tebaanın işlerini yönetmek için yeterli devlet mülkiyetine sahip güçlü bir devlet olarak kurulmuştur.

لَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَاءِ وَالأَرْضِ وَلَكِنْ كَذَّبُوا فَأَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ “O ülkelerin halkı inansalar ve (günahtan) sakınsalardı, elbette onların üstüne gökten ve yerden nice bereket kapıları açardık. Fakat yalanladılar; biz de ettikleri yüzünden onları yakalayıverdik.” [Araf 96]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Mahmud El-Leysî - Mısır

Devamını oku...

Trump’ın İmparatorluk Hezeyanları

Donald Trump, Paskalya Pazarı’nda yayınladığı çılgınca bir mesajda şu ifadeleri kullandı: “Salı günü İran’da hem enerji santrali günü hem de köprü günü olacak. Bunun bir benzeri olmayacak! Şu boğazı açın artık! Yoksa cehennemde yaşayacaksınız. Görüyorsunuz, Allah’a hamdolsun.” - ABD Başkanı Donald Trump-. Trump daha önce de İran için “Onları ait oldukları yere, taş devrine geri götüreceğiz” tehdidinde bulunmuş, bu ifade Savaş Bakanı Pete Hegseth tarafından da tekrarlanmıştı.

Evet kuşkusuz hamd; itaat ettiğimiz ve merhametini dilediğimiz Allah’a mahsustur. Evet hamd; Firavunu ve onun gibileri helak eden Allah’a mahsustur. Evet hamd, kibirleri sebebiyle imparatorlukları yerle yeksan Allah’a mahsustur.

Doğrusu, çağımızın Firavunları, nefret dolu emperyal küstahlıklarıyla taş devrinden söz ederken bile tarihin verdiği derslerden bîhaberdirler. Trump’ın İran’a karşı kullandığı bu dil, siyasi hedeflere ulaşmak için ezici bir gücün ve topyekûn yıkım tehdidinin kullanıldığı ABD askerî tarihinde uzun süredir var olan bir yaklaşımın yansımasıdır.

Irak’ta ABD, 1991 Körfez Savaşı’ndan 2003’teki “şok ve dehşet” bombardımanına, işgal ve sonrasındaki süreçlere kadar sivil altyapıyı ağır şekilde tahrip eden çok sayıda operasyon yürütmüştür. Okullar, hastaneler, enerji santralleri ve su sistemleri dahil olmak üzere tüm şehirler ağır hasar görmüş, milyonlarca Iraklı yerinden edilmiş ve uzun vadeli insani krizlere neden olunmuştur. Benzer şekilde Afganistan’da, 2001 yılında ABD öncülüğündeki işgalin ardından onlarca yıl süren çatışmalar, bombardımanlar ve ayrım gözetmeyen saldırılar, sayısız sivilin ölümüne ve köylerin, eğitim ve sağlık altyapısının geniş çapta yıkımına yol açmıştır.

Bu vahşet sicili tarihin derinliklerine kadar uzanmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerika; Tokyo, Osaka ve Toyama gibi Japon şehirlerinde geniş çaplı yangın bombası saldırıları düzenlemiş, ardından Hiroşima ve Nagazaki’ye atom bombaları atarak yüz binlerce insanın ölümüne neden olmuş ve şehir merkezlerini yerle bir etmiştir. Vietnam’da “Rolling Thunder Operasyonu” gibi saldırılarla alt yapı hedef alınmış, ekolojik yıkıma ve devasa sivil kayıplarına yol açmıştır. Asya ve Orta Doğu’nun ötesinde, Latin Amerika’da da Şili ve Guatemala’daki darbeler gibi gizli müdahaleler ve paramiliter gruplara verilen destek, uzun süreli toplumsal ve ekonomik istikrarsızlıklara yol açmıştır. Tüm bu bölgelerde, aşırı askeri güç kullanma ve sivil hayatı felç etme stratejisi, ABD’nin jeopolitik amaçlarını dayatmak için kullandığı tutarlı bir araç olmuş ve çatışmalar sona erdikten çok sonra bile devam eden insani felaketlere yol açmıştır.

ABD’nin sivilleri koruma, demokrasiyi yayma veya tiranlığı sona erdirme gibi söylemlerle maskelediği geçmişteki askeri tehditlerinin aksine, İran’a yönelik mevcut uyarılar tüm maskeleri indirmiştir. Bugün kullandığı dil her şeyi net bir şekilde ortaya koymuştur. Trump’ın İran’ı taş devrine döndüreceğiz tehdidi, yıkımı bizzat öven bir dil taşımakta; bir zamanlar ahlaki gerekçelerin arkasına gizlenen şiddet ve yıkım aşkını gün yüzüne çıkarmaktadır. ABD artık gücünü, toplumları yok edecek şekilde kullanabileceğini gizleme gereği dahi duymamaktadır; Trump’ın bu söylemi, onun sertliğinin ve vahşetinin açık bir göstergesidir.

