Perşembe, 07 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/20
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Birleşik Arap Emirlikleri, Lübnan'ın Gaspçı Yahudi Varlığını Tanıyanlar Listesine Katılmasını Memnuniyetle Karşılıyor!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Birleşik Arap Emirlikleri, Lübnan'ın Gaspçı Yahudi Varlığını Tanıyanlar Listesine Katılmasını Memnuniyetle Karşılıyor!

Haber:

Birleşik Arap Emirlikleri, ABD’nin himayesi ve desteğiyle Lübnan ile Yahudi varlığı arasında üçlü bir çerçeve anlaşmasına varıldığına dair açıklamayı memnuniyetle karşıladı ve anlaşmaya varılmasını kolaylaştırmak için ABD Başkanı Trump ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun gösterdiği diplomatik çabaları takdir etti. Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, bu gelişmenin bölgesel istikrarı destekleyen bir ortamın güçlendirilmesi yönünde atılmış olumlu bir adım olduğunu vurguladı ve daha fazla gerginliğin önlenmesi ve bölgedeki insani ve güvenlikle ilgili sonuçlardan kaçınmak için uluslararası koordinasyonun sürdürülmesinin önemine dikkat çekti. Birleşik Arap Emirlikleri, bu aşamada Lübnan ile olan tam dayanışmasını yineledi ve silahların yalnızca devletin elinde toplanması ve terör örgütlerinin dağıtılmasına yönelik çabalarına desteğini vurguladı; bu adımın, ulusal güvenlik ve istikrarın pekiştirilmesi yolunda önemli bir dönüm noktasını temsil ettiğini belirtti. Ayrıca Lübnan’ın birliğini, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü destekleme konusundaki sarsılmaz kararlılığını ve Lübnan halkının güvenlik, istikrar, kalkınma ve refah konusundaki beklentilerinin gerçekleştirilmesine katkıda bulunmak amacıyla onun yanında yer alacağını vurguladı. (En-Nahar, 27/06/2026)

Yorum:

Gaspçı Yahudi varlığı Filistin, Lübnan ve Suriye’de arbede çıkarmaya terk edilmişken, bu insanlar hangi bölgesel istikrardan bahsediyorlar Allah aşkına?!

Yahudi varlığı var olduğu sürece bölge ne güvenli ne de istikrarlı olacaktır. Yahudi varlığını kökünden söküp atmak ve Batı devletlerinin İslam beldelerindeki nüfuzunu ortadan kaldırmaktan daha azına yönelik hiçbir söylem, herhangi bir istikrar getiremeyecektir. Evet, Amerika, kaynakları ve halkına tahakküm etmek istediği sürece tüm bölgenin güvenlik ve istikrar içinde olması mümkün değildir.

İster balistik ister nükleer isterse başkası olsun Müslümanların silahları konusuna gelince; bu, kâfirlerle müzakere edilecek bir mesele değildir; aksine bu konunun konuşulacağı tek yer, sadece İslam’ın ve Müslümanların düşmanlarına karşı savaş alanıdır.

Birleşik Arap Emirlikleri'nin yöneticilerine gelince; onların Lübnan yöneticilerinin gaspçı Yahudi varlığının mübarek topraklar üzerindeki meşruiyetini tanımasını tebrik etmeleriyle ilgili söylenebilecek en iyi söz, Rasul Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in şu kavlidir: إِنَّ مِمَّا أَدْرَكَ النَّاسُ مِنْ كَلَامِ النُّبُوَّةِ إِذَا لَمْ تَسْتَحْيِ فَاصْنَعْ مَا شِئْتَ “İnsanların Peygamberlerden öğrenegeldikleri sözlerden biri de: “Utanmıyorsan dilediğini yap!

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nizar Cemal

Devamını oku...

İran’ın Mevcut Vakıası ve ABD ile İran Arasındaki Saldırıların Yeniden Başlaması

İran’ın Mevcut Vakıası ve ABD ile İran Arasındaki Saldırıların Yeniden Başlaması

Soru:

“ABD ile İran arasında iki gün içinde ikinci kez yaşanan karşılıklı saldırıların ardından Devrim Muhafızları Pazar günü yaptığı açıklamada, “ABD tarafından ateşkesin ihlal edilmesinin, 18 Haziran’da Trump ile Mesud Pezeşkiyan arasında imzalanan Mutabakat Zaptı’nın birinci maddesine aykırı olduğunu” belirtti. Öte yandan ise Trump, savaşa geri dönme sinyali vererek bugün erken saatlerde kendi platformu Truth Social’da yaptığı paylaşımda, “Artık makul olamayacağımız bir nokta gelebilir ve başarıyla başlattığımız işi askeri olarak tamamlamak zorunda kalabiliriz. Bu olursa artık İran var olmaz” ifadelerine yer verdi. Amerikan ordusu, İran Devrim Muhafızları Ordusu’na (IRGC) ait kamikaze İHA’ların Hürmüz Boğazı’ndan geçiş yapan ticari bir petrol tankerini hedef almasına yanıt olarak Cumartesi’yi Pazar’a bağlayan gece Keşm Adası’ndaki mevzilere hava saldırıları düzenlediğini duyurdu...” (28.06.2026 El Arabiya) Bilindiği üzere Trump, daha önce 28 Şubat 2026 tarihinde yapışık ikizi Netanyahu ile birlikte İran’a bir saldırı düzenlemiş, bu saldırıda dini lider ve kırka yakın üst düzey yetkiliyi öldürmüş, birçok yeri yakıp yıkmıştı... Buna rağmen İran, sanki hiç kan dökülmemiş ve hiçbir tesis tahrip edilmemiş gibi aralarında bir barış tesis etmek amacıyla 18 Haziran 2026’da Trump ile bir mutabakat zaptı imzalamıştı! İster İran’a yakın isterse uzak olsun diğer Müslümanlara gelince; Amerika ile İran arasında olup bitenleri sanki tarafsız bir gözlemci gibi izlemektedirler. Hatta Amerika’ya daha yakın durmaktadırlar! Bir zamanlar dünyanın efendisi, nuru ve adaleti olan Müslümanlar, daha ne zamana kadar sömürgeci kafirlerin kopardığı fırtınalar karşısında böyle bölük pörçük ve darmadağınık bir halde kalacaklar?

Sizden yaşanan olayların gerçekliğini açıklayan ve ayrıca bu ümmetin yeniden nasıl dirilip izzetine kavuşacağını ortaya koyan bir cevap rica ediyorum. Teşekkürler.

Cevap:

Yukarıdaki sorulara cevap verebilmek için önce olayların gerçekliğini, ardından da bu ümmetin yeniden nasıl dirilip izzetine kavuşabileceğini ele alacağız... Yardım yalnızca Allah’tandır:

Birincisi: Son Olayların Gerçekliği:

1- Amerikan Bloomberg ajansı 17 Haziran 2026 tarihinde Amerika ile İran arasında 14 maddeden oluşan mutabakat zaptının taslağını yayımladı. Bu taslak, İran’ın yarı resmi Mehr haber ajansının 14 Haziran 2026 tarihinde İranlı müzakere ekibine yakın bir kaynaktan aktardığı bilgilerle de içerik olarak örtüşmektedir... Ardından, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile 18 Haziran 2026’da G7 zirvesi marjında Fransa’daki Versailles (Versay) Sarayı’nda bulunan ABD Başkanı Trump arasında beklenmedik bir şekilde bu zaptın imzalandığı duyuruldu... Aslında imza töreninin İsviçre’de yapılması planlanmıştı; ancak zorba Trump, Müslümanlara Birinci Dünya Savaşı sonrası imzalanan ve Müslümanların devleti olan Hilafet Devleti’nin ortadan kaldırıldığını ve Müslümanların birliğinin parçalandığını belirten Versailles Antlaşması’nı hatırlatmak istercesine Versailles Sarayı’nı tercih etmiştir... Sanki Hilafet’i yıkarak tarihin akışını değiştiren Versailles Sarayı’nı seçmekle Trump, kendisini önceki yandaşlarının izinden giderek tarih yazan bir lider olarak pazarlamaya çalışmıştır! Böylece mutabakat zaptı, iki taraf arasında arabuluculuk yapan Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in arabuluculuğunda Versailles Sarayı’nda dijital ortamda imzalanmış ve resmen yürürlüğe girdiği duyurulmuştur... Amerika ile İran arasında imzalanan bu mutabakat zaptı, Amerika’nın “sıkı dostu Netanyahu” ile birlikte Şubat ayı sonunda düzenlediği, İran’ın siyasi ve askeri liderlerini, en başta da bir numaralı karar verici olan dini lideri hedef alan askeri operasyonundan sonra gerçekleşmiştir. Savaşın dört gün içinde bitirilmesi planlanmış ancak kırk gün sürmüştü. Amerika, mevcut nizamı devirme veya İran’ı bir yörünge devlet statüsünden çıkarıp bizzat tabi bir devlete dönüştürecek kendine bağlı liderler atama hedefine ulaşamamıştı. Zira İran’ın 47 yıl boyunca Amerikan yörüngesinde hareket etmesi, Amerika’nın, özellikle de Suriye, Irak, Lübnan ve Yemen gibi kendisiyle birlikte çalışmasına izin verdiği bölgelerden çıkarmaya başladıktan sonra, İran’ı tamamen tabi bir devlete dönüştürme konusunda iştahını kabartmıştı. Ancak bu durum İran içinde Amerika’dan bağımsız hareket etmeyi düşünenlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu konuda Devrim Muhafızları büyük rol oynamıştır. Nitekim biz, 3 Haziran 2026 tarihinde yayınladığımız soru-cevapta bu durumu detaylı bir şekilde açıkladık. O soru cevapta şöyle demiştik: “Tıpkı Amerikan güçlerinin Venezuela başkanını kaçırdığında başkan yardımcısı ve beraberindekilerin ABD’ye teslim olduğu gibi, rejimin başını ve birinci kademedeki yöneticilerini hedef alıp etkisiz hâle getirdiklerinde; ikinci kademedeki liderlerin de teslim olup şartlarına boyun eğeceklerini sandılar. Fakat bu senaryo İran’da gerçekleşmedi. Dini Lider Ali Hamaney ve bazı üst düzey yöneticileri etkisiz hale getirildiği halde Devrim Muhafızları dimdik ayakta kaldı ve bu saldırganlığa karşı koymaya ve düşmana saldırmaya karar verdi... İşte bu noktada, İran’daki rejimin temel dayanağı olan tarafın, (Devrim Muhafızları) artık kendi iradesi ve kararına göre hareket ettiği, Amerika ile anlaşmak isteyen ve onunla tabi bir devlet olarak değil de en azından uydu bir devlet olarak çalışmayı hedefleyen siyasi kanadın aksine, Amerika’dan bağımsız olmak için çalıştığı görülmektedir...” Devrim Muhafızları’nın kararlılığı, gücü ve etkisi, yeni dini lider  Mücteba’nın seçilmesine öncülük etmelerinden kaynaklanıyordu; o da onları destekliyor ve iktidarını korumak için onlara dayanıyordu, önceki dini lider olan babasının ve birçok yetkilinin öldürülmesinin ardından Amerika ile barışa ve mutabakat zaptına pek sıcak bakmıyordu.

2- Ancak İran’daki siyasi kanadın (Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Dışişleri Bakanı), Dini Lideri mutabakat zaptının İran’ın çıkarına olduğuna ikna etmesiyle bu durum değişti. Cumhurbaşkanı bu konuda büyük çaba gösterdi. Ardından Dini liderin mutabakat zaptına onay verdiği basına yansıdı. Hamaney, 18 Haziran 2026 tarihinde X ve sosyal medya hesaplarında yayımlanan yazılı açıklamasında, “Esasen farklı bir görüşe sahiptim ancak, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı sıfatıyla cumhurbaşkanının, kendi adına ve diğer üyeler adına İran milletinin haklarını ve direniş cephesini koruma taahhüdünde bulunması ve sorumluluğu üstlendiğini açıkça belirtmesi nedeniyle bu sürece izin verdim” ifadelerini kullandı. Böylece bu ifadelerle Hamaney, adeta anlaşma sonucunda İran’ın başına gelebilecek her türlü olumsuzluğun sorumluluğunu ülkenin Cumhurbaşkanı ve diğer yetkililere yüklemiş oldu... Bunun ardından mutabakat zaptı imzalandı. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan da imzanın ardından 18 Haziran 2026 tarihinde X platformunda yaptığı açıklamada, “Bu, güçlü İran’dan tarihi bir belge ve mesajdır. İran İslam Cumhuriyeti, onur ve bağımsızlığı, ilerlemeyi ve bölgesel iş birliğini koruyarak her zaman küresel barışa bağlıdır. Bu metin, hiçbir tehdit ve baskıyla onurundan ve bağımsızlığından vazgeçmeyen bir milletin sesinin yansımasıdır. Bugün kayda geçirilen; milli direnişin, siyasi akılcılığın ve sorumlu diplomasinin sonucuydu” ifadelerini kullandı. Bu açıklama üzerine Devrim Muhafızları, Dini Lider’e itaat gereği sesini çıkarmadı... İran Şura Meclisi üyesi Muhammed Menan Reisi, destekçileriyle yaptığı toplantıda dini liderin mutabakat zaptına karşı olduğunu belirten tutumuyla ilgili olarak şunları söyledi: “İran dini lideri Mücteba Hamaney, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi üyelerinden ‘mutabakat zaptı’ ile ilgili soruları ayrı ayrı yanıtlamalarını istedi ve alışılmışın dışında mutabakat zaptının onayı için %75 oranında kabul şartı koştu. Konseyde sadece bir kişi karşı çıktı, diğerleri kabul etti. Dolayısıyla Dini Lider’in bu anlaşmaya tamamen rıza gösterdiği söylenemez, ancak ona açıkça karşı çıktığı da iddia edilemez...” (18.06.2026 Iran International) Milli Güvenlik Yüksek Konseyi’ndeki oylamada Konsey üyelerinin tek bir fire dışında mutabakat zaptını onaylaması ve Amerika ile nihai bir anlaşma imzalamaya hazır olmaları, İran’ın yeniden yörünge devlet kodlarına dönmesinin önünü açmıştır. Bu durum, Devrim Muhafızları’nın daha önce savunduğu tam bağımsızlık vizyonundan tamamen farklıdır!

3- Böylece, İran’ın en fazla eskiden olduğu gibi (yani Türkiye gibi) bir uydu devlet olarak kalmasını yeğleyen, Mısır, Suriye veya bölgedeki benzer ülkeler gibi Amerikan ajanı tabi bir devlete dönüşmesine karşı çıkan siyasi kanadın terazisi ağır basmıştır. Dolayısıyla olaylar ve müzakereler siyasi kanadı ön plana çıkarmış, Devrim Muhafızları’nı biraz geri plana itmiştir... Biraz diyorum çünkü Devrim Muhafızları’nın ateşi henüz tamamen sönmüş değildir; siyasi tarafla hala anlaşmazlık içindedirler. Örneğin “İran televizyonu Cuma günü Hürmüz Boğazı konusunda ABD ile bir iletişim hattı kurulduğunu duyurmuş, (26.06.2026 Al Arabiya) ancak Devrim Muhafızları bunu hemen yalanlamıştır. “Devrim Muhafızları Sözcüsü Hüseyin Muhibbi Cuma akşamı yaptığı açıklamada, “ABD’li yetkililerin Hürmüz Boğazı’nda bir sıcak hat kurulduğuna dair iddialarının tamamen yalan olduğunu ifade etti... İran Press TV ise Cuma günü Hürmüz Boğazı’nda İran ile ABD arasında bir iletişim hattının kurulduğunu bildirmişti... (26.06. 2026 el-Arab el-Cedid) Ayrıca Devrim Muhafızları, Amerika’nın İran’ın doğu kıyılarına yönelik saldırılarına da yanıt vermiştir... (Sepah News, Devrim Muhafızları’nın bir bildirisini yayınladı. Bildiride ABD’nin İran kıyılarına bir saldırı düzenlediği, bunun üzerine Devrim Muhafızları donanmasının misilleme yaparak bölgedeki Amerikan ordusu üslerini bombaladığı belirtildi. Bildiride Washington, iki taraf arasında imzalanan mutabakat zaptındaki taahhütlerini bozmakla suçlandı...” (26.06.2026 El Cezire)

4- Mutabakat zaptının imzalanması; İran’ın, kendisine saldıranlarla kalıcı bir ateşkesi kabul etmesi ve onlarla savaşmayacağını taahhüt etmesi anlamına gelmektedir. Zira Mutabakat Zaptı’nın 1. maddesinde şu ifadeler yer almaktadır: “...Lübnan dahil tüm cephelerde askeri operasyonların derhal ve kalıcı olarak durdurulduğunu beyan eder; bundan böyle birbirlerine karşı herhangi bir savaş veya askerî harekât başlatmamayı, birbirlerine karşı güç kullanmaktan veya tehdidinden kaçınmayı ve Lübnan’ın toprak bütünlüğü ile egemenliğini güvence altına almayı taahhüt ederler...” Bu, İran’ın kendisine saldıran, üst düzey liderlerini öldüren, nükleer ve hayati reaktörlerini yok eden Amerika’ya karşı direnişten vazgeçtiği anlamına gelir... İkinci madde içişlerine karışmamayı öngörse de, anlaşmanın diğer maddelerinde yer alan ifadeler bunu çürütmektedir! Örneğin, Amerika ve İran arasındaki Mutabakat Zaptı’nın 8. Maddesi “İran İslam Cumhuriyeti, nükleer silah edinmeyeceğini veya geliştirmeyeceğini yeniden teyit eder. ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, stoklanmış zenginleştirilmiş malzemenin tasfiyesini, yedinci paragrafta belirtilen takvime uygun olarak karşılıklı belirlenecek mekanizmayla çözüme kavuşturmayı kabul etmiştir.” demektedir. (18.06.2026 eş-Şuruk) Sky News da 24 Haziran 2026 tarihinde şu haberi aktardı: “ABD Başkanı Donald Trump Salı günü yaptığı açıklamada, ordusu ve kapasitesi yok edilen İran’ın müzakere edecek iyi bir durumda olmadığını belirterek, İran’ın nükleer silaha sahip olmasına izin verilmeyeceğini söyledi... Trump, nükleer denetçilerin doğru zamanda İran topraklarında olacağını da sözlerine ekledi...” Sadece bu maddenin varlığı bile doğrudan bir iç işlerine müdahaledir.

Ayrıca 6. madde de ABD’ye İran’ın iç işlerine müdahale etmesi için açık bir kapı aralamaktadır. Zira 6. Madde “ABD, İran İslam Cumhuriyeti’ne ait alanların yeniden imarı ve ekonomik kalkınması amacıyla bölgesel ortaklarıyla birlikte en az 300 milyar dolarlık, karşılıklı olarak mutabık kalınmış kesin bir plan geliştirmeyi taahhüt eder. Bu planın uygulanmasına yönelik mekanizma, 60 gün içinde nihai anlaşmanın parçası olarak netleştirilecektir.” demektedir. Bunu sadece metne dökmek bile başlı başına bir müdahaledir hatta çok daha da ötesidir!

5- Tüm bunlarla birlikte, anlaşma metni kelime oyunlarıyla doludur. Bir yönüyle İran’ın çıkarlarını gerçekleştirdiği, diğer yönüyle de ABD’nin çıkarlarını gerçekleştirdiği anlaşılabilir. Yani anlaşma mayınlarla doludur ve bu mayınları temizlemek için öngörülen 60 günlük süre yeterli olmayabilir ve dolayısıyla süre uzatılabilir! Tıpkı ablukanın kaldırılması ve Hürmüz Boğazı’nın açılması meselelerinde olduğu gibi... “İran, Hürmüz Boğazı’na kıyıdaş devlet olarak, Hürmüz Boğazı’ndan geçişle ilgili “belirsiz düzenlemeler”in bulunduğu uyarısında bulundu...” (26.06.2025 Sky news) Bugün Amerika ile İran arasında yaşanan çatışmalar da bu belirsizliğin bir sonucudur: “Devrim Muhafızları Pazar günü yaptığı açıklamada, ABD tarafından ateşkesin ihlal edilmesinin mutabakat zaptının birinci maddesine aykırı olduğunu ve bunun müzakere sürecinin tamamen durmasına yol açacağını belirtti. Ayrıca, Trump ile Mesud Pezeşkiyan arasında 18 Haziran’da imzalanan mutabakat zaptına göre Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini kontrol etmek için gerekli düzenlemelerin İran’ın elinde olduğunu savundu.” (28.06.2026 El Arabiya) Yine mutabakatta şu ifade de yer almaktadır: “ABD ayrıca nihai anlaşmanın ardından 30 gün içinde kuvvetlerini İran İslam Cumhuriyeti yakınlarından çekmeyi taahhüt eder.” Oysa İran’ın daha önce ABD güçlerinin tüm bölgeden çekilmesini talep ettiği biliniyor... Ayrıca ABD, İran’ın dondurulmuş 12 milyar dolarını, yalnızca Amerikan tarım ve gıda ürünlerini satın alması şartıyla iade edecek! Trump’ın yardımcısı Vance Pazartesi günü bir konferansta gazetecilere, “Serbest bırakılacak dondurulmuş İran varlıklarının”, “İran halkı için Amerikan soya fasulyesi, mısır ve buğdayı satın almak” için kullanılacağını söyledi...” (25.06.2026 El Arabiya) İran bunu yalanladı... Kalibaf perşembe günü yaptığı açıklamada, “ABD’nin, Tahran’ın dondurulan varlıklarını Amerikan tarım ürünlerini satın almak için kullanacağı yönündeki açıklamasının doğru olmadığını vurguladı... (25.06.2026 El Arabiya) Nihai anlaşmanın BM Güvenlik Konseyi tarafından onaylanması maddesine gelince; bir taraf bunu İran’ın anlaşmayı uygulamaktan kaçamaması için bir pranga olarak görürken, diğer taraf bu maddenin ABD’nin anlaşmaya bağlı kalmasını garanti altına almak için olduğunu, sanki bu maddeyi ABD’nin çıkarına değilmiş gibi yorumlamaktadır! Ayrıca Reuters, 18 Haziran 2026 tarihinde bilgi sahibi bir kaynağa dayandırarak, mutabakat zaptında Yeniden İmar ve Kalkınma Fonu projesi olduğunu aktardı ve “Fonun amacının Tahran ile Washington arasında nihai bir anlaşmaya varmak için ekonomik bir teşvik yaratmak olduğunu ve bu fonun ancak nihai anlaşmanın imzalanması durumunda kurulacağını” belirtti. Bu madde de örtülü bir mayındır, İran’ı yararından çok zararı olan bir fon beklentisiyle nihai anlaşmaya kadar müzakerelerde ilerlemeye teşvik etmeyi amaçlamaktadır! Bütün bunlar mayınlı ve muğlak maddelerdir!

6- Trump, askeri eylemlerle hedeflerine ulaşamadığının farkındadır. Devrim Muhafızları’nın Amerikan saldırısına karşı gösterdiği direniş karşısında şoke olmuş durumdadır... Yaşanan bu gerçeklik, başlattığı bu savaşta çok şey kaybeden ve prestiji yerlerde sürünen, dünyada ve hatta Amerikan kamuoyunda, kendi partisi ve destekçileri arasında bile güvenilirliği zayıflayan Trump üzerinde baskı oluşturmaya başlamıştır. Bunun önümüzdeki Kasım ayında yapılacak kongre ara seçimlerini ve dolayısıyla iki yıl sonra yapılacak genel seçimleri etkileyeceğinde kuşku yoktur... Mutabakat belgesinin Hürmüz Boğazı ile ilgili olan 4 ve 5. maddeleri dolaylı olarak Amerika’daki kongre ara seçimleriyle bağlantılıdır. Bilindiği üzere İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması, Amerika’nın küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz hacminin 5’te birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’na deniz ablukası uygulaması, deniz taşımacılığını felç etmiş, bu da akaryakıt ve doğal gaz fiyatlarında fahiş artışlara yol açmış, buna bağlı olarak da gıda fiyatlarında paralel bir artış yaşanmıştı. Bu, otomatik olarak ara seçimleri de etkileyecektir. İşte bu yüzden Trump, Hürmüz Boğazı’ndaki trafiğin yeniden akışını sağlamak amacıyla İran’la anlaşma imzalamaya büyük önem vermiştir. Zira küresel petrol arzının kalbi sayılan Hürmüz Boğazı’nın yeniden deniz trafiğine açılması, küresel petrol fiyatlarını hızla aşağı çekecektir... Böylece Trump, askeri saldırganlıkla elde edemediği bir zaferi müzakerelerle elde etmek için müzakereler ve mutabakat zaptında aradığını bulmuştur! Devrim Muhafızları’nın Trump karşısında kahramanca bir duruş sergilemesi nedeniyle Trump, rejimin siyasi kanadına (Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Dışişleri Bakanı) sığınmak zorunda kalmıştır. Dini Lider’in müzakerelere ve mutabakat zaptına ikna edilmesinde ve dolayısıyla Devrim Muhafızları’nın sesinin kısılmasında en büyük rolü bu isimler oynamışlardır... Amerika’nın İran’la bir anlaşmaya varma hassasiyetini ve hırsını gösteren bir diğer unsur da üçüncü maddede yer alan şu ifadedir: “ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, karşılıklı rızayla uzatılabilecek şekilde, en fazla 60 gün içinde nihai anlaşmayı müzakere edip tamamlamayı taahhüt ederler.” Yani, bir uzatmayı talep etme durumlarında! Amerika, askeri seçenekle rejimi değiştirip onu “tabi bir devlete” dönüştürme konusunda başarısız olunca, müzakere yoluyla nihai bir anlaşmaya varılması konusuna aşırı özen göstermiştir. Başta Devrim Muhafızları olmak üzere Amerika’dan tamamen bağımsızlaşma seslerinin yükselmesinin ardından da İran’ın eskiden olduğu gibi yeniden uydu devlet statüsüne dönmesini kabul etmiştir... Trump da bunu bir zafer olarak addetmiş ve başta Cumhurbaşkanı olmak üzere siyasi kanat da ona bunu kolaylaştırmıştır! Sonuç olarak, İran’ın, Amerika’nın savaş yoluyla hedeflerine ulaşamadığını gördüğü halde müzakereye ve dolayısıyla nihai bir anlaşma imzalamaya hazır olması, başladığı yere, yani uydu devlet konumuna geri döndüğü anlamına gelir.

7- Anlaşmanın imzalanmasının ardından Trump, sadece İran ile değil, genel olarak Müslümanlarla ortamı yumuşatmaya çalışmıştır... Trump, 19 Haziran 2026 tarihinde Amerikan Axios sitesine verdiği demeçte, “Maalesef İran lideri Hamaney’e zarar verdim, kendisi ağır yaralandı. Ancak cesur bir kişiliğe sahip” ifadelerini kullanmıştır. Trump, dini lider Hamaney’in mutabakat zaptını onaylamasından hemen sonra sanki Hamaney’e teşekkür mahiyetinde böyle bir açıklamada bulunmuştur... Diğer taraftan Trump, savaşta da barışta da tamamen kendi emriyle hareket ettiği halde Yahudi varlığına baskı yapıyormuş gibi bir görünüm ve izlenim vermeye başlamıştır! Bu kapsamda Trump, 16 Haziran 2026’da Fransa’nın Evian kentinde, G7 zirvesinin marjında düzenlenen bir basın toplantısında, Netanyahu’yu alenen kamuoyu önünde azarlayarak, “Beyrut’a saldırması hiç hoşuma gitmedi. Şu an Bibi, Lübnan konusunda daha sorumlu davranmalı. ABD olmasaydı “İsrail” olmazdı...” demiştir. (16.06.2026 El Cezire) Yardımcısı Vance bir basın toplantısında, “İsrail’de ABD’yi eleştiren bazı kabine üyelerine şunu söylemek isterim: Son üç ayda, vatanınızı koruyan savunma silahlarının üçte ikisi Amerikan elleriyle üretildi ve Amerikan vergi mükelleflerinin parasıyla finanse edildi... Eğer ben İsrail kabinesinde olsaydım, tüm dünyada geriye kalan tek güçlü müttefikime saldırmazdım.” diye konuştu. (18.6.2026 New York Times) Trump ve yardımcısının bu sözleri, eğer samimi olsalardı doğru kabul edilebilirdi. Ancak Yahudi varlığı, Filistin, Lübnan ve her yerde gerçekleştirdiği saldırganlığında Amerika’nın ipine tutunmadan hareket edemezken bunu doğru kabul etmek mümkün mü?! Zira Yahudi varlığı; tek başına bir ağırlık ifade edemeyecek kadar değersiz ve cılız bir varlıktır. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ Yahudiler hakkında söyle buyurmuştur:

لَنْ يَضُرُّوكُمْ إِلَّا أَذًى وَإِنْ يُقَاتِلُوكُمْ يُوَلُّوكُمُ الْأَدْبَارَ ثُمَّ لَا يُنْصَرُونَ “Onlar incitmekten başka size bir zarar veremezler. Sizinle savaşa koyulurlarsa, geri dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.” [Ali İmran 111] Yahudi varlığının Allah’ın ve insanların ipi (desteği) dışında hiçbir öz gücü yoktur. Peygamberlerinden bu yana Allah’ın ipini kesip atmışlardır ve bugün geriye sadece insanların ipi kalmıştır! Amerika, onların Lübnan’a ve sözde tampon bölgeye yönelik saldırılarını sonuna kadar desteklemektedir. Yukarıda zikrettiğimiz açıklamalarında da görüldüğü üzere, hem bu saldırganlıklarının hem de o ucube varlıklarının bekasının arkasında Trump vardır... Allah onları kahretsin! Nasıl da döndürülüyorlar... Hala Lübnan’ın bazı bölgelerini işgal etmeye ve Amerikan silahlarıyla ve Amerikan meşru müdafaa koruması altında Lübnan’ın bölgelerini bombalamaya devam etmektedirler!

8- İşte olayların gerçek yüzü özetle budur. Trump’a savaşla elde edemediğini müzakerelerle vermemek gerekir. Kaldı ki İran küçük veya zayıf bir devlet değildir; aksine uzun soluklu bir savaşta direnebilecek, Amerika’yı mağlup edebilecek ve tıpkı 2021 yılında Afganistan’dan zelil bir şekilde çıktığı gibi onu bu bölgeden de zelil bir şekilde çıkarabilecek bir güce sahiptir. Bu şekilde siyaseti tamamen bağımsızlaşacak; böylece ne uydu devlet statüsüne geri dönecek ne de tabi devlet derekesine düşecektir. Çünkü İran, 1,6 milyon kilometrekarelik geniş bir yüzölçümüne sahiptir. Dağlar, çöller, vadiler ve deniz kıyılarından oluşan oldukça çeşitli bir coğrafi yapıya ve yaklaşık 90 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Birçok ülkeyle sınırının bulunması, ona stratejik bir derinlik kazandırmaktadır. Bu sınırlar, her türlü ablukaya karşı birer çıkış kapısı niteliğindedir. Petrol ve gaz gibi enerji kaynaklarının yanı sıra diğer doğal zenginliklere de sahiptir. Tarıma elverişli yeterli arazisi bulunduğundan, kendi gıda ihtiyacını kendi kendine karşılama (öz yeterlilik) kapasitesi vardır. Ayrıca, uzun menzilli füzeler ve insansız hava araçları (İHA) üretimi gibi, kendini savunacak silahları imal edebilen bir savunma sanayisine sahip olduğu görülmektedir ki tüm bunlar ve sivil sanayiler daha da geliştirilebilir konumdadır... Hatta nükleer sanayiyi bile gerçekleştirebilecek güçtedir; Nitekim Trump 2018 yılında 2015 nükleer anlaşmasından çekildiğinde İran, zenginleştirme seviyesini yaklaşık %60 oranına ve miktarı yaklaşık 440 kilogram seviyesine çıkarmayı başarmıştır. Oysa 2015 anlaşmasında bu oran %3,67’yi geçmiyordu.

Bu nedenle, bir mutabakat zaptı imzalamak ve ardından bu mutabakat zaptının maddelerini nihai bir anlaşmaya dönüştürmek için müzakerelere başlamak, büyük bir tavizdir! Bu mutabakat zaptı, İran’a karşı başlattığı savaşı kaybeden, savaş bataklığına saplanan ve 4 ayı aşkın bir süredir bu savaşla meşgul olan Amerika’yı adeta ipten kurtarmıştır. Ancak İranlı siyasi liderlerin samimi, gerçek ve ideolojik iradeleri dumura uğramıştır. Hatta Amerika’nın nüfuzundan kurtulup bağımsızlaşmaya çalışan, Amerikan ve yapışık ikizi Yahudi varlığının saldırganlığını defetmek için fedakarlığa hazır olan Devrim Muhafızları’nın bile karşısında durmuşlardır. Bunun yerine Cumhurbaşkanı mutabakat zaptını imzalayarak, Trump’ın savaş meydanında elde edemediği başarıyı ona müzakere masasında kazandırmıştır!

İkincisi: İslam Ümmetinin içinde bulunduğu bu zilletten sonra nasıl yeniden dirilip izzetli günlerine geri döneceği meselesine gelince, bu mesele bilinmez ve sır bir mesele değildir. Aksine bu mesele, El-Kaviyy ve El-Azîz olan Allah’ın kitabında ve es-Sadıku’l-Emîn olan Rasûlullah’ın sünnetinde açıkça yazılıdır: o da Hilafettir. Hilafet, Müslümanları Allah’ın indirdiklerine göre yönetecektir.

وَأَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ أَنْ يَفْتِنُوكَ عَنْ بَعْضِ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكَ فَإِنْ تَوَلَّوْا فَاعْلَمْ أَنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ أَنْ يُصِيبَهُمْ بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ وَإِنَّ كَثِيراً مِنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ “Aralarında, Allah’ın indirdiği ile hükmet. Onların arzularına uyma ve Allah’ın sana indirdiğinin bir kısmından (Kur’an’ın bazı hükümlerinden) seni şaşırtmalarından sakın. Eğer yüz çevirirlerse, bil ki şüphesiz Allah, bazı günahları sebebiyle onları bir musibete çarptırmak istiyor. İnsanlardan birçoğu muhakkak ki yoldan çıkmışlardır.” [Maide 49] Ve bir Halifedir. Halife onlarla birlikte Allah yolunda cihat edecektir. Müslim’in Ebu Hurayra’dan rivayet ettiğine göre Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

إِنَّمَا الْإِمَامُ جُنَّةٌ يُقَاتَلُ مِنْ وَرَائِهِ وَيُتَّقَى بِهِ “İmam ancak bir kalkandır. Arkasında savaşılır ve onunla korunulur.” Sonra uzun asırlar, İslam Devleti Raşidi Hilafet’in büyüklüğünün, Müslümanların izzet ve adaletinin en büyük tanığıdır... Onlar, Allah’ın indirdikleriyle hükmederek Allah’a yardım etmişlerdir. Bunun üzerine Allah da onlara yardım etmiştir... Sömürgeci kafirler ve Müslüman ülkelerdeki ajanlarının entrikalarıyla İslam Devleti yıkıldığında, işte o zaman Müslümanlar zillet, küçüklük ve geçim darlığı içine düşmüşlerdir.

وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكاً “Kim Benim zikrimden yüz çevirirse, mutlaka onun için sıkıntılı bir geçim vardır. Ve kıyamet günü onu, kör olarak haşredeceğiz.” [Taha 124] Fakat Allah’ın izniyle bu durum uzun sürmeyecektir. Zira Hilafet, Allah’ın hak vaadi ve içinde bulunduğumuz bu ceberut saltanattan sonra Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in müjdesi gereği kesinlikle geri dönecektir:

وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55] Ahmed bin Hanbel’in Huzeyfe’den rivayet ettiğine göre Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmuştur:

ثُمَّ تَكُونُ مُلْكاً جَبْرِيَّةً فَتَكُونُ مَا شَاءَ اللَّهُ أَنْ تَكُونَ، ثُمَّ يَرْفَعُهَا إِذَا شَاءَ أَنْ يَرْفَعَهَا، ثُمَّ تَكُونُ خِلَافَةً عَلَى مِنْهَاجِ النُّبُوَّةِ. ثُمَّ سَكَتَ “Daha sonra ceberut bir saltanat olacaktır. O da Allah’ın dilediği kadar devam edecektir. Ardından Allah dilediği zaman onu ortadan kaldıracaktır. Sonra, Nübüvvet metodu üzere Hilafet olacaktır. Sonra sustu.” Dolayısıyla Hilafet Allah’ın izniyle geri dönecektir. Kendi dinine yardım edenlere yardım etmesi, Allah’ın bir vaadidir:

وَلَيَنْصُرَنَّ اللَّهُ مَنْ يَنْصُرُهُ إِنَّ اللَّهَ لَقَوِيٌّ عَزِيزٌ “Allah kendisine yardım edenlere mutlaka yardım eder. Kuşkusuz Allah, Kaviyy ve Azizdir.” [Hac 40] Ne var ki Allah Subhânehu ve Teâlâ, zaferin gökten zembille inmeyeceğine, meleklerin onu taşıyıp getirmeyeceğine ve bizlerin eylemi olmaksızın Hilafetin kurulmayacağına hükmetmiştir. Aksine çalışmalı, çabalamalı, gayret etmeli, amellerimizde dürüstlük ve samimiyeti gözetmeliyiz. İman edip salih amel işleyenlere yeryüzünde hilafet vaat eden Allah’ın sözüne güvenmeliyiz. İşte bu iki şart: iman ve salih amel’dir.

وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden öncekileri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55] Tüm bunlar Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in siyerinde apaçık ortadadır; Allah’ın yardımı gelene kadar nasıl çalıştığı ve nasıl eziyetlere göğüs gerdiği bellidir... Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem Allah yardım etmiş, Allah da ona yardım etmiştir. İşte Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın değişmez sünneti budur.

سُنَّةَ اللَّهِ الَّتِي قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلُ وَلَنْ تَجِدَ لِسُنَّةِ اللَّهِ تَبْدِيلاً “Bu, Allah’ın öteden beri süregelen kanunudur. Allah’ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın.” [Fetih 23] İşte Rasulullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem böyle çalışmış, sahabeleri O’nu böyle örnek almıştır. Bizler de böyle olmak zorundayız. O zaman Allah’ın izniyle Allah’ın yardımı mutlaka gelecektir; umulur ki bu yakındır.

İşte ümmeti kurtaracak, ona izzetini geri verecek, gücünü artıracak ve düşmanlarının ona saldırmadan önce bin kez düşünmesini sağlayacak yegâne şey budur. Bu da ancak Hilafetin yeniden kurulmasıyla mümkündür. Hilafet, iyilik ve adaletiyle yeryüzünü aydınlatacak, geçmişte nasıl Kayserlerin ve Kisraların kibrini yok ettiyse bugün de tâğût Trump ve benzeri sömürgeci kâfirler gibi onların yandaşlarının kibrini de öylece yok edecektir...

وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ *بِنَصْرِ اللَّهِ يَنْصُرُ مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ “O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir. Allah, dilediğine yardım eder. O, mutlak güç sahibidir, çok merhametlidir.” [Rum 4-6]

إِنَّ فِي ذَلِكَ لَذِكْرَى لِمَنْ كَانَ لَهُ قَلْبٌ أَوْ أَلْقَى السَّمْعَ وَهُوَ شَهِيدٌ “Şüphesiz ki bunda kalbi olan yahut hazır bulunup kulak veren kimseler için bir öğüt vardır.” [Kâf 37]

H.13 Muharrem 1448
M.28 Haziran 2026

 

Devamını oku...

Lübnan Yönetimi, Yahudi Varlığı ile Onun Mübarek Toprak Filistin Üzerindeki Egemenliğini Tanıyan Bir Anlaşma İmzaladı! Oysa Yahudi Varlığı; İşgalci Bir Varlıktır, Lübnan, Filistin ve Suriye’yi İşgal Etmiştir!

Filistin, mübarek bir İslam toprağıdır. İçinde; ilk kıble, üçüncü harem ve Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in İsra mucizesinin gerçekleştiği yer olan Mescid-i Aksa bulunmaktadır. Filistin bütünüyle İslam Ümmeti’nin malıdır; dolayısıyla oradaki Yahudi varlığı işgalini tanımak hiçbir kimsenin salahiyetinde olmadığı gibi, bu topraklar kimsenin babasının malı da değildir!

Aynı şekilde Lübnan da dâhil olmak üzere bütün Şam bölgesi mübarek topraklardır. Nitekim Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

سُبْحَانَ الَّذِي أَسْرَى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِّنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ إِلَى الْمَسْجِدِ الأَقْصَى الَّذِي بَارَكْنَا حَوْلَهُ “Kulunu bir gece Mescidi Haram’dan, kendisine bir kısım ayetlerimizi göstermek için, çevresini mübarek kıldığımız Mescidi Aksa’ya götüren Allah’ın şanı yücedir.” [İsra 1] Bu topraklar bizzat Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in sahabeleri tarafından fethedilmiş ve bin dört yüz yıl boyunca Müslümanların kanlarıyla sulanmıştır.

Bugünün yöneticileri hangi anlaşmaları imzalarsa imzalasınlar, hangi tanıma kararlarını sunarlarsa sunsunlar; ne Amerika ne tüm Batı dünyası ne de kalplerine ihanet ve teslimiyet emzirilmiş olan yardakçıları, İslam Ümmeti’ni Mescidi Aksa’sını geri alma hakkından vazgeçmeye ikna edemeyeceklerdir! Aksine Ümmet, Filistin dahil olmak üzere tüm Müslüman beldelerini tek bir sancak altında birleştirme hakkında asla vazgeçmeyecektir. Müslümanlar bugün evlatlarına Filistin’in işgal edilmiş bir toprak olduğunu ve ancak kendi bilek güçleriyle oranın özgürleştirilebileceğini öğretmektedirler. Allah’ın izniyle bu günün pek yakın olması umulur.

Kalplerinde hastalık bulunanlara; Amerika ve Yahudi varlığının korkusu ruhlarına işlediği için onların önünde diz çökenlere gelince; onlara Allah Subhânehu ve Teâlâ’nın şu sözlerini hatırlatıyoruz:

إِنَّمَا ذَٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءَهُ فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ * وَلَا يَحْزُنكَ الَّذِينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ إِنَّهُمْ لَن يَضُرُّوا اللَّهَ شَيْئاً يُرِيدُ اللَّهُ أَلَّا يَجْعَلَ لَهُمْ حَظّاً فِي الْآخِرَةِ وَلَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ “O şeytan ancak kendi dostlarını korkutur. Mümin iseniz onlardan korkmayın, benden korkun. Küfürde yarışanlar seni üzmesin. Şüphesiz onlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler. Allah, onlara ahirette hiçbir pay vermemek istiyor. Onlar için büyük bir azap vardır.” [Âli İmrân 175-176]

Beytülmakdis’in etrafında nöbet tutmaya kendilerini adayan, oranın tekbirlerle ve fetihlerle özgürleştiğine, hatta işgal altındaki topraklarının her bir karışının kurtuluşuna şahit olmayı bekleyen Lübnan ve tüm Şam diyarındaki Müslümanlara da şöyle sesleniyoruz: Yahudi varlığıyla normalleşme ve tanıma yoluna gidenler, tıpkı kendilerinden önce kutsalları peşkeş çekip normalleşenler gibi tarihin çöplüğüne karışacak ve isimleri dahi unutulacaktır. Onların bu ihanet amelleri havada uçuşan toz zerreleri gibi yok olup gidecektir. O yüzden hak üzerinde sebat edin, bu pes etmiş zavallılara pes edişleri için herhangi bir meşruiyet vermeyin. Ribata devam edin, pusuda bekleyin ve Abdullah bin Havale’nin rivayet ettiği hadiste geçen Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in şu sözünü hatırlayın:

عَلَيْكَ بِالشَّامِ فَإِنَّهَا خِيرَةُ اللَّهِ مِنْ أَرْضِهِ يَجْتَبِي إِلَيْهَا خِيرَتَهُ مِنْ عِبَادِهِ... فَإِنَّ اللهَ تَكَفَّلَ لِي بِالشَّامِ وَأَهْلِهِ “Sana Şam’ı tavsiye ederim. Çünkü o, Allah’ın yeryüzündeki en hayırlı beldesidir; kullarından en hayırlılarını oraya toplar. Ancak oraya gitmekten imtina ederseniz, size Yemen’i tavsiye ederim. Oradaki havuzlardan için, derim. Zira Allah, Şam ve ahalisini (fitnelerden koruma hususunda) bana garanti verdi.” [Ebu Davud, Ahmed ve Taberani]

Ey ribat ehli! Sebat edin. Ey iman ehli! Sabredin. Allah Azze ve Celle’den; gazaba uğrayan Yahudilerin ve onlarla işbirliği yapan zalimlerin sonuna şahitlik edecek kimselerden olmayı niyaz edin. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اصْبِرُوا وَصَابِرُوا وَرَابِطُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ “Ey iman edenler! Sabredin. Birbirinize sabır tavsiye edin. Hazırlıklı olun ve Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.” [Ali İmran 200]

 

Devamını oku...

Dinin İçin Ne Yaptın? Kendin İçin Ne Hazırladın?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Dinin İçin Ne Yaptın? Kendin İçin Ne Hazırladın?

 

Eğer birimiz bir evlatla rızıklandırılsa, onun için en güzel ismi seçmek, ona en güzel elbiseleri giydirmek ve onun en iyi eğitim almasını sağlamak en büyük derdi olur, onun sağlığı, rahatı ve geleceği için gece gündüz çaba gösterir, onun için mal biriktirir, diliyle ve eliyle onu savunur ve onu korumak da en büyük uğraşı haline gelirdi.

Oysa Allah Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَاعْلَمُوا أَنَّمَا أَمْوَالُكُمْ وَأَوْلَادُكُمْ فِتْنَةٌ وَأَنَّ اللَّهَ عِندَهُ أَجْرٌ عَظِيمٌ “İyi biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir ve büyük mükâfat Allah'ın katındadır.” [Enfal 28] Ne kadar şaşırtıcı! Bizi yoktan var eden, lütfuyla rızıklandıran ve bizi İslam ile hidayete erdiren Allah, varlık gayemizi bize açıklamış ve Subhanehu şöyle buyurmuştur: وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ “Ben, cinleri ve insanları ancak ve yalnız Bana ibadet etsinler diye yarattım.” [Zariyat 56] Bize İslam’a göre yaşamamızı, İslam’ın davetini taşımamızı, İslam dinine yardım etmemizi, hayat vakıasında İslam’ın hükümlerini uygulamak için çalışmamızı ve Rabbimizin bizden istediği gibi insanlara şahitler olmamızı emretmiştir.

Sonra (Allah) bizleri; malların, evlatların ve şehvetlerin, bu yüce gayeye karşın bizleri meşgul etmesi hususunda uyarmıştır; ancak insanların çoğu, araç olması gereken şeyleri gaye, imtihan (fitne) olması gereken şeyleri ise hedef haline getirmiş ve fani olan şeyler de en büyük dertleri ve tasaları olmuştur; öyle ki din, onların birçoğunun nazarında uğrunda yaşanıp fedakârlık yapılacak bir dava olmaktan çıkıp, sadece yerine getirilen birtakım ritüellerden ibaret bir hale gelmiştir.

Ne kadar şaşırtıcı! İşlerimize dinimizden daha fazla özen gösteriyor, mallarımız için Rabbimizin kutsallarına duyduğumuz öfkeden daha fazla öfkeleniyor ve dünyadan nasiplenmek ya da kaybetmek uğruna gecelerimizi uykusuz geçiriyoruz; oysa ümmet büyük felaketler yaşarken, içimizde gelip geçici sözlerden ve anlık duygulardan başka hiçbir şey harekete geçmiyor.

Nitekim Allah bize, hep birlikte O’nun ipine sımsıkı sarılmamızı emretmiş ve bölünüp anlaşmazlığa düşmemizi yasaklamış; akide bağını tüm bağların üstünde tutmuş ve renklerimiz, dillerimiz ve beldelerimiz ne kadar farklı olursa olsun bizleri kardeşler kılmıştır.

Ancak bir zamanlar İslam ile dünyaya liderlik eden ümmet, sömürgecinin çizdiği sınırlar, sömürgecinin diktiği bayraklar, sömürgecinin hazırladığı anayasalar ve sömürgecinin çıkarlarını koruyan rejimler arasında parçalanmış bir hale gelmiştir. Böylece milliyetçilik ve vatancılık bağları akide bağıyla; insan yapımı kanunlar İslam’ın hükümleriyle, bağımlılık izzetle; ipotek altına girmek liderlikle; parçalanmak ise vahdetle yer değiştirmiştir.

Sonuç ise bugün gördüğümüz gibidir: Zira mübarek topraklar katlediliyor, Lübnan ihlal ediliyor, Keşmir ve Uygur halkları linç ediliyor, Yemen, Sudan ve Libya fitne, cinayet ve sıkıntıların alevleri içinde çalkalanıyor, Müslümanların mukaddesatları kirletiliyor, servetleri yağmalanıyor, Kinane halkının boynuna yoksulluk çemberi dolanmış ve Mezopotamya ülkesi felaketlerin sarhoşluğu içinde olup Harameyn beldesindeki halkımız ise rezilliğe ve ahlaksızlığa sürükleniyorlar; dolayısıyla başına kardeşinden daha büyük bir musibetin gelmediği tek bir İslami belde bile kalmamıştır.

Müslüman orduları görevlerini yerine getirmekten alıkonulmakta olup Müslümanlar ise katledilenler, yerinden edilenler, esir düşenler ya da peşlerine düşülenler arasındadır; sonra da soruyoruz: Neden bu hale geldik?! Gücünün en büyük kaynağından yüz çeviren ve sahip olduğu en değerli şeyi, yani hayat, devlet ve toplum için bir sistem olan İslam’ı ihmal eden ümmetin durumu işte budur.

“Samimi olarak çalışanlar, ey İslam ümmeti, Rabbinize dönün, akidenin üzerinde birleşin, sömürgeciye ve avenelerine bağımlı olmayı reddedin, çalınan otoritenizi geri alın! Ey İslam ümmeti, İslam’ın yönetimini yeniden tesis etmek için ayağa kalkın!” sesleri haykırıldığında birçok insan, daha işitmeden kulaklarını tıkıyor, anlamadan itiraz ediyor ve tartışmadan saldırıyorlar!

Ne kadar şaşırtıcı! Vakıadan şikâyet ediyorlar, sonra da onu değiştirmeye yönelik projelerle savaşıyorlar; ümmet için ağlıyorlar, sonra da onun için çalışanlara engel oluyorlar; musibetlerden dolayı acı çekiyorlar, sonra da onları kaldırmaya götüren yoldan yüz çeviriyorlar!!

Ey İslam ümmeti; ey Müslüman halkları ve orduları, ey onların alimleri ve davetçileri, ey erkekleri ve kadınları, ey gençleri ve yaşlıları: Bugünkü görevimiz, geçmişin enkazı üzerinde ağlamak ya da hüzün ve kederle yetinmek değildir; aksine İslami hayatı yeniden başlatmak, İslam'ın otoritesini yeryüzünde yeniden tesis etmek ve Müslümanları, kendilerini Allah Subhanehu'nun Kitabı ve Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in sünnetiyle yönetecek tek bir varlık altında birleştirmek için samimiyetle ve ciddiyetle çalışmaktır.

İşte bu nedenle Hizb-ut Tahrir, ümmeti görevini yerine getirmeye, fikri ve siyasi olarak sömürgecinin zincirlerini kırmaya ve Müslümanları bölüp zayıflatan ajan rejimler ile yabancı fikirleri köklerinden söküp atmaya davet etmektedir. Yine Hizb-ut Tahrir , belirsizliğe yer bırakmayan net bir projeye, değişmeyen sabit bir hedefe ve İslam Devleti’nin kurulmasında Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in siretinden istinbat edilmiş metoda davet etmektedir.

Öyleyse Allah’ın huzurunda sorumluluğunuzu temize çıkarın, ümmetinizin davası karşısında nerede durduğunuza, ömrünüzü ve çabalarınızı nerede harcadığınıza bir bakın. Günler geçmekte ve ömürler tükenmekte olup insan, Rabbinin huzurunda tek başına duracak ve Rabbi ona şöyle soracaktır: Dinin için ne yaptın? Ümmetin için ne yaptın? İslam’a yardım etmek için ne yaptın?

Şunu biliniz ki, Allah’ın vaadi haktır, Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in müjdesi haktır ve sıkıntılar ne kadar şiddetli olursa olsun, felaketler ne kadar büyük olursa olsun müstakbel bu dinin olacaktır. وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَ * بِنَصْرِ اللهِ “O gün Allah’ın zafer vermesiyle müminler sevinecektir.”[Rum 4-5] وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ “ Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]

Bu vaat için çalışanlara, onu gerçekleştirmek için çaba sarf edenlere ve bu yolda sebat edenlere ne mutlu! لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ أَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَ “Elbette içinizden, fetihten önce harcayan ve savaşan bir olmaz.” [Hadid 10]

O halde sana sorulmadan önce kendine şunu sor: Dinin için ne yaptın? Güçlü ve Cabbar olanla karşılaştığında kendin için ne sunacaksın?

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Heysem Sabri

 

Devamını oku...

Müslümanlar İle Kâfirler Arasındaki Askeri Dengelerin Altüst Olması

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Müslümanlar İle Kâfirler Arasındaki Askeri Dengelerin Altüst Olması
Katz, Tüm Cephelerde Savaş Emirleri Veriyor

 

Haber:

Yahudi varlığının Savaş Bakanı, ordusundan iki gün içinde İran ile çatışmaların patlak vermesi ihtimaline karşı hazırlıklı olmasını istedi; İran partisinin tek bir kurşun dahi sıkması halinde Beyrut’un güney banliyölerini bombalamasını talep etti ve Lübnan ordusu görevi tamamlayıp İran partisi tüm Lübnan’da silahsızlandırmadan ordunun Lübnan’dan çekilmeyeceğini vurguladı; ayrıca Hamas’ın silahsızlandırılması tamamlanıncaya kadar Gazze’deki askeri operasyonlarını sürdürmesini ve baskıyı devam ettirmesini talep etti; varlığının Dürzileri koruma sorumluluğu bahanesiyle Suriye’den çekilmeyi reddetti ve aynı şekilde “düşündüğünden daha büyük bir tehdit oluşturan” bir grup olarak nitelendirdiği Husileri de tehdit ederek, varlığının gelecekteki çeşitli senaryolara karşı hazırlandığını açıkladı. (RT, 30/06/2026)

Yorum:

Bu açıklamalar ve bunlara eşlik eden eylemler incelendiğinde, Yahudi varlığının bu “kahramanca” durumunun, Kur’an'ın onlara yönelik tanımlaması ve savaşlardaki korkaklıklarıyla çeliştiğini görürüz; bir başka açıdan ise, Yahudi ordusu Gazze’de Müslümanlarla savaşırken, Abbas otoritesi onunla dostluk kurduğu gibi güvenlik olarak da onunla koordinasyon kurmuştur.

Lübnan’da ise Yahudi ordusu, İran’ın partisiyle savaşıyor, ardından Lübnan hükümetiyle onun silahsızlandırılmasını öngören bir anlaşma imzalıyor ve görevi en iyi şekilde yerine getirebilmesi için özel birimlerini ABD ile birlikte eğitmeye hazır olduğunu açıklıyor.

Suriye’de ise Ahmed Şara hükümeti, Suriye içindeki, topraklarında ilerleyen ve halkını katleden Yahudi ordusuna karşı koymaya yönelik her türlü hareketi engelliyor.

İran, Yahudi varlığı kendisine ezici bir saldırı düzenledikten sonra ancak onunla savaşmıştır; bunun öncesinde sözler ve açıklamalarla mücadele ederken Yahudi varlığı ise İran’ın bilim adamlarını öldürüyor ve yetkililerine suikastlar düzenliyordu; nitekim Yahudi varlığının, İran ile savaştığı ve özel kuvvetlerinin, İran'ın kuzeyinde uçağı düşebilecek herhangi bir Yahudi pilotu kurtarmak amacıyla Müslüman Azerbaycan'da konuşlandığına dair haberler yayılmıştır. Yine Birleşik Arap Emirlikleri’nin, Yahudi varlığı ve ABD ile birlikte İran’ın içindeki bombardımanlara katıldığı, dahası Ürdün ile birlikte Yahudi varlığına yönelen İran füzelerine karşı koyduğu yönünde de haberler yayılmıştır. Irak’ta ise Yahudi varlığı, savaş sırasında askeri üsler kurmuştur; dolayısıyla Müslümanların durumu, Kur’an'ın Müslümanlara yönelik mücahit bir ümmet tanımlanmasına aykırıdır.

Bu dengelerin altüst olması durumu, Allah’ın emirlerine isyan eden bu yöneticiler olmasaydı asla gerçekleşmezdi ve ümmet de buna sessiz kalmasaydı asla devam edemezdi; dolayısıyla bu, ümmetin üzerinde tedebbür etmesi ve İslam’ın vacip kıldığı şeyleri yapması gereken büyük bir sorumluluktur; eğer bu olursa, bu yöneticiler bir anda devrilecekler, ardından ümmet, Yahudilerin varlığına geri dönüşü olmayacak bir şekilde son verecektir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Bilal Et-Temimi

Devamını oku...

İstatistiksel Rakamlar ile Acı Verici Gerçekler Arasında Sıkışıp Kalan Dünya Çocukları

Birleşmiş Milletler’in çocuklar ve silahlı çatışmalarla ilgili hazırladığı bir rapor, 2025 yılının son otuz yıl içerisinde silahlı çatışmalarda çocukların en fazla zarar gördüğü yıl olduğunu ortaya koydu. Raporda, çocuklara yönelik 38.558 ağır ihlalin belgelendiği belirtildi. Bu ihlallerden etkilenen çocuk sayısı 24.174 olup, bunların önemli bir kısmını kız çocukları oluşturmaktadır. İhlaller; öldürme ve yaralama, cinsel şiddet, çocukların silah altına alınması ve kaçırılması, insani yardıma erişimin engellenmesi, ayrıca okullara ve hastanelere yönelik saldırılar şeklinde gerçekleşti. Rapor, bu ihlallerin özellikle Filistin, Somali, Nijerya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Myanmar’da yoğunlaştığını belirtmektedir. Bu rakamlar, çatışma bölgelerindeki çocukların maruz kaldığı ıstırabın boyutunu gözler önüne sermekte ve onların korunmasının ve temel haklarının güvence altına alınmasının ne kadar acil bir ihtiyaç olduğunu göstermektedir.

Çatışma bölgelerindeki ve insani krizlerdeki çocukların durumunu gözlemleyen uluslararası istatistikler ve raporlar, şok edici rakamlar sunmaktadır. Ancak bu şok edici rakamlar; dünya genelinde açlık ve yetersiz beslenmeden kıvranan, eğitimden, sağlık hizmetlerinden, emniyet ve istikrardan mahrum bırakılan, savaşlar ve sistematik soykırımlar nedeniyle can veren milyonlarca çocuğun yaşadığı asıl trajedinin sadece küçük bir kısmını temsil etmektedir. Yayınlanan her yeni raporla birlikte aynı sorular yeniden gündeme gelmektedir: Bu trajedilerin sorumlusu kim? Ve bu trajedilerin devam etmesinden kim fayda sağlıyor?

Uluslararası sözleşmeler; çocuğun yaşama, hayatta kalma, gelişme, eğitim, sağlık, bakım, şiddet ve sömürüden korunma gibi bir dizi temel hakkını güya güvence altına almıştır. 1989 yılında BM tarafından yayınlanan Çocuk Hakları Sözleşmesi, bu hakları teyit eden en önemli uluslararası belgelerden biri olup, imzacısı olan devletleri barış ve savaş zamanlarında çocuğun üstün yararını sağlamak ve onu korumak için gerekli tedbirleri almakla yükümlü kılmıştır.

Ne var ki bu metinler, büyük devletlerin çıkarları karşısında kağıt üzerinde birer mürekkep lekesi olarak kalmaktan öteye geçememiştir. Zira çocukların trajik gerçekliği, hukuki metinler ile fiili uygulama arasında uçurumun olduğunu gözler önüne sermektedir. Dolayısıyla sözleşmelerde ve anlaşmalarda yer alan bu haklar; adalet ve hesap verebilirlikten yoksun, içi boş ve sahte sloganlara dönüşmüştür. Bir yandan halkların kaynakları sömürülüp savaşlar körüklenirken, yaptırımlar uygulanıp baskıcı rejimler ve işgaller desteklenirken; diğer yandan bu suçların sonuçlarını belgeleyen diğer yandan bu suçların sonuçlarını belgeleyen ancak gerçek nedenlerine asla değinmeyen hak raporları ve istatistikleri havada uçuşmaktadır. Sanki dünyadan istenen şey, kurbanları izlemeye alışması ve onları kurtarmak yerine sadece saymakla yetinmesidir!

Gerçek trajedi, yasaların veya anlaşmaların yokluğu değildir, asıl sorun yasaları zayıflara uygulayan, güçlünün çıkarlarıyla çatıştığında ise onları görmezden gelen seçici bir uluslararası sistemin hegemonyasıdır.

Bugün dünya çocuklarının maruz kaldığı durum, uluslararası sistemde yaşanan basit bir aksaklık değildir. Aksine dünya çocuklarının maruz kaldığı bu durum; siyasi hegemonya, ekonomik sömürü ve halkların büyük güçlerin çıkarlarına boyun eğdirilmesi üzerine kurulu küresel yapının doğrudan sonucudur. Küresel kapitalist sistem, ortaya çıktığı günden itibaren sömürgecilik, işgal, savaş ve kaynakların yağmalanmasına dayalı düzenler üretmiş; aynı zamanda kendisini insanlığın koruyucusu ve insan haklarının savunucusu olarak sunmuştur!

Dünyanın çeşitli yerlerinde hâlâ alev alev yanan savaş ve çatışmalardan en çok etkilenen ve en savunmasız kesim çocuklardır. Bu savaşlar; çatışmaları körükleyen, ömrünü uzatan, onlardan siyasi veya ekonomik rant devşiren büyük devletlerin ve sömürgeci rejimlerin politikalarından bağımsız değildir.

Suçlar belgelendiği ve kurbanların istatistiksel rakamları tutulduğu halde çocuklar hala bombardımana, açlığa, kuşatmaya ve zorunlu göçe maruz kalmaya devam etmektedir. Bu sahne, uluslararası sistemin korumayı taahhüt ettiğini iddia ettiği gerçek korumayı sağlamadaki acizliğini gözler önüne sermektedir.

Her yıl uluslararası kurumlar ve kuruluşlar insanî felaketlerin boyutunu gözle önüne seren onlarca rapor yayımlamakta, ancak bu felaketlerin gerçek sebepleri köklü biçimde asla ele alınmamaktadır.

Bu nedenle kurbanların sayıları, yalnızca insani yardım kuruluşlarının başarısızlığını yansıtmamaktadır. Bu kuruluşlar çoğu zaman; uluslararası sisteme insani bir maske kazandıran, ancak arkasında daha gaddar ve vahşi bir yüz saklayan ahlaki bir kılıf haline gelmiştir. Aynı zamanda bu rakamlar; kârı insandan, gücü adaletten ve menfaati insanlık onurundan üstün tutan mevcut dünya nizamının ve siyasi modelin iflasını ve yozlaşmışlığını da ortaya koymaktadır.

Dünya çocuklarının daha fazla istatistiğe değil; bu istatistikleri üreten nedenlerin ortadan kaldırılmasına ihtiyacı vardır. Onların daha fazla slogana değil; savaşları, sömürüyü, işgali, aç bırakılmayı ve dışlanmışlığı durduracak gerçek bir adalete ihtiyacı vardır.

Sonuç olarak, çocukları kurtarmanın yolu, trajedisine katkıda bulunan bu kapitalist sistem değildir. Bu ancak, her şeyden önce insana insan olduğu için değer veren, onun onurunu ve haklarını koruyan gerçek bir adaletin tesisiyle mümkündür. Sadece Yüce Allah’ın insanlık için kabul ettiği yaklaşım, tahakküm ve sömürü mantığından uzak, adalete, merhamete ve hakların güvencesi üzerine kurulu bir sistem inşa edebilir. Çocuklar, sadece uluslararası raporlarda ele alınan basit birer rakamlardan ibaret değildir; aksine onlar tüm insanlığın ayrılmaz bir parçasıdır. Onların geleceği; bu feci insani gerçekliğin değiştirilmesine ve herkesin hakkını gözetip onurunu koruyan adil bir sistemin ikamesine bağlıdır. Bu sistem; Allah’ın bizim için razı olduğu, dünyada huzura, ahirette ise saadete ulaştıracak olan İslam nizamıdır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyurmuştur:

الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِيناً“Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim. Ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’dan razı oldum.” [Maide 3]

Devamını oku...

Yahudi Varlığı Suriye Rejiminden Ne İstiyor?

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yahudi Varlığı Suriye Rejiminden Ne İstiyor?

 

Haber:

Yahudi varlığı, Suriye’nin güneyine yönelik saldırılarına devam ediyor. Bu varlık, 28 Haziran 2026 tarihinde, Deraa vilayetinin batısındaki Yarmuk Havzası bölgesinde bulunan Abidin köyüne hava saldırıları düzenledi. Bu saldırı, bir gün önce bu varlık tarafından gerçekleştirilen ve çatışmaya giren iki köylünün öldürülmesi ile köylülerin göçüne yol açan askeri operasyondan bir gün sonra gerçekleşti. Yahudi güçleri, sadece kınama ile yetinip bu devam eden saldırılara hiçbir şekilde karşılık vermeyen Suriye rejiminin kayıtsızlığının ortasında saldırılarına devam ediyor.

 

Yorum:

Yerel kayıt merkezi, geçen haziran ayı boyunca Yahudi güçleri tarafından Kuneytra ve Dera illerinde yaklaşık 300 operasyon veya ihlali belgeledi; bunlar arasında 79 sızma, 28 baskın ve 13 kez sakinlerin alıkonulması yer almaktadır. Suriye rejimi ise her zaman olduğu üzere kınamakla yetinmiştir; zira Dışişleri Bakanlığı tarafından 28/06/2026 tarihinde yayınlanan açıklamada şu şekilde geçmiştir: “Kuneytra ve Dera illerinde Suriye topraklarına yapılan İsrail saldırılarını ve bölgenin topçu atışlarıyla hedef alınmasını en şiddetli ifadelerle kınıyoruz. Bu durum, Suriye’nin egemenliğine ve toprak bütünlüğüne yönelik açık bir ihlali teşkil etmektedir.”

Yahudi varlığı, Suriye’nin güneyine yönelik saldırı ve işgali sürdürme ısrarını vurgularken, Savaş Bakanı Yisrael Katz 25/06/2026 tarihinde şunları söyledi: “İsrail, kendisine yönelik her türlü tehdidi ortadan kaldırmak amacıyla, Güney Lübnan ve Gazze Şeridi’nde olduğu gibi Suriye'nin güneyindeki güvenlik bölgesinde de süresiz olarak kalmaya devam edecektir.” Yahudi varlığı, kendisine yönelik her türlü tehdidi ortadan kaldırmak için Suriye’de silah taşıyan herkesi yok etmek istiyor! Ahmed Şara rejimi, Yahudi varlığının ordusuna tek bir kurşun bile sıkmadan onun önünde diz çöktükten sonra, Suriye halkından teslim olmasını ve silahlarını teslim etmesini istiyor! Dahası ABD himayesinde 06/01/2026 tarihinde Paris'te iki gün süren görüşmeler neticesinde onunla birtakım mutabakatlar imzalamıştır. Ayrıca “Anlık istihbarat koordinasyonu ve gerilimin düşürülmesine yönelik bir irtibat hücresi olarak ortak bir entegrasyon mekanizmasının kurulduğu ve bu ortak mekanizmanın, ABD’nin denetiminde diplomatik ve ticari işbirliğini de içerdiğinin" ilan edildiği ortak bir bildiri yayınlamıştır. (AA, 07/01/2026).

Yahudi varlığı korkak bir varlıktır ancak karşısında korkaklık gösterenlere meydan okumaktadır; tıpkı İslam'a ve Müslümanlara düşmanlıkta, Yahudi varlığını kollayıp gözeten ve bölge üzerindeki tahakkümü ve bölgenin özgürleşmesini ve İslam'ın yeniden yönetime dönmesini engellemek için kirli bir aracı olarak kalmaya devam etsin diye, onun bekası ve güçlenmesi için gecesini gündüzüne katan Amerika ile bağlantılı olan Suriye rejiminin yetkilileri gibi. Onu takip edenlerin sorunları çözeceği vehmine kapılıyorlar; oysa Yahudi varlığının Amerika’nın izniyle hareket ettiği bilinmektedir. Suriye rejimi, bundan sonra Amerika’nın vaatlerine nasıl güvenebilir?! Onun vaatlerine güvenen kişi, şeytanın vaatlerine güvenen kişi gibidir. وَمَا يَعِدُهُمُ الشَّيْطَانُ إِلَّا غُرُوراً“Halbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildi.” [Nisa 120]

26/6/2026 günü Amerika, Yahudi varlığı ile Lübnan rejimi arasında, bölgede Yahudi varlığının varlığını kabul eden bir anlaşma imzalamıştır. Anlaşma, “İsrail'in egemen bir devlet olarak barış içinde yaşama hakkının tanınmasına dayanan, çatışmayı kalıcı olarak sona erdirmek için kapsamlı bir çerçeve” ortaya koymaktadır. Anlaşmada, “geçiş sürecini başlatmak üzere deneme bölgeleri kurulması ve yeniden yapılanmanın İran partisinin silahsızlandırılmasıyla ve askeri yapısının tasfiyesiyle ilişkilendirilmesi” öngörülmektedir.

Bu varlığın Filistin’i gasp ettiği ve hiçbir şekilde tanınmasının caiz olmadığı bilinmelidir. Ancak Lübnan’ın yöneticileri, diğer Müslüman yöneticiler gibi ihaneti alışkanlık edinmişlerdir.

Yahudi varlığının Suriye’nin güneyindeki saldırılarını tırmandırmasının bu bağlamda gerçekleştirildiği açığa çıkmıştır; zira bu varlık, Suriye rejimiyle de benzer bir anlaşma imzalamayı arzulamaktadır; zira Amerika, Suriye rejiminin de Lübnan rejimi gibi boyun eğmesini sağlamak için ona saldırılar düzenlemesini emretmektedir. Dolayısıyla Suriye rejimi, ortaya koyduğu zelil tavizle yetinmemiştir ki bu taviz, anlık istihbarat koordinasyonu ve gerilimin düşürülmesine yönelik bir irtibat hücresi olarak ortak bir entegrasyon mekanizmasının kurulmasını öngörmesinin yanı sıra bu ortak mekanizma, ABD’nin denetiminde diplomatik ve ticari işbirliğini de içermektedir; dahası Yahudi varlığını tanıyıp egemen bir devlet olarak barış içinde yaşamayı öngören bir anlaşma da imzalamak istemektedir.

1948’de Yahudi varlığının kurulmasından bu yana Amerika’nın hedefi, bölgedeki tüm rejimlerin bu varlığı tanımasını sağlayarak onun varlığını ebedileştirmek, Filistin’in Müslüman halkının elinden kayıp gitmesini sağlamak ve Yahudi varlığını, kendisine karşı isyan eden ya da emirlerine uymayanlara saldırması için saldığı kuduz köpeği haline getirmektir.

Beşar Esad'ın firar etmesinden ve 8/12/2024 tarihinde Ahmed Şara'nın onun yerine atanmasından bu yana, Yahudiler tarafından gerçekleştirilen saldırıların sayısı yaklaşık 2108'e ulaşmıştır! Bu, Beşar Esad’ın rejimine benzemektedir; ancak onun rejiminden daha da aşağılayıcıdır; zira “uygun zamanda yanıt verme hakkımızı saklı tutuyoruz” ifadesini bile kullanmamaktadır!

Görünüşe göre Ahmed Şara, ne uygun zamanda ne de uygun olmayan zamanda cevap vermeyi düşünmüyor; zira o, sarhoş oluncaya kadar aşağılanma kadehinden içmiş, şairin şu sözüne ne kadar da mutabık olmuştur: Düşene düşmek (alçağa alçaklık) kolay gelir. Ölüye yaralanma acı vermez!

Aşağılanmaya ve zillete katlanan kişi buna alışır ve ameliyattan acı duymayan bir ölü gibi olur. Bu rejimin tabiileri ise, Allah’ın hakkında hiçbir sultan indirmediği zayıf gerekçeler ve bahanelerle onu savunmaya çalışmaktadır.

Halkını, namusunu ve yurdunu savunmak için ayağa kalkmayan kimsenin yaşamayı hak etmediği gibi ne erkekler safında ne de kıskançlık duyan kadınların safında sayılması da caiz değildir. Kâfirlerin yanında izzet arayan ve onlardan kendisini korumalarını ve hakkını vermelerini isteyen bir kimse, apaçık bir şekilde hüsrana uğramıştır. Ahmed Şara, Ankara’daki efendisi Erdoğan’a ve Washington’daki efendisi Trump’a sırtını dayamış ve onlara boyun eğmiştir; artık kendi iradesi kalmadığı için bir köle gibi olmuştur. Suriye halkı ilk kez, Allah’ın şeriatıyla hükmedilmesi ve Filistin ile Golan’ı kurtarmak için cihat ilan edilmesi taleplerinden vazgeçtiğinde hayal kırıklığına uğramıştır.

Bir mümin asla zelil olamaz ve düşmanlarının önünde zilleti kabul edemez; zira bu, imanındaki bir eksikliktir. Suriye devriminde müminlerin sloganı şuydu: “Aşağılanma değil, Ölüm”; ama Ahmed Şara ve onun gibilerin lisanı hali ise şöyle demektedir; “Ölüm değil, aşağılanma!" Şöyle buyuran azim olan Allah doğru söyledi: وَلِلَّهِ الْعِزَّةُ وَلِرَسُولِهِ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَلَكِنَّ الْمُنَافِقِينَ لَا يَعْلَمُونَ Halbuki asıl izzet, ancak Allah’ın, Rasulü’nün ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.” [Münafikun 8]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Esad Mansur

Devamını oku...

Türkiye Vilayeti: Gündem Değerlendirme Toplantısı 30/06/2026

  • Kategori Türkiye
  •   |  
Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti:
Gündem Değerlendirme Toplantısı 30/06/2026
 

Hizb-ut Tahrir Türkiye Vilayeti Medya Bürosu Başkanı Sayın Mahmut Kar, gündeme ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

◾️ Şeyh Said'in Davası
◾️ Türkiye'nin Göç Politikası
◾️ Erdoğan Ümmetin Umudu mu?

H. 15 Muharrem 1448 - M. 30 Haziran 2026

turkiye vilayeti

İlgili Bağlantılar:

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER