Perşembe, 07 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/20
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

“Onların kinleri konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür.” [Ali İmran 118]

Almanya Başbakanı Friedrich Merz Cuma günü yaptığı açıklamada, Avrupa Birliği’nin Yahudi varlığına yaptırım uygulamasına karşı olduğunu açıkladı. Fransa da İran’la imzalanacak nihai nükleer anlaşmanın, İran’ın balistik füze programını ve bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ele almadığı sürece Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin İran’a uyguladığı yaptırımların kaldırılmasını onaylamayacağını duyurdu.

Batılı yöneticiler, kalplerindeki kin ve nefreti dışa vurmaktan bir an olsun geri durmuyorlar. Halbuki Yahudi varlığının Filistin, Lübnan ve İran’da Müslümanlara karşı vahşi suçlar işlediğini, küstahlık tasladığını, değerleri, örfleri veya anlaşmaları hiçe sayarak yeryüzünde bozgunculuk çıkardığını, savunmasız çocuk ve kadınları katlettiğini, ekin ve nesilleri ateşe verdiğini görüyorlar. Yine de Almanya Şansölyesi, sahada hiçbir şeyi değiştirmeyecek sembolik cinsten olsa bile Yahudi varlığına yaptırım uygulanması fikrine bütünüyle karşı olduğunu açıkladı. Çünkü kurbanlar Müslümanlar ve onların beldeleridir! Aynı şekilde Fransa da, İran’ın tekrar ayağa kalkıp Yahudi varlığını tehdit eder hale gelmesini önleyecek taahhütleri ve anlaşmaları imzalamadığı sürece İran üzerindeki yaptırımların kaldırılmasını reddediyor.

Bu manzara, İslam ve Müslümanlarla bağı olan her şeyden ne kadar nefret ettiklerini gözler önüne seriyor. İçlerindeki bu kini gizleyemiyorlar; İslam ve Müslümanlara olan köklü düşmanlıklarını açığa vuruyorlar, vahşi hayvanları bile işlemediği katliam ve vahşeti işleyen gaspçı Yahudilere olan sevgilerini ve sadakatlerini dışa vuruyorlar.

İşte bu, güvenlik, istikrar, barış ve insan haklarına önem verdiğini iddia eden ama gerçekte Müslümanlar ve beldeleri üzerinde tahakküm kurmaya çalışan kâfir Batı’nın gerçek yüzüdür. Kafir Batı, güvenlik ve emniyet istiyor; ancak Müslümanlar veya tüm insanlar için değil, sömürgeci kâfirler için istiyor! İstikrar ve barış istiyor ama Müslümanlar ve beldeleri için değil; bilakis kendi menfaatlerini garanti altına alacak ve beldelerimizin kendisine boyun eğmesini sağlayacak bir barış istiyor! İnsan haklarını savunuyor; ama herhangi bir insanın değil, kâfirin haklarını savunuyor!

İşte kâfir Batı’nın gerçek yüzü budur. Bunun aksini düşünenler derin bir yanılgı içindedirler. Müslümanların Allah’tan başka ne bir yardımcısı ve destekçisi vardır. Onları ve ülkelerini bu zilletten ve sömürgeden ancak orduları içindeki samimi evlatları kurtaracaktır. O halde ey ordular! Haydi nusret verin.

إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ“Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez” [Rad 11]

Devamını oku...

Trump’ın Gizlediği Şey Nedir? İran'la Barış Yapmaya Zorlandı Mı?

  • Kategori Makaleler
  •   |  

Trump’ın Gizlediği Şey Nedir? İran'la Barış Yapmaya Zorlandı Mı?

 

Uluslararası siyasette savaşlar her zaman kesin bir askerî zafer elde etmenin aracı değildir; aksine çoğu zaman güç dengelerini yeniden düzenlemek ve yeni müzakere şartları dayatmak için kullanılan bir araca da dönüşebilir. Bu perspektiften bakıldığında, son Amerikan-İran anlaşmasının ardından şu temel soru öne çıkmaktadır: Eğer çatışmaya neden olan dosyalar hâlâ açık olarak duruyorsa (çözülmemişse), Washington fiilen ne gerçekleştirmiş oldu acaba? Peki anlaşma stratejik bir zaferin ifadesi miydi, yoksa ABD’nin iç politikadaki hesaplamalarının dayattığı zorunlu bir çıkış yolu muydu?

Gerilim tırmanmaya başladığında, İran’ın askerî nükleer kapasiteye sahip olmasını engellemek, bölgesel nüfuzunu azaltmak, onun füze programını sınırlandırmak ve onu siyasi davranışlarını değiştirmeye sevk etmek şeklinde açık hedefler ortaya konulmuştu. Ancak anlaşmanın ilan edilmesinden sonraki sahne incelendiğinde, bu dosyaların hiçbirinin kesin olarak çözüme kavuşturulmadığı ortaya çıkmaktadır; zira İran’ın nükleer programının sona erdirildiği açıklanmamış, füze kapasitesi varlığını sürdürmüş ve Tahran’ın bölgesel nüfuzu da belirleyici bir şekilde gerilememiştir; aksine büyük dosyalar, bir sonraki müzakere turlarını beklemek üzere askıda kalmaya devam etmiştir.

Bu gerçeklik, doğrudan şu soruyu gündeme getirmektedir: Eğer savaş ya da azami baskı, ilan edilen hedeflerini gerçekleştirememişse, o halde neden geçici de olsa bir anlaşmaya geçilmiştir?

Cevap sadece Tahran’da değil, aksine Washington’da da yatmaktadır.

ABD’nin dış politikası, çoğu zaman içerideki hesaplamaların bir uzantısıdır. Zira kim olursa olsun ABD Başkanı, ekonomiyi, kamuoyunu ve iç siyasi bölünmeleri göz ardı edemez. Orta Doğu'da gerilimin tırmanmasıyla birlikte, özellikle enerji fiyatlarındaki artış ve bunun neden olduğu Amerika Birleşik Devletleri içindeki enflasyonist baskılar yoluyla bunun küresel ekonomi üzerindeki yansımalarına dair endişeler artmaya başlamıştır. Zira bunlar, her siyasi yönetim için son derece hassas dosyalardır.

Bunun yanı sıra ABD, Irak ve Afganistan deneyimlerinden, uzun ve maliyetli savaşlara karşı daha temkinli bir tutum sergileme çıkarımında bulunmuştur. Ayrıca Trump’ı destekleyen siyasi tabanın bir kısmı, dış askeri müdahaleyi azaltıp ABD’nin içine odaklanmaya dayalı bir vizyonu benimsemektedir; dolayısıyla İran’la yaşanacak herhangi bir geniş çaplı tırmanış, maliyeti yüksek bir maceraya neden olabilir.

Bundan dolayı son anlaşma, nihai bir çözümden ziyade gerilimi kontrol altına alma ve zamanı yönetme girişimi olarak okunabilir. Zira Amerika'nın dış cepheyi sakinleştirmeye ve içe yansıyabilecek ekonomik ve siyasi bir yıpranmadan kaçınmaya ihtiyacı vardır; İran’ın ise, yıllardır tırmanan baskıların ardından ekonomik ve siyasi durumunu yeniden düzene sokmak için bir nefes alma alanına ihtiyacı vardır.

Bu anlamda anlaşma, taraflardan herhangi biri için tam bir zafer ya da kesin bir yenilgi olarak görünmemektedir; aksine her iki tarafın güç dengelerinin ve iç koşullarının dayattığı geçici siyasi bir ateşkese daha yakındır.

Ancak en önemli soru hala geçerliliğini korumaktadır: Gerçek bir uzlaşıyla mı karşı karşıyayız, yoksa sadece yeni bir çatışma turunun ertelenmesiyle mi?

Tarihsel deneyim, birçok büyük anlaşmanın, gerginliği durdurmak ve müzakere yollarını açmak için geçici çözümler olarak başladığına işaret etmektedir. Nitekim bunların bazıları daha sonra istikrarlı uzlaşmalara dönüşürken, diğer bazıları ise sadece daha şiddetli çatışma turları arasında mola vermeye dönüşmüştür.

Bu nedenle bu aşamada kazanan ya da kaybedenden söz etmek için henüz erken olabilir. Zira yaşananlar, krizin sona ermesinden daha çok, doğrudan çatışmadan siyasi müzakere alanına geçiş gibi görünmektedir. Sonuçlara dair nihai karar ise, ancak müzakerelerin sonraki aşamalarının ne getireceğiyle ve temel sorunların gerçekten çözülüp çözülmediği ya da sadece ertelenip ertelenmediğiyle netlik kazanacaktır.

ABD'deki iç baskılar, Amerikan yönetimini İran ile geçici bir anlaşmaya doğru itmeye katkıda bulunmuş olsa da, karşı tarafa bakmadan, yani krizi idare etmekle yetinmek yerine, İran dosyasının kesin ve nihai bir şekilde çözmek için anın uygun olduğunu düşüren çevrelere bakmadan resim tamamlanmış olmaz.

Büyük çatışmalarda, karar merkezlerinde tek bir eğilim yoktur; aksine her zaman birbiriyle rekabet eden iki vizyon vardır; yani biri çatışmayı yönetmeye yönelen, diğeri ise onu kökten sona erdirmeye çalışan bir vizyon. Görünen o ki İran dosyası, bu çelişkiyi açıkça somutlaştırmıştır.

Yıllardan beridir Yahudi varlığında güvenlik ve siyaset kurumları içindeki etkili olan kesimler, İran'ı en belirgin stratejik tehdit olarak görmektedirler. Buradan hareketle, bu çevreler için hedef sadece nükleer programı kontrol altına almak değildir; aksine aynı zamanda bölgesel güç dengelerini, Yahudi varlığına uzun vadeli bir üstünlük sağlayacak şekilde yeniden şekillendirmektir.

Bu nedenle bazı analistler, Yahudi varlığı içindeki bazı çevrelerin, müzakere masasına dönmeden önce baskının mümkün olan en üst düzeyde sürdürülmesini tercih ettiklerini düşünmektedir; zira yıpratmanın uzatılmasının, daha sonra Tahran’a daha ağır şartlar dayatabileceğini düşünmektedirler.

Ancak mesele sadece İran ile sınırlı değildir. Zira Amerika ve Yahudi varlığının stratejik vizyonunda İran’ın nüfuzuna, Körfez’den Doğu Akdeniz’e uzanan birbiriyle bağlantılı bölgesel bir sistemin parçası olarak bakılmaktadır. Dolayısıyla İran’ın zayıflatılması, bölgedeki jeopolitik dengelerin yeniden şekillendirilmesine yönelik daha geniş proje kapsamındaki bir adım olarak değerlendirilmektedir

Bundan dolayı geçtiğimiz yıllarda “Yeni Ortadoğu” veya “Bölgenin Yeniden Yapılandırılması” gibi başlıklar altında çok sayıda projeler öne çıkmıştır; bu projelerin tamamının ortak hedefi, büyük bölgesel güçlerin ABD’nin nüfuzuna ve Yahudi varlığına meydan okuma gücünü azaltmaktır.

Ancak bu vizyon, maliyet gibi her zaman belirleyici bir faktörle çarpışmaktadır.

İran dosyasının askerî olarak tamamen sonlandırılması, sonuçları sınırlı bir süreç değildir; aksine geniş çaplı bölgesel bir savaşa, küresel enerji piyasalarında istikrarsızlıklara, diğer uluslararası güçlerin müdahalesine ve ayrıca küresel ölçekte artan meydan okumaların gölgesinde ABD’nin gücünü aşabilecek ekonomik ve askerî bir yıpranmaya kapı aralayabilir.

İşte burada karar alma çevrelerindeki bölünmenin özü ortaya çıkmaktadır; zira bir grup, bölgede köklü bir stratejik dönüşüm gerçekleştirmek amacıyla baskıyı sürdürmek için tarihi anın uygun olduğunu düşünürken, diğer bir grup ise çatışmayı yönetmenin ve bunun maliyetini azaltmanın daha gerçekçi ve sürdürülebilir bir seçenek olduğunu düşünmektedir.

Son anlaşma, özünde ikinci görüşün geçici bir zaferini yansıtıyor olabilir; ancak bu, iki eğilim arasındaki çatışmanın sona erdiği anlamına gelmemektedir. Temel dosyalar hâlâ açık olup stratejik hedefler nihai olarak gerçekleşmemiştir; bu da anlaşmayı, kapsamlı ve nihai bir uzlaşmadan ziyade siyasi bir ateşkes niteliğine daha yakın kılmaktadır.

Şu soru açık kalmaya devam etmektedir: Önümüzdeki aşamada bu iki vizyondan hangisi kendini dayatacaktır? Dengeleri yönetme ve çevreleme vizyonu mu, yoksa kesin sonuç alma ve Orta Doğu'yu yeniden şekillendirme vizyonu mu?

Bu sorunun cevabı; herhangi münferit askerî bir çatışmanın sonuçlarının belirlediğinden daha çok, önümüzdeki onlarca yıl boyunca bölgenin şeklini belirleyebilir.

Bu gelgitlerin ortasında bölge halkları uyanabilir, yöneticilerine karşı ayaklanabilir ve Batılı planları altüst edebilir; böylece Müslüman halklar da hayati davaları için harekete geçebilir, dünyalık bir menfaat karşılığında dinlerini satan hain yöneticiler zümresini devirebilir ve Allah’ın Rasulü Sallallahu Aleyhi ve Sellem’in bizlere vadettiği Nübüvvet Minhacı üzere Raşidi Hilafet Devleti’ni kurarak tarihin çehresini değiştirebilirler.

Ey İslam ümmetinin evlatları! Dine yardım etmek için ayağa kalkın ve Hilafet Devleti'ni kurmak için çalışanlarla birlikte yol alın; zira atmosfer elverişli ve Hilafet rüzgârı yaklaşmıştır; o halde Hilafetin adamlarından olmak ve yerleri değiştirilenlerden değil de egemen kılınanlardan olmak için bu fırsatı ganimet bilin.

Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَىٰ لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْناً “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur.” [Nur 55]

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Nebil Abdulkerim

Devamını oku...

Uluslararası Müzayede Piyasasında… Lübnan, Başkaları Tarafından Yönetilen Kırılgan Bir Devletçiktir

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Uluslararası Müzayede Piyasasında… Lübnan, Başkaları Tarafından Yönetilen Kırılgan Bir Devletçiktir

 

Haber:

İran, ABD-İran müzakerelerinde Yahudi varlığının Lübnan’a karşı başlattığı savaşı durdurmasını şart koşmuştur.

Yorum:

ABD-İran anlaşması, her iki taraf için de birtakım şartlar içermektedir; İran’ın şartları arasında “Lübnan’da ateşkes” de yer almaktadır; bu haber, idaresi bir başkasının elinde olan bir ülkenin trajedisini özetlemektedir; tıpkı rüşte ermediğinden dolayı tasarruf ehliyetini kaybetmiş ve vesayet altına alınmış bir kişi gibi. Dolayısıyla onun kaderi başkalarının başkentlerinde belirlenirken, en ağır faturayı ise kanları ve imarlarıyla halkı ödemektedir!