Sonuç olarak her geçen gün daha fazla dünya; kaba kuvvete veya kâra değil, adalete, refaha ve gerçek merhamete dayalı bir nizama hasret duymaktadır; mevcut kapitalist sistem bunları sağlayamaz. Küresel elitler güçleriyle gösteriş yapıp yıkımı yüceltirken, sıradan insanlar acı çekmekte; insan onurunu, şerefini ve hayatın kutsallığını her şeyin üstünde tutan bir yönetime özlem duymaktadırlar.

Kalıcı istikrar ve gerçek barış ancak Allah’ın indirdiği esaslara dayanan, hayatı koruyan, adaleti tesis eden ve merhameti esas alan bir sistemle mümkündür. Bu alternatif, Hilafet düzenidir. İslam, ayrım gözetmeden ve çifte standart uygulamadan tüm insanları adil bir şekilde yönetecektir. Raşidi Hilafet, insanlığı kapitalizmin zulmünden ve karanlığından kurtarıp İslam’ın aydınlığına ve adaletine çıkaracak olan yegâne sistemdir.

أَوَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ كَانُوا مِن قَبْلِهِمْ كَانُوا۟ هُمْ أَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَآثَاراً فِي الْأَرْضِ فَأَخَذَهُمُ اللَّهُ بِذُنُوبِهِمْ وَمَا كَانَ لَهُم مِّنَ اللَّهِ مِن وَاقٍ “Onlar yeryüzünde dolaşıp, kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Onlar, kendilerinden daha güçlü ve yeryüzündeki eserleri daha üstündü. Böyle iken Allah, günahları sebebiyle onları yakaladı. Onları Allah’ın azabından koruyacak hiç kimse olmadı.” [Mümin 21]

Devamını oku...

Suriye Halkının Esirler ve Mescid-i Aksa’ya Destek İçin Düzenlediği Gösteriler, İslam’ın Onların Nefislerinde Ne Kadar Kökleştiğinin Bir Göstergesidir

Şam diyarı halkı, Yahudi parlamentosu Knesset’in, zindanlarında bulunan yaklaşık 9500 Filistinli esir hakkında idam cezasını onayladığı haberini duyar duymaz kardeşlerine destek olmak amacıyla ayağa kalktı. Suriye’nin pek çok şehir ve kasabasında, kardeşlerine yardım olunması çağrısında bulunan kitlesel halk gösterileri düzenlendi. Gösterilerde, esirleri ve Mescidi Aksa’yı kurtarmak için cihat ilan edilmesi ve orduların harekete geçirilmesi çağrısında bulunuldu. Göstericiler, Müslümanların büyük çoğunluğunun gaflet uykusunda bulunduğu ve yöneticilerinin iş birliği yaptığı bir dönemde, esaret altında bulunan kardeşlerine ve bir aydan uzun süredir Yahudi varlığı tarafından kapatılan, içinde namaz kılınması engellenen Peygamber Efendimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in mukaddes mekânı Mescid-i Aksa’ya destek olmak için canlarını feda etmeye hazır olduklarını ifade ettiler.

Suriye halkının bu kıyamı, düşmanları ve onların kiralık yöneticileri, yapay sınırlarla veya değersiz milliyetçi çağrılarla İslam Ümmetini ne kadar parçalamaya çalışırlarsa çalışsınlar, İslam ümmetinin tek bir vücut olduğunu kanıtlamıştır.

Ey Müslümanlar! Bizim Yahudi varlığıyla olan mücadelemiz, bir çıkar ya da sınır mücadelesi değildir; varoluşsal bir mücadeledir. Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu vaadi gerçekleşene kadar bu varoluşsal mücadele sona ermeyecektir:

فَإِذَا جَاءَ وَعْدُ الْآخِرَةِ لِيَسُوءُوا وُجُوهَكُمْ وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْبِيراً “İki vaatten ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid’e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” [İsra 7]

لَا تَقُومُ السَّاعَةُ حَتَّى يُقَاتِلَ الْمُسْلِمُونَ الْيَهُودَ، فَيَقْتُلُهُمْ الْمُسْلِمُونَ، حَتَّى يَخْتَبِئَ الْيَهُودِيُّ مِنْ وَرَاءِ الْحَجَرِ وَالشَّجَرِ، فَيَقُولُ الْحَجَرُ أَوْ الشَّجَرُ يَا مُسْلِمُ يَا عَبْدَ اللَّهِ، هَذَا يَهُودِيٌّ خَلْفِي فَتَعَالَ فَاقْتُلْهُ، إِلَّا الْغَرْقَدَ فَإِنَّهُ مِنْ شَجَرِ الْيَهُودِ “Müslümanlar Yahudilerle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. O harpte Müslümanlar Yahudileri öldürecekler. Öyle ki, Yahudi, taşın ve ağacın arkasına saklanacak da, taş veya ağaç; “Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu! İşte arkamda bir Yahudi. Gel, onu öldür” der. Yalnızca Garkad bir şey söylemez. Zira o, Yahudilerin ağaçlarındandır.” Yöneticiler, bu savaşın kaçınılmaz olduğu gerçeğini ne kadar görmezden gelirlerse gelsinler; Yahudi varlığı ile güvenlik anlaşmaları imzalamaya ne kadar hevesli olurlarsa olsunlar; Filistin halkına yardım etmeyi, hatta Yahudilerin Suriye topraklarına ve halkına düzenlediği saldırıları ne kadar umursamazlarsa umursasınlar; onların bu durumu çatışmanın özünü ve kaçınılmazlığını asla değiştirmeyecektir.

Yahudi varlığı, Müslümanlarla olan mücadelesini bir varlık mücadelesi olarak görmektedir; bu yüzden onların güç kaynaklarını yok etmek ve toprakları üzerinde hâkimiyet kurmak için elinden geleni yapmaktadır. Fırat’tan Nil’e uzanan emellerini açıkça dile getirmekte, Mescid-i Aksa’yı yıkıp yerine sözde mabedini kurmayı hedeflemekte ve ülkeyi parçalamak için her türlü ayrılıkçı unsuru ve mezhepçi yapıları desteklemektedir. Tüm bunlara rağmen hala bu gaspçı varlıkla olan çatışmanın hakikatinden gaflet içinde olmak ve bu çatışmanın kaçınılmazlığı görmezden gelmemiz akıl kârı mıdır?

Sonuçları ne olursa olsun, Filistin’deki kardeşlerimize yardım edilmesi farzdır. Bu nedenle Şam diyarı halkı, kardeşlerine yardım etmek için kararlılıkla ve azimle seferber olmuştur. İslam’ın ana yurdu olan Şam’a yakışan da budur.

Ancak asıl büyük sorumluluk, genel olarak Müslüman beldelerindeki ordulardadır. Ey askerler! Nureddin Zengi ve Selahaddin gibi kurtarıcıların siretini yeniden canlandırmaya, Yahudi varlığına karşı kazanılan zaferi müjdeleyen ve gökleri çınlatan tekbir seslerine ortak olmaya hiç mi özlem duymuyor musunuz?

Yahudi varlığı aslında zayıf bir varlıktır; Müslüman ordularının tek bir samimi hamlesine bakar. Aksa Tufanı operasyonu hem bu varlığın hem de destekçisi Amerika’nın ne kadar kırılgan olduklarını kanıtlamıştır. Onlar, Allah’ın hükmünü yerine getiren, dinine yardım etmek için savaşan, evlatları cihada ve Allah yolunda şehadete âşık olan ideolojik bir devletin karşısında asla tutunamazlar.

Ey ordular! Hizb-ut Tahrir’li kardeşleriniz olarak biz, size Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu hadisini hatırlatıyoruz:

الْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لَا يَظْلِمُهُ وَلَا يَحْقِرُهُ وَلَا يَخْذُلُهُ “Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu hor görmez ve onu yüz üstü bırakmaz” Sizi dininize sahip çıkmaya, esir kardeşlerinize yardım etmeye ve Müslümanların ilk kıblesi, Peygamberimiz SallAllahu Aleyhi ve Sellem ’in İsra yurdu Mescid-i Aksa’yı kurtarmaya çağırıyoruz.

Allah’ın vaadini, yeryüzünde Allah’ın hükmünü uygulayan sadık ve ihlaslı müminler ancak gerçekleştirecektir. Allah’ın vaadini gerçekleştirmenin yolu da Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafettir. Hilafet, adaleti yayacak, Allah’ın kullarına yardım etmek ve ülkeyi kurtarmak için orduları harekete geçirecektir. Öyleyse gelin o devletin yardımcıları ve askerlerinden olun; kurtuluşumuz, zaferimiz ve hem dünyada hem de ahiretteki izzetimiz ancak bundadır.

Devamını oku...

Bir Yandan İslam Ülkelerinde Yüzlercesini Yıkarken Diğer Yandan Bangladeş’te Bir Camiyi Finanse Etmesi Haçlı Amerika’nın İkiyüzlülüğünden Başka Bir Şey Değildir

ABD Büyükelçiliği, Dakka’da bulunan Babür dönemine ait Musa Han Camii’nin restorasyonu için 235.000 dolarlık bir hibe vereceğini duyurdu. Soruyoruz, Ortadoğu’da camileri yerle bir eden ve Müslümanların oluk oluk kanını akıtan haçlı Amerika neden aniden Bangladeş’teki tek bir camiye ilgi duymaya başladı? Bunun bir hayırseverlik işi olmadığı aşikar. Tam aksine planlı bir aldatmacadır. Bu, “kültürel mirası koruma” maskesi altında, kan emici Amerika’nın ellerindeki masum Müslüman kanını yıkamak için başvurduğu kurnazca bir girişimdir. Bu ikiyüzlülüğün zamanlaması da manidardır. Bu adım, Amerika’nın İran’a karşı yürüttüğü yeni Haçlı seferiyle aynı döneme denk geliyor; ABD Savunma Bakanı Hegseth, Amerika’nın bu haçlı seferine önderlik ettiğini söyledi.

Mescid-i Aksa’nın dokunulmazlığının ihlaline aktif biçimde katılan, Gazze ile ilgili Birleşmiş Milletler kararlarının uygulanmasını engelleyen Amerika’nın birdenbire Dakka’daki bir caminin restorasyonunu finanse etmesi Bangladeşli Müslümanları kandırmaktan, onlarla ilgileniyormuş gibi görünmekten başka bir şey değildir. Zira Amerikan savaş makinesinin, dünya genelindeki İslami mirası yerle bir ettiği çok iyi biliniyor. ABD öncülüğündeki güçler, UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan Halep Ulu Camii’ni yerle bir etmişlerdir. Desteklediği hava saldırıları, bir zamanlar İslam medeniyetinin yeryüzündeki incisi olan Rakka şehrini dümdüz etmiş, kurtuluş bahanesiyle camileri, kültür merkezlerini harabeye çevirmiştir!

Bu finansman, Amerika’nın İslam’a karşı yürüttüğü kültürel sömürgeciliğin bir uzantısından başka bir şey değildir. Amerika, Bangladeş’teki bir miras alanını finanse ederek, Bangladeşli Müslümanların Amerika nezdinde özel bir yere sahip olduklarını hissettirmeye çalışmakta, böylece bizi Filistinli ve İranlı Müslümanlarla olan dayanışmamızdan ve kardeşlik bağımızdan koparmayı hedeflemektedir. Adeta “sizin mirasınız önemli, onlarınki değil” mesajını vererek, kardeşlerimize yönelik saldırılarını meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bu, klasik bir böl ve yönet siyasetidir.

Ancak Amerika, bu kadar bariz tiyatro oyunlarıyla Bangladeşli Müslümanları kandırabileceğini sanıyorsa, yanılıyor. Çünkü Bangladeşli Müslümanlar, İslam ümmetinin küresel mücadelesine gönülden bağlıdırlar. Bizler Filistin’de dökülen kanları, İran’a yönelik saldırganlığı ve Amerika’nın Orta Doğu’daki İslami mirası nasıl yok ettiğini görüyoruz. Katliamlarını örtbas etmek için mirasımızı bir kılıf olarak kullanma çabasını tamamen reddediyoruz. Amerika’nın Bangladeş’te bir caminin restorasyonunu finanse etmesi; Amerika ve müttefiklerinin Gazze’de işlediği katliamları ve savaş makinesiyle yıllardır İslam’ın mukaddesatına verdiği zararı ve tahribatı asla silemez.

Amerika ister finansman ister sahte diplomasi yoluyla olsun ne kadar aldatmacaya başvurursa vursun, Bangladeşli Müslümanların aklıyla alay edemeyeceğini, ferasetlerini asla köreltemeyeceğini bilmelidir. Bizler Filistinli ve İranlı mazlum Müslümanların yanındayız ve bu Haçlı devletinin ikiyüzlülüğünü şiddetle reddediyoruz. Son olarak Hizb-ut Tahrir / Bangladeş Vilayeti olarak biz; Bangladeş hükümetini, Amerika’nın İslam ülkelerinde insanlığa karşı işlediği suçları aklamak için siyasi bir araç olarak kullandığı her türlü yabancı finansmanı reddetmeye çağırıyoruz.

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER