Perşembe, 07 Rebiu’l Evvel 1448 | 2026/08/20
Saat: (Medine Saati İle)
Menu
ana menü
ana menü

Siyaset Salonu Oturumuna Davet

Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Medya Bürosu, basın mensubu kardeşleri, siyasetle ilgilenenleri ve kamu meseleleriyle ilgilenen tüm kesimleri, Siyasi Salonun yeni bir oturumuna davet etmekten memnuniyet duyar. Bu oturumda, Hizb-ut Tahrir Sudan Vilayeti Merkezî İrtibat Komitesi Başkanı Üstat Nasır Rıza Muhammed Osman konuk edilecektir. Oturumun başlığı:

Dördüncü Nesil Savaşları... Ve Sudan Devletinin Adım Adım Maruz Kaldığı Erozyon

Tarih: 12 Muharrem 1448 / 27 Haziran 2026 Cumartesi Saat: 13.00 inşallah

Yer: Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti Port Sudan Bürosu, El Azama Mahallesi, Stad Caddesi, Stadın Doğu Tarafı.

Devamını oku...

Müslümanlara Yönelik Şiddet Münferit Bir Eylem Değildir, Aksine İslam Karşıtı Siyasi ve Toplumsal İklimin Bir Yansımasıdır

16 Haziran 2026 Salı günü, Hollanda Kamu Yayın Kurumu (NOS), toplumdaki İslam karşıtı duyguların tırmandığını ve camiler ile İslami kurumları hedef alan saldırıların arttığını ele alan bir rapor yayımladı. Nitekim son dönemlerde kısa bir süre içerisinde birçok caminin vandalizm, sindirme, tehdit ve yıkım eylemlerine maruz kaldığına şahit olunmuştur.

Çeşitli kuruluşlar, bu gelişmelerin, Müslümanlara dair olumsuz imgelerin kamusal söylemde daha fazla yer bulduğu mevcut siyasi ve toplumsal iklimden ayrı düşünülemeyeceğini vurguluyorlar. Buna rağmen, söz konusu saldırılar çoğu zaman hâlâ, aşırı düşüncelere sahip kişilerin gerçekleştirdiği, birbirinden bağımsız münferit olaylar olarak değerlendirilmektedir. Ancak bu yorum, toplumdaki daha derin bir sorunu, yani Müslümanlara ve kurumlarına yönelik düşmanlığın giderek daha kabul edilebilir ve alışılmış bir hale gelmesini göz ardı etmektedir.

Bu nedenle sadece bazı kişilerin neden nefret suçlarına yöneldiği sorgulanmamalıdır. Aksine toplumun artan bir kesiminin neden Müslümanlara karşı düşmanlığı açıkça ifade ederken kendisini daha az kısıtlanmış hissettiği de sorgulanmalıdır. Bu durum; yıllardır İslam ve Müslümanların esas olarak güvenlik tehditleri, uyum sorunları, yabancı nüfuz ve sözde ulusal değerlerle yaşanan gerilimler çerçevesinde ele alındığı söylemden ayrı düşünülemez.

Bu yaklaşım sadece siyasi söylemle sınırlı kalmamış, devlet politikalarına da yansımıştır. Nitekim birbirini izleyen hükümetler, camilerin dış finansmanı hakkında soruşturmalar açmış; belediyeler radikalleşmeyle mücadele politikaları kapsamında Müslüman toplulukları orantısız bir denetime tabi tutmuş; ayrıca sözde sorunlu davranışları tespit etmeyi amaçlayan şaibeli yöntemler uygulanmış, bazı durumlarda dini bağlılık ve muhafazakâr inançlar örtülü biçimde risk unsuru olarak değerlendirilmiştir. Kamu güvenliğini korumak hükümetin meşru bir sorumluluğu olsa da, sadece İslami kuruluşlara odaklanılması; Müslümanların sürekli izlenmesi, yönetilmesi veya ıslah edilmesi gereken istisnai bir kitle olduğu izlenimini pekiştirmektedir.

Bunun bir sonucu olarak, toplumsal düzeyde aşamalı bir kanıksama durumu oluşmaktadır. Sadece birkaç on yıl önce ayrımcı olarak görülen fikirler bugün gerekli toplumsal tartışmalar, hatta meşru kamu politikaları olarak lanse edilmektedir. Böylece, bir yandan dini inançların eleştirilmesi ile diğer yandan bu inancın mensuplarına yönelik sistemli düşmanlık arasındaki çizgi giderek belirsizleşmektedir.

Müslüman kökenli bir kişi ağır bir suç işlediğinde, çoğunlukla İslam’ın kendisi kamusal bir tartışma konusu haline getirilirken; Müslüman olmayanların işlediği benzer suçlar genellikle bireysel eylemler olarak değerlendirilmektedir. Bu adaletsiz yaklaşım, Müslümanları sürekli bir tehdit kaynağı olarak gösteren algıyı iyice pekiştirmektedir.

Kuzey İrlanda’da meydana gelen olaylar bu dinamiği açıkça ortaya koymaktadır. Tek bir kişi tarafından işlenen şiddet eylemi, sadece failin suçlanmasına değil, aynı zamanda olayla hiçbir ilgisi olmayan Müslümanların hedef alındığı şiddet ve vandalizm eylemlerine de yol açmıştır. Dolayısıyla İslam karşıtı olayların tırmanması sadece bir güvenlik meselesi olarak görülmemelidir; Aksine bu durum, devlet politikalarının, siyasi söylemlerin ve kamu tartışmalarının Müslümanları istisnai bir grup olarak göstermeye katkıda bulunduğu daha derin bir toplumsal sürecin bir göstergesidir.

Buna göre Müslümanların karşı karşıya olduğu zorluk yalnızca bireysel olayları kınamakla sınırlı değildir. Aynı zamanda bu hadiselerin normalleşmesine hizmet eden politika ve söylemleri de ifşa etmek gerekir. Ayrıca İslam’a sımsıkı sarılmak ve onu özgüven, gurur ve sarsılmaz bir kanaatle sunmaya devam etmek; başkalarının İslam imajını belirlemesine veya Müslümanlara kendi tanımlarını dayatmasına izin vermemek hayati önem arz etmektedir.

Devamını oku...

Sykes-Picot Sınırında Katliam

Geçtiğimiz Salı günü, 16 Haziran 2026 tarihinde, Sudan-Mısır sınırında üzücü olaylar yaşandı. Mısır hava kuvvetleri, Kızıl Dağ (el-Cebel el-Ahmer) ve Akad Dağı (Cebel Ayikad) bölgesinde altın arayan Sudanlı madencileri bombaladı. Medya organları ölü ve yaralıların olduğunu aktardı. Sudan ve Mısır hükümetleri sessizliğe bürünüp resmi bir açıklama yapmadıkları için basında çelişkili bilgiler yer aldı. Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı’nın Siyasi İşler ve Dış İlişkiler Danışmanı Amced Ferid, 18 Haziran 2026 Perşembe günü X platformunda yaptığı paylaşımda, “Mısır güçlerinin geçen Salı günü sınır yakınlarında Sudanlı madencileri hedef alması sonucu can kayıpları yaşanmıştır... Bu olay, iki ülke hükümeti arasında en üst düzeyde ciddi ve sorumlu bir yaklaşım gerektirmektedir.” ifadelerine yer vermiştir.

Olaydan bir hafta sonra Mısır ordusu yaptığı açıklamada bu menfur eylemi itiraf etmek zorunda kalmıştır. Ordu sözcüsü 22 Haziran 2026 Pazartesi günü yaptığı açıklamada; “Mısır ordusu ve İçişleri Bakanlığı unsurları, güney bölgesinde uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı, yasa dışı altın arama ve yasa dışı göç gibi gayrimeşru faaliyetlerde bulunan suç odaklarına karşı büyük bir operasyon düzenlemiştir!” ifadelerini kullanmıştır. Açıklamada ölü ve yaralılardan bahsedilmezken, “yasa dışı faaliyetlere karıştığı” iddia edilen kişilerin tutuklandığı ifade edilmiştir.

Hizb-ut Tahrir / Sudan Vilayeti olarak biz, yaşananlardan her iki ülke hükümetini sorumlu tutuyor, ölen ve yaralanan masumların kanlarının onların boyunlarında olduğunu belirtiyor ve şu hususların altını çiziyoruz:

Birincisi: İçlerinde suçlular olsa dahi masum madencilere bu denli acımasızca davranılması Şeriatın onaylamadığı bir ameldir. Eğer gerçek sebep bu ise, suçluları yakalamak için bir operasyon düzenlenebilirdi. İnsanları uçaklarla topluca katletmek, barbarca bir eylemdir ve İslam’a aykırıdır. Allah Subhânehu ve Teâlâ şöyle buyuruyor:

وَمَنْ يَقْتُلْ مُؤْمِناً مُتَعَمِّداً فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّمُ خَالِداً فِيهَا وَغَضِبَ اللَّهُ عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ وَأَعَدَّ لَهُ عَذَاباً عَظِيماً“Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası içerisinde ebedi kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazap eder ve lanet eder. Onun için büyük bir azap da hazırlamıştır.” [Nisa 93]

İkincisi: Bu ajan rejimlerin, sömürgeci kâfirin çizdiği sınırlara gösterdikleri bu hassasiyet, bu sınırları uçaklar ve ağır silahlarla korumak, düşmanlara doğrultulması gereken bu silahları ümmetin evlatlarına doğrultmak; bu rejimlerin kökünü kazımayı ve İslami sistem Hilafeti kurmayı ümmete farz kılar. Hilafet bu sınırları ortadan kaldıracaktır. Gerçekte Sudan ve Mısır tek bir ülkedir; bu ülkeyi parçalayan ve bu sınırların bekçiliğini yapacak rejimler icat eden sömürgeci kâfir İngiltere’dir.

Üçüncüsü: Sudan hükümeti de ancak bir hafta sonra vatandaşlarının başına gelen bu büyük olayı hatırlamış ve olayı soruşturmak istediğini belirtmiştir. Bu soruşturmayı kiminle yürütecekler merak ediyoruz; katil Mısır ordusuyla mı, yoksa mağdurlarla mı?!

Ümmet; sömürgeci kâfirin yarattığı bu gerçekliği kökten değiştirmek ve Nübüvvet metodu üzere İkinci Raşidi Hilafeti kurmak için ciddi bir çalışma ortaya koymadıkça bu trajedilerden ve benzerlerinden asla kurtulamayacaktır. Zira Hilafet, ümmetin darmadağınık halini toparlayacak ve Sykes-Picot sınırlarını ortadan kaldıracaktır. Hilafet Rabbimizi razı edecek, gölgesi altında izzetli ve onurlu bir hayat sürülecektir.

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اسْتَجِيبُوا للهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ“Ey iman edenler! Size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah ve Rasûlü’ne icabet edin.” [Enfal 24]

İbrâhîm Usmân [Ebu Halîl]
حزب التحرير
Hizb-ut Tahrir
Sudan Vilayeti Resmi Sözcüsü

Devamını oku...

Aksine, Nübüvvet Metodu Üzere Raşidi Hilafet, Arap Birliği’ni ve Tüm Zararlı Rejimleri Tarihe Gömecektir

Mısır Cumhurbaşkanı El Sisi, pazar günü Arap Birliği Genel Sekreterliği için aday olan Nebil Fehmi ve görev süresi bu ayın sonunda dolacak olan mevcut Genel Sekreter Ahmed Ebu’l-Gayt’ı kabulü sırasında, Arap ortak çalışma mekanizmasının güçlendirilmesi ve Arap Birliği’nin rolünün etkinleştirilmesi gerektiğini vurguladı. El Sisi, Arap Birliği’nin “Arap devletlerinin ve halklarının çıkarlarını savunmak için temel şemsiye ve birleştirici çerçeve” olduğunu ifade etti. El Sisi, bölgedeki krizlere yönelik “barışçıl çözümleri” teşvik eden ve bu konuda yapıcı roller üstlenmeyi hedefleyen Mısır’ın vizyonundan bahsetti.

El Sisi’nin Arap Birliği’nin rolünü etkinleştirme ve onu hayatta tutma konusundaki bu çabası, Ümmetin zayıf, parçalanmış ve sömürgeci kâfirin kölesi olarak kalmasını arzulamasından kaynaklanıyor. Zira Arap Birliği; devletlerin bağımsızlığına saygı duyulması gerektiği bahanesiyle Arap bölgesindeki Müslüman ülkeler arasındaki bölünmüşlüğü perçinleme esası üzerine kuruludur. Diğer bir deyişle Arap Birliği, her devletin diğerlerinden farklı bir sınıra, bayrağa ve anayasaya sahip olmasına saygı duyulması gerektiği öne sürmek, bu realiteyi değiştirmeye yönelik her girişimi, sözde devlet egemenliğine bir saldırı olarak görmekte ve Arap Birliği’nin tüzüğüne aykırı kabul etmektedir!

Arap Birliği’nin fikrî temeli açısından durum böyle. Sömürgeci kafir Batı, Arap Birliği’ni Allah’ın Arap olsun, Acem olsun Müslümanlara farz kıldığı Hilafet sistemine bir alternatifi olarak tasarlamıştır. Oysa Rasûlullah SallAllahu Aleyhi ve Sellem şöyle buyurmaktadır:

إذا بُويِعَ لِخَلِيفَتَيْنِ، فاقْتُلُوا الآخِرَ منهما“İki Halifeye biat edildiği zaman, onlardan sonuncusunu öldürün.”

مَنْ أَتَاكُمْ وَأَمْرُكُمْ جَمِيعٌ عَلَى رَجُلٍ وَاحِدٍ يُرِيدُ أَنْ يَشُقَّ عَصَاكُمْ أَوْ يُفَرِّقَ جَمَاعَتَكُمْ فَاقْتُلُوهُ“Siz yönetim işinde bir adam üzerinde birleşmiş iken, birisi gelip sizin asanızı kırmak ya da cemaatınızı parçalamak isterse onu öldürün.”

إِنَّهُ سَتَكُونُ هَنَاتٌ وَهَنَاتٌ، فَمَنْ أَرَادَ أَنْ يُفَرِّقَ أَمْرَ هَذِهِ الْأُمَّةِ وَهِيَ جَمِيعٌ فَاضْرِبُوهُ بِالسَّيْفِ كَائِناً مَنْ كَانَ“Şüphesiz ki ileride birtakım fitneler ve şerler olacaktır. Her kim, bu ümmet derli-toplu iken onun işini dağıtmak isterse, kim olursa olsun hemen kılıçla onu (n boynunu) vurun.” Bu ve benzeri pek çok hadis; ümmetin tek bir halife, tek bir bayrak ve tek bir anayasa (Allah’ın Kitabı ve Peygamber SallAllahu Aleyhi ve Sellem’in Sünneti) altında birleşmesinin farz olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Tarihi açıdan bakıldığında ise Arap Birliği, ihmaller, vurdumduymazlıklar ve ihanetlerle dolu bir geçmişe sahiptir. Zira ümmeti en zor zamanlarında yalnız bırakmış; Filistin, Suriye, Sudan, Libya, Yemen, Irak ve diğer yerlerde ümmetin evlatlarının, kadınlarının ve yaşlılarının öldürülmesine ve yerlerinden edilmesine seyirci kalmış, kılını bile kıpırdatmamıştır. Hiçbir Müslümanın imdadına koşmamış, hiçbir ülkeyi desteklememiştir. Bunun yerine, düşmanı püskürtmeyen ve zulmü gidermeyen içi boş kınama açıklamaları yapmakla ve bildirileri yayımlamakla yetinmiştir. Müslümanların bir numaralı davası olan Filistin, hâlâ Yahudilerin işgali altındadır; Mescidi Aksa halen yerleşimci sürüleri tarafından kirletilmekte, Gazze hala bombardımana, katliama ve sürgüne maruz kalmaktadır. Arap Birliği ise kılını bile kıpırdatmamaktadır. Aksine Yahudilerin Mübarek Toprak Filistin’deki işgalini perçinleyen ‘Arap Barış Girişimi’ adlı ihanet ve taviz girişiminin benimsenmesinin bayraktarlığını yapmıştır.

Ümmet; Arap Birliği’ni etkinleştirmek veya yenilemek yerine onu dipsiz bir vadiye atmalıdır! Zira Arap Birliği, her zaman Ümmetin bağrına saplanan bir hançer olmuştur. Ümmeti parçalamanın, Amerika ve Batı’nın projelerini yasalaştırmanın, ülkelerimizde sömürgeciliğin devam etmesinin bir aparatı olmuştur. Ümmet, Arap Birliği ve Müslüman beldelerdeki tüm zararlı rejimlerinin yerine Nübüvvet metodu üzere Raşidi Hilafeti kurmalıdır. Hilafet, Ümmeti birleştirecek, onu zaferden zafere taşıyacak ve onu dünyanın lideri yapacaktır.

Devamını oku...

“Onların kinleri konuşmalarından apaçık ortaya çıkmıştır. Kalplerinde gizledikleri ise daha büyüktür.” [Ali İmran 118]

Almanya Başbakanı Friedrich Merz Cuma günü yaptığı açıklamada, Avrupa Birliği’nin Yahudi varlığına yaptırım uygulamasına karşı olduğunu açıkladı. Fransa da İran’la imzalanacak nihai nükleer anlaşmanın, İran’ın balistik füze programını ve bölgedeki silahlı gruplara verdiği desteği ele almadığı sürece Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin İran’a uyguladığı yaptırımların kaldırılmasını onaylamayacağını duyurdu.

Batılı yöneticiler, kalplerindeki kin ve nefreti dışa vurmaktan bir an olsun geri durmuyorlar. Halbuki Yahudi varlığının Filistin, Lübnan ve İran’da Müslümanlara karşı vahşi suçlar işlediğini, küstahlık tasladığını, değerleri, örfleri veya anlaşmaları hiçe sayarak yeryüzünde bozgunculuk çıkardığını, savunmasız çocuk ve kadınları katlettiğini, ekin ve nesilleri ateşe verdiğini görüyorlar. Yine de Almanya Şansölyesi, sahada hiçbir şeyi değiştirmeyecek sembolik cinsten olsa bile Yahudi varlığına yaptırım uygulanması fikrine bütünüyle karşı olduğunu açıkladı. Çünkü kurbanlar Müslümanlar ve onların beldeleridir! Aynı şekilde Fransa da, İran’ın tekrar ayağa kalkıp Yahudi varlığını tehdit eder hale gelmesini önleyecek taahhütleri ve anlaşmaları imzalamadığı sürece İran üzerindeki yaptırımların kaldırılmasını reddediyor.

Bu manzara, İslam ve Müslümanlarla bağı olan her şeyden ne kadar nefret ettiklerini gözler önüne seriyor. İçlerindeki bu kini gizleyemiyorlar; İslam ve Müslümanlara olan köklü düşmanlıklarını açığa vuruyorlar, vahşi hayvanları bile işlemediği katliam ve vahşeti işleyen gaspçı Yahudilere olan sevgilerini ve sadakatlerini dışa vuruyorlar.

İşte bu, güvenlik, istikrar, barış ve insan haklarına önem verdiğini iddia eden ama gerçekte Müslümanlar ve beldeleri üzerinde tahakküm kurmaya çalışan kâfir Batı’nın gerçek yüzüdür. Kafir Batı, güvenlik ve emniyet istiyor; ancak Müslümanlar veya tüm insanlar için değil, sömürgeci kâfirler için istiyor! İstikrar ve barış istiyor ama Müslümanlar ve beldeleri için değil; bilakis kendi menfaatlerini garanti altına alacak ve beldelerimizin kendisine boyun eğmesini sağlayacak bir barış istiyor! İnsan haklarını savunuyor; ama herhangi bir insanın değil, kâfirin haklarını savunuyor!

İşte kâfir Batı’nın gerçek yüzü budur. Bunun aksini düşünenler derin bir yanılgı içindedirler. Müslümanların Allah’tan başka ne bir yardımcısı ve destekçisi vardır. Onları ve ülkelerini bu zilletten ve sömürgeden ancak orduları içindeki samimi evlatları kurtaracaktır. O halde ey ordular! Haydi nusret verin.

إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ“Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez” [Rad 11]

Devamını oku...
Bu RSS beslemesine abone ol

SİTE BÖLÜMLERİ

BAĞLANTILAR

BATI

İSLAMİ BELDELER

İSLAMİ BELDELER