Dört zorlu ay boyunca Lübnan, suçlu Yahudilerin istila ettiği bir savaş alanına dönüştü; 4.000’den fazla ölü, 12.000 yaralı, yerle bir edilen on binlerce bina, yüz binlerce kişinin yerinden edilmesi ve güneyin büyük bir kısmının işgali. Bu felaket karşısında Lübnan yönetimi çaresiz ve iradesiz bir şekilde duruyor; elindeki tek seçenek, bu varlığı destekleyen Amerika’nın himayesinde, suçlu Yahudi varlığıyla doğrudan müzakere etmeyi dilenmekten ibaret!

Yapısal olarak aciz ve temel unsurlardan yoksun olarak doğmuş bir devlet… Bu sahne bir tesadüf değildir; aksine acı bir gerçekliğin kaçınılmaz bir sonucu olup Lübnan devletinin kırılganlığını ortaya koymaktadır; eğer Lübnan siyasi, askeri ve egemenlik anlamında gerçek bir devlet olsaydı, caydırıcı bir karar gücüne sahip olur, ordusu ve kurumlarıyla Yahudilerin küstahlığına karşı kendini savunur ve topraklarının, bölgesel hesapların tasfiyesi için bir posta kutusuna dönüşmesine izin vermezdi.

​Ancak bugün açıkça ortaya çıkan tarihsel gerçek şudur: Lübnan, bir varlık olarak ortaya çıktığından beri, izzetli bir şekilde varlığını sürdürmek, onurlu bir hayat yaşamak ve doğal bir sürekliliğe sahip olmak için gerekli unsurlardan yoksun melez ve çarpık bir devlet olarak doğmuştur. Kontenjan ve mezhepçilik sahası olmak için tasarlanmış, iç işlerini gözetmekten aciz, halkını gözetmekte ve onun sınırlarını korumakta başarısız ve dış kararlarında bölgesel ve uluslararası eksenlere tabi olan varlık ateşkesi, kendi müzakere şartlarını güçlendirmek için bir pazarlık kozu haline getirmektedir; bu da birlik ve beraberliğin bir ifadesi değil, aksine Lübnan varlığının kurulmasında asıl olan mezhepsel, taifeci ve çıkarcı boyutların üzerine inşa edilmiş bir nüfuzu ifade etmektedir!

Tek çıkış yolu, aslına geri dönmesinde yatmaktadır; çünkü mevcut varlığın formülüne bel bağlamaya devam etmek, trajediler üretmeye ve çözümler için yalvarmaya devam etmek demektir. Bu sarmalın sona ermesi için gerçek ve ikna edici çözüm, yamalarla değil, aksine bu parçanın, sömürgeci İngiliz ve Fransızların çizdiği sınırlar içinde çevresinden ayrı olarak bekasının unsurlarına sahip olmadığını kabul etmekle olur; bu nedenle Lübnan’ın gücü ve onurlu ve güvenli bir yaşam sürme kapasitesi, yapay izolasyonunda değil, aksine komşularıyla birliğine ve doğal, coğrafi ve tarihsel aslına geri dönmesinde yatmaktadır.

Sadece doğal İslami çevre ve coğrafi derinlik ile bütünleşmek; ekonomik unsurlara, caydırıcı bir orduya ve bağımsız egemen bir karara sahip olan gerçek ve güçlü bir devletin inşa edilmesini garanti edebilir. Ama barışı ve savaşı dış güçlerin politikalarına ipotek ederek yardım dilenen bir devlet konumunda kalmaya devam etmek, sadece daha fazla yıkım üretecek ve uluslararası müzayede pazarında Lübnan adına alım satım yapmak için başka taraflara daha geniş bir alan açacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Dr. Şeyh Muhammed İbrahim - Lübnan

Devamını oku...

Kağıt ve Mürekkeple Örtme İşlemi Başarısız Oldu

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kağıt ve Mürekkeple Örtme İşlemi Başarısız Oldu

Haber:

ABD ve İran, nükleer müzakereler devam ederken savaşı sona erdirmek, yaptırımları hafifletmek ve boğazı açmak için ilkesel bir anlaşma imzaladı. (AP News)

Yorum:

Washington ve Tahran, düşmancıl eylemlerin durdurulmasını ve İran’ın nükleer programı konusunda nihai bir çözüme ulaşmak için 60 gün süreli müzakerelerin başlatılmasını hedefleyen ön mutabakat zaptını imzaladı. Bu anlaşma, aylar süren gerginlik ve ABD’nin defalarca askeri eylemle tehdit etmesinin ardından gelmiştir. Saldırıların yeniden başlayabileceği yönündeki uyarılara rağmen görünen o ki ABD, savaşa geri dönmek yerine giderek daha fazla diplomatik yollarla çatışmayı sona erdirmeye odaklanmaktadır. Onun büyük tavizler vermeye hazır olması ve geçici bir anlaşmayla yetinmesi, daha geniş stratejik hedeflerine ulaşmada başarısız olduğunu yansıtmakta ve daha derin bir şekilde sürece bulaşmaktan kaçınma isteğini ortaya koymaktadır.

Kapsamlı bir uzlaşmaya varılmak yerine mevcut anlaşma, müzakerelerin devamı için bir çerçeve oluşturmuştur; nitekim bu müzakerelerin daha fazla tavizler içermesi ve başlangıçta belirlenen iki aylık zaman çizelgesinin ötesine uzatılması beklenmektedir. Bu arada Amerika bu anlaşmayı bir başarı olarak tasvir etse de, ilan edilen hedeflerinden hiçbiri gerçekleştirilememiştir; bu da onun güvenilirliğini ve nüfuzunu zedelemiştir.

Bu zaptın özü, iç baskılarda yatmaktadır. Zira Amerika artık ekonomik durumu, kamuoyunu ya da iç siyasi bölünmeleri görmezden gelemez. Orta Doğu’da gerginliklerin tırmanmasıyla birlikte, özellikle enerji fiyatlarındaki artış ve ABD içindeki enflasyonist baskılar yoluyla bunun dünya ekonomisi üzerindeki etkisine dair endişeler artmıştır; zira bunlar, herhangi bir ABD yönetimi için son derece hassas meseleler olarak kabul edilmektedir.

Görünen o ki anlaşmadan en fazla rahatsız olanlar Siyonistlerdir; zira anlaşmaya açık şekilde itiraz etmişler ve anlaşmanın İran lehine olduğu ve özellikle İran’ın balistik füze programı, nükleer programının ayrıntıları ve bölgedeki vekalet faaliyetleri gibi temel meseleleri çözümsüz bıraktığı şeklinde eleştiride bulunmuşlardır. Geçici mutabakat zaptı, büyük ölçüde savaş öncesi durumları yeniden tesis etmektedir.

Buna ek olarak anlaşma, İran’a büyük tavizler vermektedir. Zira ABD, İran’ın petrolünü serbestçe ve derhal satmasına izin veren yaptırım muafiyetlerini yayımlamayı kabul etmekle birlikte müzakereler ilerledikçe yaptırımların daha geniş çapta hafifletilmesi ve dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması da mümkün olacaktır. Ayrıca İran’ın zenginleştirme programı da devam etmektedir; zira anlaşma, programın tamamen ortadan kaldırılması yerine yalnızca mevcut stokların uluslararası denetime tabi tutulmasını öngörmektedir.

Trump, zaptı güçlü bir anlaşma olarak nitelendirmesine rağmen, ancak aynı zamanda bunun geçici doğasını kabul etmiş ve müzakerelerin başarısız olması durumunda askeri operasyonların yeniden başlama olasılığı konusunda uyarmıştır. Bu çifte standart, anlaşmanın kırılganlığını ortaya koymakta ve anlaşmanın özünde, artan iç baskıları görmezden gelmek ya da bunlara direnmek konusunda kendini giderek daha aciz gören ABD için, benzer stratejik kazanımlar gerçekleşmeden sadece yüzsuyunu korumaya yönelik bir girişim olduğunu göstermektedir; buna karşılık savaşın mevcut aşamasının kefesi, İran lehine meyletmektedir.

Bu yorumun yazıldığı sırada İran, ABD ile imzalanan mutabakat zaptına rağmen, Yahudilerin Lübnan’a yönelik tekrarlanan saldırıları nedeniyle Hürmüz Boğazı’nı yeniden kapatmıştı. Nitekim varlık, Lübnan’ı işgal etmeye devam ederek siyasi ve askeri planlarını gerçekleştirmek için ABD ile İran arasındaki müzakereleri baltalamaya çalışmaktadır.

Sonuç olarak güç dengelerindeki büyük dengesizliğin gölgesinde, disiplinli ve kararlı bir direniş somut sonuçlar gerçekleştirebilir. Bu savaş; nüfuzun yalnızca doğrudan maddi güçle değil, aksine baskılara karşı direnme ve etkili ve bağımsız bir aktör olarak kalabilme gücüyle de belirlendiğini kanıtlamıştır. Buna ek olarak Amerikan kamuoyu artık daha fazla iç karışıklıklar pahasına sömürgeci çabaları desteklemeye hazır değildir. Ne yazık ki İran'a uygulanan kısıtlamalar Amerika için gerilemeden başka bir sonuç doğurmamış ve bir zafere de dönüşmeyecektir. Sadece Hilafetin kurulmasıyla dünya; sırf direnmekle yetinmeyen, aksine genişleyen, kökünden söküp atan ve insanlığı kapitalizmin pençelerinden kurtarmayı, Amerika'yı ise zillet içinde geri çekilmeye zorlamayı hedefleyen küresel bir alternatif sunan küresel ideolojik bir meydan okumaya şahit olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazdı
Heysem İbn Sabit - Amerika

Devamını oku...

Kırgızistan’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne Geçici Üye Seçilmesi

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Kırgızistan’ın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne Geçici Üye Seçilmesi

Haber:

3 Haziran’da Birleşmiş Milletler Haber sitesi şu bilgiyi aktardı: “Avusturya ve Portekiz, Batı Avrupa ve diğer devletler grubuna ayrılan iki koltuğu kazandı; Trinidad ve Tobago ile Zimbabve ise sırasıyla Latin Amerika ve Karayipler bölgesi grubu ile Afrika grubundan seçildi...

Bu seçim, 1992 yılında Birleşmiş Milletler’e katılmasından bu yana ilk kez Güvenlik Konseyi’nde bir koltuk işgal edecek olan Kırgızistan için tarihi bir dönüm noktası teşkil etmektedir…

Konsey 15 üyeden oluşmaktadır: -Çin, Fransa, Rusya, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri- veto hakkına sahip beş daimi üye olup; 10 daimi olmayan üye ise, dönüşümlü olarak iki yıllığına seçilmektedir.”

Yorum:

Kırgızistan heyetinin üyeleri, ülkelerinin Güvenlik Konseyi’ne geçici üye olarak seçilmesini kutlarken sevinçten havaya zıpladılar. Peki onların bu duygularını nasıl tanımlayalım, bu bir saflık mı yoksa cehalet mi?!

Tüm siyasetçiler, uzun zamandır Birleşmiş Milletler’in büyük güçlerin elindeki araçtan başka bir şey olmadığını, esasen uluslararası sahada kendi konumlarını ve nüfuzlarını korumak için kurulduğunu fark etmiştir.

1945 yılında, İkinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinin hemen ardından, Hitler karşıtı ittifakın liderleri olan Amerika, Sovyetler Birliği, Çin, İngiltere ve Fransa uluslararası bir sistem kurdular. Bu sistem çerçevesinde, uluslararası ilişkiler ve dünya güvenliği meselelerini kendi özel çıkarlarına hizmet edecek şekilde ele alan lider devletler bulunmaktadır.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi, kurucu ülkelerin olduğu beş daimi üye ile iki yıllık süre için seçilen on geçici üyeden oluşmaktadır. Birleşmiş Milletler Antlaşması aslında, esasa ilişkin kararların kabul edilmesi için büyük güçlerin oy birliği ilkesini veya tüm daimi üyelerin onayını şart koşmuştur ki bu, veto hakkı olarak bilinmektedir. Başka bir deyişle, daimi üyelerden biri belirli bir karar tasarısına karşı çıkarsa, o karar kabul edilemez.

Bu da daimi olmayan üyelerin varlığını büyük ölçüde şekli bir hale getirmektedir; zira onlar, uluslararası hayati konularla ilgili kararlarda gerçek bir etkiye sahip değildirler.

Dünyada barışı koruma fikri, özünde asil bir insani fikirdir; ancak Birleşmiş Milletler ve Güvenlik Konseyi’nin kurulmasından sonra savaşlar sona ermemiş, aksine daha da artmıştır. Hem Oslo Barış Araştırmaları Enstitüsü hem de Uppsala Üniversitesi Çatışma Veri Programı, silahlı çatışmalara ilişkin sistematik kayıtlar tutmaktadır; bu kurumların verilerine göre, 1945 yılından bu yana dünya çapında çeşitli türlerde 300'den fazla silahlı çatışma yaşanmıştır.

Evet, Birleşmiş Milletler’in kurulması büyük güçler arasındaki doğrudan silahlı çatışmalar meselesini çözmüştür; çünkü bu güçler kendi aralarında bu konuda bir anlaşmaya varmışlardır. Evet, Amerika, İngiltere ya da Sovyetler Birliği’ne karşı doğrudan bir savaşa girmemiştir; ancak büyük güçler arasındaki nüfuz bölgeleri çatışması, Afrika, Orta Doğu ve diğer bölgelerde olduğu gibi, nüfuz alanları altında bulunan ülkelerin topraklarında başka bir düzeyde hâlâ devam etmektedir.

Güvenlik Konseyi’ne geçici üyelerin dâhil edilmesi, büyük güçler tarafından uygulanan şekli bir prosedürden ve ikiyüzlü bir politikadan başka bir şey değildir. Kırgızistan’ın Güvenlik Konseyi’ne geçici üye olarak atanması, hiçbir şekilde ABD’nin Orta Asya’daki Rus nüfuzunu ortadan kaldırma çabalarını durdurmayacağı gibi iki ülke arasındaki rekabeti de sona erdirmeyecektir.

Kırgızistan geçmişte olduğu gibi bugün de Rus nüfuzu altında bulunmakta olup uluslararası ilişkiler, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'ndeki büyük güçlerin çizdiği çerçevede ilerlediği sürece bu durum değişmeyecektir.

Raşidi Hilafet Devleti, çağdaş büyük güçlerin hâkimiyetinden ve mevcut sistemin prangalarından kurtulmaya muktedir olacaktır; bu ise ancak Hizb-ut Tahrir ile el ele vererek İkinci Raşidi Hilafet Devleti'nin kurulmasıyla gerçekleştirilebilir. Nitekim Allahu Teala şöyle buyurmuştur: وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا مِنكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُم فِي الْأَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِن قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِينَهُمُ الَّذِي ارْتَضَى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُم مِّن بَعْدِ خَوْفِهِمْ أَمْنًا يَعْبُدُونَنِي لَا يُشْرِكُونَ بِي شَيْئًا وَمَن كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ فَأُوْلَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ “Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaatte bulunmuştur. Onlar bana kulluk eder ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Artık bundan sonra kimler inkâr ederse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.” [Nur 55]

 

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Eldar Hamzin

Devamını oku...

Dünya Kupası ve Ümmetin Dikkatini Yaralarından Başka Yöne Çekmek!

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber - Yorum

Dünya Kupası ve Ümmetin Dikkatini Yaralarından Başka Yöne Çekmek!

Haber:

Dünyanın gözlerinden uzak gizli bir savaş, Gazze Şeridi’ndeki mülteci kamplarında güneşin batışıyla doruk noktasına ulaşıyor; zira kemirgenler, enkazların, çöp yığınlarının ve kanalizasyon menfezlerinin arasındaki yuvalarından çıkıp, kalabalık çadırlara doğru sızıyor ve mültecilerin, çocuklarını ve insanca yaşamlarından geriye kalanları savunmak için verdikleri gece savaşı başlıyor.

Bombardımandan, açlıktan ve yerinden edilmekden kurtulmak yeterli değildir; zira günlük yaşamlarının her ayrıntısına nüfuz eden başka bir tehlike daha kendini dayatıyor; çünkü bu tehlike karanlıkta sızıyor ve yerinden edilmiş insanların çadırlarını, yiyeceklerini ve hatta çocuklarının uyuduğu yerleri paylaşıyor. (El Cezire Net)

Yorum:

Her büyük uluslararası turnuvada, özellikle de Dünya Kupası maçlarında, yüz milyonlarca Müslümanın gözü, maçları takip etmek, sonuçları analiz etmek ve takımları desteklemek için ekranlara çevrilmektedir! Şüphesiz ki spor özünde mubah olan bir faaliyet ve meşru bir eğlencedir; ancak sorun, sporun ümmeti hayati davalarına ve dünyanın çeşitli yerlerinde Müslümanların yaşadığı trajedilere karşı meşgul etmek için bir araca dönüştüğü zaman ortaya çıkmaktadır.

Spor turnuvalarının düzenlendiği ve medyada tanıtımı için milyarların harcandığı bir zamanda, milyonlarca Müslüman savaş, işgal, yerinden edilme ve yoksulluk gibi trajik koşullar altında yaşamaktadır. Bu meselelerin başında, Gazze halkının acısını çektiği cinayetler, abluka, aç bırakma ve evlerin, hastanelerin ve altyapının tahrip edilmesi gelmektedir; bu arada medya organları, sanki mazlum halkların çektiği acılar ilgiyi hak etmeyen ikincil bir olaymış gibi uzun saatler oyuncuların, teknik direktörlerin haberleriyle ve maçlarda atılan gollerle meşgul olmaktadır!

Siyasi rejimler ve büyük güçler, uzun zamandır kitlesel eğlencenin kamuoyunu yönlendirmede ve dikkatleri gerçek krizlerden başka yöne çekmede ne kadar önemli olduğunu fark etmişlerdir. Ekonomik ve siyasi krizler ne kadar şiddetlerse, kitleleri meşgul edecek ve medya yayın saatlerini dolduracak devasa etkinliklere olan ihtiyaç da o kadar artar. Böylece maç sonuçları hakkında yapılan konuşmalar, halkların maruz kaldığı haksızlıklardan ve masum insanlara karşı işlenen suçlardan daha fazla gündeme geliyor!

Ne yazık ki bazı Müslümanlar, maç sonuçlarına, ümmetlerinin sorunlarına gösterdikleri ilgiden daha fazla bir coşkuyla ilgi göstermektedirler; zira bir takımın yenilgisine öfke ve üzüntü duyarken, katliamlar, tutuklamalar ve sürgün haberleri ise gözden kaçıp gitmektedir! Bu ise, bir Müslümanın kardeşlerinin acılarını hissetmesini, onların sorunlarına ilgi duymasını ve onların durumlarını önemsemesini sağlayan İslami kardeşlik mefhumuyla bağdaşmamaktadır.

Mesele, sporun engellenmesi ya da eğlencenin haram kılınması değildir; aksine önceliklerin belirlenmesi ve ümmetin, hayati davalarına olan ilgiden uzak kalırken, sadece izleme ve tüketimle meşgul olan bir kitleye dönüşmesine izin verilmemesidir. Çünkü kalkınmak isteyen bir ümmetin, çevresinde olup bitenlere karşı uyanık olması ve büyük meselelerini önceliklerinin en başına koyması gerekir.

Tarih, İslam ümmetinin açık bir risalet ve medeniyet projesi taşıdığı zamanlarda, hayati davalarına mukabil geçici gösterişli şeylerle meşgul olmadığını, aksine her bir yerdeki Müslümanların işlerini takip ettiğini ve mazlumları korumak ve insanlar arasında adaleti yaymak için çalıştığını kanıtlamıştır. Bugün ise Müslümanların karşı karşıya olduğu en büyük zorluklardan biri, dikkatin yeniden ümmetin bugününü ve geleceğini ilgilendiren gerçek meselelere yönlendirilmesidir.

Bugün Gazze ve onunla birlikte pek çok Müslüman ülke bizlere, maç sonuçlarından ve yıldızlarla ilgili haberlerden daha büyük öncelikler olduğunu hatırlatmaktadır. Ümmetin görevi, kendi davalarına karşı duyarlı olmaya devam etmesi, kendisine karşı kurulan tuzağın bilincinde olması, mazlumlara destek olmak ve haklarını savunmak için çalışması ve ne kadar büyük olursa olsun eğlence etkinliklerinin, Müslümanların acılarının yanı sıra onların özgürlük, onur ve adalet umutlarını görmesini engellemesine izin vermemesidir.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdulazim Haşlemon

Devamını oku...

Yahudilerin Yaklaşan Çatışmaya Dair Kesin İnancı: Ümmeti Ferasete Davet Eden Söylemler

  • Kategori Haber ve Yorum
  •   |  

Haber-Yorum

Yahudilerin Yaklaşan Çatışmaya Dair Kesin İnancı: Ümmeti Ferasete Davet Eden Söylemler

Haber:

Yahudi Varlığı Diaspora İşleri Bakanı Amichai Chikli, 18 Haziran 2026'da benzeri görülmemiş uyarılar yayınlayarak, kendi varlığı ile Suriye arasındaki askeri çatışmanın kaçınılmaz hale geldiğini ve er ya da geç gerçekleşeceğini vurguladı. Chikli, Şam ile Ankara arasındaki son yakınlaşmanın, İran'ın nükleer programından daha ciddi bir tehdit oluşturduğunu belirtti.

​Chikli'nin açıklamaları, İbranice Ma’ariv gazetesine bağlı “103FM” radyosuyla yaptığı özel röportajda geçmiş olup bu açıklamalar, başta Anadolu Ajansı ve Sky News Arabia olmak üzere önde gelen uluslararası ve Arap haber ajansları tarafından aktarıldı.

Yorum:

Yafour'da el-Mersumi’nin bulunması hakkında yaşananlardan, suçlu eski rejimin adamı Hamşo'nun evinde hoş olmayan bir toplantı yapıldığına dair konuşmadan ve ara sıra meydana gelen sürtüşmelerden ve çatışmalardan uzak bir şekilde, asla sapmamamız gereken temel davamızı hatırlatmak için geri dönelim; suçlu varlığın adamları bize bu temel davamızı her an hatırlatıp dururken ondan nasıl sapabiliriz ki; bugün Chikli karşımıza çıkarak çatışmanın kaçınılmazlığını ve yüzleşmenin yaklaştığını vurgulamaktadır; nitekim bu, daha önce tüm yaşananların bir tesadüf, geçici olaylar, hatta önleyici bir savaş olmadığını, aksine bunların, yaklaşan bir çatışmanın olacağına dair kesin kanaatlerden kaynaklandığını ve bu nedenle kendileriyle yüzleşecek cepheyi zayıflatmak için harekete geçmeleri gerektiğini kanıtlamaktadır. Bugün Yahudilerle olan çatışma ön plana çıktığı ve katil suçlu politikacılarının bundan bahsettiği bir zamanda bizler, insanların bu Allah’ın peygamberlerini katleden çeteyle iplerini koparmasının yaklaştığına tanık oluyoruz.

Bu olaya, bunun öncesinde yaşananlara ve sonrasında yaşanacaklara ışık tutuyoruz ki bu, bilincin çarpıştığı bir kaya mesabesinde olsun ve böylece özellikle bugün savaş doktrini ruhu en yüksek seviyedeyken ve gençler çatışmak için can atarken gaflet içinde olanlar da gafletinden ve uyuşukluğundan uyansın. Buna mukabil düşman en zayıf durumdadır; zira onun bugünkü durumunun gerçekliği, tamamen rejimin savaştan önceki durumuna benzemektedir. İşte o zamanlar biz rejimin durumunu tasvir edip ona karşı harekete geçmeye sevk ederek, haykırmalarını, ilk hatları kırmalarını ve bu savaşın sonucunun belli olduğunu ilan etmiştik; buna karşılık o zaman bunun aksini söyleyen bozguncular, bugün aynı bozguncu söylemleri tekrarlayan aynı kişilerdir.

Biz şimdi de diyoruz ki; tüm koşullar katil Yahudilerin durumunun, katil Beşar'ın durumuna benzediğini teyit etmektedir; sonuçların göz kamaştırıcı olması için gereken şey tek bir harekettir; çünkü bu çete olabildiğince korkak olup onları ayakta tutan insanların ipleri artık çürümüş ve kopma noktasına gelmiştir. Ayrıca onlar çatışmanın kaçınılmazlığının idrakine varmışlarken bizim bundan gafil olmamız asla akıl kârı değildir. Aynı şekilde onlar savaşın gelmekte olduğunu ilan ederken bizim bunu görmezden gelmemiz veya bozgunculuk yapanların sözlerini yaygınlaştırmamız kabul edilemez!

Bugünkü savaşın sadece “Allah’ın adıyla” sözüne ihtiyacı vardır; zira bu sadece Suriye’ye özgü bir savaş değil, aksine bütün bir ümmetin savaşıdır. Bu yüzden tekbir sesleri yükselir yükselmez, her bir köşeden gençler destek vermek üzere silahlı ve hazırlıklı bir şekilde akın edeceklerdir. O halde her an hazırlıklı olalım ve sıfır saatine hazırlanalım. Allah’a tevekkül ederek O’nunla bağlarımızı yeniden güçlendirelim; işte o zaman Allah'ın izniyle zafer bizim müttefikimiz ve ödülümüz olacaktır.

Hizb-ut Tahrir Merkezi Medya Ofisi İçin Yazan
Abdu ed-Della - Suriye

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER