Pazar, 10 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/23
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Orta Doğu, Enerji Konusunda Bir Dönüm Noktasında Suriye, Hürmüz Boğazı'nın Yerini Doldurabilir Mi?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Orta Doğu, Enerji Konusunda Bir Dönüm Noktasında Suriye, Hürmüz Boğazı'nın Yerini Doldurabilir Mi?

Tom Barrack ve Rüyalara Dalmak

Hürmüz Boğazı’nda sıcak gelişmelerin hız kazanmasının, iç içe geçmesinin ve belki de kesişmesinin ortasında, Orta Doğu haritası, dev bir satranç tahtası ve tahtadaki her bir ülke, diğerinden bağımsız olarak hareket etmesi imkansız olan bir taş gibi görünmektedir. Doğudan ve batıdan boyunların uzandığı satranç tahtası üzerinde öne çıkan Tom Barrack’ın açıklamaları, eğer ulaşılması zor bir Amerikan hayali olduğu ortaya çıkmazsa yüzyılın enerji projesine dönüşebilecek bir pencere açacaktır; zira yıllardır sükûnet bulamayan Suriye’yi Barrack, geleneksel darboğaz noktalarından uzak, Hürmüz Boğazı ve Bab el-Mendeb Boğazı’nın işlevlerini taklit eden alternatif bir enerji koridorunun merkezi hâline gelebilecek “en büyük jeopolitik fırsat” ve “Orta Doğu’nun en istikrarlı ülkesi” olarak nitelendirdi. Bu da yetmezmiş gibi, konuşmasının başka bir bölümünde, Esad rejiminin miraslarından biri olan “Dört Deniz Projesi”ne de değinerek (ilk kez 2009 yılında bölgeyi küresel bir enerji merkezine dönüştürme planı olarak ortaya atılmıştı) bunun artık Körfez, Hazar Denizi, Akdeniz ve Karadeniz arasında bir bağlantı noktası haline geleceğini vurguladı. Zira şöyle dedi: “Türkiye ve Suriye, tüm dünya için enerjinin ana dağıtım merkezi olacak.”

Barrack’ın bu sözleri, (karar alma çevrelerine yakın olan) Amerikan Atlantik Konseyi ile Amerikan-Suriye İş Konseyi’nin ABD’nin başkenti Washington’da 26 Mart 2026 Perşembe günü düzenlediği bir diyalog konferansı sırasında geldi. Konferansa Amerikan enerji, petrol ve teknoloji şirketleri ile Suriye Petrol Şirketi CEO’su Yusuf Kablavi’nin katılması ve Suriye’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi İbrahim Alabi ve ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Jacob McGhee’nin de hazır bulunması, konferansa resmi bir nitelik kazandırmıştır.

İşte böylece Tom Barrack, Ahmed Şara’nın yönetimi altında kendisini avutuyor; ancak siyasi gerçeklik, Barrack’ın sözlerinin melodisinden daha zor ve daha karmaşıktır: Zira stratejik coğrafyasıyla Suriye, bazı Amerikalı karar vericiler için çözümün anahtarı gibi görünse de ancak mevcut rejimin gölgesinde içeride ateşkesi sağlamak ve özdenetim kapasitesini test etmekten başlayıp, Süveyda’daki çatışmaların veya Halep’teki Suriye Demokratik Güçleri ile savaşların tekrarını önlemeye kadar uzanan ciddi zorluklarla çevrili kırılgan bir halka durumunda olup bu zorluklar, İran ve onun Irak, Lübnan ve Suriye’de yayılmış kolları ile sona ermektedir; ama artık açıkça görülmektedir ki İran, herhangi bir alternatif projeyi devre dışı bırakma ve enerji hatlarını kalkınma aracı olmaktan çıkarıp onun güvenliğini füzeler ve insansız hava araçlarıyla bozan açık bir çatışma alanına dönüştürme gücüne sahiptir.

Ortadoğu satranç tahtasındaki oyuncular:

Barrack daha önce de Lübnanlı politikacıların "tavla zarı oyunu" oynadıklarını, oysa Amerikan başkanının onlara karşı "satranç" oynadığını belirtmişti . Bu tasvir, farklı yaklaşımlar açısından isabetli görünmektedir: Zira yerel nüfuz, Lübnan’daki İran Partisi örneğinde olduğu gibi kısa vadeli müzakere ve bahislere ve yerel aktörlere odaklanmaya dayanmaktadır; oysa ABD’nin yaklaşımı, uzun vadeli güç dengesini ve stratejilerini yeniden düzenlemeyi hedeflemektedir; bu da İran’a karşı Efsanevi Öfke operasyonunun ilan zamanlamasının seçilmesini açıklayabilir.

Bu mantığa göre, Şam ve Lübnan üzerinden geçen herhangi bir kara koridoru veya boru hattı ağı kurma girişimi, İran’ın bu sürekli baskı yapma kapasitesini, manevra taktiğini, bölgesel rol paylaşımını, zaman ve fırsatlar üzerine oynamasını hesaba katmalıdır; zira herhangi bir stratejik plan, yerel, bölgesel ve uluslararası aktörler arasındaki çok katmanlı bir çatışmanın yönetiminin bir parçası haline gelebilir; bu ise başlangıçta İran'a karşı askeri müdahale planı olgunlaştığında, savaş gemilerinin seferber edilip Hark Adası'nın ele geçirilmesi fikrinin gündeme getirilerek bunun sonucunda bölgedeki petrol tesisleri hedef alındığında gerçekleşmemiştir; bu da temelde bir Fars oyunu olan satranç oyununda Trump'ın yeteneği konusunda birtakım soru işaretleri uyandırmaktadır.

Buna ek olarak Barrack, ateşkes anlaşmasının pekiştirilmesinin ardından Suriye Demokratik Güçleri ile Suriye ordusunun entegrasyon sürecini yönetmektedir ki bu, yıllarca sürecek askeri ve siyasi koordinasyon gerektiren karmaşık bir projedir. Bu entegrasyondaki herhangi bir hata, SDG unsurlarını bir baskı gücü haline getirebilir, enerji geçişini güvence altına almayı daha da zorlaştıran başka bir değişkenlik ekleyebilir ve Washington'un bölgedeki stratejisini ne kadar hızlı uygulayabileceği konusunda soru işaretleri gündeme getirebilir; özellikle de Yahudi varlığının Hamas ile yaşadığı deneyimden sonra; zira Hamas, ABD destekli büyük baskıya ve Netanyahu'nun İran destekli silahlı hareketin varlığını sona erdireceğine dair tüm vaatlerine rağmen direnmeye devam etmektedir. Bu ders, Trump’ın 26/03/2026’da İran’ın etkisini altı hafta içinde sona erdirebileceğine dair yaptığı açıklamayı doğru bir perspektife oturtmaktadır; zira kolları ve ağlarıyla birlikte İran, hızla ortadan kaldırılabilecek bir hedef değildir ve herhangi bir girişim, özellikle Yüksek Dini Lider Hamaney’in hedef alınmasından sonra uzun ve karmaşık bir yüzleşme olacaktır.

Buna rağmen, hatta ABD yönetiminin yarattığı en iyi hayali zafer senaryosunda bile, Türkiye ya da başka bir ülkeyle olsun kara yoluyla olan herhangi bir güzergâh, (yıllık küresel ticaret edilen ham petrolün yaklaşık %20’si, yani Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) ve Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC) verilerine göre günde yaklaşık 20 milyon varil ve sıvılaştırılmış doğalgazın %30’u) gibi Hürmüz Boğazı’ndan geçen devasa petrol miktarını ve en uygun maliyetli ve kapsamlı kesintiler riskine en az maruz kalan küresel deniz taşımacılığının esnekliğini telafi edemez.

Öte yandan Türkiye, sözde alternatif projenin lojistik aklını temsil etmektedir. Kuru Kanal Projesi sadece mühendislik açısından bir hayal değil, aynı zamanda Ankara’yı Doğu ile Batı arasında bir enerji dağıtım merkezine ve Asya ile Avrupa’yı bağlayan bir ticaret koridoruna dönüştürmek için stratejik bir araçtır. Bu rolün başarısı, hem Suriye’nin hem de Irak’ın istikrarıyla yakından bağlantılı olduğu gibi Türkiye’nin, uluslararası ve bölgesel çıkarların kesiştiği ve Kürt kartının da devreye girebileceği karmaşık bir koridorlar ağını yönetme kabiliyetiyle de bağlantılıdır. Şam'daki herhangi bir aksaklık veya İran'ın doğrudan müdahalesi, Türkiye'yi bir güç merkezi olmaktan çatışmaya açık bir halka haline getirebilir ve yatırımı çeken projenin ekonomik ve siyasi faydasını zayıflatabilir; bu da onun bölgedeki gelişmelere karşı daha temkinli davranmasına ve barışın sağlanması için çabaların yoğunlaştırılması çağrısında bulunmasına neden olabilir.

Güneyde Suudi Arabistan ve Irak alternatif koridorun omurgasını oluşturmaktadır. Zira Suudi Arabistan'ın, devasa üretim kapasitesi ve Hürmüz'ü geçmeden ihracat yapabilme imkânı göz önüne alındığında, herhangi bir küresel acil durum planının temel dayanağını temsil ederken Irak ise, hayati öneme sahip kara yolunu temsil etmektedir; ancak İran’ın etkisi bir düğmeye basmakla sona ermeyecek, bu da herhangi bir kara boru hattını, siyasi veya askeri olarak devre dışı bırakmaya yönelik olası bir hedef haline getirecektir. Deniz yönüne gelince; Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki Füceyra, ihracat kapısı olarak önemli olmasına rağmen, artan İran tehditleriyle karşı karşıya olup bu da ona güvenmeyi riskli bir hale getirmektedir ki bu ise Birleşik Arap Emirlikleri önümüzdeki dönemde refah ve ekonomik canlanma durumunu sürdürebilirse, ona büyük ölçüde güvenen herhangi bir deniz koridorunun güvenliğini azaltacaktır.

Uluslararası düzeye gelince; resim daha karmaşık görünmektedir. Zira Hürmüz Boğazı'ndan gelen petrole büyük ölçüde bağımlı olan Çin, ABD'nin şoklarına ve şantajlarına en çok maruz kalan ülke gibi görünmektedir; bu nedenle Çin, Pakistan üzerinden geçen boru hatları, stratejik stoklar ve Orta Asya'daki enerji nakil ağına yapılan yatırımlar gibi alternatifler geliştirmeye odaklanmıştır. Aynı zamanda Rusya, Ukrayna ile savaşından önceki gibi artık geleneksel Avrupa pazarına bağımlı değildir; bunun yerine Asya'ya (Çin ve Hindistan) gaz ihracatına odaklanmakta olup Sibirya'nın Gücü (Power of Siberia) gibi yeni boru hatları ile Türkiye ve Orta Doğu'ya uzanan başka hatları inşa ederek, ABD ve İran'ın etkisini dengeleyebilecek bağımsız bir aktör haline gelmektedir. Buna karşılık enerji ve ekonomi alanlarında birçok krizle boğuşan Avrupa Birliği, sıvılaştırılmış doğal gaz, yenilenebilir enerji kaynakları, nükleer enerji alanında Fransa ile işbirliği ve başta Afrika ile Avrupa'yı birbirine bağlayan Nijerya gaz hattı olmak üzere Kuzey Afrika ile Kafkasya'dan gelen alternatif boru hatlarına yapılan yatırımlar gibi çeşitlendirme yoluyla stratejik darboğazlara maruz kalma riskini azaltmaya çalışmaktadır.

Bu bağlamda Cezayir ve Tunus, gelecekteki Avrupa enerji stratejisinde temel iki dayanak olarak öne çıkmaktadır; zira Kuzey Afrika’dan İtalya, Avusturya ve Almanya’ya yeşil hidrojen taşımak için Güney Hidrojen Koridoru (SoutH2 Corridor) projesi geliştirilmektedir. Yaklaşık 4000 km uzunluğundaki bu proje, 2030 yılına kadar üretime ve ihracata başlamayı ve Cezayir’in güneş enerjisi potansiyelini kullanarak yılda en az 4 milyon ton yeşil hidrojen taşımayı hedeflemektedir.

Bu karmaşık sahnenin ortasında Amerika, sahada doğrudan müdahaleye gerek kalmadan oyunun kurallarını belirlemeye çalışan stratejik bir aktör olarak görünmeye çalışmakta ancak İran gibi büyük bir bölgesel devletle doğrudan çatışmanın bataklığına saplanması, kısa sürede küresel itibarının büyük bir kısmını yitirmesine neden olmuştur; bu yüzden NATO müttefiklerinden ve diğerlerinden yardım istemek için acele etti, ancak bir sonuç alamadı. Sonuç olarak enerji hatlarını Hürmüz’den uzaklaştırmak (eğer Barrack’ın vizyonu doğruysa) şüphesiz İran’ın nüfuzunu zayıflatır ve Amerika’ya küresel enerji akışlarını yönetme yeteneği sağlar; ancak aynı zamanda Amerika’ya, uluslararası sistemi tek başına yönetmeye çalışırken iç ve dış baskılara katlanmak ve yerel ve uluslararası dengeleri yönetmek gibi muazzam bir yük de yükler; bu da Amerika’yı, ölümcül bir darbe almadan yaraları ve izleri altında sendeleyen dev bir canavara benzer bile hale getirecektir.

İki kritik hafta: Trump’ın İran’ın nüfuzunu test etmesi

28/02/2026 tarihinde İran’a yönelik saldırının başlamasıyla birlikte, zaman çizelgesi son derece sıkışık bir hal aldı: Trump'ın hedeflerini gerçekleştirebilme gücünü görmek için geriye sadece iki hafta kaldı. Suriye’de SDG’nin entegrasyonundan Lübnan’daki İran nüfuzunun yönetilmesine kadar her adım, Türkiye’nin, Suudi Arabistan’ın, Birleşik Arap Emirlikleri’nin ve hatta Mısır’ın her hamlesi mercek altında olacaktır; oysa tüm dünya Gazze’de olup bitenleri görmezden geliyordu. Bu kısa süre, ABD’nin alternatif enerji koridoru vizyonunun sadece stratejik bir teori mi olduğunu, yoksa bölgesel nüfuz haritasında gerçek bir dönüşümün başlangıcı mı olduğunu ortaya çıkaracaktır.

Bu zaman krizinin tam kalbinde Ortadoğu, yerel ve uluslararası tarafların çekiştiği canlı bir çatışma tablosu gibi görünüyor; zira Suriye ve onun arkasında yer alan Türkiye, ABD’nin sihirli çözümünün anahtarı ancak bu iki ülke, enerji hırsları ile henüz tüm kozlarını oynamamış İran’ın iradesi arasında gidip geliyorlar; örneğin Husiler hâlâ oyunun dışında kalmaya devam ediyorlar; Lübnan birden fazla masada oynuyor, Fucayra tehdit altında ve Suudi Arabistan tek başına savaşa ve çatışmaya giremediği gibi ABD'nin çıkarlarını ve hedef alınan askeri üslerini koruyan tüm Körfez ülkeleri de aynı şekildedir. Bu arada Çin, Rusya ve Avrupa Birliği ise Hürmüz Boğazı'ndaki şoklardan uzak alternatiflerini güvence altına almak için acele ederlerken, Amerika ile yenilgiyi paylaşmayı ya da kendilerinin başlatmadığı bir savaşın sonuçlarını üstlenmeyi reddediyorlar. Her oyuncu taşını dikkatle hareket ettiriyor; nihai sonuç, önümüzdeki on yıllar boyunca bölgedeki enerji ve nüfuzun geleceğini belirleyecektir; bu arada borçları giderek katlanan zayıf ülkeler, Ortadoğu’daki siyasi borsada kazanan tarafın safında yer almaya hazırlanıyor; çünkü bağımlılık, yöneticileri için bir alışkanlık haline gelmiştir; bu da İbn Haldun’un Mukaddime'sinde yer alan şu sözü doğrulamaktadır: “Mağlup olan he zaman galip geleni taklit etme eğilimindedir.”

Bununla birlikte ufukta, bölgedeki güç dengelerini altüst edebilecek ve tüm oyunun kurallarını değiştirebilecek yeni bir uluslararası aktörün ortaya çıkma ihtimali belirmektedir; zira bazı Amerikalı analistler, John Shea'nın Obama'ya yazdığı mektupta olduğu gibi İslam ümmetinin güvenlik ve siyasi boşluğu değerlendirip, bu zorlu sancıların ardından Raşidi Hilafetin kurulduğunu ilan ederek stratejik boşluğu doldurabileceğini ima ediyorlar; böylece tüm dünyaya, Çin atasözünde de söylendiği gibi, Amerika'nın sadece kağıttan bir kaplandan ibaret olduğunu teyit edecektir.

Sonuçta, Barrack Projesi sadece bir enerji planı ya da bir deniz koridorunu kara koridoruyla değiştirme girişimi değildir; aksine karmaşık bir yerel ve uluslararası nüfuz ağı ile her an dengeleri altüst edebilecek acil olayların ortasında Amerika’nın sözde stratejik vizyonunu somut bir gerçekliğe dönüştürme yeteneğinin kapsamlı bir sınamasıdır; böylece Barrack, Şam'dan kovulmadan önce karmakarışık rüyalarla uyanacaktır.

Peki enerji savaşı, Trump'ın ima ettiği gibi doğrudan kontrolün sağlandığı Hürmüz Boğazı ve Hark Adası'ndan mı yoksa Tom Barrack’ın propagandasını yaptığı alternatif yollar aracılığıyla Suriye topraklarında mı sonuçlanacak? Yoksa gerçek, bu iki yoldan birinin diğerini gizleyen stratejik bir gölge olarak kullanıldığı ikisinin arasındaki bir yerde mi yatıyor?

Her halükarda Suriye’ye komplo kuran ve devrimine karşı savaşan Amerika; Savaş Bakanının “İslam Peygamberinin yanılgılarına inananlar” diye hakaret edip alay konusu eden Amerika, artık bunlarda, kendi sorunlarına bir çözüm, nüfuzunu sürdürmek için bir alternatif ve Kur'an ümmeti aleyhine yürüttüğü haçlı seferinin dayanağı görmeye başladı; biz ise onda, tek olan yaratıcının izniyle peygamberlerin vahyinin gerçekleşmesi ve bu ümmetin ihtişamının inşa edilmesi imkânını görüyoruz.

Önümüzdeki iki hafta içinde, İran karşısında ABD stratejisinin gücü ve bölgesel ve uluslararası aktörlerin Ortadoğu’daki büyük satranç tahtasında oyunun gidişatını değiştirme kabiliyeti açığa çıkacaktır; bu ise Haçlı kapitalizm ile azim İslam ideolojisi arasındaki kapsamlı hadarat çatışmasının bir hamlesi niteliğinde olacaktır; bu arada sürpriz bir aktörün yükselmesi olasılığı da göz ardı edilemeyecek bir faktör olmaya devam etmektedir; hatta biz bunu, Allah'ın vaadine olan güvenimiz ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesinin gerçekleşeceğine dair umudumuzla bizzat görüyoruz. ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ “Sonra (yeniden) Nübüvvet Minhacı üzere (Raşidi) Hilafet olacaktır.” Ve Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: أَلَا إِنَّ عُقْرَ دَارِ الْمُؤْمِنِينَ الشَّامُ “Dikkat edin! Müminlerin yurdunun merkezi Şam’dır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş

Devamını oku...

Tunus Vilayeti: Mescid-i Aksa ve Esirler İçin Destek Yürüyüşü

  • Kategori Tunus
  •   |  

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti:
Mescid-i Aksa ve Esirler İçin Destek Yürüyüşü

3 Nisan 2026 Cuma günü, Hizb-ut Tahrir Tunus Vilayeti tarafından düzenlenen bir yürüyüş, başkent Tunus’taki El-Feth Camii’nden, Cuma namazının ardından yola çıktı. Mescid-i Aksa ve esirlerle dayanışma amacıyla düzenlenen yürüyüş şu başlığı taşıyordu:

“Orduları Seferber Etmek, Tahtları Yıkmak ve Cihadı İlan Etmek: Esirleri Kurtarmanın ve İsra’yı Özgürleştirmenin Tek Yoludur!”

“Yeşil Şehir” (Tunus) halkından büyük bir kalabalığın katıldığı yürüyüş, şu sloganlarla başladı:
“Lebbeyke ya Aksa!”
“Çağrına icabet ediyoruz! Çağrına icabet ediyoruz! Ey Aksa, çağrına icabet ediyoruz!”
“Ey Aksa, çağrına icabet ettik; Tunus halkının tamamı seninle beraberdir!”

Katılımcılar pankartlar taşıdı; ana pankart yürüyüşün başlığını taşırken, diğer iki pankartta şu ifadeler yer aldı:

“Ey Müslümanlar: Onlar için darağaçları kurulmuşken, esirlerin yanında kim duracak?”

Başkentin ana caddelerinde ilerleyen yürüyüş boyunca kalabalık, ümmetin ruhunu ve güç sahibi samimi kimseleri harekete geçirmeyi amaçlayan sloganlar attı. Bunlardan bazıları şunlardı:

“Mescid-i Aksa Müslümanlara sesleniyor… Gayretiniz nerede? İmanınız nerede?”
“Yazıklar olsun! Yazıklar olsun! Esirlerin idamı Allah’a yemin olsun ki bu bir rezalettir!”
“Ey subaylar! Ey genelkurmay! Aksa cihad çağrısı yapıyor!”
“Mescid-i Aksa özgür insanlara sesleniyor… Bu kuşatmayı kim kıracak?”
“Ey ordular! Ey özgür insanlar! Esirleri savunmak için kim ayağa kalkacak?”
“Ey Müslümanların orduları… Esirler sizin din kardeşlerinizdir!”
“Ey Müslümanların orduları… Yol Filistin’de cihaddır!”
“Ey cihad orduları… İnsanların Rabbi size zafer versin!”
“Ey ordular… Tahtlar yıkılmadan özgürlük olmaz!”

Yürüyüş, Belediye Tiyatrosu önünde, Devrim Caddesi’nde düzenlenen bir mitingle sona erdi. Burada Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti’nden bir üye konuşma yaparak, İslam ümmetinin bugünkü görevinin geçmişte olduğu gibi aynı olduğunu vurguladı: Sadece kınamak ve protesto etmek değil; orduları iman coşkusuyla harekete geçirmek, Allah yolunda cihad ateşini yakmak ve yöneticilerin tahtlarını yıkmak; ardından kararlı bir şekilde Mescid-i Aksa’ya yürüyerek onu özgürleştirmek ve Allah’ın büyüklüğünü ilan etmek.

[وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ كَمَا دَخَلُوهُ أَوَّلَ مَرَّةٍ وَلِيُتَبِّرُوا مَا عَلَوْا تَتْبِيراً]

“İki vaadden ikincisinin vakti gelince, yüzünüzü üzüntüye sokmaları, kötülük yapmaları, önceden Mescid'e girdikleri gibi girmeleri, ele geçirdikleri yerleri harap etmeleri için onları tekrar göndereceğiz.” (İsra 7)

Şüphesiz bu görevin dışında kalan her türlü eylem; Allah’a, Resulüne, İsra mekânına ve Filistin halkının kanına ve esirlerine ihanet sayılır.

Yahudi varlığı -elebaşları ile birlikte- Mescid-i Aksa’yı işgal edebilecek kadar ne güçlü ne de önemlidir.

Bu, Zeytin Diyarı’ndaki Hizb-ut Tahrir’in çalışmasıdır; bu, ümmetine karşı görevidir. Özellikle de güç ve kuvvet sahibi olanlara karşı ki; onları harekete geçirmek, üzerlerine farz olan şer’i hükmü açıklamak ve gözlerindeki perdeyi kaldırmak içindir ki bu görevi gerçekten kavrasınlar, onu bütünüyle benimsesinler ve tek bir vücut gibi ayağa kalksınlar. Bunun için İslam Devleti’ni kurmak, esirleri ve İsra mekânını kurtarmak, Yahudi varlığını ortadan kaldırmak ve İslam mesajını —hidayet ve nur olarak— dünyanın her köşesine ulaştırmak gerekir.

[وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَىٰ لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا ۚيَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا ۚوَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَٰلِكَ فَأُولَٰئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ]

"Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir." (Nur 55)

Cuma, 16 Şevval 1447 H - 3 Nisan 2026 M

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi Temsilcisi

İlgili Linkler:

Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Resmi Websitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Resmi Sitesi
Hizb-ut Tahrir / Tunus Vilayeti Tahrir Dergisi Facebook Sayfası

Devamını oku...

El-Burhan Ordudaki Görevleri Kaldırıyor ve Genelkurmay Başkanlığı'nı Yeniden Yapılandırıyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

El-Burhan Ordudaki Görevleri Kaldırıyor ve Genelkurmay Başkanlığı'nı Yeniden Yapılandırıyor!

Haber:

Sudan Silahlı Kuvvetleri tarafından yayınlanan bir açıklamaya göre el-Burhan, genel komutanlık yardımcısı ve genel komutanlık yardımcılarının atanmasına ilişkin 2023 tarihli 164 sayılı kararı iptal eden bir karar yayınladı. Karar, genel komutanlık yardımcısı ve genel komutanlık yardımcılarının görevlerinin kaldırılmasını öngörüyor... (El Cezire Net, 06/04/2026)

Yorum:

Sudan halkının, Darfur bölgesini geri alınması ve bölünmesinin önlenmesini özlemle beklediği bir zamanda ve Mavi Nil'de çatışmaların alevlendiği, ayrılıkçı Hızlı Destek Milisleri'nin, Kurmuk şehrini işgal ederek askeri operasyonlarını genişlettiği, Mavi Nil eyaletindeki Makca, El-Barka ve Kili bölgelerini kontrol altına aldığı ve Darfur bölgesindeki hakimiyetini sürdürdüğü bir zamanda; evet tam da böyle bir zamanda el-Burhan, Silahlı Kuvvetler Genel Komutan Yardımcısı ve yardımcılarının görevlerini feshetmiştir; bu da askeri kararların yalnızca Genel Komutana ait olacağı ve bu kararların alınmasında başka hiç kimsenin söz hakkı olmayacağı anlamına gelmektedir.

Bu değişiklikler, yeniden transferler ve atamalar olarak adlandırabilir; çünkü Korgeneral Şemseddin Kabaşi İnşaat ve Stratejik Planlama İşleri Yardımcısı olarak, Tümgeneral Mirgini İdris Askeri Sanayi İşleri Yardımcısı olarak ve Denizcilik Danışmanı Mühendis İbrahim Cabir ise Uluslararası İlişkiler ve Askeri İşbirliği İşleri Yardımcısı olarak atanmıştır!! El-Burhan’ın aldığı bu kararlar, çatışmaların gidişatında kayda değer bir değişiklik yaratmayacaktır; zira bazıları, bu kararların uzun süredir devam eden bu savaşın özüne dokunmadığını düşünmektedir; zira askeri bir çözüm olmadan, lanet olası Amerikan savaşı nedeniyle Sudan halkının başına gelen insani felaketleri kınayarak, eleştirerek ve sahte gözyaşları dökerek iki yüzlülükte yetinen Massad Boulos dörtlüsü aracılığıyla bu dosyayı elinde tutan Amerika'dan bir işaret beklenmektedir.

El-Burhan'ın kararları savaşın gidişatını değiştirmeyecektir; aksine yeni atanan Genelkurmay Başkanı Tümgeneral El-Atta, bu kararları “askeri hiyerarşiye göre her yıl rutin olarak alınan önlemler” olarak nitelendirmiştir. Bazıları ise bunun, bir anayasa değişikliği yoluyla iktidarın tepesinin yeniden yapılandırılmasına ya da son nefesini veren Egemenlik Konseyi'nin feshine işaret ettiğini düşünüyor; zira Silahlı Kuvvetler Kanunu, siyasi ve askeri görevlerin aynı anda yürütülmesine izin vermemektedir. Bu değişikliklerin ardından ülkedeki yönetim şeklinin değişmesinin artık an meselesi olduğu söylenebilir. Bazı analistler ve gözlemciler de bu görüşü desteklemektedir.

İslam beldelerinin geçitlerinden birinde yer alan Sudan halkı, kâfir ve sömürgeci Batı’nın Sudan’ı birbiriyle çatışan zayıf devletçiklere bölmeyi amaçlayan planlarının boyutunun ve bu savaşları sona erdirmenin ordu komutanlığındaki muhlislerin omuzlarında olduğunun farkında oldukları gibi bunu başarmanın tek yolunun da, ümmetin ordularını, sömürgeci devletlerin isteklerini ve komplolarını uygulamak için değil, İslam'ı ve onun hükümlerine yardım emek için seferber edecek olan Raşidi Hilafetin kurulması olduğunun da farkındadırlar.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Yakup İbrahim – Sudan

Devamını oku...

Cezayir Tarihi Bir Anın Eşiğinde Peki Enerji Nasıl Egemenliğe Dönüşür?!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Cezayir Tarihi Bir Anın Eşiğinde Peki Enerji Nasıl Egemenliğe Dönüşür?!

Haber:

Cezayir’in adı, İran ile bağlantılı gerilimlerin sürmesinin ve buna eşlik eden tedarik aksaklıklarının, özellikle Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının gölgesinde, küresel enerji piyasalarının gündeminde yeniden öne çıkmıştır; bu gelişmeler dünya genelinde petrol ve gaz hareketleri üzerinde ağır bir gölge bırakmıştır.

Bu dönüşümlerin ortasında, birçok ülke daha istikrarlı alternatifler aramaya yönelirken, Cezayir ise, son günlerde yaşanan dikkat çekici diplomatik hareketliliğin de desteğiyle, ortaya atılan güçlü seçeneklerden biri olarak öne çıkıyor.

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni Cezayir'i ziyaret etti ve Roma'nın gaz arzını artırmak ve enerji sektöründeki ortaklığı genişletmek amacıyla işbirliğini güçlendirme niyetini açıkladı. Bunu ise Cezayir'den geçen “Medgaz” boru hattı üzerinden doğal gaz arzının %10'a varan oranda artırılmasına yönelik görüşmelerin yapıldığına dair artan söylentiler eşliğinde, İspanya Dışişleri Bakanı José Manuel Albares'in ziyareti izlemiştir; bu, Başbakan Pedro Sánchez'in de dahil olabileceği daha geniş kapsamlı adımların ön hazırlığı niteliğinde olmasının yanı sıra Portekiz'in işbirliğini güçlendirme çabaları sürerken, Cumhurbaşkanı António José Seguro'nun yakında Cezayir'i ziyaret edebileceğine dair haberler de vardır. (El Cezire, 06/04/2026)

Yorum:

Büyük çalkantılar zamanında, devletlerin gücü yalnızca sahip olduklarıyla değil, anı okuyabilme ve onu değerlendirme yetenekleriyle de ölçülür. Bugün Cezayir'in, Avrupa Birliği’nin acil ve giderek artan ihtiyaçlarının, enerjideki potansiyeliyle kesiştiği nadir bir fırsatla karşı karşıya olduğu görünüyor; bu ise enerjinin bir egemenlik aracı olarak konumunu yeniden ortaya çıkaran çalkantılı bir uluslararası bağlamda gerçekleşmektedir.

Arka arkaya patlak veren jeopolitik krizlerin (önce Ukrayna'ya, ardından İran'a yönelik savaş) başlamasından bu yana, Avrupa'da arz güvenliği konusundaki endişeler giderek artmıştır. Nitekim resmi Avrupa verilerine göre birliğin, birkaç yıl önce enerji ihtiyacının %55'inden fazlasının dış ithalata bağımlı olduğuna işaret etmektedir; nitekim enerji fiyatlarındaki belirgin artış, 2022-2023 yıllarında bazı ülkelerde enflasyon oranlarının %8'in üzerine çıkmasına sebep olmuştu. Kaynakları çeşitlendirmek için gösterilen yoğun çabalara rağmen, Avrupa hâlâ siyasi risklerin yüksek olmadığı, coğrafi olarak yakın ve talebi karşılayabilecek istikrarlı tedarikçiler aramaktadır.

Burada Cezayir, Avrupa için gerçek bir stratejik hazine olarak öne çıkıyor. OPEC verilerine göre, Cezayir'in yaklaşık 4,5 trilyon metreküp olarak tahmin edilen doğal gaz rezervleri bulunmakta olup ülke her yıl 50 ila 55 milyar metreküp arasında gaz ihraç etmektedir; bunun önemli bir kısmı doğrudan boru hatları aracılığıyla Avrupa'ya gönderilmektedir. Bu rakamlar sadece üretim kapasitesini yansıtmakla kalmamakta, aksine kısa vadede kolayca telafi edilmesi zor olan stratejik bir konumu da ortaya koymaktadır.

Ancak, bu verilere rağmen, kaynaklara sahip olmak otomatik olarak güce sahip olmak anlamına gelmemektedir. Zira modern tarih, zenginliklere sahip olan ancak bunları kalıcı bir nüfuza dönüştürmekte aciz olan ülkelerle doludur; bizim için Venezuela, bunun en iyi kanıtı ve örneğidir. İşte Cezayir için gerçek meydan okuma da burada yatmaktadır; yani güvenilir bir tedarikçiden, göz ardı edilemeyecek bir aktöre nasıl dönüşebilir?

Cevap, gerçekten fiilen neyin gerçekleştiğini anlamakla başlar ama aynı zamanda neyin gerçekleştirilebileceğini de öngörmek gerekir: Avrupa Birliği ile Ortaklık Anlaşması'nın gözden geçirilmesi konusu, artık sadece Cezayir'in tek taraflı bir talebi değil, aksine Avrupa'nın da kabul ettiği bir süreç haline gelmiştir. Brüksel'in 2002 yılında imzalanan anlaşmayı yeniden gözden geçirme ilkesini kabul etmesi, pratikte müzakere kapılarını yeniden açmak anlamına geldiği için niteliksel bir dönüşümü temsil etmektedir; zira şu anda enerji ihtiyacının kefesi açıkça Cezayir lehine eğilimlidir.

Bu dönüşüm, Cezayir’e daha geniş bir müzakere marjı sağlamakta ve onu, eşit bir ortaklık temelinde asgari düzeyde egemenliği garanti altına alacak şartlar öne sürmesine olanak tanıyan bir güç konumuna getirmektedir. Bu yüzden anlaşma, Avrupa mallarının Cezayir pazarına akışını kolaylaştıran bir çerçeve olarak kalmaya devam etmesi yerine, Cezayir ürünlerinin Avrupa pazarlarına erişimini iyileştirmeyi, gerçek sanayi yatırımlarını çekmeyi ve enerji dosyalarını ticaret ve kişilerin hareketleriyle ilişkilendirmeyi de içeren, karşılıklı kazanç sağlayan bir araç haline getirilmek üzere yeniden düzenlenebilir.

Bu bağlamda, sınırlı yüzölçümü ve nüfusu ile askeri açıdan zayıf olmasına rağmen enerji kapısından uluslararası siyasete giren Katar'a da değinilebilir; zira pazarlarını çeşitlendirmesi ve sıvılaştırılmış doğal gaz alanındaki kapasitesini geliştirmesi, bu ülkeye büyük devletlerle müzakere etme imkânı sağlayabilir; ancak pusulanın kaybolması sonucunda siyasi kararlarını almaya sahip olmadığı gibi uluslararası gündemlerin de bir parçası haline gelmiştir.

Bununla birlikte siyasi ve ekonomik bağımlılıktan çıkmak mümkündür ve burada Cezayir, siyasi irade sağlandığı takdirde Batı’dan kısa sürede fiili bağımsızlığını kazanabilecek en uygun ülkelerden biridir; zira egemen bir devletin sahip olması gereken tüm unsurlara sahiptir.

Bundan dolayı mesele, anlık ekonomik kazanç elde etmek için değil, bu dünyada ve ahirette kazanabilmek için zamana karşı bir yarış haline gelmiştir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَسَارِعُوا إِلَى مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ أُعِدَّتْ لِلْمُتَّقِينَ * الَّذِينَ يُنْفِقُونَ فِي السَّرَّاءِ وَالضَّرَّاءِ “Rabbinizin mağfiretine mazhar olmak ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup gökler ve yer kadar geniş olan cennete girmek için yarışın! Onlar (takvâ sahipleri) bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar.” [Al-i İmran 133-134]

Eğer Cezayir, bu uluslararası durumu kalıcı bir stratejik kazanca dönüştürmek istiyorsa, onun yapması gereken enerji gelirlerini halkın evlatları pahasına ordunun generallerinin servetini artırmak için kullanma mantığından vazgeçip, egemenliğini yaşamın her alanında azim İslam ideolojisinden alan güçlü bir devlet inşa etme mantığına geçmelidir. Burada hepimizin şunu hatırlaması gerekir; bugün Hürmüz Boğazı üzerinde nüfuz savaşı veren Amerika, George Washington döneminde 1796 tarihli anlaşma gereği Osmanlı Cezayir Eyaleti'ne haraç ödüyordu.

Bu nedenle güç, servetlere sahip olmakta değil, onun nasıl, ne zaman ve hangi koşullarda kullanılacağını belirleme yeteneğinde yatmaktadır; en önemlisi de, bu hangi çatı altında gerçekleşecektir? Zalim kapitalizmin çatısı altında mı, yoksa vaat edilen Raşidi Hilafetin çatısı altında mı?

Sonuç olarak Cezayir bugün, doğal olarak ümmetin bağrına geri dönerek İslami kimliğiyle barışmak ve ilişkilerini sadece Avrupa Birliği ile değil, aksine diğer büyük devletlerle de yeniden şekillendirmek için gerçek bir fırsatla karşı karşıyadır; bu fırsat ise, ihtiyaç ile imkânın kesiştiği ve insanlığın kapitalizmin cehenneminden kurtulmak için bir kurtarıcı aradığı uluslararası anın avantajından yararlanarak gerçekleşebilir; bu da Müslümanlar için, ancak İslam'ı, Siyonist-Haçlı kampanyasına karşı koyabilecek ve Trump'ın çılgınlıklarına son verebilecek hadari bir alternatif ve bir kalkınma projesi olarak benimsemekle mümkün olabilir. Buradaki soru artık şu değildir: Cezayir güç kartlarına sahip midir? Aksine bu kartları, fiili bir egemenliğe dönüştürmeyi başarabilecek mi? Peki onun, gücünün nedenlerini İslam’dan almasının zamanı geldi mi; yani İslam Devleti’ni kurup otoritesinin parlaklığını yeniden mi elde edecek, yoksa bağımsızlık ve kurtuluş mücadelesinde sadece bir tur kazanmakla mı yetinecek?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Müh. Visam Atraş – Tunus

Devamını oku...

Hürmüz Boğazı Hakkında Güvenlik Konseyi’nden Karar Çıkartmaya Çalışmak, Allah’a, Rasûlü’ne ve Müslümanlara İhanettir ve Kafirlerin Müslümanlar Üzerinde Bir Yol Bulmasına Yol Açar

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) Genel Sekreteri Casim el-Budeyvi, 2 Nisan 2026 Perşembe günü Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ni “mevcut ve gerekli tüm araçların kullanılmasına” izin veren bir karar çıkarmaya çağırdı. Ayrıca Konsey’in “uluslararası su yollarının korunması ve deniz trafiğinin güvenliğinin sağlanması için tüm sorumluluklarını üstlenmesi ve gerekli tedbirleri alması” gerektiğini vurguladı. Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, Katar, Kuveyt ve Umman’dan oluşan Körfez İşbirliği Konseyi ile Güvenlik Konseyi arasında yapılan bu görüşme; Konsey’in 15 üyesinin Bahreyn tarafından sunulan ve boğazda seyrüsefer serbestisini garanti altına almak için bir devlete veya devletler grubuna gerekli tüm tedbirleri alma yetkisi veren karar tasarısını görüştüğü bir zamanda gerçekleşmiştir.

Siyasetteki çocukların dahi yeltenmeyeceği ve Allah Subhânehu ve Teâlâ ’nın rızasını gözeten hiçbir Müslümanın ise asla tevessül etmeyeceği bu basiretsiz ve beceriksiz siyasi girişim karşısında, Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi olarak biz, aşağıdaki hususları beyan ediyoruz:

1- Hürmüz Boğazı bir İslam toprağıdır; dolayısıyla Müslümanlar onun üzerinde söz sahibidir. Müslümanlardan başkasının onun üzerinde söz sahibi olması asla caiz değildir. Ne BM Güvenlik Konseyi’nin ne de kafir devletlere güçlerin, bu boğaz veya Müslüman beldelerindeki diğer boğaz ve su yolları üzerinde söz sahibi olmasına çağrıda bulunmak asla caiz değildir.

2- Bahreyn’in sunduğu ve Körfez İşbirliği Konseyi’nin benimsediği bu çağrı, ihanet ve zilletin bir kanıtı ve göstergesidir. Bu çağrı, Müslüman beldelerinin anormal bir şekilde küçük ve zayıf devletçiklere bölünmüş olmasının, başlarında ise topraklarını, hava sahalarını ve sularını sömürgeci kafirlere peşkeş çeken Ruveybida yöneticilerin bulunmasının bir sonucudur.

3- Müslümanların savaşı da birdir, barışı da birdir. Herhangi bir kafirin topraklarının bir parçasına saldırmasına izin vermeleri asla caiz değildir. Müslümanlar tek bir beden gibi hareket etmelidirler. Birbirlerini koruyup kollamalı ve herhangi bir uzvuna yapılacak saldırıyı engellemelidirler. Kardeşlerine saldırı düzenlemek için topraklarının, hava sahalarının ve sularının bir üs olarak kullanılmasına izin vermek, Allah’a yemin olsun ki en büyük cürümlerden biridir!

4- Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, büyük devletlerin bir sömürgeci aparatıdır. Herhangi bir Müslüman beldesinin egemenliğiyle ilgili kararlar almak için bu konseye başvurulması asla caiz değildir.

5- Müslümanların tüm sorunlarının yegâne çözümü; İslam topraklarını Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafet Devleti altında toplamaktır. Halife Müslümanların arkasında savaşacağı ve kendisiyle korunacağı bir kalkandır. Hilafet Devleti olsa sömürgeci kafirler herhangi bir İslami toprağa saldırmayı akıllarından bile geçiremeyeceklerdir. Eğer Müslümanların bir halifesi olsaydı, Amerika ve beslemesi Yahudi varlığı Müslümanlara saldırmaya asla cesaret edemezdi.

6- Eğer bu Ruveybida yöneticiler olmasaydı; Amerika ne İran’a saldırabilir ne de daha öncesinde Irak ve Afganistan’ı işgal edebilirdi. Bu nedenle Müslümanları, bu Ruveybida yöneticileri devirmek, bu zayıf devletçiklerden kurtulmak, Nübüvvet metodu üzere ikinci Raşidi Hilafet’i kurmak, Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek, kafirlerin topraklarımıza saldırmasını engellemek ve İslam’ı dünyaya taşımak için Hizb-ut Tahrir ile birlikte çalışmaya ve ona yardım etmeye çağırıyoruz.

Devamını oku...

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları - Otuz Yedinci ve Son Bölüm

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Ramazan Serisi: İslam Tarihinin Aydınlatıcı Anları

Otuz Yedinci ve Son Bölüm

1924 Hilafetin Ortadan Kalktığı Bir Yıldır; Peki Siyaset ve Kimlik Yeniden Nasıl Şekillendirilir?

1924 yılı, sadece siyaset kitaplarında anılan bir tarih değildir; aksine ümmetin gidişatında büyük bir dönüm noktası olmuştur. Zira bu yılda Hilafetin kaldırıldığı ilan edilmiş; böylece Müslümanları birleştiren son siyasi yapı da çökmüş ve İslam beldeleri, içinde bulunduğu zayıflığa rağmen siyasi bir birlikten bir avuç parçalanmış varlıklara dönüşmüştür. Yani olay, otoritenin piramidinin tepesindeki idari bir değişiklik değildi, aksine bölgenin yapısının, sınırlarının, sistemlerinin ve siyasi kimliğinin tamamen yeniden şekillendirilmesiydi.

O tarihten önce, bölgelerinin farklılığına rağmen ümmet, birbirine tek bir siyasi bağla bağlıydı; dolayısıyla savaş ve barış işleri, dış ilişkiler, yargı ve sınırların korunması bu bağ üzerinden yürütülüyordu. Evet, zayıflık vardı ve hatalar vardı, ancak birleştirici çerçeve ayakta kalmaya devam ediyordu. Hilafetin kaldırılmasıyla yalnızca bir yönetim biçimi başka bir yönetim biçimiyle değiştirilmemiştir; aksine siyasi birlik fikri de kökünden kaldırılmış ve bunun yerine, sınırları sömürgeci güçler tarafından, ümmetin birliği ya da maslahatına göre değil kendi çıkarlarına göre çizilmiş ulus devletlerden oluşan bir sistem getirilmiştir.

O günden itibaren, ümmetin mafsallarının ve beldesinin devletlere parçalandığı, yapay varlıkların ekildiği ve İslam'ın bağı pahasına milliyetçi ve bölgesel eğilimlerin körüklendiği yeni bir aşama başlamıştır. Sonra Batı’nın sistemleri ve beşerî yasaları girdirilmiş, şeriat siyasi karar alma merkezinden uzaklaştırılmış ve devlet, tek bir ümmetin parçası olarak değil, ondan ayrı ulusal bir varlık olarak yeniden tanımlanmıştır. Böylece ümmet, hasta da olsa tek bir siyasi varlıktan, her birinin bayrağı, sınırları, ordusu ve dış politikası olan ve çoğu zaman komşularıyla çıkarları çatışan rekabetçi varlıklara intikal etmiştir.

Sonuç ortaya çıkmakta gecikmedi. Zira ümmetin büyük davaları merkeziyetini ve karar birliğini kaybetti. Dolayısıyla artık işgale karşı ortak bir karar kalmadığı gibi savaş ve barış konularında tek bir tutum ve ümmet düzeyinde yürütülen bir ekonomik politika da kalmadı. Böylece her devlet artık kendi dar çıkarları doğrultusunda hareket etmeye, Batı'nın dengelerine boyun eğmeye, çatışmalara tek başına girmeye, hatta birbirleriyle ve diğerleriyle savaşmaya ve Batı'nın çıkarlarına hizmet etmek için kendi evlatlarının kanını dökmeye başladı.

Çağdaş gerçeklik, bu dönüşümün izlerine dair canlı bir tanıktır. Zira İslam beldesinin bir parçasında bir kriz yaşandığında, ümmet tek bir vücut gibi hareket etmemekte, aksine her ülke, kendi anlık çıkarlarına ya da Batı'daki efendilerinin çıkarlarına göre hareket etmektedir. Ayrıca muazzam servetler ülkeler arasında dağılmış durumda ancak bunlar, sadece tek bir güç olarak yönetilmemekte, aksine Batı'ya karşılıksız hibe edilmektedir. Çok sayıda ve güçlü ordular var ama tek bir askeri akidenin parçası değildir. Siyasi kararlar dağınık ve çoğu zaman da çelişkili olarak alınmakta ve sadece Batı'nın çıkarına göre formüle edilmektedir. Böylece ümmet, dini duyguda birlik içinde kalmaya ama siyasi kararda birlikten uzak durmaya başladı.

Bu dönüşüm geçici tarihi bir olay olmamış, aksine süregelen siyasi bir krizin kaynağı olmuştur. Çünkü İslam, bireysel ibadetle sınırlı değildir; aksine yönetim, siyaset ve uluslararası ilişkiler konusunda kapsamlı bir vizyon ortaya koymakta ve ümmetin siyasi birliğini temel bir ideoloji haline getirmektedir. Bu nedenle birleştirici bir varlığın yokluğu, ümmeti sadece bir sembolden mahrum bırakmamış, aynı zamanda siyasi sistemini kapsamlı bir düzeyde uygulama konusunda pratik aracını da kaybettirmiştir.

Ramazan, birleştirici şiarlarıyla birlikte dikkat çekici bir paradoksu da ortaya koymaktadır. Zira ümmet, birlikte oruç tutuyor, birlikte iftar ediyor, tek bir kıbleye yöneliyor, tek bir kitabı okuyor ve derin bir vicdani ve ruhani bir birlik hissediyor ancak bu ruhani birlik, siyasi karar alma düzeyine yansımıyor. İşte burada şu temel soru ortaya çıkıyor: Kendisini akide ve ibadetlerin birleştirdiği bir ümmet, bu birliği ifade eden birleştirici bir siyasi çerçeve olmadan sonsuza dek bu şekilde kalmaya devam edebilir mi?

1924 yılından sonraki dönem okunduğunda, İslami beldelerin, doğrudan işgaller, ekonomik bağımlılık, iç çatışmalar, sınır anlaşmazlıkları, siyasi baskılar, büyük güçlerin çıkarlarına göre bölgenin sürekli yeniden şekillendirilmesi gibi arka arkaya gelen krizler sarmalından çıkamadığı görülecektir... İşte tüm bunlar, güçleri birleştirip tek bir proje çerçevesinde yönlendirecek tek bir siyasi referansın yokluğunda meydana gelmektedir.

Bu, tarihin olduğu gibi kopyalanması veya geri dönüşün, herhangi bir değerlendirme yapılmaksızın aynı şeklin tekrarı olacağı anlamına gelmemekte; ancak bu, siyasi birlik sorusunun fikri bir lüks değil, ümmetin kendini koruma, kaynaklarını yönetme, dış politikasını şekillendirme ve büyük davalarını savunma kapasitesiyle ilgili bir soru olduğu anlamına gelmektedir. Yani birleştirici bir araç olmadığında, enerjiler ne kadar muazzam olursa olsun dağınık bir şekilde kalmaya devam edecektir.

1924 yılı sadece bir aşamanın sonu değil, aksine siyasi bölünme ve parçalanmanın yeni bir aşamasının başlangıcı olmuştur. Bugün akla gelen soru şudur; yüz beş yıl sonra ümmet, sanki kalıcı bir kadermiş gibi bu bölünmenin esiri olarak kalmaya devam mı edecek? Yoksa ümmetin birliği fikri hem şer'an vacip bir hüküm hem de gerçek bir ihtiyaç olarak, süregelen krize köklü bir çözüm olarak kendini kabul ettirmeye geri mi dönecek?

Tarih, boş yere hareket etmez. Hilafetin kaldırılması sadece yönetim şeklini değiştirmekle kalmamış, aynı zamanda çevremizdeki dünyanın şeklini de değiştirmiştir. Bu yüzden o anı yeniden düşünmek, geçmişe duyulan bir özlem değildir; aksine mevcut çalkantılı durumu anlamanın ve ümmetin, sadece ortak duygulardan ziyade İslam akidesiyle birbirine bağlı tek bir ümmet olma gücünü yeniden kazanacağı bir geleceği öngörmenin anahtarlarını aramaktır.

Hizb-ut Tahrir Mısır Vilayeti Medya Bürosu

Devamını oku...

Silah Sanayisinde Kendi Kendine Yeterlilik, Bağımlılık Değil, Kurtuluşun Yoludur!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Silah Sanayisinde Kendi Kendine Yeterlilik, Bağımlılık Değil, Kurtuluşun Yoludur!

Haber:

ABD Merkez Komutanlığı Komutanı Brad Cooper, savaşın başlamasından bu yana ABD ordusunun İran içinde 10 binden fazla hedefi vurduğunu açıkladı ve bu operasyonların rejime ait askeri üretim tesislerinin yaklaşık üçte ikisinin imha edilmesine yol açtığını belirtti. (Mihna El-Haber)

Haber:

Yasaların değil gücün hüküm sürdüğü bir dünyada, artık tek başına silah sahibi olmak yeterli değildir; aksine asıl önemli olan soru şudur: Bu silahı kim üretiyor? Ve onun çalıştırılması ve geliştirilmesinin anahtarlarına kim hükmediyor? Ordusunu silahlandırma konusunda başkalarına bağımlı olan bir devlet, ne kadar büyük silah cephaneliğine sahip olursa olsun ya da ne kadar ittifak kurarsa kursun, güvenliğini o ülkenin eline rehin bırakmış olur.

Çağdaş siyasi gerçeklik, gerçek bağımsızlığın ancak askeri sanayi bağımsızlığıyla sağlanabileceğini kanıtlamıştır. Çünkü silahlarını kendi elleriyle üreten bir devlet, kendi kararlarına sahip olur ve siyasi baskı ve şantajlardan kurtulur. Silahlarını ithal eden ülkeler ise, görünüşte güçlü gibi görünseler de, ancak gerçekte iradeleri kısıtlıdır ve tedarikçinin izni olmadan ya da ondan korkmadan hayati kararları almaktan acizdir.

Belki de ABD saldırıları karşısında İran'ın gösterdiği direniş konusunda tanık olduğumuz durum, bunun en açık örneğidir. Zira İran, kuşatma altında olmasına rağmen uzun yıllar direnebilmiştir; çünkü o, bir miktar da olsa yerli askeri sanayisine sahiptir. Bununla birlikte bu örnek aynı zamanda bu direncin sınırlarını da ortaya koymaktadır; zira özellikle gelişmiş hava ve deniz savunma alanlarında tam bir silahlanma sistemine sahip olmaması, onu saldırı ve baskıya maruz bırakmış olup bu da onun, yüzleşmede belirleyici bir üstünlük sağlama yeteneğini zayıflatmıştır. Eğer kendi ürettiği ve geliştirdiği entegre bir silah sistemine sahip olsaydı, güç dengesi farklı olur, direniş daha güçlü olur, hatta belki de zafer daha yakın olurdu.

Buna karşılık en modern silahlara sahip zengin ülkeler de var; ancak bu silahları serbestçe kullanamıyorlar; çünkü bu silahların çalıştırılması, bakımı ve modernizasyonu konusunda karar vermek, üretici ülkelere bağlıdır. Körfez ülkeleri bunun en açık örneğidir; zira silah alımına yüz milyarlarca Dolar harcadılar ancak Batı’nın iradesinin rehinesi olarak kaldıkları için bağımsız olarak gerçek bir savaşa giremiyorlar; hatta bazı sistemlerini dış destek olmadan da çalıştıramıyorlar!

Savaş sanayisinde bağımsız olmak bir lüks değildir; aksine uluslararası arenada etkin bir rol oynamak isteyen her ülke için varlığı bir zorunluluktur. Çünkü bu o ülkeye, kendini savunma, düşmanlarını caydırma ve yaptırımlardan, ambargolardan ya da tedarik kesintilerinden korkmadan kararlarını alma gücü kazandırır.

Bundan dolayı gerçek hadari bir projenin, bilim insanlarına ve mühendislere dayanan, araştırma ve geliştirmeye yatırım yapan ve ümmetin muazzam kaynaklarından yararlanan entegre bir askeri sanayi üssü inşa etmeden sahada uygulanması mümkün değildir. İslam Devleti kurulduğunda, mevcut durumun hatalarını tekrarlamayacak; aksine ilk andan itibaren kendi akidesinden hareket eden, evlatlarının enerjilerine dayanan ve doğal servetlerine yatırım yapan bağımsız bir savaş sanayisi kurmak için acele edecektir ki böylece aşağılanmayan izzetli bir devlet olmasının yanı sıra ihlal edilmeyen güçlü bir devlet olabilsin.

Kurtuluşa giden yol, gücü ithal etmek yoluyla değil, onu üretmek yoluyla olduğu gibi bağımlılık yoluyla değil de, bağımsızlık yoluyla olur. Zira silaha sahip olmayan bir kimse, karar verme yetkisine sahip olamaz; karar verme yetkisine sahip olmayan bir kimse ise geleceğine de sahip olamaz.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulazim Haşlemon

Devamını oku...

Gazze Mücahitlerinin Gerçekleştirdiği Aksa Tufanı Operasyonunun Ardından, Artık Tüm Ordularının Gerçekleştireceği Ümmet Tufanının Zamanı Gelmiştir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Gazze Mücahitlerinin Gerçekleştirdiği Aksa Tufanı Operasyonunun Ardından, Artık Tüm Ordularının Gerçekleştireceği Ümmet Tufanının Zamanı Gelmiştir

Haber:

Suriye'nin çeşitli bölgelerinde, Gazze Şeridi ile dayanışma ve Yahudi varlığının Knesset'inin Filistinli esirlere idam etme kararını kınamak amacıyla protesto ve gösteriler düzenlendi. Bu durum, ülkenin içinden geçtiği karmaşık iç koşullara rağmen geniş bir halk desteğini yansıtmaktadır. Gösteriler güneydeki Dera ilinden başkent Şam'a ve oradan da Halep'e kadar uzanmıştır; zira uluslararası kuruluşlar ve eğitim kurumları önünde sembolik gösteriler, yürüyüşler ve oturma eylemleri düzenlenmiştir.

Yorum:

Pakistanlı yöneticiler ve onların borazanlarının uyguladığı medya sansürüne rağmen Pakistan’daki Müslümanlar, Mescid-i Aksa'nın kapatılması, Yahudi varlığının Filistinli esirleri idam etme niyetini açıklamasının yanı sıra Suriye'de Gazze ve esirlere destek vermek için düzenlenen gösteriler ve Beytül Makdis ile Gazze'den, muvahhit bir ümmet tarafından Mescid-i Aksa'nın kurtarılmasına yönelik açık çağrıyla birlikte sosyal medya aracılığıyla etkileşime girmişlerdir.

Böylece müzakerelerin başarısız olması halinde, en güçlü Müslüman ordusu olan Pakistan ordusu tarafından İran’a karşı bir askeri operasyon başlatılmasını meşrulaştıran rivayetler ücretli resmi sözcüler tarafından yayılırken, Mescid-i Aksa, salih amelleriyle tarihe mübarek Filistin topraklarının kurtarıcıları olarak kaydedilecek, her şeyden önce Allah Subhanehu ve Teala'nın katında hasenat mizanlarına kaydedilecek kahramanlara çağrıda bulunmaktadır.

Müslümanlar şunu bilsin ki, Suriye’deki göstericilerin sloganı “Hayber Hayber ya Yahud, ceyşi Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) sevfe yeuud (Ey Yahudiler! Hayber’i hatırlayın, Muhammed’in ordusu (tekrar) dönecek)” idi. Peki bu ordu, Müslüman ordularından başka hangi ordu olabilir ki? Bu nedenle Müslümanlar, ordulardaki akrabaları ve arkadaşlarıyla iletişime geçerek onlardan, Filistin’i ve iki kıblenin ilki, İsra ve Mirac toprakları ve Harameyn'in üçüncü olan Aksa'sını kurtarmak için harekete geçmelerini talep etmelidirler.

Tüm İslam ümmetinin, Mescid-i Aksa'nın fatihi Ömer bin Hattab Radıyallahu Anh'ın, onun kurtarıcısı Selahaddin Eyyubi'nin ve onun koruyucusu II. Abdülhamid'in evlatları olma şerefine nail olmak için ordularını seferber etmesi gerekir. İşte o zaman ordular, Yahudi varlığını cezalandıracak, Allah’ın dininin Ensarları olacak ve 1948’den beri Yahudi varlığı tarafından katledilen, işkence gören ve toprakları gasp edilen mazlum kadınları, çocukları ve yaşlıları kurtaracaktır.

Nitekim İslam ümmeti, Müslüman orduları arasında en güçlüsü olmamasına rağmen İran ordusunun Amerika ve Yahudi varlığına karşı gösterdiği başarıya tanık olmuştur. Dolayısıyla ümmet, Pakistan, Türkiye, Mısır ve Hicaz ordularının Haçlı Amerikalılara ve Yahudilere karşı zafer kazanmasını görmeyi arzulamaktadır. Dahası nükleer silahlara sahip Pakistan'ın, iyi eğitilmiş ve yeterli donanıma sahip büyük silahlı kuvvetleriyle tek başına harekete geçmesi bile yeterlidir. Ayrıca İran'a yönelik savaş deneyimi sayesinde Allah Subhanehu ve Teala, Pakistan ordusunun Mescid-i Aksa'ya karadan ulaşmasını engelleyen büyük bir engeli de onun önünden kaldırmıştır. Yine İran'a karşı savaş, yöneticiler ve onların borazanları hariç, Müslümanlar arasındaki mezhep çatışmasını da ortadan kaldırmıştır. Dolayısıyla Pakistan ordusu Amerika ve Yahudi varlığına karşı cihat ilan eder etmez, Belucistan'dan İran'a ve ötesine uzanan yol ardına kadar açılmış olacaktır. O halde neden Pakistan ordusu, ümmetin tufanının lideri olma ecrinden mahrum kalıyor?

Ey Müslümanlar: Savaş alanında verilen mücadele ve fedakarlığın ardından zaferin yaklaştığı böyle bir zamanda, müzakerelerden ve düşmanların yanında yer almaktan bahseden kiralık ikiyüzlüleri muhasebe edin. Onları susup tövbe edinceye kadar muhasebe edin ki sonra sizinle birlikte cihada çağrı yapsınlar. Çünkü bizler, iyiliği emreden ve kötülüğü yasaklayan bir ümmetiz; bu yüzden tirana karşı dururken uğrayacağımız maddi, sağlık ya da can kaybını, Allah Subhanehu ve Teala'nın razı olacağı bir fedakârlık olarak görüyoruz. Dahası bizler, pasif, boyun eğen ya da teslim olan bir ümmet değiliz. Aksine bizler, iman eden, tevekkül eden ve hak üzere sebat eden bir ümmetiz. Nitekim Ebu Said el-Hudri’den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur: أَلَا لَا يَمْنَعَنَّ أَحَدَكُمْ رَهْبَةُ النَّاسِ، أَنْ يَقُولَ بِحَقٍّ إِذَا رَآهُ أَوْ شَهِدَهُ، فَإِنَّهُ لَا يُقَرِّبُ مِنْ أَجَلٍ، وَلَا يُبَاعِدُ مِنْ رِزْقٍ، أَنْ يَقُولَ بِحَقٍّ أَوْ يُذَكِّرَ بِعَظِيمٍ “Sakın insanların korkusu (heybeti), sizden birini hakkı gördüğünde veya bildiğinde söylemekten alıkoymasın. Çünkü hakkı söylemek veya büyük bir gerçeği hatırlatmak, eceli yaklaştırmaz, rızkı da uzaklaştırmaz (azaltmaz.)” [Ahmed rivayet etti]

Ey Müslüman orduları: Ümmetin ve Mescid-i Aksa'sının kurtuluşu, sizin kurtuluşunuzla başlar. Yöneticileriniz size müminlere karşı sert, düşmanlara karşı merhametli olmanızı emretmektedir; oysa Allah size, müminlere karşı merhametli, düşmanlara karşı sert olmanızı emretmektedir. Zira Allahu Teala şöyle buyurmuştur: مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ وَالَّذِينَ مَعَهُ أَشِدَّاءُ عَلَى الْكُفَّارِ رُحَمَاءُ بَيْنَهُمْ “Muhammed Allah'ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler.” [Fetih 29] Haydi o zaman Amerika'nın ajanları ve tabileri olan yöneticileri kaldırıp atın ve Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafeti kurmak için nusretinizi verin. Halkını asla yalan söylemeyen bir lider olan Hizb-ut Tahrir sizden nusret talep ediyor; haydi hiç tereddüt etmeden ve çekinmeden bu talebe icabet edin.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Musab Umeyr – Pakistan

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER